15 Aralık 2020

aralık’sız



dünyaya mesaj verme kaygısı neden? geçen hafta, buraya her gün not düşmek istiyordum. şimdi kapatıp gitmek. bu oynaklık neden? dışarıda hava soğuk. rüzgar var. en sertinden, poyraz. yağmur da var. pıtır pıtır camlara vuruyor. ne güzel. en sevdiğim havalar! ama özgür olmayınca bir işe yaramıyor. sanki bir sinema filminin içinde hapsolmuşum. nuri bilge ceylan’ın uzak’ı ya da peter weir’ın truman show’u. karar vermesi güç. sabahtan beri hiçbir işe dokunmadım. iki bardak çay içtim. üç dört haber okudum. bolca dışarıyı izledim. kuvvetli rüzgarla sevişen martıları. kopacakmış gibi dalgalanan bayrağı. bir pişmanlık gibi pencereden süzülen yağmur damlalarını. bunları yaparken üşüdüm. kalorifer, patron cimriliğinden yetersiz. dahili klima ısıtması, pandemiden dolayı çalıştırılmıyor. ben de çalışmıyorum. zaten böyle havalarda, çalışmak zorunda olmamalı insan. en azından öğleden sonraları, izinli sayılmalı. gidip içini ısıtacak siyah beyaz, eski bir türk filmi izlemeli. lakin ha deyince olmuyor. olmayınca da oturup anlamını bilmediğim yabancı sözlü hafif müzikler dinliyorum. gitmek istiyorum. gidemiyorum..

12 Aralık 2020

makinist



trenin kalkış saatine yakın, bir lokantada oturalım. menüyü getirmeye hazırlanan garsona; sağ elimizle zafer işaret yapıp “sadece çay alacağız” diyelim. garson, çaylarımızı getirdiğinde “yanında tatlı ister misiniz?” diye sorduğunda tam karşımda oturan ona bakayım. o bana bakıp gülümsesin. ben başımızda dikilen garsona bakıp “teşekkür ederim az önce aldım” diyeyim. garson bir şey anlamadan “peki efendim” diyerek uzaklaşsın. fakat çayı çok beğenelim. öyle ki; bugüne kadar içmediğimiz güzellikte bir çay olsun. tren saati yaklaşmış olmasına rağmen bir kez daha zafer işareti yapalım. garson ganimetlerimizi getirsin. bu defa bir şey sormasın. biz de zaten klasik cümlelerin, ezberlenmiş telaşların dışına taşalım. garsona inat gözlerimizle konuşmaya devam edelim. hasretlik günlerini gözbebeklerimizden okuyalım. ama hiç acele etmeyelim. imla kurallarına dikkat edelim. de ve da eklerine ayrıca ihtimam gösterelim. hem bugüne kadar acele ettik de ne oldu? diyerek kuru da olsa bir yargıya varalım. hızla geçen yılların aksine yaşadığımız dakikaları bir ömür gibi içimize sindirmeye çalışalım. onlarca ve hatta yüzlerce kez dinlediğimiz, anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılarda olduğu gibi yine huzurla dolalım. neden sonra, trenin kalkış öncesi ikaz sirenini duyalım. ama aldırış etmeyelim. uzun yıllar bu anı bekliyormuş gibi oturmaya devam edelim. fakat ikinci ikazda gözlerindeki telaşı göreyim. onu rahatlatmak için; “trenin birinci makinisti benim. beni almadan gidemezler” diyeyim. şaka yaptığımı zannedip bana gülsün. hep gülsün. üzülmesin hiç. ama telaşı ve gülümsemesi, güzelliğine ayrı bir anlam katan yüzündeki hüznü gizleyemesin. her ne kadar, gelmene gerek yok dese de trene birlikte ve yine hiç konuşmadan yürüyelim. dünyada yalnız ikimiz kalmış gibi ve yalnız ikimizin ayak sesleri duyulurken aniden bir yağmur bastırsın. o elindeki şemsiyeyi başımıza tutsun. ben ceketimi onun omuzlarına sarayım. tren üçüncü ve son çığlığını atarken ilk vagonun kapısında sessizce, sımsıkı sarılalım. gözyaşlarımızı birbirimizden ve dünyadan saklayalım. içimize salalım. ama saati geldiği halde tren hareket etmesin. istasyon dahilinde cızırtılı bir anons duyulsun. canından bezmiş, yorgun bir ses, hava ve yol şartları nedeniyle trenin kalkışının dört saat ertelendiğini söylesin. işaretlere hiç bir vakit inanmayan iki insan olarak bu tehiri geleceğimize yönelik bir işaret sayalım. trenin kalkış saatinden bağımsız, en yakındaki lokantaya oturalım.
.

10 Aralık 2020

vergi iade zarfı



şimdi hiç mütevazı olmaya gerek yok. el yazım güzeldir. beğenirim. beğenirler. öyle ki; 2010 yılında hayatımın en ilginç iş görüşmesinde, kelimelerin gücü adına, yazımın hatırına karakter testinden birinci çıkmışlığım bile vardır. doğuştan, anadan babadan gelen bir yetenek midir? çok çalışmayla mı olmuştur? ilk öğretmenim mi çok başarılıydı? bilemiyorum. bildiğim; babamın kendine has bir yazım tarzı olsa da, yazısı çirkindi. kusura bakma baba. ama söylemek zorundaydım. anne sen de kusura bakma. ablam ve abim sizler de. 
bu kadar dolandırdığım lafı nereye getireceğim? 
merhum turgut özal, merhum naim süleymanoğlu’dan önce ülkeye kdv’yi getirmişti. bu verginin bir kısmını geri alabilmek için de ailecek, hababam fiş fatura toplardık. iş, toplamakla bitmiyordu. bir katip lazımdı. tüm bu ‘bir alışveriş bir fişleri’  saman kağıdından koca bir zarfın arkasına yazmak gerekiyordu. babamın ucuz olsun diye desteyle getirdiği sarı zarfları doldurma ihalesi elbette bana kaldı. hem küçüğüm. hem yazım düzgün. ama gelen para beşe bölündü. düzene isyanım ilk böyle başladı! tabi o zaman adil gelir dağılımı, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hürriyet, müsavat, uhuvvet bilmiyoruz. küçüktüm. yine de fırsat olabilir mi diye düşündü girişimci yanım? orta bire giden çocuk aklı işte. ‘lan yazım zaten güzel, bu zarfı okuyanlar yazımı beğenip bir kaç sene sonra belki beni işe alırlar da okumaktan, küçük olmanın yüklediği angaryalardan yırtarım’ diye düşündüm. şaka değil. gerçek. hem masabaşı, sigortalı fıstık gibi işim olur dedim.(kulakların çınlasın ismail abi!) yine ortalıkta tc kimlik numarası ve ezberleme faslı yokken babamın ssk sicil numarasını ezbere bilirdim bu zarf sayesinde. hatta ilerleyen yıllarda kendi numaramla karıştırdığım bile oldu. son tahlilde;öyle böyle derken yıllarca doldurduk bu zarfları. her seferinde en az iki kez toplam alarak genel yekünün sağlamasını yaptım ki mahcup olmayayım istedim müstakbel amirlerime. ama ve lakin; kimse yazın güzel, hesabın kuvvetli diye iş teklif etmedi. fakat kaderin cilvesi mi yoksa evrene saldığımız -hiç inanmadığım- mesaj fasilitesinden midir nedir ( bir ara netflixte izlediğim sır filminden bahsedeyim) bernardo soares gibi muhasebeci oldum sonunda. o yüzden siz, siz olun hayatta ne istediğinize dikkat edin!!

8 Aralık 2020

jedne zime



buldun da bunuyorsun” der eskiler. annem; “ahh evladım, şükretmeyi bilmiyorsun” der. sen ne dersin bilmiyorum. ama ben bin iki yüz kırk dördüncü kez “burada ne işim var?” diyorum. pencereden gözlerimin uzanabildiği en uç noktaya bakıyorum. niye hala buradayım diye soruyorum kendime.  
ama öyle böyle değil. 
radyoda çalan, anlamını birazdan öğreneceğim balkan şarkısı gibi böğürüyor içim, için için. kalbim, akciğerlerim, dalağım, retinam, kulak zarım, küçük dilim hep duyuyor. lakin asıl duyması gereken kaz kafalı beynim duymuyor. yahut işine gelmiyor. oysa hemen şimdi çıksam beşinci kata. destursuz, direk söze girsem. “patron buraya kadar. ben artık yokum. gidiyorum bu..” derken patron araya girip  ‘ah muhsin ünlü’ zevzekliği yapsa. şimdi şakanın sırası değil hicabi bey. ben çok ciddiyim bakışlarımı, gözlerine gözlerine diksem. kararlığımı anlayıp itiraz etmese. sonra en sevdiğim kalemimi, radyomu ve sümen takımını çocuklara pay edip vedalaşsam. aralıkmış, kışmış demesem. yanıma hiç bir eşya almadan yanyoldan otobana çıkıp güneşin doğduğu yöne, hiç durmadan yol alsam. 
gitsem. 
gitsem. 
dere tepe. 
köprü viyadük dinlemesem. 
sonra bolu tünelini geçsem. tosya’yı, ılgaz’ı, osmancık’ı daha sonra. ilk sapaktan sağa girsem. yeşilırmak’ın en zayıf, en ters kolunun yamacında, yeşil bir vadide dursam. arasam seni. ve ben geldim desem. 
sen sorsan;  “ner'desin?”  
ben desem ki; “hayallerimin merkezindeyim. sen de gelsen ya?
yedi saniye düşünsen ki isviçreli bilimadamlarına göre olumlu kararlar en geç yedinci saniyede alınırmış. düşün, bir saniye daha düşünsen tamam diyemeyecekmişsin. ilk uçakla gelecekmişsin. ben kafamda tasarladığım kulübenin inşasına yine kafamda çoktan başlamış olsam. şimdiye kadar buraya gelmediğim için hayıflansam. suratımda kocaman ve şapşalca bir mutluluk sırıtışı varken, beni hayallerimden uyandıran sktiimin telefonu çalmasa. ama bir çalmasa..
.

7 Aralık 2020

güneşli pazartesiler milyon kere




dışarıda hayat var. en mühimi de güneş. sanki kardan sonra açmış. öyle sıcak. öyle al benili. ama bir o kadar vurgun yeri. soğuk anıları depreştiren. sıcak iklimleri özleten. oysa bugün santa olup bir şehir hatları vapuru kaçırmamak işten bile değil! yahut aklımı. seç beğen al sophie! duygularda damping var bugün. bir de havada aşk kokusu. biraz kül. biraz da duman. ama kırmızı damlardan siyah kömür dumanları çıkmıyor artık. çünkü mahallede doğalgaz, evlerde bir şenlik havası. sanki herkesin abisi ankara’da. halbuki kuşlar yine çılgın. yine özgür. ben yine kıskanç. ben yine özlem doluyum. karaya oturduktan sonra kendi imkanlarıyla kurtulamayan uzak yol gemisiyim. oysa bir açılsam, gerisi gelir. gelen hoş gelir. kalan sağlar bizim olur. gidenlerden açılan sözüm mustafal sandal olur. sonra toparlayamamaktan korkarım. incitmekten. incinmekten hem. alaturka dinlemekten çekinirim. artık sevda sözü söyleyememekten utanırım. oysa diyorum bugün bir açılsam. pir açılsam. süveyş, cebelitarık, bering boğazı. dedim ya; olmadı bir şehirhatları vapuruna da fit olurum. binsem mesela ada’ya gitsem. dönmesem. o gemi de zaten ada’ya gitmese...
.

6 Aralık 2020

istanbul hatıяası


üstümdeki kazağın kollarını dirseklerime kadar sıvadım. başımı duvara yasladım. müziğin sesini açtım. gözlerimi kapadım. bulutlarla köşe kapmaca oynayan kararsız güneşten seken sıcak ışınları beklemeye koyuldum. tüm bunları yaparken ekmek alma bahanesine çıktığım sabah yürüyüşünü anımsadım. sokaklar, ‘getirkomcu’lara, kedilere ve kuşlara kalmıştı. bir ara parkta toplaşan güvercinlerin fotoğrafını çekmek istedim. tepemdeki güneş gibi kararsız kaldım. ama çekmedim. çekemedim. yıllar önce yeni cami önündeki kuşlara yem atışımızı gördüm bir an için. on-on bir yaşlarındaydım. belki de on iki. kapalıçarşı’da kaybolduğum yıllar. bu kez annem yok. babam var yanımda. bir de ahmet amca, hafız’ın babası. hafız yok. ağabeyi fiko’da yok. niye bilmem. bir ara onlara bunu sormalıyım. kuşlara yem atalım demiştim. babam kabul etmemişti. ama ahmet amca; “atsın çocuk, biz de şurda birer sigara içeriz” demişti. onlar birinci sigaralarını içerken ben bir kavanoz kapağı dolusu yemi avuç avuç değil de tek tek atmıştım kuşlara. neyin tasarrufu ya da adaletiydi? bilmiyorum. hem her şeye bu kadar anlam yüklemeye gerek var mı? düpedüz çocukluk işte. sonra babam tuttu elimden. kapaktan bir tutam yem alıp böyle yapacaksın diyerek savurdu kuşlara doğru. bir düzine kuş bize doğru uçtu. babamı taklit ettim. kuşlar geldi. tekrar. ve tekrar. kapaktaki yemler bitti. ikinci tur için babama baktım. bakışlarıyla olmaz dedi. ağır adımlarla cağaloğlu’na çıktık sirkeci garı’nın önünden. ilk gördüğümüz kitapçıya girdik. babam listeyi uzattı. hepsinden üçer tane dedi. kitapçı, eczacıların reçeteye bakıp ezbere buldukları ilaçlar gibi listeye şöyle bir bakıp istenen kitapları bir çırpıda çıkardı masanın üzerine. “bunlar da delikanlı için” diyerek eski tip basmalı bir kurşun kalem ile kokulu pembe bir silgi verdi. silgi yeşil, elma kokululardan olsa bozuntuya vermeyecektim. ama pembe kokulu silgi nedir ya! babamın dürtüklemelerine rağmen teşekkür etmedim. benim yerime o teşekkür etti. çıkar çıkmaz da paparayı yememek için konuyu değiştirdim. "acıktım ben" dedim. ama azardan ve nasihatten kurtulamadım. ahmet amca o gün cankurtaranımdı. "üstüne gitme çocuğun, az ileride bildiğim güzel bir esnaf lokantası var" dedi. ben pilavüstü döner yedim. onlar sulu yemek. üstüne demli çay içtiler ikişer tane. biraz beşiktaş’tan biraz hükümetten lafladılar sanırım. buraya kadar her şey normaldi. kıyamet, hesap gelince koptu. hayır abartılı bir hesap gelmedi. yılların altlı üstlü iki komşusu, hesabı ben ödeyeceğim diye birbirine girdi. ama öyle böyle değil. “bak ahmet valla olmaz, kırk yılın başı bir yemeğimi ye, allah’ını seversen” diyen babam ahmet amcanın elinin cüzdanına gitmemesi için kolunu tutuyordu. lakin ahmet amca köyünde ilçe şampiyonu bir güreşçiymiş. sonradan hafız söylemişti. tabi garibim babam bunu bilmiyor benim gibi. boylu poslu da ahmet amca. babamı kolundan tuttuğu gibi şöyle bir savurdu masaya doğru. el çabukluğuyla da cüzdanını çıkarıp hesabı fazlasıyla ödedi. babam durur mu, durmaz. karadeniz’in inatçı ve hırçın rüzgarları dolanır içinde. "sirkeci’de çok şahane tatlılar yapan bir antepli usta var. tatlılar benden.itiraz istemem memet" diyor. ahmet amca kurtuluşunun olmadığını biliyor. eylül güneşinin altında dev gibi cüssesiyle bana göz kırparak "peki" diyor. babam önde, biz arkada cağaloğlu'ndan sirkeciye sallanırken gözümü açıyorum. yukarıda güneş, bulutlara üstünlük sağlamış tüm sıcaklığıyla beni kucaklamış. kollarımı kapattım. müziği değiştirdim. tüm bu olan biteni yazmaya başladım....
.

5 Aralık 2020

37. mektup


geçen gün rüyamda gördüm seni. geçen dediysem bir on beş günü rahat var. söylemedim sana. söylesem ne olacaktı? bilemedim. bildiğim büyük çaresizliğimiz, makus talihimiz değişmeyecekti. 
peki şimdi niye?
onu da bilmiyorum. 
bugün öğlen güneşe çıktım. çılgınca bir bekleyişti. hatta meydan okuyuştu. yüzüme krem sürmek zorunda kaldım. o derece. güneşin alnında öylece bekledim. yüzümün yandığını hissederek tuhaf bir keyif aldım.
peki ama niçin?
bazı sorular cevap almak için sorulmaz. 
bilirsin.
beklerken, çoktandır unuttuğum bir ahmet kaya şarkısını mırıldandı aklım. açılan düşünce kapısından giren sadece şarkı değildi.
kıskanılası uyumumuzu, birlikteliğimizi düşündüm. 
neresi gerçekti, hangisi rüyaydı? 
bilemedim. 
düşündüm yine. birbirimizin yaralarına merhem olduğumuz, beraberken sırtımızdaki kamburları hissetmediğimiz için mi bu kadar iyi anlaşıyorduk? yoksa gerçekten muhteşem bir ikili miydik? misal o çatallı yolda karşılaşmış olsaydık yıllar evvel. yine böyle çok iyi anlaşan bir ikili olabilir miydik? yoksa sen diş macununu ortadan sıktın diye, ben klozetin kapağını kaldırmadım diye sudan sebepli küslükler mi yaşardık? milyonlarca çift gibi bizde sıradanlaşır mıydık? yoksa paramızın olmadığından değil de sırf eğlencesine, hayattan keyif almak için kapı ve pencereleri birlikte mi boyardık? pencerelerle birlikte birbirimizi de boyardık belki. evet, filmlerdeki gibi. ama yaşamadan bilemeyiz. 
tabi canım tabi!
söylemiş miydim?
içimdeki bu bilgiç, çok bilmiş herife acayip sinir oluyorum. ama atamıyorum. satamıyorum da! lakin mevzu o değil şimdi. rüya diyordum. seni gördüğüme sevinmiştim. sen de mutlu gibiydin. beraber yürüyorduk. sahil kenarı mıydı orman ortası mıydı orası net değil. birlikteydik ya nerde olduğumuzun ne önemi vardı? uyanmadan evvel bunu söylüyordun sanki. ve yine çok güzel gülüyordun. ne var ki; tüm güzel şeyler gibi kısa sürdü. söylemedim kimseye. yazmadım. tuttum fırlattım. günler sonra. içimde bir yerlere düşmüş olmalı ki, güneşin alnında ben sadece yüzüm yanıyor sanırken içimde bir yerler sızlıyormuş. haberim yokmuş. sonra nerden geldiği belli olmayan o şarkı. sonra..
sonrası; sisli anılar, bulutsuz düşünceler, devrik cümleler...
..

22 Kasım 2020

pazar notları - 22.11.20



denklem: bu sokak kısıtlaması işi, eskinin yaz saati uygulamasına, misal fazladan kaç saat ya da eksik uyuyacağız gibi ahiret suallerine döndü sanki? sıkıldım ama. bir de elimizde kerat cetveli gibi bir tablo. her yaş grubuna ayrı talimat! ve haber kanalları, sokakta insan avına çıkmışlar sabahın onunda. abaküs hesabı yapıyorlar. yapmayın canım kardeşim! yapmayın.
.
balkon: sigara içmediğim halde onlar gibi balkonda ve ayaktayım. sigara yerine balkon setine bıraktığım kahvemi içiyorum. kâh pazar sersemliğindeki cılız sokak hareketlerini, kâh burgaz’ın önündeki bir tutam durgun suya bakıp düşünüyorum. öyleyse varım!
.
sokak: nerdeyse yirmi beş dakikadır yaprak kımıldamayan sakin sokak, bir anda kovanına çomak sokulmuş arıların etrafı kuşatması gibi insanlarla doldu. sanki görünmez bir el düğmeye basmış gibi hareketlendi. ilk olarak karşı sokaktan, otuz beş yaşlarında saçlarını kazıtmış yeşil yağmurluklu, lacivert eşofmanlı bir adam kelini sıvazlaya sıvazlaya gelip solumdaki okul caddesine doğru telaşlı adımlarla giderken, sağ yandaki postane caddesinden gelen pespembe montunu sıkı sıkıya kapatmış, siyah taytlı kadın sabah sporunu icra ediyordu. ardından vücudu gibi ağır adımlarla gelen kır saçlı abi, taba rengi montu, lacivert eşofmanı ve spor ayakkabılarına eklediği filesiyle hem sporunu, hem alışverişini yapmanın gururunu yaşıyordu. sokağın tartışmasız en sevimlileri, en aşıkları, en saygıdeğerleri el ele tutuşup asırlık adımlarla yürüyen yaşlı çifti. en centilmeni ise; yolun ortasından yürüyen bu çifte korna çalmadan, sabırla kenara çekilmelerini bekleyen beyaz polodaki adamdı.
.
misafir: dün akşam sokağa çıkma yasağından önce yatıya misafir gelenler, şimdi yasaktan sonra yerin yedi kat üstüne sağ elleriyle allahaısmarladık işareti yapıp metalik gri arabalarına binip yuvalarına dönüyorlar.
.
zarifoğlu: bir pazarı daha onsuz geçmek olmazdı. yaşamak kitabı elimdeydi yine. ilk kez almış gibi kokladım kitabı. çikolata koktu. az önceki kahve keyfimden kalma olabilir miydi? yeniden kokladım. değişik bir aroma kokusu geldi bu sefer. ama yine çikolataya benzer. ilk sayfasını açtım. bir haziran 2013'de D.R'dan almışım. hatırlamıyorum. o yaz ne yapıyordum? hangi ruh halindeydim. zorladım. çıkaramadım. kitabı bir kere daha kokladım.
.
tembel: son zamanlarda bir çok şeyi ertelediğimi görüyorum. zamansızlıktan değil. üşendiğimden. en başta saçlarım. annemim deyimiyle "papaz gibi" oldum! pandemiyi bahane ediyorum meto'ya. ama hafta sonumun bir-iki saatini oraya harcamak. üstelik cumartesi trafiğinde arabayla git-gel. ölüm gibi. sonra biriken faturalar, makbuzlar, evraklar tek tek dosyalanmalı. en mühimi bilgisayara kaydettiğim,sevdiğim müzikler bir aydır telefona atılmayı bekliyor. ve yazılması gereken uzun bir mektup. şimdi düşünüyorum da; galiba hayatı da böyle basit üşengeçliklerle erteliyorum.
.
selâ: tam da bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş. ama tam anlamayadım kim olduğunu. allah rahmet eylesin. kimdir, hatun kişi midir er kişi midir, yaşlı mı genç mi, yalnız mı kalabalık mı, güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? koronadan sebep mi ölmüş yoksa başka sebepten mi? ama ne önemi var değil mi? bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapıp gittiğimde geliyor işte aklıma. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen hatta abartılı seviniyoruz. ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. hayatın kendisi çelişki değil mi zaten? 
.
eksi üç: fiko ile konuştum önceki gün. dönmemiş istanbul'a. ama kararsız. eksi üçe düştü sıcaklıklar, çok soğuk diyor, tek başıma sıkılıyorum diyor. yak sobanı otur aşağıya oğlum. bulmuşsun bunuyorsun, kardeşin hafızla ben senin yerinde olmak için neler vermezdik, unutma! diyorum. ben gidip biraz daha odun getireyim diyor.  
.

21 Kasım 2020

bir de baktım yoksun*



millet olarak kafa karışıklığını seviyoruz galiba. ya da bizi hep öyle alıştırdılar. bilemiyorum ibrahim bilemiyorum. kafam çok karışık. sabah yağmura uyandım. baktım dolap tam takır. markete gitmeli. ama şimdi yasak mıydı? saat ondan evvel mi çıkabiliyorduk? yoksa sekizden sonra mı çıkamıyorduk? paketleri kim taşıyacaktı? yağmuru kim döküyordu? dünden sonra yarından önce de oynayan zuhal olcay mıydı? ünzile kaç koyun ediyordu? abartmıyorum. buzdolabında olmayan kahvaltılıkları görünce başımda aşağı dökülen kaynar sorular bunlardı. sağ olsunlar internet gazeteleri, ana haber bültenleri sayfa sayfa sokağa çıkma kısıtlaması rehberleri yayınlıyorlardı. lakin kim okuyacak, kim bakacaktı şimdi ibrahim? sonuçta; büyük ikramiye çıkma olasılığı olan milli piyango listesine ilk önce amorti var mı diye bakan milletiz. şahsen ben öyleyim. bunca yıldır az buçuk tanıdıysan beni, bilirsin. bugüne kadar hiç bir listeye tam bakmadım. amorti ve büyük ikramiye yoksa, o bilet bitmiştir benim için. son tahlilde demem o ki; ara’ları sevmem. onla yirmi arası, yirmi ile beş arası, ekmek arası, devre arası hep kafa karıştırıcı olmuştur benim için. bir işi ya tam yapacaksın. ya hiç yapmayacaksın. allah’tan apartman görevlimiz tevfik abi geldi de söyledi. markete gidebiliyormuşuz. park ve bahçelere de. yok dedim, market yeter. bu havada kitap okunup dizi izlenirdi zaten. şimdi misal; medium.com yazılarının müdavimi olduğum ve daha çok yazmasını istediğim elif key’in bize iki çay söyle kitabı var elimde. genelde kitap önsözlerini, sunuşlarını okumam. lakin elif key sunuşu kendi yazdığı için iki kere okudum. çünkü hayatı kelimeleriyle resmeden ender insanlardan biri. kitabı okumaya başlamadan evvel kendime kahve yaptım. bilgisayarın radyosunu açtım. kablosuz mausu da uzaktan kumanda yapıp ayaklarımı uzattım. sunuş kısmının altını çizdiğim son paragrafını bir kez daha okudum;

“.. ben hala küçük resimlere bakıyorum. küçük resimler dediğimse bazı vesikalıklar. çünkü az da kalsalar cüzdanında vesikalık taşıyanlar, tam derdini açacakken komi gelip de ‘tabakları değiştireyim mi?’ dediğinde komiyi terslemeyenler, bir de kitap okurken altını çizenler var.

gülümsedim.
kapı çaldı. tevfik abi sanıp daire kapısının tek gözünden baktım kimse yoktu. megafondan “kim o?” dedim. ses yoktu. kitabın başına oturdum. bir kez daha çaldı kapı. kalkmadım. bir daha çaldı. muhatabımın duymayacağını düşünmeden sunturlu bir küfür ettim. sonra bir daha çalmadı. kitabı bıraktım. ayağa kalktım. akşamdan beri ağrıyan dizlerimi pencere kenarındaki kalorifere yaslayıp dışarıya baktım. yerler ıslaktı. sanki yasak başlamış gibi kimsecikler yoktu sokakta. yol kenarına sıra sıra park etmiş muhtelif renkte arabalar vardı sadece. bir de ekmeğinin peşindeki kuşlar. kargalar ve martılar en çok. bir martı misal, az önce on üç katlı binanın çatısından aşağıya pike yapıp elektrik direğine kondu. benim gibi etrafı kesiyor şimdi. metalik yeşil toyota'nın arkasında bir karga ceviz kırmaya çalışıyor. sarman bir kedi uzaktan kargayı kesiyor. ama ortamda cumartesiye yakışmayan bir sessizlik var. düşün, karşı inşaattakiler de çalışmıyorlar. pazarları bile çalışıyorlardı oysa. belli ki herkesin kafası karışık. neden sonra bizim martı sıkılıp telaşla havalandı. tam o sırada ilk kez bir adam gördüm. bakkalın sokağından bizim sokağa girdi. siyah paltolu, siyah kasketli, uzun boylu bir adam. öksürüyor. pencereyi açıyorum. öksürüğü babama ne çok benziyor. adımları da öyle. hatta sağ eli cebinde, sol elinde burhan altıntop çantasıyla o vakur yürüyüşü. tam bizim apartmanın önünden geçerken durdu. kalp atışlarım hızlandı. bahçe kapısına baktı. sonra da başını yavaşça yukarı çevirdiği an kapı yeniden çaldı. gayriihtiyari ve otomatikman kapıyı açmak için sırtımı döndüm. az önceki cevapsız çalışlar aklıma geldi. hemen cama yönelip aşağı baktım. kimse yoktu.
.
* yekta kopan- bir de baktım yoksun

18 Kasım 2020

unforgiven



karşı kaldırımda iki adam. hararetle bir şey konuşuyorlar. biri sarı şapkalı. soluk gri, belediye ceketli. boyundan büyük küreğe yaslanmış öylece karşısındakini dinliyor. o kürek beni orta ikiye götürüyor. tarım dersi vardı. küçük bir de bahçesi okulun. toprakla ilk haşır neşir oluşumuz. mavi önlükler bir de dizlerimize uzanan. iş teknik ve tarım mıydı dersin adı, yoksa ayrı ayrı iki ders miydi? ama elimizde kürekler. hayır beller vardı. o kesin! toprağı sırayla ve iyice bellemiştik. otuz dokuz mevcut. bir öğretmen. bahçenin altını üstüne getirmiştik. karşısı mezarlıktı okulumuzun. bu ayrıntıya ne gerek vardı şimdi? bilemiyorum. zaten sonra tarım dersi iş teknik mi olmuştu? yoksa orta bire mi gidiyorduk? ve sarı kemal neden bana ‘sen bittin olm’ işareti çekmişti sabah iştimasında bir türlü oturtamıyorum. ayaktaki diğer adam; ha bire anlatıyor belediye ceketliye. elleri kolları havada. süavi sakalı var. bir de siyah papak var kafasında. bizim köyde ve evde papak denirdi çünkü bu örgü şapkalara. babamın da işte böyle siyah, yün papağı vardı. kışın evin içinde hep o papakla dolaşırdı. onunla yatıp onunla kalkardı. halbuki çirkin, siyah bir papak. bunu ona hiç söylemedim. bazı sabahlar ayak yolunda karşılaşıp korkmuşluğum da çoktur. bunu da söylemedim. ama artık biliyordur. bilmediği çok şey var oysa.
.
kafam edison’un ampülü gibi. bir yanıp bir sönüyor. nereye bakacağımı, ne düşüneceğini şaşırıyorum. enformasyon yağmur gibi. zaten dışarıda da yağmur yağıyor. kuşlar uçuyor. telefonlar hiç susmuyor. köpekler havlıyor. kuşlar yine uçuyor. hayat sandığımızdan çok uzun dostlarım. sanki küçük çaplı bir cinnetin ilk virajındayım. köprüden önce son çıkışı kaçırmışım. “köşeyi dönsem ölüm. düz gitsem hayat” 
öyle miydi o şarkı? 
bana kalsa, bu havada bir nazan öncel şarkısının içinde kıvrılıp uyumak isterdim. ama işte, bana kalmıyor.
.
oğuz atay’a özenip rahmetli babama mektup yazsam bana kızar mı? ya da zaten kızıyor mudur ondan sonra yaptıklarım için? onu dinlemeyip yaptığım tek yanlış için bir doğru gerekirken. yanlışlar  halkası oluşturduğumu görüp dövünüyor mudur? halbuki ve içten içe bu tek yanlışım için onu suçladığımı da biliyor mudur? metallica’nın unforgiven’ı mı yoksa clint eastwood’un affedilmeyen’i mi? beni kim affedecek? ben kendimi, babam beni, ben babamı affedebilir miydim? hem töbe haşa! affetmek kim, biz kimiz?
.
sonra işte o kış günü. gece on buçuk on bir gibi. ispanyollar zaten akşam yemeğini o saatlerde yermiş. maçları da o saatte oynuyorlar. bilbao’da beşiktaş'lı gökhan keskin yaradana sığınıp otuz beş metreden vurdu. sakar kaleci, zubizarreta topu elinden kaçırdı. goool diye höykürdü babam. goool. kulağındaki radyoyu kıracağından korktum. ama kafasındaki siyah papağı fırlattı yere. bir daha giymeyecek sanıp ben de sevinmiştim. gool gol diye. fakat peşinden dört gol yedik. ve babam o papağı ondan sonra hiç çıkarmadı. sevmedim. ama çok özledim.
.


15 Kasım 2020

pazar notları



özlem: pazar sabahları, kadıköy'ün sessiz, sakin ve henüz uyanmakta olan ara sokaklarında maskesiz, umarsız ve özgürce adımlamayı özledim.
.
dizi: uzun zaman sonra ilk kez bir türk dizisi ilgimi çekti. dahası, sardı sarmaladı. horoz şekerine sarılan çocuk gibi bırakasım gelmedi. ama ilk iki bölümünü izledim şimdilik. türü için psikolojik dram diyebiliriz. ülkenin ortasından, hayatın tam içinden meseleler. dram ama yer yer meryem’in diyaloglarına gülmemek elde değil. oğuz atay’ın deyimiyle “acıklı güldürü” halleri var. ama mesele ciddi. oyunculuklar güçlü. sevdim ben bu ‘bir başkadır’  isimli diziyi. 
.
kitap: bu aralar oğuz atay okuyorum. ama bir değil üç kitabını birden. günlük’le başladım. tehlikeli oyunlar ve tutunamayanlar’ı ekledim. haliyle hayatta tesadüf ettiğm en küçük bir olay direk kitaplarda okuduğum bir cümleye yapışıp kalıyor. seviyorum bu duyguyu. kendimle çelişmeyi. çünkü yıllar evvel yine burada;  ‘hayat asla, kitaplardaki yahut filmlerdeki gibi değildir’ gibi bir atar yapmıştım. oysa bal gibi de öyle!
.
alacak : kime sorsam, kime dokunsam, hepsinin bir alacağı var hayattan. benim de var elbet. ama işte nasıl alacağımı bilmiyorum.
.
hatıra: aniden bir fotoğraf canlanıyor zihnimde. bir hastane odası. kardeşimin ayağı alçıda. babanın gözleri düşünceli. gömleği siyah. gülmüyor. somurtmuyor da. sıradan, gündelik bir poz vermiş. yanında hafız’ın babası. mavi gömleği, alnından açılmış saçlarıyla bugünkü hafız’a ne çok benziyor. fotoğraf çektirmenin adetinden olsa gerek o biraz gülümsemiş. ben yokum. hafız da yok fotoğrafta. ama geri gelmeyecek olan zamanın hüznü var.
.
bulantı : sartre, 30 ocak salı günü: “yeni bir şey yok. sabah dokuzdan bire kadar kütüphanede çalıştım” diyor ya hani. 15 kasım pazar günü için benim diyebileceğim de benzer. yeni bir şey yok. yine çok sıkıcı bir pazar günü. klasik ve haftalık market alışverişi. kısa bir yürüyüş. bolca iç daralması.
.
hayat: belki de ve sadece; bulutların arkasına saklanmış güneşi beklemektir.
.
müzik'siz olmaz. 
.

14 Kasım 2020

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar v.4



kaçacak bir yeri olmayan, geliş gidişli yolda koca şehri yırtan sireniyle gelen ambulansa yurdum insanından beklenmeyecek zeka ve senkronizasyonla yol verdiler. her iki yöndeki araçlar birer teker sağa kayarak adeta fermuar gibi açılarak ortalarında ambulansa koca bir şerit sundular. yapacak daha iyi işim yoktu. tuttum bunu yazdım. nuri bilge ceylan yahut herhangi bir yönetmen olsaydım bir filmimi böyle bir sahneyle açardım. ama değildim. peki neydim?
.
uzun zamandır, her gün bu soruyu soruyorum kendime. cevabı bulduğumda zaten burada olmayacağım. galiba kendiyle derdi olan pek çok insan gibi ben de yazıyla bir meselem varmış gibi yapıyorum. yıllardır. mesela iki bin altıdan beri. bir de özel sektör memurculuğu oynuyorum. her sabah işe gidip her akşam eve dönüyorum. istanbul’un trafik canavarına yakalanmamak için her sabah bir saat erken işe gidiyorum. güvenlik görevlisi ilk günler merak edip soruyordu “hayırdır abi, erkencisin?” gülüp geçiyordum yanından. beşinciden sonra sormayı bıraktı. ben de rahat rahat yirmi dört basamak çıkıp çay için kettle düğmesine bastım. sonra bir yirmi dört merdiven daha çıkıp ofisin penceresini açtım. kışın doğan güneşi izledim. yazın güneşlikleri indirdim. tam on bir yıl dokuz ay. ne için?
.
insanca geçinmek için. kuyruklu yalan. böyle olmadığını ikimizde biliyoruz. biz kimiz?
ben ve içimdeki ses. viktor.  peki niye ibrahim değil de viktor? o zamanlar çok gençtim. itiraf ediyorum. yaptığım biraz replikacılık, biraz kolaycılıktı. o dönem çünkü; olricler, sebastianlar havada uçuşuyordu. ben de benimkine victor ismini verdim. kolaycılığımın farkına vardığımda viktor’a çok alışmıştım. tıpkı işim, korkularım ve arkadaşlarım gibi. sonra zaten hayat bizi çok acayip savurdu. kimi savurmadı ki?
.
şimdi; ibo show yeniden başlamış. formula bir istanbul’daymış. sıcaklıklar ülke genelinde düşmüş. trump destekçileri sokaktaymış. virüsün aşısı bulunmuş. hepsi bir filmin sonundaki kayan yazılar gibi zihnimden aşağı akan notlar. halbuki az önce okuduğum saatli maarif takvimde; 14 kasım son güz başlangıcı yazıyor. niye öyle yazmışlar hiç bir fikrim yok. ama bana sorarsan bu kış çok sert geçecek ibrahim. bu kış çok çetin geçecek. seni bilmem?
.
yerimden kalktım. mehmet günsür'ün içeriye bakan kim kitabının en sevdiğim bölümünü bir kez daha okudum. "bu sabah uyandığımda üzerimde bir ağırlık vardı. hani olur ya, çok derin nefes almak istersin. ya da gitmeye mecbur olduğun yere değil de, başka... neresi olduğunu bilmediğin bir yerlere gitme isteği.."
kitabı kapadım. yerine geri bıraktım.
sonra, çığlık çığlığa bir ambulans girdi sokağımıza.
.

5 Kasım 2020

tehlikeli oyunlar


bu sabah. yağmurla geldim işe. güneşle mesaiye başladım. 3.7 ile sallandım. ilk tepkim AHA oldu. yan odadaki çocuklar. önce güldüler. sonra kaçıştılar. arkalarından bağırdım. “kaçmayın lan bina sağlam, çelik konstrüksiyondan yapılma!” 
haliyle konstrüksiyonu ilk seferde doğru söyleyemedim. dilim dolandı. ama onlar anladı. yine de kaçtılar. bu arada beklediğim çay her zamanki vaktinden 7 dakika geç geldi. hayır çaycı da kaçmamış. ben sormadan zaten muazzez hanım açıkladı. patronun misafiri varmış o yüzden gecikmiş. aşağı kaçan çocuklardan biri tık nefes yanıma geldi. “mithad bey, mithad bey! patron sizi çağırıyor aşağıda” dedi. çayımdan bir yudum aldım. suratımı ekşittim. muazzez hanıma baktım. sessizlik.
tık nefes çocuğa döndüm;  “çayımı içtikten sonra geleceğimi söyle ona” dedim. ama mithad bey diyecek oldu. sadece ama demesine izin verdim. “çık dışarı” dedim. muazzez hanım sen kal. muazzez hanım kaldı sarıdan pembeye dönen suratıyla. açıklama yapma ihtiyacı hissetti. “sabah gelince elmas hanım demledi sandım çayı ama demlememiş o yüzden.....” sözünü tamamlamasına izin vermedim. “onu sormayacaktım.” şaşırdı. “yine çayı mı değiştirdiniz?” diye sordum. rahatladı. yüzü eski haline döndü. “eşfak bey bu çayı denememizi istedi. hem daha hesaplıymış” sinirlenir gibi yaptım. “miş mış. hesaplıymış. denemeliymişiz. bitene kadar bana kahve getirirsin o zaman. çayı da eşfak bey denesin.”
“tamam mithad bey” deyip çıktı muazzez hanım. ardından ben de çıktım bir hışımla. odasının önünden geçerken az önce içtiğim çayın buruk tadı aklıma geldi. “eşfak bey, denettiğiniz çay bok gibi.” dedim. patronun ortanca kardeşi eşfak bey, yakın gözlüklerini çıkarıp yatar vaziyette internet gazetesi okuduğu koltuğundan yüz on kiloluk vücudunu güçlükle doğrulttu. şaşkın şaşkın bakıp bir şey diyecek gibi oldu. beklemedim. bir kat aşağı indim. patron çardakta sabah kahvesini içiyordu. beni görünce canı sıkkınmış gibi yapıp “gel mithad bey gel” dedi. gittim karşısına oturdum. sol bacağımı sağ bacağımın üzerine attım. çünkü yıllardır sağ bacağımı sol bacağım üzerine atamam. galiba kaslarım kısaymış. ondan. patronun hoşuna gitmedi. ama bununla ilgili bir şey de demedi. başka bir şey dedi. malum ekonomik koşullar, pandemi, döviz artışı, amerikan seçimleri vb nedenler tasarrufa zorluyor. uzun lafın kısası iki elemanınla yollarımızı ayırmamız gerekiyor. bir şey demeden beş altı saniye yüzüne baktım. 
sonra, bir şey soracağım dedim. dinliyorum dedi. diyelim bu iki arkadaşı çıkardık. muhasebeyle birlikte, finansman, insan kaynakları, dış ticaret, satın alma ve idari işleri yine biz mi yapacağız? hiç tereddüt etmeden “evet” dedi. benim cevabım da netti. sağ el başparmağımı işaretle orta parmağımın arasına sokup burnuna doğru uzatıp “nah biz yaparız” dedim. ilave ettim. “bütün bunları benim yaptığım paraya yapacak kullanışlı bir enayi bulursan yaptırırsın” dedim.
ne yani istifa mı ediyorsun şimdi?
el hareketimin hırçınlığını biraz olsun yumuşatarak, “bak patron!” dedim en mülayim sesimle. “seninle arkadaşlığımız baki. lakin bu yaptığın düpedüz fırsatçılık, ibnelik, taoculuk adı her neyse işte. senin yaptığın ne biliyor musun?”
neymiş?
bu sabah yağmurda, ıslak yolda sol şeritten kopmuş gelirken hıyarın biri geldiğimi görmesine rağmen kafayı çıkardı. iki kez sellektör yaptım. bir kez kornaya bastım. çekilmedi. girdi şeridime. yol ıslak fren koysam ne olacağımız meçhul. basmadım frene. ama gazdan da çekmedim ayağımı. çünkü istanbul’dayız. ya pandemiden ya depremden ya da trafikten ölecektik. belki o gün bugündür dedim. ama manyaklığımı anladı öndeki. o bastı gaza ve uçtu gitti. sen de işte bu hıyar gibisin. ama ben de benim işte. 
“anladım” dedi patron. 
bari bir kişi kalsın,  bir kişiden tasss. sözü havada kaldı. 
“bu bina çelik konstrüksiyondu değil mi?” dedim. 
“evet. allah korusun 7,5 a dayanacak şekilde yapıldı. yalnız konstürksiyon değil o” dedi. “biliyorum” dedim...
.

1 Kasım 2020

pazar


pazar günlerini sevmem. ama pazar sabahlarının sessizliğini, sokakların insansızlığını, sadeliğini severim. pazarları erken kalkarım. yapabilirsem yürüyüş, yapamazsam kahvaltı yaparım. sonra mutlaka balkona çıkarım. müjdeli bir haber verecekmiş evvela burgazada’ya bakarım. ama o hiç bir vakit vermediği müjdeyi yine vermez. kaderimi kabullenirim. lakin bekir’in* aksine eğmem başımı. yukarı kaldırırım. mavi gökyüzüne. bembeyaz bulutlara. bazen griye. şanslıysam bir kuş görürüm. gülümserim. bu sabah kuş görmedim. ama yine de şanslıyım. çünkü nefis bir güneş. bembeyaz bulutlar. ileride burgaz var. on dakikadır balkonda ayakta duruyorum. çünkü oturduğum yere güneş gelmiyor. balkonun ucunda, güneş alan tek yerde dikiliyorum. kızarmış ekmek kokuları arasında sokağı izliyorum. siyah paltosu ve lacivert sırt çantası ile genç bir kadın martıya binmiş sessiz sedasız gidiyor. bizim sokağın köşesinde minik bir s yapıp karşı sokakta ilerliyor şimdi. sanki bir film karesi izler gibiyim. karşı sokak uzun. köşesinden dönene kadar onu izledim. amelie, lola yahut ejderha dövmeli kız gibi gözden kayboldu. sonra kül rengi bir kedi, belini incelterek alüminyum bariyerlerin altından karşı inşaata girdi. ellilerinde beyaz saçlı, kırmızı tişörtlü adamı servis minibüsünü silerken gördüm sonra. yoruldum. oturdum. güneş kollarıma geliyor şimdi. araç ve korna sesleri de gelmeye başladı. şehir yavaş yavaş uyanıyor. bir kedi gibi geriniyor. tek tük korna sesleri buna işaret. bir kaç saate kalmaz sokaklar, caddeler işten ve okuldan önceki son tatil gününü en iyi şekilde değerlendirmek isteyen insanlarla dolup taşacak. ben, pazar günlerini sevmem cümlesiyle başlayan bir yazıya otururum. üşenmezsem kendime az sütlü bir kahve yaparım. pessoa’yı, zarifoğlu’nu ve oğuz atay’ı yanıma alır, düşünür dururum. düşünür dururum. ama bir sonuca varamam. bir umut, burgaz’a bakarım. önündeki bir tutam maviliğe. fakat beklediğim müjde yine gelmez. buhar olup uçmak isterim. çünkü her şey ağır gelir artık. en başta pazar günleri....
...
.
*masumiyet(1997)
.

31 Ekim 2020

31 ekim



sırtımda haki renkli tişört, onun üzerinde kolsuz, ince lacivert yelek. elimde oğuz atay’ın günlüğü ve yüzümde bir haftalık sakalla güneşe, balkona çıktım. ondan önce, sabah mahallenin marketine, sonra ilçenin en büyük hipermarketine çıktım. sanki her şey normalmiş gibi. olması gerekenler oluyormuş, sıradan bir gün gibi. o zaman güneş yoktu. ama yağmur da yoktu. alacaklarımı çabucak alıp döndüm eve. arabanın kontağını kapattığımda bir şeyi unuttuğumu fark ettim. eve çıkmadan ercan abiye uğrayıp eksiğimi tamamladım. ercan abi bir yandan para üstümü veriyor bir yandan da kapının üstüne astığı 37 ekran televizyonundan gelecek mucizeyi bekliyordu. ben sormadan özet geçti: “on yedi saat sonra iki kişiyi kurtardılar gece. şimdi de 5 kişilik bir aileye ulaşmaya çalışıyorlar.” dedi gözünü televizyondan sakınmadan. 
“inşallah kurtarırlar abi, hayırlı işler” diyerek çıktım. şimdi balkonda, tam karşımda bitmek üzere olan ve yeni yönetmeliğe göre yapılan inşaata bakıyorum. düşünüyorum. şanslı yahut bahtlı kime denir bahtsız kime? eski yönetmelik ve eski şark kurnazlıklarıyla inşa edilip 70 km ötedeki sarsıntıda yıkılan çürük binalarda “harcanan” hayatların sorumlusu kim? o binaları yapanlar mı yoksa onlara izin verenler mi? yahut bizler miyiz? ama biliyorum, biliyoruz beyhude sorular bunlar. biz nasıl alışıp kanıksadıysak, sebep olanlar da sebep olanlara ses etmeyenler de bunun gayet bilincinde on yıllardır. isimler değişiyor ama zihniyet değişmiyor. çok değil bir kaç güne, en başta iki gündür olay yerinden canlı yayın yapanlar, sonra ben sen o biz siz onlar hepimiz başımızı başka yöne çevireceğiz. ta ki başka bir bina üzerimize yıkılana kadar. sonra işte yine uzmanlar, canlı bağlantılar. yine siyaset, hamaset. ve biz yine unutacağız. gerçekten sıkıcı bir durum. aynı filmin bir kore versiyonunu, bir amerikan veya ingiliz versiyonunu izlemek gibi. olay aynı. yer ve kişiler farklı. ama yüzde yüz türk yapımı!
.
yukarıdaki satırları yazarken güneş bulutların arasına, ben içeri girdim. canım okumak istemedi. televizyona zaten bakamıyorum. bir şeyler yapmalıydım. üç beş kışlık çıkardım, kısa kolluları kaldırdım. emektar bir el radyosu vardı. çok anlamasam da onunla uğraştım biraz. babamın maç dinlediği el radyosunu tamir ettirdiğimiz bir an aklıma geldi. fıs fıs bir şey sıkıyordu recep usta. araştırdım. yağsız kontak spreyi imiş. radyonun kapağını tutan iki vidayı çıkararak kapağı açtım ve evde bulduğum bir spreyi sıkarak açma kapama düğmesindeki cızırtı ile ses kopukluğunu giderdim. şimdi eskisinden iyi durumda. güzel çalışıyor. tam üzerine yorgunluk çayı demlemek için mutfağa girdiğimde güneş yeniden yüzünü gösterdi. çabucak çayı demleyip kitabımı da alıp çıktım balkona. belki şimdi biraz okuyabilirim. hiç bir şey olmamış gibi. her şey normalmiş gibi.
.
jacob gurevitsch - la maison verte

30 Ekim 2020

bu-günlük


metrodayız. sabah dokuz buçuk gibi. yüzü maskeli bütün yolcularla, yoğun trafiğin aksi istikametinde gidiyoruz. çok dolu değil vagon. ama çok boş da değil. sekizli koltuk gruplarının yüzde kırkı dolu. sabah, ani bir kararla anneme gitmeye niyetlendim. şimdi yine ani bir hareketle elimdeki oğuz atay kitabını çantama koyup aklıma üşüşenleri yazmaya karar verdim. bir yandan insanlara bakıyorum. biraz uykulu, çokça düşünceli hepsi. ellerinde birer akıllı telefon, yüzlerinde renk renk maske. yeşil, mavi, beyaz, siyah.  ama sona doğru yaklaştıkça, her durakta renkler ve dolayısıyla insanlar azalıyor. aslında gitmeyecektim anneme. evde yatıp kitap okuyacak, dizi izleyecektim akşama kadar. ama sıkıldım. nefes alma ihtiyacı hissettim. bir de ne vakittir bende duran emanetleri vardı. bahanesi oldu. 

bu arada ben bunları yazarken, bir an için ineceğim durağı kaçırdım sandım. daha önce bu türden duymadığım garip bir korkuya kapıldım. halbuki yetişmem gereken acil bir iş yoktu. kaçırdığım duraktan sonra inip karşı taraftaki trenle pek tabi geri gelebilirdim. ama işte o saniyelik korku diyorum. tuhaf bir histi.

tuhafıma giden başka bir şey de bu salgın, maske vb. olaylarına diğer onlarca madde ve eşyaya yaptığımız gibi tüketilecek bir obje gibi davrandığımızı düşünmem bazen. önünü ardını hiç düşünmeden. sorgulamadan. neden ve niçin böyle oldu, bundan sonraki aşama nasıl olacak demeden. yukarıdan gelen komutları orwell’ın 1984’ündeki gibi dinliyoruz, uyuyoruz çoğunlukla. 

evde kalın! 
tamam. 
ama dışarıda maske takılmayacak! 
peki. 
sonra, maske takmak mecburi!
ona da peki. 
ne veriyorlarsa alıyoruz. lakin ve sanki iphone modeli değişir gibi hastalıklar değişiyor yıllardır. farkında mısınız? sars, mers, çin, kuş ve domuz gribi. gibi gibi. sanki bir bilim kurgu filminin içindeyiz. truman show’un 2020 versiyonu belki de. kim bilir? sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla bu işe bir tek haşmet babaoğlu kafa yoruyordu. teoriler, analizler falan. sonra ne yaptı bilmiyorum. ben de zaten ineceğim durağa geldim. durağı kaçırmadan ineyim. sanırım diyeceklerim bugünlük bundan ibaret.
.

zoo wees - control

29 Ekim 2020

bazı şeyler : 72 - 76 (cemal süreya'nın kahvaltısından bile güzel!)

72 -  allah var, yalan yok şimdi. sağlık bakanımızı "ilk 3 ay ben de destekledim!". sonra işte bir şey oldu! vaka-hasta sayısı-pi sayısı-fibonacci dizisi falan derken bende film koptu. zaten yıllardır matematik ve fen bilgisi yetmezliğiyle yaşayan beynim hepten karıştı. oysa her şeyi toplumdan beklememeliydi! önce gerçek ve öz hakiki doğal sayıları açıklamalı sonra da toplumun "lan gerçekten bi'cisim yaklaşıyo galiba" havliyle kabuğuna çekilmesi beklenebilirdi. şahsi görüşüm. hem mart-nisan-mayısta böyle olmadı mı? ama işte önce ‘yeni normal’ sonra o mucizevi denklem girdi aramıza. 

şimdi vaka sayısı semptomsuzsa, hasta sayısı ateşli ve kas ağrılarıyla ağırlıklıysa nasıl oluyor da avrupa'da 5-10 bin vakada 5 ölüm olurken, bugünün 2binli sayılarında her gün yetmiş ölüm oluyor? dahası nisan mayısta vaka (hasta mı demeliydim) sayısı 4-5 binken uzak ya da yakın çevremde hiç covid tanısı konmuş tanıdığım yoktu. şimdi, iki binli rakamlarda neredeyse her gün bir tanıdığımın covid haberini alıyorum.
bu işte bir yalnızlık mı yoksa yanlışlık mı var bilemedim!!
ama bildiğim çember daralıyor sevgili hafız. gittikçe daralıyor..
*
73 - evlilik aşkı, tüfek mertliği öldürüyor denir ya hani; netflix'de sinema sevdasını köreltiyor. "bu manyak şey" hayatıma girdiğinden beri dizi manyağı oldum. film beğenmez oldum. öyle ki sırf al pacino ve de niro amcalar için bile izleyeceğim irishman'ı yarım bıraktım bir mafyatik dizi (ozark) uğruna. geçen pazar misal; rebecca 'nın akibeti de aynı oldu. ingiliz ve iskandinav polisiyelerinin müptelası olarak platformdaki tüm polisiyeleri bitirdim. en son günümüzle alakalı bir salgın ve rus dizisi olan to the lake'e takıldım. iki günde bitti. şimdi "genç wallander'ın acılarına" bakıyorum. ama the party filmini bulursam kesin izleyeceğim. sözüm söz.
*
74 - cahit zarifoğlu ve oğuz atay. iki farklı kutup gibiler. ama yazıları, samimiyetleri. en çok da sigara içişleri yok mu..
*
75 - şu en üstteki fotoğraf var ya. wallander dizisinden. ama derdim dizi değil şimdi. yol.
o uzun yolda diyorum seninle yürümek ne güzel olurdu. ne güzel?
peki, aheste aheste araba kullanmaya da varım.
*
76- hafta sonuna kadar yağmur ve kapalı hava beklerken süpriz bir şekilde güneş açtı. ama öyle böyle değil, temmuz güneşi değil belki ama eylül güneşiyle aşık atabilecek kıvamda. öyle deli, öyle güzel bir güneş. hemen balkona attım kendimi. karşı inşaatın gürültüsü, dinlediğim müziğe karışıyor ama öyle mutluyum ki şimdi güneşin altında. öyle saf bir mutluluk. cemal süreya’nın kahvaltısından bile güzel!

.

manu chao  clandestino

günlük



bugünlerde cahit zarifoğlu ve tomris uyar’dan sonra -geç kalmış olsam bile- oğuz atay’ın günlüğü düşmüyor elimden ve aklımdan. keyif alarak demeyelim de dünyadan ve bütün kötü alışkanlıklarından sıyrılıp beni içine alabilen ender kitaplar bunlar. daha önce okuduğum, altını çizdiğim yerleri tekrar okuduğumda ilk andaki gibi etkileniyorum. şaşırıyorum. iki adam ve bir kadın. beni bu günlüklere, bu hayatlara bu kadar bağlayan nedir, bilmiyorum? edebiyata ve yazıya olan tutkuları mı, kelimeleri kullanmadaki ustalıkları, sadelikleri mi? nedir, hiç bilmiyorum. bildiğim; bir dua gibi neredeyse her gün, mutlaka bir iki satırlarını okuduğum.
misal oğuz atay; peter sellers’ın oynadığı the party filminden bahsetmiş daha ben bu dünyada yokken. izlediğimi hatırlamıyorum. sırf o yazdı diye bu filmi bulup izlemek istiyorum bugün.
.

27 Ekim 2020

beş vakit - 24


sabah:
istanbul’un sisinde ve sabahın alacasında görebildiğim, seçebildiğim yeşil ve kırmızı trafik ışıkları sadece. arkalarda kalmış tek tük evlerde, işe gidecek kocalarına kahvaltı hazırlayan kadınların yaktığı beyaz mutfak ışıkları bir de. otobüs yol aldıkça gözüme ve aklıma çarpan pazar günleri açığız yazılı oto tamirci led ışıkları, bir seramikçinin bahçesine asılmış perakende satışımız vardır afişi ve duvarlara yazılmış uyuşturucuya hayır sloganları. hepsi sanki ve ayrı ayrı alacakaranlık hikayeleri. bugün; 27.10.2020 salı, saat 07:19. az sayıdaki yolcu, çok sayıdaki durakları ışık hızında geçiyoruz! tıpkı ömür gibi..
..
.

öğle:
yemekten sonra çayımı almış öylece oturuyordum ofiste. sonra farkettim ki; siyah, simsiyah, son model bir spor araba pencerenin önünde durmuş bana bakıyor. hayır, bir de poz verir gibi, çapraz durmuş, bütün ihtişamı ve çekiciliği ile orada bekliyor. o bana, ben ona karşılıklı bakışıyoruz. hani şu tek kapılı, acayip sürat yapanlardan. lakin tarzım ve tipim değilsin bebeğim dedim ilk bakışmalardan sonra. spor giyinmeyi severim ama spor arabaları bilhassa tek kapılıları nedense sevmem. hatta arabadan saymam. hoş bu istanbul keşmekeşinde artık arabadan da, insanlığımdan da nefret eder hale geldim. oysa bisikletle veya yürüyerek gidecebileceğim bir işim olmasını çok isterdim. olmadı. bir dahaki sefere artık!
..
.

ikindi
kuşlar, tuhaf! her vakit, her akşamüstü bilhassa ve sonra her yaz, her bahar ve her kış ama daima kuzeyden güneye uçarken görürdüm onları. oysa bu sabahtan beri tersine uçuyorlar. güneyden kuzeye. ama neden?
ne olmuş olabilir ki? 
acaba yoğun siste yollarını kaybetmiş olabilirler mi? tuhaf..
..
.

akşam:
fotoğraflar, insanda hep geçmişte yaşama isteği ve garip bir özlem uyandırıyor. en azından ben de öyle. yakın ya da uzak geçmiş fark etmiyor. çünkü ne vakit eski fotoğraflara  baksam bulunduğum zamandan çıkıp gidesim geliyor. o fotoğraftaki küçücük bir an için. hatta ve sadece güneşin geliş açısı için. lakin ille de bir şey yaşamak lazım değil bu gitme isteğinin yüzeye çıkması için. sadece o zamanın güzelliği için gitmek istiyor bazen de insan. dünya ve içindekilerin şimdikinden daha az kötü olduğu için yani. zamanda geri dönmenin mümkün olmadığını anladığında ise, kimsenin olmadığı yahut çok az insanın yaşadığı bir adaya düşmek istiyor en azından.

..

.

yatsı:

annemi aradım. hayır duası aldım.(galiba)
..
.

25 Ekim 2020

ekim 27



yarım ışık veren ampul gibi sislerin ve bulutların arasından kurtulabildiği ölçüde ısıtan güneşin alnındayım. pazar sabahı, erkenden gelip çalışmak zorunda olan sarı yelekli inşaat emekçilerine bakıp düşünüyorum. kim bilir ne hayalleri vardı? kaçını gerçekleştirdiler acaba? mecbur olmasalar her pazar, sabahın sekizinde ve haftanın tüm günlerinde gelip çalışırlar mıydı böyle uykulu uykulu? denklemi kurmak zor değil. bekarların evlenmek, araba, son model telefon almak vb ihtiyaçları için,  evlilerin ise en az üç çocuklarının ve karılarının iaşelerini sağlamak adına çırpındıkları formülüne ulaşmak için matematik ya da fen bilgisine hacet yok. çünkü ve zira iki dersten hep ikmale kalmış ben bile çözebiliyorum artık denklemi. lakin kendi denklemimi çözemiyorum. yıllardır. uzun yıllardır. mesela on beş yıl üç ay gibi. bu tavan arası boşluğundan hallice yerde biriktiriyorum gerekli gereksiz atıklarımı. belki çoğunu anlamıyor kimse. bazılarını anladığını sanıyor herkes. yine bazıları, kendine yakın bulduğu hatta kendinden saydığı satır arası cümlelerini bulup seçiyor. ama gerçekte; her hayatın kendi şahsına münhasırlığını biliyor içten içe. dün tesadüfen rastladığım bir dizi ya da filminde şöyle diyordu başrol oyuncusunun iç sesi; ‘başkalarının acısına niye böyle dikkatli bakıyoruz? orada ne görmeyi umuyoruz?
yoldaş arıyoruzdur belki! bu dünyada yalnız olmadığımızı, hayatın ve feleğin sillesinin yalnızca bizim suratımızda patlamadığını bilmek belki de gizliden bir rahatlama, devam etme gücü veriyordur itiraf edemesek de kendimize. ya da başka bir sürü şey. ama mevzu bu değil bugün sevgili dostlar, aziz romalılar!
mevzu bir yaş dönümünün daha gelip çatması. ömürden ve elden bir yılın daha uçup gitmesi. böyle olunca yani sona doğru bir adım daha yaklaştıkça ister istemez kendi hesap defterini açıyor insan. bu kadar yıl ne idim, ne oldum, ne yapmaya çalışıyorum, ne yaptım, iyi mi yapıyorum kötü mü, kendimden razı mıyım, bugüne başka türlü gelebilir miydim ya da hiç gelmeyebilir miydim? bitmeyen sorular, dinmeyen iç sızlanmaları.
geçen sene dediğim gibi; iyisiyle kötüsüyle kendi anlayabileceğim dilde, dilim döndüğünce son altı yıldır yazıyorum bu yaş dönümlerini. bu yedincisi oluyor. daha ne kadar devam eder, bundan sonra yazar mıyım yazmaz mıyım bilmiyorum. ama bu sene erkenden yazmak istedim. belki kronik pazar sıkılganlığımdan, belki ‘dolunay ibnesi’ yine bir atraksiyon yapmıştır. bilemiyorum. bildiğim; bu sabaha yine can sıkıntısıyla uyandığım. sebepsiz. şekilsiz. renksiz. kokusuz.
yarım yamalak kahvaltı yapıp dışarı attım kendimi. yürüdüm adımlarca, metrelerce. dakikalarca. bir kaç insan görürüm diye ihtiyacım olmadığı halde bir iki elbise denedim. giydim. çıkardım. tezgahtarın sahte beğenisine inanmış gibi yaptım. bir kaç parça eşya satın aldım. yine yürüdüm. yürüdüm. yoruldum. kürkçü dükkanına döndüm. balkona çıktım. denize ve burgaz’a baktım. bembeyaz bir sis. boşluk vardı. tıpkı hayatım gibi. o vakit yazmak istedim. gelmişimi, geçmişimi. emre aydın’la ahmet kaya arası bir hüzünle vaktinden önce yazmaya başladım 27 ekimi. çünkü bugün öyle bir gün. çünkü, yazmalıydım. bir şeyler karalamalıydım. hem geçmiş muhasebesi için fark eder miydi 27 ya da 25 ekim olması? ya da yıllar önce bir arkadaşımın dediği gibi; “vaktinden önce veya vaktinden sonra ne fark eder, doğmuş olmam yeter” miydi? yoksa doğmamış olmayı mı tercih ederdim? bu kadar çok yükü taşımayı ister miydim? yine olsa yine gelmek ister miydim? beynim diyorum; bu kadar çok soru sorarken yazmasam olmazdı. yoksa niye ve nasıl yazdığım ne fark eder!
.
şimdi işte güneş hala cimri, koyu bir sisin içinde. uykusunu alamamış verimsiz bir memur gibi. keza marmara ve adalar, aynı sise teslim olmuş durumdalar. ben, ben zaten yıllardır... bir tek, karşı inşaattaki sarı yelekli işçiler, sadece onlar veriyor hayatın hakkını. ama onların da ne hayalleri var hala bilmiyoruz..
.

18 Ekim 2020

yağmur



uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım bu sabah. joy fm’i açıp kitap okudum saatlerce. ve radyoda çıkan -daha önce pek duymadığım- şarkıları shazam aracılığıyla tespit edip yüzde yetmişini kaydettim. giriş bölümü çok hoşuma giden ama sonrasını sevmediğim bazı şarkıları ise sildim. bir ara bastıran yağmuru izledim cam kenarında uzun uzun. sanki kaybettiğim bir şeyi arar gibi. sokakları minik bir nehre çeviren yağmur suyunun rögar kapaklarından içeri girme yarışını bir çocuk merakı ve heyecanıyla takip ettim. hiç yapmadığım başka bir şey daha yaptım bu pazar. büyük bir coşkuyla yağan yağmuru, videoya aldım. belki sana yollarım diye. ama sonra saçma buldum bu düşüncemi. göndermedim. silmedim de. yağmur da durdu zaten. yapacak daha iyi bir işim yokmuş gibi gittim kitaplığı düzelttim. oysa daha geçen pazar düzenlemiştim. bu kez yerli ve yabancı yazarları ayrı ayrı dizdim. okumak için sırada bekleyenleri ise başka bir bölüme aldım. sonra bir iki fotoğraf ve bir kaç klasik arabayla süsledim kitaplık raflarını. hoşuma gitti. ne var ki, haftaya yine değiştireceğim bu düzeni. adım gibi biliyorum. şimdilik güzel ama. böyle kalsın istiyorum. belki kısa bir yürüyüşe çıkarım bu yazının sonunda. belki de çıkmam. sabahkine benzer yeni bir okuma ayini gerçekleştiririm. bak işte! yağmur yeniden başladı...
.

15 Ekim 2020

eşantiyon notlar-1



bayrakkarşı şirketin çatısına astığı bayrağa bakıyorum on dakikadır. arada da müyesser hanımın “içecek misiniz?” diyerek masama bıraktığı çayı yudumluyorum. bayrağın orjinal rengi neydi, şekli nasıldı bilmiyorum. şimdi soluk bir mor olmuş. ortadan aşağısı parçalanmış iki üç parmak kalınlığında bir tutam bezle direğe bağlanmış. perişan vaziyette. acaba geçen kış mı yoksa ondan önceki kışta mı bu hale geldi? belki de son günlerdeki dolulu, fırtınalı yağmurlar ve lodoslardan sonra böyle oldu. yavaş yavaş mı birden mi oldu? hepsi muamma şimdi. düşününce ruhumuz ve bedenimizin şu solup parçalanan bayraktan farkı yok. günler geçtikçe, büyük şehir keşmekeşine iyiden iyiye gömüldükçe, daha kötüsü alıştıkça!
.
sürüm: geçmiş gün. çok sevdiğim birine; ”tanıdığım sen ile yazdıklarındaki sen aynı değil, iki farklı kişi sanki?” dedim.
cevabı ; “ sen de öylesin?” oldu.
düşündüm. haklıydı. haklıydım. o yazarken kendi dışını, çevresindekileri, yaşadıklarını anlatıyordu. bense içimi yazıyordum daha çok. yazarken ve yaşarken iki farklı kişi gibi görünüyorduk belki ama ikisi de bizdik. sadece duruma göre ya web sürümü ya da mobil sürümü oluyorduk!
.
ekim: mevsimlerin de biyolojik saati şaştı. ekim on beş oldu ben hala ofis klimasının soğuk ayarlarıyla oynuyorum. oysa askerde ekim on beşte parka giyerdik, ekim bir oldu mu işe uzun kollularla giderdik. hepsinden mühimi, parmak uçlarım ekimin sabah-akşam serinliğinde buz kesilir, tarihi roma rakamlarına dönüşürdü. ama ve hala ellerim sıcak, kısa kollu gömleklerle işe geliyor, klimayı kapatana muhtıra veriyorum. bir punduna getirip denize girme hayalleri falan kuruyorum. çünkü artık; eski ekimler yok. eski sonbaharlar. eski insanlar. eski sen. eski ben. azar azar kayboluyoruz..
.
notlar: dün internette dolaşırken bir vesileyle ve yine dostoyevski’nin yeraltından notları’na denk geldim. henüz okumadım. okunacaklar arasında on dördüncü sıraya koymak üzere siparişi verdim. sonra iptal ettim. zira bekleyen diğer on üç kitap da aynı yoldan geçtiği için en azından yarısı bitene kadar, kitap almayı erteledim. o zamana kadar bir bankanın eşantiyon kağıtlarına karaladığım notlarım, bana yeter!
.
pilav: yemek dışarıdan geliyor bizim şirkete. çok şükür on yıldır zehirlenen olmadı. lakin suyundan mı yağından mı bilinmez pirinç pilavı mideme fena dokunuyor. o yüzden pilav günlerinde “müyesser hanıma bana dokunuyor verme” diyorum. lakin kuru veya nohutlu, turşulu, ayranlı günler hariç. az pilav üstüne kuru koyduruyorum. sonra..
sonrası iki şişe soda içmeme rağmen altı metre kare ofiste bir sağa bir sola dolanıyorum. 
ama müyesser hanım gelsin bu sefer söyleyeceğim; “ben istesem de patlsam da çatlasam da o pilavı bir daha koymayacaksın tabağıma.”  hatta iki şahit huzurunda diyeceğim ki bağlayıcılığı olsun. evet.
.


13 Ekim 2020

koku




parkın çimlerini yeni biçmişler. öyle güzel kokuyorlar ki; maskemi burnumun altına indirdim. bu nefis kokuyu derin derin içime çekerek hücrelerime kazıdım. çünkü bayım; taze çekilmiş kahve kokusu olsun, yağmur sonrası toprak kokusu olsun ve bir de işte yeni biçilmiş çimen kokusu benim için aşık olunası kokulardır.
şimdi misal; tam karşımda, uzak köşede oturan bir çift, aşkın milyar kere yapılan tanımına bir yenisini daha ekliyorlar. kısa saçlı, pembe bluzlu kadın, siyah-beyaz pötikare gömlekli adamın omzuna başını dayamış, hiç konuşmadan aşkı yeniden tarif ediyorlar. fonda adeta bir fransız romantiği, şarkı. etrafta taze biçilmiş çimen kokusu. aşk diyorum. son kararım.
.


12 Ekim 2020

orta oyunu


arka arkaya sıralanmış, her biri on ikişer katlı, dört bloklu sitenin üçüncü bloğunun önünde toplanmışlar. davul ve zurna kendi tarihine yakışmayacak bir ağırlıkta, yavan bir müziğe kilitlenmiş. tıpkı otomatik pilota bağlanmış uçak gibi, dümdüz giden bir ezgi! apartman arası boşluklardan göğe yükselen bir ses. sesi duyup cama, balkona koşan ahali. ortada beyazlar içinde bir gelin ve siyahlara bürünmüş bir damat, gönülsüzce oynamaya çalışıyorlar. zorlandıkları, zoraki kımıldandıkları öyle çok belli ki. oyun içinde başka bir oyun oynuyorlar adeta. etraflarında minik bir halka oluşturmuş yakınları, maskeli ve mesafeli el çırpıyorlar. yüzlere belki içten, belki kerhen kondurulmuş tebessümler. akıllarda kim bilir hangi yitik düşünceler. gelin ve damada yaklaşan, oyuna dahil olan iki kadından esmer olanın elbisesi kıpkırmızı, ben buradayım diye bağırıyor. diğeri, sonradan olma sarışının elbisesi haki yeşili. orta’da adı konulmayan gizli bir yarışın içindeler sanki. davul ve zurna istikrarlı. en baştaki ağır aksak havası devam ediyor. sonra el çırpmalar. ve gelinle damadın bitmeyen işkencesi.. pervazlarda, balkonlarda temaşa meraklısı bir sürü insan. roma arenalarına salınmış gladyatörleri izler gibi bakıyoruz mutfak pencerelerinden, kombili balkonlardan. karşı bloklardan ve göremediğim ama tahmin ettiğim üzere bizim cenahtaki bloklardan, kafalar kırk beş derece açıyla ve merakla, sesin geldiği yöne kilitlenmişiz. öylece bakıyoruz. sanki böyle bir şeyi ilk kez görüyormuşuz gibi. bakanların istisnasız hepsi orta yaş ve üstü. tamamlayamadıkları, tamamlanamadıkları bir şey mi var acaba? 
birazdan kornalar ve alkışlar eşliğinde konvoy toparlanıp düğün salonuna yahut nikah dairesine gidecek. kırkbeş derecelik bakış açıları değişecek, bazı pencereler kapanacak, bazıları balkonda kalıp bir sigara daha yakacak, uzaklara bakıp derin düşüncelere dalacak o bazılarının bazıları. benim gibi truman show’u anımsayanlardan belki bir ikisi acaba ben bu oyunun neresindeyim diye soracak? ya da hiç sormayacak. akşam ki hasta/vaka sayısını merak edecek. veya fenerbahçe bu sene şampiyon olabilecek mi acaba diye içinden geçirecek. bir başkası uzaklardaki sevgilisini düşünecek. diğeri, emekliliğine kalan günleri hesaplayacak. beriki hasta olan annesi için dua edecek. içlerinden biri de tüm bu olan biteni yazacak.
.

10 Ekim 2020

şemsiye



avuç içlerimi güneşe, ruhumu müziğe verip gözlerimi kapadım. halbuki kaç aydır elimde sürünen tomris uyar’ın incecik yaz kitabını bitirecektim. söz vermiştim. fakat muhteşem güneşi görünce caydım. biraz da yorgunluk. iki gündür yağan yağmurun savaş alanına çevirdiği balkonu toparlayıp yıkadıktan sonra okuyacaktım güya kitabı. ama işte güneş....
başımı geri yasladım. hafifçe soluma dönüp tomris hanımdan özür dileyerek kapadım gözlerimi. iddia ediyorum yine şaire inat. yok böyle bir mutluluk çünkü. kahvaltının değil güneşin, bilhassa ekim güneşinin mutlulukla doğrudan bir ilişkisi var bayım. misal güneş ışınları, tenimde sevgili dudağı gibi ılık temaslar bıraktıkça ben hayalden hayale koşuyordum. lakin bir ara rüzgar çıktı. güneşi ve sıcaklığını kaybettim. gözümü açtığımda yemyeşil bir şemsiye bana gülümsüyordu. tanıyordum bu saçaklıyı. üç yaz önce erikli'den almıştım. xyz bankasının eşantiyon şemsiyesi, bir kuzey rüzgarında hakkın rahmetine kavuşunca en sağlamından ver demiştim tıknaz, kara kuru belde esnafına. o da “abi bunlar ithal, kasırgaya bile dayanır” diyerek mübalağa sanatına çağ atlatmıştı. ama haklı da çıkmıştı. o şemsiye şimdi kapalı olduğu halde güneşimin önünde bir engel. kızmıyorum, niyeyse üzerindeki yazıları okumaya çalışıyorum. sanırım almanca. ama almancam yok. hoş bilsem de okunacak gibi değil. yelpaze gibi katlanmış, uzun yeşil üçgenlerden mütevellit  zeminde, kalın beyaz arial yazılar. rauth diyor kelimenin okunan bir yarısında. öteki tarafta eim. sonra bir çam ağacı gibi göğe yükselen üst taraflarında kırmızı beşgenler. ağacın ardında ise bir bulut ormanı var. ormanda bizim sınıfın çocukları koşturuyor. ilkokul dörtteyiz. pikniğe gitmişiz. gruptan biraz uzaklaşmışız. bir fabrikanın atık havuzunda kağıttan gemiler yüzdürüyoruz. sonra şlop diye bir ses. hafız pis suda çırpınıyor. “öğretmenim öğretmenim” diye böğürerek, hayatımda koşmadığım kadar hızlı koşuyorum. bir el, hafız’ı kirli sudan çıkarıyor. sınıfın en güzeli ve en çalışkanı özlem şaşkın. hafız’ın bir yaş büyük abisi fiko, bir ağacın altında ağlıyor. ben bir özlem’e, bir hafız’a, bir fiko’ya bakıyorum. yanıma gelen öğretmenimiz sol kulağımı çektikçe çekiyor. öyle ki; kulağım pinokyo’nun burnundan uzun, midas’ın kulaklarından biraz daha kısa oluyor. özlem’i uzayan kulağıma bakarken görüyorum. kulağım yerine yüzümün kızardığını hissediyorum. cayır cayır yanıyor suratım. öğretmenim hem çekiyor hem soruyor.
 “oğlum buradan ayrılmak yok demedim mi ben size?”
“dediniz öğretmenim.”
“demişmiş, yıkıl şimdi karşımdan.”
yıkılıyorum. 
biraz sonra özlem geliyor yanıma; “acıyor mu çok?”
kulağıma dokunuyor. başka bir yangın başlıyor bu sefer içimde. hafız’ı battaniyeye sarıp öğretmenin arabasına alıyorlar. fiko, iyi olacak mı? diyor titrek sesiyle. “iyi olacak, tabi oğlum. baksana pişmiş kelle gibi sırıtıyor bize” diyorum. sağ elinin tersiyle gözyaşlarını silen fiko’da gülüyor. ben gülüyorum. özlem gülüyor. sol kulağımdaki yangın yeniden başlıyor. gözlerimi açıyorum. saat on iki olmuş. güneş en tepede. yüzümde ve ruhumda tuhaf bir sıcaklık. radyoyu açıp tomris hanım’ı okumaya karar veriyorum..

her sabah yeni bir güne girebilmek, yaşamaya bir kere daha alışabilmek için yaptığı temrinlerdi: hemen saate bakmak, radyoyu açmak, bir sigara yakmak..*”
.
* tomris uyar - bol buzlu bir aşk lütfen!
.
.

3 Ekim 2020

yorgun



bizim nesil yorgun, haddinden fazla yorgun” dediğinde ne demek istediğini çok iyi anladım apartman yöneticimiz hilmi beyin. benden çünkü, hepi topu iki yıl fazla yaşamıştı. aklımız tam ermese de yağ ve tüp kuyruklarının, sağ sol kavgalarının yaşatıldığı dönemin çocuklarıydık biz. ve büyüdükçe, o meşum şarkının sözleri doğrulandı bir bir, her geçen gün daha da kirlendi dünya. 
şimdi ikimiz de en azından büyükşehir kargaşasından sakinliğe kaçmanın yollarını arıyoruz. o şanslı. yolunu ve yordamını yapmış. sekiz ay sonra özgür allah’ın izniyle. ben...? benim vaktim daha var. lakin patronların bu ikircikli ve yavşak tavırları devam ederse benim de “skerim lan işinizi gücünüzü” demem an meselesi. lakin öyle olursa da zor olacak benim için. yolum yordamım, yolda düzülecek kervanım, bir kedim bile yok. aksine bir sürü kamburum var sırtımda, yanımda yöremde. o yüzden önce 'diplomasi' yani sabır diyorum. sonra işte otuz derece ekiminde balkonda güneşle avunuyorum. hem çok değil, bir kaç hafta sonra bu güneşi çok arayacağımı adım gibi biliyorum. o yüzden fırsat varken işi gücü siktir edip hafta sonu özgürlüğümün tadını çıkarıyorum. 
yine de yorgun muyum?
evet. 
hafta içi uğraştığım bir dolu saçmalık kafamı meşgul ediyor mu?
evet.
geleceğe dair bir dizi ümitsizlik sahibi miyim?
evet.
ama bir süreliğine, en azından bir günlüğüne pause tuşuna basıyorum.
burgazada'yla çınarcık arasına sis veya nemle çizilmiş beyaz tabaka içine demir atmış yük gemisini izliyorum şimdi ve yarım saattir.
çünkü gemiler ve denizler bana en imkansız hayalleri kurdurup en umutsuz hallerime derman olurlar. bazen de işte kaybolur giderim..
..
misal o sisli gemiye bakarken, babam geliyor aklıma. şimdi hayatta olsaydı, bu balkonda beraber otursaydık. “senin çayın gibi olmasa da benimki de fena değil işte” deyip taze demlediğim çayı getirseydim önüne. çay gelir gelmez, balkon korkuluğuna dayadığı sağ kolunu, ecevit mavisi gömleğinin sol cebine doğru kaldırıp maltepe sigarasına uzansaydı. ilk nefesten sonra öksürüğe boğulduğunda da beni dinlemeyeceğini bile bile “içmesen artık şunu” deseydim. hiç bir şey demeden müstehzi gülümseseydi bana bıyıklarının altından. sonra da uzaklara bakıp bildiği halde “şu ada burgaz mı?” diye sorsaydı. daha cevabını beklemeden “karşısı da yalova mı çınarcık mı?” diye ekleseydi. yeni aldığı isviçre çakısını anlatsaydı uzun uzun. hava kararana, hatta üstüne bir şey getireyim mi serinliğine kadar böyle havadan sudan, gerekli gereksiz meselelerden, dünyadan, hükümetten ve tabi ki beşiktaş’tan iki ahbapmış gibi saatlerce konuşsaydık. çünkü biz babamla, hiç bir vakit böyle uzun uzadıya konuşmadık.
oysa şimdi diyorum; yanımda olsaydı, bir ömür boyu yorulmazdım ben...
.