3 Ağustos 2021

aşk filmlerinin hiç hatırlanmayan yönetmeni-2




...
kadın; kırk yaşındadır. ama soranlara otuz dokuzum der. edebiyata ve güzel sanatlara düşkündür. boş vakitlerinde denemeler yazar, kara kalem resimler çizer. aslında bir ithalat-ihracat firmasında orta düzey yöneticidir. hukuk okumak isterken küçükpazar’da hırdavat üzerine toptancı işletmesi olan babasının baskısı nedeniyle işletme fakültesini bitirmiştir. başta babası olmak üzere ailesinin baskısından kurtulmak için de sırf kendisini çok seviyor diye -kendisi sevmediği halde- üniversiteden sınıf arkadaşıyla daha mezun olmadan biraz da mecburiyetten evlenmiştir. birinci yıl dolmadan, biri kız, biri erkek ikiz çocukları olmuş ama asla mutlu olamamışlardır. babasıyla ortak iş yapan kocası iflas edince kendini alkole ve gece hayatına vermiş hatta fiziki şiddete de başvurması sonucu beşinci yılda boşanmışlardır. ayakları üzerinde durabilmesine, yöneticiliğe yükseldiği şirkette dolgun ücretle çalışmasına rağmen baskıdan kaçtığı babaevine yine baskıyla dönmek zorunda kalmıştır. ikizler büyüyüp dedenin otoritesinden uzağa biri dokuz eylül ümiversitesi diş hekimliği fakültesi’ne, diğeri annesinin hayalini gerçekleştirmeye ankara üniversitesi hukuk fakültesi’ne yazılmışlardır. boşlukta kalan dede kendini kentsel dönüşüme verir. kadının tüm itirazına, çocukluk anılarım burada diyerek gözyaşı dökmesine rağmen arnavut babasının inadı ve “mahallede bir biz kaldık kızım, herkes dönüşüme verdi evini” son sözüyle bir buçuk senelik kiracılıktan sonra yeni binaya taşınmışlardır. kadın bu balkonsuz, bahçesiz, ağaçsız evden ve içinde fransız geçen tüm kelimelerden nefret etmektedir. öyle ki fransızca şarkı dinlemeyip fransızca filmler izlememektedir. yalnız ve mutsuzdur. işten arta kalan zamanlarda edebiyata ve sanata verir kendini. hikaye yarışmalarına öyküler, resim yarışmalarına kara kalem çalışmalarını gönderir. öyle pek büyük başarısı olmasa da bir üçüncülüğü bir kaç da mansiyon ödülü bulunmaktadır. oysa kazanmaktan çok çalışmalarının sanatsal ve edebi bir karşılığının olup olmadığını merak etmektedir. biraz da arkadaşlarının baskı ve gazını gidermek için katılır bu yarışmalara. yoksa yazı-çizi işleri onun hayata tutunma biçimidir. özellikle de çocuklar gittikten sonra. iki bin on dokuz ağustosundaki son mansiyon ödülünden sonra hiç bir yarışmaya iştirak etmemiştir. resimlerini eşe dosta dağıtmış, yazılarını sadece arkadaşlarının okuduğu bir bloga yazmaya başlamıştır. o pazar öğleden sonrası babasıyla, incir çekirdeğini doldurmayan bir mesele nedeniyle tartışınca hava almak için balkonu olmayan evin penceresine çıkar. aşağıda, hafif sol çaprazında elindeki çay fincanıyla hareketsiz oturan adamı görür.!
...
kadın, adamın bu ilginç pozisyonunun kara kalem resmini çizmeye başlar hemen kafasında. adam, önündeki sandalyeye sağ bacağını dümdüz bir şekilde uzatmış, sol bacağını da dizden bükerek sağ dizinin hemen üstüne adeta ters 4 işareti yaparcasına yerleştirmiş. sol kolunu, dirsekten itibaren hemen yanındaki, üzerinde allı morlu çiçekli desenler olan muşamba örtülü küçük masaya yaslamış, sağ elinde tuttuğu cam fincana, delinin suya baktığı gibi bakmaktadır. tuğladan örülme küçük balkon duvarlarının üstünde yedi sekiz vazoda çeşit çeşit çiçekler var. en sağ köşede rengarenk bir de rüzgargülü. balkon kapısının sağ yan duvarında ağaçtan yapılma bir kuş evi. içinde kuş olduğuna dair şimdilik bir belirti yok. yine masanın üzerinde ters dönmüş kalın bir kitap var. ama o kadar uzaktan kitabın kime ait olduğunu anlamak çok zor. yine de şansını dener kadın. biraz sağa, biraz sola eğilir, gözlerini kısar ama nafiledir çabası. kitabın adını da yazarını da okuyamaz. fakat kadın kitabın adını öğrenmeye çalıştığı an bir şey olur. neredeyse bir kaç dakikadır heykel gibi hareketsiz duran adam birden hareketlenir. kadının hiç beklemediği bir anda, başını fincandan yukarıya kaldırır aniden. göz göze gelirler. dünya bir anda derin sessizliğe bürünür. bunu sessizce ama içten gülümsemesi takip eder adamın. gülümsemenin peşinden de elindeki çayı sağlığına dercesine kadına doğru uzatır. 
kadının iç sesi sinirlidir. hatta öfkeli bir hülya koçyiğit sedasıdır. bu kadarı da çok fazladır canım. bu ne cüret! bu ne samimiyet. bu ne pişkinlik hem? tamam ben de gereğinden uzun bakmış olabilirim ama resim için şey etmiştim sadece. hem o bunu görmemiştir ki?
adam içinden de dışından da bir şey demez. bir şey diyecekmiş biraz da sinirli bakan kadının konuşmasını bekler.
kadın konuşmaz.
adam susar.
çayından bir yudum alır.
kadın hala konuşmaz.
adam başını öne eğer. fincanına bakar. çayın içinde sadece pencere vardır artık. kafasını kaldırır yukarıda da yoktur. kadın gitmiştir. hayal mi görmüştür acaba? o bunları düşünürken sağındaki kuş evine telaşlı bir beyaz güvercin girer. kuvvetli bir rüzgar eser. karşıdaki elektrik tellerinden iki manga kuş havalanır. rüzgargülü balkona düşer. adam önce rüzgargülünü sonra kafasını kaldırır. kadın yine pencerededir. elindeki deftere sakin sakin bir şeyler karalamaktadır. adam bu kez önce beyaz güvercine sonra bulutsuz, masmavi gökyüzüne bakarak gülümser..

1 Ağustos 2021

aşk filmlerinin hiç hatırlanmayan yönetmeni-1




bir anneanne geleneği olarak (ki anneannemin anneannesinden beri 6.kuşak olarak) ‘çay harareti alır’ felsefesinden hareketle (oysa benimkisi tamamen bağımlılıktan) bu ağustos sıcağında dördüncü kupa çayımı içerken, kahverengi suyun içinde pervasızca dalgalanan komşu binanın pencere pervazlarını gördüm. içimdeki çakma yönetmen, yine bir filmin açılış sahnesi yapmak istedi bu görüntüyü. lakin işte ben yönetmen değildim. olmaz ama diyelim ki oldu ve ben çekseydim bu filmi; o pencerede bir de kadın olurdu. ve bu senaryo elbetteki bir aşk hikayesi olurdu. 
...
adam, kırk beş yaşındadır. üniversite dahil hayattaki bütün tercihlerini yanlış yapmıştır. her hatalı tercihi başka bir doğrusunu kaybettirdiği için artık tercih yapmaktan vazgeçmiştir. öyle ki sırf bu sebepten kasadaki hanımefendi arkasındaki indirimli ürünlerden almak ister misiniz sorusunu sormasın ve tercih yapmak zorunda kalmasın diye süper marketlere gitmemektedir. mahalle bakkalı, aziz beye gitmektedir. hem böylece ve karınca kararınca küçük esnafa yardımcı olduğunu düşünür. yine benzer sebepten tercihli yolları kullanmamaktır. zaten istanbul’da araç kullanmaktan nefret etmektedir. oysa çocukluğu sanılanın aksine mutsuz geçmemiştir. her insanın olduğu gibi onun da kimi küçük takıntıları vardır. yoksa dışarıdan bakıldığında hepimiz gibi ‘normal bir insandır.” sabah işe gidip akşam evine döner. yılda bir kez deniz tatili yapar. keza istanbul’dan kurtulmanın, küçük bir sahil kasabasına kapağı atmanın, doğayla iç içe olmanın hayallerini kurar. işinde titizdir. doğruyu söylemekten, hoşuna gitmeyeni beyan etmekten çekinmez. biraz da ukaladır. bu huyları patronun hoşuna gitmese de işini iyi yaptığı için yıllardır görmezden gelinir. göze çarpan kötü huyları yoktur. sadece çaykoliktir. bir de hastalık derecesinde bulmaca tutkunudur. çengel değil ama. kare bulmaca. çünkü çengel bulmacayı gayrı ciddi bulur. fotoğraftaki sanatçıyı bilmenin hiç esprisi olmadığına inanır. ona göre çengel bulmacanın, ali ihsan varol’un yardımlarıyla rekor puan alınan kelime oyunundan hiç bir farkı yoktur. fakat kare bulmaca öyle değildir. kendinle ve bilginle başbaşasındır. alemi kandırabilirsin ama kendini asla. kare bulmaca bu yüzden de mühimdir.
esas adamımız, bir kere evlenmiştir. üçüncü yılda evliliğin kendisine göre olmadığını daha doğrusu; dünyada bir araya gelmemesi gereken iki kişinin eşiyle kendisi olduğunu henüz üçüncü ayda anlar. lakin eş-dost, hısım-akraba ve mahalle baskısıyla üç sene daha sürüklerler bu evliliği. sonuç kaçınılmazdır. anlaşarak boşanırlar. fakat arkadaş kalmak istemezler. çünkü birbirlerinin hayattaki en yanlış tercihleri olduğunu hakim dahil evlilikteki şahitleri de tasdik eder. yine de kırmadan, dökmeden, savaş baltalarını çıkarmadan medeni kanunun gerektirdiği medeniyette ayrılırlar. 
ayrıldıktan sonra, işine yakın bir muhitte bir artı bir çatı katına taşınır adam. binanın en üst katındadır ama mağrur olamamaktadır. zira onun binasından daha büyük yapılar vardır etrafında. dört tarafı balkonsuz kentsel dönüşüm binalarıyla çevrilidir. ama yine de bir balkonu olduğu için mutludur. bina boşluklarının verdiği ölçüde güneşi, bu hepi topu altı metrekarelik teras balkonundan görebilmektedir. yine çiçeklerini bu balkonda yetiştirip kuşlara ıslak ekmeği burada vermektedir. elbette hafta sonu öğleden sonraları ve hafta içi akşamları çayını burada içmektedir. işte o pazar öğleden sonralarının birinde çayını yudumlarken çayının içinde kadını görür!
...


31 Temmuz 2021

tehlikeli oyunlar IV





gündem. sıcak. hava. sıcak. ne kelime? nefes alabilene olimpiyat madalyası veriyorlar albayım! öyle bir nem. öyle bir gündem. bir de annem! kayıtsız kalamıyor insan. birazcık kalmışsa çünkü vicdanı. ama elinden bir şey gelmemenin acısıyla yüz göz olmuş artık. deniz yıldızı hikayesini unutmuş. pes etmiş. çünkü ve zira; pina yarımadası’nın son halini görünce aklıma ilk gelenin buraya “çok güzel otel yapılır” olmasını kendime izah edememişken daha kime ne anlatabilirim? ama aynı muhitlerde önceden yapılmış “güzel otellere” bakınca ne demek istediğim daha net anlaşılır sanırım. ancak ondan sonra türkiye büyük millet meclisi albümünü alıp gelin de öyle konuşalım sizinle. klişedir belki ama zaman zaman hatırlamalı. bir tarkan şarkısı gibi. unutmamalı. kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmayalım. sosyal ya da asosyal medyadan ya da klimalı arabamızdan salladıktan, küfrettikten üç yüz metre sonra sola dönüşte, millet şeridinde sıra beklerken sağından kaynak yapıp önlerine geçmeyelim. oturduğumuz parklara, plajlara çöpümüzü bırakmayalım. kafe ve lokantalarda çalışanlara köle muamelesi yapmayalım. paramızın da kölesi olmayalım. hakkımıza razı olalım. kapı kapı dolaşıp dayı aramayalım. özel, kamu fark etmez aldığımız paranın hakkını verelim. işimizi yapalım, telefonlara cevap verelim. yanisi asıl olarak biz kibrimizi, iki yüzlülüğümüzü bir kenara bırakırsak hani diyorum belki vekillerimiz de.. çünkü ben artık her yaz memlekete gittiğimde beni tanımayan uzak akrabalarıma sülale albümü hediye ediyorum. alan razı. veren bin razı albayım. öte yandan aynı memlekette ve dahi bilimum komşu vilayetlerde betonlaşmanın, dikine dikine, böyle grinin en iğrenç tonlarında yükselmenin salt büyükşehir hastalığı olmadığını, küçücük kaza ve kasabalarda dahi canhıraş biçimde betonlaşmaya gidildiğini gören gözlerimi kapatıp bir daha açmak istemiyorum.
hem bir şey söyleyeyim mi?
yoruldum albayım. 
çok yoruldum. 
yoruldum. yoruldum. 
depremler oluyor beynimde. 
dışarıda siren sesi var.
tedavi olmak istiyorum artık! ama isviçre’de. göller bölgesinde. tıpkı hikmet benol gibi. evet. hiç kıpırdamadan öylece yatmak istiyorum ben de. güneşin batışını da izlerim belki. hiç kıpırdamadan yine. evet.
baş döndürücü gündem. çıldırtan nem olmaz hem belki böyle. ama dedim ya bir de annem! isviçre’yi kesinlikle kabul etmez. hatta sütünü helal etmez. üsküp’ten başka yere izin vermez. ne alıp veremediği var bilmem bu alp disiplinli ülkeyle. ama kesin veto yerim. ha evet şu olaylı türkiye-isviçre maçında bir gıcık almışlığı var ama suç tamamen bizimkilerdeydi. mağlubiyeti hazmedememişlerdi. ama, annem bu. şifo mehmet’e toz kondurmazdı. bir de metin tekin’i çok severdi. o da benim gibi babamdan ötürü 
beşiktaşlıydı. lakin ve netekim; isviçre’yi sevmiyor işte. bazen beni sevdiğinden bile şüphe ediyorum! şu çöl sıcaklarında müstakil evinin etinden sütünden yararlanıyorum. allah var, yalan yok şimdi. lakin karagöz ile hacivat gibi didişmediğimiz vakit yok. ben verandasında rüzgara karşı şu iki satır yazıyı yazana kadar bile her geçmesinde ya gezer terliğime bahane buldu ya tembelliğime. yahut eyüp sabri tuncer kolonyamın kokusuna. gözümün üstündeki kaşı söylemiyorum bile albayım. gözümün üstündeki kaşı. antalya kaş’ı. manavgat’ı. muğla’sı. marmaris’i. niye böyle anne, niye böyle? 
ay bile kararmış, hüzün çökmüş geceye. 
gündem. yanıyor. canımız. sıcak. fazla uzağa gidemiyoruz. çünkü çok acıyor..


29 Temmuz 2021

sirkadiyen ritmine hayran olayım




ne diyordu martin eden; “haritasız ve pusulasız, tanımadığım bir denizin ortasında kalan gemici gibiyim.” biraz öyleyim. biraz böyle ben de. iki gün önce döndüm tatilden. jetlag yemiş yolcu yahut vurgun yemiş sünger avcısı gibiyim biraz da. bıraktığım yerden otomatiği açtım. doğrusu bu ya kendisi açıldı. kaosa, neme, trafiğe ve gürültüye adapte olmakta zorluk çekmedi bünye. zamanında büyükşehir antikoru sağlam oluşmuş anlaşılan. lakin yine de ilk gün üç saatlik uykuyla işe geldim. eskisi gibi, sabah işe gidiyorum. akşam, eve dönüyorum. izindeyken birikmiş dosyalarla tutkulu aşıklar gibi bir süre bakışıyoruz, içlerinden acil olanları seçip yapıyorum. bir iki arkadaşla tatil ve robotluk üzerine soğuk şakalar yapıp sonra yemeğe gidiyorum. öğleden sonra yine bir iki acil iş, tutkulu bakışma, soğuk espri derken akşam oluyor. zavallı bedenim farkında değil hiç bir şeyin. git diyorlar gidiyor. gel diyorlar geliyor garibim. yap deyince de yapıyor. ama işte kalp öyle değil. yalnış giden bir şeyin olduğunun farkında. iki gündür bir yumruk gibi kursakta bekleyen, şoför arkasındaki direğe yapışmış metrobüs yolcusu gibi bir milim ilerlemeyen tarifsiz his bir şeyler anlatmaya çalışıyor. ama konuşamıyor zavallı. ancak yaşanmışlıkları, bir film şeridi gibi geri sarıp tekrar tekrar inceleyip bir yorumda bulunmak gerek. 
öyle yapıyorum. 
matematiğim iyi olmasa da bileşenleri sadeleştiriyorum. ve seçenekleri ikiye indiriyorum. 
sonuç; ya diyorum geçmişte işlediğim günahların ceremesi, suçluluğu su yüzüne çıkıyor ya da hayatımı şekillendiren o çatallı yoldaki (yüzde yüz benim olmayan) kararımın sancıları önce mideme sonra kursağıma baskı yapıyor. her zamanki gibi bu adı konulmamış sıkıntının geçmesi ümidiyle ama daha çok çıkacak iftazatı merak ettiğim için mutfaktan bir bardak çay alıp yazmaya başladım. 
geçti mi?
elbette ki geçmedi.
yine de çok yazasım var.
ama önce bir bardak daha çay almam lazım..
..

26 Temmuz 2021

körfezden notlar: 2021/7 (son)





aylaklığın sonu. on üç günlük ‘yalan saltanat’ bugün bitiyor. yarın sabah erkenden yolculuk. ertesi gün işbaşı. aslında ölüm gibi beklenen bir  sondu. her güzel tatilin mutlaka hazin bir sonu vardır. ölüme nasıl hazırlıklı olamıyorsa insan buna da olamıyor!
şimdi işte sabahın köründe, bu kimsesiz sahilde, kimsesiz ben veda ayini düzenliyorum bir nevi. 
güneş, deniz, kum ve ben. 
bir daha ne vakit buluşuruz bilmiyorum.
üzgün müyüm?
hem de çok.
dönüşte beni, metropol karmaşasında nelerin beklediğinden çok alıştığım bu “küçük hayattan” ayrılmak zor geliyor. oysa böyle güç zamanlar cesur kararlar almak için daha elverişli gibime geliyor. gitmek gibi mesela. lakin o “güç” henüz ve hala yok bende. dolayısı ile bir müddet daha devrik cümleler eşliğinde buralarda sızlanmaya devam edeceğim. belki de “makus talihim” böyle yazılmıştır. üstelik masumiyet’in bekir’ini defalarca dile getirip kabullenirmiş gibi yapmak ve ama öte yandan da farklı bir çıkış yolu varmış gibi umut kırıntıları biriktirmek en büyük çaresizliğim olabilir. o yüzden ve belki de gerçekten eğip başımı, usul usul yürümeliyim şimdi.

24 Temmuz 2021

tutunamayanlar





odamda, murathan mungan’ın ölü bir yılanı gibi uzanmış sıla dinliyorum. bir yandan göğüs kafesimle birlikte bir aşağı bir yukarı inip çıkan oğuz atay’ın tehlikeli oyunlar’ına tutunmaya çalışırken bir yandan da çayın demlenmesini bekliyorum. az evvel kasaba hoparlöründen havanın bir kaç gün bozacağı, dolayısıyla denize girmenin, bilhassa uzaklara açılmanın tehlikeli olabileceği anons edildi. sabah girdiğimde herhangi bir tehlike görmedim doğrusu. fakat akşama görürsem şayet, durmam kaçarım. atalarımız boş söz söylemezler, zira. onda dokuzu kaçmaktır çünkü erkekliğin! gerçi buna gerek olacağını sanmıyorum ama yine de eşeğini bağlamak için sağlam bir kazık bulmalı her zaman insan derken atalarımızla olan bu hoş sohbetimizi fokurdayarak taşan çaydanlık kesti. bu beklediğim çay hazır demekti. 
bir kase karışık kuruyemiş, bir kupa çay, kitabım ve müziğimle birlikte verandaya çıktım. lakin kırk derece temmuzunda kendimi ateşli bir tartışmanın ortasında buldum. yan çaprazımızdaki komşumuz iki kadın hararetle kavga ediyorlardı. istemeden desem yalan olacak şimdi, isteyerek duydum bazı sözlerini, bir güven bunalımı vardı aralarında. kılıçların çekilmesine sebep olan özü tam anlamadım ama tarafların anne-kız olma olasılıkları yüksekti. iki ev arkadaşı da olabilirlerdi. belki de iki kız kardeştiler. tartışmanın alevine bakılırsa tüm binayı yakacak kadar büyüktü sorunları. kaypak birleşmiş milletler gücü bile çözüm olamazdı bu soruna. ancak bir tarafın itidalli olması, olgun davranması olayın ateşini söndürürdü. hiç biri olmadı. beklenmeyen bir şey oldu. 
.
zerzevatçının kamyonetinden önce hastalıklı hoparlör sesi girdi sitenin yoluna.
 “domatesci geldi. çanakkale’den tarla domatesi. üç kilo domates on lira. kahvaltılık. lezzetli domates. çanakkale domatesi. organik.domatesçii geldi domatesçiii. salatalık var. biber var. tarladan domatesciii.”
pek çok insan gibi ben de organik zerzavatçının yoluna odaklandım. bir de ne göreyim? 
az önce kavga eden ablalardan biri şort terlik sebze alıyor. üç kilo domates bitirmişti tartışmayı. yalan yok, bununla ilgili şöyle afili bir reklam sloganı ne güzel olurdu diye aklımdan geçirdim. ama işe yarar bir şey bulamadım. yeniden sebzeciye döndüm. işleri kesattı. birinci viteste, ağır ağır sitemizin önünden ayrılırken bıraktığı boşlukta, dört ayrı paralelden, dört farklı insanın denize doğru aktığını gördüm. birinci paralel bizim kapımızın önünden geçen yoldu. bir genç kadın, gri tişörtü, pembe şortu ve siyah sırt çantasıyla tüm koruma kalkanlarını zırhlanmış, çok ciddi bir yüz ifadesiyle denize iniyordu. hemen yan paralelinde altmışlarının ilkbaharında bir abi, beyaz şapkası, sırtında sarı şemsiyesi ile uygun adım yürüyordu. asker emeklisi disiplinindeydi sanki.yanındaki yarıktan ise belinden üstü çıplak, cırtlak mavi şortu ve kafasına sardığı beyaz şortuyla genç bir adam, mecnun’un leyla’sına hasretiyle koşar adım ilerliyordu. dördüncü ve son paralel yolumuz ise net seçilemiyordu. beyazlar içinde, adam mı kadın mı olduğu belli olmayan bir canlı, diğer paraleldekilerden daha yavaş, hatta dünyadan da yavaş ve sanki döne döne -bana kalırsa dans ederek- denize akıyordu. görünen o ki; burada herkes bir şekilde sabah akşam denize tutunuyordu. dört paralel yolun dışındaki ben deniz, domates alan kavgacı abla, karşı komşularımız, hatta zerzevatçımız bile belli bir vakitten sonra denizle çek ediyorduk geçen günlerimizi. hatta belki de hayatlarımızı. 
misal bugün; bolca sıla dinledim yine. özlemlerimi biledim. hayallerimi yeniden gözden geçirdim. bir kase karışık kuruyemişi, üç kupa çayı bitirdim. ama tehlikeli oyunlar yine bitmedi. belki yarın. belki... ...
.

23 Temmuz 2021

körfezden notlar: 2021/6 (çocuklar gibi)






sabah. dokuz buçuk. belki de on. plajdan eve dönmek üzere toparlanıyorum. bir anda neşeli kahkalar sarıyor kocaman sahili. soluma hafifçe dönüyorum. denizin ilk metrelerinde, üç adet yetmiş artı amca. çocuklar gibi şenler. birbirlerine su atıyorlar. şakalaşıyorlar. acayip hoşuma gidiyor onların bu hali. sandalyeyi kuma geri bırakıyorum. oturup bu çocuk amcaları izliyorum. onlara bakarken yüzümde oluşan gülümsemeyi hissedebiliyorum. ayrıca beynim bu anın foroğrafını çekiyor. sanki ünlü bir ressamın tablosuna bakıyorum. ama ismini bilmiyorum. anlatamıyorum. öyle mutlular ki, yüzlerine yansıyor bu sevinç hali. fakat içlerinden biri çabuk sıkılıyor bu şakalaşmalardan. açığa doğru hiç bir şey söylemeden kulaç atıyor. sonra diğer ikisi, liderini takip eden kuş sürüsünde olduğu gibi birer birer kanatlanıyorlar açığa doğru. sandalyemi yeniden topluyorum. gitmeden son bir kez denize bakıyorum dönerler mi diye. dönmüyorlar. ben henüz ısınmaya başlayan kumları eze eze eve dönüyorum. saat on buçuk. belki de on bir..
.

22 Temmuz 2021

ayrıntı yayınları - 2




cayma hakkı: benim yalnız ve güzel ülkemde yasaklar delinmek, kararlar bozulmak ve nihayet sözler -özellikle insanın kendine verdiği- tutulmamak içindir. sahile inmeme kararımın üzerinden daha on iki saat geçmeden kıyıdaydım. ama yukarıdaki güzellik için de inilmez mi ibrahim, sen söyle?
...
çiçek-böcek : tıpkı çiçek isimlerinde olduğum gibi böcek seslerini ayırt etmede de zırcahilim. misal öğlenin tam göbeğinde can havliyle bağıran böcekler çekirge mi ağustos böceği mi yahut başka bir şey mi bilmiyorum? ilginç olan su pompası gibi belli bir süre gürültü yaptıktan sonra susuyorlar. bir vakit sonra yeniden başlıyorlar.
...
bedevi : arizona çölünden hallice arazideki gelişmemiş, bodur ağaçlara, sararmış dikenli çalılara ve çok daha uzaklara bakıyorum. rüzgar öyle sert esiyor ki western filmlerindeki gibi diken topları üzerime üzerime gelecek sanıyorum. yetmiyor, uzaklarda, titreşen sıcaklığın gerisindeki karaltıda bir atlı görüyorum. yanıma ulaşması fazla uzun sürmez. ben çayımı yudumlarken masama bir resim koyup o adamı tanıyor muyum diye sormasından endişe ediyorum. çünkü o adam on yıl önceki benim. resimdekini soran, on yıl sonraki ben. bunları yazan şimdiki ben. öyle bir bedevilik. öyle bir müşkülpesentlik.
...
duman otel : iki bin on beş yazındaki kitap okuma hızının oldukça gerisindeyim. o yaz mesela; bir haftada dört kitabı bitirmiştim. şimdi dört kitap yazınca yanlış anlaşılmasın! sizin aklınıza ne geldi bilmem ama benim aklıma barış mançı’nun benden öte benden ziyade eserinin sözleri geldi. neyse okuma hızı diyorduk ve dört kitabın ikisi en az üç yüzer sayfalık hatta dört yüz beş yüz sınırına dayanan kitaplardı. netameli bir yazdı. okumaya ve yazmaya vermiştim kendimi. güya bu yaz da öyle olacaktı. bir hafta biten kitap sayısı iki. okunacak kitap sayısı; üç. bunların ara başlıkla yani duman otel ile ilgisi ne peki?
az önce biten ikinci kitabın adı duman otel. yazarı; bir arkadaşımın arkadaşı. bülent çallı. 2015 te çıkan ilk kitabı simsiyah’ı çok beğenmiştim. ikinci kitabı duman oteli de beğendim. kelime oyunlarını sevdim. yazarın kafa yapısına bayıldım. daha ne diyebilirim bilmiyorum. alın okuyun işte!
...
yeni: ne vakit yeni bir şarkı ya da şarkıcı keşfetsem dünya kupası maçının dev ekranında kendini görmüş seyirci sevinirim. şımarırım. bokunu çıkarana kadar (ki takribi olarak bir oturuşta altmış altı defa) ardı ardına o şarkıyı dinlerim. daha evvel gambia şarkısına ve sesine meftun olduğum sona jobarteh hanım’ın yeni bir şarkısını buldum. ve şu an kırk üçüncü tekrardayım.
evet.

21 Temmuz 2021

körfezden notlar: 2021/5 (aşk durdukça)






üç gündür olmayan insan ve araç kalabalığı sanki kapağı kırılmış bir barajdan taşan su misali körfezin en uzun sahilini bir uçtan ötekini doldurmuş vaziyette. deniz sevgim, insan kalabalığı sevgisizliğime baskın çıkıyor. sahilde, bayram hengamesinin en ucundayım. en uzağındayım. pandemiden önce de insanlara yanaşmayı sevmezdim. şimdi de. lakin cahil ve bilinçsiz insanımız çok. laftan anlamadıkları için göstererek anlatıyorum. yine anlamıyorlar. ama her şey sırasıyla. gereksiz yere mesafe daraltanlara önce gözlerimle kötü kötü bakıyorum. sonra küfreder gibi rejsör sandalyemi hınçla alıp aynı kızgınlıkla 10 metre ötelerindeki kuma saplıyorum. baktım, böyle böyle plajın sonuna gelmişim. bir süreliğine dimyat pirinciyle ev bulguru karmaşası yaşıyorum. neyse ki çabuk atlatıyorum. şimdi yüksekçe bir yerden sahile ve karşıda yaşlı, yorgun bir kaplumbağa gibi uzanmış yunan adasına bakıyorum. kulağımda yüksek sadakat çalıyor. çoktandır dinlemediğim aşk durdukça bu. yollar diyor bitmez düşünerek. bu düğümü çözmek gerek diye ilave ediyor. yinele tuşuna basıyorum. şimdi döne döne bu şarkı çalıyor kulağımda. öte yandan rüzgar sabahtan beri hiç durmadı. denizden karaya esip duruyor. üşütmüyor. sersemletiyor. şarkı aklımı karıştırıyor. sahildekiler zaten.. 
siyah-beyaz bir kart atmak istiyorum. ama ne yazacağımı, sözlerime nasıl ve nereden başlayacağımı bilmiyorum. şarkı mütemadiyen çalıyor. rüzgar sınırsız esiyor. sahil çok kalabalık. tam bu noktada emel müftüoğlu’na bir çift lafım oluyor. tutuşmasın insanlar el ele. hayat da bayram olmasın lütfen. 
olmasın. 
üç gündür olmayan kalabalık diyorum emel hanım. plajdaki kum tanesi başına bir insan düşüyor nerdeyse.
o yüzden “insanlar ellerini bırakana” dek sahile inmeme kararı alıyorum. sonra da emektar sandalyemi omzuma atıyorum. nihayet; red kit’e selam duruyorum. çünkü ben evinde uzakta...

20 Temmuz 2021

körfezden notlar: 2021/4 (ahval)




godot’u bekler gibi bulutların arkasına saklanan güneşi bekliyorum. yine erken geldim. sahilde, biri kuzeyde, diğeri güneyde bekleşen iki emekli amca ve ben varız sadece. üç dört kişi de denizde hoyrat dalgalarla boğuşuyor. çok yukarılarda serseri martılar oynaşıyor. sonra kadraja o giriyor. şeker pembesi elbisesi ve kulağında kocaman beyaz kulaklıklarıyla dalgaların dövdüğü kıyıda ama gerçekte bu dünyanın dışında, kulağındaki müziğin onu sürüklediği alemde, kendinden emin, güzelliğinin farkında, zafer kazanmış komutan edasıyla, mağrur adımlarla yürüyor. gözden kaybolana kadar bu güven abidesini izliyorum. sonra her sabah güne mutlaka onu dinleyerek başladığım sara low’a kulak veriyorum yeniden. köklerimin orada olmamasına rağmen, balkan coğrafyasına, oradan yetişen insanlara karşı bilemediğim ve açıklayamadığım bir yakınlık hissi gibi bazı şarkıları yıllar geçse de unutamıyor, silemiyorum. square heart da öyle bir şarkı. sanki bu dünyada değil de başka bir dünyadaki beni, bana anlatıyor. şimdiki gibi telaşlı, bütün işleri aynı anda bitirmeye çalışan, üstüne vazife olmayan yükleri de taşımaya çalışan, daima arafta kalacak bir şey bulan adamı değil. tam tersi sakin, etrafında olan biteni anlamaya çalışan, bir nefeste tüketip geçmeyen, daha anlayışlı ve sabırlı bir insanı anlatıyor. hayatın koşarak değil yürüyerek hatta mümkünse emekleyerek yaşanmasını söylüyor. kime söylüyor? 
bana.
ama niyesini, nasılını bilmyorum.
bildiğim; buraya geldiğimden beri her sabah bu şarkıyla güne başlıyorum. en az iyot kokusu ve deniz havası kadar iyi geliyor. sonra da unutmamak için tüm bunları, bir köşeye oturup yazıyorum.

19 Temmuz 2021

42.mektup




hani bir şarkı duyar insan yahut rüzgarın savurduğu bir kokunun esiri olur. derinlerde bir yerde gizlenmiş özlemi şiddetli bir diş ağrısı gibi sızlar. şarkıyı değiştirmek, kokudan olabildiğince uzaklaşmak beyhudedir. elini, kolunu nereye koyacağını şaşırırsın. öyle bir sabahtı. ne yapacağımı bilemedim. tuttum telefonumdaki “yeni” isimli şarkı listesini düzenledim. yerli şarkıları tamamen çıkardım. sadece anlamını ve sözlerini bilmediğim yabancı şarkıları bıraktım. tam 43 parça. iki saat, kırk dakika. 
.
bazen de tersi olur.
hani biraz daha uzansan tutabilecekmiş gibi yakın hissedilen isimsiz, kokusuz, yurtsuz mutlulukları olur insanın. 
öyle yakın. öyle uzak.
sebepsiz bir umut doğar içine. her şeyin güzel olacağına dair. 
bir şey. bir his.
.
zaman diyorum çabucak geçip yıllar ve yollar yuvarlandıkça daha bir duygusala bağlıyor sanki insan. candan’ın söylediği gibi şarkılarla, şiirlerle avutuyor kendini. ben mesela hala yaşadıklarımdan çok yaşayamadıklarımın özlemindeyim. sen dahil. afrika hariç. 
hem şairin aksine yaşadıklarımdan öğrendiğim yeni bir şey de yok. dünya kurulduğundan beri olanlar hep aynı. tarih kitapları tekerrürden ibaret. öyle olmasaydı savaşları bir, iki, üç diye sıralarlar mıydı hiç? dolayısıyla bu mevzu çok su kaldırır ve boyumuzu aşar. hayallerimize odaklanalım biz. en az dünya barışı ve sosyal adaletin gerçekleşmesi kadar imkansız görünse de aşığım rengarenk hayallerime. onların gerçekleşebilme ihtimallerine. 
hayallerim diyorum; masmavi. yemyeşil. 
iyot kokusuyla çam kokusunun iç içe geçtiği geniş zamanlı hülyalar bahsettiğim. zira bu rüyaların kiminde kaz dağlarının eteklerine yüzümü sürüyorum, zeytin ağaçlarına sarılıyorum. kiminde ise ıssız ve sessiz uzun bayram tatillerinde bile kalabalıklaşmayan sakin bir adaya tutunuyorum, kumsalda uzun yürüyüşler yapıyorum. elbette hepsinin başrolünde sen varsın.
bilmiyorsun!
.
çok sıkılıyorum bazen de. bilhassa yokluğunda. gördüğümde sana anlatma isteğimle dolduğum o kadar çok şey oluyor ki. 
anlatamıyorum!
yazarsam geçer diyorum. çalakalem yazıyorum. kadıköy-beşiktaş arası gidip gelen tarifeli vapurlar gibi. hiç durmadan. bir o kıyıya, bir bu kıyıya çarpa çarpa yazıyorum. bazen geçiyor içimdeki sıkıntı, boşluk. ama çoğu zaman geçmiyor. ne zaman faaliyete geçeceği bilinmeyen bir yanardağ gibi sessiz ve derinlerde öylece yatıyor.
sonra seni hatırlatan bir şarkı çalıyor yahut sahilde ilk esen rüzgarın sırtına binmiş bir koku geliyor, kalbime konuyor. ne yapacağımı şaşırıyorum. elim ayağıma dolaşıyor. kımıldamadan, öylece oturuyorum. hiç ara vermeden telefonumdaki kırk üç şarkıyı bitiriyorum. tam iki saat, kırk dakika.
.

17 Temmuz 2021

körfezden notlar: 2021/3 (erken)




artık eminim. dünyanın her yerinde, bilhassa güzel ve yalnız ülkemde sabahın ilk saatleri en yaşanılası, en kutlama yapılası, en insansız ve en kaossuz vakitleridir. emekli amcalar gibi kalabalık olmadan iniyorum sahile. bazen abartıyorum erken kalkmayı. öyle ki sahilde kafka’nın hayaleti ve ben oluyoruz sadece. sonra emekli amcalardan biri, iki kız ve bir erkek torunlarıyla gelir. mavi şortlu, tombik oğlan hiperaktiftir. denizi görür görmez ceylan görmüş kaplan gibi ileri fırlar. emekli amcamız denize girmekte kararsız olan ve nazlanan kızlara; “evet, prensesler haydi denize” komutunu verir. bu istek boşlukta asılı kalır bir süre. kimse sahiplenmez. sonra esen poyrazla birlikte açığa sürüklenir. ama kızlar kılını kıpırdatmaz. bu duruma alışık olan dede de zaten aldırmaz. iki kulaçta erkek torununun yanına ulaşır. kızlar durumdan mennun, instagramda biraz önce çektikleri selfieye gelen beğenileri sayarlar. az ileride turuncu tişörtlü, yanık tenli plaj çalışanları kumları düzeltip şezlongları hazırlarlar. içlerinden ne geçer, ne düşünürler bilinmez. hayat kafasına göre devam eder. dediklerine göre de batıdan doğuya döner. ben sabahları çok erken sahile inerim. iyot kokusunu ciğerlerime çekerim. gelecekteki halimi merak edip emekli amcaları izlerim. 

16 Temmuz 2021

körfezden notlar: 2021/2 (arizona)



iki yüz metre aşağısının deniz olduğunu bilmesem arizona çölünde ya da muadili başka bir sahrada olduğuma yemin edebilirim. ortamın sıcaklığı ve dahi çoraklığı direk arizona çölünü çağrıştırıyor. böyle olunca da otomatikman cahit zarifoğlu’na bağlanıyorum. yaşamak’ın bir sayfasında; “kaliforniya’da doğmuşum.” ile başlayıp devam eden ilginç ve nefis yazısı aklıma geliyor hemen. dolayısıyla hem oradan hem buradan devam etmemek için bir neden göremiyorum!
.
arizona’da doğmuşum. colorado city isimli küçük bir kasabada. ilk ve orta öğrenimini  burada tamamladım. babam ve annem çiftçiydi. ben ve diğer iki kardeşim de öyle. annemle babam dindar insanlardı. ben ve iki kardeşim de öyle. her pazar kiliseye giderdik. hatta kız kardeşim kilise korosundaydı. abim de piyano çalardı. benim sesim kötü olduğu için koroya almadılar. müzik aleti de çalamazdım. yeteneklerim kısıtlıydı. zaten bütün kasaba bunun farkındaydık. o yüzden mısır yetiştiriciliğine odaklanmıştım. büyük firmalar sayesinde ürettiğimiz mısırlar dünyanın dört bir yanına özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere dağılıyordu. fakat sonradan okuduğum kitaplarda ve bazı tv programlarında gdo’lu ürünlerin zararlı olabileceğini öğrenince biraz soğudum işimden. kasabadan. arizona’dan. ve elbette amerikan rüyasından. en küçük kardeşimiz bizim gibi değildi. hiç sevmedi çiftçiliği. ve kiliseyi. hatta ben hariç ailemizi. artist olmak için evden kaçtı. beni de çağırdı kaçarken. korktum gidemedim. zaten onun da şansı yaver gitmedi. hollywood’da umduğunu bulamadı. ancak uzun yıllar sonra bollywood’da orta karar oyuncu olarak iş bulabildi. şimdi hint dizilerinde oynuyor. ben çiftçiliği bıraktım. kasabanın girişinde küçük bir çikolata dükkanı işletiyorum. karım betty lue dükkanda bana yardımcı oluyor. annem ve babam ise çiftçiliğe devam ediyor. diğer iki kardeşim de öyle.”
.
şimdi. çok uzaklarda, çorak arazide ve ölümüne bir sıcakta bir adam ve bir kadın ağır adımlarla batıya doğru ilerliyorlar. iki yüz metre ileride deniz olduğunu bilmesem kesin serap görüyorum derdim. 
.

15 Temmuz 2021

körfezden notlar: 2021/1 (yol)





sanki bir türk sanat musikisi eserini icra eder gibi, oldukça mikrofonik ve dahası neşeli -hatta şen şakrak- bir biçimde pırasayla ilgili macerasını anlatmasa yazmak için daha kaç gün beklerdim, allah bilir? çünkü ve zira; iki gündür zorluyordum kendimi yazmak için. doğrusu benim için gelenek haline gelen körfez notlarını erteliyordum. anlam veremediğim bir yazma iştahsızlığı hakimdi bünyede. oysa çok okuyacak, çok yazacaktım bu yaz. geçtiğimiz iki senenin hem acısını çıkaracak hem de açığı kapatacaktım. lakin hayaller uzaktan görüldüğü gibi olmuyormuş gerçekte. bunu bir kez daha test etmiş olmanın acısıyla sanki birini bekler gibi denize bakıyordum. sonra işte o çıktı sahneye. önce sahilin sonra avrupanın ve nihayet dünyanın gözü üzerindeymiş gibi anlatmaya başladı. belli ki ilk ve ortaokulda bütün öğretmenleri en uzun şiirleri, ezberlenmesi ve sunulması en zor görevleri bu hanımefendiye vermişlerdi. üniversitede bütün erkeklerin gözü onun üzerindeydi. ve elbetteki beşer beşer tırmandığı kariyer basamaklarında çalıştığı tüm kurumlarda bölüm müdürleri halt etmiş genel müdürlerin, kıdemli ve kıdemsiz bütün ceo’ların gözde elemanıydı. bulunduğu tüm ortamlarda dikkatleri kendine toplamalı, yediden yetmişe herkesin ilgisi onun üzerinde olmalıydı. yoksa yaşayamazdı! bu süreç doğal yoldan olmazsa belli dokunuşlarla kendisi müdahale ederdi. aslında bu akşam altıyı yirmi geçe olan da buydu. onun için sıradan bir olaydı. benim için, yeniden yazmak için basit bir sebep. neredeyse bağıra bağıra, en yüksek tonda ama hiç detone olmadan kaç yıl pırasa yemediğini anlattı etrafındaki aile efradına ve sahildeki bizlere. ve dahi yunan adalarındakilere rüzgar marifetiyle. fakat neden yemediğini öğrenemedik. sebebi hayal gücümüze kalmıştı. lakin işte hayallerle gerçeklerin uyuşmadığı bir coğrafyaydı bizimkisi. o yüzden çok yazmak ve çok okumak dışında başka bir hayale yer vermeden, şehir bir canavara dönüşmeden, sabah altıda kontakla birlikte sertab’ın ‘ben giderim istanbul senin olsun’ şarkısını açtım. batıya doğru yol aldıkça sıcaklık artmış ama bünyedeki stres hissedilir derecede azalmıştı. sanki filmlerdeki gibi büyük bir afetten kaçıyordum. ve o felaketin göbeğinden kurtulan amerikalılar gibi rahatlamıştım şehir il sınırını geçtiğimde. yol isteyenlere gülümseyerek yol veriyor hatta istemeyenlere için bile kenara çekiliyordum. istanbul kaosunda yıllardır araba kullanmamış gibi herkese ve her şeye karşı sonsuz bir hoşgörü sahibi olmuştum birden bire. ama hayat rahat durmuyordu! kahvaltı için durduğum tesisinin adı kaos dinlenme tesisleri idi. sipariş için gelen garsonu bana iki dakika müsaade eder misin diyerek geri çevirdim. bir insanın, bir dinlenme tesisine neden böyle bir isim koyabileceğinin mantıklı bir açıklamasını aradım çünkü. soyadının olabileceğinden başka bir şey gelmedi aklıma. öyle ya; çekirdekçitlemez nakliyat yahut mezurasız mefruşatçılık böyle bir geleneğin ürünleri değil miydi? olayın soyadı fetişizminden kaynaklandığına kanaat getirdikten sonra garsonu çağırdım. garson, belki askerlik nedeniyle belki ailesinin henüz erken demesiyle bir türlü kurtulamadığı bu küçük yerde yaşamanın, her gün aynı ezberlenmiş müşteri karşılama repliklerini okumanın, kasada kıç büyüten ve akşama kadar her yaptığı hareketi izleyen kaba, hoyrat patronunun söylenmelerinden bunalmış, bir çıkış yolu bulamamış olmanın verdiği büyük can sıkıntısını gizlemeye çalıştığı sahte gülümsemesiyle geldi. 
“tekrar hoş geldiniz efendim, karar verdiniz mi ne alacağınıza?”
ben ne alacağıma karar verdim de sen ne olacağına, ne yapacağına karar verdin mi genç adam?
kumral saçlarını yatırdığı yönün aksine hafifçe boynunu büküp durumu kavramaya çalıştı. bir yandan da ne çeşit bir manyağa çattık bakışı atmayı ihmal etmedi. ama ağzından sadece bir soru cümlesi şeklinde “pardon” kelimesi çıktı. “boş ver aldırma sen, böyle boş boğazlıkların yaparım arada. ben bir kahvaltı tabağı alayım. çay ama büyük bardak olsun. mümkünse o da cam kupa olsun. peki efendim diyerek düşünceli düşünceli ayrıldı genç adam yanımdan. bir süre sonra kahvaltı tabağımla cam kupadaki çayımı bırakıp uzaktan sanki bir şey söylemek isteyip de vazgeçmiş gibi beni izledi. kahvaltımı yapıp ayrılırken de bir şey demedi. ben de söylemedim. ama bu kez sahiden ve içten gülüyordu. onun da hayalini bilmiyoruz. gerçekleşir mi ya da ne kadar gerçekleşir cevabını bulmak havuz probleminden daha zor. lakin devam etmeli. edecek. edeceğiz. ben de devam ettim. başka mola vermeden üç buçuk saat daha yol gittim. ve bir tesadüf eseri hiç akılda ve planda yokken sadece kuzey ege sevdamın peşinden giderken yıllar yıllar evvel ilk deniz tatilini yaptığım okul tesisimizin çok yakınında şimdi yine bir deniz tatilindeyim. bu kasabaya ilk ve tek sefer çeyrek asır önce gelmiştim. hiç değişmemiş diyemeyeceğim o yüzden. ama hayat gerçekten tuhaf, pırasalar falan...

13 Temmuz 2021

fotoğraf


kış olsun. yaz olsun. fark etmez. yeter ki kadrajda uzun bir yol olsun. yolculuk meyli olsun. fonda bir şarkı illaki olur. hem gidilecek araç da bulunur. 
ama.. 
ama işte..
.
diyorum ki sevgilim; rüzgarın bile aklının şaştığı böyle zamanlarda. eşgalsiz yağmurlarda. ve elbette çağrışan fotoğraflarda. 
şairi kıskanıyor. seni özlüyor insan.
yaşadıklarına değil de yaşayamadıklarına ahlanıyor. hüzünleniyor.
.
söyle!
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç? **
.
* foto - s. borra
**ömer edip cansever - yaş değiştirme törenine yetişen öyle bir şiir
.

11 Temmuz 2021

tehlikeli oyunlar - III


tuhaf. bu sabah çıldırtan istanbul neminde, belki biraz daha eser diye her zaman oturduğum duvar dibi yerine balkonun en uç kısmına oturmuş boş boş, sokaklara bakıyordum. sonra nerden aklıma geldiyse eski ama çok eski yazlarımı, temmuzu, ağustosu anımsamaya çalıştım. çok küçük yaşlardaki bir sürü anıyı, en lüzumsuz detayları dün olmuş gibi gören beynim. durmuştu sanki. çocukluğu geçtim ergenlik yazlarıma dair bile bir kırıntı bulamadım. acaba çok mu mutluydum? huzursuz ruhum henüz faaliyete geçmemiş miydi? oysa araphan yokuşundan silahtarağa düzlüğüne onlarca kez inip çıkmıştım annemle. sahi babam hiç yoktu yanımızda. çalışıyor olsa gerekti. bu yolculukların unutamadığım, değişmez ritüeli vardı. özellikle dönüş yolunda araphan yokuşunun milyon basamaklı merdivenlerini çıkarken yorulup kaldırıma taşan ağacının gölgesinde dinlendiğimiz insanlar biz istemeden koşup bir sürahi suyu “susamışsınızdır” diye getirirlerdi. hatta bazıları yeni yaptıkları poğaça ve kekleri ikram ederlerdi. şimdi işte balkondan bakarken arabasının camında hala türkan şoray ve müslüm gürses fotoğrafları olan romantikleri görünce enseyi bu kadar karartmak doğru mu emin olamadım. notlarıma bakma, düşüncelerimi yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettim. 
oysa ve halbuki çok düşünmeye gerek yoktu. hepimizin çocukluğu biraz da yaşar şarkıları gibi değil miydi? hareketli ama aynı zamanda hüzünlü. netameli fakat yaşanılır. şimdi ne yediğimizin tadı var ne içtiğimizin. ama bu yol tehlikeli. bu yol çıkmaz. o yüzden girmeyelim şimdi domatesin gerçek kokusuna. köprüden önceki ilk çıkıştan sapalım. topu taca atalım. hem nostaljinin de bokunu çıkarmayalım. toparlayalım canım insanlar. toparlayalım.
ne diyorduk? 
yaşar şarkıları gibiydik evet. büyüklerimize ve atasözlerine karşı saygılıydık. kendimiz düşünce ağlamıyorduk. elimizdekileri paylaşmayı biliyorduk çünkü büyüklerimizden öyle görmüştük. zamane çocukları şimdi fotoğraf ve video paylaşıyorlar. ama o ayrı. çünkü ve maalesef devir değişti. bunu kaldıramayanlar yahut ayak uyduramayanlar erkenden göçüp gittiler. hayatta kalanlar kazandıkları yerleri, şehirleri terk ettiler. dağlara ve deniz kenarlarına çekildiler. benim gibi şehir ve dağ arasında kalanlar bir kısırdöngüye tutulup her allah’ın günü yazdılar. yazdıklarını beğenmeyip sildiler. yeniden yazdılar. yine sildiler. yine yazdılar. nihayet, temmuz çölünde çocukluk yazlarını aradılar.
.
.


10 Temmuz 2021

pil yeteri kadar doldu



şu bir gerçek ki; üç tarafımız yapay zekalarla çevrili bir biçimde yaşıyoruz. dördüncü tarafımız da tamamlandığında artık “ allah taksiratımızı affetsin” sevgili yurdum insanları.
.
balkonda oturmuş, medine dilencisi gibi esecek bir tutam rüzgar için duacıyken bir yandan da alçak uçuş yapan martılara hayran oluyordum. telefonum dile gelip "artık dayanacak gücüm kalmadı. bir an evvel şarja koy beni be adam" demesinin üzerinden belki beş, belki altı martı geçip iki üç de yalancı rüzgar esmiş olmalı. sonra işte pil yeteri kal doldu yazısını yahut yapay zekanın gizli emrini gördüm. hemen çıkardım kabloyu prizden. ne olur ne olmazdı. kaz dağlarında maden çıkarmak için patlatılan dinamitler gibi patlıyormuş bu meretler. isviçreli bir bilim adamından dinlemiştim bir keresinde. neyse.. zekadan, algıdan çok uzaklaşmayalım..
telefonun şarj emrinden az evvel de google çeviride la vie continiue’nun anlamına bakarken google efendi bana satın alabileceğim ürünleri bu sefer kibarca söylüyordu. "mithadcığım bak sen zahmet etme aradığın çeşit çeşit ürünleri mahallenizin overlokçusu gibi ayağına getirdik. hepsi bir tık uzağında. hani belki almak istersin diye düşündük." böyle istanbul beyefendisi gibi hadi cinsiyetçi olmayalım eski istanbul insanı gibi yaklaştığına bakmayın siz bu köftehorun. o ne yandan çarklı, o ne işini bilen adsense şeytanıdır. bilmezsiniz. ama işte o biliyordu. hemen alacağımı. eşek gibi internet alışverişi yapıyordum. üstelik öyle emekli amcaların, teyzelerin almak için değil de gezmek için dolaştığı gibi akşam pazarcısı değildim. istatistiklerim beşiktaşlı atiba’nın pas isabet yüzdesiyle yarışacak derecede yüksekti. internette aradığım ürünlerin yüzde doksan üçünü alıyordum çünkü. niye doksan dört ya da doksan iki değil de doksan üç diye itiraz edenler var sanki aranızda. etmeyin güzel insanlar. yüzde birin lafı olmasın aramızda. üzülürüm. hem ben diyorum ki; yapay zeka, trump, rusya, wikileaks, seçimlere müdahale, facebook vesaire. öte tarafta eski ufocu amerikan yöneticileri de uzaylılar ha geldi ha gelecek diyor zaten. sen de yüzde birin mi peşindesin?
evet iki bin yirmi üç seçimlerinde yüzde birin önemi büyük olacak gibi gözüküyor belki ama iki bin yirmi üçe gelmeden kaç felaket dayanabilir bu yaşlı dünya ve bilge çınar anadolumuz? emin değilim. aha işte elsa da amerikayı kasıp kavuruyor ben bu satırları yazarken. keza çin'in hint okyanusuna düşen roketinden zor yırttık. hakeza yalnız ve güzel ülkemize dönersek yüzümüzü; covidi bitiremeden müsilaj kusturduk marmara ve kuzey egeye, temmuzlar nisan, ocaklar mayıs oldu. her yaz bağrımızdan çok yanıyor ormanlarımız. herkes elinde bir tabanca adaletini kendi arıyor. sinek vurur gibi insan vuruyor. yetmiyor hayvanlara işkence ediyor. sanayileşip teknolojikleştikçe dünyanın suyunu daha çok ısıtıyoruz. anlayacağınız tek suçlu sıktığımız deodorantlar ve dolayısıyla orhan gencebay değil. hepimiz suçluyuz. hepimiz etoo’yuz. asslında hepimiz gönüllü birer truman burbank'ız!
.
bak işte, yazının başında yapay zekalardan dünyayı ve insanlığı ele geçireceğinden endişeliydim. lakin şu kısa turdan sonra dedim ki acaba şu yapay zekalar mı yönetse dünyayı. zira insanın yıkıcılığından daha kötücül bir şey yok bu dünyada. ha yumurta tavuk hesabı yaparsak yapay zekayı da ortaya çıkaran yine insan evladı sonuçta. o vakit şöyle diyerek veda edelim. iyi insanların geliştireceği, “iyi yapay zekalar” herkese!
.

8 Temmuz 2021

41.mektup


ne diyordu feridun ağbimiz?
kendimi, kendimden çıkarsam sıfır kalmaz”.
.
dün akşamüstü, sakin sakin çalışırken, bu şarkıyı çaldı ankara üniversitesi radyosu. 
hangi yarama, hangi boşluğuma denk geldi yahut eksik kalmış hangi duygumun üzerine çöktü fikrim yok. ama sağlam örselendim. 
.
önce babamı düşündüm.
aramızdaki mesafeyi. başka türlüsü olabilir miydi sorusunun cevabını. bir ağustos akşamı gidişini ve hiç gelmeyişini..
sonra seni düşündüm.
seni zaten hep..
.
nihayet, kendimi kendimden çıkarmaya yeltendim. sıfır kalanlar şanslıydı. ben borçlu çıktım. eksi bin dokuz yüz bilmem kaç. 
.
kafam karıştı. duygularım zaten. 
hem öyle bir çıkmaza girdim ki. şarkıdan önce mi girdim yoksa sonra mı? anımsayamadım. gerçi ne fark ederdi ki? öyle bir darlık. öyle bir yoksunluk hali. 
belki biraz bile isteye. belki biraz istemeden. girmiş bulundum. eskiden yeniye. geçmişten geleceğe. artıdan eksiye. günden geceye. öyle bir hesaba bulandım ki. çıkamadım.
adı üstünde zaten; çıkmaz.
sonra durdum öyle. 
hiç bir şey yapamadım. bazı anlar düşünmedim bile. bir süre yokmuşum gibi davrandım. çalan telefonları açmadım. üşüten klimanın ayarını düşürmedim. yarım bıraktığım işleri tamamlamadım. çayımı bile içmedim. düşün! çayımı bile. 
durdum öylece. 
ama işte sen yok sayınca yok olmuyor hiç bir şey. hiç bir yara.
duruyor olduğu yerde.
yine de ısrar ettim.
yanlış şifre girince, resimli doğrulama kodunda sorulan tepeye benzeyen, karşımdaki koyu yeşil yüksekliğe baktım bir süre. başında dönüp duran bulutların renk değişimini izledim. tepeden aşağıya iki ayrı koldan inen patika yollarda yürüsem şimdi ne olur ki dedim içimden. üç kere insem, dört kere çıksam mesela. yahut zirveden bulutlara doğru sıçrasam, sığınma hakkı istesem verirler miydi ki? bir kuş halime bakıp bir kanadını uzatır mıydı? yahut iki gündür ortalıkta olmayan güneş açıp aniden şefkatiyle sarar mıydı? 
sanki hayata giriş şifremi yanlış girmiştim. 
hiç bir şey düzgün gitmiyordu. ilerlemiyordu.
ve şarkı.
şarkı bir türlü bitmek bilmiyordu. oysa radyoda çoktan  susmuştu. lakin içimde tekrar, tekrar çalıyordu. zihnimde zaten..
.
neredeyse bir gün geçti.
hala aynı şarkıyla örseliyorum kendimi. belki diyorum; eteğimdeki taşlarla birlikte, içimdeki sıkıntılar da dökülür baştan aşağı. özlemler zaten..
.
bu şarkıları yasaklamalı. bir şeylerimizi çalıyorlar” diyen sadık yalsızuçanlar’ın garip’i geliyor aklıma böyle vakitlerde. kendi garip’liğime aldırmadan. bu sıkıcı tekrarlar için her gün bu kadar gücü nasıl ve nereden bulduğuma şaşarak. 
.
son tahlilde; bilmem ki hangi onulmaz boşluğuma, hangi uzak ihtimalime denk geldi bu şarkı? ama bir tiryaki gibi bırakamıyorum da. ben onu bıraksam. o beni bırakmıyor. 
hayatta bazı karşılaşmaları olur insanın hani. ceza mı lütuf mu karar veremez. arada kalır. bu şarkı da biraz öyle benim için. biraz babam. biraz sen. biraz hayallerim.
şimdi işte. kulağımda bu şarkı. elimde çay bardağı, karşımda yüksek yüksek tepeler. duruyorum öyle. 
ama..
nergislerin gözü yaşla dolanda....
.


4 Temmuz 2021

niyaz



günahtır belki söylemesi ama dünyanın her zaman pazar sabahları gibi olmasını istiyorum. insansız. sessiz. sakin. 
bir tek rüzgar essin. kuşlar cıvıldasın. horozlar ötsün. az ileride burgaz, kınalı’ya kur yapsın. marmara denizi, müsilajsız günlerine dönsün eskisi gibi. kuru ve sıvı yük gemilerine sulu şakalar yapsın. yunuslar akrobatik hareketler sergilesinler. martılar ada vapurunun peşinden koşsunlar. insan ve dolayısıyla kirlilik olmasın. böylece çınarcık tüm hatlarıyla, olağan canlılığıyla yeniden görülsün. ben çocuk gibi sevineyim. ve içim, bunu coşkuyla sana anlatma isteğiyle dolsun. bunlar olurken tabi müzik hiç susmasın. ama izninle hep no blues çalsın. arada göğe de bakalım. bulutlar peş peşe, kuşlar v biçiminde hareket etsin. yıldızlar serbest çağrışım yapsın. biz istediğimiz dilekten başlayalım. lakin artık aynı gökyüzünün değil, aynı ağaç evin altında uyuyalım.
diyorum ki sevgilim; günahtır belki söylemesi ama ben seni çok...
.

3 Temmuz 2021

onuncu kattan satırbaşları



-     insanlar beni yoruyor sevgilim.
çok yoruyorlar. ferdi tayfur’a bağlayacak kadar hem. tahammül-üm kalmadı şu fani dünyada. o derece.
.
-    şimdi yaklaşık bir aydır yıkamadığım balkondayım. ama aslında, sartre’nin bulantısı ile pessoa’nın huzursuzluğu arasında bir yerde yönümü arıyorum. 
.
-     sıkıntılı bir temmuz havası var bugün istanbul’da. sanki mayıstan ve nuri bilge ceylan’dan borç almış gibi.
.
-     şu an sanki bir ejderhanın gözlerine sahibim. öyle ateş dolu, öyle yangın yeri, başta gözlerim. sonra tüm hücrelerim. ağrıyan eklemlerim. belki 2.doz aşı. belki dün klimanın ayarını fazla kaçırdım. ya da hissedilir derecede artan sıcaklar buna sebep. bilemiyorum. ama bildiğim ilaçtan daha güçlü iyileştiricilerin olduğu. bana bakıp gözlerinle gülümsemen gibi. yahut ve sadece yanımda öylece durman gibi.
.
-     l’italiano yahut benim bildiğim adıyla ‘laşatemi kantare’. bu şarkıyı ne vakit duysam. lise bire giderim. yıl sonu etkinliğiydi sanırım. ilk kez, sınıf arkadaşım mehmet akif söylemişti. ondan duymuş, sevmiştim. aynı etkinlikte üst sınıftan bir kız arkadaşımız da sezen’den git şarkısını okumuş ve birinci olmuştu. mehmet akif dereceye girememişti ama benim nazarımda birinci oydu. o gün söylememiştim. bugün yazıyorum. 
.
-     kaç vakittir uyuyamıyorum. hani şöyle bıraksalar iki yüz yıl kadar uyurum. ama ve lakin sabahın altısına aboneyim kaç gündür. uykusuzluk. bardak bardak demli çaylar. yorgunluk. zihnen ve belki bedenen. ve daha bir sürü şey olabilir neden. ama artık tek gerçeğim sabahın altısı biyolojik uyanma saatim. martılarla birlikte elbet. sonra yedide kargalar. ve nihayet sekizde serçeler eşlik ediyor bize. fakat uyanmak ne çare. kalkamıyorum yerimden. kafka'nın böceği görse kıskanırdı yeminle. uyur uyanık önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa ve sonra yine sola derken plastik mi kireç mi olduğunu bir türlü çözemediğim tavana yüz vermiyorum artık. kendi soğuk, rengi sıcak duvara yaslıyorum başımı. galiba şampanya diyorlar bu renge. ya da yavruağzı. belki de kehribar sarısıdır.
bilemiyorum?
ama odaya inat çok sıcak işte. arada şöyle bir dalıyorum.
neydi o tavşan uykusu mu? rem uykusu muydu yoksa?
neydi, neydi bir arada tutan şey ikimizi?
uzun sürmüyor nihayetinde. sayıların karmaşasıyla uyanıyorum. sayılar evet. 15. 9.19. 21. ya da 12. net değil. sıradan hayatım gibi flu. sayıları lotonun altılısına tamamlayamadığım için kızgınım. aynı anda belleğimde bir kızartma tadı. sabahın altısı. biber kızartması. bence de saçmalığın daniskası. hiç sevmem. ama işte ağzımda acımsı tadı. üstelik tek bir şarkı yok zihnimde. oysa her sabah mutlak bir şarkıyla uyanırdım. dün mesela ahmet kaya. önceki gün sezen. ve bir önceki gün yüksek sadakat. lakin bugün şarkı yok. hafif yağmur var.  peki özlüyor muyum? hem de çok.
mutsuzum, hastayım. güldür beni. 
.

2 Temmuz 2021

bahane

 


burada insanlar güneşin kıymetini bilmiyor sevgilim. sanki dört ay boyunca güneş arayıp asık suratla dolaşanlar onlar değillermiş gibi.
güneş tüm sıcaklığı ve sevecenliğiyle insanlığı sarmalayınca onlar gölgeye kaçtılar.
birer ikişer.
sandalyelerini sürüklediler.
don kişot misali bir ben kaldım güneşe karşı. üstelik şarjım da bitmek üzere. daha kaç kelime yazarım bilemiyorum.
oysa bana şimdi, güneşin kıymetini bilen biri lazım.
bana diyorum sen lazımsın.
yoksa güneş bahane.

.
zayn - satisfaction

1 Temmuz 2021

ayrıntı yayınları-1



20 haziran pazar, 5 gibi:
üç buçuk dakika uğraşıp da iğneden geçirmeyi başardığım ipi makasla kesmek yerine annem gibi dişlerimle koparıyorum. babalar günüyle yoğrulmuş, böyle yoğun bir enformasyon ve reklam bombardımanı gününde babamın değil de annemin aklıma gelmesine takılıyorum önce biraz. sonra da biraz manuş baba, biraz candan erçetin radyomda. nihayet; eski datça. yeni foça. ayvalık fotoları instgramda. sabaha karşı gördüğüm rüya aklıma geliyor en nihayetinde. biraz meg ryan’la biraz charlize theron tadında saçlar sarı ve kısa. ama senin cismin. senin konuşman. esprilerinle ve tabiki gülüşünle karşımdasın bir limuzinin arka koltuğunda. gülümsüyorum. özlüyorum. kamp sandalyelerini atmak yerine onarıyorum arka balkonda. pazar akşam üstü. canım fena sıkılıyor. sandalyenin birinin kumaşını değiştirdim. ötekinin sıyrılan yerlerini dikiyorum. yarın yine iş var. haziran çok uzun. temmuza çok vakit var! şimdi radyomda barış manço var; allahım güç ver bana.
.
21 haziran pazartesi / bir bölüm 24 izledikten ve ukrayna-avusturya maçını yarım bıraktıktan hemen sonra:
arada canını acıtma pahasına yolarsın ya hani kabuk bağlamış yaralarını. tuhaf bir keyif alırsın. ufak ufak yolarsın. fakat bir ara elinin ayarı kaçar. derine gidersin. canın acır. işte öyle. balkonda burgaz’a karşı oturmuş dizimdeki kabuk bağlamış yarayı yoluyorum. arada elimin ayarı kaçıyor. cıss. canım acıyor. uslanmıyorum. ufak ufak yolmaya devam ediyorum. geçmişi, güzel ve hüzünlü anıları düşünürken de böyle oluyor ya. önden hoşuma gidiyor, gülümsüyorum. sonra cıss. uslanmıyorum. ayrıntılarda, çıkmazlarda boğuluyorum.
.
salı, erken saatler:
uykularım artık dört dilime bölünmüş bir pasta gibi. ama sevmediğim. misal çilekli. önce ve 01:30 da başucumda açık bıraktığım radyonun sesine uyanıyorum. sonra gecenin tam 03:00’nde ihtiyaca afedersin. 04:30’da sabah ezanına. ve nihayet 06:30’da telefonun alarmına. günler-geceler böyle geçer mi? ama geçiyor!
.
23 haziran çarşamba, iş sabahı:
hastamız iyileşmedi. çayı sabahları hala ben demliyorum. şikayetçi miyim? elbette değil. çay demlenirken, dişimi fırçalıyorum. haber başlıklarına bakıyorum. masa takviminde geride kalan bir günü daha çiziyorum. ne zaman bitecek bu kölelik diye kalan günlerimi sayıyorum. hatta daha dün üç hafta sonraki yaz tatilimi hesap ettim. tam 15 iş günü. 6 da hafta sonu günü kalmış tatilime. iki gün önce arayan kadim dostumun dediği gibi bir sene eşek gibi iki haftalık tatil için çalışıyoruz. hayat mı lan bu dedi. düpedüz ahmaklık. bir şey demedim. ertesi gün işte üç haftayı saydım tek tek.
içler acısı bir durum. kabul. lakin yapacak bir şey yok. bekir gibi eğip başını usul usul yürümekten gayrı.*
.
öğleden önce:
çarpmasın diye klimayı açmayıp pencereyi açarsam yeterince serinlemiyor ofis. bildiğin hamam oluyor. lakin klimayı açınca da buzhane. ortasını ayarlamak için ha’bire kalkıp ayar yapıyorum. denge kurmaya çalışıyorum. hayattaki gibi. yoruluyorum. denge kurmak büyük sanatçıların işi olsa gerek. yorulmak demişken; bu bir senede sergen yalçın’da çok yorulmuş. biz cefakar taraftarlar olarak her yıl, her gün yoruluyoruz beyim. üstelik bize kimse...
neyse o topa ben girmeyeyim joker necip girsin. bu yaz diyorum çok sıcak olacakmış!

.
öğle paydosu:
başkasının demlediği çayı içiyorum. yanında, yemekten getirdiğim peynirli börek. halbuki tercih etmem peynirle pişen hiç bir şeyi. ama bu kez farklı. hem çayın yanında fazla dert etmiyorum. hem de böreği yapanlar hasis davranmış. peynir yok denecek kadar az. zaten derdim bu değil. hoş, derdimin tam olarak ne olduğunu da bilmeden düşüneyazıyorum şimdi radyo voyage müzikleri eşliğinde. yaz için tatil için okuma listesi yapanları görüyorum sağda solda. kendime bakıyorum. -bir günlük abdülhak şinasi histerisi geçtikten sonra- benim bırak listeyi öyle yana yakıla okumak istediğim bir kitap yok. mutlaka izlemeliyim dediğim film yok. kedim zaten yok. ama hepsini geçtim o kadar uykusuzluğa rağmen uykum bile yok. ibrahim. uykum bile. ama çayı diyorum kim yapmışsa güzel yapmış. ellerine sağlık..
.
01 temmuz, sıcağın değil de nemin fena olduğu vakitler: 
geceleri ölü bir yılan gibi uzanıyorum pencerenin altında. çünkü evimiz güney cephe ve çok sıcak oluyor. evimiz derken ev sahibemin evi. ayaşlı ve sıradan bir kiracıyım yoksa ben kendim. pencere kenarı hem biraz esiyor hem de yıldızları görme şansım oluyor böylelikle. şanslı olduğum günler ay dede de katılıyor bize. masmavi, açık bir gökyüzü, yıldızlar ve ay. sonrası ve boşlukları doldurmak hayal gücüme kalıyor artık. 
.
geniş zamanlar :
sonra... iyi ki dedim çocukluk ve gençlik yıllarımda teknoloji bugünkü seviyesinde değildi. misal şu selfie çılgınlığı, insanların kendini, yediğini, içtiğini ve dahi giydiğini, gezdiğini, çocuğun çükünü, köpeğinin kakasını birilerine, birbirimize beğendirme çabası diyorum ne kadar zavallıca. bu kadar mı acz içindeyiz? evet nah bu kadar!
peki ne zaman ve niye dedim ki durduk yerde? alafranga tuvaletin tepesinde tünemiş instagramdaki fotoğrafları aşağıdan yukarıya kaydırırken. o kadar yapay, o kadar sahte geldi ki her şey. sanki elektrik çarpmışçasına fırlattım telefonu elimden. yok hayır kırılmadı. üzerindeki koruyucu cam çatladı sadece. ama ar damarımız çatlamış telefon camı çok mu canım viktor? çok mu?
.
hayyam'da çay içerken
"ben" dedi  adam. sustu. önemli bir şey söyleyecek olanların bilgiçliğinde, üç beş saniye es verdi elindekini de muhatabına uzatırken. sigara paketini almak için hamle yapan kadınla birlikte ben de merak ettim adamın ne diyeceğini. 
ve devam etti adam...
"keyfim içim yaşarım. yaptıklarımı keyif için yapmazsam yaşayamam" dedi.
yaklaşık üç buçuk metre karelik bir büfenin arkasından "vinstonlayt" satarken söyledi bunları esmer, ince yüzlü, kirli sakallı adam.
sarı saçlarını ensesinde toplayan kadın sustu sadece ve baktı öylece adama. 
ben de yazdım.
.
* masumiyet -1997
.

25 Haziran 2021

çayda dem, kalplerde dolunay etkisi



çayın gelmesine daha on sekiz dakika var. sıkıcı bir gün. çalışasım yok. yazasım var. ama çok. nasıl tarif etsem? edemem. kurtulmam da lazım bu boşluktan. lakin ne yazacağım. kime yazacağım. niçin yazacağım? cevapsız bir sürü soru. hayatımız türlü sorulara cevap aramakla geçiyor. her satırı dert, her dakikası çoktan seçmeli bir test. sokaklarda aylak aylak dolanan serseriler gibi sevdiğim fakat artık kalem oynatmayan eski bloglarda gezindim biraz. gazete başlıklarına, kitap alıntılarına baktım sonra. rastladığım bir cümlede, geçmişimi izledim bir film şeridi gibi. tuhaftı hissettirdikleri. kırgınlık, kızgınlık yoktu. ama tuhaf bir histi işte. nasıl anlatsam? anlatamam. fakat deneyebilirim. sanki gerçekte değil de rüyada olmuş gibi tüm yaşadıklarım. ama sabahına unuttuğum pek çok rüyanın aksine hiç unutmamışım gibi. başka? o kadar işte. daha ne olsun. gerisi iyilik, sağlık. normalde bu yazı burada biterdi. peki ama kaç gündür içimde depreşen haller doktor? 
.
şimdi doğruya doğru. normal şartlar altında pek inanmam bu dolunay işlerine.. yok marsmış, yok retroymuş. efendim uranüs ileri gitmiş de neptün ağzının payını vermiş. sonra jüpiter sert yapmış falan. uzak durduğum konular. (sevgili ve çok saygıdeğer 
juno  affetsin. ama öyle) 
lakin ve öte yandan günlerdir içimden bir şey çıkacakmış gibi hissetmem, med-cezirvari dalgalanmalar, durulmalar falan derken iki gün üst üste, gecenin tam üçünde uyanıp pencereden bakınca (niye bakıyorsam artık) ateş topu olmuş dolunayın da yalnız bana baktığını görünce bi’eüzü besmele çektim. bi’içim çekildi. bi’gerildim. elektriklendim. gittim, elimi yüzümü yıkadım. sonra gerisin geri yattım. 
.
işe gidip eve döndüm. bir hafta kadar. çok özledim. çok düşündüm. ne değişecek ki dedim. bir arpa boyu yol gidemedim. far ışığına tutulmuş tavşan gibi kalakaldım ortada. biraz da istasyondaki adele gibi bir şeyler olmasını bekledim sanki. hiç bir şey olmadı elbette. ben bunu hak etmiyorum dedim. kendime kızdım. sövdüm. dövdüm. biraz da acıdım galiba. ama vazgeçmedim ritüellerimden. hafta sonları da işe gitme saatlerinde uyandım. en az dört bin adım yürüdüm. ama sahile inmek gelmedi içimden. balkondan burgaz’a bakıp ahh ettim. en az iki oğuz atay hikayesi okudum. çayı günde on bardağa çıkardım. her cumartesi jonas’ı yad ederek alışverişe çıktım. marketten aldıklarımı kitaplığımı dizdiğim titizlikte buzdolabına yerleştirdim. başka türlü olsa nasıl olurdu diye düşündüm. keşkelere sığındım. iyi ki’lerden nefret ettim. akan bir suyun kenarındaki dal parçasına takılan çöp misali asılı kaldım bu düşüncede. kurtulamadım. belki de kurtulmak istemedim. saatlerce güneşte bekledim. şiirler okudum. hatta ayıp’lı bir şiYir yazdım. çok beğenmedim. yayınlamadım. ne değişecek ki dedim. yine yeniden. özledim. gitmek istedim. hatta bazen bir su buharı gibi gökyüzüne çıkmak, icabında bulut olmak istedim. aslında hep bir kuş olmak istemiştim. ama bulut olmaya da fittim. kazık oldum. yerime  çakıldım. bazı günler de sadece bir kelimenin peşine düşeyim istedim. öyle ki, benim diyen, en profesyonel iz sürücülerine taş çıkartırcasına adım adım, harf harf, peşinden gideyim o kelimenin. ve gerekirse klişelere saparak, kendime fazla uzağa gidemeyeceği müjdesini vererek, genetiğini ve fonetiğini çok dert etmeyerek, sadece kelimenin ve çağrıştırdığı anlamların geçtiği yollara girersem belki huzur bulurum dedim. şöyle bir bakındım. karşıma ilk çıkan kelimeye sarıldım. fakat fazla uzağa gidemedim. zevahiri kurtaramadım. başa döndüm. çayın gelmesine şimdi on iki dakika var.
.

bebe - siempre me quedara

.

fotoğraf: kadim dost; fiko’nun objektifinden.


24 Haziran 2021

time (2021)


zaman her şeyin ilacı mıdır gerçekten?
ya da sayılı gün çabuk mu geçer sahiden?
yahut günler birbiri ardına akıp gittikçe duyguların şiddeti ve yönü değişir mi, içinizi yakıp kavuran yaralar küllenmeye mi yüz tutar yoksa daha mı harlanır? 

senarist ya da yönetmen dayı, day1, day2....day20 ve nihayet day730 diyerek geçen zamanı gözümüze sokarak yahut finaldeki hiç beklenmeyen yumuşamayı bize izleterek yukarıdaki soruları sormamızı mı istemiştir yoksa hepsi benim deli saçmalarım mıdır?
bilemiyorum.
ama ve sanki asıl sorulması gereken soru; hapse giren her kişi ya da suç işleyen her insan gerçekten kötü müdür? 

şahsi bir merakım da, bir bölümdeki suç ve ceza konferansı raskolnikov'a ve dolayısı ile dostoyevski'ye bir selam yollama, bir saygı duruşu mudur?

.
ned stark'ı (sean bean) ve bbc'yi görür görmez konusuna falan bakmadan izlemeye başladım time isimli bu mini ingiliz dizisini. elbette bir oturuşta da bitirdim. ve yazmaya başladım..

ama yalan yok şimdi; game of thrones'dan mütevellit dizi boyunca ölecek diye çok korktum ned stark abiyi. allah'tan bölüm sayısı kısaydı da öldüremediler!

polisiyelerine zaten bayılırdım ingilizlerin ama dramalarının da böyle güçlü olduğunu bilmezdim. e oyuncular da iyi olunca bir şekilde diziyi yaşıyor yahut en kötü empati yaparken buluyorsunuz kendinizi. 
son tahlilde adamlar yapmış amirim!
sağlam bir dizi. gerçi dizi diyorum ama sinema tadında gayet başarılı bir yapım.
zaten imdb puanı da 8,5. ama ben helalinden 9,5 verdim.
evet. böyle.
.

23 Haziran 2021

argentina



yaptığım işi unutup dışarıda, bizim telaşımızdan daha yavaş akan hayata dalıp gitmişken yakalıyorum kendimi son günlerde. bir boşvermişlik hali ile sorumluluk kumkuması olmuş bir halin arasında sıkışıp kalmış gibi. ne yana dönsem olmuyor. yazsam. ya da sussam. yine olmuyor. sanki, bilinçli bir dalgınlık hali. şimdi mesela; bugün gördüğüm, aynı sokaktan geçen dördüncü kağıt toplayıcısı bu. benzer kirli elbiseler, çıplak ayaklar ve koca bir çuval dolusu yük. ister istemez bir kıyas başlıyor. acaba hangimizin yükü daha ağır?
.
bazen de. -şimdi olduğu gibi- öyle yoğun, öyle özlem dolu bir his geliyor. yazsan olmaz. yazmasan olmaz. kaçsan kaçamazsın. atsan atamazsın. elbisendeki tüm ceplere en ağırından yükler eklenmiş gibi. yetmemiş beline koca bir kaya parçası bağlanmış gibi. ağır ağır atıldığın suyun dibin doğruna çökersin. batsan olmaz. çıksan yine olmaz..
.
az önce yaz sağanağı vurdu, geçti. içimdeki bu sıkışmışlık hali geçmedi. aslında pazar akşamından beri yazıyorum. yazıyorum. 
yazıyorum. 
sonra..
hayır, sanılanın aksine silmiyorum. biriktiriyorum. 
düşünüyorum. 
bu yazma eylemi, ne menem bir iştir?
“yazarak, hayattan eksikliklerimizi mi kapatıyoruz?” diyen zarifoğlu’nun aksine ben de diyorum ki; böyle çalakalem yazarak kimi ikna etmeye çalışıyoruz?
okuyucuyu mu yoksa kendimizi mi?
zaman zaman süslü, cafcaflı kelimelere sığınmaktaki asıl gaye nedir? 
mantıksız geliyor bazen. 
soruyorum yine.
neden hala buralardayım ve çekip gidemiyorum?
.
hal böyleyken dexter takılıyor aklıma. ve elbette, onun unutamadığım arjantin düsturu.

"herkesin bir arjantin hayali vardır. 
arjantin, arjantindir işte. 
nereye gidersek gidelim kendimizi ve yaralarımızıda beraberimizde götürürüz. acaba yuvamız ona kaçtığımız yer midir, ondan kaçtığımız yer midir
yoksa her şartta kabul gördüğümüz, sığındığımız yerler midir?"
.
.