31 Aralık 2006

oyun

the truman show (jim carrey) ve the game (michael douglas) 
beni oldukça etkilemiş 
filmlerin başında gelir. 
bazen düşünüyorum da; acaba biz de böylesi bir oyunun parçaları, piyonları mıyız yoksa?

.
.
bülent ortaçgil - benimle oynar mısın?

24 Aralık 2006

big fish-2003



-insan hayatının aşkıyla karsılaştığında zamanın durduğunu söylerler. bu doğru ama söylemedikleri bir sey var. zaman tekrar basladıgında arayı kapatmak için çok daha hızlı hareket eder...

18 Aralık 2006

the usual suspects (1995)


"kişi özünü asla değiştirmez. etrafındakileri başka birisi olmaya ikna edebilir ama kendini asla."

son sahnelerinde "n'oluyo lan" deyip pause'a basmaktan bitap düştüğüm film. 
manyak film. olağan-üstü film. 
bu arada spacey abimiz de tam anlamıyle döktürmüştür. tebrik eder, başarılarının devamını dileriz.

26 Kasım 2006

leon (1994)



-hayat hep böyle zor mudur yoksa ben çocuk olduğum için mi bana öyle geliyor?

-hep böyledir.

12 Kasım 2006

ben öyle bir insan mıyım doktor?

insan neden kendi hikayesini beğenmez doktor? 
kaç gündür bunu düşünüyorum. neden kendi hikayesinin başrolünü kabul etmeyip başka hikayelerin figüranı olmak ister? nedir bu memnuniyetsizlik, bu sorular, tüm bu sorgulamalar, kafa karışıklıkları, niye suyun akışına bırakmaz ki kendini? 
ha evet! ben mesela görünüşte kabul ettim bunu, işe gidiyorum eve dönüyorum. alışveriş yapıyorum elimde dolu poşetlerle. bir yerden bir yere koşarcasına hızlı adımlarla gidiyorum. acele ediyorum. sıraya giriyorum. bazen hatalı sollama bile yapıyorum. küfür ediyorum, sinirleniyorum çabuk. sonra dakikalarca telefonda konuşuyorum mesela. yüksek sesle hem de umursamadan etraftakileri bazen. anlayacağın görünüşte çemberin tam içindeyim. sıradanım. ama işte kafam dışarıda. başka hikayelerde. evet şarkıdaki gibi aynı. okuduğum kitaplar mı yoksa izlediğim filmler mi beni buna zorlayan. böyle yapan.
kim bilir belki de dinlediğim şarkılardır.
niçin şaire kulak verip basit yaşamaz ki insan. neden sınırları zorlar. uç noktalarda dolaşır ya da dolaşmak ister?
hayaller, duygular bir tarafta hayatın gerçekleri öte yanda
çıldırmamak içten değil aslında ve bir bakıma.
sonra lan acaba bizi bu melankolik hallere sürükleyen bunlar mı dediğimiz filmlere, kitaplara ve hatta şarkılara sığınıyoruz yine. nasıl bir kısırdöngüdür bu?
insan olmak ne tuhaf şey doktor!
onca kelimeyi niye yazıyoruz hiç düşündün mü, nedir bu kendini anlatma çabası?
hayatın yükünü hafifletmek diyebilir miyiz sadece
ya da nedir? bilemiyorum doktor. bilemiyorum
yıllar önceki hissiyatımdayım şimdi

bir varım bir yokum
bir gidip bir geliyorum
bir konuşup bir susuyorum
bir gülüp bir ağlıyorum
belki de büyümeyen bir çocuğum hala
bana ne olduğumu sorma
çünkü ben de bilmiyorum!
belki başıboş bir salım akıntıya kapılmış giden
belki bir ağacım ormanda hain bir baltayla devrilmeyi bekleyen
evet böyleyim ben

ayten alpman-ben böyleyim

.

16 Ekim 2006

nadejda

geçen hafta tam bugün ve tam da bu zamanlar klasik müzik bağlamında bir şeyler karalamıştım deftere.  radyo 3'ten falan bahsetmiştim de bir şeyden bahsetmemiştim sonra yazarım diyerekten.  ilginç bir hikaye dinlemiştim klasik müzik yüklü bu radyoda.
bir piyanistin ilginç ve de ilham veren aşk hikayesiydi bu.
ben tembelliğimden sıyrılana kadar aynı programı dinleyen “elin gazetecisi”  yalçın doğan
olayın öznesi arkadaşla röportajı patlatmış bile. 
dün hürriyet pazar da okudum.  radyodaki kadar çekici gelmedi bana. ben yazmadım ya!

şimdi efendim  “gizli gizli”  gelip çaktırmadan günlüğümü okuyanların olduğunu biliyorum.  zira uğradıkları zaman salt okumuyorlar kokularını ve hafif kıvrılmış yaprakları bırakıyorlar giderken arkalarında.  o yüzden onlardan merak edenleri fazla bekletmeden aslında pek çoğumuzun aynı olmasa da benzer maceraları yaşadığını düşündüğüm anekdotu aktarayım hemen.

kendi deyimi ile üç yıldır aşık olmadığından beste yapamayan piyanist hakan toker internet aracılığı ile rus kızı nadejda ile tanışıyor.  zaten yanmaya hazır olan yüreği nadejda’nın fotoğrafına eklenen duygu yüklü kelimelerle iyice tutuşuyor.  yine kendi deyimi ile mantığı karşındakini görmüyorsun,  dokunmuyorsun ya erkekse vs.  vesveselerle engel olmak istemişse de bu aşka  o yüreğinin sesini dinlemiş. yangına körükle gitmiş.  gel zaman git zaman bir gece yolculuğunda araba kullanırken ziyaret etmiş ilham perisi toker’i.
ve nadejda isimli fevkalade bir eser çıkmış ortaya.  şahsen dinledim ve beğendim ben.

lakin aşk gangsteri rahat durmamış.  en mutlu an da zıplamış ortama. meğerse güzeller güzeli nadejda rus mafyasının kadrolu elemanıymış. olayı anladığında mantığı toker’le dalga geçmiş ama o hem magrur hem de gururluymuş. zira bu aşk’dan  nur topu gibi bir beste kalmış toker’e.

o da finali pek bir afili cümleyle yapmış:

"oradaki hanım veya bey; size kızgın değilim. yaşattığınız duygular sayesinde üç yıldır beste yapamayan  bana ilham verip yeni bir beste yapmama neden oldunuz.
sizi AŞK ADINA AFFEDİYORUM."
.
özlem tekin - aşk her şeyi affeder mi?

26 Eylül 2006

ae fond kiss (2004)



şu sıralarda sinemalarımızda duygudan da öte  adıyla gösterimde.  bu akşam seyrettim.  seyretmek ne kelime nefes almadan izledim.  evet bir macera filmi olmamasına rağmen nefesimi kesen bir filmdi.  aslında konu tanıdık. günlük hayatta çevremizdekiler sayesinde tanıştığımız hatta bazen bizzat kendimizin karşılaştığı aile, din, toplum baskısı nedeniyle yaşanması güçleştirilen ya da tamamen engellenen aşkı ele alıyor.

böyle bilindik bir konu olsa da yönetmen öyle şaşaalı, alengirli anlatımlara başvurmamış.  derdini oldukça sade ve izleyici yormadan anlatmış.  belki de bu kadar soluksuz izleyip beğenmemin nedeni de bu sadelik.  o kadar basit o kadar sade ve de samimi işleniyor ki konu film sizi içine  alıyor adeta.  sarıp sarmalıyor.  kullanılan müzikler ruhunuza işliyor. hüznü, sevgiyi, mutluluğu oyuncularla birlikte yaşıyorsunuz.  o kadar doğal yani.  elbette pek çok filmde olduğu gibi bir çok satır arası mesajı var filmin, izlerken alıyorsunuz mesajları bir şekilde ama bu sıkmıyor sizi.  hem zaten güzel, insancıl mesajlar bunlar.

neticede  sıkı bir aşk hikayesinin oldukça gerçekçi bir dilde anlatıldığı güzel bir film  
fond  kiss.  
sevdim ben filmi. 
hem de çok.

14 Eylül 2006

the lake house (2006)



aşk gibi bir film. evet filmde mantık yok, aşk da da yok. o halde  (bkz. düz mantık)

valla sonbahar heyheylerimin üstümde olduğundan mıdır yoksa sandra hayranlığım mıdır bilemiyorum ama ben filmi cok beğendim. 


filmde ne mantık ne de bilim aradım. yalnız bir istisna ile o da   bu "mantıksız" kurgu içinde yine de ölmeliydi keanu abimiz.... sıralama açısından zira!
öte yandan filmi benim gibi duygu gözü ile izleyenler keanu'nun ölüm haberi alındığında sandra gibi bir titrediler, bir "dikenlendiler" sanırım! 
dolayısı ile ölecekti abi sonunda keanu... ya da biraz daha çalışılmış, daha çok kasılmış bir son  daha anlamlı olurdu sanki. gibi. bilemiyorum. ben her şeyi bilemem.
güzeldi ama güzel. sevdim ben filmi...






29 Ağustos 2006

kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı




siyah. simsiyah bir dere. kağıthane deresi. haliç’in bittiği sadabad’ın başladığı yerde. okmeydanı ssk’ya gidebilmek için derenin üzerinde bir değil iki köprüden birden geçmek gerekiyor. biri oldukça güvenli, taş bir köprü. ötekisi ise indiana jones filmlerinden kalma, derme çatma tahtadan bir asma köprü. fena sallanıyor. üstelik bazı tahtaları ya yerinden çıkmış ya da oynuyor. çocuk yüreğimdeki korkuyu anlatamam. keşke bu köprü de ilki gibi taştan olsaydı diyorum her seferinde. ama kardeşimin düzenli tedavisi için bu yolu katetmemiz gerek. ne otobüs, ne de minibüs var ulaşım için. taksi de bize gelmiyor. mecburen tabanvay. annem tüm dikkatini kucağındaki kardeşime vermiş durumda. bense sallanan köprüdeki oynak tahtalara. ama buna rağmen tökezliyor, çürük bir tahtaya basıp simsiyah dereye bodoslama düşüyorum. bir kaç çırpınıştan sonra tam boğulmak üzereyken uyanıyorum kan ter içinde.
yanılmıyorsam böyle 8-10 kez düştüm ben bu simsiyah kağıthane deresine. rüyamda elbet. çocukluğumun kabusu olmuştu bu boklu dere.
lakin yine de kıyısından ayrılamıyor, gerek atmacasporumuzun kendimizce kros idmanlarında ve gerekse başka oyunlar nedeniyle çoğu zaman iç içeydik bu boklu dere ile.
kaldı ki yalnız değildik. bizim gibi dere ile iç içe olan daha büyük bir topluluk vardı o zamanlar. yanılmıyorsam levazım bölüğü idi. evet evet! her sabah sadabad’dan kopup gelerek sokağımızı yaylalar diye inletip komşularımıza kızlarını zapteylemesini söyleyen beyaz fanilalı askerlerin bölüğü. o zamanlar bilmediğimiz sonradan idrakine vardığımız çarşı izni dolayısı ile sokağımızdan geçen her birimizin “asker abi meraba” selamına üşenmeden, gülümseyerek selam duran hakili abilerin bölüğü. sonra, çok sonraları o ilk zamanlar güzergâhımızdan bir türlü gelmeyen, geçmeyen otobüsün durağı oldu bu yerler. hoş evimize yaklaşık 1 km uzakta da olsa bizim durağımızdı yine de. şimdi bambaşka yerler olmuş oraları. hiç olmadık bir anda gogıl amca sayesinde öğrenilen ve anıları depreştiren yerler. ne güzel yerler..
.
the beatles - yesterday
.

28 Ağustos 2006

tutamak

"dünyada hepimiz sallantılı korkuluksuz köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaylardaki tutamaklar gibi. kimi zenginliğine, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. herkes kendi tutamağının en iyi en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü farketmez!"
*yusuf atılgan - aylak adam


sanırım benim gülünçlüğüm de "yazmak" ve bu blog olacak bundan kelli...

.
sezen aksu - tutunamadım