31 Aralık 2009

iki bin dokuz

bir metrobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık yahut ha asıldı ha asılacak. sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile gülen bu sarışının özellikle gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki mahalle hatta ilçe sakini o olacak belli. hafta boyu içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi, kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. belki şu bir metrobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös şu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı amca metrobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve vakuruyla dim dik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışardan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik fark ettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyette ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan çekinmiyordu. anlaşılan o ki bir kaç saat sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış iki resmin arasındaki iki bin dokuz farkı bizlere sunmak istemişti. dedim ya bugüne değin hiç bu kadar güzel ve çekici bulmamıştım bu manzarayı. öylesine huzur dolu, öylesine berrak bir manzara. hani ölmenin yeri ve zamanı var mı bilmiyorum ama varsa da en kallavisi böyle bir yer olmalıydı mutlaka. ölüme nereden geldik şimdi. tüm güzellikler gibi bir köprü uzunluğunda kısa sürdü elbet bu güzelliği yaşamakta. hemen sol arka çaprazımda esmer güzelini görünce yazmayı özlediğimi fark ettim. aslında esmer güzelini görmesem de yazacaktım. çünkü 27 aralık pazar günü kendime söz vermiştim. geçen bir yılın hatırına, bir yaşına daha giren blogun hatırına elli beş readers'ın hatırına, ara ara sönüp tekrar alevlenen içimdeki yazma aşkının hatırına, her daim çantamda taşıdığım kalem ve defterin hatırına, gün gelir bu yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup hey gidi günler diyebilmenin hüzünlü tadına varmanın hatırına, zorla bir şey yapmayacağını bilip iyi seneler dileğiyle niye yazmadığımı merak eden sevgili arkadaşların hatırına, bugüne kadar kendime verdiğim sözleri tutamamış biri olarak yeni yıla girerken bir batıl inanışı ya tutarsa diye pratik etmenin hatırına ve unutup yazamadığım daha bir çok şeyin hatırına yazacaktım. taammüden planladığım bu koşullar dahilinde ama ille de ben istediğim için yazacaktım....
saat altıyı kırk beş geçiyordu. bir metrobüs dolusu insan hala mutsuzdu. radyo eksende placebo çalıyordu. ama ben esmer güzeli olmasaydı da yazacaktım bu yazıyı.
.
ve şimdi evdeyim...
gece yarısına az bir zaman kaldı.
şehir çılgınlar gibi eğleniyor, havai fişek sesleri ve dahi ışıkları odamı dolduruyor. fakat içimdeki boşluk ancak yazarsam dolacakmış gibi geliyor bana.

aralık 29

mutsuzluktan mutlu olan bir insan modeli olabilir mi? sanırım o benim. bursa dönüşü adnan menderes feribotundayım. sanırım en son üç dört sene önce bindiğim feribotta adnan menderesti hatta bandırmaya hem gidiş hem de dönüş yine adnan menderesle olmuştu. ilginç olan bu değildi. içinde adnan menderesin de çokca olduğu ve çok sevdiğim anı kitaplarından yorgun mayıs kısraklarını bu feribotta bitirmiştim. şimdi yine o feribottayım ve elimdeki başka bir kitabı sağa sola çeviriyorum anlamsızca. aynı sayfayı beşinci kez okumayı deniyorum. olmuyor. salonu tıka basa dolduran bir sürü insana bakıyorum. anlam aramaya çalışıyorum donuk hareketlerinde. bulamıyorum. anlamsızlık diz boyu. uykusuz'a yöneliyorum gelirken alıp bitiremediğim. şimdi dönüşte ona da adapte olamıyorum bir türlü. kendimi müziğin şefkatli sesine bırakıp yanımdaki iki ergenin laptoplarındaki tatil resimlerine bakıyorum onlara çaktırmadan, onlarla birlikte. bursa'dan istanbul'a geldiğim zamana eşdeğer bir sürede evime ulaşabiliyorum ancak. istanbul, trafik, kalabalık, gürültü büyük sorun. bir şeyler yapmalı!

aralık 28

farklı bir şehre gitmenin en güzel yanı ; rutin hayatın sıradanlığından uzaklaşıp, hava değişikliğinin yanı sıra uzun süredir görüşemediğin arkadaşlarınla hasret giderebilme olanağındır. anlar, anılar bir süreliğine de olsa çekip alır sizi bu hayattan. bulutların arasında kaybolursunuz sanki. tabi bunun sonunda bir otel odasındaki yalnızlığa bodoslama düşmeniz kaçınılmazdır. ama yine de değer buna.
bu kısa buluşmanın tetiklediği anıları ertesi günkü sınava hazırlanan öğrenci çalışkanlığında dilinden hiç anlamadığınız fransız bir filmini izlerken temize çekersiniz bir otel odasında. yahut ışıltılı şehri alıcı gözüyle izlerken en parlak ışıkta kaybolup arka plandaki şarkı eşliğinde yeniden koparsınız zamandan ve mekandan. güzel şeyler bunlar.

aralık 27
sanırım 31 aralık gecesi şöyle uzun uzadıya bir yazı yazmam gerekecek. uzun süren bu yazı kabızlığını planlamadım ama bu yazı işini planlayabilirim. belki iştahım da açılır o vakte kadar kim bilir? hatta itiraf edeyim futbol takımı posterlerinde oturanlar denen ama aslında çömelenlerin durduğu şekilde durmuş tuhaf biçimde radyo eksen dinlerken geçmişe, özellikle iki bin dokuza ait bir dolu düşünce geçti kafamdan. belki şartlı reflex. belki değil. ama bunları yazmalıyım dedim. lakin kafadan geçtiği gibi akılda durmuyor meret düşünceler, kuş gibi uçup gidiyorlar. artık yakaladıklarımı kayıtlarım dedim ve antika yöneticimizin keyfine göre yanan kalorifer peteğine dayadım sırtımı. kalorifer yeni ısınıyordu. ilginçtir her zamanki yerime koymadığım çantamı kaloriferin yanına fırlatmışım bu sefer. niye bilmem. bir işaret olabilr mi? defteri ve kalemi aldım içinden. bu ucu bucağı ve bir anlamı olmayan şeyleri yazdım işte.
şimdi de bloga yazıyorum. olsun. ne iyi ettim de yazdım.

aralık 22

sabah erken saatler. tezat haller birbirini kovalıyor. dışarısı zehir gibi soğuk metrobüsün içi kalabalığın etkisi ile sauna gibi. kulağımda tarantino filmlerini çağrıştıran değişik bir müzik, yukarıda tek tük martılar uçuşuyor. sonra "hiçkok" un kuşları gibi bir sürü insan pike yapıyor metrobüsün içine. uzunçayır diyorlar buraya. çok geçmeden sağ yanımdaki cam buğulanıyor. buğulara yazı yazdığımız anlar geliyor aklıma. buğulanmadığı zaman ise hohlayıp yapay buğu oluşturduğumuz zamanlar. sol yanımda oturan delikanlının ağzındaki kokuyu örfbas etmek için kullandığı nane, karışımı olduğu koku ile daha iğrenç duyumsanıyor. başımı camdan yana çeviriyorum. üzerine çiğ yağmış bembeyaz çimleri görüyorum. gözlerimi kapatıyorum. ronan keating time after time diyor o sırada. bembeyaz karlarla kaplanmış ve bir gölün kenarına konuşlanmış dağ evini görüyorum uzaktan. kırmızılar içinde biri neşeli kahkahalar atarak çabuk yanına gelmemi istiyor benden. koşuyorum. ama ben koştukça o uzaklaşıyor sanki. son durak diye bir ses duyuyorum. hemen yanındaki yüksekliğe çıkmış metrobüs şoförü; " zincirlikuyu son durak beyim" diyor. oysa hiç bitmesin istiyorum bu yolculuk. bu müzik. ve bu rüya.
ama daha yeni binmiştim demek istiyorum.
"son durak evet" diyebiliyorum sadece.
son durak.

aralık 18

minibüsün kapısı açık. hava çok soğuk. üşüyorum ama şoföre de kapıyı kapat demiyorum. öyle bir pasifize haldeyim. öyle ki dinlediğim müzik ilk defa tat vermiyor bana ama ben kapatmıyorum yahut değiştirmek için eylemde bulunmuyorum. eylemsizim, hareketsizim. şehrin en kalabalık bölgesinde ışıklarda yolcu bekliyoruz. bir dolu hikaye ile insanlar geçiyor. belki ilk defa oralı olmuyorum. hemen arkamda incir çekirdeğini doldurmayacak mesele yüzünden yanındaki sevgilisi yahut nişanlısının ve dahi kulağımdaki müziğe rağmen benim kafamı ütüleyen hatun yüzünden arkama dönüp, birader allah kurtarsın diyemiyorum. kaybolmak, yok olmak istiyorum.
olamıyorum.

18 Aralık 2009

kilit - 2007


çok gürültü var hayatımda. hiç konuşmayacağım. sadece gel ve ellerini kalbime tut.

3 Aralık 2009

cahit

yüzü gibi ince ve narin ellerini bana uzatmış “buraya gel cahit” diye sesleniyordu. "ben cahit değilim" dedikçe o ısrarla “cahit gel lütfen ” diyordu. beyazlar içindeydi. çok güzeldi. daha önce görmediğime emindim. ama yine de anlamlandıramadığım iç gıcıklayıcı bir hisle doluydu içim. sanki biraz sonra gözüm bir yerden ısıracaktı bu esrarengiz güzeli. nasıl bir oyundu bu? ya da bu bir oyun muydu? çözemiyordum. böyle güzelliği nerede olsa tanırdım. fakat bir türlü kim olduğunu çıkaramıyordum. ben durumu çözmeye çalıştıkça ve şaşkın baktıkça yüzüne “lütfen benimle gel cahit” diyordu. bir şeyler eveleyip geveliyorum. sanırım saçmalıyordum. sonra birden ürkek ve titrek ellerimle yosun yeşili bir tahtaya şiire benzer bir şeyler yazmaya başladım.

cahit olamam ben
üç cahit var tanıdığım
cahit sıtkı, cahit kulebi
ve müdür muavini cahit
allahsız çok pis döverdi bizi


aniden uyanıyorum. ama sakinim. kabus desen kabus değil, peri masalı desen hiç değil. bir garip rüya işte. sadece bir rüya diyorum. ama etkisinden de çıkamıyorum. üstelik o kızı tanıyacakmış gibi olmam ama kim olduğunu bulamam daha kötü ediyor beni. düşünüyorum, düşünüyorum bulamıyorum. bulamadıkça daha kötü hissediyorum. saçmalama altı üstü bir rüya diye tekrar ve tekrar söylenerek teskin etmeye çalışıyorum kendimi. ama nafile. yüzümü yıkarken, hacet giderirken, dişimi fırçalarken kim olduğunu düşünüyorum. bulamıyorum. kahvaltı hazırlarken de düşünüyor fakat yine bulamıyorum. varlığından bile emin olmadığım birini aramak yoruyor beni. kafam dağılsın diye televizyonu açıyorum. akşam ki haberlerin tekrarını veriyor çoğu kanal. bir kanalda üç beş doktor bir hizaya dizilmiş telefonla sorusu ve sorunu olanlara cevap yetiştiriyor. mtv de madonna o eski bilindik hareketli şarkısını söylüyor. şarkıya ayağımla tempo tutup zeytin çekirdeğini ısırmamla “buldum” diye höykürmem, evet hepsi aynı saliselik dilimde cereyan ediyor. belki de bulduğum için zeytin çekirdeğini ısırıyorum. bilmiyorum. tabi ya geçen hafta minibüs caddesinde beyazlar içinde salınırken görmüştüm o'nu. sonuçta büyük ikramiye çıkmış talihli gibi sevinirken dişimdeki acıyı çok önemsemiyorum. annem olsa önce bir la havle çeker sonra bizim oğlan delirdi diye okuyup üflerdi kesin. ingiliz devi chelsea’yi devirdiğimiz maçta ikinci sergen golünden sonra adeta çıldırmış, kendimi oradan oraya atmış arada camı açıp akasya sokağın sessizliğine böğürmüştüm avazım çıktığı kadar. yerlerde yuvarlandığımı gören kadıncağız da “eyvah çocuğu cinler çarptı” diyerek beni okuyup üfleyip ancak bu fayda vermeyince telaşla karşı komşumuz hacı hüseyin amca’yı çağırmıştı. o hacı hüseyin ki pehlivan gibi, iri cüsseli. ben derdimi anlatana kadar bir güzel pataklamıştı beni. o gün bugündür içimden yaşarım hep gol sevinçlerimi.
bu ağır düşünceler ağır ağır uzaklaşırken zihnimden önceki gün minibüs caddesindeki hayali daha bir berrak canlanıyordu bu kar tanesi beyazlığındaki kızın. trafik her zamanki gibi sıkışıktı. o gün bir daha bu yolu kullanmamaya karar vermiştim. elimdeki kitabı bir anlık bırakıp dışarıyı izlerken fark etmiştim ilk kez kendine güvenen, dünyayı umursamayan bu rahat tavırlarını. ve güzelliğini. saflığını bir de! hatta pollyanna mı amelie mi olsun ismi diye bir süre kararsız bile kalmış amelie isminde karar kılmıştım sonra. evet o’ydu tabi ki. o günkü hallerini başından sonuna yeniden hatırladım.

atlasam arabama özgürlük parkına gitsem şimdi. hem sakindir, kimsecikler yoktur. olsa da tek tük benim gibi işsiz güçsüzler vardır. ya da doğa sevdalısı bir iki tip. köşedeki bakkaldan sigara ile bir de kibrit alsam. kulağımda sting çalarken derin derin içime çeksem çay fincanı ile aynı elimde tuttuğum sigarayı, inci beyazlığındaki amelie kadar özgür ve mutlu olur muyum acaba?
onlarca insanın arasında sanki bu dünyada tek başınaymış gibi adeta dans ederek yürüyor ve pipet kalınlığındaki sigarayı öyle keyifle tüttürüyordu ki özendim o gün ne yalan söyleyeyim. hem haline hem sigara içişine. aslında nefret ederim sigaranın kokusundan ve dumanından. ama işte hayat...

dışarı çıkmam gerektiğini biliyorum. uzun zaman oldu dışarı çıkmayalı. uzun dediysem bana yıllar gibi gelen 2 ya da üç gün. belki de dörttür bilemiyorum. ama bunu çok istediğimden emin değilim. ruhum istiyor bedenim izin vermiyor. zor bir durum. anlatması da zor. ama kafamda provasını yapıyorum.. çıkarken asansörde hep yanıldığım gibi zemin kat yerine bulunduğum sekizinci kata basabileceğimi düşünüyorum. ama ondan önce kapıyı kilitledim mi diye bir kez daha kontrol ettiğimi hayal ediyorum. arabayı çalıştırmadan önce de köşedeki bakkala gidiyorum en hafifinden bir sigara ve vasati kırk çöplük bir kibrit alıyorum. dündar amca’nın “sen sigara içer miydin evlat” sorusunu “bi arkadaşa alıyorum” diye geçiştiriyorum. pek inanmamış görünen “ha” ünleminin ardından gelen “ne olacak bu fenerin haline” ve topa girmek istemediğimden arkadaş bekliyor deyip koşar adım çıkarken daum’u gönderin aykut ve rıdvan’ı hoca yapın diye bağırıyorum. sigarayı yakmadan önce gerçekten kırk çöp var mı diye saymak istiyorum kibritleri. yaktıktan sonra da sayabilirdim. saymadım.

şehir merkezine girmeyi gözüm kesmiyor, sokak aralarından ulaşıyorum parka. ağaçların arasında kuytuda bir yer kestiriyorum gözüme. büfeden tek şekerli çayımı alıyorum boş banka oturmadan önce. banklara, özellikle benim gibi yalnız ve huzursuz banklara karşı zaafımın ve sevgimin nereden kaynaklandığını düşünüyorum. filmlerdeki bank sahnelerini kopyalayıp kolleksiyon yapmaya başladığım zamanı hatırlamaya çalışıyorum daha sonra. bugünkü gibi soğuk kış günü erenköy’de fotoğrafladığım bankı ve o’nu hatırlıyorum şimdi. beyaz, o’na da çok yakışırdı. ve boş bankları o da çok severdi. oysa ben üçünü de çok sevdim. beyazın saflığını, boş bankların yalnızlığını ve hüznünü ve tabi ki o’nu. bankın oturacak yerine ayaklarımı, sırtlık bölümüne de popomu koyuyorum. trenlerde ayaklarını koltuklara uzatanlara attığım fırçalar, verdiğim vaazlar üşüşüyor beynime. kendime kızıyorum bu yaptığım çirkin davranış için ama işte hoşuma gidiyor böyle oturmak. o yüzden aldırmıyorum hiçbir şeye. kendime bile. özgür olmak için gelmedim mi hem buraya? çantamdan kürk mantolu madonna’yı çıkarıyorum. sanki okunma zamanını bekler gibi aylarca kitaplığımda duran kitabı neden bilmem şimdi okumak istiyorum. mp3 çalarımı ayarlayıp sigaramı da yaktıktan sonra ulaşabilirim belki kendi nirvanama. dünyadan ve sıkıntılarından ancak bu şekilde soyutlanabilirdim. ama işte o acemi, çekingen ve baş döndüren sigara çekişim sırasında şimşek gibi bir başka görüntü düştü zihnime. en son dışarı çıktığım gün. amelie’yi gördüğüm gün yani. içinde bulunduğum otobüsün yanındaki aracın camına düşen aksim geldi hatırıma. itiraf etmeliyim ki korkmuştum o halimden. sonuçsuz ve salakça bir iş görüşmesinden dönüyordum yine. sert ifadeli. mesafeli biraz üzgün çokça hüzünlü gergin bir yüz bakıyordu bana! otobüstekilerin de aynı yüzü gördüğü geldi aklıma ve belli belirsiz zoraki bir tebessüm yerleştirdim hemen yüzüme. fakat aynı gerginlikte eski halini alması uzun sürmedi yüzümün. şimdi ise aynı yüz bir belediye bankının üstüne tünemiş bir bedende hoyratça ve acemice bir sigarayı üflüyor, kulağındaki müziğe tempo tutup elindeki kitaba odaklanmaya çalışıyor. o gün korkunç bulduğum yüzü şimdi komik buluyorum.

sonra niye bilmem ışık hızıyla odama dönüyorum. 3 gündür dışarı çıkmadığım odama. belki de dört bilemiyorum. hepi topu üç buçuk metrekare olan ve sabahtan akşama müziğin ve güneşin eksik olmadığı derli toplu sayılabilecek odamdayım. bir tek masam dağınık tıpkı kafam gibi. üzerimdeki ataleti sonlandırıp bilgisayarı açabilirsem şayet yazıya dökmeyi de düşünüyorum elbet bu düşüncelerimi. hatta biraz daha güçlü hissedersem kendimi belki özgürlük parkına bile gidebilirim. kafamda karıncalanan astarsız düşünceler, ruh ve bedenimdeki kafkanın samsa’sı ağırlığındaki uyuşukluk devam ettiği için şu an için buna imkan yok. ama işte bir kalksam, bir kalkabilsem. cahit bile olabilirdim.

18 Kasım 2009

gdo'lu hafızalar

sabaha karşı uykumda kayahan'ın bir garip serçesini seslendirmeye daha doğrusu sözlerini hatırlamaya çalışıyorum. niye bilmem. acayip kasmışım kendimi.. en sevdiğim bölümü yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa... orayı hatırlıyorum hatta bir ara orayı da karıştırdım. ölüm kalım meselesi sanki. bulmam lazım, söylemem lazım.. ama kime niye bilmiyorum...önünü arkasını karıştırdım tabiri caizse güzelim şarkıyı piç ettim. ve sonra uyandım bin pişmanlıkla...
yüzümü yıkamadan açtım bilgisayarı tüm şarkıyı ezberledim.
şimdi kah gazeteden kah internetten sörf yapıyorum haberler arasında. ama kulağım radyomuz eksenimizde her daim. sevdiğim şarkılar çıkıyor. bazen ilk defa duyduğum. hemen not alıyorum ares'ten bilgisayarıma hüpletmek için. aha işte bak chris de burgh-traveller diyor... daha önce de söylemiştim pazar sabahları radyo eksen bir başka çılgın atıyor. müzikle aşağıdan yukarıdan ilgiliyim diyenler bir göz atıp kulak kabartsınlar derim başka da bişi demem.
radikal'in bilişim duayeni serdar kuzuloğlu avrupada özellikle isveç'te ses getiren hatta ab parlementosuna da giren korsan parti'nin türkiye versiyonu için harekete geçmiş. koşulsuz kamerasız destekliyorum bu açılımı.... amaç sadece paylaşmak...
hey gidi!.. bir zamanlar radyo-kasetçalar eşliğinde kasete kayıt yaptığımız günler aklıma geldi bak şimdi. kayıta basıp harici ses almasın diye odayı karantiya alıp aile mesclisinden kimseyi içeri almadığımız günleri. bu hafıza denen şey manyak bir şey... güzel de bi şey ama...

sonra agassi'nin open kitabı ve sansasyonel yankıları.... beni o günlere götürüyor. nasıl bir beyaz gölge,kuliç ve ismini hatırlamadığım kurbanlık koç, basketbolu bir nebze sevdirdiyse bize pazar öğleden sonraları da tek kanallı devlet televizyonundan wimbıldınlarla, amerika açıklarla bu adamlar ve kadınlar (navratilovalar,grafflar vs) tenise hayran olmasak da sempatik yaklaşmamıza neden oldular. ama neden bilmem agassiler, boris beckerlar kupaları ve paraları götürürken amerikalı jonh mc enreo'yu tutardım ben. sanırım telaffuzundan olsa gerek. ve belki de korttaki aykırı hareketlerinden bilemiyorum. ama telaffuz daha ağır basıyor sanki. sizce de güzel değil mi allahaşkına? bakar mısınız güzelliğe con makenro. bir vili vanderkerkof, bir pakolorente, bir armando diego maradona, huan pablo montoya, deportivo la korunya, niuv kesıl yunaytıt kıvraklığında ve yumuşaklığında. sırf bu ağızda yayılan ve lezzet bırakan isimleri için taraftarı olduğum kişi veya klupler olmuştur geçmişimde. ama hep kazanana, devamlı şampiyon olana daha o zamanlar bir antipatim vardı. belki hep "lozır" olmaktan ileri gelen bir duygu bilemiyorum. hakeza formula bir de michael schumacher rekor üstüne rekor kırarken ona kafa tutan deli kolombiyalı hp montoya'yı sevdiğim gibi. ya da millet kerim abdülcabbar, los encılıs leykırs derken sırf attığı üçlükler için lery bird ve bastın seltiksi tutardım misal yine seltiks leykırsa kaybetse de hep.

şimdi de hıncal uluç'un erkek versiyonu ayşe arman'ın scarlett johansonnumuz ile röportaj yaptığı başlığa ilişiyor gözümüz. evet scarlett'ı da çok ama çok hatta oya-bora'nın dünyayı sevmesi gibi sevdik. hem de monica'dan, sandra'dan, julia'dan çok. ama işte ilk vurgunumuz tabiki charlie'nin meleklerine idi eskiden çok eskiden. özellikle de farah fawcett'ımız vardı. tatlı cadı samantha'mız küçük evin büyük kızı laura'mız. akabinde komiser kolombo, görevimiz tehlike, kara şimşek "maykıl nayt", 25.yüzyıl "bak racırs" ve tabi ki uzay bindokuzyüzdoksandokuz ve kaptan "körk"ümüz.
hep ayşe arman scarlett buluşmasından arta kalanlar bunlar şimdi yalan yok.
hafıza bu işte. gönül gibi. oto da konuyor boka da.
ama her şeye rağmen seviyoruz bu içi turşu dolu fıçıcığı!

ve şimdi birleşime bir süre ara veriyoruz...
%$?*^#&

15 Kasım 2009

isteyenin bir yüzü vermeyenin...

10 - baş kahramanı olduğum bir romanın içinde olmak :
hepimiz kendi hayatımızın bir oyuncusuyuz, kahramanıyız öyle değil mi? bir bakıma kendimizi oynuyoruz şu kavanoz dipli dünyada. öyle ya da böyle türlü engellerine karşı memnunuz seviyoruz hayatımızı, yaşamayı. hah işte ben de sanal olanından yazılı olanından bir adet romanın baş kahramanı olursam ayrı bi sevineceğim. best-selır olmasına gerenk yok. hatta tuğla olmasına da. bizim aylak adam'ın kalınlığında olsun yeter.
öyle.

9 - bir gece yolculuğunda şehirler arası bir otobüste olmak : evet evet her yerim tutulsa da, sabah kazık gibi hissetsem de kendimi. mola yerleri, otobüsün açılan kapısından sıcak yahut buz gibi bir soğuğun suratını yalaması, orhan pamuk'un "yeni hayatçısı" gibi sadece karşıdan gelen arabaların farlarının göründüğü gece yolculuklarını seviyorum kardeşim. evet.

8 - herhangi bir sahilde bankta denize nazır oturmak : kulakta sevdiğim melodilerden herhangi bir kaçı hatta bir tanesi dönüp dursun ben de denize bakıp durayım. öylece durayım saatlerce. olur mu?

7 - beni köyümün yağmurlarında yuğasınlar : o köy benim köyümdür. gitmesek de görmesek de.... kimbilir belki de...
belki bi gün işte...

6- ve tabi ki yağmurlu herhangi bir yer : bir bisikletin üstü de olur burası yahut sakin bir park alanı. yağsın yeter ki. ben de yürüyeyim adım adım.

5-kadıköy "şeytan" üçgeni : yok böyle bir isim. şimdi ben uydurdum bir tarafımdan. ama öyle bir yer var. aşağı yukarı sahaflar-bahariye-moda köşegenlerine denk geliyor.
hastasıyım.

4 - yağmurlu bir günde görmüştüm seni : üstünde çubuklu formalar vardı. elbetteki beşiktaşım ve kapalı yanındaki yeni açıkta bir şarkısın seni söylemek...
ne günlerdi. hey gidi.

3- püfür püfür bir vapurun kenarı : ne diyordu şarkıda. püfür püfür bir vapurun yan tarafında şu anda istanbulda olmak vardı anasını satıyım. evet vapurun yan tarafı olmazsa olmaz. ister martılara simit at ister çayını yudumlayarak boğaziçini, kız kulesini seyret. ama mutlaka orada ol. evet.

2- ada : il postino'nunki de olabilir. bozcada'da. hatta büyük ya da kınalıada. ama mutlaka bir ada. favorim, elbet bozca olanı.

1- bir tren camından dünyayı gördüm : elbetteki bir numara bir tren kompartımanı olacak. kış olacak. hem de en karasından en sertinden dondurucu bir soğuk ama yüreğe işleyen kalorifer sıcağı. dinmeyen bir yağmur mümkünse lapa lapa kar yağacak. fonda eleni karaindrou olacak. eternity and a day çalacak. başka? sağlığın müdür. daha n'olsun?
.
eleni karaindrou - eternity and a day

27 Ekim 2009

masumiyet (1996)


oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte.

9 Ekim 2009

ay em türkiş men in istanbul

istanbul'dan nefret etmek için on yedi sebep daha bulmuşken, sting kulağıma ay em ingilişmen in nüvyork üflüyordu. başlığı kıçımdan uydurmadım yani. buradan hareketle toplu topsuz düz koşularımız hala devam ediyor istanbul'un çeşitli semt ve ilçelerinde.

ve sanırım çok gezen daha çok biliyor. çünkü gezerken okunmuyor. etraf kesiliyor. olasılıksız kitabı okunma olasılığı sıfıra yakın çantamda gidip geliyor bir haftadır bu yüzden. ağır da meret. yine de okunma olasılığına karşın çıkarıp atamıyorum çantamdan. emeğe saygı!

ve bu aradaki yazı arasını niye verdim bilmiyorum. eksik olmasınlar biz arayı açıp irtibatı koparsak da bazı kadim dostlar ayar niyetine iyi niyet temennisinde bulunup soruyorlar, yeni zırvaların nerede kaldı diye. eskiden böyle hal hatır hayır hasenatlarda pek bir sevinir, harikalar diyarındaki alis yahut doksan artıda şampiyonluk golü atmış solskjaer (bkz.99 CL finali) kadar mutlu olurdum. şimdi pek bir numara yok kaşarlandım sanırım!

peki ne mi yapıyorum? bol bol kendimi tekrar ediyorum gittiğim görüşmelerde. artık kusacağım ama yuvarlak yahut kare masasındakiler bıkmıyorlar. bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
hay hay tabi. efendim m.s. xxxx tarihinde istanbul'da doğdum ama ebeveynim kafa kağıdına trablusgarp yazdırmış o yüzden bu sizi yanıltmasın. çünkü ilk-orta-lise ve dahi üniversiteyi istanbul'da tamamladım. askerliğimi kıbrısta yaptım, ingilizceyi iys, pen pal,penfriend vb. servisler sayesinde öğrendim, mesleği üniversitede harçlık çıkarmak amacıyla girdiğim şirketten virüs şeklinde kaptım. sonra bağışıklık kazandım. o gün bugündür kurtulamadım. hobilerim arasında vapurda,trende, otobüste insanları gözlemleyip haklarında on bilinmeyeni bulmak, bampicamping yapmak, romantik komedi izlemek, hayal kurmak kurduklarımı blogger.com aracılığı ile halka arz etmek, toplanan gelirlerle yeni hayaller edinip tekrar arz etmek, aylak aylak dolaşıp kendime ilginç ve yeni takıntılar edinmek gelir. evet.

ve tabi ki takıntı demişken... bu boşlukta emeseni de takındık. kurcalarken yeni şeyler gördük. kişiler yeni oturum açınca uzaylı gibi ses çıkarsın komutunu verdim. e-posta gelince de paristeki cafe şıngırtısını seçtim. artık ne anlama geliyor tercihlerim bilinç altımda onu da varsa psikolog sosyolog okurlarım çözsün.

son tahlilde hiç tanımadığım biri tarafından hiç tanımadığım bir müzisyeni keşfettim. ömer faruk tekbilek. seveni var sevmeyeni var ekşi sözlükte de baktım bir iki. bir eseri var ki çok sevdim. ı love you. işbu parçayı uzun zamandır tedavülde olmayan sevgili biladerim'e hediye eyliyor ve ayrıca bugün gördüm las palmas'dan bizzat illinois ve california'dan gizemli ve daimi takipçilerim için dinliyorum. bulursanız siz de dinleyin...

adios, muchas gracias
m.s.
.
ömer faruk tekbilek - ı love you

24 Eylül 2009

perhaps

niye böyledir insanoğlu? yahut böyleyim, böyleyiz, böyleler. şu güzelim an'ın tadını çıkarmak varken nedir bu kaybetme korkusu? bu telaş. bu hız. bu cambazlıklar? halbu ki hayatta her şeyin başlayıp bittiğini hatta hayatın kendisinin böyle olduğu bir dünya da bu sonlanışı da niye kabul etmek istemez? neden zorlaştırır zindan eder hayatı kendine? oysa ki yazarın dediği gibi basit yaşayacaksın; susayınca su içecek kadar basit, sevince lafı dolandırmadan söylediğin seni seviyorum gibi. diyebilmeli, yaşayabilmeli insan. perhaps..

ama yeni maarif yılının açılış günü nedeniyle saat on üçe kadar beleş olan körüklü otobüste güneş gözlükleri yüzüne hiç yakışmayan elemana da bu gerçek söylenmez şimdi basit yaşamak adına değil mi? ama mesela şu mel gibson'ın kadınlar ne ister filmdeki gibi düşünce okuma mekanizması olsaydı öğrenirdi o eleman. kim bilir belki o da benimkileri beğenmemiştir. koca körüklüde güneş gözlüklü iki eleman bizdik. normalde sanki kuralmış gibi dikkat ederdim böyle şeylere. kapalı mekanda güneş gözlüğümü çıkarır şemsiyemi kapatırdım. bugün aykırı olasım geldi nedense kendime!

evet belki bir süredir yazmıyordum ama insanları gözlemleme işine aralıksız devam ediyordum milli bir görev gibi. hoş sen istesen de istemesen de göze batıyorlar zaten. misal kazık yutmuş gibi dik duran ama kalçalardan değil de omuzlardan şanzıman yapıp salınan ablayı mutlak yazmalıyım gibi bir histeriye kapıldım nedense evlenme dairesinin önünden geçerken. bence abededeki türk-usa korumalarının itişmesinden daha ilginçti. yahut bir katil zanlısının anlatımı dakikalar süren sucuk-ekmek macerasından. ama burada verilmesi gereken en önemli mesaj eğitim yılının açıldığı bu mübarek günde şu olmalı kanımca; okullarda çocuklara alfabeden önce saygı, sevginin yanısıra belediye reisinin sıklıkla binmeyi salık verdiği toplu taşıma araçlarında ne şekilde davranılacağı ilk ders olarak öğretilmeli. misal adım attığın yerdeki ilk direğe sarılmayıp ya da mohawk kabilesi gibi şoförün başında bekleşmemelerini en arkaya doğru ilerlemenin bir vatandaşlık görevi olduğu örneklerle, slaytlarla anlatılmalı. okuyup okutulmalı. hem ne demiş atalarımız. yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı. evet.

uzatmayalım. otobüsten inip bankaları yine zengin ettikten sonra her zamanki güzergahla her zamanki kitapçıya uğramadan olmazdı. ama yemin ederim bu sefer çok dirayetli davrandım. cebimdeki son parayı kitaba yatırmadım bugün. kendimle gurur duydum. cimrilikle tabiki de alakası yok. bir güç gösteriydi bu. benim yine bana olan gövde gösterimdi! yahut içimdeki canavara. oyuncak arsızı çocuklar gibi her girdiğim kitapçıdan aldığım ama okumadığım kitaplar dağ olmasa da küçük bir tepe oluşturmuştu. söz vermiştim kendime ağlamayacaktım bir , eskilerini bitirmeden yeni kitap almayacaktım üç. evet ikiyi unuttuk arada değil mi? işin kötüsü harbiden unuttum.
ama işte önce birikmişleri bitirmeliydim... lakin teoride çok güzel duran bu fikir uygulamada zor anlar yaşattı benliğime... kitaplar arasında dolaşırken zor tuttum kendimi.. adamlar işi biliyor. tuğla diyorlardı ama aslında ytong büyüklüğündeki dan brown üçlemesinin geçirdiği evrimi görünce teknolojiye bir kez daha biat ettim! ne eziyet çekmiştim bu ytongları okumak için zamanında. şimdi öyle mi! yine kalınlık tuğla ama ebat lokum kutusu. adamlar yapmış!

ve yine çok güzel okunası al benili kitaplar vardı. misal şu meşhur pembe kapaklıyı almamak için zor tuttum kendimi. gri oldu demişlerdi kapak ama renkler bozmaz bizi. ilim irfan öğreneceğiz sonuçta. keza saatleri ayarlama enstitüsünü az daha alıyordum bir anlık gaflet anımda. çünkü geçen seferkinden daha okunası geldi gözüme. ama sözüm vardı hakim olacaktım içimdeki canavara. o yüzden herkes alıcı gözüyle hız yaparken ben dur kalk yapıyordum kitapcıda.
sadık yalsızuçanlar'dan tezer özlü'ye, ayfer tunç'tan yusuf atılgan'a dolaştık bir dolu kitaplar arasında. gizli bir aşk bu'yu gördüm. bir kaç aforizmasını yeniden okudum gizli gizli... "ben seni hikaye dinler gibi sevmiştim be" de yine bir tuhaf oldum. bir ara niyeyse psikopat'ı aldım elime parfümün dansı ile birlikte. ikisini de geri bıraktım aylak adam'ı özlemişim çünkü. hasret giderdik bir nevi.
yukarı tuvalete çıktım. bu mücadelemi yazayım bugün dedim ve o ara inanılmaz şekilde kitap alma ve nazım hikmet'de kahve eşliğinde höpürdetme fikri geçti. bu mücadelemi ve nasıl yenildiğimi de yazarım o zaman dedim. indim aşağıya. ama ilginçtir mücadele yeniden başladı şartlanmış pavlov'un iti gibim. o zaman dedim baygınlık yok direniş var. mithad'ın onuru müsrifliği yenecek ve gündoğdu kitapçılara dayandık ama eldekiler bitmeden satın almadık gibi sloganlarla mücadelemin giriş gelişme ve sonuç bölümlerimi de eklemeliyim o halde dedim.
öyle yani.

son tahlilde güzel insan sen perhaps dedin ama ben en çok juanes'in la camisa negra'sını sevdim baştan söyleyim. şu an üçyüzkırküçüncü tekrarda vinampta!
evet.

ciao.

juanes - la camisa negra

20 Ağustos 2009

sen kağıt ol ben kalem

canım sıkkın olduğu zaman hiç bir vesaite binmeden söğütlü, bahariye istikametinden modaya çıkarım her daim. derdime derman olmuyor belki ama bu uzun metrajlı yürüyüş, o tepeden bakış marmara'nın maviliğine, sakinleştiriyor, stresi öteliyor gibi. ayrıca sol çaprazda kalan kalamış'ın etkisiyle midir nedir bir kuple de huzur koyup cebime, gerisin geri yollanıyorum yürüyen onlarca hikaye arasından.
benim gibi sıkılhanı mı oynadıklarını yahut vakit mi öldürdüklerini bilemediğim bankdaşlarımla birlikte bugün de uzun uzun baktık masmavi marmara'ya. ssk da doktor sırası bekler gibi bekleyip birer ikişer dağıldık sonra.
dönüşte n'apıyorsun diyen sevgili doktora;
-hiiç aylak aylak dolaşıyorum kadıköy'de dedim de...
-oo süper dedi..
evet süper olmasına süperdi de işssizdim. işsiz olmak bu kadar dokunmazdı ya. yediğim kazığın acısı çok koyuyor be hafız. artı üstüme kalan katma değeri elbet.
üstüne üstlük doktor da böyle zamanlarda daha çok düşünür insan sevdiceği deyip benim açtığım kapıdan olric'i salıveremez mi içeri? fena. hem de çok fena!
sahi işten ayrıldığımı duymuştur kesin... normalde çoktan arardı. acı bir kahve bilem içerdik şimdi. ama? ama işte....
ahh beni beni... sen kalem ol ben de kağıt yaz beni yarim yarim
.....
volkan konak da amma içeriden söylüyor be kardeşim bu türküyü. bir yerleri delip geçiyor namussuz. tıpkı aynalar gibi, nefesim nefesine gibi aynı.
hafızım anlayacağın yine gönlüm hoş değil bugün, binboğa ormanındaki volkan konağa bağladım yürüyorum geceleyin!
bi daha vursa idi nefesim nefesine.... 

16 Ağustos 2009

torbalı

asıl adı tarık'tı. şalvar tabir edilen bol pantolon giydiğinden olsa gerek torbalı derlerdi akranları ve büyükleri. torbalı aşağı, torbalı yukarı. bilmeden de olsa hip hop tarzı giyimi mahalleye getiren oydu daha sene seksende. nevi şahsına münhasır derler ya. işte öyle bir şahsiyetti. serseri mi serseri ama delikanlı ama candan, samimi bir yürek. neden bilmem hatırladığım diğer abiler o'nu aralarına almak istemez aldıklarında da pek itibar etmezlerdi. normalde bu tip gençlere pek mesafeli olan ismail amca çok sevdi torbalı'yı. beşiktaş-trabzonspor çekişmeleri ise görülmeye değerdi. kimbilir kimsenin göremediği yüreği gönül gözüyle ilk gören oydu belki de. ama işte zaman acımasız, dünya fani. ne torbalı ne de o'nun "smayl amca"sı var. sadece onlardan kalan flu anılar şimdi.

12 Ağustos 2009

şimdi senden vaz mı geçmeli ?

şirkette ve bu yollarda son günlerim artık. her türlü yıkımına karşın bu işyerini, bu yolculukları daha şimdiden deliler gibi özlemeye başladım. tıpkı bir sevgiliyi özler gibi. sadık haklıydı "bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor", kesin. bilmiyorum belki de şarkılar yüzünden böyleyimdir. ama değil. sanırım en çok bu banliyölü geliş-gidişleri özleyeceğim. karşılaştığım insan manzaralarını, hakeza hayatları, uydurduğum hikayeleri bir de.
misal bugün de olduğu gibi on beşte bir bostancı istasyonunda karşılaştığımız ankara expresindeki japonlar kimdir. necidir? japon büyükelçiğinin çalışanları olup haftasonu tatili için istanbula mı gelmektedirler yoksa hepsi birbirine benzediği için müteakip sefer gelen turist kafilesi midir ya da ajan mıdır provakatör müdür bunlar müdür? nedir, mesele nedir merakımı ve dahi onlara olan sevgimi özlerim. lakin allahları var çok şeker insanlar. bugüne değin hiçbir japonla muhabbetim olmadı ama sevgim oldu her daim. bir şogından bir yedi samuraydan bir son samuraydan mütevelli. yalnız ran'daki japonlara ayrı şerh düşerim o ayrı!

öyle sabah mahmurluğunda kâh erkan goloğlu’nu okurken kah candan’a eşlik edip gölgesiz takılırken işte o an gözüme takıldı bir tren dolusu japon. dedim ya çok şekerler.. hatta bir tanesi el salladı bizim trene. ben de salladım bizim emektar banliyö hareketlenirken. sonra güldüm kendime. o da bizim trenin peşinden.

expres hala beklerken ama bizim tren giderken eski bir türk filminden çıkmışcasına ağır adımlarla ve çantalarla peronda yürüyen üç adamı gördüm ilkin. sonra yemekli vagonda hararetli hararetli bir şey tartışan adamla kadını ama en çok da bir vagonun en arkasında kalmış kendi orada ama aklı ve ruhu çok çok uzaklarda ama çok hüzünlü bakan kadın dikkatimi çekti .
anayurt oteli'ndeki zebercetin gecikmeli ankara treni ile gelen kadını geldi aklıma o an. buğulu gözlerle izledi bizim geçmemizi. kimbilir ne düşünüyordu? tıpkı kan çanağı gözlerle bizi izleyen hüseyin peyda’ya benzeyen amca gibi neler neler düşünüyordu o da. ben misal o sıra; böyle sirk maymunları gibi birbirimizi izleyip ama onlardan farklı olarak düşündüğümüzü düşündüm. sonra böyle birbirine bi şekilde teğet geçen bu yabancı hayatlarda ne hikayeler var diye. hayır yazmak için değil. sözün gelişi yani. hatta onlardan bir veya bir kaçı da bizim banlyödekileri düşünmüştür, eminim. cumartesi sabahı memleketin yarısı yatarken bu yarısı da işe gidiyor, ekmek kavgası hede hödö diye düşünmüştür ya da dolu bardaklı pollyanna tarafından bakan olursa bu işsizlikte en azından onların işi var diye düşünmüşlerdir. çünkü hiç de boş bakmıyorlardı.
ama işte benim aklım gecikmeli ankara treni ile gelen kadına benzeyen yolcuda kaldı. hani bazı anlar, bakışlar vardır. yüreğine işler insanın acıklı bir kenar mahalle dizisinin fon müziği eşliğinde söylenen beylik bir söz gibi saplanır yüreğe ya. nah işte öyle baktı o yolcu.
belki de yanılıyorumdur. ama yok hayır yanılmıyorum.
eminim.
yüreğimi ezdi geçti zira.

1 Ağustos 2009

serbest düşüş

tuhaf olan belki de önceki gün suya kıyısı olan herhangi bir yerde pansiyon işletmeye karar verip ya da bir gün sonra yazarlık denemeleri için şehirden kaçmayı hayal ederken gördüğüm izlediğim filmdeki bir sahnenin dünyanın en vazgeçilmezi olarak oturmasıydı beynime ve yüreğime. herkese nasıl olur bilmem ama böyle tuhaf şeyler hep benim başıma gelir, sadece ben düşünürüm sanırım bazen. ortada ne deniz ne göl ne de bayılası bir manzara vardı. öyle sıradan bir ev, iki ağaç, üç de saksı içinde çiçek. ama nasıl olduysa izlediğim filmin içinde o sahnede olmak istedim birden. nasıl anlatayım, istemek ama her şeyden çok. bilmiyorum belki dün öğle sonrası iş dönüşünde kafamdaki tilkilerle güreşirken kendime sorduğum şu an seni mutlu kılacak ne olabilir sorusuna cevap veremeyişimin bir uzantısı olabilir bu durum. belki de değil. lakin işte o an için dünyanın en huzurlu, en güvenli yerinin o basit yer olduğunu düşündüm. hatta filmin içinde olayım ve film hiç bitmesin istedim o vakit. evet.

29 Temmuz 2009

little moscow (2008)


-her nerede insan varsa, bil ki; izlenmek ve anlaşılmak ister. mesela sovyet halkı kitap okumaya ihtirasla bağlıdır. bu insanlara sıradan gelebilir ama bir uzman böyle düşünmez. o, neden bu kadar çok kitap özellikle de roman okuyorlar diye sorar. acaba gerçek hayattan kaçabilmenin bir yolu mu bu? benzer bir dünyaya mı kaçıyorlar? daha iyisine mi? düşünsel bir aleme mi?

12 Mayıs 2009

uzay 1999

taa eskilerden uzaylı dizilerden biriydi. sanırım uzay bin dokuz yüz doksan dokuz'du. şimdi düşünüyorum da o zamanlar ne kadar uzak gelirdi bin dokuz yüz doksan dokuz. bi'kere okuması bile saatler sürüyordu! o günleri göremeyecek kadar uzak duruyordu çocukluğumuzda. atılgan vardı sanırım. yakışıklı bir de kaptanı. kaptan körk'dü galiba adı. çetin bir muhabereden sonra en otoriter sesiyle ;

" - köprü, hasar durumu" der...  ve köprü de iki saniyede çıkarırdı hasarı.

bense bizim köprüdeki hasarı bir hafta bir gündür tespit edemedim...
sonucunda hiç bir yere sığamıyorum ne işe, ne eve,
ne de kendime...
sokaklarda yürüyorum mecnun gibi
inanmayacaksın ama sebep bu sefer aşk değil
başka bir türlü travma bu
anlatamam
ama ağlarım.
hoş ağladım da...
sabah radyomda çalan "çaresiz" şarkı eşliğinde...

ama inadına muazzez dinliyorum şimdi. neden bilmiyorum. çokça hüzünlü olduğundan belki. ama ne yaptığımı bilmiyorum bu kesin. geçtiğimiz pazar bildiğim tüm dostlara mektup yazdım sanki uzak bir yerlere gidecekmişim gibi. utanmadan günlüğü yakmaya bile kalktım. şimdi ise arada sırada göz gezdirdiğim istatistik hedesinde on gündür yazmasam da çevre il ve ilçelerden hatta şikago'dan gelen canım okurları görünce utanıyor, kızarıyorum. hatta hep yazmak istiyorum. durmadan yazmak, içimdeki zehiri ve dahi zembereği boşaltana kadar yazmak, çalakalem yazmak, ulu orta yazmak, tükenene kadar yazmak. ama işte ha deyince çıkmıyor ki namussuz kelimeler. dokuz doğurtmadan, kıvrandırmadan çıkmıyor işte ne bedenden, ne zihinden! hatta bazen öyle oluyor ki hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. yazmak o kadar zor, o kadar imkansız, o kadar uzak geliyor. bin dokuz yüz doksan dokuz gibi.

ama işte dün akşam olduğu gibi de bazen, bu sıradan hayatı hikayeleştirip her gün olmasa bile her akla düştüğünde bir takım düşünceler yazmak istiyor bozcaada'daki emekliliğinde okumak üzere insan. lakin bir zaman sonra o da uzak geliyor. artık biliyorsun. evet tıpkı bin dokuz yüz doksand okuz gibi.

hıh ya da hah. şimdi acı bir gülümseme efekti koyalım tam buraya canım günlük... hem de en adanalısından yahut en isotlusundan olsun ki gören bir daha unutmasın.
acı evet.
ne acıdır ki sabahtan beri 1999 üzerine destekli desteksiz parçalarken şimdi köprü olarak yazdığım başlığı bin dokuz yüz doksand okuz olarak değiştirmek isterken fark ettim ki hayatımın en büyük yarılması, ömrümün en uzun fay kırılması bu yılda gerçekleşmiş. ki şimdi bu kırılmaya mı yoksa onca lakırdıdan sonra bunu henüz anımsama mı yanayım.
bilemedim...

yirmi beşinci yüzyıl 'bak racırs' vardı bir de...
sahi n'oldu o'na?

2 Mayıs 2009

hayat bazen..

-fakat müzeyyen bu derin bir tutku dedim alkım'daki görevliye. şöyle bir güldü önce, müstehzi ile sevindirik bir eda arasında.
-çok eski bir kitap dedi sonra.
-var mı yok mu? diye üsteledim.
-maalesef dediğinde teşekkür edip çıkmıştım iki gün önce. başka hiç bir yere bakmadan gittigidiyorkom'dan verdim siparişimi hemen sonra. yanında da imkansız aşk'ı. şimdi bugün kadıköy'e inerken şöyle bir bakayım dedim... algör'ün ikinci kitabı nezahet'e oranla daha bir sardı beni müzeyyen. evet evet derin bir tutku gibi. lakin fazla bakamadan haldun taner'e geldi otobüsümüz. iskeleye yürürken bakılacak tek yere bakarken içim ürperdi birden nedense. karşıda haydarpaşa, iskeleye tornistan eden bir vapur ve en uzakta onları dikizleyen ayasofya bir yanda galata kulesi öte yanda. belki salt bu manzara, belki kulağımdaki duygu yüklü müzik ya da çiseleyen yağmurla bir olup yüzüme yüzüme vuran rüzgardı benliğimi titreten. ama sanırım üçü birden.
yedi numaralı yolcu olarak girdim deniz otobüsü iskelesine. aylardır görmediğim üniversite arkadaşım bekliyor bu sefer karşı yakada. hayır, doktorum! değil. doktorum hasta bu hafta. evet içimde bulunduğum ahval ve şeraiti bir elin parmaklarını bulmayan kadim dostlarımla atlatmaya çalışıyorum. ama hala niye yalnız hissediyorum niye midemin ortasındaki boşluk gitmiyor bilmiyorum! ama şu var bir de; hava yağmurluysa deniz varsa görüş alanında kitap okumak mümkün olmuyor. kafa da karışıksa bir de seni görmem imkansız, imkansız rüyalarım olmasa! rüya dedim de sabaha karşı karışık, çok karışık bir rüya hatta rüyalar zinciri gördüm. kafam gibi karışık. hayırdır inşallah! dağıttık mevzuyu yine... kitap diyordum.. evet okuyamıyordum bir aydır. yağışlı yağışssız denizli denizssiz en steril ortamlarda bile daha ikinci satırda dağılıyordum. ama sonra imkansız aşk'ı gördüm yine blogcu arkadaşımın tanıttığı. bir günde bitirdim. hatta bir solukta bitirdiğim ender kitaplardan oldu. aylak adamdı ilki. sakın kımıldama tabi öteki de. bir ve üçüncüsünde erkek karakterler çok benziyor birbirlerine. aşk deniyor yaşadıklarına ama hastalıklı bir durum diyorum dışardan şöyle bir bakınca. dahil oldukları mevcut sıkıntıdan kurtulmak için kendilerini bile isteye içine attıkları trajedi!. aptal, hasta herifler diyorum! aşk, tutku bu değil, bu olmamalı diyorum. sonra kendime bakıyorum biraz daha gayret edersem onlardan farkım kalmayacak! sadece iki adım ötesi... ama bir yanım hala direniyor. ve hala kendimle mücadeledeyim! sonra kendime geliyorum; deniz otobüsünün sol cenahına dizilmiş ve dörtlü beşli koltuklarda hepsi tek oturan aynı hizadaki erkekli kadınlı bir grup resmi geçitte şeref tribününe selam duran tören mangası gibi bakıyoruz demir atmış tankerlere, kuru yük gemilerine. ömrümüzden tükenen günler gibi hızla geçiyoruz bu gemileri. ya da tam tersi mi? olduğumuz yerde sayan biziz de hızla geçen hayat mı? evet hayat tuhaf, vapurlar daha bir tuhaf...!

29 Nisan 2009

kaç şeker?

 değil yıllar geçtikçe yirmidört saat içinde saatten saate değişiyoruz..... -abdülhak şinasi-

uzun zamandır böyle ve farkındayım da aslında. ama nedense bugün üzerine düşündüm. fincanın boyutu ne olursa olsun çayıma, kahveme yarım şeker atıyorum uzun zamandır. kaç kalori götürüsü var bilmiyorum. ama sağlıklı olduğunu yazıyor ve söylüyor ajanslar.

.hakeza asla dinlemem dediğim tarzda ve türde müzikleri dinler oldum şu sıralar. beşiktaş'ın puan kayıplarına da daha az üzülür oldum. hatta ve daha fenası şampiyonluk yarışında nefesimi tutmuyorum artık. ama seviyoruz ve seviniyoruz o ayrı.

canlı hikayeler gelip geçiyor önümden istasyonda yahut trende ama hepsinin çıkışı dönüp dolaşıp beni bulduğu için yazmıyorum bir süredir. yüzleşmek zor geliyor bazen.
ama öte yandan beyin ve yürek çekişmesinde artık galebe çalan yürek oluyor. mantık tu kaka ya da moda deyimi ile out... kazanırken kaybetmek böyle bir şey olsa gerek.
 
anlayacağın canım doktor, bir garip hallar içindeyim. 
bir türkü tutturmuş gidiyorum; mevsimler geçerken o yeşil gözlerinde ben yoktum...
üç raund boyunca dayak yemiş ama rakibinin galiptir bu yolda mağluptur edasıyla kaldırdığı sağ eli havada dik durmaya çalışan boksör gibi ileriye bakıyorum umutla. tecrübe haneme bir çentik daha atarak elbet!

.
umut kaya - mevsimler geçerken
.

25 Nisan 2009

kendine iyi bak deme, denmez saçma

-kendine iyi bak dedi kadın, ineceği istasyonda hareketlendiğinde adama.
-tamam dedi adam
-ben seni yarın ararım diye de ekledi kadın...

ertesi gün aradı mı kadın bilmem ama candan'ın dediği gibi kendine kalıyor insan eninde sonunda
evet.
.
candan erçetn - saçma
.

3 Nisan 2009

bir iskandinav masalı

müstearımı pek beğenmeyip o güzel burnunu kıvırmıştın ya hani! ben seni yine sevdim. zaten hiç vazgeçmedim ki. cümlelerini gördüğüm zaman ki sevincimi ne orhan veli ne de başka bir şair anlatabilir. kifayetsiz kalır tüm kelimeler. ama ben senin kelimelerini, harflerini hatta noktalama işaretlerini sevdim. yo hayır! dur bir dakika.. itiraf ediyorum kıskandım onları. böylesi güzel bir beyinle ve dahi kalple olan uyumlarını, birlikteliklerini kıskandım. o kelimelerin, o işaretlerin yerinde olup senin tarafından yazılmak istedim. çünkü beni en iyi sen yazarsın. sevdiğin şarkıları sevdim. tıpkı sevdiğin filmleri sevdiğim gibi. ve elbet uçurum çiçeklerini sevdim. ince düşünceni, naif yanını bir de. ama en çok da; "yılmaz ağbi"ye selam durup beni sevebilme ihtimalini sevdim be...

29 Mart 2009

iki filmin arasında

doğru, hayat ne kitaplardaki gibidir ne de filmlerdeki gibi. belki de böyle olduğu için iki filmin arasındaki sıkışmış kalmış gibi hissediyorum bazen kendimi. bir yanım mutluluk filminin profesörü gibi ne var ne yok ardına bakmadan bırak git diyor diğer yanım ise masumiyet'in bekir'ine kulak verip "kaderin bu, eğ başını usul usul yürü şimdi" diyor. ama işte bazen de kitaplardakine uyuyor hayat. dikkat ettin mi hiç. en karamsar, en gri yazıları neden hep pazarları yazdığımı? yazar haklıymış meğer. pazar günleri hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye çabaladıkça insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günlerdir çünkü pazarları
ne yaptım? ben de fahim bey ve biz'i okudum tekrardan. tıpkı ekmel bey gibi. kendine olmayanlardan bir dünya yaratan, olmayanların dünyasında varmış gibi yapan. evden her gün çıkan, düzenli... 
ilahi fahim bey!

21 Mart 2009

ama çok seviyorum

hani şarkı söylerken böyle sesi hafif kısıkmış ve sanki ses tellerinde sorun varmış gibi ama içten, ama yürekten söyleyen sanatçıları ama en çok da kadın sanatçıları seviyorum, sonbahar çocuğu olmama ve bu mevsimi çok sevmeme rağmen baharın yüzünü ve güneşini bize ilk kez gösterdiği ilk baharın o ilk günlerini de seviyorum, taze çekilmiş kahve kokusunu da yanından geçtiğim fırından yayılan ekmek kokusunu da seviyorum ama en çok da kızarmış ekmek kokusunu ve sonrasındaki kahvaltıyı, üç gün yazmayınca ses soluk çıkmayınca meraklı mailleri lakin en çok o mailin sahiplerini seviyorum, yağmur altında yürümeyi ama en çok da kumsalda yalınayak yürümeyi seviyorum, cumartesileri seviyorum, bahariye'yi ve moda'yı seviyorum, püfür püfür olmasa da vapurun kenarını seviyorum, suadiye istasyonu'nu seviyorum, romatik komedileri seviyorum, cümle içinde kullandığım "ve dahi"leri, "lakin"leri seviyorum, aylak adamı ve dahi aylak olmayı seviyorum, her şarkıda değişen hüznümü seviyorum. bunu hiç bir zaman bilemeyeceksin belki ama seni hepsinden çok seviyorum....
.
soha - mil pasos
.

9 Şubat 2009

hazan mevsimi

samimiyetine inanılan kısa bir cümle ne kadar yakınlaştırıyorsa iki insanı manasız bir hareket de aynı oranda uzaklaştırıyor. oysa şunun şurası ve hepi topu üç günlük dünya değil mi? hem dünya fani ölüm ani ya? dün akşam insanın içine işleyen müziğine hayran ve hatta hasta olduğum hazan mevsimi’nde cemil'e ne diyordu recep dayı ; "evlat bu dünya boş her şey boş önemli olan giderken arkandan hoş bir sada bırakmak." ama ya bu akşam dönüş yolunda bilmediğim biri her nereye gidersenkendinle yüzleşirken kimse duymaz yalan söyle derken kafandan geçenler! gripinmiş adı öğrendim. biri değil birileri imiş hem. sanki birine anlatsam onlarca ton yük kalkacaktı üstümden. ama vazgeçtim sonra. o an için rahatlardım belki ama ya sonra. açık kapıdan süzülen soğuğu bahane ederek tam üç koltuk değiştirdim meraklı köftelerin bakışları arasında. zevk aldım bunu yaparken ama gittiğim koltuklar daha soğuktu. ya gittiğim yerlerde böyle soğuk olursa. diyorum ki acaba içimdeki fetret devri mi onu ilgi alanıma çeken ya da beni ona iten. ama yok hayır. tecahül-i arif mi? hayır sanmıyorum. hüsn-i talil ? belki... oysa çok fazla şey değil isteğim. zaten şunun şurasında ne kaldı. geçip gidiyor ömür. ben mi fazlayım ruh mu eksik? ya da tam tersi... birader ne zaman geleceksin. çok sıkıldım. beni bir sen anlarsın. sen de doğru anlarsın... bak erenköy'e geldik bile.. bilmiyorum bu şarkılar mı yoksa beni bu hale koyan. ama olsun şarkıların gözü kör olmasın. var olsunlar ki hep yaşadığımızı bilelim.
.
demet sağıroğlu - hazan mevsimi
.

7 Şubat 2009

duman

şimdi tam karşımda, yağmurda pompanın başında bekleyen bp görevlisi ne düşünüyordur acaba ya da hayattan beklentisi nedir yahut var mıdır bir beklentisi veya oturmuş sıcak ofisinde yüz metre öteden onu izleyen benim beklentim nedir?
yazmıyorum yazmıyorum ama yazınca böyle karalı sarılı kelimeler dökülüyor parmaklarımdan. bir hoş sada için gelen dostlar benim için gene enseyi karartmış diyecekler ama işte ben böyle bir hal içindeyim aslında derin keder içindeyim candan erçetin misali. ya da geçimsizim daha çok.

plastik toplarımız vardı eskiden taştan kaleli çift kalelerimizde. meşin topu ancak patlak haliyle bilirdik. dışı az buçuk sağlam olanın da içine plastik topu koyar yorgan iğnesi ile dikerdik. lakin iki tekmeden sonra açılır yeniden dikiş yerlerinden atardı. işte böyle tam tutundum derken dikiş yerlerinden geri atıyor bazen hayat insanı. ama yine de şarkıdaki gibi bazen bilmeyerek ne yaptığımı iyi kötü güzel çirkin her biçimdeyim. kah devrik cümlelere sığınıyor sıkılınca yatık sekiz oradan en nihayetinde mutedil kıyılar. endişeye mahal yok yarın yatık sekiz gidebilir lakin mutedil kıyılar ben olduğum sürece burada kalacaktır.

veyahut da tam karşı binada bir alt çaprazımdaki genel müdür kılıklı abi benim gibi on beş dakikadır gömülmüş bilgisayarına kafasını kaşıyarak ne düşünüyor? benim on seneki sonra halim olabilir mi? ya da ben onun on sene önceki hali. karma marma paralel evren hikayeleri vardı hani böyle bi'şey mi? yüzeysel veya direk hayatımıza bir şekilde giren insanlar hakkında genel geçer düşünmüyorum. bir sebebi olduğunu düşünüyorum artık. sadece o kadar ama. fazla derine inmiyorum. ama bazen de iniyorum galiba. misal dün akşam tren camından akşamın karanlığına dalan adam. baktıkça bir sarmalın içine giriyor. gözlerinin yeşili her geçen saniye daha da koyulaşıyor. olanlara anlam veremiyordu besbelli ki. daldıkça rayların koyu karanlığına daha bir hüzünleniyordu sanki. belki de kulağındaki müzikti onu bu denli hüzünlendiren. anlam veremediği bir kısır döngünün içindeydi sanki.

ama çoğu zaman da kapatıyorum gözlerimi işe gitme-eve dönme ritüellerimde uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum kendimi. nereye gittiği meçhul bir trenin içinde olmayı diliyorum açtığımda gözlerimi. olmuyor ama. lakin yine de soğuk ve yağmurlu kış sabahı buz gibi bir trende duman dinlemek. güzel.
çok güzel.
ama senden güzel değil..
.
duman - senden daha güzel

31 Ocak 2009

vivaldi

kadıköy'den bir tatlı huzur almayalı uzun zaman olmuştu. aşağıdan yukarı baştan aşağı bir güzel arşınladım bahariye’yi. kozmetikçi ablanın beni kandırıp pahalı bir parfüm vermesine göz yumdum. lakin hemen akabinde dükkanı satmaya kalkması karşısında dirayetli davrandığımı söyleyebilirim. sonra moda'ya çıkıp adalar'a selam durdum. moda’dan inişte ise altıyolu ve boğa’yı cepheleyen kafenin en jeopolitik konumuna yerleştim sıcak denizlere inmek isteyen ruslar gibi. aceleyle koşuşturan insanları, hiç durmayan trafiği izledim dakikalarca. yanımda bitiveren kedilerle konuştum. pek sevmeseler de tostumu paylaştım. arkamda kibar bir beyefendi ile yüksek volümde konuşan hanımefendinin otopark maceralarını dinledim. sarışın kadının vivaldi sevdiğini böylece öğrendim. daha sonra rüzgarı dinledim. hemen kafenin altında satışa sunulan kır çiçekleri ile karışan kış kokusunu da içime çektim bugün. evet.

26 Ocak 2009

of

dolmuşa binen abla en derininden bir OFFFFFFF çekip "hiç sevmiyorum" dediğinde yanındaki abiye, sevmediği pazartesiler miydi yoksa benimkisi gibi "her sabah her sabah çekilecek çile mi lan bu" babında bir offf muydu bilemedim. trabzonun ilçesi tadındaki espriyi yapmıyorum farkındaysan. neyse o abla bu şekil yani etna yanardağının en koyu derinliklerinden gelen çok ama çok içten off’u çektiğinde en dışından bense tüm derinliğimle ama en içimden "ne ki bu şimdi? sabahın köründe hem de pazar hariç her sabah her sabah hep aynı kalabalık, aynı trafik ve her zaman bir tarafa yetişmeye çalışan biz insancıklar. nihayetinde hep aynı terane. hayat mı lan bu? bunun sonu nereye varacak böyle?" vari nadir yaptığım felsefik, oşinografik ve asitmetrik paralel tadındaki içsel söylenmelerimi yapıyordum. yoo hayır bunamadım daha. tamam bazen şizofrenik belirtiler gösterebiliriz ama onun dışında eşek gibi sağlıklıyım. ruhen ve bedenen…evet. zaman zaman böyle mevsim normallerinin dışına çıktığında havalar, ben de normallerimin dışına çıkıyorum işte. beyin ve kalp damarlarım kısa devre yapıyor. o kadar. "işte ben böyle şansızsızım gül diksem diken biter işte" tadında işe giderken yazdan kalma güzel bir kış güneşinin yerküreyi ısıttığı bu sabah dolmuşun penceresini sonuna kadar açtım temmuzda dahi zatürre olacağı sanıp bir türlü açmayan ablalara, amcalara inat. ohh püfür püfür esiyor şerefsizim. sonra müsait bi'yerde indim.

13 Ocak 2009

özleyeceğim

pazar akşamı yarın gene iş var. artık emekli olmak istiyorummm iç haykırışımdan hemen sonra bazen sevip bazen nefret ettiğim tren seyahatlerimi özleyeceğimi düşündüm bir an. bir nevi geleceği özleyeceğimi hissettim yani. çalışmak çalışmak tamam da kardeşim nereye kadar. işkolik adam yahut kadınları anlayamıyorum. büyük ihtimal onlar da benim gibi aylak adam felsefesini sevenleri anlamıyordur. sorun şu ki emekli olmama yıllar var. hayat gailesi geçim telaşı tabi bir de. geçen gün bir firma denetimimize gelen müfettiş işinizi aşkla yapın diyordu. ama işte aşk olmayınca sevgi de olmuyordu. sevemedim karagözlüm oluyordu işim sonra bana. ama iş için dahi olsa banliyö seferlerimi özleyeceğim kesin. hele şimdiki gibi kışa denk gelenleri. kestane kavrulan sobanın kenarında oturur gibi uyuklamaları yahut kitap okuyuşlarımı özleyeceğim. karşı perondaki trenin içindeki insanları özleyeceğim. misal bugün bostancı da sabahın köründe ankara expresinde cin gibi etrafa bakan bir vagon dolusu japonu da arkadaki vagonda askılı atletiyle oturan abiyi de özleyeceğim. satış müdiresi kılığında karşıma oturan ablayı da suadiyeli eli her daim kitaplı abiyi de. sanırım seçimden sonra al aşağı edecekler tüm rayları. raysız ve trensiz kalacağız uzunca bir süre. özleme hakkımı şimdi kullanmak istedim o kadar. hepsi bu.

6 Ocak 2009

çünkü kimse kendi hikayesini beğenmiyor


yeni bir yıl.
yeni bir blog. sanırım blogdan bloga atlayıp bir türlü tamamlayamadığım hikayemim nedenini 7tepe istanbul dizisinin yusuf gülseçen'i açıklıyor komşusu önem'le girdiği şu diyalogda;

önem, yusuf'a gelerek kendisi ile ilgili tüm yazıları sazanların tarihi'nden çıkarmasını ister...

yusuf: seni çıkarırsam romanın yarısı gider.
önem: madem o kadar çok şey yaşıyorum, benim niye haberim yok.
yusuf: çünkü kimse kendi hikayesini beğenmiyor!!