22.09.2019

deniz

son buluşmamızda; “sen” dedi “başka şehirde hele ki denize uzak bir şehirde yapamazsın. boşuna hayaller kurma!” 
sktir git diyecek oldum diyemedim. çünkü beni benden daha iyi biliyordu. beş yaşından beri beraberdik. o ve bir yaş büyük abisi fikoyla üçümüz birlikte büyümüştük. her şeyimi biliyorlardı. ama hafız bilmekle kalmıyordu. hissediyordu da pezevenk! hep haklı çıkıyordu. okulda tembeldi. ders çalışmayı sevmezdi. ama alakalı alakasız her şeyi okur, merak ederdi. bilge şirinimizdi o bizim. fikoyla benim kaba kuvvetle halletmeye çalışıp çoğu kez dayak yediğimiz olayları aklıyla çözmeye çalışırdı. onda da haklı çıkardı. 
bilmem kaçıncı kez  “gideceğim olm bu lanet şehirden” dememe böyle cevap vermişti daha iki hafta önce cevahir’in terasında.
 “boşuna hayaller kurma!”
..
inşaat gürültüsü ile birlikte evin duvarlarının ve etraftaki beton yığınının üzerime üzerime gelmesiyle hiç düşünmeden çıktım evden. sahile doğru yola koyuldum. şehrin yarısının kıçında pireler uçuştuğu saate denk geldiği için az sayıda insan ve araç vardı caddelerde. bu iyiye işaretti. sahil yolundaki yazlıkçı mekanlar masa sandalyelerini sonbahar-kış sezonuna ayarlayıp biraz daha içeriye almışlardı. yalnızca ismini bilmediğim çiçekleri dışarıda bırakmışlardı. yaz boyu kapalı olan balıkçı dükkanları açılmakla kalmamış şenlik yerine dönmüşlerdi. her balıkçının ritmi ve temposu farklıydı. sanki floransa opera karnavalı vardı. bu şenliğin 'kamber'leri elbette martılardı. onlarsız ne düğün ne de şenlik oluyordu. şimdi işte balıkçılarının başının üzerinde ekmek kavgası veriyorlardı. 
ve nihayet sahil. 
ortalıkta uykusuz ve spor meraklısı bir avuç istanbul'lu. saat pazarın onu. karşıda engin maviliği ve iyot kokusuyla kendine çağıran bir deniz vardı. marmara denizi. içinde adalar yine muhteşemdi. hatta bu kez ardına yalova-çınarcık hattını da almış, bugün hem çok güzel, hem çok cömertti. tabi görmeyi, hissetmeyi bilene. 
tam bu anda hafız’ın sözleri çınladı kulaklarımda. “denize uzak bir şehirde asla yapamazsın adamım. boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller...”
haklıydı bir kez daha. aradım herzeyi. uyumazdı bu saatte biliyordum. ikinci çalışta açtı telefonu. ve ben daha ağzımı açmadan o; “hayırdır yavrum rüyanda mı gördün beni?” diye sordu. 
bostancı sahildeyim atla gel” dedim. 20 km uzaktaydı. dur demesem atlayıp gelirdi. kılıbıktı biraz ama dedim ya “âkil adamdı” ve kimseyi kırmadan deveye hendek atlatıp samanlıkta iğne bulma gibi maharetleri vardı. şaka yaptım deyince bunlara gerek kalmadı. kalmayacaktı doğrusu. lakin akabinde; “hala anlatmadın mevzuyu. peki mesele nedir dostum?” diye sordu.
-hasan ali toptaş dedi.
-hayır ümit inal’ın filminden bahsediyorum.
-eee n’olmuş ona?
-o filmdeki berber gibiyim hafızım. hem burada olmak istiyorum. hem de çok uzaklarda.
sessizlik oldu.
konuşmadık kısa bir süre.
neden sonra sinirli bir sesle. “hemen çık oradan! bu meseleyi konuşmuştuk seninle” dedi. “ama işte çıkarsam fazla yaşayamam. bunu da en iyi sen biliyorsun dostum” diye cevap verdim.
sen denize ve martılara bakmaya devam et ben yarım saate geliyorum.” diyerek telefonu yüzüme kapattı. 


otuz dört dakika sonra beraber adalar’ı izliyorduk hiç konuşmadan. sonra bir sigara yaktı. bana da uzattı. almadım. 
geçen sene bıraktım unuttun mu?” diye hatırlattım.
sesin öyle gelmiyordu ama” dedi.
sonra yine uzun, insanın sinirlerini bozacak uzunlukta bir sessizlik oldu aramızda. sıkıldım. laf olsun, sırf aramızdaki bu huzursuz sessizlik bozulsun diye “adalar çok güzel” dedim. tepki vermedi. oysa istiyordum ki; bir şeyler söylesin. bağırsın. çağırsın. küfretsin ve hatta beni tekmeleyip yumruklasın. insanın sinir uçlarıyla oynayan bir sakinlik zırhı giymiş gibiydi.
neden sonra sigarasından derin bir nefes aldı. sonra da yarısı bitmemiş sigarasını bir böceği ezercesine üzerine oturduğumuz kayalardan birinde sağa sola çevirerek söndürdü. önemli konuşma yapacak büyük adamlar gibi boğazındaki gıcığı temizledi. ve yine insanın sabrını zorlayan sakinlikte ağır ağır konuşmaya başladı.
-bak dostum dedi.
..
.
candan erçetin - ben kimim

21.09.2019

yasak

bazı şarkıların sonbaharda çalınması yasaklanmalı sevgili viktor. mesela hotel california. normalde “yasakçı” bir insanım değilim ama.. ama ile başlayan cümleler de yasaklanmalı. ve hazır konu açılmışken dahi anlamına gelen de-da eklerini yanlış yazanlar ile herkeZ ve sohPet yazanlara da üç ay kalem ve klavyeden uzaklaştırma cezası verilmeli bana sorarsan. fakat restaurant gibi yabancı kelimeleri yanlış yazanlara ise hafifletici sebep indirimi yapılmalı. öte yandan ahmet hamdi tanpınar’a kulak verilmeli ve tez vakit saatleri ayarlama enstitü’sü kurulmalı. akabinde her şehrin en işlek caddelerine hatta ve sadece kışın karlı günlerde hatıra gelen ana arter ve ara sokaklara minik saat kuleleri kurulmalı. bu ne işe yarayacak dersen; büyükşehirin gereksiz ve yıpratan telaşını, anlamsız hızını azaltacak sevgili viktor. teknoloji çağında olmamıza rağmen insanlarımız gerek üşengeçlikten ve gerekse konsantrasyon eksikliğinden zamanlarını ayarlamakta güçlük çekip geç kalma telaşıyla kafası kopuk tavuklar gibi ordan oraya koşturuyorlar. oysa her sokak başında, cadde ortasında kurulacak saatler insanların hem zaman planlamasını doğru yapmasını sağlayacak hem de saatleri yanlış olanların doğru zamanı yakalamasına vesile olacak. işte bu tanpınar etkisiyle de şehir eski olağan hızına dönecek diye umut etmekteyim. dönmezse zaten hiç bizim olmamış demektir. ki o zaman da masumiyet’in bekir’i gibi eğip başımızı usul usul gideriz bu diyardan. 




-nereye mi gideriz viktor? 
elbet kuşların göç yolunu takip ederiz. martıların mesela. 
-martılar göç etmez mi?
işte bunlar da doğru bilinen yanlışlar sevgili viktor. sen martıların genlerini, dedelerini ve onların dedelerini, sonra o dedelerinin dedelerini bilir misin? işte onlar hep göç ederlermiş. ta ki ikinci cihan harbinde atom bombası deneyi yapılana dek. ondan sonra ters dönmüş dünyanın dengesi. sabit yaşayan turnalar ve leylekler göç eder, göç eden martılar ise çarlık rusyasının politikasını benimseyip sıcak deniz kenarlarına inme kararı almışlar. balıkçılıkla geçinir olmuşlar. lakin genlerinden gelen bir alışkanlıkla onları zaman zaman göç ederken ve V biçiminde uçarken görmek hala mümkün. ki eylül ve ekim ayları tam zamanı. bekleyip göreceğiz ve ilk martı kafilesiyle gideceğiz bu gri şehirden sevgili viktor. ilk kafileyle.
.
oysa kaliforniya diyorduk değil mi? nasıl bir şehirdir hiç bilmem. lakin zarifoğlu’nun; 
 “kaliforniya’da doğmuşum. sapsarı saçlarım ve masmavi gözlerimle orada büyüdüm. kendimi kurtardım. yasakları attım ve hüür oldum.*” dediğinden beri merak ederim hep nasıl bir şehir diye. ama hiç yurtdışına çıkmadım ki ben sevgili viktor. bir pasaportum bile yok. kedim zaten yok. aksi gibi annem beni uzak yol kaptanı sanıyor. kaliforniya’ya nasıl gidilir onu da bilmiyorum. san francisco sokakları’nı iyi bilirdim ama küçükken. koca burunlu yaşlı bir polis ile yakışıklı genç polis sayesinde öğrenmiştim. 
ama işte kaliforniya! 
şimdi hava muhafeleti nedemiyle parazitli çalan radyomda eylülün de hüznüyle yoğrulup bir yerlerimi sıkıyor canım viktor. eylülde diyorum hotel california çalmasınlar. bak çok rica ediyorum.
.
.
* cahit zarifoğlu - yaşamak
.
eagles - hotel california

17.09.2019

siyah-beyaz



bir yanım ne olduğunu bilmediğim ama yaşanacak çok güzel duyguların arefesinde, öylesine coşkulu, mutlu ve umutlu. lakin diğer yanım; sebepsiz bir sıkıntının pençesinde düşünceli, üzgün ve biraz yorgun. 
şimdi işte; bu iki yanım mohaç meydanı’nda, büyük ordular eşliğinde toplanmış birbirlerine üstünlük kurmak için savaşıyorlar sanki. kimse bir şey demiyor! ne aklım, ne de kalbim. sadece ve çare olarak kalleş zamanın eline bırakmışlar. duymuyorlar bile beni.oysa bir yanım sevgilim; aydınlık. ötekisi karanlık.

15.09.2019

15 eylül



yağmur yağacak gibiydi. aldırmadım. saat tamircisi titizliğinde usul usul, keyfine vara vara yıkadım balkonu. üstelik iki kez. yaklaşık bir senedir bu mahalledeyim. benden başka kimsenin balkon yıkadığına şahit olmadım. gerçi balkonda oturan insan da görmedim desem yeridir hani. yeni binaları saymıyorum zaten. o kadar para verip balkonsuz bir evde nasıl oturduklarına hala aklım ermiyor. ama ya balkonu olup da bir gün olsun oturmayan insanlar. size n’oluyor kuzum? televizyonlarınızın veya bilgisayarlarınızın bu kadar mı esiri oldunuz? yahut yeni koltuk takımlarınız çok mu rahat ya da ne bileyim çok çalışıyorsunuz da evi sadece otel niyetine mi kullanıyorsunuz? hem öyle bile olsa çıkın şöyle bir gökyüzüne bakın. kuşları selamlayın. hatta bir köşeye ıslak ekmek içi bırakın. bulutlara bakarak iki satır şiir okuyun. yahut herhangi başka bir kitap. ama ve tabi siz de haklısınız bazen. şu yeni binaların sözüm ona balkonlu olanları da pencereden bakıp başka pencere yahut balkonları gösteriyor. siz de haklısınız. ama işte ben de haklıyım!
..
cuma akşam üstü, mesai bitimine yakın çok güzel bir hayal düştü zihin çeperime. lakin not alamadım. biraz çıkış telaşı, biraz patronun son dakika golü nedeniyle unuttum bu güzel hayalimi. ama bu sabah arabada yine makis ablianitis çalarken düşündüm de seninle uzun yol hayallerim; ya gemi ile ya da hep trenle sevgilim. diyorum ki; yine böyle bir eylül sabahı erkenden, tüm insanlık hatta dünya uyurken çıkalım otobana. ve dura kalka güneye gidelim. en güneye.
..

burgazada aklımı karıştırıyor. dün yine oradaydım. tuhaf. şimdi kelimelerle anlatamayacağım bir bağ kuruldu adayla aramda. tarifi güç bir his. kınalı’da, heybeli’de ve büyükada’da yakalanmadığım doğrusu bulamadığım bir duygu. aşk gibi. evet. belki sait faik etkisi belki kalpazankaya yolu. bilemiyorum. değişik bir bağ. güya bir kaç yıl içinde istanbul’la olan tüm bağımı kopartıp yine bir su kenarına ama daha sakin, daha küçük bir beldeye yerleşecektim. ama şimdi işte, burgazada veda etmesi imkansız bir sevgili gibi dikilmiş duruyor karşımda. bir yanında kınalı, öte yanında heybeli olduğu halde nereye diyorlar sanki, nereye?
..
.