23.09.2019

deniz - 2

...
fakat yine sustu. önce derin bir nefes aldı. sonra gömlek cebinden sigara paketini çıkardı. çok mühim bir iş yapıyormuş gibi özenle ve ağır hareketlerle paketin içinden bir sigara aldı. ardından da ‘emin misin’ der gibi paketi bir kez daha bana doğru uzattı. paketteki diğer yandaşlarından biraz ileride duran tek dal sigaranın davetkarlığında bir an duraksadım bu kez. ikram edileni alsam kendime, almazsam hafız’a ayıp edecekmişim geldi. kendimi boşverdim. dostluk bunu gerektirirdi. sigarayı alır almaz yaktım ve hemen derin bir nefes aldım. ciğerlerimi yaktı duman. öksürttü de. fırsattan istifade eden gözlerim de doldu tabi. hafız sanki bu işareti bekliyormuş gibi hemen söze girdi.
“senin neden kaçtığını ben biliyorum oğlum, uzatma işte. defalarca konuştuk bunu seninle. olacak iş değil! deniz’siz yapamazsın sen. hatırlasana! daha önce de kaç defa ‘olmuyor, yürümüyor, tükeniyorum’ dedin ama gidemedin.  çünkü; ne sen deniz’siz ne de deniz sensiz yapamaz. anlasana! bağlanmış oğlum sizin kaderiniz. çıkış yok, unut bunu.”
hafız’a baktım. çocuk gözlerinde bir yumuşaklık, eli omzumda. beni, benden iyi bilen hafız, her zamanki gibi yine haklıydı.
..
yıllar evvel deniz’le, denizin kıyısındaki bu metropolde bir yaşam kurmuştuk. ki daha ikimiz de çocuktuk. aşk nedir doğru dürüst bilmezken. ilk zamanlarımız oyun gibiydi. o okuluna devam ederken ben eve ekmek getirirdim. sonra okulu bitti. vapur turnikeli, dört asansörlü, çok katlı plazalardan birinde işe başladı. bir diğer plazada da ben. o 4.levent’te ben maslak’ta çalışıyorduk. evimiz gümüşsuyu’ndaydı. geç saatlere kadar süren kariyer mesailerimiz vardı. akşamları yorgun argın eve dönüyor, bazen ekmeği unutuyorduk, bazen peyniri. bazen de sevişmeyi. böyle böyle seneler geçti. bazen aynı koltukta oturan iki yabancı gibiydik. bazense aynı kader yolunu birlikte yürüyen iki yoldaş gibi. elini tutardım. sıcacıktı eli. bir yavru kuş gibi. ama sevgili gibi değildi onca yıl sonra.
.
sonra bir gün, kıpkırmızı saçlarıyla önümden geçip gidiverdi aşk. ertesi gün aynı metro hattında, yine. ertesi gün artık konuşmak farz olmuştu. ama ne konuşacaktık? bu şekilde izledim onu tam iki mevsim. üçüncünün yani sonbaharın yeni başladığı günlerdi geldiği gibi sessiz ve derinden gittiğinde. oysa tek bir kelime dahi konuşamadan. nerdeyse koca bir hayatı beraber yaşamıştık halbuki! o gün değil ama o günden tam on gün sonra, gittiğini anladığımda, ben de gitmek istedim. bu şehri bırakıp bambaşka bir şehre gitmek, her şeye baştan başlamak, hatalarımı temize çekmek. ki fırsatım da vardı. üniversiteden arkadaşım şener, üç yıl önce ankara’da önemli bir holdingin genel müdürü olmuştu. ısrarla beni çağırıyordu.
ama yapamadım. gidemedim. ne deniz’i, ne deniziyle müsemma bu kenti bırakamadım.
fakat yine de bir kapı açılmıştı içimde sanki. bir defa su yüzüne çıkmıştı işte o en derinde sakladığım. yıllardır hissedemediğim ama son iki mevsimdir alev alan. beni kavuran, yıkan, yakan. kapayamadım da o kapıyı.
.
oysa unuttuğumu sanmıştım. ta ki yine bir kış günü ve yine metroda karşıma çıkana dek. tüm cesaretimi toplayıp konuştum da. 
işte o konuşmadan üç ay sonra şimdi bu çıkmazdayım. hafız’la burada buluşmamızın nedeni. içimdeki denizde kopan fırtınaların bir numaralı sahibesi. hem burada hem de çok uzaklarda olmak isteme sebebim.
ben daha ne olduğunu anlayamadan, ilk konuşmamızdan itibaren tutulmuştum sağanak yağmuruna. kendim gibi sanmıştım. mutluluğu bir insanda değil, anlarda, yaşananlarda arayan biri sanmıştım. içimdeki dengeyi sağladığını sanmıştım. deniz’le sevişirken onu sevebilirim sanmıştım. bedenim deniz kıyısındayken, kalbim apayrı coğrafyada olabilir sanmıştım. oysa gitmişti o. geldiği gibi, aniden. bir yaz sağanağı gibi geçip gitmişti. üstelik; “bence şimdi herkes gibisin” demişti giderken. nazım’ı, o andan sonra bir daha eline alamayacak bir enkaz bıraktığından habersiz.
..

bir ömür gibi gelen bu sürede adalar’ın önünde parıldayan yakamozlara dalmış bunları düşünürken hafız hafifçe omzumu sıkıp konuşmaya devam etti.
bak dostum, insanoğlu her zaman seçmediği diğer seçeneğin yasını tutar. bilmez misin?
hem kierkegaard ne demiş; ‘ dünyanın saçmalığına gül, pişman olacaksın. buna ağla, yine pişman olacaksın. her şekilde pişman olacaksın. bir kadına inan, yine pişman olacaksın. inanma, yine pişman olacaksın. inan ya da inanma her şekilde mutlaka pişman olacaksın. kendini öldür, pişman olacaksın. yaşamaya devam et, pişman olacaksın. öl ya da devam et, her şekilde mutlaka pişman olacaksın. o yüzden artık mızmızlanmayı bırakmalısın. hadi kalk dilim damağım kurudu şu senin güzel çaycında bire çay içelim. şurdan bir de deniz’i ara buraya kadar geldim, bari akşam yemeğine kalayım.”
ne diyebilirdim ki, hafız haklıydı. hayallerimi toplayıp yüklüğe kaldırdım, bir dahaki kışa dek, unutmaya karar verdim. evet, ben gidemeyecektim bu şehirden. ne deniz’siz ne de denizsiz yaşayamazdım.

22.09.2019

deniz

son buluşmamızda; “sen” dedi “başka şehirde hele ki denize uzak bir şehirde yapamazsın. boşuna hayaller kurma!” 
sktir git diyecek oldum diyemedim. çünkü beni benden daha iyi biliyordu. beş yaşından beri beraberdik. o ve bir yaş büyük abisi fikoyla üçümüz birlikte büyümüştük. her şeyimi biliyorlardı. ama hafız bilmekle kalmıyordu. hissediyordu da pezevenk! hep haklı çıkıyordu. okulda tembeldi. ders çalışmayı sevmezdi. ama alakalı alakasız her şeyi okur, merak ederdi. bilge şirinimizdi o bizim. fikoyla benim kaba kuvvetle halletmeye çalışıp çoğu kez dayak yediğimiz olayları aklıyla çözmeye çalışırdı. onda da haklı çıkardı. 
bilmem kaçıncı kez  “gideceğim olm bu lanet şehirden” dememe böyle cevap vermişti daha iki hafta önce cevahir’in terasında.
 “boşuna hayaller kurma!”
..
inşaat gürültüsü ile birlikte evin duvarlarının ve etraftaki beton yığınının üzerime üzerime gelmesiyle hiç düşünmeden çıktım evden. sahile doğru yola koyuldum. şehrin yarısının kıçında pireler uçuştuğu saate denk geldiği için az sayıda insan ve araç vardı caddelerde. bu iyiye işaretti. sahil yolundaki yazlıkçı mekanlar masa sandalyelerini sonbahar-kış sezonuna ayarlayıp biraz daha içeriye almışlardı. yalnızca ismini bilmediğim çiçekleri dışarıda bırakmışlardı. yaz boyu kapalı olan balıkçı dükkanları açılmakla kalmamış şenlik yerine dönmüşlerdi. her balıkçının ritmi ve temposu farklıydı. sanki floransa opera karnavalı vardı. bu şenliğin 'kamber'leri elbette martılardı. onlarsız ne düğün ne de şenlik oluyordu. şimdi işte balıkçılarının başının üzerinde ekmek kavgası veriyorlardı. 
ve nihayet sahil. 
ortalıkta uykusuz ve spor meraklısı bir avuç istanbul'lu. saat pazarın onu. karşıda engin maviliği ve iyot kokusuyla kendine çağıran bir deniz vardı. marmara denizi. içinde adalar yine muhteşemdi. hatta bu kez ardına yalova-çınarcık hattını da almış, bugün hem çok güzel, hem çok cömertti. tabi görmeyi, hissetmeyi bilene. 
tam bu anda hafız’ın sözleri çınladı kulaklarımda. “denize uzak bir şehirde asla yapamazsın adamım. boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller...”
haklıydı bir kez daha. aradım herzeyi. uyumazdı bu saatte biliyordum. ikinci çalışta açtı telefonu. ve ben daha ağzımı açmadan o; “hayırdır yavrum rüyanda mı gördün beni?” diye sordu. 
bostancı sahildeyim atla gel” dedim. 20 km uzaktaydı. dur demesem atlayıp gelirdi. kılıbıktı biraz ama dedim ya “âkil adamdı” ve kimseyi kırmadan deveye hendek atlatıp samanlıkta iğne bulma gibi maharetleri vardı. şaka yaptım deyince bunlara gerek kalmadı. kalmayacaktı doğrusu. lakin akabinde; “hala anlatmadın mevzuyu. peki mesele nedir dostum?” diye sordu.
-hasan ali toptaş dedi.
-hayır ümit inal’ın filminden bahsediyorum.
-eee n’olmuş ona?
-o filmdeki berber gibiyim hafızım. hem burada olmak istiyorum. hem de çok uzaklarda.
sessizlik oldu.
konuşmadık kısa bir süre.
neden sonra sinirli bir sesle. “hemen çık oradan! bu meseleyi konuşmuştuk seninle” dedi. “ama işte çıkarsam fazla yaşayamam. bunu da en iyi sen biliyorsun dostum” diye cevap verdim.
sen denize ve martılara bakmaya devam et ben yarım saate geliyorum.” diyerek telefonu yüzüme kapattı. 


otuz dört dakika sonra beraber adalar’ı izliyorduk hiç konuşmadan. sonra bir sigara yaktı. bana da uzattı. almadım. 
geçen sene bıraktım unuttun mu?” diye hatırlattım.
sesin öyle gelmiyordu ama” dedi.
sonra yine uzun, insanın sinirlerini bozacak uzunlukta bir sessizlik oldu aramızda. sıkıldım. laf olsun, sırf aramızdaki bu huzursuz sessizlik bozulsun diye “adalar çok güzel” dedim. tepki vermedi. oysa istiyordum ki; bir şeyler söylesin. bağırsın. çağırsın. küfretsin ve hatta beni tekmeleyip yumruklasın. insanın sinir uçlarıyla oynayan bir sakinlik zırhı giymiş gibiydi.
neden sonra sigarasından derin bir nefes aldı. sonra da yarısı bitmemiş sigarasını bir böceği ezercesine üzerine oturduğumuz kayalardan birinde sağa sola çevirerek söndürdü. önemli konuşma yapacak büyük adamlar gibi boğazındaki gıcığı temizledi. sağ elini sol omzuma attı ve yine insanın sabrını zorlayan sakinlikte ağır ağır konuşmaya başladı.
-bak dostum dedi.
..
.
candan erçetin - ben kimim

21.09.2019

yasak

bazı şarkıların sonbaharda çalınması yasaklanmalı sevgili viktor. mesela hotel california. normalde “yasakçı” bir insanım değilim ama.. ama ile başlayan cümleler de yasaklanmalı. ve hazır konu açılmışken dahi anlamına gelen de-da eklerini yanlış yazanlar ile herkeZ ve sohPet yazanlara da üç ay kalem ve klavyeden uzaklaştırma cezası verilmeli bana sorarsan. fakat restaurant gibi yabancı kelimeleri yanlış yazanlara ise hafifletici sebep indirimi yapılmalı. öte yandan ahmet hamdi tanpınar’a kulak verilmeli ve tez vakit saatleri ayarlama enstitü’sü kurulmalı. akabinde her şehrin en işlek caddelerine hatta ve sadece kışın karlı günlerde hatıra gelen ana arter ve ara sokaklara minik saat kuleleri kurulmalı. bu ne işe yarayacak dersen; büyükşehirin gereksiz ve yıpratan telaşını, anlamsız hızını azaltacak sevgili viktor. teknoloji çağında olmamıza rağmen insanlarımız gerek üşengeçlikten ve gerekse konsantrasyon eksikliğinden zamanlarını ayarlamakta güçlük çekip geç kalma telaşıyla kafası kopuk tavuklar gibi ordan oraya koşturuyorlar. oysa her sokak başında, cadde ortasında kurulacak saatler insanların hem zaman planlamasını doğru yapmasını sağlayacak hem de saatleri yanlış olanların doğru zamanı yakalamasına vesile olacak. işte bu tanpınar etkisiyle de şehir eski olağan hızına dönecek diye umut etmekteyim. dönmezse zaten hiç bizim olmamış demektir. ki o zaman da masumiyet’in bekir’i gibi eğip başımızı usul usul gideriz bu diyardan. 




-nereye mi gideriz viktor? 
elbet kuşların göç yolunu takip ederiz. martıların mesela. 
-martılar göç etmez mi?
işte bunlar da doğru bilinen yanlışlar sevgili viktor. sen martıların genlerini, dedelerini ve onların dedelerini, sonra o dedelerinin dedelerini bilir misin? işte onlar hep göç ederlermiş. ta ki ikinci cihan harbinde atom bombası deneyi yapılana dek. ondan sonra ters dönmüş dünyanın dengesi. sabit yaşayan turnalar ve leylekler göç eder, göç eden martılar ise çarlık rusyasının politikasını benimseyip sıcak deniz kenarlarına inme kararı almışlar. balıkçılıkla geçinir olmuşlar. lakin genlerinden gelen bir alışkanlıkla onları zaman zaman göç ederken ve V biçiminde uçarken görmek hala mümkün. ki eylül ve ekim ayları tam zamanı. bekleyip göreceğiz ve ilk martı kafilesiyle gideceğiz bu gri şehirden sevgili viktor. ilk kafileyle.
.
oysa kaliforniya diyorduk değil mi? nasıl bir şehirdir hiç bilmem. lakin zarifoğlu’nun; 
 “kaliforniya’da doğmuşum. sapsarı saçlarım ve masmavi gözlerimle orada büyüdüm. kendimi kurtardım. yasakları attım ve hüür oldum.*” dediğinden beri merak ederim hep nasıl bir şehir diye. ama hiç yurtdışına çıkmadım ki ben sevgili viktor. bir pasaportum bile yok. kedim zaten yok. aksi gibi annem beni uzak yol kaptanı sanıyor. kaliforniya’ya nasıl gidilir onu da bilmiyorum. san francisco sokakları’nı iyi bilirdim ama küçükken. koca burunlu yaşlı bir polis ile yakışıklı genç polis sayesinde öğrenmiştim. 
ama işte kaliforniya! 
şimdi hava muhafeleti nedemiyle parazitli çalan radyomda eylülün de hüznüyle yoğrulup bir yerlerimi sıkıyor canım viktor. eylülde diyorum hotel california çalmasınlar. bak çok rica ediyorum.
.
.
* cahit zarifoğlu - yaşamak
.
eagles - hotel california

17.09.2019

siyah-beyaz



bir yanım ne olduğunu bilmediğim ama yaşanacak çok güzel duyguların arefesinde, öylesine coşkulu, mutlu ve umutlu. lakin diğer yanım; sebepsiz bir sıkıntının pençesinde düşünceli, üzgün ve biraz yorgun. 
şimdi işte; bu iki yanım mohaç meydanı’nda, büyük ordular eşliğinde toplanmış birbirlerine üstünlük kurmak için savaşıyorlar sanki. kimse bir şey demiyor! ne aklım, ne de kalbim. sadece ve çare olarak kalleş zamanın eline bırakmışlar. duymuyorlar bile beni.oysa bir yanım sevgilim; aydınlık. ötekisi karanlık.