3 Temmuz 2022

bazı şeyler : 144-151 kaplumbağalar da uçar


144-bakiye : sabah. onu biraz geçe. geceden kalma uykusuzluğum. dördüncü kupa çayım. rüzgar gülüm. beyaz kuşlarım. içli şarkılarım ve masmavi marmara’ya ayağını uzatmış burgaz'ım. bu pazardan bana kalan.
.
145- suskunlar : son dört tıraşımda nerdeyse hiç konuşmadık. o makasını konuşturdu. ben antika avcılarını izledim açık olan tv’de. ama dün sabah dayanamadım. lafı ben açtım. ne zamandır buradasınız sorumu bekliyormuş sanki. oturduğum sitenin kuruluş yılından, eskiden buraların hep dutluk olduğundan, gençlerin artık berberlik mesleğini tercih etmediğinden, beş temmuzdan sonra sıcakların daha çok bunaltacağından, gözümün önünde raflarını al aşağı eden meraklı kedisinin aslında çok uslu olduğundan bahsetti. nefes almadan anlattı. anlattı. anlattı. konuşmaya susamış gibi dizdi bir dünya kelimeyi. arada bir de anlattıklarına olan ilgimi kontrol etti aynadan. ikna olmuş olacak ki usul usul anlatmaya devam etti. son dört tıraşın açığını da kapattı böylece. son tahlilde, konuşmadığımız ne varsa saçlarımla birlikte ortaya yere dökülüverdi.
.
146- : muadele kafamdan şelaler akıyor, otobüsler geçiyor sanki. düşündüklerimle gördüklerim bir değildi çünkü. ofis pencereme farklı bakmıştım o gün. öyle farklı ki; ne yana baksam bir mücadele görüyordum. hayat bize yeni bir şeyler mi öğretmeye çalışıyordu? yahut anlattıklarının üzerinden mi geçiyordu? 
şu ağaçlar mesela, kuvvetle esen kuzey rüzgârına boyun eğmiyorlar. yahut boyun eğmiş gibi gözüküp yine kendi bildiklerini okuyorlar. üstündeki bulutlar koşar adım ilerideki dağın zirvesine gidiyorlar. önce varanlar arkadan gelen arkadaşları için yer tutuyorlar sanki. öyle bir telaş içindeler. 
ya kuşlara ne demeli? rüzgarla savaşmıyor sevişiyorlar adeta. tüm içgüdüsellikleriyle yaşıyorlar hayatı. ahh bir de o süzülmeleri yok mu!
peki biz ne yapıyoruz bu modern keşmekeşimizde?
.
147: harita : nilüfer’in bir şarkısı vardı eskiden: haziran vakti. hala var. çıktın geldin haziran vakti diyordu. bir haziran sabahı işte çıkıp gitmeye ramak kaldı, eski bir kavşakta.
çünkü çıldırmış olmalıyız marta, çıldırmış.
başka izahı yok bu monotonluğun, hıçkırık tutmuş gibi iki ileri bir geri gitmelerin. sevmek zorunda bırakıldığın mesleğindeki anlamsız gündelik işlerin, sabah gidip akşam dönmelerin, ekseri çoğunluğun ezberlenmiş hayatlarını yaşamanın. oysa hesap kitap yapmadan, haritaya değil de sadece güneşe bakıp yol almak ne kadar zor olabilir? hem ne kadar?
.
148-meksika : herkesin hayatında taşımakta zorlandığı yükleri ve bir meksika açmazı mutlaka olmuştur. benim de var. ve bir allah bir de ben biliyorum. başka kimsenin bilmesine gerek yok.
.
149- araf : deceit adında bir ingiliz mini dizisi. gerçek hayattan uyarılmış. ilk bakışta onlarca polisiye diziden, asayiş olaylarından biri olarak görünüyor. ama niamh algar diye bir kadın. dizinin tam ortasında. bu kadar mı sahici olunur, bu kadar mı içten kotarılır bir rol. hayranlıkla meftunluk arası bir yerdeyim dün akşamki finalden beri.
öyle yani.
.
150- hazırlık: pazar günleri beni vuran o yokluk, manasızlık, sıkıntı ve koyu bir özlemle birlikte anlaşılmaz bir kederin çevrelediği o karanlık his henüz teşrif etmedi.  ölümü bekler gibi bu duyguyu bekliyorum. beklerken biraz olsun neşeli şarkılar dinliyorum. hazır olmak için..
.
151- deneme : bir yandan da haftaya çıkacağım tatilin hayalini kuruyorum. okumayı düşündüğüm kitapları ayarlıyorum falan. öte taraftan yeni bir şey deneyeceğim. daha önce hiç duymadığım şarkılardan, hiç dinlemediğim şarkıcılardan oluşan bir yol listesi hazırlamayı düşünüyorum. bu bile tek başına heyecan vericiydi. sonra dedim ki kendime; pazar bulantısının canı cehenneme. “fuck off oğlum sunday!”
.

2 Temmuz 2022

48. mektup


iki gözüm leyla,
hiç bir şehre ulaşmayan yollarım var.
denize bir süre paralel giden ama bir türlü suya, serinliğe kavuşmamış anılarım sonra.
özlemim zaten bakî.
biliyorsun.
bu aralar kalbim diyorum; aklım gibi dumanlı. 
orta doğu gibi karışık. 
gelen deniz mevsimi mi yoksa ilerleyen yaşım mı buna sebep?
bilemiyorum.
.
eski mesud günlerimizi hayal ederken yakalıyorum bu aralar kalbimi.
bu sabah mesela; çok isteyip de beraber hiç yürüyemediğimiz tarihi yarımadadaki eski ve yalnız yürüyüşlerimi özlerken buldum kendimi.
yıllar evvel. beyazıt’taki okuluma öğlen giderken öğleye kadar da bir muhasebe ofisinde çalışırdım.
gedikpaşa’dan aksaray’a, laleli’den vezneciler’e, bakırcılar’dan nuru osmaniye’ye, süleymaniye’ye, küçükpazar’a, fen-edebiyat’a. tahtakale’den yeşildirek’e kilometrelerce yürürdüm. mükelleflerin evraklarını, bazen paralarını toplardım. ekonominin ve tarihin kalbindeydim bir nevi.
o vakitler nasıl bir talihin içinde yürüdüğümün farkında değildim tabi. gençliğin kendine özgü buhran ve hezeyanı içinde işimi yapmanın, harçlığımı çıkarmanın telaşı içinde gidip gelirdim. tahinî boyalı betonarme evler. ahşap binalar. arapsabunu kokulu sokaklar..
.
bugün işte o sokakları, o tarihi yapıların kendine has kokusu ve dokusu içinde yürümeyi özledim. seni anımsadım. “bir gün de tarihi yarımadayı gezelim bol bol fotoğraf çekelim” dediğin günü ve saati hatırladım. o vakit gelmedi hiç bir zaman. sadece güneyli rüzgarların sırtına kaçak binmiş kokun ve hasretin geldi zaman zaman ziyaretime. 
bazı anılar ama halâ sıcak. 
halâ yeni. 
neden diye sorar mısın onu da bilmiyorum.
ama unutmamak için. 
şimdi meselâ, tam karşımda burgaz’ın arkasında sisler içinde duran uzun yol gemisi gibi kaybolmaması için yazıyorum. 
okuduğum bir yazar; “aklımız değil de hafımız çok tehlikeli” diyordu. nereden ve nasıl baktığına göre değişir tabi. zaman zaman acıtsa da, tarihi yaraları kanatsa da şikayetçi değilim hafızamdan. hem hafızamız da olmasa yaşadığımızı nasıl anlayıp kavrayacağız iki gözüm.
ardı, arkası kesilmeyen bu mektuplar?
ah evet!
bildiğim dillerde zaten seviyordum. şimdi bilmediğim dillerde de sevmek istiyorum seni. 
başka ne olabilir ki?
.
.





1 Temmuz 2022

76-sonra



geçmiş gün. bir blogcu, hayatta olanların eski fotoğraflarına bakmanın, geçen zamanın hüznünden falan bahsediyordu. kendince haklıydı. ama yine de anlayamıyordum onu. 
bu sabah. pek kullanmadığım spotify kütüphanesindeki bütün içli şarkıları üzerime boca edince annemin salonundaki çekyatı kaldırdım. amacım on sekizimdeki bir fotoğrafımı bulmaktı. lakin babamın hiç anımsadığım bir fotoğrafıyla karşılaştım. üstüne spotify’da bir şarkı. hayatta olmayanların fotoğrafına bakmanın ağırlığı. hüznü aşan kederi. gözlere hücum eden ıslaklık. boğaza takılan kocaman bir yumru. dünyanın dönmeyi bırakması. güneşin alıp başını gitmesi falan. 
hareket edemedim bir müddet. öylece durdum. fotoğraf bana, ben babama baktım. 
baktım. 
baktım. 
baktım. 
annemin akşamsefalarının ve beyaz güllerinin önünde. her zamanki mağrur duruşuna hafif bir gülümseme eklemişti. sonra hiç vazgeçmediği ve sağ elinin iki parmağına sıkıştırdığı maltepe sigarası. üstünde gri ceketi. siyah pantolonuyla. dünyanın en yakışıklı babası. benim babamdı.
sonra yine durdum öyle. 
sanki bir şey dememi bekler gibi bakıyordu. özledim, çok özledim dememin bir anlamı var mıydı? zaten ikimiz de biliyorduk bunu.
sonra dedim ki içimden; umarım hayatta olanların eski fotoğrafına bakıp da hüzünlenenler gün gelir hayatta olmayanların eski fotoğraflarına bakmak zorunda kalmazlar. 
umarım.
.

30 Haziran 2022

75-alem




bundan tam on üç yıl önce. trenle pendik’i geçip denizi gördükten hemen sonra yıkık bir duvara, kırmızı boyayla yazmışlardı. alem göt olmuş diye. 
on üç yıl sonra, değişen hiç bir şey yok.
hiç bir şey.
.