6 Aralık 2021

geçmeyen



tam şimdi öyle bir özlem vurdu ki
anlat desen anlatamam
tarif de edemem
ama
özledim işte
sanki bu aralık’ın kastı bugün bize
durduk yere insanı iyimser yapan güneşli bir pazartesi çünkü 
bugün öyle güzel
santa ile jose’yi kıskandıracak kadar hem
ve sanki pastırma yazının son demleri
ekim ile kasım toparlanıp gideli çok oldu halbuki
an itibariyle sıcaklık şeysi on sekiz nokta sekiz
elinde çay ya da kahve
bir köşede, aylak aylak güneşlenme havası diyorum bu dışarıdaki
ama işte bir de şu içerideki bordro mahkumluğu olmasa
bugün öyle sıkıldım, öyle sıkıldım ki 
işlerin acillerini aceleyle bitirdim
kalanları öteye ittim
üç gibi bir ağırlık çöktü, esne esne uykum geldi
iki çay içtim biraz kendime geldim
seni özledim
sonra
yine seni özledim
iki satır yazdım sana
geçmedi 
bir çok şey geçti oysa
kamyonlar, bulutlar, kuşlar ve saatler
lakin tek bir şey geçmedi
özlemin 
şimdi yine
bilmediğim bir şeyi özlüyorum sanki
senle bir köşede gamsız tasasız, kahve kokuları eşliğinde güneşe karşı durup usul usul bir şeyler konuştuğumuzu..
.


29 Kasım 2021

vurulacağı günü büyücü de bilmez*




günler sandığımızdan daha hızlı geçiyor ibrahim. oysa bana sorsan şimdi; kaplumbağadan daha yavaşız derim. çünkü; sayılı günüm var. ve çünkü; söylenilenin aksine çabuk geçmiyor sayılı günler. hoş, sayılı gün bitince ne olacak birader dersen ki deme en çok korktuğum da o derim. ölümden bile. hem ölüm demişken geçmiş gün evde yalnızdım. keyfimde fena değildi hani. tam hatırlamıyorum şimdi ama ya bir film izliyor ya da ilhami ağbi okuyordum pencerenin ışığında. sonra birden baraj kapağının açılıp suların dere yatağında taşarak ve coşarak devasa bir sel akımı oluşturması gibi bir şey beynimdeki düşünce kapağını açtı sanki. bütün kılcal damarlarım düşünce seliyle doldu taştı. nihayetinde; böyle daha ne kadar çırpınacaksın, kendini memnun etmeden kimseyi memnun edemezsin dedi damarlardan birisi. öteki yorulmadın mı hala bu kadar yükü heybende taşımaktan? beriki; korkma, cesur ol dedi. bir başkası; o kadar yıl yaşadın da ne oldu? ne var şimdi elinde? sonu bu denli kesin olan bir hayat için bu kadar dert edinmeye, düşünce yükü sırtlamaya değer mi diye sordu. her damardan ayrı ses çıkıyordu. olm bi’sktirin gidin dedim ama biraz düşündüm haklılardı. ne içindi bunca mücadele, sıkıntı, stres, plaza köleliği, büyükşehir kabızlığı, işe gidip eve dönmeler, pazar sendromları? oracıkta işte ölmek istedim. doğrusu buhar olup yok olmak. tabi yazıldığı gibi öyle kolay değildi o işler. ama gerçek şu ki sevgili ibrahim ve bila dostlarım, kardeşlerim, sırdaşlarım; o bir kaç saniyede gerçekten ölmek istedim. sonra vazgeçtim. hem günahtı. hem korkunç. bir de bugünkü gibi lodos vardı dışarıda. ve penceremde siyah bir kuşun o sert rüzgara karşı nasıl direndiğini, o küçücük kanatlarıyla nasıl büyük bir mücadele verdiğini, pes etmediğini gördüm. rüzgar onu her geri savurduğunda o inatla bir öncekinden daha güçlü çırptı kanatlarını. ve yedinci tekrarda çatıya ulaşmayı başardı. sonra döndüm ve dedim ki kendime; şu kuş kadar mücadele edemeyecek miyim? vazgeçtim. siz de vazgeçin. hobi olarak da olsa böyle düşünceleriniz varsa şayet terk edin. heleki evde yalnızken hiç denemeyin. çok tehlikeli. mazallah. hadi oldu da o aşamaya geldiniz diyelim. işte yapılacaklar listesi; açın hareketli bir şarkı dinleyin. (tercihim balkan şarkısı) pencereden bulutlara bakın. kuş seslerini dinleyin. hatta sokaktaki hayatın sesini dinleyin. birbirinden metalik boyalı arabaların homurtusunu, seyyar satıcının o kendine has narasını, bir çocuğun yeni öğrendiği küfrü acemice sokağa savurmasını, odanızdaki eşyaların seslerini ve belki nefret ettiğiniz asansörü bile dinleyin bir şey anlatacaktır size. bana hem çok şey anlattılar. hem sadece bir şey anlattılar. “yazmalısın dostum” dedi hepsi bir ağızdan. 
ben de yazdım. evet.
.

26 Kasım 2021

yeldeğirmeni’nden rıhtıma iner bütün mavi minibüsler





bu sabah sessizce fotoğrafına baktım bir hırsız gibi
parmaklarımın ucunda hatırladığım oysa
kalbimi çalandın
sıkıp sıkıp bırakan da geçmiş gün
hani demiş ya tebrizi:

ben seni sevmek için değil
sevmenin ne demek olduğunu bil diye sevdim

bizim çocuklar tutmuş mahallenin duvarına yazmış bu sözü
okuyanlar ağlamış, bazı büyüklerimiz anlam çıkarmaya çalışmış
bu sabah
takvimde isim aradım yeni doğanlar için
sonra tuttum on çayıyla gelen pastanın sahibini aradım
buldum, nice güzel yaşların olsun dedim
sonra işte resmine gizlice baktım
o sırada sen
asi bir bulut gibi başını dikmiştin
gözlerin, bir iç deniz gibi derin
yüzün, sargent’in tablolarıyla yarışır
ama en çok hüzne yaraşır
boynunu saymıyorum bile
kısa, kararlı ve keskin adımlarındı saydığım
yeldeğirmeni’nin ara ve arka sokaklarında yürürdük
mavi minibüsler rıhtıma doğru kulaç atarken
17 numaralı masa aşıklarını beklerdi saray’da*

geçmiş gün iddialıydın
iddialı ve çok güzeldin
dedin ki; ben seni,
ben seni öyle seveceğim ki dünya böyle sevgi görmemiş olacak
gülmüştüm
gülüşüme gülmüştün
gülüşüne vurulmuştum
oysa ben
ben oysa sevgilim ana arterleri kilitlenmiş büyükşehir trafiği gibiyim şimdi yokluğunda
tarifi yok içimdeki mücadelenin
bir galibi ya da mağlubu da
kim isyancı, kim statüko savaşçısı belli değil
saflar o kadar karışık ki o kadar
sovyetler'in dağılmadan önceki hali
kaza kurşunları havada uçuşuyor
derken bir kuş vuruluyor kalbimin kavşağında
bir umudu kökünden kestiler sonra
radyolarda anlamını bilmediğimiz şarkılar çaldılar
metrobüsler söğütlüçeşme’de durdular
minibüsler rıhtıma inemediler ilk yağmurda
çalışmadı sarı taksiler
yokluğunda
sokağından geçtiğimi söylemedim sana
nazar değmesin diye güzel gülüşünü sonra
geçmiş gün çünkü iddialıydın
iddialı ve çok güzel gülüyordun

bu sabah bir mektup yazdım sana
en çok gülüşünden bahsettim
ama en çok dünyayı yakan gülüşünden
sonra sevdiğin çiçeklerden
gülünce güller açan yüzünden
benim yüzümden
biliyorum bu suya tutunmuşluğumuz, çaresizliğimiz

bu sabah diyorum sevgilim, sessizce seni izledim
gözlerindeki umudu, umuduma ekledim
yüzündeki hüznü sevdim
gülüşünü kalbinden öptüm
geçmiş gün
yürüyüşün, gülüşün
aklımda hep bir şey var 
sen beni öyle sevdin, öyle güzel sevdin ki
bu sabah gizlice sokağından geçtim
halbuki yeldeğirmeni’nden rıhtıma inerdi bütün mavi minibüsler

 * saray muhallebicisi

.




24 Kasım 2021

32- metrodaki

 


sabah. altı buçuk gibi. bir vagon dolusu insan uykulu gözlerle hayata tutunmaya çalışıyoruz. oturanların yarısı uyukluyor. kalan yarısı telefonuyla oynuyor. ayaktakiler sessiz. kimi benim gibi sırtını kapıya dayamış. kimi ortada askılık gibi duran demire tutunmuş. erken saat ve sekizli vagon olması hasebiyle çok kalabalık değiliz. sessiz ve sakiniz. öyle ki nuri bilge ceylan filmlerinin sakinliği hakim vagona. lakin daha çok uykulu ve düşünceliyiz. kimimiz uzay mekiği gibi fırlayan dövizi ve ekonomiyi, kimimiz hafta sonu tatilini, bazılarımız özlediği sevgilisini, öğrenciler birazdan girecekleri vize sınavını, işçiler, memurlar ve emeklilikte yaşa takılanlar ne vakit sona erecek bu çilemiz diye gözleriyle “küçük sahil kasabası ya da benim güzel köyüm türküsünü” söylüyorlar. ben kapıya sırtımı dayamış ona bakıyorum. 

.

başında beyzbol şapkasını andıran ama beyzbol şapkası olmayan armasız, düz siyah bir kep var. kepin altında yorgun ve hafif kızarmış yaşlı gözler. beyaz maskesinin gizlediği, pek renk vermese de yaşanmış onca yılın çizgileri alnında birikmiş gibi. altılı mavi koltuğun en kenarında oturuyor. sırtında, siyah ince kaşe manto. onun içinde siyah deri yelek. onun da içinde koyu lacivert-bordo desenli bir kravat. bacağında fitilli kadife pantolon. yine siyah. ayakkabılar bordo ve siyah karışımı. siyaha yakın. bir şey okumuyor. uyumuyor. telefonuyla oynamıyor. boşluğa bakıyor. ama belli kafada dönüp dolaşan, onu meşgul eden bir düşüncesi var. iyi mi kötü mü maskeli yüzünden kestirmek güç. gözlerine bakılırsa hüzünlü biraz. 

mekanik ses bir sonraki istasyon göztepe dediğinde hafiften irkildi, biraz huzursuzlandı. tavanda asılı, durak tabelasına baktı. sonra döndü ve bir anda bana baktı. boş bulunup başımı çevirdim. durak benim de ineceğim duraktı.

.

göztepe istasyonunda peş peşe indik. o önde ben arkada yürüdük biraz. ben medeniyet üniversitesi kuzey kampüsü çıkışına saptım. o düz devam etti. kulağımdaki müziğin sesini açıp başka bir aleme geçtim.

ne var ki, kader çizgimiz şaşmadı. metronun tuvaletinde yine karşılaştık. beni tanıdı mı bilmem. ben girdiğimde o içeride bir şeyle uğraşıyordu. tanıyacakmış, bir söyleyecekmiş gibi şöyle bir baktı. bir şey demedi. işine devam etti. siyah mantosu duvarda askıdaydı. eline paspası alıp tuvaletin içinde ve önünde biriken suları temizledi sakin sakin. elbiseleri görevli olamayacak kadar sivil ve takımdı. ya gereğinden fazla titizdi. ya da kazayla dağıttığı ortalığın diyetini, görevliye bırakmadan kendi ödüyordu. bana ikincisi gibi geldi. daha çok sevdim onu. 

.

soul asylum - runaway train

22 Kasım 2021

31- akça





radyoda anlamını bilmediğim, sözlerini aklımda tutamadığım bir şarkı çalıyor. oysa gözüm ve beynim köşedeki ağacın rüzgarda dans eden yapraklarını, bir sağa bir sola savrulan genç dallarını izliyor. kaç dakika oldu bilmiyorum. kendime geldiğimde hipnotize olmuş gibi ağaca baktığımı fark ettim. bana çok olur böyle. en çok da işten arabayla eve döndüğümde. radyom zaten hep açıktır. bazen işte, ne vakit eve geldiğimi, hangi yollardan, hangi ışıklardan nasıl geçtiğimi hatırlamam. irkilirim. 
şimdi o ağaca niye bu kadar derin bağlandım? ya da beni o ağaca ve yapraklarına iten dürtüm, geçmişim, bir travmam mı vardı? yahut şarkının melodisi veya şirkette bu sabah ilk kez duyduğum yeni bir parfüm kokusu mu buna sebep?
bilemiyorum.
bildiğim, eğer cırtlak yeşili ceketi olan kel adam, ağacın yanındaki metalik gri arabasının kapısını açmasaydı bir müddet daha ağacın yapraklarında kaybettiğim bir şeyi arayacaktım.
ama en çok babamı.
doksan üç yazında, köyevimizin bahçesindeki ağacı silkeleyip biraderle benim gerdiğimiz mavi örtüye düşürdüğü akça armutları özenle yıkayıp bize verdiği günü belki de.