20.07.2019

merhaba

aşağıda çok fazla gürültü var doktor. gökyüzüne sevdam bundandır. kuşları, bulutları sevmem sonra. uçakları hatta.
ama ve yine de yağmur yağsın isterdim bu sabah*
.


bir vakit instagrama köyümden bir fotoğraf koyup altına ; “bu güzelliği bırakıp istanbul illerinde niye sürünür ki insan” diye ahh etmiştim de “bir yolunu bulun dönmeyin o vakit” demişti değerli bir blogcu. oysa ben sadece gülümseyip şartlar denen o vahim bahanenin ipine sarılmıştım. ki tam üç yıl sonra hala aynı ipe dolanık yaşıyorum. her yaz sabahları yağmur yağsın istiyorum. gürültüden nefret ediyorum. sahilinden geçtim, sade ve küçük kasaba hayalleri kuruyorum. emeklilikte yaşa takılıyorum. bahanelerden tespih yapıyorum. sonra da onları bir bir iyi niyetlerimin yanına asıyorum. iyi niyetlerimin yanına bir bir.
.
şimdi işte istanbul’u benim için çekilir kılan tek yerde, balkondayım. huzur veren bulutları ve onlarla adeta raks eden martıları, tarifeli uçakları izleyip düşüncelere dalıyorum. şansım yaver gidip lodos denizin üstündeki pusu dağıtırsa uzaktan da olsa marmara denizini ve adaların bir köşesini görüyorum. güneşin batışını da izliyorum elbet. üstüne ahmet kaya dinleyip hüzünlerime hüzün katıyorum. sonra vakit akşam da olsa yağmur yağsın istiyorum yine.
.
bazen de bir şarkıya takılıp kalıyorum. ama öyle böyle değil. günde üç öğün, beş vakit, çalışırken, dinlenirken, arabada, vapurda, kitap okurken, -şimdi olduğu gibi- yazarken, yağmur yağıp güneş açarken, bulmaca çözerken, çöpü dışarı çıkarırken, tıraş olurken, dolmuşta para üstü uzatırken, markette alışveriş yaparken, balkonda kuşları izlerken sadece ve defalarca hep aynı şarkıyı dinliyorum. soluduğum hava, içtiğim su oluyor bu şarkı. ama işte sonunda abdülhak şinasi hisar beyfendi haklı çıkıyor. çünkü insanoğlu değişiyor. günler hatta haftalar boyu ayıla bayıla dinlediğim şarkı önce yeni şarkılar arasında gittikçe daha az dinlenilir oluyor ve sonra kayboluyor. aylar sonra rastladığında da gayet sıradan, olmasa da olurmuş kabilinden geliyor bazıları. o vakitler ne yaşıyormuşum da böyle histerik biçimde dinlemişim oluyor. işte böyle zamanlarda abdülhak şinasi gelir aklıma. fahimbey ve biz romanında “insanoğlu değil yıllar geçtikçe, günden güne, saatten saate değişir.” diyordu. galiba böyle bir şeydi yaşadığım. galiba..
.
bu arada cemal süreya’nın on üç gün mektuplarını yeniden okuyorum. doğrusu; altını çizdiğim satırlarını okuyorum bir bir. o kadar çok çizmişim ki akşam bitiremedim. sabah kaldığım yerden devam ediyorum. belki diyorum bir gün oturup gerçek bir mektup yazarım. sakıncasız, düşüncesiz. kalpten kağıda. içeriden dışarıya. belki bir gün. ama bugün değil..
.
son tahlilde; aşağısı diyorum doktor çok kalabalık ve sıcak. yağmur yağsa bu sabah, ne güzel olur. hem ne güzel..

18.07.2019

18 temmuz


iş için bile olsa mesai saatlerinde dışarıda olmak çok güzel. ama biraz hüzünlü sevgilim. çünkü bu güzel havalar, en çok yokluğunla mahvediyor beni. orhan veli’ye rahmet okutuyor. tütüne alışılıyor da istifa etmek günümüz kapitalizmde geçer akçe değil maalesef. ama bak nazan öncel’i en çok böyle havalarda dinliyorum. onlarca vapur, bulut ve martı fotoğrafı çekiyorum sonra. uzak düşüncelere de dalıyorum. orta son çocukluğuma kadar gidiyorum mesela. ama ve yine de as'lolan bir resim. resmin. o da yüzüme bakmıyor.
.
şimdi işte bir vapurun ön tarafında rüzgara karşı don kişot gibiyim. temmuzda üşüyorum desem yalan söylemiş olmam. iki üç kişiyiz. tavanından paslı teneke parçaları düşen vapurda. inatçıyız. ayrılmıyoruz. kadıköy’den karaköy’e yüzmüyor, adeta uçuyoruz. şairin söylediği gibi mutsuz ama bahtiyarız sevgilim*
.

devletin resmi rengi olan gri duvarlar arasında yirmi üç dakika bekledim. memure hanım yemekten dönmemiş. vatandaşız. bekleriz. neden sonra danışmadaki kır saçlı abi; ferhunde hanımın yerine teşrif ettiğini ve on yedinci katta beni beklediğini salık buyurdu. çıktım. odası dağınıkmış. toplantı salonuna davet etti. çay söyledi. istemedim. önceki bayat çaylarından tecrübeliydim çünkü. yoksa benim hayati sıvım elbetteki çay.
"hemen çıkmam lazım. eksik evraklar burada, imza atıp gideyim" dedim.
kahve diye ısrar etti devlet geleneklerine aykırı bir biçimde. o vakit sütsüz olsun dedim. türk kahvesini kastettim dedi.
"neden anlaşamadığımız ve altıncı kez buraya gelişimin sebebi şimdi belli oldu" dedim. boşboğazlık ettim. ferhunde hanım ise tam tersi, aylardır bu salak esprimi bekliyormuş gibi kahkahayı hatta kayışı koyverdi. 17 kat aşağıdaki simitçinin sesini bastırdı. o kadar uzattı ki 112 acil servisi aramayı bile düşündüm. kadının yüzü kıpkırmızı oldu ve artık sessiz kahkaha atmaya başlamıştı ki coldplay imdadıma yetişti. buna cevap vermek zorundayım diyerek açtım telefonumu. ofisten lüzumsuz bir şey için aramışlardı ama ben 3.dünya savaşı çıkmış gibi telaşlı davrandım. ferhunde hanım varsayılan ayarlarına döndü. imzayı atıp kahve alacağım olsun diyerek koşarak ofisinden uzaklaştım.
.

iskelede, geldiğim vapura denk geldim. yine ön tarafa ama bu kez deişiklik olsun diye sol tarafa oturdum. fakat yine aynı kıyıyı izleyerek döndüm. bu tarihi yarımadaya her gelişimde bu sefer kesin her yerini dolaşacağım diyorum. fakat her defasında yeni bir bahane bulup bir an evvel kadıköy’e dönüyorum. yine öyle oldu. bu sefer ki bahanem; sıcak ve temmuzdu. kendim de inanmadım. lakin kayıtlara geçti bir kere. belki de birlikte gezmek için sözleşip gezemeyişimizin bilinçaltı tezahürüdür. kim bilir? ben gerçekten bilmiyorum.
.
* birhan keskin
.
.

15.07.2019

beş vakit - 19

sabah:
ya skiyim otobüsü. bırakın gitsin ya!” diye bağırdı önünde koşan iki kızın peşinden. kızlardan kısa saçlı ve esmer olanı bir an duraksayıp geriye, sarı kafalı arkadaşına baktı. hızlanmadan önce de benimle göz göze geldi. durmadı. uzun saçlı kumral arkadaşının peşinden koşmaya devam etti. bizim sarı kafa da koştu mecbur kalıp. az ilerideki durakta da yaşlı bir amcanın yavaş hareket etmesinin yardımıyla yakaladılar otobüsü....
hepsi bu.
ne onlar benim bu yazdıklarımdan ve onların sinkaflı diyaloglarına şahit olduğumdan haberdarlar (belki esmer kız) ne de ben onların otobüsteki hesaplaşmalarından. ama işte kısa hayatlarımızın minik bir anına dokunduk yine de.
..



öğle:
sanki istanbul’un bir yarısı tatile çıkmış gibi değil de dünyanın yüzde sekseni ortadan kaybolmuş gibi. öyle ıssız. öyle sakin bir yeryüzü. iki saniyede bir motorlu taşıtın, motorsuz insanın eksik olmadığı caddede serin rüzgarlar cirit atıyor şimdi. hem ne esmek. mecbur montumun yakalarını biraz daha dikleştiriyorum. döner ekmeğin son lokması ile ayranın son yudumunu denk getirdiğim gibi güneşin ısısı ile rüzgarın serinliğini denkleştirmeye çalışıyorum bu öğle iznimde. ama mümkün olmuyor. ya güneş çok yakıyor. ya rüzgar çok serin esiyor. soluma, varoş kafeye doğru başımı eğiyorum. bir acı kahve teklif ediyorum kendime. lakin kararsız kalıyorum. çünkü beyaz bir kelebek sarı bir papatyaya konuyor o sırada. ve bir çift kuş havalanıyor telaşla. olmamış şey değil. şaşılacak da şey değil ayrıca. doğanın kanunu. kendimce anlam yüklüyorum olanlara. gitmiyorum kahve içmeye. ama biliyorum ki safi üşengeçlikten. bir de sanki rüzgarın etkisi azaldı gibi. azaldı sanki.
..
ikindi:
elimde olmayan şeyleri elimdeymiş gibi göstermeyi sevmiyorum. hani istesem de beceremem zaten. demem o ki bayım; hiç bir zaman iyi bir poker oyuncusu olmadım, olamam. dolambaçlı yollara girmiyorum yani. elimde ne varsa tüm kartlarımı açıyorum. açık. net. şeffaf. adı her neyse o oluyorum. bugün öğleden sonra gelen hizmet sektörü temsilcisi zarif hanımefendiye de öyle oldum.
yekten şunu şöyledim: bana bildiğimiz, klasik  pazarlama taktiklerini, fayda maliyet analizlerinizi yapmayın lütfen. bütçem bu. istediğim şu. olur mu olmaz mı? bunu söyleyin.
inadını, eğitimlerde öğrettikleri ezberlerlerini kırmam kolay olmadı. o santrançtaki bildiği ve en güvendiği hamlesini yaptı yine de.
savunma yerine yine hücum ettim. “ işiniz bu biliyorum ama benim horoz şekerine ihtiyacım var. ne elma şekeri, ne de pamuk şekeri istiyorum. pazarlık amacım da yok. açık konuşacağım sizinle” dedim. konuştum da. sonuçta ikimizde ücretli çalışanız. patronlarımıza daha çok kazandırmak için ego çarpıştırmaya, akıl oyunlarına ihtiyacımız yok. ben dedim sattığınız horoz şekerine en fazla üç otuz para verebilirim diyerek elimi ve tüm kartlarımı açtım. artan maliyetlerden girmek üzereyken elimi bir kez daha açtım ve öne doğru uzattım. olur mu olmaz mı diye tekrar sordum. gülerek elimi sıktı. “maalesef olmaz” dedi. o kahve için ben zahmet edip geldiği için karşılıklı teşekkürleşip görüşmeyi sonlandırdık.
..
akşam:
önce yağmur. sonra güneş. okul öncesi son tatil gününde yıkanmış ilkokul öğrencisi gibi tertemiz oldu istanbul. bütün pisi, sisi ve pusu dağıldı. öyle ki denizi böyle mavi, burgazada’yı böyle canlı görmek çok mümkün olmuyor her zanan. ama işte bugün. bu akşamüstü istanbul başka güzel. adalar bir başka. sen her daim..
..
yatsı:
bir fotoğraf daha buldum. yine zarifoğlu’nun kitabının arasından düştü. tam da babasından aldığı mektuplara öykünürken. peki tamam. babamın olduğu satırlarda yalan söyleyecek değilim. zarifoğlu’nun babasıyla olan mektuplaşmalarını her okuduğumda çok kıskanıyorum. yine kıskandım. şimdi yine onları kıskanırken sanki bir işaret gibi düştü fotoğraf önüme. oysa bütün fotoğrafları albüme kaldırdığımdan emindim. 
seksenlerin sonu yahut doksanların başı olmalı. henüz tadilat aşamasındaki kuruyemişçinin önünde. güneşli bir gün. babamın yanında çocukluk arkadaşım ahmet var. uzun yıllar önce taşınmışlardı mahallemizden. ziyarete gelmiş olmalı. üstünde mont ve kazak var. belliki kış günü. babamda yeşil iş önlüğü. dükkandan fotoğraf için ayrılmış belli. yüzünde bir an önce işe dönme telaşı olsa da içten gülümsemeyi başarmış. iki eli önlüğünün cebinde. gözlerini güneşten sakınmak için biraz kısmış. yaşından genç ve dinamik görünüyor. yakışıklı, otoriter babam benim. ahmet’in iki eli de siyah kotunun ceplerinde. o da samimi. güleç yüzlü. her zamanki gibi. sanırım fotoğrafı çeken benim. ama anımsamıyorum o günü.. 
yalan dünya. yalan zaman. 
bir kez olsun diyorum mektup yazabilseydim. alabilseydim. hiç olmazsa yazarak söyleyebilirdim onu sevdiğimi. çok sevdiğimi...
.


14.07.2019

en verite



bugün bir şarkı dinledim; hayatım gözlerimin önünden geçti. 
çocukluğum
ilk gençliğim
orta yaşım sevgilim
film şeridi gibi
ama çok yavaş
fakat nasıl desem; biraz hüzünlü
biraz eksik
belki olması gerektiği gibi
belki hiç olmamış gibi
halüsinasyonlardan bozma rüyalar içinde
sanki bir şeylerimizi çalar gibi
lakin benliğimizi kutsarcasına
annenin özenle hazırlayıp verdiği salçalı ekmek gibi
hiç bir özel anı atlamadan
anlık sevincin kursakta bıraktığı buruk bir tat gibi
iki halin ortasında yetim kalırcasına
bir şarkı diyorum sevgilim
bu kadar mı...?
.
sersemletir
ilk görüşte aşk gibi
alır ötelere vurur seni
kapıdağı’ndan aşağıya yuvarlar
temmuz cehenneminde rüzgarsız bırakır
sonra sağanak olur yağar, meltem olur eser
damarlarındaki kan gibi tüm benliğini sarar
bir şarkı diyorum..
bu kadar mı?
..
misal bir monet resmi gibi
güzel olur bir şarkı
gökkuşağına serenat yapar notaları
cansever’in şiirlerine canverir 

bir şarkı diyorum sevgilim şimdi
her notası sen olmuş yağıyor üzerime üzerime
yürüyüşün, gülüşün

bir şarkı dinledim bugün
seni özledim.
..