11 Nisan 2021

parfümün dansı



pazar öğleden sonrası. saat dört gibi. ama biraz beşe de göz kırpar gibi. güneş gelmiş. balkona çıkmışım. kollarım dirseklerime kadar sıyrılmış. çoraplar yerlere atılmış. gözlerim kapalı. yüzüm güneşin insafında. salt istanbul’u değil dünyayı dinliyorum. ve o dünyayı saran enfes bir koku dolaşıyor ortalıkta. bir yerden hatırlayacak gibi oluyorum bu güzel rayihayı. ama ve sanki bir yandan da ilk kez duyumsuyorum. bir an, elimi uzatsam tutabileceğim bir mutluluk gibi yakın bu koku. fakat başka bir an, hayal bile edemeyeceğim bir uzaklıkta. zihnimde sanki bir iç savaş var. öyle bir karmaşa. bizi biz yapan bu zıtlıklar mı gerçekten? karanlık-aydınlık, uzak-yakın, soğuk-sıcak. nihayet yaşam ve ölüm?
biz türkler nasıl deriz?
evet, çıldırmak işten değil. böyle deriz.
başka ne deriz? sağlık olsun, cana geleceğine mala gelsin deriz kanuni’den beri. çünkü yoktur bir nefes sıhhat gibisi cihanda. ama işte bu koku. gitmiyor. lakin benim de olmuyor. çıldırmamak diyorum işten bile değil. pazar öğleden sonrası. beş gibi. yasak insanlara mı gelmiş yoksa kuşlara mı belli değil. sokaklar, kafileler halinde dolaşan insanlarla dolu. gökyüzü ıssız. gökyüzü bulutsuz. daha da mühimi kuşsuz. ötede burgaz yalnız. yalova-çınarcık yitik, puslar ardında. ve şimdi yaşam sevincimiz güneş de çekilmek üzere sahneden. pazar akşamüstü. altıya yirmi beş var gibi. lakin bu koku diyorum, ibrahim. bu koku.. beni mahvediyor..
.

5 Nisan 2021

rehabilitasyon





olan biteni anlamaya çalışmayı bırakalı çok oldu. lakin işte yine de tüm bu olan biten. yaptıklarımız. yapamadıklarımız. düşüncelerimiz. düşüncesizliklerimiz. dinlediklerimiz. dinlemediklerimiz. orta yolu bulma çabalarımız. yorucu. çok yorucu. belki bu yüzden işyerinde sabahtan akşama kadar radyo voyage açık. dinlemek değil de dinlenmek için. az önce -ayıptır söylemesi- tuvalette tünemişken odamdaki müziğin tüm kata yayıldığını fark ettim. hatta belki alt kata da. bu açıdan hiç dinlememiş ve bakmamıştım. tamam, bir takım lüks otellerin yahut avmlerin helalarında dinlemişliğim var elbet. ama bu farklıydı. hissettirdikleri. gösterdikleri bakımından. sanki topluca çıldırmıştık. çapı, iş ve evlerimizi de içeren daire şeklindeki geniş bir senatoryumdaydık. sakinleşmemiz için dahili ve harici klasik müzik yayını yapılıyordu. etrafta müzikten başka ses yoktu. dışarıda yağmur bile sessiz yağıyordu. içli içli ağlayan çocuk gibi. kuşlar uçmuyor, büyük bir sessizlik yemini edilmişçesine kimse konuşmuyordu. düşünmüyorduk hiç birimiz. yiyip içip işe gidip eve dönüyorduk. çoğunluğumuz söylenenleri,
 -söyleyenler yapmasa bile- harfiyen yapıyorduk. bir kısıtlanıp bir açılıyorduk. uzunca bir süredir yüzümüze sahte maskeler yerine gerçeklerini takıyorduk. lakin hayatın tadına varamıyorduk. işte tam bu noktada; “yaptıklarımdan, izlediklerimden ve dinlediklerimden tat alamıyorum acaba corona olmuşmuyumdur doktor?” diye zevzeklik edesim var. ama gerçekten öyle. misal geçen akşam, festival filmleri tadında sinema gösterileri sunan tvde, sırf trt2 yayınladığı için bir film izledim. film kötü değildi lakin çok tat alamadım. ama sonuna kadar da izledim. keçiboynuzu kemirir gibi usul usul seyrettim. alacağım mesajı aldım. önce televizyonu, sonra ışığı kapadım. düşünmek, yazmak istemedim üzerine. ama madem rehabilitasyondayız...
başrolde, ‘coni dep’ vardı. ismi, barbarları beklerken’di. niyeyse filmin hemen başındaki çöl ve kale sahneleri otomatikman tatar çölü’nü çağrıştırdı. tek benzerliği bu iki özellik derken. diğer başrolümüz hakim beyin ‘yalnızlığıyla’ teğmen drogo’nun bahtsızlığı arasında garip bir bağ kurdum. olaylar gelişirken insan denen varlığın asırlar boyu hiç değişmediği ve değişmeyeceği kanısına vardım. namuslu, dürüst ve adil bir azınlık. buna karşılık; kaypak, güce tapan kısa vadede kazandım sanıp uzun vadede kaybeden çoğunluk. 
açıkçası bu yazı nereye gidecek ve bağlanacak ben de merak ediyorum. yazının iyileştirici gücü var mı, bir teknik direktörün sonuca etkisi yüzde kaç gibi pragmatik olmayan soruları cevapsız bırakıp rehabilitasyona devam etmek istiyorum izninizle. hoş izin vermeseniz de devam edeceğim. çünkü ve zira; günlerimiz balonlu ambalaj naylonunu pıt pıt patlatır gibi çabucak geçiyor. benim gibi belli bir yaşını ve başını almış kimseler nereye ve kime saracağını bilemiyorlar. bunlardan biri de kadim dostum hafız. dün, tam pazar sendromumun ortasında, omzumda buz torbası otururken aradı. hoş beş, çoluk çocuk, eş dost nasıl derken birden kaportacı sobasına dökülmüş tiner gibi parladı. “yaşlanıyorum galiba moruk, artık her şey, herkes batıyor mina koyuyum. bıktım artık. patron bir yandan, pandemi, ekonomi, ahali bir yandan. ölüp gideceğiz olm buralarda dedi. hiç bir şey demeden dinledim. parlayan sobaya daha fazla yanıcı madde atmak olayı büyütmekten başka bir işe yaramazdı çünkü. böyle olunca, geçenlerde bir yerde okuduğum mahir ünsal eriş deyişini de söylemedim tabi ona. ama buraya yazabilirim.
insan ömrü; hayal ettiklerinin gerçekleşmesini beklerken geçen sürelerin toplamıdır.” gibi bir şeydi. haklı mıydı? haklıydı. ama bunu bilmek bizi mutlu etmiyordu. etmeyecekti. bilakis sakinleşmek için klasik müziğe ihtiyacımız vardı.

3 Nisan 2021

akışta yürümek


bu cumartesi havası, adana altılısı gibi şaşırttı. oysa ki allah şahidim ben at yarışı oynamam. aslında ters köşe yapan en güvenilir makam olması gereken devletin meteoroloji genel müdürlüğüydü. çünkü ve zira; bugün istanbul için sağanak yazıyorlardı. geceki tahmini de tutmuştu üstelik. iki saatte bir uyandığım için gözlerimle görmüş takdir etmiştim bu kamu kurumunu. halbuki son bir kaç aydır böyle uyanıyorum. bunun için doktora gitmiyorum. omzum için gidiyorum. onlar program değiştirse de ben inatla başka hekimden randevu alıyorum. çift maskemi ve tüm hastalığımı takınıp kapıyı çift tıklatıyorum. yeni hekimim, “gülümseyerek, ama ben sizi çağırmamıştım, saatinize daha var “ dese de ısrarcı oluyorum. hocam diyorum bekleyen kimse yoktu. ben de beklemeyi sevmem. peki deyip kafasını önündeki bilgisayardan kaldırmadan devam ediyor. şükufe hanıma muayene olmuşsunuz?
evet hocam diyorum. üç hafta önce şükufe hanımla aramızda geçenleri en ince ayrıntısına kadar anlatıyorum. çünkü ben kendim akrebim. sağ olsun yeni hocam da sabırlı ve güleryüzlü. ve ilgili tıpkı şükufe hanım gibi. beni muayene ederken, şükufe hanıma verdiğim gibi ona da e-nabızdan beş yıldız vermeyi aklımdan geçiriyorum. o tabi bunu bilmiyor. oysa, bir tatlı dil, yarım güleryüz bütün yelkenlerimi indirip karaya ayak bastırır bana. hekimim işin ciddiyetinde, gençliğimdeki gençlik bayramı hareketlerini yaptırır gibi böyle acıyor mu, şöyle ağrı var mı diyerek kolumu şekilden şekile sokuyor. kalbimin ağrıdığını söyleyemiyorum. yok diyorum. ağrıyan başka yerimi tarif ediyorum. emar diyor kati bir sesle. başhekim sekreterinden onay diyor. emardan sonra yine şükufe hanıma git diyor. olur diyorum. ama bozuluyorum. seçme hakkını bana bırakmalıydı diyorum. hoş ben zaten yine şukufe hanımı seçerdim. çağırmadan girdiğim için böyle yaptı kesin diyorum. e-nabız puanını dört yıldıza indiriyorum yine içimden. ve güneş tüm hücrelerime işlerken omzumun ağrısını unutuyorum. dünü dün de bırakıyorum. akışta kalacaksak illaki böyle sürpriz bir nisan güneşinde kalmalıyız çünkü. hatta bu güneş eşliğinde terki diyar etmeliyiz. yıllar önceki dileğim, kuzey egenin sakin ve mavi sularında olmayacaksa şayet. bu güneş diyorum bayım iyi. çok iyi. hem kuzey ege demişken, yine dün kurtuluş’tan beşiktaş iskeleye indiğim ve yarenlik ettiğim taksici abinin sözünü mü dinlesem? yurdun kuzeyine değil de egenin kuzeyine mi yerleşsem. gönenli abi bizim memleket de güzel abi deyince. insanı da güzeldir dedim. şey olmasın diye ben söylemedim abi, sen deyince şimdi, bizim yörenin insanı çok iyidir evet.  ben 55 senedir istanbul’dayım. mecburum. imkanım, yerim yok gidemiyorum. inşallah sen gidersin abi dedi yine benden yaşça büyük olmasına rağmen. deneyeceğim dedim beşiktaş meydanda inerken. deneyeceğim. abiye on yıldız verip güneşin tadını çıkara çıkara kadıköy iskelesine yürüdüm.
.

21 Mart 2021

bazı şeyler : 84-87



84- gül pansiyon:  
aslında sezen’i de candan’ı da gökseli de çok seviyorum. lakin, nazan öncel’in sesinde başka bir şey var beni etkileyen. ne olduğunu daha bulamadım. o ‘serseri’, kendine başına buyruk, özgürüm ben adamım, canım ne isterse yaparım ve yapıyorum hal ve tavırları yok mu yorumlarında. galiba onu çok seviyorum. bu sabah yine yağmur varken istanbul’da, canım hiç dışarı çıkmak istemezken, aylardır bitiremediğim (doğrusu bitirmek istemediğim) elif key kitabını okurken, kahve içip çikolata kemirirken, arkada kendi kendine çalan radyoda birden o çıktı. sonra işte kıyıda köşede bekleyen, taslakta müebbete yatmış yazılarımı döktüm ortaya. ve sonra muhtelif günlerde tuza bastığım, işbu karışık yazılar çıktı ortaya.

85- öyle değil mi samet?:
bir süredir pencereden dışarıya bakıyorum. iş yapmıyorum. doğrusu aydınlatma direğine tünemiş serçeleri izliyordum. sonra bir kumru geldi, serçeleri kovaladı. hükümranlığını ilan etti simsiyah elektrik direğinin zirvesinde. fakat cesur olan bir iki serçe tamamen terk etmedi direği. biraz daha uzağında konumlandılar kral kumrunun. şaşılacak bir durum mu? değil. gerçek hayatta da böyle değil midir? büyük balık küçük balığı yer. güçlüler zayıfları ezer. büyük dertler, küçük dertleri öteler, hatta unutturur. şimdi artık iyiden iyiye beni basan, geren bu son derece kurumsal bir o kadar plaza katlı ofisin pencere kenarında dikilmiş öylece duruyorum. geçen gün instagramda melisa kesmez şuna benzer bir şey demişti. “böyle bir mart baharında istifa ettim kurumsal hayattan. hayatımın en iyi kararı. geçinmek zor ama en azından bu tuhaf yapılarda geçirmiyorum ömrümü.
ben dahil (içimden) herkes iyi ki dedi yorumlarken. bir kişi muhalefet etti. saygı duyduk. ama ben en çok sayın kesmez’e saygı duydum. çünkü ve zira; ben dahil (bu kez dışımdan bağırarak) bir çoğumuzun kölesi olduğu, olmak zorunda kaldığı, köşelere sıkıştığı plaza hayatına karşı zafer kazandığı için, en azından o kurtarmış kendini diye garip sevinç duyduğu -yalan yok- belki biraz kıskanarak demek ki olabiliyormuş diyerek takdir ettiğim bir durumdu. şimdi işte; bu serçe manzaralı plaza katından aslında, dünyadaki bunca yılımın, orta yaşımın köşesinden ileriye değil de geriye doğru bakıyorum. bugüne kadar ne yaşadım, yaptıklarımı niye yaptım? mecbur muydum? düz gitmek varken girmiş olduğum yola neden saptım? ve şimdi radyomda amy winehouse, ı’m no good derken başka bir şeyi kastetse de ben niye iyi olmadığımı düşünüyorum? iyi olma özelliğimi çok önce nasıl kaybettim? o vakit hükümsüzdü. şimdi yine öyle. hem hükümsüz. hem manasız. hem faydasız. bütün bu sız-ı-lanmalar da asıl-sız aslında. pencerenin kenarından, kumrunun köşk yaptığı direkte asılmış olan kendime bakıp kendimi yargılıyorum. çuvaldızları değil en delici, en zehirli mızrakları fırlatıyorum direkte asılı adama. doğru değil belki ama bunu yapmazsam eğer kaç gündür göğsümün üstünde oturan öküz ya da fil her nasıl yaratıksa artık oradan gitmeyecek. o yüzden bileyleyip bileyleyip fırlatıyorum mızrakları göğsümün en orta yerine. sonuç, öküz ölmedi! ortaklık devam ediyor..
.
86- bu gelen bahar mı? 
eskiden olsa böyle koşa koşa eve gelmezdim. tam boy güneş alan herhangi bir kafenin tüm sokak ve caddeleri gören en jeopolitik masasına çöreklenirdim. daha çayımı söylemeden etrafta olan biteni hikaye ederdim. başrol olmaya aday uzun saçlı, mavi gözlü garsonu incelerken uzak köşedeki başka bir müşterinin aniden hikayenin esas kişisi olmasına şaşırırdım. ama garsonu da es geçmezdim. hele ki standartların üstünde kibar ve becerikliyse en iyi yardımcı karakter olarak onu yazardım şüphesiz. yine müşterilerinin gözünün içine bakıp miyavlamalarıyla duygu sömürüsü yapan bir iki sarman kedi mutlaka olurdu hikayede. keza huysuz, kendini beğenmiş müşterilerin yanında mutlak bir istanbul beyefendisi yahut hanımefendisi sesi duyulurdu. civardaki korna sesleri hikayeye arka fon olurdu. bazen de kafedeki çatal bıçak, çay karıştırma sesleri. ama benimki olmazdı. ben şekersiz içiyorum çünkü. ve tüm bunlar pandemi dünyasından önceydi hep. az önce hastaneden çıktım. biraz ilaç, biraz nasihat ve bir kaç egzersiz verdi doktorum. sağ olsun devlet doktoruna nazaran oldukça ilgiliydi. hele ki iki sene önce geldiğim aynı hastanenin doktoru, oturduğu yerden kalkmadan, yüzündeki somurtkan ifadesini çıkarmadan bana kolumu kaldırıp indirmemi, ağrı olup olmadığını sormuş iki ağrı kesiciyle yollamıştı. o da doktordu bu da doktor. öyle ki beni bir dakika beklettiği için özür bile dilemiş, rüyada mıyım diye kendimi çimdiklemek zorunda kalmıştım. neyse, bu güzel doktor ve güzel havanın etkisiyle çıkmaz yirmi dakika yürüdüm. belki dedim eski günlerdeki gibi sakin ve güneşli bir mekan bulurum. bulamadım. mekanlarda aşırı normalleşen ve yakınlaşan insanlardan gözüm korktu. koşar adım eve geldim. doktorum verdiği ilaçlar içip egzersizleri yaptıktan sonra çay demledim. nicedir çıkmadığım balkonumu bir güzel yıkadım. çayımı aldım. kollarımı dirseğime kadar sıvadım. güneşe emanet ettim kendimi.
.
87-sevgili ibrahim : 
senden iyi olmasın eski, çok eski bir arkadaşım, “nasılsın?” dediğimde “nasıl olalım bir derdi başka bir dertle kapatıyoruz.” demişti uzun yıllar önce. o bu sözünü ve kendini unuttuğumu sanıyor muhtemelen. hatta ve belki de beni unuttu ama ben o sözü de onu da unutmadım. şimdi işte; birlik ve beraberlikten daha çok yağmura, kara ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz. kim diyor? ben demiyorum. ajanslarn ve onların mütemmimcüzü anlı şanlı, kontenjan profesörlerinin yalancısyım. pandemiyi unuttuk, kuraklığa ve yağmursuzluğa çözüm arar gibi yapıyoruz. yani; derdi başka bir dertle unutuyoruz. çünkü hafıza-ı beşer nisyan ile...  ve çünkü unutmak; insanoğlunun en güçlü savunma silahıdır. öyle olmasa şu üç günlük dünyada ölümü unutup bunca caniliği, kötülüğü yapabilir miydi, küçük meselelerden kalpler kırabilir miydi insan?
misal dün yine televizyonda rast geldiğim profesörlerden biri, bu hastalık bize bazı değerlerimizi hatırlattı, onların kıymetini daha iyi anladık babında tirat atıyordu. haklı olabilir. olmayabilir de. zira armut dibine düşermiş. ben de dibime düşenlere bakıyorum. yani kendime. çünkü; her ‘koyun’ gibi ben de bencilim. kendi bacağımı çekiştiriyorum. ama sadece bu yıl değil. doğduğum günden beri. pazar gününü icat edenlere sövüp sayıyorum. olan bitene bakıyorum. haftalardır, işe gidiyorum. eve dönüyorum. inanmayacaksın ama bazen sırasını şaşırıyorum. önce işe mi gidiyorduk yoksa eve mi dönüyorduk. ilk ne zaman başladı ve kim başlattı? sahi arkadaşlarla buluşup iki lafın belini kırıp hesabı sen mi yoksa ben mi ödeyeceğim kavgası yapardık. dertleri başka bir dertle kapatmaz boşları kenara ittiğimiz kafenin masasına yatırıp ameliyat ederdik. derdin metastaz durumuna göre ya kurtarır ya da orada öldürürdük. ama asla sürüncemede bırakmazdık. uzun lafın kısası sevgili ibrahim; hafız’ı özlüyorum. fiko’yu özlüyorum. ıssız’ı,alçı'yı ve müşavir’ide. ha yediğimiz ekmek kadar olmasa da teknoloji nimeti var. dün misal orta anadolu’nun balta girmemiş ormanlarından aradı fiko. aklımı çelmeye çalışıyor. bilmiyor ki ben dünden teşneyim sakinliğe, insansızlığa ve doğaya. ama halletmem gerekenler var. zorunluluklarım ve dahi kendimi inandırdığım sorumluluklarım var. ama galiba henüz cesaretim yok. o yüzden zaman diyorum. sadece birazcık zaman. sanki elimde yarına dair senet varmış gibi. var-mış gibi...
.