18 Haziran 2021

40.mektup



bugün. on sekiz haziran. değişik bir şey yaptım. işe gitmedim. balkona çıktım. sırtımı burgaz’a, yüzümü evin duvarına döndüm. ayaklarımı tabureye uzatıp belimi balkon duvarına yasladım. güneş sağımdan geliyordu. şakağımı, boynumu ve sağ kolumu dirseğime kadar ısıtıyordu. sol yanım sanki kuzeyli rüzgarların esiriydi. üşümüyordum. ama tatlı bir ürperti hali ara sıra yokluyordu. işbu şartlarda oğuz atay’ın babama mektup hikayesini okumaya başladım. 
aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu  yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir.” 
cümlesinden sonra okumayı bıraktım. buraya kadar olan satırları yazdım. tekrar mektuba dönme yahut bu yazıya devam etme konusunda kararsızım. arada kaldım. güneş artık sağ bileğime inmiş durumda. içimde bir his var ama anlamlandıramıyorum. adını koyamıyorum. sanki içimden dışarı çıkmayı bekleyen bir şey var. ama iyi mi kötü mü kestiremiyorum. korkuyorum. kaçıyorum bu duygudan. sana sığınıyorum. anılarımızı düşünüyorum. keşke diyorum milyonuncu kez. keşke. zamanlamamıza hayıflanıyorum. imkansızlığımızın keskinleştirdiği çaresizlik jiletiyle kesiyorum ruhumu. sırf içimdeki bu duygudan kaçmak için. acıyı acıyla bertaraf etmeye çalışıyorum. fakat fazla uzaklaşamıyorum. yakalanıyorum. sorgulamak için merkeze götürülüyorum. beynim soruyor. kalbim konuşmuyor. sessiz kalma hakkını kullanıyor. aralarında çıkar çatışması olduğu çok belli. zaten bundan bir müddet önce, kalbim beynimi, mantığını esir almıştı. şimdi keserle birlikte hesap da döndü. karışık işler. beni karıştırmayın da ne yaparsanız yapın diyorum. ama dediğimle kalıyorum. gözünü kulağını atamadığı gibi kalbini ve beynini de atamıyor insan. kendi hallerine bırakıyorum onları. fakat içimde patlamak üzere olan duygu olduğu yerde duruyor. güneş şimdi sağ baldırımla, karın çeperimde. bense sonsuz boşlukta, uzay istasyonuyla kenetlenmek üzere olan uzay mekiği gibiyim. güneş tüm vücudumu kaplayınca birleşme tamamlanacak. ya patlayacağım. ya başaracağım. öyle bir his.
.

17 Haziran 2021

bazı şeyler : 92-97



92- çene ishaline tutulmuş gibi böyle her gün yazmak burayı okuyanlar, takip edenler açısından iyi mi yoksa fena mı oluyor mütereddidim. lakin doğruya doğru, benim için iyi oluyor. bir kere eğleniyorum. ikinci kere sağlığıma iyi geliyor. ne alaka diyeninize de, ‘ha evet yazmak tabi ki ruh sağlığına iyi gelebilir’ diyenlerinize de saygı duyarım en ibrahim tatlıses akustiğimle. ammavelakin kastettiğim; fiziki sağlığıma da iyi geldiği. 
şöyle ki; büyük büyük çok büyük dedem inkadır. ve inkalar içinde hiç bir şey tutmaz. zararına olacağını bilse de dışarı atar. dolayısı ile hayatın olağan ve olağanüstü akışı içinde beynimize ve kalbimize dolanları kum saatinin ters çevirir biçimde aşağıya akıtmak bizde gelenektir. böylece vücutta bezeydi, sivilceydi, börülceydi falan oluşmaz. doktor reno salatalık kremine de ihtiyaç duymayız. 
hani bir yazısında murathan mungan; "hayattan kaçtım edebiyata sığındım. yazıyı evlat edindim, okurları akraba " diyordu ya.
ben de ne vakit hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor. misal daha geçen gün izlediğim bir filmde esas adamımız; "acını yaşa, hüznünü ve öfkeni yaşa. asla içine atma" diyordu. 
sanırım ben de içime atamadıklarımı yazıyorum sevgili ibrahim. 
.
93- şöyle bir düşünelim; ikinci dünya savaşı bitmiş. savaşı amerika ve müttefikleri değil de almanya ve japonya kazanmış. ve kendi ülkeleri dışında koca amerika kıtasını bölüşmüşler. biri büyük nazi imparatorluğu’nu kurmuş. öteki japon pasifik devletini. dünyanın hali nasıl olurdu? 
amazon prime dizisi, yüksek şatodaki adam bu tarihi kırılmayı konu edinmiş. 
aslında dört sezonu bitirmeden daha ilk bölümde yukarıdaki soruya cevabım netti. değişen çok bir şey olmazdı. ki hali hazırda ırkçılık ve faşizm belki isim değiştirerek devam ediyor. nazilerin yahudilere yaptığını şimdi yahudiler (amerika desteği ve israil devleti eliyle) filistinlilere yapıyor. siyahi insanlar hala ikinci sınıf insan muamelesi görüyor. “özgürlükler abidesi amerika’da” rengi yüzünden polis hala bu insanları öldürüyor. (bkz. george floyd cinayeti) yani doğu ve batı cephesinde değişen bir şey yok müdür. insanın olduğu her yerde kaos, şiddet, barbarlık ve tabi ki bencillik hakim. bunu kendimize biz yapıyoruz. dolayısıyla savaşın kimin kazandığının önemi yok. mühim olan barışı daim kılmak.. 
peki bu mümkün mü? 
benim cevabım da sizinkiyle aynı maalesef!
.
94- arada instagrama uğruyorum. kim ve neci olduğunu bilmediğim insanların fotoğraflarını beğeniyorum. bugün fark ettim ki; en çok kuzey ege fotoğraflarını beğenmişim. kilitbahir olsun. küçükkuyu olsun. yahut assos. var beni çeken bir şeyler bu coğrafyada sevgili ibrahim. var bir şeyler. dur bakalım!
.
95- emekli olunca küçük bir sahil kasabasına yerleşip domates, biber ekmekten vazgeçtim. aynı mıntıkada küçük bir çay ocağı açacağım. çünkü dün, bugün, önceki gün falan işyerinde -mutfak görevlimizin mecburi mazereti nedeniyle gelmediği, benim de her sabah kargaları kıskandırırcasına çook erken gelerek- demlediğim çayı öve öve bitiremediler. bunun üzerine başımı göğe kaldırıp babama; “gör bak ne diyorlar oğluna” dedim. babam sessiz kalma hakkını kullandı. ama benimle kıvanç duyduğuna eminim. böyle böyle vazgeçtim bahçivan olmaktan. çayhane son kararım. ama öyle para kazanmak için değil ha. zaten maddi durum yettiği ölçüde para almam gelen gidenden. tek şartım olabilir. çay ocağının arkasına konduracağım küçük kitaplığa okudukları bir kitabı bağışlamaları ya da oradan değiş tokuş etmeleri. en kötü bir hikaye anlatmalarını isterim. bloga çünkü malzeme lazım. yıllardır  burada ağla ağla benim de anam ağladı valla. biraz değişiklik iyi gelir diye düşündüm bugün dört çayından on beş dakika sonra.
.
96- neredeyse her sabah görüyorum onları. işe giden yolumun üzerinde. semt parkının içinde. belediyenin koyduğu egzersiz aletlerinin üzerinde. ama her gün. kol ve bacaklarını sallıyorlar düzensiz tekrarlarla. ben onlar gibi olmayacağım diyorum. her seferinde. elli üstü, altmış yaş altı emekli abiler. sarıya boyalı demirler üzerinde. eller havaya, bacaklar ileriye. çok fazla konuşmuyorlar. sanırsın, olimpiyatlara hazırlanıyorlar. öyle ciddiler. konuştuklarında da konu sezen’in şarkılarından farksız. kimi takmış hükümete. kimi fenerden şikayetçi. sabahın köründe artık temizlik bahanesine karıları mı kovuyor evden. yoksa emekli oldukları günden beri bir türlü tutmayan uykuları mı buna sebep?
bilmiyorum. ama beton binalar ve egsoz dumanları arasında spor bahanesine ölümü beklemek diyorum. delilik ibrahim. vallahi delilik!
.
97- keşke diyorum bazen
dünya tepsi gibi düz olsaydı ve 
şu kentsel dönüşüm ucubeleri olmasaydı
 kilometrelerce uzaktan görebilseydim seni..
.

16 Haziran 2021

yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa?




sevgili dostlar, aziz kartacalılar, değerli iktisat fakültesi mezunları.
malumunuz adam smith olsun, john keynes olsun veyahut alfred marshall ve diğerleri olsun evvel zaman içinde kalbur saman içinde iktisat teoremini, ekonomiyi, arz-talebi bulup geliştirmişler aha bu diyerek kucağımıza koymuşlar. biz insanlar da yıllardır likitide dengesi, görünmez el, cari açık, iç borçlar dış düşmanlar, bir kilo faiz mi ağır bir kilo enflasyon mu diye tartışır dururuz. lakin üç tarafı denizle çevrili cennet vatanımda durmayan, uyumayan ‘bizim için gecesini gündüzüne katan’ müteşebbis ve ejderha ruhlu insanlarımız var. çok şükür! bunlar arz-talebin şahını, karaborsanın kralını yaparlar! 
patates mi azaldı? bir liralık patates olur sana 10 tl. bostanda patlıcan mı bitti hacı abi sana en son yirmi olur. memlekete pandemi mi geldi ve vatandaş una, makarnaya, tuvalet kağıdına mı yüklendi? (niyesini hala anlamış değilim) sağ olsunlar bu gürbüz müteşebbisler de etiketlere abanırlar. hatta etiketi değiştirme, uğraşma zahmetine de girmezler çoğu vakit. (kör gözün parmağı kuralı) ürün rafta beş liraysa, kasada 9 liraya okuturlar. zaten okur yazarlığın bu kadar düşük olduğu ülkemizde ben ve nesli tükenmekte olan bir kaç kişiden başka kim market fişi okuyor ki? 
neyse.. 
bir hipermarket dolusu laf ettin derdin nedir be adam diye soracak olursanız şayet. yine malumunuz bir abdülhak şinasi hisar okuma histerisine tutuldum yakın vakitte. fahim bey ve biz adlı eserini 2008 ekonomik krizi zamanlarında okumuş, kitabı beğenmiş, yazarın dilini çok sevmiş diğer kitapları çamlıcadaki eniştemiz ve ali nizami bey’in alagrangalığı ve şeyhliği kitaplarını da okumak istemiştim. fakat büyük dedemden kalma bir rehavet ve üşengeçlik içinde, vakti zamanında imkanı varken almadığı dört levent’teki çorak arazi için kullandığı lügâta benzer genişlikte “günler torbaya mı girdi yeaa bir ara alır okurum” demiştim. işte o bir ara hiç gelmedi. ta ki beş vakit-25’i yazarken adeta beynime saplanan o meşhum fahim bey ve biz paragrafını yazana değin. okunacak bir sürü yarım kitap beklerken, tatile gidecek olmanın da verdiği gazla bu kitapları temin için hemen girişimlere başladım. internet kitapçıları, sahaflar, gittigidiyorcular, ikinci ve üçüncü elciler. lakin ve maalesef kitapların yeni baskısı yok. çok eski, kondisyonu bitap olanları da motosiklet parasına satıyorlar! parayı mübalağa ettim tabi ama malumunuz, arz az olunca fiyat arşa çıkıyor benim güzel ve yalnız ülkemde. bunlara pabuç bırakmak istemedim. dün öğle üzeri, abdülhak şinasi eserlerinin yayıncısı yapı kredi yayınlarıyla iletişime geçtim. doğrusu monolog yaptım. dedim merhabalar, ben mithad selim. zamanında tüm kitaplarını bastığınız abdülhak şinasi hisar’ın yalnızca fahim bey ve biz eserini okudum. eşeklik edip diğerlerini edinmedim. şimdi istirham etsem, acaba bir tur daha basar mısınız bey'fendinin eserlerini. çok makbule geçecek emin olunuz. ayrıca bilimum internet mecralarında okuduğum kadarıyla kitabı bulamayıp isteyeni de çoktur. hem para kazanırsınız, hem de bu mübarek haziranda sevaba girersiniz dedim. dememle kaldım. çünkü ve zira; şu saate kadar yky’dan ne bir haber,  ne merhaba. zindan (oldu) bana dünya. uyutmuyor bu yaşananlar akşam olunca sevgili dostlar, romalılar. bir kaç güne daha haber çıkmazsa atalarımıza selam edip antik çağ günlerine dönüş yaparak trampa mevsimini başlatacağım. ve çamlıcadaki eniştemiz ile ali nizami bey’e karşılık, isteyene nohut oda bakla sofa kütüphanemden -varsa- istediği kitapları, isteyene göz bebeğim turuncu vosvosumu, isteyene muazzez ersoy nostalji kasetlerimi ve en mühimi şu hayattaki tek filmim los lunes al sol dvd’sini vereceğim. hani kedim olsa onu vereceğim a dostlar. o derece. 
artık isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü... 
diyerek sözlerime burada son verirken, büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öper, mahsus selam ederim.
.