8 Kasım 2011

say anything

canım çok sıkkın albayım. en sevdiğim yağmurluğumun fermuarını bozdum az önce. şimdi o yağmurluk üzerimdeyken yazıyorum sana. oysa ne güzel başlamıştı. gün, güneşsiz ve soğuktu ama o kadın! apartmanın köşesinde çok zarif ve oldukça kumral olan o kadınla rastlaştığımızda anlamıştım. bugün güzel olacaktı. belki de her şey çok güzel olacaktı. belki şehre bir cem yılmaz filmi bile gelebilirdi. lakin yanılmışım.
her şey say anything filmini beklemeye ve annemi öldürdüm filmini de online izlemeye başladıktan sonra başladı albayım. yorgundum. kırgındım. her zamanki gibi tembeldim. ama hissediyordum güzel bir gün olacaktı. hissettiğim ve duyduğum bir diğer şey ise karnımın gurultusuydu. kahvaltı için çok geç akşam yemeği için çok erkendi. aklımı ve midemi ortada buluşturup öğle yemeğinde karar kıldım. filmlere kaldığım yerden devam edebilirdim. hiç bir şey kalmadığını bile bile ama ve yine de çıkmayan can-canan, leyla mecnun aşkıyla ve ümidiyle buzdolabına baktım. baktım, bakıştık yani öylece buzdolabıyla bir süre soğuk soğuk. sanırım tembeldim. kapıcı bayram tatilindeydi. bakkal şimdi iki ekmek bi yumurta için gelmezdi. hatta kapalı bile olabilirdi. market yürüme mesefasinde ama bana göre bir ipek yolu uzunluğundaydı. karnım ise fena gurulduyordu.
çaresizdim. tembeldim. ama çare yine bendim. pencereyi açtım. işaret parmağımı ıslattım. yukarıya kaldırdım. keşişlemeden ve sert esiyordu rüzgar. en sevdiğim bordo yağmurluğumu giydim. beremi bulamadım. hayır albayım kaybetmedim bordo beremi. yerini unuttum sadece. neyse. anahtarımı, telefonumu, cüzdanımı aldım. aceleyle çektim kapıyı. yalnız bir eksiklik hissediyordum. ayaklarım neden üşüyordu acaba. evet. kapıyı yeniden açmam zor oldu. üç anahtardan hangisinin açtığını bulmam biraz zaman aldı. ayakkabılarımı giyip kapıyı çekmek üzereyken ev telefonum çaldı. ayakkabılarımı çıkarmadan telefona koştum. alooo-kankaa- hayat-bayram-şeker-trenler-tuhaflıklar- hede-hödö. arayan ihsan'dı. lafladık işte biraz. telefonu kapattığımda ellerime bakıyordum. yağmurluğumun cebinden anahtarlık ve cüzdanla beraber çıkardığım ellerime. bir şey yapacaktım ama ne? ellerim. yağmurluk cüzdan. bir anlam arıyordum. bulamıyordum. hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur şarkısını mırıldanacakken karnım yeniden ve şiddetle guruldadı. bu son uyarısıydı anlamıştım. hızla asansöre oradan apartmanın bahçe kapısına yönelmiştim ki. zaman durdu. o kadın işte. kumral ve uzun saçlarını savurarak kulağında telefon ve yüzünde oldukça huzur veren bir ifade ile solumdan solumdan bana doğru geliyordu. kalbimse sanki mıknatıs gibi o tarafa daha ani ve hızlı hareketlerde bulunmaya başladı. rüzgar gibi geçti yanımdan.
ben ve zaman donakaldık olduğumuz yerde.
iki saniye yetmişti aşık olmama. başka ihsana gerek yoktu. söylemiştim. uzun boylu, kumral, zarif, sevecen anlayışlı ama çocuksu ve her an bir çılgınlık yapacak hissiyatı veren bir yüz. hem ihsan'a da söyledim evden çıkmadan önce. varsın olmasındı evimiz şu garip dünyada hepimiz kiracı değil miyiz olm? kalbimizin sahibi de başkası olacaktı elbet!
ha ihsan mı? anlatmadım size değil mi albayım? üniversiteden arkadaşım. nam-ı diğer panter ihsan. okul takımın kalecisiydi. kedi gibiydi. evlendi, şimdi kuzu gibi. şehri de terk etti. telefondan telefona görüşüyoruz artık.
ton balığı, kola, çekirdek ve çikolata aldım marketten. balık ve kola öğle yemeği için, çekirdek film için, çikolata da kahve için. beşartıbir de oynadım. postacı, şans ve aşk kapıyı kaç kere çalar ki şu garip hayatta? kumarda devamlı kaybeden bana bir işaret olabilir miydi? orada, cafede tüm kumrallığı ile oturuyordu işte. bir kez daha aşık oldum. çünkü gözlerini gördüm bu sefer. zeytin karası gözlerini. hayatın anlamını çözmüşcesine bilgece ve insanca bakan gözleri. cafede arkadaşını bekliyor muhtemelen. arkadaşı gelene kadar eşlik edebilirdim o'na. ama acelem vardı. izlemem gereken iki film bitirmem gereken üç kitap. hem yemek de yemem lazımdı. uyumam da gerek. çünkü çok geç geldim dün gece. uykusuzdum. sonra uyanınca elimi yüzümü yıkamadan önce hayatıma dair bolca düşünmem boşları doluya doluları boşa koymam ve ayrıca lanet olası işe hazırlık yapmam gerekti yarın için. gördüğün üzere nefes alacak zamanım yoktu albayım. hem zaten aşk dediğin nedir ki gelir geçer. hayat gibi. önemli ve kalıcı olan sevgiydi. emekti. iyilikti dostluktu. al yazmaydı gönül bohçasıydı. hah. inanmıyorsunuz di mi bu züğürt tesellilerine siz de albayım. tabi ki uyduruyorum albayım. pekala, her zamanki gibi yakaladınız beni. evet kıvırıyordum. hem sağdan hem soldan. öyle güzel bakan gözlere verilecek cevabi bakışım yoktu açıkcası. söyleyecek sözlerim ise uzun zaman önce bitmişti. hem ve zira aşk tesadüfleri sever hem de biraz cesaret ister albayım bilirsiniz. cesur olanların işidir aşk. bizim gibi soytarıların değil. hadi bakalım bağla bağlayabilirsen şimdi lafı albayım. ne vardı şimdi bozacak beni. oysa hayallerim vardı benim. bindokuzyüzellialtı baharına gitmek gibi mesela. sevgili ile okulu kırıp adaya kaçmak gibi. bostancıdan kalkan ilk vapurla büyükadaya geçecektik ılık bir akşamüstü. herkes ağaçlara, banklara kazırken adını biz gökteki en parlak yıldıza, denizdeki en uzak gemiye, martıların bembeyaz kanadına yazacaktık aşkımızın baş harflerini. heyhat. ne var ki yağmurluğumun fermuarı bozuldu. en sevdiğim yağmurluğum diyorum albayım. en sevdiğim...

30 Ekim 2011

işte öyle bir şey

söylemişlerdi de inanmamıştım. bu şehir gerçekten uyumuyor. sabahın beş buçuğu üstelik bir cumartesi ve dahası bir bayram günü olmasına rağmen nerdeyse gündüz vakti yoğunluğunda bir trafik var. her türlü istanbul süprizine karşı gardımı alarak karga bokunu yemeden düştüm yollara. boğaziçi köprüsü ve vatan caddesini takip ederek sarı ve bazı özel taksileri gprs gibi kullanarak ulaştım yenikapıya. bir taksiciye yön sorduktan sonra trafikte dalaştığımız ve dalaşma potansiyeli olduğumuz bu kişilere, tüm şoförlere ve tüm insanlığa hatta tüm orta dünyaya daha tolereli, daha sakin olabiliriz aslında diye düşünüyordum ki sen beemvenin teki caart diye önüme kır çarpışmaya ramak kala güçlükle durabildim. işte o an bütün hümanistliğim gitti. bilinçaltımda gizlediğim benim bile bilmediğim değişik küfürler hiphop ustalarından daha seri, bir ak47 makinelisinden daha hızlı püskürdü ağzımdan. sözlerimi geri almadım ama düşündüğümü de. olur böyle vakalar dedim. üzerinde fazla durmadan girdim otoparka.
koşar adım ido iskelesine giderken çıtır sesinden önce kokusunu hissettiğim simit için beş adım geri gelip üç kişilik sırada bekledim bir süre. ido'nun tuhaf sandwiçlerinden bildiğimiz simit ve karper peynir daha evladır dedim. feribotu beklemeden yine uzun adımlarla giderken kulağından ısırdım simitin. pişman değildim. acaba iki tane mi alsaydım dedim.
.
feribot her zamankinden ilginçti. belki ben, belki yolcu profilleri değişmişti ama küçük bir dünya gibiydi feribotun içi. hatta hayat gibiydi. her yaştan her cinsten ve neredeyse her milletten insan vardı. yaşlılar, çocuklar, gençler, bebekler, hanımefendier, beyefendiler, japonlar (ki en az onüçte saydım) amerikalılar, pakistanlılar, ingilizler ve tabi ki bizim çılgın türkler ve hırçın çocukları.
mütevazı kahvaltımı yaparken gözlerim ve zihnim de boş durmuyordu elbet.
şunu farkettim; belki yanılıyorumdur ama türk ve japon insanlarının ortak yegâne özelliği ota boka fotograf çekmeleri olsa gerek. bir ara feribot yerine victoria secret defilesindeyiz sandım. o derece flaşlar flaşlar. ama ve lakin japonları ayıralım. çok ağırbaşlı, çok mütevazı , çok olgun, çok saygılı çok çok insanlar japonlar. teknolojiden önce bize ve belki de dünyaya fark attıkları özellikleri bu olsa gerek. adam sen de ben de oturmuş dünyanın bildiği japonları anlatıyorum! ama işte seviyorum bu insanları ben. irlanda sevdamı ve sahil kasabası hayalimi bi tek bu japonlar yüzünden bozabilirim.
.
uyusam mı yoksa yarım kalan kitabımı mı okusam derken gözlerim ağırlaşmaya başladı. tam kafayı vurup uyumak üzeredeydim ki amerikalı olduklarından şüphe ettiğim ingilizce konuşan çekirdek ailenin yanımdaki koltuğu iki gruba ayrılarak terk ettiklerini gördüm. tamam yabancıların çocuk yetiştirmedeki rahatlıklarını biliyoruz. 2 ve dört yaşlarındaki çocukları ortalığa rahatca saldıklarını ilgilenmediklerini de. ama be kadın çantanı bırakıp niye gidersin. hırlısı var hırsızı var onlar gelene kadar çanta nöbeti tuttum. uyuyamadım. sonra da uykum kaçtı. tezer özlü'yü okumaya başladım. önce oğuz atay sandığım fakat olmadığını daha sonra anladığım hayalet oğuz hikayesini çok beğendim. sevdiğim cümlelerin altını çizdim. kahve içtim. bir iki dergi okudum. insanları ve tabi ki japonları izledim biraz. telefonu uçak moduna alıp eski şarkılarımı dinledim. hüzünlendim. uyandığımda gripli bir ses anlaşılmaz bir şeyler söylüyordu. yanaşma-inme-güvenlik kelimelerinden varış iskelesine geldiğimizi anladım.

katılmak zorunda olduğum açılış törenine daha çok zaman vardı. ve bu tarz resmi ve gayri resmi törenlerden, kalabalıklardan oldum olası hazetmiyordum zaten. çünkü politikacılar mutlaka oluyorlardı ve hamaset ve tabiki enaniyet ve gürültü ve yüksek ses. mecburiyetten gelmiştim. olabileceğim minimum zamanda orda bulunup bir an önce kaçmaktı niyetim. bulunmam gereken saate kadar aylak aylak dolaştım. istanbul dışında denize kıyısı olan her kara parçasında olduğu gibi burada da bir düşüncedir aldı beni.
böyle bir yer olmalıydı bir gün yaşayacağım yer. ama tam olarak burası gibi değil. daha küçük, daha sakin. kalabalık olmayan ama bir kenarında mutlaka deniz olan. burası gibi soğuk olabilir önemli değil. o deniz, o yosun kokusunu duyumsamalıyım mutlaka. kenarında kahverengiye boyanmış yaşlı ve yorgun banklarına oturup dalgaların raksını izleyebilmeliyim. bazen de günbatımını ve uyanabildiğim vakitlerde gündoğumunu.
ve sonra gelen geçenin, sıcak ve yardımsever esnafın hikayesini yazabilmeliyim. insanları az ama öz olsun mesela ve ben hepsini tanıyabileyim. yolda karşılaştığımızda içten selamlayıp hatrını sorabilmeliyim. balığımı hep o küçük balıkçıda yiyip kahvemi de köşedeki o mütevazı ocakta içebilmeliyim. zaman zaman memleketi ve beşiktaşımı kurtarabildiğim bir iki de laf cambazı oldu mu değmeyin keyfime!
böyle bir yer ama küçük, ama sakin, ama yosun kokan ama insanı olan.

..
yaşar - işte öyle bir şey
.

28 Ekim 2011

zaman geçti arkamdan

kimse hakkına razı değil ne dünyadaki rolüne ne de başka bir şeye masum değiliz diyor sezen hiçbirimiz radyoda ama kimse şeridine bile razı değil otoyolda oysa ve farkedeceği en fazla bir iki dakika değer mi hiç sağdan sola ortadan emniyete tahammülü yok aslında kimsenin yaşamaya çünkü yaşamak çok zor gerçekten ve ne yaptığın/yapmadığın varlığın ya da yoksunluğun değil mühim olan çünkü ben senin için yaşamayı göze aldım der miydi yoksa şair hem herkes şikayet ediyor benim şimdi yaptığım gibi ve düşünüyor/um çünkü gelmişi ve geçmişi ve gelecekteki geçmişi sanki diyorum bir şeyler kaçırıyorum bir şeyler ıskalıyorum böyle olunca tuhaf bir his işte geçen kış mesela ve ondan önceki kış yine hatta gelecek sene düşüneceğim bu önümüzdeki kış zincirin iç içe geçmiş halkaları gibi sıkı sıkı sımsıkı oysa bir şeyler kaçırıyorum ben ama ne haftaya bugün bir yaş daha yaşlanmış olacağım peki ya sonra kasım aralık ocak şubat pazartesi salı ilkbahar yaz 2013 2014 oysa çok şahane yazarlar okuyorum ve çok güzel yazılar kıskandığım sevgilim keşke ben yazabilseydim dediğim ne var ki sığmıyor mumlar artık doğum günü pastama.
.
emre aydın - kimse olmadı senin gibi
.

7 Eylül 2011

limonlu çay

bir kupa dolusu kahverengi sıvı. içinde minik bir dilim limon. ıhlamur-çay-limon-vitamin-çay- ıhlamur her zamankinden basık bir oda ve yine limonlu çay. ne çalışmak, ne de düşünmek istiyorum şimdi. sadece sessizlik.
sevdiğim ama uzun zamandır görüşemediğim güzel insan, bir film önerisine denk gelmiş ; ruh eşi (cafe de flore ) filmin ismi. c.r.a.z.y.'nin yönetmeninden. hem konusu hem yönetmeni ilgi alanımda olunca. araştırdım. film ekimi'nde gösterilecekmiş. biliyor musun sinema sinema diye atıp tutuyorum buralarda ama hayatımda hiç gitmedim film ekimi'ne ben. bu ilk olacak. hem belki film eşime yani ruh eşime de orada rastlarım. kim bilebilir ki? hayat sürprizleri, aşk tesadüfleri. hayal etmek de güzel. ne kaldı ki hem elimizde. diyorum ki film ekimi'ne gidelim limonlu çay içelim.

6 Eylül 2011

bazı şeyler

-hastaysan yaz kış fark etmez ama nşa'da soğuk günlerde duşta sıcak suyun altında dakikalarca ve öylece mal gibi durmak , düşüncelerinin akan suyla birlikte bedeninden ve ruhundan aşağı kaydığını görmek dünyanın en bi'güzel şeysi bence.

-insanoğlu hayvan gibidir bazen , zekası ile başa çıkamadığı şeylerle karşılaştığında basitleşir, vahşileşir. dikkat etmek lazım.

-bazen de çok eski model yahut müzelik enteresan biri olduğumu düşünüyorum. geç yattım akşam uykusuzdum. nefret ediyorum bunu söylemekten ama hala iyileşemedim. halsiz ve çok uykulu olmama rağmen sabah her zamanki saatimde kalkıp bir güzel giyinip asansöre bindim aynadaki bana bakıp nanik yaptım otoparka indim otomatik kilitle arabayı öttürdüm kapıyı açtım çantamı yan koltuğa fırlattım. dikiz aynasına baktım. bu sefer aynadaki ben, hastalıklı biçimde oturan bana hareket çekti. gitmiyorum lan dedim ve çantamı aldığım gibi yukarı çıktım. üzerimi çıkardım. gerisin geriye yatağa yattım. uyuyamıyorum şimdi.

- hastaneleri hiç sevmem çok mecbur kalmadıkça gitmem. doktor arkadaşımı aradım. nazar değmiş sana kurşun döktür dedi. bi'de iyice terlememi söyledi.

-akşam milli takımın maçı var ama izleyesim yok. eskiden fatih terim var diye antipatim vardı milli takıma. şimdi arda var emre var kaleci volkan var.
hiddink'den sonra tek dileğim bülent korkmaz teknik direktör , alpay özalan-emre belözoğlu ve ali eren beşerler de yardımcıları olsun. milli takımdan tamamen soyutlasınlar beni.

-sanırım C.ye olan bize de oldu. birbirimizin içini bu kadar gördükten sonra sevemeyeceğimizi anlamıştık. yanlış damardan girmiştik duygu hücrelerimize.
belli ki büyük bir yanılsamaydı.
başlangıçta "o" olma ihtimali çok yüksekti.
evet farklıydı ama doğru olan değildi.
acele etmiştik sanırım. uzaktakine değil yakın ve kolay olana yönelmiştik.
en büyük yanılsamamız da buydu.
oysa onun ikizi, doğru ve yine farklı olanı uzak uçta olandı. hani yer yuvarlakta hiç sapmadan hep aynı yönde gidersek başladığımız noktaya ulaşıyoruz ya.
işte ve kanımca o da öyleydi. uzak uçta olana gidecektik.
kolay ve yakın olanı seçtik.
çakıldık.

- tereddütle başladığım en uzun gece'ye okudukça alışmaya, alıştıkça açılmaya, açıldıkça sevmeye başladım. umduğumdan çabuk bitecek gibi.

-ve son olarak ve her zamanki gibi bir şarkı ve yine adamım emre aydın'dan.
sen giderken ben ışıkları söndürdüm prangalar giyindim tam dört yıl olmuş dün

hepsi bu kadar gençlik, şimdi sessizce dağılabiliriz.
evet.

5 Eylül 2011

somethings-13 / sık sorulmayan sorular

8- sanırım the barker band; I dont wanna remember diyordu. otobandaydım. nerden esti bilmiyorum. hani şu bloglardaki mim dalgaları geldi aklıma. sahi n'oldu onlara, en mimli mimcilere?

2- cem-ali vardı eskiden. bir de oya-bora. ve sonra erdal-emel n'oldu kuzum sizlere?

10-niye yanında var olana, hak edene değil de uzaktakine, imkansıza meyleder insan? ya da ben yahut sen veya ol tugedır ?

7-merak ediyorum acaba tek dişi kalmış medeni avrupada da karşı şeritte kaza olunca bulunduğun şerit o kazayı seyredenler yüzünden kilitleniyor mu?

5- kel ölür sırma saçlı , kör ölür badem gözlü olur peki ya aşık ölünce n'olur?

1-etrafınızda evlenenlere bir bakın sizce de bir çoğu öss'de açıkta kalmamak için yanlış tercih yapan öğrencilere benzemiyor mu?

6- sence de aşkımız iki gözlüklünün öpüşme çabası mıydı gerçekten?

11-ama şu da var tabi üstad şeşen'in dillendirdiği ne güzel , yanılıyor muyum yoksam?
sana göre aşk laftan ibaret , bana göre hayatın anlamı
sen bu yolda böyle devam et, aşk layık olanda kalmalı.

9- egm bayram mesajı atmış. kemer takmak kendini güvene almaktır. egm kimdi ve benim araba kullandığımı nereden biliyordu?

3-hadi bi bok sanıp hayatı ciddiye alıyorum da blog denen oyuncağı ciddiye almak neden. ve çalakalem yazmak? ve niye?

4- ve yaşamak oyun değil mi sahiden?
.
ilhan şeşen - aşk layık olanda kalmalı

20 Ağustos 2011

inanmazsan git bekir amcaya sor

sabahları artık beynimde dolanıp duran şarkılarla uyanıyorum. üstelik daha önce hiç söylemediğim, dilime dolamadığım türküler de var içlerinde. ama ve en çok ahh şu papatya falları dinmek bilmeyen ezberimdeki.  rüyalarım zaten karmakarışık ve haddinden fazla. öyle ki ve ancak sabaha karşı beş gibi gördüğüm rüyanın son karesi ile zihnime gecekondu kuran şarkının kafiyesini hatırlıyorum bir tek.
seviyor, sevmiyor

seviyor, sevmiyor
sapını da sayarsam seviyor çıkıyor....
....
ve sonunda bu sabah ağzımdaki baklayı çıkartıp genel müdüre sundum istifamı. ssk hastanesindeki gibi bir ay sonraya gün verdiler. bir ay sonra çıkabilirim işten. çıkmayabilirim de. ama yok bu sefer kesin dedim. kesin ayrılıyorum. lakin kafam karışık. karıştırdılar. her şey karışık. kalbim zaten karışık.

bazen işte taşıyamıyorum hiç bir yükü. ağır geliyor yaşamak. 
düşününce günler kısa, hayat yeterince uzun geliyor sevgilim.
yinede ve ama sanma ki; vaziyet hep böyle koyu laci siyaha yakın.
güzel ve umutlu şeyler de var. 
misal hâlâ her gün yeni bir header fotosu koymayı seviyorum bloga. ve dara düşünce çalakalem yazmayı. keza bomboş otobanda otomatiğe ve müziğe bağlanıp sağı solu izlemeyi de seviyorum, püfür püfür bir vapurun yan tarafında oturup rüzgarın ve tuzlu suyun yüzümü okşamasını da.   hatta önümüzdeki işsizlik günleri için planlar yapmayı da seviyorum..
lakin sabah uyandığımda kafamdan geçenler tam olarak bunlar değildi .
ama olsun, sapını da sayarsam seviyor çıkıyor nasılsa..
.

18 Temmuz 2011

trafik

bir vardık, hiç yoktuk
masal dahi olamadık
şimdi tek şeritten kontrollü olarak eriyor aşkımız
.

18 Mayıs 2011

how do you know (2010)



- hayatında tam olarak neyi istediğini bul ve onu nasıl isteyeceğini öğren.

3 Mayıs 2011

kaybedenler kulubü (2010)



- kadınların özelliği ne biliyor musun? seni sen yapan özelliklere aşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar.

1 Mayıs 2011

bazı şeyler

& fark ettim ki şarkılarda bazen hiç dikkat etmediğim sözlere filmlerde çok ama çok dikkat ediyorum. ve sanırım replikas diye bir bölüm de bu yüzden var devrik günlüğümün sağ yanında. dün gece izlediğim kaybedenler kulübünü düşünürken düştü aklıma bu durum. kim, niye, ne dedi bu film için bilmiyorum. zaten umrumda da değil açıkçası. iyi kötü çirkin güzel her neyse. beğendim ben. bazı cümleleri aklımda kaldı her filmde olduğu gibi. bir replikas da bunun için yapabilirim mesela. belki sine frikik bile yaparım. sanırım zaman. sadece birazcık zaman. oysa ne güzel şarkıcımızdın sen sezen abla!. şimdi candan var. sıla ve hatta model! ne zormuş bitsin demek, hala severken seni...model diyorum çok güzel söylüyor...

% hala yeni bir şey yok usta. ne olmasını istiyorsun dersen verecek cevabım da yok. ama işte rutin, sıkıcıdır. düşünsene iş değiştirmelerim bile rutine bağlandı. o kadar patron, iş arkadaşı, çanak çömlek bardak masa, lcd bilgisayar, döner koltuk, sarı dolmuş, tren, otobüs, vapur, metrobüs ve dahi yolcularını bile değiştirdim bana mısın demedi. bu ne biçim son böyle!

* iş dedim de; burada da lüzumsuz kişilere kızıyorum çokça yine. kızmamak gerektiğini biliyorum ama lüzumsuz ve sinir bozucular işte. ve benden bile ukalalar düşün artık gerisini sen. yalnız ustam bu durumun iyi olan tarafı şu ki, eve gelince hatta servise bindiğimde unutuyorum bu lüzumsuzları.(şimdi evden yazdığıma bakma. kayıt altına alıyorum. mesela bu çok bilmiş iç sesime de kızıyorum usta. açıklama yapmak zorunda bırakıyor ya beni. uyuz oluyorum. çok adi bir iç sesim var benim. bu da kayıtlara geçsin.evet) ne diyorduk; işte olan işte kalır evet. lakin işte evdeki sıkıntı ayrı. ev sahibi aradı çıkın diyor oğlu gelecekmiş mezopotomya'dan. ama onu da çözdüm. sabah işe giderken evdeki sıkıntıyı değil ceketimi alıyorum sırtıma. evde olan da evde kalır. gördüğün üzere şu sıralar sıkıntılı bir hayat yaşıyorum. ama dert etmiyorum. yazıyorum.

? sonra geçen akşam serviste bu yaşıma değin maddi şeylere biraz olsun değer verip biraz hırs ve kendime dünyalık bir kaç şey yapmadığım için kızdım. hatta ve sanırım üzüldüm de. hemen akabinde böyle bir şeye üzüldüğüm için üzüldüm ama. bu ben olamazdım. hangi bendim. bilmiyorum?

+ ve yine hangisiydi şimdi tam hatırlamıyordum ama yağmurlu bir gündü. sabah mahmurluğunda işe yürürken bir salyangoz kaldırımın tam ortasında öyle hareketsiz duruyordu. ezilebilirdi gelip geçenler tarafından. o sırada waldeck-memories çalıyordu. tereddüt ettim ama aldırış etmedim hızlıca yürüdüm. şarkı bitti. geriye döndüm. salyangozu kaldırımın ortasından biraz da güçlükle aldım. yapışmıştı sanki yere. gitmek istemiyor gibiydi. ama koca ayaklı biri tarafından öldürülebilirdi. çimenlerin arasına bıraktım. o gün bugündür düşünüyorum. onu ordan kaldırmakla iyi mi yaptım acaba?

] şimdi anımsadım da sevmediğim matematik dersinde en sevdiğim işaretti bir zamanlar kapa parantez. hey gidi!

= bir durak dolusu insan hepsi kuzeye bakıyorlar. sanki godot'u bekliyorlar. baharın yine gelmediği kasvetli bir perşembe sabahı.

! hani ne zamandır duymadığın bir şarkıdır. öyle ki önemlidir yüreğin için. daha girişinden tanırsın şarkıyı ayak sesinden tanıdığın bir yakının gibi. önce acı bir gülümseme. sonra hüzünle karışık değişik bir duygu işte. kalbinde hem genişleme hem de bir sızı bırakan cinsten hani. salı sabahıydı sanırım!

^ telefonumun internetinde bir radyo kanalı buldum ki evlere şenlik. çok sevdim. yıllardır beklenen sevgili gibi sanki. her telden müzik var. tam istediğim gibi. internet yayını nedeniyle bazen takılsa da severek dinliyorum şimdi. radyonun ismi ankara çağdaş sanat radyosu. frekansını bilmiyorum. gogıla yazınca çıkıyor. ben sevdim. herkes sevsin.
.
waldeck - memories

30 Nisan 2011

aysel git başımdan

kimi bahar geldi dedi bugün, kimi yaz 
öğle sonrası açan güneşe aldanarak 
oysa bana sorarsan gelen sadece mayıs
düşündüm de geçen sene tam da bu vakitler iyi değildim ama güzeldim!
hem hatırlıyorum dün gibi.
evet evet eski yazılara bakmaya gerek yok 
misal şu an yanı başımda duran tomris uyar'ın gündökümü vardı yine.
ve barbaros bulvarından beşiktaş'a inerken türlü düşünceler kafamda.
hafız aramıştı, takma kafana demişti
ama takıyordum.
sonra marmara denizi. bir adet vapur kenarı ve yanında nefis bir de rüzgar.
ve özgür kuşlar.
ve tabi ki o kadın. yeşil gözlü, parlement mavili kadın. 
ben beynimi, o ise tırnaklarını kemiriyordu.
iyi değildim ama güzeldim.
peki ya şimdi?
şimdi de!
hem bana sorarsan sevgilim gelen sadece mayıs.

4 Nisan 2011

nasıl bilirdiniz?

pul kolleksiyonu titizliğinde biriktiriyorum kitaplarını, hikayelerini ve dahi öykülerindeki karakterleri ayfer tunç'un. candan erçetin albümlerini aynı şekilde. ve içinden istanbul geçen şarkıları hakeza öyle. evet söylemiştim bunu. ama bay c.ye olan sempatimin hayranlık safhasını geçeli çok olduğunu değil. zaten varlığından habersiz yıllardır tüm aşamalarını kat edip yüksek lisansını yapıyormuşum aylak adamlığın. bir arkadaşım söyledi bunu. hoş bazen zemberek kuşu'na da benzetiyor beni. hani hoşuma gitmiyor da değil bu durum. zaten bu huzursuzluk ve uyumsuzlukla bir tek ruha ait olmam imkansızdı. kürk mantolu raif bey'i de, suzan defterli ekmel beyi yahut fahimbey'i de sevip kendime yakın hissetmem hep bu yüzden. los lunes al sol dersen o ayrı hikaye ve tutku öyküsü. insanlı ve insansız banklara olan sevgim de binyetmişbir malazgirtten binaltıyüzdoksandokuz karlofça'ya olan istem dışı tarih hastalığım da ve hatta beleştepe'den siyah-beyaz çubuklu formaları gören yüreğin pat pat atması hepsi ama hepsi bu öykünün gedikli kalemleri olarak zapta geçsin isterim hakim bey. sevgili arkadaşım, ayfer tunç'u görünce seni andım bu sabah deyince bir daha çek ettim kendimi. sanırım böyle bir şeydi insan olmak.

19 Mart 2011

paris

sabah erken sayılabilecek bir vakitti. kahvesini koşar adım içen iş adamları triplerinde aceleyle hoş bir kafeden çıkıyordum ki, onu gördüm. kafelerin kaldırıma taşan sigaralı bölümünde bir yandan kahvesini yudumlarken öteki eliyle sigarasına hakim olmaya çalışıyor, yuvalarından fırlayacakmış gibi duran kocaman ama çok güzel gözleriyle de bana bakıyordu. işte bu çok güzel kadına ben çok, çok kötü baktım usta. oysa yapmazdım hiç. içime bir şey girdi sanki o an! o melek yüzdeki sinsi şeytanlığı mı fark ettim? neden? bilmiyorum. bir şey. ama ne? his. iyi olmayan bir şey. kalabalıkta yürürken yüzüme üfürülen sigara dumanından tiksinir gibi buruşturdum yüzümü. hızlı adımlarımı daha da sıklaştırırak yürüdüm. köşedeki kitapçı, ki o çok güzel şarkılar çalan kitapçı bu cumartesi az önceki gerginliği şölene, zevke, sefaya dönüştüren kıpır kıpır bir fransızca şarkı hediye ediyordu bu yorgun şehre. nerede olursa olsun , sokakta bir fransızca şarkı duyduğumda hiç gitmediğim paris'te hissederim kendimi? bugün bu bulutlu cumarteside daha çok hissettim bu duyguyu. hem paris'te deniz var mı usta!? martılar, sanki şarkıya eşlik ediyorlar. kapalı ama yine de iç açan masmavi bir gökyüzü. adımlarını düşünerek değil ama adeta sayarak atan canım insanlar. ve güzel yağmur. sonra bu vapurlar. hayat falan. ve tabi ki deniz. az ilerde ipini koparamamış balon. şehri köstebek yuvasına dönüştüren metro inşaatı bile engel olamıyor tüm bu coşkuya. diyorum ki şimdi burası bu şehir bu gök kubbe altı bir kaç dakikalığına paris olsun usta! ha olmaz mı? şarkı bitene dek en azından. ve öyleyse en çok clichy'de olmak istedim şimdi yalan yok. henry'nin kafelerin birinde kahve içmek bir de. ve sanki soğuk su içmiş de o yüzden kısılmış sesiyle bir kadın çok romantik ama bir o kadar hüzünlü ama aynı zamanda coşkulu bir şarkı söylesin. belki o da gelir! hatta belki çoktan gitmiştir de beni bekliyordur orada. gelişigüzel akan ırmakta başıboş giden bir sandal gibi düşüncelerim de kendim de akıp gittim bu cumartesi kalabalığında. bedenim bu sarhoş kalabalıktaydı ama ruhum clichy'deki o salaş kafedeydi. gençlerin önüme tutukları renkli nesneleri anlamıyor, seslerini duymuyordum. fluydu her şey. oysa clichy apaçık ve netti zihnimde!
balık pazarının o tarihi dokusu ve kokusu narkoz etkisinden çıkardı beni sonra. ama vakit hala erkendi. buna rağmen canlıydı balık pazarı. kokusundan ziyade bu hayat veren canlılığı çekiyor en çok beni buraya. kardan sonra içe çekilen o soğuk ve tertemiz ayaz gibi çekiyorum bu kokuyu da içime. sonra komşu fırından kahve, starbucksdan kek kokusu geliyor karışık! ve sonra çok güzel bir kadın parfümü. baş döndüren. ama hangisi bilmiyorum. önce şarkılar, sonra bu güzel kokular öldürecek beni usta. ama hayır yasaklamasınlar güzel olan hiç bir şeyi. sanırım şimdi biraz yazı ve elbette kahve zamanı. yok hayır, sigara yok. kapattım o defteri ben.
uzun zaman oldu. unuttun mu...?
.

12 Mart 2011

sakızgülü sokağı



sanki görünmez ve bilinmez bir bağ var bu sokakla aramızda. kadıköy'e ne zaman gitsem ne yapar ne eder bazen farkında olarak bazen de olmayarak bu sokakta bulurum kendimi. ilginçtir fıkra özrüm gibi sokak ve cadde isimlerini tutamam aklımda. ama bizim evin sokağının dışında ismini ezbere bildiğim tek sokak sakızgülü usta. hani sokak muhtarlığı kontenjanı açılsa aday olacağım yegane sokaktır burası!
bugün yine kışla karışık ama muhteşem bahar havasında sahaflar, balıkçılar yaparak nazım'ın piraye'sine gitmek üzere yürürken ve daha kestirme yol varken ayaklarım ve beynim beni daha uzun bir yol katederek sakızgülü'nden çember çizdirdi. sonradan yüreğim de eşlik etti bu ayak-beyin koalisyonuna. gördüğüm en uyumlu koalisyondu. o yüzden bedenim de fazla direnmedi. uysal uysal ama siya siya çıktım o baştan çıkarıcı yokuşu.
hani nasıl desem değişik, gizemli ama aynı zamanda aleni bir huzur, bir yaşanmışlık, belki pişmanlık, ama ille de aşk var bu sokakta. tarif edemeyeceğim zorlukta ama çok güzel bir duygu.
bir sokağa aşık olur mu insan?
ben oldum işte. her metrekaresine. intizamla dizilmiş taşlarına, santranç piyonlarına benzeyen tretuvar korkuluklarına, tıpkı bir yılan gibi uzanan kıvrımına, dükkanlarına, sinemasına, güneşlenmeyi pek bir seven aylak kedi ve köpeklerine, gölgesine, güneşine. hayat veren canlılığına belki de. seviyorum seni sakızgülü.
seviyorum!

8 Mart 2011

the international (2009)



- gerçekle kurgu arasındaki fark da işte budur.
kurgu mantıklı olmak zorundadır!

11 Şubat 2011

boredom

normalde bu yazıyı yazmazdım. hem daha ne kadar yazmazdım bilmiyorum. fakat canım sıkıldı.
canı sıkıldığında kimileri yemeye kimileri içmeye verir ya kendini. bildiğim bazı insanlar var böyle. oysa ben uykudan ve okumadan kesiliyorum sıkılınca. yazıyorum sadece. yeni bir meşgale bulana dek ama. bulamıyorum. bulamayınca sıkılıyorum. sıkılınca yazıyorum. canım sıkılıyor canım diye başlayıp öyle devam eden ve öyle biten bir şarkısı var kayahan'ın. yok hayır bu tembel ve bet sesimle onu söyleyecek değilim sana. hani bilmiyorsan hatırlatayım istedim sadece. yoksa ben göksel seviyorum bugünlerde. sabah güneşine ise aboneyim bu ayaz kış günlerinde. deli etme beni aşk deli etme mesela favori şarkım. can sıkıntısı ile alakası yok tabi tüm bunların. hem sana ne, bana bile hatta. ama aklıma geldi işte . kendisi gibi böyle saçmalatır bazen can sıkıntısı. hatta belki sözünü de yedirtebilir adama. moda deyimle kapak bile yaptırabilir bi tarafına. şimdi mesela kafamı sol omuz başımdan kırkbeşderece yukarı ve altmışderece sola çevirdiğimde gözüme ilk çarpan kitabı, gün dökümünü aldım elime. ve rastgele bir sayfasını açtım. kendime güldüm sonra.
"bir trene atlamak....
bir yoksunluk, bir kendi başınalık, bir baba, bir sığınak özlemi. ve çetin koşullarda yiğitlik gösterememe korkusu..."
acı bir tebessümle kapattım kitabı.
hala göksel çalıyor müzik çalarımda çünkü. ve ben hala sıkılıyorum. doğal olarak yazıyorum da. depresyonda olmadığımı varsayıyorum üstelik. ve oysa başka şarkı ve şarkıcılar mevcut müzik çalarımda. inadına canım sıkılıyor. göksel çalıyor ve ısrarla. bildiğim bazı insanlar var böyle belgesel severken bulmaca çözen. yerlere tükürmeyen ama girilmesi tehlikeli ve yasak olan inşaatlara giren maceracı tipler.
can sıkıntısı dörde ayrılır sebepli, sebepsiz, yerli, yersiz. sonuçta hepsi aynı kapıya çıkıyor. yiyip, içip, yazdırıyorlar adama. bildiğim bazı insanlar var böyle. hayatı sanki cam bir fanus içinde yaşayan üstelik kitap ve filmlerdeki gibi yaşanacağına inanan "saf" insanlar.
bildiğim bazı insanlar da var ki onlar hiç sıkılmazlar.
çünkü onlar yaşamıyorlar!
.
kayahan - canım sıkılıyor
.


30 Ocak 2011

eskiden küçük ev vardı bilir misin sevgilim?

şu an yediğim elma kadar gerçektik oysa. ama işte kocaman bir film setinin içinde gibiydik aynı zamanda. en arkada oturan kırmızı şallı, lost'un güney korelisine benzeyen kadını dikiz aynasından farketmemle başladı her şey. dikiz aynasından tekrar bakarken şoförü ısırdı gözüm bir yerden. fakat çıkaramadım. çünkü ve kahretsin ki hava kapalıydı bu sabah. ve güneş enerjisi ile çalışan bir hafızam vardı. şoförü benzetemedim ama yanımda kasketi ve burma bıyıklarıyla ahmet mekin oturuyordu işte. kadıköy'den beri telefonu ve gevezeliği kimseye bırakmayan esmer banu alkan da arka dörtlünün sağ başında oturuyordu.
ve ben. ilk kez bir filmde oynuyordum! ve üstelik yönetmenimiz doğaçlama oynamamıza izin vermişti. arkadan bir ses "motorlu taşıt vergisini ödemeyen var mı? 31 ocak son gün" diye seslendi. 
kendimi tutamadım. "kaç taksit" diye sordum ben. 
iyi de madem arabanız var niye dolmuşla gidiyorsunuz beyfendi diye araya girdi hemen yakışıklı şoför. 
-"bunun bir film olduğunu unuttun herhalde kaptan" diye düzeltme ihtiyacı hissetti esmer banu alkan. sonra bir dış ses duyuldu dolmuşun içinden. ama bu benim sesimdi. peki neden ben konuşmuyordum!
sanırım ikibinaltı yılının ilk aylarıydı. özel sektör bulantısı canıma tak etmiş. gül gibi işi bir hiç uğruna bırakmış don kişot olmaya karar vermiştim. ama işte hayat gerçekti. biber gibi acıydı ve de gerçek. filmlerdeki ve kitaplardaki gibi değildi. ayakta durmaya çalışıyordum. yeditepe istanbul dizisinin yıllar sonra tesadüfen cdlerini bulmuştum. lost'u da o zamanlar farketmiştim. yeditepe'de yusuf gülseçen diye bir adam vardı. ama harbi adam! dizi karakterinden çok roman karakteri gibiydi. ama hayatın ortasından tam da. insanın içine işleyen kelamlar ediyordu. ister istemez içselliştiriyordum ben de. aynı gün içinde iki bölüm yeditepe, üç bölüm  lost izliyordum. bazen sadece beş bölüm birini izliyordum. ama beşten yukarı çıkmıyordum. şart koşmuştum kendime. yahut iki lost üç yeditepe. geçmiş gün emin değilim şimdi. arada da bunalıyordum. bunu net hatırlıyorum ama. sanırım yazıyordum da bir yerlere. diyordu ki mesela yusuf; bizzat ben yarım kalmış bir niyetim. kendi halimden çok adama üzülüyordum. başkalarının sana üzülmesi, acıması kadar iğrenç bir duygu yoktur aslında. ama ya insanın kendine acıması; işte o daha öldürücü olandır. oysa ki ben hayata hiç başlayamamış bir niyettim! ve belki de başlayamadan bitecek olan bir niyet. onun hiç olmazsa, yarım da olsa bir hikayesi vardı. tamamlanmamış! ya ben? peki ya ben sevgilim? 
n'olur bana kızma küçük harflerle yazıp, giriş-gelişme-sonuç edebiyatına isyan ettiğim için. dedim ya bizzat ben hiç başlamamış bir niyetim! ve fakat iyi bir oğul, iyi bir kardeş, iyi öğrenci, iyi amca, iyi baba, iyi koca, iyi torun, iyi personel, iyi vatandaş, iyi, hep iyi, hep düzgün, hep kurallı, tertipli , düzenli , doğru, çalışkan, küçüklerini koruyan büyüklerini sayan, kompozisyonlarda satır başını ihmal etmeyen biri olmayı salık verdikçe aile ve millet meclisi içimdeki isyan tersine büyüyordu oysa. ikinci bunaltı ve kusma döneminde prison break vardı sakinleştirici. bunaldıkça bir prison break izliyordum. sonra gene prison break. daha sonra tekrar prison break. eskiden ve küçükken beni bunaltan şeylerden kısa- orta vadedeki güzellikleri düşünürek sıyrılırdım. işe yarıyordu. ama ya şimdi tersine her şey. kirlendikçe biz ve büyüdükçe dünya bu kandırmacalar pek işe yaramaz oldu! dedim ya bol bol film izliyorum artık bulandıkça içim. bunaldıkça da yazıyorum. ismini bilmediğim bir radyonun müziklerini dinliyorum şimdi mesela. aslında dinlediğim hepi topu iki radyo istasyonu var. ama ismini bilmemen garip değil mi? evet bence de. ve ısrarla motorlu taşıt vergisini ödeyin diyor reklamları, bu isimsiz radyonun. daha ödemedim ama. bir süre daha ödemeyi de düşünmüyorum. en azından şu reklamlar bitene kadar. zaten dolmuşla gidip geliyorum. oysa geçen gün kocaman bir film setinin içinde gibiydik. izlediğimiz filmler mi gerçekti yoksa hayatımız mı bir filmdi gerçekten? bilemiyorum...
eskiden küçük ev vardı bilir misin sevgilim?
.
yeditepe istanbul - soundtrack
.

10 Ocak 2011

adalet

misal bugün masanın bu tarafında soruları soran kişiyken yaklaşık bir ay sonra cevapları veren olacağım başka bir iş yerinde. ve daha bu sabah sarı dolmuşa eksikken yirmi beş kuruşum, dolmuştan indikten on metre sonra yerde tamamlanabiliyor bu eksiklik. yine bir taraftan yüzüme kapanan kapı başka taraftan açılabiliyor mesela. hayat diyorum sevgilim; kimi zaman çok tuhaf ve içinden çıkılmaz bir hal alsa da aslında gayet adil olabiliyor bazen. evet.

9 Ocak 2011

don't fade away (2010)



- -hak etmediğin şeyler için seni överler, senin suçun olmadığı şeyler için suçlarlar. sadece sıradakinin gelmesini beklemen gerekir.
hayatını yaşa!

7 Ocak 2011

all good things (2010)


- asla yaptığımız şeylerden değil, yapmadıklarımızdan pişmanlık duymalıyız.