20 Aralık 2008

yeditepe istanbul



-...sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye. bıktım ardımda yarım kalmış hikayeler taşımaktan. çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim. anlamlarını bilmeden sevdiğimiz şarkılar var ya. işte biz böyleyiz. sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz. hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer...

12 Aralık 2008

erken geldi faydasız

yağmur çok yağıyordu. şemsiyeme sımsıkı sarılmış adımlarımı sıklaştırmış merdivenlerden henüz çıkmıştım ki trenin sesi geldi. başka zaman olsa pavlov'un şartlanmış köpeği gibi koşardım. ki koşmuşluğum çoktur. kararsız kaldım. ters taraftaki peronun ortasında kıçıma neft yağı sürülmüş gibi koşmaya başladım. bunu niye yaptım bilmiyorum. evet, elbette trene yetişmek içindi ama yetişmesem de olurdu. işten atmazlardı, hesap sormazlardı. sanırım yirmi dakika beklememek, yahut yedi aylıklar gibi bir an önce gideceğim yere varmak. dakiklik hastalığı vardı galiba biraz da. yetişemedim tabi, start kararını geç verdiğim için. sanırım biraz da yaşlanmıştım. eskiden olsa üç beş saniye de fark atardım benzer yerlerden.
o kadar da kötü değildi aslında derecem. o derece ki; turnikeden geçtiğimde tren yeni hareketlenmeye başlamış ve kapılarını yeni kapatıyordu. hala istasyondaydı ve trenin ortasındaki vagondan kafasını uzatıp devam et diyen diğer görevliye ;

- hacı bi el et de dursun makinist abi yirmi dakika beklemeyelim şimdi dedim.

bir şey yapamam dercesine samimi ve de üzgün bir yüz ifadesi ile ellerini iki yana açtı. kabullendim durumu. geri döndüm, köşedeki banka hareketlenirken saatime baktım.
-bir dakika erken gelmiş şarapsız dedim sesli düşünerek...
güvenlik görevlisi duydu ama bir şey demeden yürüdü gitti. banka oturdum. yağmur şiddetini iyice artırmıştı. bu sırada bir abla gelip yanımdaki banka oturdu. çok güzel ıslanmıştı. kıskandım o'nu. niye şemsiye almıştım ki yanıma. belki o da beni görüp şemsiye almadığına hayıflanmıştır. sormadım ama eminim öyledir. üzgün görünüyordu. belki ıslandığından değildir ama bayağı üzgündü. çantamdaki kitabı okumadım. kulağımdaki müziği dinleyip yağmuru izledim bir sonraki tren gelene kadar.

neyse ki tam zamanında geldi sonraki tren. her zamanki vagonuma gidip her zamanki yerime tatil günü hasebiyle daha kolay oturdum. çantamı ve şemsiyemi karşıma koydum. canım yine okumak istemiyordu. uyumak da ama. suadiye'de bir genç geldi çaprazıma. teklifsiz ama bir iki saniye tereddütle elindeki defter ve kitabı çantamın üzerine özenle koydu. sevdim bu hareketi. daha çok cesareti. öyle ya koltuk benim değildi. her ne kadar pek çok yer boş olsa da. ben olsam koymazdım başkasının eşyasının üzerine kitabımı. belki de toplumsal bir mesaj vermek istedi. olsun şiddet içermedikten sonra her türlü mesaja açığız. ama dedim ya bu cesareti. lakin yine de işkillendim. " giderken çantayı da alıp gitmesin bu" dedim. hani cami avlularında kendi ceketini alırken , cüzdan çarpanlar gibi. olur mu olurdu. olmadı tabi öyle bir şey. hatta zaman zaman uyudum bile. efendi gibi gitti. ne bekliyordum ki...

26 Kasım 2008

sen de bir gün elbet ferahfezâyı seveceksin

"...kimbilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi kaç kişi güzelliğini sevdi belki gerçek aşkla; belki değil ama bir tek kişi seni sevdi. bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi..."insanlar gelip gittikçe köşedeki banka, william butler yeats'in asla unutamadığı satırları geldi hatırına. bank boş ve yalnız kalınca da o düştü aklına! hayat ne garip diye düşündü. hiç hesapta yokken nereden aklına oturmuştu şimdi. alakasız "boş bir banktı" o'na geçmişi ve kendini sorgulatan. hava soğuktu. adeta geçmişteki ve gelecekteki kışlardan fragmanlar sunuyordu. farklı olabilir miydi diye düşündü. keşke olabilseydi. ama olamazdı elbette. belki de çoktan unutmuştu kendisini. hele o cümlesi yok mu göz yaşartan. boğaz düğümleten. ama insanca. kararlıydı o unutmayacaktı. ve belki gerçekten güzel bir şeydir insan olmak!
ciao dedi mırıldanarak.
ciao!

20 Kasım 2008

1.vagon

onu yeniden gördüğüme sevindim. hem de çok. hemen ertesi gün tekrar göreceğim hiç aklıma gelmemişti. üstelik sabah hikayesini yazdıktan sonra beğenmeyip çöpe attığım günün akşamı. saçını toplamıştı. güzelliği daha çok ortaya çıkmıştı böylece. sonra düşündüm okuduğum aylak adam mıydı beni böyle yapan yoksa çoktan hazır mıydım tüm bu olanlara? kararsız kaldım. kitabı okumayı bırakıp arkasındaki boş sayfaya bu yazdıklarımı yazmaya başladım. hakkında bir şeyler yazıldığını fark etti ama tepkide bulunmadı. acaba yarın da gelecek mi? gelirse aynı saatte mi gelecek? kahretsin hangi istasyondan bindiğini göremedim. yarın bir şeyler uydurup aynı saatte aynı vagona binmeliyim. evet binmeliyim.
.
istanbul, 20.11.2008

the reader-2008



-sadece tek bir şey ruhun eksikliğini tamamlayabilir. bu şey de aşktır.

6 Kasım 2008

itiraf (2002)


Harun: benimle gelir misin?
Nilgün: ya olup bitenler?
Harun: olan oldu, her şey gelip geçiyor.
Nilgün: hiçbir şey geçmiyor. GEÇEN YALNIZCA ZAMAN

14 Ekim 2008

my life without me-2003



-sana hiç bir soru sormuyorum. çünkü sormamayı öğrendim. birisine baktığında o'nun kim olduğunu yüzde elli görebilirsin ve her şeyi mahveden ise geri kalanını öğrenmek istemektir. öğrendiğim işte bu...

1 Ekim 2008

il postino (1994)



böyle bir adada yaşamak için ne bir şair ne de bir postacı olmak gerekmiyor. ama gerekirse olurum da o ayrı. ama ne olursam olayım öyle bir adada yaşamak isterim. elimde olsa bir saniye bile durmam basar giderdim ona benzer bir adaya. sanırım küçük, salaş bir yer de işletirdim. her sabah güneşle birlikte bisikletimle adanın zirvesine çıkıp günlük enerji ve huzurumu depoladıktan sonra deniz kenarındaki kafeme inerdim. yolu sevgiden ve bu adadan geçenlerle oturur hasbıhal ederim sabahlara kadar. kim bilir belki bir gün bir şairin yolu düşer de metafor yaparız beraber. ve hatta kendi beatrice russo'ma da orada rastlarım. kim bilir?
belki, belki bir gün...

27 Eylül 2008

2046 (2004)



- aşk zamanlama meselesidir. doğru insanla çok erken ya da çok geç karşılaşmak fayda etmez. onunla başka yerde ve zamanda karşılaşmış olsam hikayem daha farklı bitebilirdi!
.

12 Eylül 2008

eylül 12

ufuk – tan – doğan ve güneş isimli hayat bilgisi kümelerimiz vardı. barakadan bozma bir sınıfımız, yerli malı yurdun malı haftalarımız ve simsiyah önlüklerimiz bir de. on iki eylüle vardı daha. . atmaca soyadlı gençten bir öğretmen gelmişti. o zamanlar solcu nedir, sağcı kimdir bilmiyorduk. ama kim, niye, nasıl dedi bilmiyorum. solcu öğretmenmiş dediler. erkekler ve kızlar haremlik selamlık oturuyorduk. erkekler ve kızlar bundan sonra karışık oturacak dedi. sevdim bu öğretmeni. karışık oturttu bizi. lakin başta ben olmak üzere tüm afacanları iki cadalozun arasına oturtunca bir de üstüne üstlük sarışın mavi gözlü kız da defterimi yırtınca sevmekten vazgeçtim bu solcu öğretmeni. net olmaya yakın az karıncalı hatıralar bunlar. flu olan ise o gün evimizden yaklaşık bir km uzaklıktaki okulda değil de bütün bir sınıfça hatta neredeyse okulca (hepi topu dört sınıftık zaten) bizim evin sokağında ne arıyorduk ve ne diye bağırıyorduk onu hatırlamıyorum. yılmaz’ın babası sendikacı hasan amca’nın minibüs durağında üzerinde gazete kağıtlarıyla niye yattığını, niye vurulduğunu da bilmiyorduk haliyle. küçüktük daha o zaman. ama şimdi büyüdük ve öğrendik ki küçükken de kirliymiş dünya.

7 Temmuz 2008

konnichiwa

bu kokuyu seviyorum. tatilim, dinlencem bitse de sıkıcı dönüş yolunda olsam da yine de heyecanlandırıyor, mutlandırıyor bu kekremsi koku beni. bu mavilik, bu deniz, bu martılar, bu japonlar!

ama japonlara bir kez daha hayret ettim. adamları en sonunda bize benzettik ya. elbet vapur peşindeki martıları çekmek ilginç gelebilir. lakin önceden simit atılırdı martılara. japon abiler ablalar olayı aşmış şimdi ülker çizi, biskrem, kaşarlı tost.... menüde yok yok. ama misal bana daha ilginç gelen bu martıları zamanında bir lokma simitle vapur peşine takan ilk türk kim? yoksa o da bir japon muydu? yahut evropalı bir turist.. ölmeden önce cevabını merak ettiklerime bunu da eklemem lazım evet.

dönüş yolunda otobüs içinde kıyameti koparan bir velet vardı. yarısı dolu otobüs sakinlerinin ben hariç hepsi veletin annesine sert bakışlarla müdahil oldular. ama kimse sözlü müdahalede bulunmadı. nedense her zaman rahatsız olan ben rahatsız olmadım. sanırım elimdeki öğretmen mori'nin duygusal etkisi olsa gerek.

kitap dedim de bu tatil kendi rekorumu üç kere kırdım desem yeridir. her tatil yarım düzine kitap götürüp hepsini yarım yamalak bırakan ben deniz bu kez çeyrek düzinesini bitirdim. mutluyum, gururluyum. önümüzdeki sene hedefim yarım deste....

ve bu kitaplarda hoşuma giden ilgimi çeken cümlelerin altını çizmeyi seviyorum. ama bu kesmiyor daha sonra kolay bulayım diye sayfa numaralarını önlerde bir yere kaydediyorum.
kolay oluyor evet.

tatilin bitmesi değil de tuğrul bey ve mukadder hanımla muhabbet edemediğime daha çok üzüldüm sanırım. son gün akşam indiler sahile. doğrusu ben aşağıda güneş - kitap banyosu yaparken set üstünde yaşlı yorgun bir ses tuuuğruul tuuğruul diye bağırıyor ama aşağıda ben zor duyuyorum. sesin yetmediğini anlayınca alkışla duyurmak istedi. o da yetmedi. tam ben kalkıp iskeleye yönelmek üzereyken başka bir arkadaş olayın farkına varıp tuğrul amcayı uyardı.
-tuğrul güneşte çok kaldın hadi denize dedi mukadder hanım.

evkaf memuriyetinden emekli tam bir istanbul beyefendisi kıvamındaki tugrul bey, ıssız adada kalmış ve uçan ya da yüzen bir kütle görmüş kazazedeler gibi iki elini sağa sola sallayarak mesajın alındığını belirtip hemen akabinde sağ kolunun tersiyle sen de güneşten uzaklaş işareti yaptı. onbeş dakika sonra bu sefer duşun önünde birbirlerini kollamaları ve evet mukadder hanım deyişi tuğrul bey'in. görülmeye değerdi. eski türk filmlerinden çıkmış gibiydiler. çok tatlıydılar. allah birlikte daha uzun ömürler versin. ne diyelim... biz de kerevetine artık....

2 Temmuz 2008

imkansız aşk

her gün merkeze inmek zor geliyor artık. gerçi çok uzak değil ama rehavet hislerim kabardı kaç gündür. yalnız kaya'nın üzerinde aklıma üşüşenleri okey yaz bozlarından bozma sarı teksirlere biriktiriyorum şimdilik. inersem bir gün toptan postalarım. telefon şarjının kifayetsiz kaldığı yerlerde mp3 ü bırakıp az sayıdaki radyo dalgalarına takılıyorum. burası kısa dalgadan yayın yapan türkiye polis radyosu derdi bir zamanlar nosatljik radyolarımız hani. bir nevi özel kanalımız gibiydi o vakitler. onu buldum şimdi. her telden çalıyorlar. kafa dağıtmaya bire bir. ben onları dinlerken denize bakıyorum yine. denizin içinde yürüyenler tuhaf görüntüler oluşturuyorlar. bir değil de beş altısı bir araya gelince neşınıl coğrafik izler gibi oluyorum ne yalan söyleyim.

sabah yine denizi izliyordum ve polis radyosu fonda... solistimiz " ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım " derken o da ne kıyıdan yaklaşık 150 m ilerde yeşil bir can simidi kurtarılmayı bekler havada rüzgar ve dalgalarla birlikte başı boş salınıyor. enteresan olan şu ki hemen 50 m gerisinden deniz makarnası denilen mavi uzun bir cisim sanki simidi kurtarmaya yahut ona kavuşmaya çalışıyor gibi. yeşil kaçıyor mavi kovalıyor. mavi inatçı. lakin imkansız bir kovalamaca bu. tıpkı imkansız aşklar gibi. bile isteye gidiyor mavi. yeşil hem olur hem olmaz der gibi süzülüyor. ama nafile. mavi'nin canı çok acıyacak bu aşk'ın sonunda. kim bilir belki yeşil'in de. vazgeçmiyorlar. yürüyorlar...

tüm rehavetimi, kitabımı, müziğimi bırakıp bir kenara bu imkansız aşkı izliyorum gölgede ve de hüzünle.

1 Temmuz 2008

önde zeytin ağaçları arkasında

kaptan ikide bir arkaya baktığına göre en arkadaki yolcu ücretini ödemedi sanırım. ama o kadar abarttı ki bu bakma işini peşin ödediğim halde kendimden şüphe etmeye başladım. zaten bir arkadaki bir ben varız şimdi dolmuşta. hayır alt tarafı bir lira için kaza yapacak ve niyazi olacağız bu güzelim kuzey ege kasabasında. ondan korkuyorum. tam borcu ben vereyim demeye hazırlanırken arkadaki müsait bir yerde dedi ama sanki düelloya davet eder gibi kaptanı. şöyle bir baktı kaptan bir şey demedi. faciaya  kılpayı...

neyse ki gerginlik az ilerden genç ve güzel bir hanım kızımızın dolmuşa binmesiyle yerini merak ve ilgiye bırakıyor. muhtemelen üniversite öğrencisi. asos'a gitmek istiyor ama oradan geçmiyoruz hanımefendi, üzgünüz. edebiyat veya gazetecilik okuyor olmasından yana tahminim. gözlemci bir yanı var. inceliyor, gözlemliyor etrafı.. temiz ve güler bir yüzü var ayrıca. yardımsever olduğunu da bir durak sonra binen ve biri görme engelli iki kişiye benle beraber yardım elini uzatmasından öğreniyoruz. lakin aynı anda geri çekiyoruz ellerimizi. zira kendi işlerini kendileri hallediyorlar. yine de kibarca teşekkür ediyorlar bize. hatta bana adres soruyorlar. maalesef o sihirli üç kelimeyi duyuyorlar benden. ben buraların yabancısıyım... kibarlıkları ile yine eziyorlar beni. yardımcı olamadığım halde teşekkür ediyorlar yine. ama dolmuş paralarının hem üstünü hem altını vererek altta kalmıyorum biraz sonra.
edebiyatçı güzelimiz de görev addedip para üstünde yardımcı oluyor hem onlara hem bana. asos'a gidecekmiş. eskiden olsa giderdim bu "sade" hikayenin peşinden. ama şimdi eve dönme zamanı! gidelim sadık!

21 Şubat 2008

nasıl anlatsam ner'den başlasam

şubatın yirmibiri gecenin onbirbuçuğu topçular iskelesindeyim yahut eskihisar. bi türlü öğrenemedim şunların hangisi, hangisi. öğrenmek istemedim aslında daha çok. yeterince boş bilgi var zaten dimağda. ismini vermek istemediğim bir otobüs firmasındayım. patron ve yandaşları ısrar edip "12-13 saat otobüs çekilir mi kardeşim bin uçağa git bi saatte" dediler de ben peygamber demedim. bu otobüsle gidilir kardeşim. tekli koltuklar, kişiye özel kısıtlı sayıda da olsa müzik seçenekli kulaklıklar, hizmette kusur yok, sınır yok falan.

tamam, eyvallah uçak bir saatte götürüyor da benim ömründen kaç saat kaç sene gidiyor kimse bilmiyor. hala kendime o demir yığının havada nasıl asılı kaldığını izah edememişken ve en ufak bir sarsıntıda bir carpenter, bir kubrick, bir hitchcock halt etmişse benim gerilim ambianslarımın yanında. binilir mi o demirden kanata? binilmez elbet.

o yüzden otobüsün uçağa yönelik üstünlüklerini say say bitmez abicim. ayrıca ufak bir kültürazzi hesabı yaparsak uçak kalktı mı, boşluğa ne zaman girecek, girerse ne zaman çıkacak, iniş takımları açılacak mı, açılırsa nasıl açılacak, sancılı mı olacak sancısız mı olacak derken elindeki dergi yahut kitaba odaklanamıyor insan. evet ödleğin tekiyim ben abicim itiraf ediyorum. yıllarca dönis berkamp arsınılla deplasmanlara gitmedi de ne kaybetti topçuluğundan. neyse dönülmez ufuklara daldık yine.

kitap gidiyorduk huşu içinde okunacak yegane mekanlardır, yolculuklardır otobüsler falan feşmekan. öyle olmuyor işte her zaman! sağ ön çaprazda bir bey abi ve yanındaki çocuğu mütemadiyen bıdı bıdı, vıdı vıdı kafamız oldu pres ütü. hadi çocuk, çocuk da be adam afedersin sen ne halt yemeye yüksek volumden şeyedip okuduğunu anlamayı bırak dinlediğinden şüphe ettiriyorsun insanı. saat gecenin üçünü vurmamış ama yine de uyuyanlar var. misal hemen arkadamki hoş bayan, sağımdaki altın kızlar falan.

neyse müziğin sesini yükseltip kitaba gömüldüm otobüs de gidiyor kendince..
sonra ne olduysa her şey birdenbire oldu orhan veli timsali!
önde gençten bir adam ama bizim baba değil. lakin en az bizimkisi kadar kıl. yüksek sesle ve nefes almaksızın bir şeyler anlatıyor yanındakilere. hayır o bi derece de. yanımdan geçip arkamdaki hoş bayana yazılmaz mı. "hoop n'oluyo lan o'nun yazılmışı var burda" demeye kalmadan yine ön tarafta 13-15 yaşlarında bir ergenin peyda olmasıyla elinde çanta dışarı fırlaması bir oldu. olayın tanığı ben de peşinden atladım tabi. koş koş peşinden tık nefes olduk neyse tenhada kıstırdık bunu bi abi ile. tam "naptın lan çantayı" diye sorgularken olay mahalline gelen polis anlamadığım bir sebepten beni dürtmeye başladı beni.
o sırada gözlerimi açtım.
muavinin sivilceleri gözümü aldı ;
-abi uyan bodrum otogara geldik.
- haa. eyvallah gözüm.
.
mfö-bodrum bodrum
.

4 Şubat 2008

ışınla beni skati

çok iyi biri değilim kabul. ama çok kötü de değilim. hani şu klişelenen "özünde iyi bir insanım" aslında. valla. lakin işte sanırım farkında olmadan kırıyorum bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben. nerden esti şimdi bunlar. öyle bir yerde çalışıyorum ki işe konsantre olmak çok zor. iki kanat pencereden yukarıdaki karayolunda bir sağa bir sola giden arabaları, yolun kenarında sallanan kavak ağaçlarını, az aşağıda banliyö trenlerini, şansım varsa adapazarı, doğu expreslerini, sokakta koşturan tek tük insanları gören bir konumdayım. bir dakika iş, beş dakika manzara-i umumiye. işte bu ahval ve umumi manzarada kah bir trenin peşinden, kah koca koca ağaçları savuran rüzgarla birlikte gidiyorum. misal beş dakika önce köyümün yağmurlarında yıkandım da geldim. sahi o ne soğuk ve yağmurdu öyle temmuz ayında. siz bilmezsiniz akdağ böyledir işte. sene seksenler.. çocuktum o zaman daha. her sene sektirmeden giderdik memlekete. şimdi sadece hastalıkta ve ölümde. manzara diyorduk, telefon çaldı. hata yapmış çocuk. insanız. yaparız hata. ama ben ne yaptım. biraz çıkıştım. derken manzara... mesleğe ilk başladığım günlere gittim. muhasebe, hesap kitap vicdan. bak şimdi de yük treni geçiyor. neyse, arkadaki firma sekreteri denetim yapmadığımı anlamadan çıkayım günlükten. ışınla beni skati...
.
amy winehouse - you know ı am no good

22 Ocak 2008

changing lanes - 2002


- sahilde denize gireceksindir ama su soğuktur, tereddüt edersin. yanına güzel bir kadın gelir. o girmek istemiyordur, seni izler. ve sen biliyorsundur o'na adını sorsan oradan onunla birlikte gideceksin. hayatını, oraya birlikte geldiğin insanları unut sahilden o'nunla ayrıl.... ayrılmazsın. o günden sonra hep o'nu hatırlarsın. belki her gün, her hafta. yaşayabileceğin başka bir hayatın hatırasıdır o. yaşadığımız bugün de tıpkı o kadın gibi işte....

10 Ocak 2008

sürpriz

telefonumun arka fonunda ortaköy resmi var. gökyüzü masmavi. ama bembeyaz bulutlar elverdiği ölçüde bu mavi hakimiyeti. hangisi çok bilmiyorum yine de. hem çok da umrum değil açıkçası. ama mesela o masmaviliğin ya da bembeyazlığın ortasına bir çizgi şeklinde dalan bir jet uçağı mı yoksa kayan bir yıldız mı karar veremedim. ve bu durum ötekinden çok daha umrunda sanki. sonra o fon resmi akşam olunca kararıyor gündüz olunca aklaşıyor. tıpkı benim yolculuk anlarım gibi. dün sabah giderkenki ve bu akşam dönerkenki hallarım, bu aklaşma ve karalaşma gibi taban tabana zıt. fazladan yer ve ağırlık teşkil edip de feribotta bir türlü okuyamadığım kitabım ve yasak olmasına rağmen açık olan telefonun radyosundaki müzikle avunmaya çalışmam tüm bu zıtlığa rağmen kesişen ortak kümeleriydi bu gidiş-dönüşlerin. olmak ve durmak istemediğim yer ve toplulukların arasındaki zaman kaybını hiç saymıyorum bile. bana kitap okutmayan, uyutmayan, kımıldatmayan önce toz pembeli sonra kömür karalı düşüncelerle dolu gidiş gelişlerdi belki de önemli olan. geçmişe ve şimdi durduğun yere bakınca bazı şeyler daha kolay anlaşılıyor belki. nefes almak muamma, yaşamak ayrı muamma. ama işte. uzun hikaye sevgili.... şehre bir film gelir belki. içimi kemiren kursağımı sıkan kara kaplıyı açtırtma bana şimdi. bir vapurun iç kenarında yazıyorum bunları. ve orhan veli haklıymış. bu akşam bunlardan konuşalım istemez misin hem? gemlik'i geçince deniz görünüyor gerçekten. hem kim bilir belki gelecekte çok daha güzel şeyler olur onları yazarım. hayat süprizlerle doludur öyle değil mi? o kadar filmi boşuna mı izledik hem? ya okuduğumzu kitaplar? bana yanılmadığımı söyle. hala bir umudun olduğunu, yanılmadığımı.
.
radiohead - no surprise

2 Ocak 2008

senkronizasyon

başlığı doğru mu yazdım bilmiyorum ama bu sabah acayip bir zamanlama, tayming senkranizasyon adı her neyse uyum içindeydi sanki her şey. ya da sabah mahmurluğunda bana öyle geldi. bilmiyorum. başında yeni yazan hiç bir bozuk parayı kabul etmiyor artık hiç bir esnaf. dördüncü gün öğrendim. dolmuşta bu yüzden arbede çıkıyordu neredeyse. ama arbededen çok aklımda kalan ; hani böyle ayarlasan ve önceden söylesen aynı anda yapamayacakları bir zamanlama ile ben dahil dört kişinin 19 mayıs hareketlerindeki bir uyumla dolmuş ışıklara yaklaşırken aynı salisede hep beraber ayağa kalkmamızdı. nedense mutlu etti bu beni. salakça bir şey ama öyle. hani ağır çekimi olsa beş on defa daha izlerdim. sonra metrobüse koşar adım giderken ani bir hareketle beni durduran otuzluk delikanlı kızıltoprağı sorarken hemen peşindeki bey amca "tren pendikten geçer mi" dedi aynı otuz saniye içinde. ikisi de güzergahlarının tam aksi yönündeydi oysa ki. ben koşar adım devam ederken cevaplarını verdim. yüzlerindeki ifadeye bakılırsa sanırım anladılar beni. sonra yeni bir yılın ilk iş gününde yine erken geldim ofise. tabi metrodan iner inmez şirketin önünden geçen otobüsü yakalamanın payı büyük bunda. senkronizasyon evet. ha bir de tabi ki işi çok sevdiğimden değil erken gelmem. malum kıtalar arası gidiyoruz. trafiği, yağmuru, çamuru, lodosu karı, atamızdan yadigar atabarı var bunun. ki bu sabah kıçım dondu resmen. şimdi içerisi sıcak, çok sıcak.
.
haluk levent -kağızman