24 Aralık 2013

hekim

bol sıvı alasıyaymışım ve ılık şeyler içmeliymişim. ve daha önce hiç gitmemişim o'na. bilgilerimi güncellemeliymiş bu yüzden. adımı zaten biliyordu. mezuniyetimi sordu. cep ve iş telefonumu da.
karşılığında ben de ona rapor alabilecek miyim dedim bugün için.
gülümsedi.
foyası ortaya çıkan çocuğun çaresizliğinde yarı tebessümle karşılık verdim.
sistemden geçiyorlarmış ama bana elden bir rapor verebilirmiş.
teşekkür ettim.
boğazıma bakmalıymış. çok kızarmış. faranjitmiş adı.
bir antibiyotik, bir ağrı kesici ve bir spreyle birlikte bir gün istirahat verdi.
bunlar beni toparlarmış.
yanılıyordu elbet.
asıl hastalığım tembellikti. ve bu şehirdi.
en azından bu şekil çalışmak değildi.
her ikisinden de kurtulmalıydım.
..
eczacı kadın ilaçlarımı hazırlarken. patrona mesaj attım.
patron hastayım bugün yokum yazdım.
ok. diye anında cevap geldi.
hekim söylemişti ama eczacı kadına yine sordum üzerinde yazdığı halde.
-tok karnına mı içilecek bunlar dedim.
-evet dedi. poşetten çıkarıp hiç üşenmeden tek tek anllattı.
bu dedi günde bir defa antibiyotik için.
sprey üç defa. ağrı kesici iki defa.
teşekkür ettim.
geçmiş olsun dedi gülerek.
yanındaki adam da geçmiş olsun dedi.
iyi günler demek zorunda kaldım.
çıkışta köşedeki markete girdim. içecek bir şeyler aldım.
evdeyim.
limonlu ıhlamur içiyorum şimdi.
.
belki sonra yine yazarım.
.

son çalan şarkı : mahur bey için güzelleme




19 Aralık 2013

bir

hayat nedir usta?
bir ömür?
bir aşk?
ya da bir sevmek pir sevmek?
.
sabahları hep zamanında, sekiz otuzda işimin başında oldum. hep tam onikide yemeğe indim. ve hep 18:00 de bıraktım işi. bir buçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. ve fakat sanki yeni bir şeymiş gibi bugün farkına vardım bunun!
oysa hayatımda farkında olarak veya olmayarak adeta beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim öyle çok alışkanlığım var ki. amma ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değil. hiç biri.
.
üç aydır öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri işte. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba.
.
ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. 
bazı şeylerin, bir çay kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor uzun süredir.
işte bu acziyete yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların.
vazgeçer gibi oluyorum her yılgınlıkta ama bu da başka bir alışkanlık olduğundan olsa gerek bırakamıyorum.
kah adresi değiştiriyorum , kah fotoğrafı ve kah şablonu. 
hep sıkıntıdan. 
ama temelli bırakamıyorum.

kartpostal yazıları - kuşlar


şu kocaman beyaz kuşlar var ya usta,
rüzgara karşı adeta kafa tutar gibi
ama daha da çok kafa bulur gibi hani
senin anlayacağın
orgazm olur gibi uçuyorlar
böyle keyifle süzülüyorlar ya
çok kıskanıyorum
.
son çalan şarkı : yaşar - kuşlar

18 Aralık 2013

hisset

bursadaki iş dönüşü  bizi feribota taşıyan otobüs şehrin dışına taşar taşmaz modernite izlerinin kaybolup kırsalın yalnızlığının, sadeliğinin ve dahi kendine özgü sessizliğinin beraber ve solo şarkılar söylemeye başladığı ilk kilometrelerinde karşılaştığım manzara karşısında garip bir hisse kapıldım.
hatta dayanamayıp bu hislerimi yazdım da.
lakin beğenmeyip çöpe attım sonra.
çünkü hissettiklerim yazdıklarımdan daha güzeldi.
..

14 Aralık 2013

kış-4

karşı apartmana birileri taşınıyor. hamallar özenle indirip bir bir yükleniyorlar eşyaları. bu karda kışta taşındıklarına göre vardır bir sebepleri. kar kış dediysem yağmur var ama hava çok soğuk. bildiğin bozkır ayazı. o derece soğuk. buna rağmen sokak her zamankinden hareketli.

bir süre bu taşınma hareketlerini izledim pencere kenarında. yan tarafında uçuk bir maviyle ama itina ile yük ve eşya taşınır yazan kamyonun yanından kestane rengi saçlarıyla bir güzel geçti sonra. lise öğrencisi olmak için çok yaşlı, üniversiteli olmak içinse gençti. ama güzeldi. bir eliyle kitaplarını göğsünde birleştirip diğeriyle de rüzgardan gözünü kapatan saçını düzeltip hızlı adımlarla karşı kaldırıma geçti ve giderek gözden kayboldu. hemen bitişiğindeki apartmanın görevlisi sert ve seri hareketlerle bahçeyi belliyordu.

zamanımı ki şimdi diye üç numara gözlükle el işi örmeye çalışan anneme sordum. önce ses etmedi.

neden sonra ;

-koca karı soğukları var hala
dedi.

- hükümet takvimine göre onbeşşubat ama daha cemre düşmedi diye ilave etti. 

fakat ben bir şey anlamadım. ısrar da etmedim, anlamış gibi yaptım.
karadeniz tv'yi açmıştım bir yandan oyalansın diye.
ama o trekking yapanlara kızıyordu.
 

-yağmurda fırtınada dağlara çıkıyorlar, deli bunlar geçen de çığ altında kaldılar dedi.

- trekkingci anne onlar, bir çeşit spor yapıyorlar dedim.

-öyle spor olmaz olsun dedi kesti attı. 


bu bahar ben de yapmayı düşünüyorum diyemedim bunun üzerine. zaten benim hayal tüccarı küçük bir esnaf olduğumu bilmiyor. söyletmedim kimseye. o beni devlet memuru sanıyor.
hele ki bir deniz uçağı olup istediğimde kuş gibi kanatlanma ve canım istediğimde balık gibi yüzme hayalimi değil o'na söylemek yanında düşünmüyorum bile!

12 Aralık 2013

kış-3

karda yürürken çıkan o kart kurt seslerin dinlediğim müziğe karışmasını nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam şimdi sana. tıpkı bardaktan boşalırcasına yağan yağmura yetişmeye çalışan sileceklerin çıkardığı o hoyrat sese olan sevgimi anlatamayacağım gibi. ama işte, hiç bir sesi ama hiç bir şeyi seninle olan sessizliğime değişmem. bunu biliyorsun.tüm dünyanın sustuğu yalnızca gözbebeklerimizin konuştuğu o andan bahsediyorum. ve fakat şimdi , her an seni düşünüyorum dersem yalan söylemiş olurum. lakin en çok da bu soğuk ve karlı havalarda düşüyorsun aklıma. bu doğru. karda çıkardığım o sesler mi, kulağımdaki şarkı mı, hava şartları mı, yanımdan gelip geçen ve bir daha görmemin imkansız olduğu insanlar mı, üşüyen ama sevimliliğinden bir şey kaybetmeyen sırnaşık kediler mi buna sebep kara vermek zor. sanırım hepsi. tıpkı şarkıdaki gibi; bana her şey seni hatırlatıyor şimdi. misal mağaza penceresinde gülümseyerek telefonda konuşan güzel kadının sıcaklığında görüyorum seni önce. hemen yanındaki cafede sevgilisi ya da arkadaşı ile devonshire düşesi tadında kahvaltı eden kadının asaletinde gördüm sonra. ikbaliye durağındaki kahverengi bereli kadının yalnızlığında ve yüzündeki kederde gördüm daha sonra. en nihayetinde artık çamurlaşmaya yüz tutmuş karların arasına düşmüş mavi tükenmez içinin çaresizliğinde ve hüznünde gördüm aşkımızı. neden bilmem ani bir hareketle duvarın üzerinden bir avuç kar alıp, tüm gücümle, mahallenin en sinir, en karşı konulmaz serserisinin sertliğinde sıktım. bir yandan yürüyor bir yandan tüm hıncımla, bütün kederimle sıkıyordum avucumdaki bu kar topağını. içinde taş varmış gibi sert oldu. ben yürüdükçe kar topu eriyip azalmaya, kafamdaki düşünceler çığ gibi büyümeye başladı.şimdi bana seni nasıl sevdiğimi anlat desen anlatamam,çünkü ben seni yaşıyorum.
.

11 Aralık 2013

kış-2

ayaklarım üşüyor bu sefer. hem de çok. annemin verdiği yün çorapları giymeliydim. sadece ayaklarım değil bayağı üşüyoruz bir otobüs dolusu insan. kumrular gibi birbirimize sokulduk. beraber üşüyoruz ve gidiyoruz meçhule. kar adeta  krallığını ilan etmiş ve bütün ihtişamıyla salınıyor dışarda.
otobüs soğuk. ısıtma adına gürültülü bir şey çalışıyor ama kendine faydası yok.
ağır bir yemek kokusu yayıldı şimdi içeriye. ya gece vardiyasından çıkan bir ahçının üzerine sinen koku bu yahut bir işçinin sefer tasındaki öğle azığı. ama üşümek baki.
ve şimdi dik bir rampada kalıyoruz. çıkamıyoruz. geri gelmesi, arkayı görmesi lazım şoförün. bir gözcü tayin ediyoruz aramızdan. arka kapı açılıyor. daha çok üşüyoruz. fakat kalırsak çok daha üşüyeceğiz. yolculara bakıyorum. kadınların yüzünde tedirginlik, erkeklerde daha çok bir vurdumduymazlık ve uyku hakim. soğuk bacaklarıma ilerliyor. kadife pantolona güvenmemeliydim. annemin verdiği yün çorapları giymeliydim.
eldivenlerim elimde atkım boynumda ama hala üşüyorum. kollarımı gögsümde kenetledim biraz olsun sıkı durmak adına. ve kabanın kapşonunu başıma geçirdim. fakat nafile. içerdeki  yemek kokusu sanki soğukla doğru orantılı bir şekilde giderek ağırlaşıyor. neyse ki otobüs girdiği bataktan çıkıyor. alternatif güzergahtan gidiyoruz şimdi. ama hala soğuk, üşüyoruz. ofisteki sıcak çay ve poğaçayı hayal ediyorum artık. akabinde kar sevinciyle her zamankinden daha sıcak olması muhtemel günaydınları. akşam yarıda kalan g.saray maçı üzerine yapacağımız geyikleri sonra. soğuğu duyumsamamı azaltmıyor belki bir miktar erteliyor bu düşünceler. mekanik sesle birlikte bir sonraki durakları sayıyorum bu sefer. onyedi durak var daha. daha onyedi, daha onyedi. ümitsizliğe kapılıyorum. ayak parmak uçlarım uçmuş gibi. hissetmiyorum. 
annemin verdiği o yün çorapları .....
.
.


2 Aralık 2013

kış


gün boyu üşüdü ellerim. bu satırları yazarken şimdi yine üşüyor. hangi ara böyle plansız, böyle programsız ve böyle palas pandıras oldum bilmiyorum ibrahim. oysa ben kendimi bildim bileli güçsüz de olsa kontrollüydüm hep. ama işte her kış üşürdü ellerim. hiç ısınmazdı. hâlâ da öyle. ki sene ikibinsekizde genel kanı ve annemin ısrarı üzerine dahiliye mütehassısına görünmüştüm.


 elli-altmış yaşlarında, kır saçlı , gözlüklerinin üzerinden bakan ciddi ve bilge bir adamdı doktor. ama yine de bir bakışta anlamadı halımı. sorma ihtiyacı hissetti.

 -şikayetin nedir evladım


 lafı hiç dolandırmadan bodosloma mevzuya girdim.

-galiba kansızım ben dr.


-hmm. önce bi tahlillerine bakalım delikanlı.


baktık. yeterince kanım varmış. korkulacak bir şey yokmuş. amaaa....
işte o amadan sonrasını hiç anlamadım. latince bir şeyler söyledi hastalığım için.
yine de emin değildi. bahsettiği sonu "us"la biten o latince şey olma ihtimali yüksekmiş. ne anlama geldiğini bilmiyordum. o açıklama yapmadı, ben merak etmedim. eve gidip googledan araştırmaya da üşendim. hem bir sürü gereksiz evham sahibi olacaktım. ne gerek vardı.


üç beş ilaç yazdı  "geçmezse gel bir de şuna, şuna ve şuna bakalım" dedi.
bu şunalar hep latinceydi yine. anlamıyordum dediklerini fakat söylenişleri çok hoşuma gidiyordu. tıpkı anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar gibi...
öyle ki o hep söylesin ben şarkı gibi dinleyim istiyordum.
tam da bu aylardı yine. aralık altıydı. yılı zaten yukarıda söylemiştim. dışarısı buz, içersi hamam gibiydi. belli ki görevli işinin ehliydi. kömürün ve kazanının hakkını veriyordu. ellerim de ısınmaya başlamıştı sanki. lakin doktorun ; geçmiş olsun. sıradakiiiiiiii haykırışı o'na ve devlet babaya olan tüm saygı ve sevgimi alıp götürmüştü bir anda.


ellerimin soğukluğu hiç geçmedi. ama bir daha da gitmedim doktora. biraz farenin dağa küskünlüğü çokça tembellik işte.  hem nasılsa kansız olmadığımı öğrenmiştim. anneme de müjdeyi vermiştim.
hoş o'nun için biraz hayal kırıklığı oldu bu durum.
ben heyecanla "anne müjdemi isterim" diyerek ve böğürerek eve giriş yapınca "allahım şükürler olsun sonunda evleniyor deli oğlum" demişti. gerçeği öğrenince iki gün surat yaptı bana.
ama ana yüreği işte üçüncü gün hem ıspanaklıyı hem sarmayı koymuştu masaya.
turşusuz zaten olmazdı.

bir de babam olaydı yanımızda. o da çok severdi sarmayı.
ah olaydı. kuru ekmeğe de......
kalbim üşüyor  ibrahim....

.

7 Kasım 2013

benjamin

şu kuşlar mesela ; bir sıkımlık canlarına, küçücük bedenlerine aldırmadan bir noktadan diğerine gitmek için ölümüne kanat çırpıyorlar.
bir amaçları var çünkü. hatta tutkuları!
peki ya benim?
 .
.

18 Ekim 2013

fırtına

kırlangıç fırtınasıymış. öyle yazıyor saatli maarif. bir fırtına olduğu kesin. zira dışarıda ağaçlar son yapraklarını döküyorlar ve karşı apartmanın bahçesinde bir adam ve bir kadın üşüyorlar.
kadın daha çok üşüyor çünkü kollarını gögsünde birleştirmiş ve beş saniyede bir ayaklarının ucunda yaylanıyor. adam daha az üşüyor çünkü ve belli ki asker. dimdik ve işaretsiz duruyor. fakat onun da içi üşüyor. belki kadına aşık, açılamıyor belki kadın adama. bilinmez. zira  erkekle kadının olduğu her yerde mutlak bir denklem mevcut en çok bilinmeyenlisinden. lakin konumuz bu değil.

dün bir film izledim. sonra bir şarkı buldum nefis. belki siz çok uzun zaman önce izlediniz o filmi bayım ve siz genç bayan şarkıyı yıllar önce keşfettiniz. ama olsundu atalarımıza göre. bilmemek değil keşfetmemek ayıptı.

yıl olmuş 2003 adamlar confidence diye bir film çevirmişler. bir nevi ocean's serisi ama ocean's dan önce çekilmiş. lakin ve kanımca bu türün en iyisi nine queens-2000. ne de olsa arjantinli....

ve o ingiliz grup...joyfm sayesinde müptelası olduğum. akşama kadar dinlerim artık.
the imagined- space girl




16 Eylül 2013

münzevi

büyükşehir karmaşasından bıkan ve yorulan hepimizin dilinde artık pelesenk olan bir şarkı; küçük sahil kasabası.
ya da ve benim gibilerin hayali ; ücra bir yerde yüzü denize, sırtı ormana dönük ağaç ya da taştan bir ev, bahçesinde bir kaç börülce, kapısında bir karabaş. 

acaba diyorum bazen bu da bir oyun mu aklımızın bize oynadığı. bunca hengame arasında sahte bir kaçış yolu mu? nothing personal'ı izlediğimden beri aklıma takılan; acaba gerçekten istediğim bu mu?

içinde bulunduğum şartlardan bağımsız olarak bu gece bunu düşüneceğim.
..

3 Eylül 2013

şxshit

üç gündür yazıyorum, sonra yazdıklarımı okuyorum ama ne skim olmuş deyip yayınlamıyorum. kıyamıyorum da. taslaklıyorum.
sanırım yaşlanıyorum..

ş
pencereyi kapadım klimanın soğukluk ayarını artırdım. oysa duygu ve düşüncelere hükmetmek oda sıcaklığına hakim olabilmekle aynı değil. zor. ortalama bir insanın ortalama sıkıntısı benimkisi. düşündükçe ve çözüm bulamadıkça yazdıran.

x
klima çalışıyor ama şoförün arkasındaki manda camı sonuna kadar açmış ya da bir başkası önemli değil kapatması gerek. ya da birinin uyarması gerek. orhan kural olmaktan istifa edeli epey oldu. insanlıktan etmeye az kaldı. 
çünkü ne trafikte aracıyla  ne otobüste edebiyle gitmesini biliyor bu halk. evet mine kırıkkanatlanıyorum hemen bu kadar çok davar görünce. adam çünkü bacagını 150 derece açmasa olmuyor kadın cak cak sakız çiğnemezse ve öteki kulağımda müzik olmasına rağmen kulak zarımı iğfal etmezse bağır çağır halk otobüsünün zaten adını değiştirsinler. vekillerini tu kaka etmekten asıllarına sıra gelmiyor. çünkü sıraya girmek gibi bir derdimiz yok. yüksek rakımda bi tanıdık bi kaynak bulduk mu tamamdır. özel aracımızdan çöplerimizi sokağa dökebilir, ters yöne girebilir uyaran olursa da mezhebi geniş biçimde efelenir, bazıları kuzu kuzu şeridinden giderken emniyet şeridini babamızın yolu gibi kullanabiliriz.
neyse siktiret hafız dünyayı biz mi kurtaracağız.

shit
ne düşünüyorum biliyor musun doktor? 
hani ben böyle devamlı gitme hayalleri kurarken ha bugün ha yarın gideceğim ulan derken bir gün bakmışsın ki bok yoluna gitmişim. şimdi durduk yerde ama bir yandan da açık olan penceremden eylül serinliği geçmiş sonbahar fragmanlarını ruhuma ruhuma sunarken bunu düşündüm.  bıraktım elimdeki ve dikkatimdeki tüm teferruatı,  işinizinde gücünüzde amk lan dedim. valla dedim. ha dedim de noldu. boyum mu uzadı hayır bilakis ömrüm kısaldı. gedikli ve sağlıkçı köşe yazarlarına göre zira stres hayattan alıyormuş her daim. öyle yani.

ğ
bi de nilüfer her şeyden çok'u ne güzel söylüyor değil mi?
.

1 Eylül 2013

goodnight moon

eskiden düşünmeden yazardım hiç bir şeyi. ama hiç bir şeyi. oturur aklıma eseni yazardım. garip bir şekilde mutlu da olurdum. en çok da pazarları , en mutsuz olduğum pazar günleri yazardım. şimdi yine mutsuzum. ve bugün pazar. ama yazamıyorum eskisi gibi. dün , önceki gün, geçen pazar. çok istedim. yazamadım. artık hiç bir şey eskisi gibi değildi. niye bilmiyorum.
belki faydası olur diye balkona çıktım gelen geçeni izledim. radyo ekseni açtım eskisi gibi. biraz işe yaradı gibi. özellikle  shivaree-goodnight moon  derken. bir şeyler kımıldadı içimde sanki.
...
eylül geldiğinden mi yoksa senenin son iznini de tüketip yarın işe başlayacak olmamdan mı bilmem buruk bir hüzün var üzerimde. hislerim yine karışık doktor.. gitmek mi büyük cesaret yoksa kalmak mı bilemiyorum?
ama her geçen tükenmek büyük aptallık bu kesin.
hiç bir şey yapmadan böyle ağlak cümlelelere sarılmak işin en kolayı ve aslında en onur kırıcı olanı. bu belki de yazmak istemeyişimdeki aslan payı.
ve biliyor musun hala aynı şarkıyı dinliyorum. kaçıncı tekrarı bilmiyorum. sanki şarkı biterse yazma eylemim de duracak gibi. bir kez daha dinleyelim o vakit.
son bir kez daha..
...
ve unutmadan sevgilim.
ben de irlandaya gitmek istiyorum.
çok hem de.
..
foto:  nothing personal (2009) filminden...


eylül

serinleyen havadan, gece kapatılan pencerelerden ve otoparklarda artan araç sayısından belli olur eylülün geldiği bizim buralarda.
şimdi yağmuru bekliyoruz.
.

16 Ağustos 2013

vakıt

beş gündür adam gibi çalışmıyorum. hatta hiç çalışmıyorum. patronun beni kovmasını bekliyorum. çünkü iki istifa girişimim başarısızlıkla sonuçlandı. müebbet katiplik verdiler!
ilkinde tatlı dil ikincisinde yalandan tatil baştan çıkardı beni. aslında kanmış gibi göründüm. ama geçmiyor geçmeyecek içimdeki sıkıntı. biliyorum.
mecburi işleri mecbur hallediyorum. ötekileri zamana havale ediyorum. sıkılıyorum sevmediğim bu işten, bu eski şehirden ve bu dünyadan. gitmek istiyorum. gidemiyorum. sanırım korkuyorum kendimden.
internetimiz haber kanallarıyla sınırlı. haberler rahatsız ediyor odamdaki tvnin radyosundan müzik dinliyorum bu yüzden . açs yok maalesef. voyage kısa vadede iyi, uzun vadede uykumu getiriyor. trt fm dinliyorum her türlü müziği çalan. zaten ben kendim her türlü müzikten hoşlanırım. lakin bu aralar fena halde mabel matiz'in zor değil'ine takıldım. hayır hayır sözler hiç bir zaman etkili olmadı müzik beğenimde. nağmeler , ritimler , enstrümantallar işte sevdiğim. bir de candan erçetin'in sesi iyi geliyor bana. niye bilmiyorum.
bilmediğim çok şey var daha. ama öğrenmek istediğimden emin değilim. aslında yazmayacaktım daha. karar vermiştim dün akşamüstü. ne var ki duramıyorum. ölene kadar durmayacağım. bunu biliyorum.
.

13 Ağustos 2013

okyanus

ben mesela sevgilim hiç okyanus görmedim biliyor musun? bu benim suçum mu yoksa başkalarının mı bilmiyorum. dogrusu çok da umrumda değil suç ve ceza faslı. çünkü ve zira limana varmak isteyen gemilerle benim derdim.
ve ispanyaydı sanırım. 
dar ve egzotik sokakların bitiminde başlayan okyanusu görmek diyorum.
güzel olabilirdi oysa.

8 Ağustos 2013

purgatory

yattığım yerden önlü arkalı sıralanmış iki yıldız görüyorum her gece. öndeki daha parlak arkadaki daha küçük ve sönük. bazen de arkadaki parlak öndeki sönük oluyor. ama hep oradalar. her akşam görüyorum onları. düşünüyorum ister istemez. hayatımı. kendimi. dünyadaki yerimi.
oysa fazla düşünmeye gerek yok. o iki yıldızın arasındayım. biliyorum.
hani ve yine klişe olacak ama gerçeğim bu benim. araftayım.
bazen önde bazen sonda ama hep aradayım.
hani dört mevsim var ya nefes almaya çalıştığımız şu yerkürede. işte o mevsimlerden sadece ikisinin arasındayım mesela. hepsinin değil sadece ikisinin. sorsan söylerim niye söylemeyeyim hangileri olduğunu. ve sorsan yine onlardan sadece biri olmaya razı olduğumu da söylerim.
ama işte ben ikisinin arasındayım. tıpkı gece ile gündüzün arasında olduğum gibi yahut yağmurla güneşin.
ama bazı şeyler de var ki sevgilim; sadece seninle benim aramda.
.

3 Ağustos 2013

nowadays

göksel dinlemeyi seviyorum çünkü* şarkılar benim yumuşak karnım, dinlerken helâk olsam da başbelası bir alışkanlık gibi vazgeçemiyorum, müptelayım evet* hem artık sezen aksu şarkısı gibiyiz, eski ve hüzünlü* öte yandan gündüz uyuyabilen insanları kıskanıyorum, çok kıskanıyorum* ben de gündüzleri uyuyabilmek istiyorum, hep uyumak istiyorum* hüzünlü bir şarkının içinde eriyip yiteceğim günü bekliyor gibiyim bu ağustos sıcağında* belki de bu yüzden rüyalarımda fransızca kurslarına gidiyorum* lakin okuyamıyorum , nadiren izliyorum, dinlemek ama en güzeli her vakit güzel şarkıları* yazmak desen aslanın ağzında, zira kelimelerim mütemadiyen eksik ve cümlelerim hep kırık dökük* lakin bende bi'aşk var* uzaklaşmak istiyorum* özlüyorum*
*
göksel - kıskanıyorum
.

2 Ağustos 2013

ahmak

nankörlük etmek istemem şimdi. ağustos kardeşim üstelik yağmurla beraber şehre ineli henüz iki gün oldu ama ve yine de ben o'nun bugünlerde şair nedimin bir köşesinde bana ahmak ıslatanla birlikte ceee yapacakmış hissine kapılıyorum sık sık.
eylül efendi sana diyorum. hadi çık gel artık! 
çok özledik olm....
.

1 Ağustos 2013

ses

vakit sabahın yedionbeşi yağmur az önce dinmiş toprak, hayvanat ve biz insanlar biraz olsun nefeslenmişiz. cam hala açık özlenilen koku yok ama serinlik hissedilir derecede. sokaktan yankılanan yüksek topuklu adımlar. kendine güveni bol ve biraz aceleci. bi koşu pencereden görmek mümkün ama ilk akla geleni hayal edip yazmak daha eğlenceli. çünkü bu arşa ayak basan hanım niye bilmem masmavi bir etek giymiş dizlerinde biten üstüne de bembeyaz bir gömlek kısa esmer saçlarıyla ve özgüveniyle uyumlu. ve tabi o mağrur yürüyüşe paralel adımları sık ve kararlı. acelesi olmalı.
sonra bir martı. yan apartmanın çatısında penceremin hizasında. kısa bir giriş taksiminden sonra resmen uzun hava çekti hayvan! yaklaşık sekiz on kilo ağırlıgında besili bir şey olmalı bu kadar ses çıkarabildiğine göre. ve hala susmuyor. çok bağırıyor. karnı aç olmalı. çıkmadan pencereye biraz ekmek içi koymalı.
ve bir teyyare geçiyor şimdi tam üzerimizden. acaba gökkuşağı da çıkmış mıdır, teyyare içinden geçmiş midir? bunu görmek için yataktan kalkamayacak kadar tembelim. lakin diğerlerinin aksine çok güçlü sesi ve dolasıyla sağlam bir motoru var bu teyyarenin. belli. en büyüklerinden olmalı. ve yolcusu da çok olmalı. kesin yurtdışına uçuyordur. muhtemelen almanya. ama ben, beni de alıp finlandiya'ya gitmesini isterdim hemen şimdi. ama artık çok geç. teyyarenin sesi muhtemel bulutların arasındaki görüntüsü gibi azalarak kayboldu. ben kaldım. derken telefonun alarmı çaldı. çok iğrenç bir ses. marimba. sanırım katlanamayacağım ve uyanma garantisi olduğu için bilerek seçtim bu melodiyi. ya da default geldi bilmiyorum. bilinen kendim gibi aceleci ve sabırsız bir ses olduğu ve daha fazla katlanamayacağım. yüzünüze kapatmış gibi olmayım ama şimdi gerçekten kapatmam lazım. sorry. so sorry.
.


28 Temmuz 2013

kıskanmak

yaşar nakliyat yazıyor brandasında. ille de sen diyor ve sonuna kadar.
onları da kıskanıyorum haliyle!

17 Temmuz 2013

şarkılar güzelse hala

 saat onikiyi biraz geçiyor. yemekçiler yemeğe , oruçlu olanlar kısa bir yürüyüşe çıktı. ben odamın kapısını kapattım. klimanın oda sıcaklığını yirmibeş dereceye ayarladım. belki uyuyabilirim. ama üşüyorum. leonard cohen ; dance me to the end of love diyor radyoda. uykum gelir gibi oldu. ama bu seferde sabah kafama takılan soru geldi aklıma en sevdiğim grup vaya con dios ile birlikte. uyuyamadım...
..
"günler" dedi  ve devam etti
"hep birbirinin aynısı ne sıkıcı değil mi mithad bey?"
dün akşam iş çıkışı dönel kavşağı dönmeye başladığımda söyledi bunu. içim hazırlıklıydı da zihnim hazır değilmiş. arabayla birlikte yalpaladım. bereket versin çabuk toparladım. reflekslerim hala iş görüyor. dikiz aynasından baktım. beti benzi atmış yaramazlığının bilincinde olan çocuk gibi kırılgan.
-önemli değil dedim.
-önemli değil. 
hiç değilse şarkılar var. şarkılar çünkü güzel hâlâ.
.

5 Temmuz 2013

körfezde notlar 2013-5

güneşlenme bahanesiyle sahile indim. saat 17:44. hava yine çok sıcak. hatta son bir haftanın en yüksek derecesinde olabiliriz. doğal olarak sahil şile'yi aratmıyor m2 ye düşen insan ve şemsiye sayısı ile. fakat sahilin yaklaşık yarım saat sonra istediğim sakinliğe geleceğini kapakları açılan baraj suyu gibi boşalacağını biliyor olmak rahatlatıcı. keşke diyorum zihnimi de böyle boşaltabilsem.
aptalca olduğunu düşündüğüm halde güneşlenme gayesiyle krem sürüp yatıyorum güneşin altına. asıl amaç kararmaktan ziyade zihnimi ve kalbilmi aklamak ama.
rahatlıyorum zira böyle.sırtımı ekim22 isimli tekneye yüzümü güneşe emanet ediyorum.
ama kalabalık hala azamış değil. sanırım onbeş dakikaları daha var. zira az ilerimde pişti oynayan gelin görümce öyle söyledi. hemen çaprazımda muhtemel yeni evli genç bir çift güneşten sakınıp şemsiye altında kitap okuyorlar.
sonra gözlerimi kapıyorum. tepeden güneşin sıcaklığını sol tarafımdan rüzgarın da yardımı ile denizin serinliği ve kokusunu duyumsamak hoşuma gidiyor. belli belirsiz gülümsüyorum.
ve şimdi insanlar üçer beşer küçük kafileler halinde terkediyorlar sahili.
onların boşalttığı alanlara serçeler yerleşiyorlar. yine de ürkek, bir kaç parça yiyecek bulma telaşında, tedirgin.

3 Temmuz 2013

körfezde notlar 2013-4

1- bu sahil beldesinde ilk dikkatimi ceken seyyarlarin olaganüstü kibar dili. -evett simit ister misiniz efeendimm, soguk suu efendimm, süt mısır alir miydiniz efendimm.. hepsine eyvallah da cikolatali simit ne ibrahim. sonra kasarli, domatesli. simit dedigin susamli olur. cay demli, kahve az şekerli. öyle yani..

2- plaja sabah dokuzdan once aksam onsekizden sonra inen insanlari ayri seviyorum. en asil yalnizligin ve sakinligin şövalyeleri onlar, biliyorum.

3- aksamlari çopleri çıkaran erkekler konteynere üc adim kala basket seklinde ve %80 basari ile atarken kadinlar daha garantici olup konteynerın dibine kadar gelip smac yapiyorlar ibrahim.

4- kent , köy , sahil kasabasi farketmiyor. alisveris listesinin %90'nini kasaya birakip tek tük alisveris yapmaya devam eden ablalar hala yasiyorlar. hemen bitmeli!

5- kumsalın en sık kullanilan cümleleri sirasiyla;

- su soguk mu?
-ayy suu çok guzelll
-birden gir yoksa cok üşürsün.
-korkma ben varim
-ooo sen bayagi yuzuyorsun bilader

6- günbatimi, rüzgar, imany bi harika. mangal kokusu, çocuk zırıltısı fena. çok fena.

7- ama bazi kadinlar öyle guzel gülüyorlar ki buraya yazmadan edemiyorum.

2 Temmuz 2013

körfezden notlar 2013-2

buralarda en çok sorulan soru; su soğuk mu? evet ya da hayır. hem kime ve neye göre? bana göre sıcak sana göre soğuk veya ılık olabilir. göreceli yani. pek çok şey gibi. hayat gibi mesela. ya da aşk gibi.
ama benim asil meselem zarifoglu'nu bilmeme ragmen okumak icin nicin bu kadar cok bekledigim. kendime cok kiziyorum bu yuzden.
bir de esintili veranda da sarji bitmek uzere olan telefondan bunlari yazarken bir yandan da catali birakmis elimle karpuz yiyorum. umarim kimse gormuyordur!

körfezden notlar 2013-3

yalan yok simdi belli yaşın üstündeki insanları ki bilhassa çiftleri izlemek, diyaloglarına şahit olmak garip bir mutluluk veriyor. misal şu an erikli adında bir körfez beldesindeydim. her zamanki gibi sabahın köründe inmiştim sahile. in, cin ve işte o bir iki yaşlı çiftle ben vardık sahilde. karşımızda ise uçsuz bucaksız deniz. belki de günümüz ilişkilerinde şahit ve sahip olmadığımız ama hep özlem duyduğumuz bu "eski" insanlar arasındaki sevgi, nezaket, şefkat ve zerafet halleri yüzünden gördüğüm her yerde kilitleniyordum hemen bu insanlara. bu sabah işte; adeta kısa bir film izler gibi izledim o yaşlı çiftin arasındaki söz ve mimiklere bulanmış aşkı.
hem daha dun aksam  babasının cahit zarifoglu'na yazdigi mektuptaki zerafet, incelik sevgi ve saygiya hayran kalmisken bu "eski " insanlar bir gün öldürecek beni neslihan.

ama ve iste yine de diyorum ki; bizim de film gibi bir hayatımız olsun.
çay bi'de sigaramız.?
niye susuyorsun neslihan.
ama niye.
.

30 Haziran 2013

körfezden notlar 2013-1

radyo cekmiyor burada. kalimera diyen yunan radyolari bile. sahilde zarifoglu okuyup ahmet kaya dinliyorum ben de. martin eden ve deep purple ikilisi bazen de.
ama 40pınar pehlivanlari gibi plaj pehlivanlari cok burada. kilolarca yag tuketiyorlar. pek cok konuda oldugu gibi bu isi de hanim katilimcilar abartiyor. igne ucu kadar bosluga tahammulu olmayan fit yahut fit olmaya aday edataspinargiller. malum, erkeklerin yarisinin bu isle alakasi yok. diger yarisinin da yalnizca yuzde beşi gunesten korunmanin hakkini veriyor.
hos gunesten koruyucu uzman gorusleri onemli tabi de bu kadar plan program, el kitabi tadinda hayat, saat ondan once dortten sonra falan bayiyor.
zati sonuc hep ayni. klasik ve orantisiz yorgunluklar. reklamlarin hemagonyasinda bir yil ugruna calistigimiz tatil yine istedigim gibi olmadi.
yine de arada akil ve kalp tutulmalari da yasanmiyor degil hani. imrenme sinirini asip kiskanclik seviyesine varan hatta.
misal bu sabah bir torun ve ninenin mutlulugunu bir sureligine odunc aldim onlardan habersiz. ya da kumsalla denizin kesistigi noktadan yayilan enerjileri esir aldi beni diyelim. onlardan izinsiz resimlerini hafizama kaydettim. kim olsa aynisini yapardi. sizi temin ederim bayim. gorulesi, imrenilesi hatta ders alinasi bir goruntuydu cunku. ben abarttim kiskandim onlari. once emekli sonra dede olmayi istedim. tersi de olabilir tabi. her ne kadar umdugum gibi olmasa da bu tatil aylaklik damarlarimi kabartiyor zira. ha patladi ha patlayacak. o derece.
iste bu teyze belki "geziciydi" belki "tayyipci" yahut alevi ya da sunni dindar veya laik sagci ya da solcu fenerli yahut g.sarayli. sizin yaftaladiginiz etiketlerden hangisine sahipse artik.  benim gordugum ise mutluydu-lar. kemal sunal'in sendikalisi gibi evet. cok mutluydu hem. bu kohne dunyada ikisinden baska kimse yoktu sanki. bir de onlara sahitlik eden ben.
cocuk zaten habersiz nasil " kalles bir dunyada" yasadiginin. nine ise farkinda tum olanlarin ama sifirlamis zihnindeki ve kalbindeki tum olumsuzluklari. sadece torununa dolayisiyle mutluluga odaklanmis. belki de en guzel gunlerini yasamanin keyfini cikariyor. ozgurluk ne diye sorsaniz. ama sormaniza bile gerek yok. ..
bilemiyorum tabi yine de , bunlari yazarken ve o sirada beynime beynime vuran
francoiz breut'un 08 km 83 sarkisindan cok etkilenmis de olabilirim.
bilemiyorum.

23 Haziran 2013

haz i ran

misal otuz beş derece sıcakta çalışan inşaat işçileri var. görüyorum. ve evinin balkonunda aşk mektupları yazmaya çalışan adamlar. biliyorum. sonra yavaş akan bir trafik var. ve seslerini ekonomik kullanan kanatlılar, yürürken fransızca şarkı dinleyen güzel kadınlar hep otuz beş derece haziranında. hissediyorum. çünkü manasız düşünceler içinde olan bir adam. ne diyeceğinden, ne giyeceğinden çok ne yazacağını bilmeyen kafası karışık, bir garip boşluğun ortasında  tuhaf bir adam. otuz küsür derece yazın-ın-da her daim .
oysa , ben haziranı böyle nemli bilmezdim sevgili. evet ölmek zordur haziranda. lakin nemin bu kadar zorlayacağını söyleseler inanmazdım haziranı temmuza bağlayan bu mukaddes günlerde. son tahlilde istanbul'u bilir, gözlerimi bilir ama yılın sondan yedinci ayını bilmezdim böyle. ve bir itiraf; seni de böyle seveceğimi tahmin etmezdim üstelik. ama oluyor işte. mevsimler değişiyor, aşklar değişmiyor. önce bir tutam kalp çarpıntısı, bir kaç km bulutlar üstü yolculuk sonra çok sert bir iniş. şarkılarla, şiirlerle kendini avutabileceğin. hala aşktan ümidim varsa sebebi hazirandır. hala senden ümidim varsa sebebi aşktır. hala oturup boşboğazlık ediyorum farkındayım. fakat 'hala' kelimesindeki a harflerinin şapkalarını unutmuş gibi yapmam hazirana meydan okuma olarak algılanmasın reca ederim. bilakis tüm yaz aşklarımızın çıkış noktasıdır haziran. tüm dertlerimizin paratoneridir. gizli öznedir. sert sessizlerin efendisidir.
haziran ki hala çok sıcak. ama bu kadar nemli olmak zorunda değildi yine de.
otuz beş derece ateşte diyorum sevgili, yazılmıyor sadece özleniyor.
öyle..
.

15 Haziran 2013

taht mı oyunları

birbirimizi kandırmanın manası yok sevgilim. dürüst olalım, sence de bu zalim dünyada yeterince yalan, kan ve gözyaşı yok mu zaten? demem o ki; sadece ama sadece dürüst olalım, canlarımızı yemeye gerek yok. bütün bu olumsuzluklara don kişot olamayız hem. buna ne senin ne benim ne de cervantes'in gücü yeter. peşinen söyleyeyim pollyanna da olmaz bizden. en iyi ihtimal birer pinokyo oluruz bu sahte dünyada!
bu mutluluk ve dahi kibarlık oyunlarıyla. ortam siyasetçiliğiyle, yaşam taklitçiliğiyle...

gözlerimiz ölü bir balığınkinden daha soğuk ve donukken neyin kandırmacası bu allah aşkına?

pekala içimizden geleni her daim yaşamak mümkün olamayabilir lakin yazabiliriz. miş mış gibi yapabiliriz belki ve beyazla siyah arası yalanlar kuşatabilir dilimizi ama ya kalemimiz? o kirlenmemeli. bu şerefsiz oyuna alet olmamalı. siparişe göre yaşayabilir belki belli bir dönem insanoğlu ama siparişe göre yazmamalı, yazamaz. zira bu oyun bozulur er ya da geç.
bu benim fikrim tabi seni bilemem.
.

11 Haziran 2013

film gibi

şaka gibiydi. ve hatta film gibiydi. evet evet. olanları anlatacak en güzel iki kelime ; film gibi. bir sinan çetinimiz eksikti o derece. istanbulda geçen ama yapımcıları türk olmayan fransız-italyan karışımı bir film gibi. fonda bir tek oh istanbul şarkısı eksikti nanu'nun.
milattan sonra tam ikibin küsür yıl devirmiş yaşlı, yorgun ve nemli bir istanbul akşamı. nem oranı çıldırtacak ve sıcaklar değil de nem çok kötü hafız klişesini saniyede bir  tekrarlatacak seviyede üstelik. ve işte bir dolmuş dolusu insan gidiyoruz güneşe karşı. arada figüran misali inenler ve binenler. başroller değişmiyor ama. cezayir aksanlı ve tipli bir şoför abi esas oğlan. siyah gür sakalları olmasa sesinden kenan ışık diyeceğim ama. ama işte yok kesin cezayir asıllı. başında takkesi ve yüzünde sakalı. kesin!
dolmuştaki herkesle bir şekilde muhabbet halinde. hakeza dolmuştakilerde birbirileriyle. ki özellikle ön sıradakiler. muhabbetin bağını çatmışlar. sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi. ama ben biliyorum şoförün ardında devamlı kikirdeyen ana-kız haricinde kimse tanımıyor birbirini. kamera şakası desen değil. ama film bu kesin!
" gavur" filmlerinde olur ya hani birbirini tanımayan bir minibüs dolusu insan uzun yola giderken başlarından çeşitli olaylar geçip de sonunda mutlu sonu bulurlar. sanki öyleyiz.
lakin işte bizim ne yolumuz uzun ne de öyle egzantrik bir konumuz var. tek orjinalitemiz her yolcuya laf yetiştiren şoförümüz.
şoförün hemen ardında empati dergisi satan fakat bir türlü empatik olamayan kıvırcık bir kadın. kadının hemen bitişiğinde yolculuk boyunca şoförün her lafına kişneyen ana-kız konuşlanmış durumda. şoförün arkadaşı olması kuvvetle muhtemel manken eskisi tadında bir abi de şoförün hemen yan koltuğunda empatik kadının bir türlü anlatamadığı , bizi aydınlatamadığı fikirleri desteklemeye çalışıyor. yeni bir aşk mı doğuyor acep? bilemiyorum..
bense bir türlü gelmeyen para üstümün derdindeyim. aynı zamanda arka dörtlünün sağdan ikincisiyim.
-niye almadın diyor cezayirli.
-vermeden almak allaha mahsus kaptan. vermezsen nasıl alabilirim para üstünü.
-benzetmeni pek sevmedim ama yine de uzatalım elden ele... var mı başka parasını üstünü alamayan parasını veremeyen ya şimdi istesin ya da sonsuza dek sussun diyor.
susuyoruz..
ama ben izliyorum bir yandan.
hemen sağımda cep telefonu kulağına yapışmış halde yirmibeşlerinde bir esmer. daha önce adını duymadıklarımda dahil olmak üzere en az yirmi çeşit tatlıyı bir çırpıda sayan, oradan feysbuk alemine dalan nefes almadan konuşan bir hatun kişi. ben müsait bir yerde indiğimde hala konuşuyordu. berke ile dilara niye ayrılmış onu çözmeye çalışıyordu. hemen solumda otuzluk delikanlı dolmuş ahalisini kah sesli kah sessiz ama pek müstehzi gülüşleri ile izliyordu.
-komedi filmi gibi dedi sanki bir ara bana. ya da ben oyle anladim ve;
-türk asıllı fransız komedisi tamlaması çıktı ağzımdan. mühtehzi güldü yine. sol cam kenarındaki hanım abla kulağındaki müzikle bu dünyadan çoktan gitmişti. ümidi kestiğim an da o da gülümsedi. benim lafıma mı yoksa kıvırcığın bir türlü kıvıramadığı empatinin anlamına mı bilemedim. hemen ardından yine hayaller aleminde kayboldu gitti zati.
ön tarafta cezayirli şoför felsefe üstüne felsefe yaparken yeni bir tane daha yapmasına engel olup
kaptan müsait bir yerde demiş bulundum..
.

30 Mayıs 2013

comandante

"bana babanı anlatsana" dedi. durup dururken, hem hic sebep yokken. onun olabilirdi belki ama benim anlatmak icin ne sebebim ne de niyetim vardi. ona tek kelime söylemedim babam hakkinda. derin bir nefes aldım , üzüldüğümü anlayip üzulmesin diye lafı çabucak degistirdim. ve gecenin karanlığından yararlanarak hüznün ara sokaklarında kaybettirdim izimi.
ya da ben öyle sanıyordum.
ne zaman benim dışımda birisi babamla ilgili bir şey söylese boğazıma kocaman bir yumru saplanır, dudaklarımı ısırır, gözlerimi olabildiğince uzaklara atarım.
ama o ısrarcıydı.
ben de öyle. bir gün anlatırım dedim sadece. gökyüzündeki en parlak yıldızı bulmaya çalışırken.
oysa salt babamla ilgili değil hayatımla ilgili anlatacağım o kadar çok şey oluyor ki bazen, değil bir üç roman birden çıkar yazmaya kalksam. ama işte bazen de bir mısra bile çıkmaz bu boktan sıradanlıktan deyip kendime sövüyorum mesela.
.
....
nathalie cardone - hasta siempre

26 Mayıs 2013

zarifoglu

doğru, hayat ne kitaplardaki gibidir ne de filmlerdeki gibidir evet.

 belki de böyle olduğu için iki filmin arasındaki sıkışmış kalmış gibi hissediyorum bazen.
 bir yanım mutluluk filminin profesörü gibi ne var ne yok ardına bakmadan bırak git diyor diğer yanım ise masumiyet'in bekir'ine kulak verip "kaderin bu, eğ başını usul usul yürü şimdi" diyor.

ama işte bazen de kitaplardakine fena halde uyuyor hayat.
dikkat ettin mi hiç. en karamsar, en gri yazıları neden hep pazarları yazdığımı?
yazar haklıymış meğer!
 pazar günleri hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye çabaladıkça insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günlerdir çünkü pazarları

peki ben ne yaptım?
zarifoğlu'nu yeniden okudum.
o'nunla birlikte yürüdüm çocukluğumun dar , şekilsiz kaldırımlarında. simitçiye beraber günaydın dedik, beraber el ettik taksime giden dolmuşa. sehir hatlari vapurunun kenarinda tuzlu suyun kokusunu cigerlerimize doldurup birlikte hüzünlenip, birlikte kederlendik.
çünkü ve dediği gibi ; bize ağır gelen kendimizdir.  yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.
yalnız-kendimiz...
.

24 Mayıs 2013

trip

otobüs soforuyle şurdan gecer mi,  burdan gider mi diye adeta pazarlik yapan yurdum insanlari var benim guzel memleketimde. elbet o kadar gorgusuz , despot degiliz az buçuk anlayis sahibiyiz
lakin bir iki uc yetmez dort bes alti olur eyvallah der geceriz. ama kirkdokuz duragin otuzsekizinde bu pazarlik olunca insanin cani sıkılıyor. bi siktir git cay koy hanimabla beyamca bakisi atiyorum o yüzden bu pazarlıkçılara. yalan yok simdi.
cunku soforun hemen arkasindayim. camide abdesti kacacak imamin yedekleyicisi gibi yahut kalp krizi geciren pilotun yerini alacak holivud kahramani olmak arasinda gel-gitler yasiyorum bu pozisyonda. bir yandan cok usuyorum. klima cok sogutuyor cunku ve kaptana şu klimayı biraz kıs ya da kapat diyemiyorum erkeklige bok surdurmemek adina. zaten canım sıkkın. sevgilisinden ayrılmış göksel gibiyim. hincimi selalecayirindan gecer mi sofeer beg diyen kadindan cikariyorum ben de... geçmez amk geçmez işte...

18 Mayıs 2013

revolution

saat, 19: 57 kaptan motoru isitiyor
bizi bakırkoye goturecek otobus üç dakika sonra marmara denizine salinacak
avustralyanin genc sesini dinliyorum radyoda. tanımıyorum, spiker öyle diyor.
şarkıyla birlikte düşünceler de akmaya başlıyor zihnimde.
yoruluyorum!
bosluk bir sure. sanki pause tuşuma basılıyor. nasıl iyi geliyor.
ama her guzel sey gibi bu da fazla sürmüyor.
sonra iste gunluk telas yine. alinacaklar, verilecekler, yapilacaklar
hiz kesmeden hayata devam etmek lazım çünkü.
ama nasil bir hayat ¿
ozlemlerimizle, hayallerimizle birlikte dibe dogru giden
impasıbıl evet...
james blunt söyluyor çünkü şimdi.
yüzümün aydinlik olduguna aldanma güzelim icim galiba biraz karanlik hatta çok karanlık
ya da farkli
bence revolution dizisine bir bak istersen
ben de başta burun kivirmistim ama fena degil gibi
lost gibi biraz, flaşbekli falan
seversin diye dusundum
öyle işte...

17 Mayıs 2013

harman dalı

halin yanindan gecerken taze sebze kokusu geldi burnuma. cok hos. iyi ki acmisim dedim cami. karsilikli acik iki camdan cereyan yapiyor ve icerdeki hos parfum kokularini disariya, disardaki taze sebze kokusunu iceriye ta icime, ruhuma tasiyor. ruzgari bu yuzden cok seviyorum. degisik duygulanmalara sebebiyet veriyor her seferinde.
simdi bir plaza servisindeyiz. ama aslinda orhan kemal'in mevsimlik iscilerinden bir farkimiz yok.
sabah hep ayni saatte gidip aksam hep ayni saatte donuyoruz. sanki "bereketli topraklar uzerinde"nin modern versiyonunu canlandiriyoruz. cunku her sey ayni herkes ayni... ezenler ezilenler, yalakalar "anarsistler", zevku sefadakiler ve hayata tutunmaya calisanlar, hayalleri ruyalarina karisanlar. maya ayni maya toprak ve insan da.

12 Mayıs 2013

şarkılar

içinden istanbul geçen şarkıları biriktirirdim bir zamanlar. şimdi ise içimi delip geçen şarkıları topluyorum bir bir yüreğimde. hüznüme ve bedenime bir tek onlar iyi geliyor çünkü.
artık yoruldum  be usta. çok yoruldum.
bahardandır diyor arkadaşlarım. lakin öyle olmadığını bir ben biliyorum. yalnız, sebebini bilmiyorum. o kadar yorgunum ki mesela biz uysal koyun doly gibi şeridimizden ağır ağır ilerlerken emniyet şeridini kullanıp yanımızdan vızır vızır geçen şerrefsizlere küfür edecek takâti dahi bulamıyorum. keza önümde ve arkamda seyreden güzel arabaların hoş kadınları bile ilgimi çekmiyor artık.
dedim ya  bir tek şarkılar var. bir de her sabah yüzüme yüzüme vuran güneş şu an hayatımda.
bahardan olmadığını son kertede anlayan ve beni yakınen tanıyan kimi arkadaşlarım; dostum sen serdar ortaç sendromu olmuşsun hayat seni fena yormuş diyor. kimileri de ; tatilin gelmiş müdür, tatile git onbeş güne bişeyciin kalmaz diyor.
ama işte yorgunum usta.
dün sabah mesela saatin alarmını altı kez iptal ettim ama demirel gibi inatçı çıktı köftehor. yedinci kez çalmasa mesai saati bitimine kadar uyurdum şerefsizim. öyle takâtsizim.
hani tabiri caizse yükselme devrini yaşamadan çöküş dönemine girmiş imparatorluk gibiyim.
yine ve ama tüm bu çökkünlüğe rağmen içimde tarif edilmez bir umut var hâlâ.
öyle ki; şampiyonluk maçına çıkmadan evvel gol atacağını hisseden futbolcu gibiyim bir yandan.
sadece; bi lodos lazım bana şimdi, bir kürek, bir kayık....
.
 

5 Mayıs 2013

sarı mavi çiçeğim

ikinci çayım geldiğinde oğuz atay’ın tehlikeli oyunları geldi aklıma. “bana çay pişir. bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin.” dediği hani. ama işte hiç bir şey kendiliğinden düzene girmiyor canım viktor. 
hayat, hiç bir vakit ikinci şansı vermiyor sana. tıpkı çok sevdiğin çayın ikincisini istediğinde getirilenin ilk çayın lezzetinin yanına bile yaklaşamadığı gibi. bana sorarsan bu hayatın bir kıvam sorunu var. ya da ve belki de benim ağzımın tadı yok! bilemiyorum.
.
bildiğim; bu sabah şaşkın bakışlarım altında şirkette klimalar yeniden ısıtma konumuna alındı. dolar, tl karşısındaki hızlı tırmanışını artarak sürdürdü. mevsimler değişti. kuşlar eskisi gibi uçmaz oldu. dünya üç tane manyağın elinde oyuncak oldu. beşiktaşım şampiyonluk yarışından koptu. üstüne bir de dinmeyen yaşamak ağrısı.
.
belki biraz müzik iyi gelirdi. bir de güneş açsaydı. varoş cafe’nin tatsız kahvesini içip güneşin altında amaçsızca oturmayı özledim. aslında çok şeyi özledim. ama şimdi oturup hepsini anlatacak değilim. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. hem zaten güneş açacak gibi değildi. biraz leonard cohen, biraz vaya con dios açtım. bir kaç saniyeliğine de olsa dünyadan uzaklaşabilmek için. 
oysa sabah işe gelirken nerden tebelleş olduğunu bilmediğim bir türkü akıp durmuştu beyin kıvrımlarımda. 
dur bakayım nasıldı? 
‘sarı mavi çiçeğim sen doldur ben içeyim
sana basma yakışmaz mor kadifeden biçeyim’
gibi bir şeydi. 
bak işte! yine dilime dolandı.
evet. 
hayat tuhaf. ama güzel de.

varsa bir çay daha alırım şimdi!
.

28 Nisan 2013

bi kaç cümle yazmak istedi canım bugün*

bazen tek derdi ısınan havalarda apartman bahçesine inip lak lak etmek olan ablaları kıskanıyorum.
yeminle.
az önce yine bir apartmadan apartmana muhabbetine kulak misafiri oldum.

-ayçanım yaz geldi artık
-hı hıı
-bahçeye ne zaman çıkıyoruz
-böyle devam ederse yarın çıkarız bedianım
........

benim derdime bak ablaların derdine bak.
reva mı?

iddaa kuponum yine yattı. dokuz maçın yedisini bilip ikisini bilememek koymuyor da. yarın iş var ya yine. işte o çok kötü koyuyor usta.
havalarda böyle güzel gidince içim kıyılıyor. yarını düşünmekten bugüne odaklanamıyourm şerefsizim. kate-leopold filminde ne diyordu meg ryan abla?
-pazarları işe başlamdan önceki son gün. böylece zehirlenmiş oluyor..

işbuyüzden ortalama türk insanının yaptığını yaptım ben de. geç vakit kalktım öğle üzeri kahvaltı yaptım. balkonda eşofmanlarımla biraz gazete okudum. patateees-soğannn taptazeee diye bağıran sokak esnafını izledim biraz. dar sokakta telaşlı adımlarla yürüyen bir kaç yaşlı insana baktım. sonra ayaklarım açılsın ve biraz daha insan göreyim diye köşedeki süpermarkete gittim. kedilere ekmek verdim. caddede gereksiz yere kornaya basan minibüs şoförüne küfür ettim falan. eve geldim.
ama hofff.
pazardı yine. sanki her gün pazardı. 
film film diye beynimin zarını gagalayan isyan kargalarını bi siktirin amk deyip değişik bir şey yapayım lan bu pazar da deyip tozlanmaya yüz tutmuş bir kaç tabloyu bulup çıkardım kitaplığın üzerinden.
bir çift güvercin, beyaz papatyalar arasına saklanmış kırmızı bir gitar ve lisans diplomamdan mütevellit üç adet tozlu çerçeveyi önce bi güzel sildim. sonra tek tek duvara monte edemedim.
çünkü tabloları unuttuğum gibi. sakar olduğumu da unutmuşum. ikinci çekiç darbesini çivinin başı yerine sağ el baş parmağına denk getirdim. çünkü solağım ben. iyi ki sağlak olmamışım!
bugüne kadar benle dalga geçtiklerine boşuna üzülmüşüm okuldaki salak arkadaşlarımın. o zaman tabi kibir, marjinallik, ben farklıyım, zekiyim, süper kahramanım tiradlarını bilmiyorduk. çocuktuk. önce sola sonra sağa sonra bir kez daha sola bakıp kaldırımdan kaldırımdan okula gidip geliyorduk.
solaklar zeki olurmuş! bir de sakar...

neyse  merak edilecek bir şey yok. biraz morluk biraz karalık ve bir kuple sızı ve buz tedavisi ile yaşıyorum ve yazabiliyorum şu an.
ama işte artık eskisi gibi tat vermiyor bazı şeyler. hatta çoğu şey.
misal son bir yılımın en muhteşem dizisi geym of tronsu bile sürüne sürüne izliyorum. millet heyecanla beşinci bölümü bekliyor. ben üçüncü sezon üçüncü bölümün ikinci partımda kapattım.
yazıyorum.
lakin hala vazgeçmediğim, dinlemeye doyamadığım utanmasam telefonumun cıngıl müziği yapacağım o giriş müziği nasıl güzel bir şey usta. acaba sadece ben mi hastayım bu müziğe?
kimseden duymadım görmedim okumadım daha. tamam asosyal olabilirm biraz ama.
yok böyle bir müzik. ben burdan atlarım usta!


27 Nisan 2013

jagten


hastası olduğum danimarkanın filmi olmasına rağmen bir ay önce görüp bir kaç 'olumsuz' eleştiri yüzünden vazgeçmiştim hemen oracıkta bu izlenesi filmden.yine de hislerim beni yanıltmıyordu ama bir nevi haz geciktirmesi yapmıştım sanırım.(bkz. abre los ojos)
danimarkalıların javier bardem'i mads mikkelsen kelimenin tam anlamıyla döktürmüş üstünü de fındıklı çikolatayla kaplamış. o derece.
izlenesi dedim ama şekeri, tansiyonu ve dahi kalbi olanlar ya izlemesin ya ilaçlarını yanında bulundursunlar. rahatsız edici sahneler mevcut zira. rahatsız edici derken haneke'nin şu yumurta kıran çocukları kadar başka film hatırlamıyorum beni irite eden. ama yine de bu filmde  lucas'a ve oğluna yapılanlardan sonra ekranın içine girmek istiyor insan kiziroğlu gibi bir hışımla.
 hayır bi de öyle sakin sakin zaptediyor ki film sizi. görüntüler falan. sanat eseri mi sinir harbi mi görsel efekt müzik zevki derken sinirleniyorsunuz yine. rahat durmuyor adamlar birader. insan olsalar az biraz!
film bittiğinde yumrugum hala sıkılıydı. lakin sakin kafa ile düşününce ve dürüst olmak gerekirse. hani şu empati denen şeyi yapınca o bok çuvalı adamlara da hak veriyorsunuz bir yandan!
neticede danimarkalılar yapmış arkadaşım. aşmış adamlar.
irlanda, finlandiya, ispanya derken sırf filmleri yüzünden (başka bi şi içinse demirelin fötr şapkası olayım) denmark hastası oldum. sayısal çıkınca gidilecek ülkeler listeme yazdım. çıkmasa da yazdım.
son tahlilde finali de bi acayip gibi. ama değil aslında.
bir şeyler tahmin ediyorsunuz. düşünüyorsunuz.
ben hala düşünüyorum.


26 Nisan 2013

tu scis quoniam falsum

herkes beni cok okuyor saniyor. hayir dostlarim bilakis az okuyorum. sandiginizdan da az, cok az. bu kadar iyi hatirlayip da buralara serpistirmis oldugum üç-dört kitap isminin aklimda kalmasi bu az'liktan olmali. cunku cok dinleyip cok cok izledigim şarki ve filmleri animsayamiyor olmam da bu nedenledir belki.
ah iste sevgili dostlarim aralarindaki korelasyonu bilemiyorum. çünkü ben hic matematik bilmiyorum. zira turkcem kit benim. tum ilk orta ve son matematikci örtmenlerim anlatirken bön bön baktim suratlarina. tabi biraz da tugceye baktim.
pekala daha cok tugceye baktim.  o da kaan'a. kaan ezgi'ye , ezgi mehmet'e, mehmet meltem'e, meltem murat'a, murat nurten'e bakti yillar boyu. ama ve boylelikle hic kimse ortak bolenlerin en buyugunde bulusamadi. haliyle kucugunde de kesisemedik. cok bilinmeyenli denklemin en kucuk parcaciklari olduk lakin artema baslikli iki muslugun bir havuzu ahmetin babasinin hangi yasgununde dolduracagini ogrenemedik bir turlu. Ve fakat latinceye ozel ilgi, alakam ve hasbihalim vardi. zira tugce papanin ikinci nesil torunuydu. cunku amor est vitae essentia.
anlamini bilmedigim cok hos cumleler kuruyordu sinirlenince tugce. ve sinirlenince cok guzel oluyordu. keske diyorum latince olsaydi tüm dersler her sey daha guzel olabilir , ozon tabakasinin deligine bile care bulabilirdik. oysa simdi kendi kicimiza kifayetsiziz.
son tahlilde dostlarım temel misali beni coktan tanidilar. siz kacin.
kaçın siz.
.

Ve

sonra da diyorduk ki; tüm iyi niyetine, işbu çiçeklerle, kelebeklerle bizi karşılamasına ve dahi aylak ayartan güneşine rağmen sevmiyoruz.
biz baharı sevemiyoruz cünkü
içimizdeki tutsaklığı gösteriyor.
sevemiyoruz 
çünkü bir kobi'nin pencere kenarındakı büyük çaresizliğimizi yüzümüze vuruyor
 kıskanıyoruz göçmen kuşları çünkü.

25 Nisan 2013

diyorum ki sevgilim


deniz kenarına gidip biri açık, iki çay söyleyelim
ve ateş isteyelim bıyıkları henüz terlemiş genç garsondan
sigaramızdan ciğerlerimize taşıdığımız her nefeste martılara esaslı bir selam çakalım
ve kız kulesine kur yapan şehir hatları vapuruna da hınzır bir gülümseme
..
....

20 Nisan 2013

kaybolmayan şarkı istiyorum

bir anne islak bir mendille oglunun kapkara saclarina sekil verirken birden penalti atacak futbolcunun iki eli arasindaki topu opmesi gibi optu kocaman kara kafayi. bir ambulans sabahi yirtarcasina bagirarak ve koşarak hayat kurtarmaya gitti iki adim onumuzden. onumdeki top sakalli, siyah gozluklu adam sanki son nefesiymis gibi derin cekti sigarasinin dumanini icine sonra ayni kadercilikte ve yavasca cikardi ayni dumani cigerlerinden. Kosedeki bufeden kisa boylu tiknaz bir apartman gorevlisi yurudu bana dogru. sag kolunun altinda bir tomar haftasonu gazetesi, agzinda yumruk gibi bir sakiz sinirli sinirli cigneyerek gozden kayboldu. Karsi seritte doksandokuz model, bordo renkli toyota corollanin asabi surucusu kendi seridine tecavuz tesebbusunde bulunan ozel halk otobusunu hasin ve sert bir kornayla uyardi. ve ben daha az usuyeyim diye montumun fermuarini bogazima kadar cektim. Elimde olsa sacima kadar cekerdim. Hatta elimde olsa bu sehirden giderdim. Hepimizin yuzunde cunku cumartesi calisiyor olmaktan cok bu kargaşada yasamaya calismanin verdigi bir mutsuzluk izi vardi. Yasamayi gectim, izlemek ve duymak bile yoruyor artik beni. O yuzden basimi az önce kaçındığım soğuk cama yaslayip hemen gozlerimi kapatiyorum. Muzigi aciyorum. Sevdigim bir sarki cikinca daha cok aciyorum. Hatta kayit etmek icin not aliyorum defterime, elime, kırkaltı gündür çantamda taşıyıp bitiremediğim kitabima, o gun tanistigim bankacinin kartvizitine, potansiyel tüm yazı alanlarına. Ama iste eskiden bu kadar daginik ve umursamaz degildim. Sonradan oldum. Not aldigim sarkilarin hepsini kaydedemeden kaybettim. yilmadim yeni sarkilar not ettim. onlari da kaybettim. simdi kaybetmeyecegim bir sarki ariyorum...

17 Nisan 2013

huzursuzluğumun pessoa'sı

bir fikir geldi aklıma. aslında fikir değil de düşünce diyelim. pek çok düşünce de olduğu gibi suyla temaşa halindeyken dank etti bu proje kafama. bu çoğunluğun çoğunu daha dakikasını doldurmadan unuturdum hep. ama bunu unutmak istemedim bilinçli olarak. unutmadım çünkü. sudan çıkana kadar sayıkladım kendi kendime.
ikinci el pessoa huzursuzluk,
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
suyla ilişkimi keser kesmez koştum yazmaya başladım.
evet olayımız pessoa. fernando pessoa idi.
huzursuzluğun kitabıydı.
bana önerileli iki ya da üç sene oldu okumadım hala. nezih bir kitapçıyla nezih olmayan başka bir kitapçı da şöyle iki kez elime alıp tarttım ama. okumadım. şimdi değil dedi çimden bir şeyler. şimdi değil. nasıl olduysa kulak verdim. almadım.okumadım.  ama işte çok sıkıntılı bu güneşli öğle sonrası içimde hiç birşey olmuyorken, yaşamla ölüm arasında bir türlü bağlantı kuramazken, insanlar bölükler halinde üzerime üzerime gelirken. anla işte. altıbuçuk gün bu anı beklerken. bugün böyle mi olmalıydı deyip güneşe küfrederken!
santigratı yüze vuran sıcak suyun altında pessoa okumak istiyorum dedim. götüboklu arşimede özenmişcesine. alakası yokişte. sıcak suyun altında herkes bir arşimettir bence. uzatmayalım.
okumak istiyordum artık. ama tek bir şartım vardı. bir sahaftan alınacaktı huzursuzluğun kitabı. yani en az bir ya da bir kaç huzursuzun elinden geçmiş olmalıydı.
belki ve şanslıysam altı çizili kelimeler bulabilirdim içinde. bayılırım çünkü sevdiğim cümlelerin altını çizmeyi. tabi ki çizilenleri okumayı. daha da şanslıysam belki o huzursuzların karaladığı bir kaç cümle de okurdum. ha bu içimdeki boşluğu yok etmezdi belki ama bir süreliğine hayatın yokuşundan aşapı yuvarlayabilirdi beni.
ummadığım biçimde keyifli bile olabilirdi.
evet böyle bir fikirle yeniden doğdum suyun içinden.
unutma dedim son bir kez kendime.
 ikinci el pessoa huzursuzluğun kitabı.
.

24 Mart 2013

kuşlar , çakallar ve diğerleri

bazen de işte saçma sapan bir iyimserlik gelir çöker insanın yüreğine. üstelik en nefret ettiği pazar günü. elini ayağını nereye koyacağını şaşırır insan. şaşırdım haliyle.
çünkü  böyle sebepsiz sevinçler içime çöreklenmeyeli uzun zaman olmuştu. çok uzun zaman.
bir daha gelmezler sanırdım.
yanılmışım.
geldiler.
misafire git demek olmaz. dağınık ve yara bere içindeki gönül evimi çabucak toparlayıp içeri buyur ettim. lakin diğerlerinden farklıydı bu sefer ki. biraz havalı, hani siz entelmodernler nası dersiniz hah evet snob, burnu kaf dağına elçi gönderenlerdendi. haz etmedim o yüzden. bir de ukala ki sorma gitsin..
sen zahmet etme yerinden  su gibi akar giderim dedi.
ne yaptım ben de? öğle yemeği yerken hiç adetim olmadığım üzere açık olan televizyondan belgesel izledim. kuşlar ve çakalların cinsel hayatı üzerine bayağı bir bilgilendim. o arada bizimki gitmiş dediği gibi. ve su gibi.
kaldık mı bir başımıza.ben de camın kenarında kahvemi yudumlarken alt kat balkonuna konan yaşlı kargayı izledim bir süre. belgeselin etkisi olduğunu sanmıyorum bunda. zira tuhaf bir kargaydı bu. yaşlıydı bir de.
ben diyeyim kırküç sen de ellidokuz yaşında. çünkü ve zira bir rivayete göre dünyanın en uzun ömürlü kargası ellidokuz yaşında ölmüş. ben diyenlerin yalancısıyım şimdi. ötesini bilmem.
bizim kargaya gelirsek bu bilgece bir kargaya benziyordu. bir ara onu izlediğimi farketti. sağ omuzunun üstünden bir bakışı vardı ki anlatamam. ağlayamam.
böyle anlamlı bakışı en son martı schillaci'de görmüştüm ama ve şimdi zamanını hatırlamıyorum net olarak. karların erimeye yüz tuttuğu göçmen kuşların tacikistan'dan malatya aktarmalı eskişehir'e göç etmeye başladığı yokluk yıllarıydı sanırım. bu garibim kızılay'ı kırkbeş derece açıyla kesen köhne apartmanımızın karşısındaki devasa alışveriş merkezinin çatısında kukumav kuşu gibi düşünüyordu. eskişehirde martı tuhaf geliyor değil mi? bize de tuhaf geldi. öyle ki sabah mahmurluğunda leylek sandık ilkin. sonra işin rengi değişti. topaldı bu martı. bir kanadı da kırıktı üstelik. ne vakit ve niye geldiğini bilmiyorduk. sorduk kendi de bilmiyordu. hafızası kaybetmişti. kendini hindi zannediyordu. kabarmaya çalışıp tuhaf sesler çıkarıyordu. sen martı oğlu martısın göklerin kralı denizlerin padişahısın. aslanım koçum ağam paşan gazlarına yanıt vermiyordu. yemyeşil gözleri vardı. ve çok anlamlı bakıyordu puştoğlu. sonra bir gün kimseye haber vermeden uçup gitti.
işte o martı gibi bakıyordu bizim karga fedai. iri yapılı, parlak siyah tüylü, düz gagalıydı. otoriter ve güngörmüş bir varlıktı. her halinden belliydi. duruşu bile farklıydı. diğer kargalar yanına gelmeye cesaret edemeyip ikişerli üçerli gruplar halinde yaşlı ceviz ağacının dallarında dalga geçiyorlardı.
neden sonra bir şey anlatmak ister gibi korkusuzca bulunduğum camın önüne geldi.
lakin gelmesi ile gitmesi bir oldu. pencerenin kenarına kondu, gözlerime baktı ve gitti.
baktı ve gitti.
garipti. ama tanıdıktı da. şaşırmadım.
ince bir gülümsenin yüzümü yavaşca ve çepeçevre sarışını hissettim.
ve hemen akabinde  kalbimde oluşan sıcaklığı. demek sendin dedim içinden. demek sendin.
.


21 Mart 2013

şehirler diyorum ibrahim tıpkı kadınlar gibi


geçmiş gün ortaköy'de oturmuş istanbul'la laflıyorduk. lafın bi yerinde dedim ki ; " siz şehirler kadınlara çok benziyorsunuz." gözlerini biraz hayret biraz da merakla bana dikerek devam etmemi ister bir hareketle sırtını çamlıca'ya yasladı.
devam ettim ben de.
üç büyük güzelisiniz dedim üç tarafı denizle çevrili cennet yurdumun. izmir, ankara ve sen.
haklısın der gibi başını yavaşca boğaziçine doğru eğdi.
ama dedim her biriniz çok farklısınız.
izmir mesela; çok güzel. kabul edelim şimdi. değil 81 vilayetimizle ecnebi vilayetleri ile yarışmaya girse allah vergisi güzelliğiyle tartışmasız birinci olur. akıllı ve kültürlü de üstelik. albenili, havalı bir hatun sonuçta! lakin tipim değil izmir. eyvallah ortanın bir hayli üstü hayatımız, dört başı mağmur evimiz, bir de kedimiz, o tiyatro senin bu konser benim etkinlik deliliğimiz olur. üst düzey davetlere katılır paris ve roma'yı bile çatlatırız ama işte bu hayat bana göre değil. nefes alamam. bu kadar düzen, ritm ,kontrol ve dahi bu kadar ekabir boğar beni sevgili istanbul anlıyor musun?
bir şey demedi soran gözlerle baktı sadece. soruyla cevapladım bakışlarını. anlatmaya devam ettim.
ankara mı?
güzel ankara. mağrur ankara. baş tacı ankara. ama olmaz. onla da hayat geçmez. o bir kamu kurumunda memur olur ben de özel bir şirkette. ne kısalır ne uzarız. iki çocuk yaparız biri kız diğeri erkek. iki memur maaşı ile çocukları okutmaya çalışırken bir yandan üçyüzaltmışay taksitle ve krediyle eve gireriz. emekli ikramiyesi çocukların üniversite eğitimi için çünkü. çocuklar okulu bitirip elleri ekmek tuttuktan sonra küçük bir sahil beldesine ilhak olma hayalleri kurarız belki ama işte hayali göremeden hava ve insan kirliliğinden ölür gideriz. çok mu karamsar oldu. ama hayat böyle bir şey işte. tabi yersen...
ama ben yemek istemiyorum canım istanbul.
-canım derken?
hiç sormayacaksın sandım. sormasan da anlatacaktım zaten.
ama işte sen ne izmir gibi havalı ne ankara gibi çalımlısın. ama çekicisin anlam veremediğim bir biçimde. sen başkasın anlatamıyorum işte. üstad bile anlatamamış seni. gözleri kapalı dinlemiş. sadece dinlemiş. benim ne haddime seni sana anlatmak. ama ve mesela seninle çok şey yaparız be istanbul. çünkü senin diğerlerinde olmayan değişik bir havan var. bir gün güneşli bir gün yağmurlusun. düşeş de gelebillirsin hep yek de ama adamı yolda komazsın. . günlük yaşarız. paramız olursa en kral yerde yer içer eğleniriz olmadı eminönünde balık ekmek yeriz. bilmem ne merkezinin dev akvaryumunda köpekbalığı sevdikten sonra yeni camide kuşlara yem atarız. bakırköyden yenikapıya bisikletle yarışırız. yağmurda şemsiye kullanmaz evde birbirimizi kurularız. bir gün sahafları dolaşırız bir gün film festivallerini kovalarız. yoğurt yemeye kanlıcaya, çay içmeye adalar'a gideriz. trafiği yok yere tıkayanlara sinkaflı küfürler ederiz, çevreyi kirletenlere bay doğruluk yaparız şşşş çok ayıp deriz.. hiç bilmediğimiz sokak ve mahallelere gideriz , fotoğraflar çekeriz bu tuhaf isimli sokaklar hakkında uçuk kaçık hikayeler yazarız. en güzelini bir şişeye koyup boğazın serin sularına bırakırız ki çanakkaleden egeye akdenize, oradan cebelitarıkla atlas okyanusa ulaşırız. galata kulesinde uçurtmalar uçurur, çamlıca'da çelik çomak oynarız. seninle hayat hiç bitmez. bir gün bir ömür, bir ömür bir gün gibi olur yeri geldiğinde. evlen lan benimle istanbul? dedim.
 -abi bi siktir git çay koy ya dedi.
oysa en çok da bu dobra halini sevmiştim....



17 Mart 2013

dip not

çoğu insanın dip anları vardır benim de dip pazarlarım sevgilim.
nasıl anlatsam bilmem ki; pazar günleri gizli bir güç beni magmanın yirmibinfersah altına, seksen günde devrialem uzaklığa itiyor sanki. memnun değilim bu durumdan ama pek şikayetçi olduğum da söylenemez. alışmaya çalışıyorum sadece. normalde yapmayacağım işleri yapar, dinlemeyeceğim şarkıları dinler, düşünmek istemediğim şeyleri düşünürüm bu günde.

bu yazdıklarımı mesela, çevre dostu bir belediye otobüsünün altında kalmadan az önce düşündüm. neyse ki otobüs duraktaydı ve henüz hareket halinde değildi. ben de yerde hareketsizdim. boylu boyunca uzanmış sırtüstü, öylece yatıyordum. niye yatıyordum. bilmiyordum. yalnız gökyüzü gri ile mavi karışımı bir renkteydi. ve yer çok soğuktu. o an bir kaç kitap yazacak kadar düşünce geçti aklımdan.
hani karnın çok açtır ve sen masadaki tüm yiyecekleri yiyebileceğini sanırsın ama daha ilk tabakta tıkanırsın ya. işte öyle bir şeydi benimki de.

insanlardan önce mart kedileri toplandı başıma. sonra topal bir martı ile sarhoş bir karga geldi. nihayetinde mavi gömlekli iett şoförü. daha iyi misin bişeyin var mı demeden "kör müsün birader,  niye atlıyorsun koca otobüsün önüne" diye bir güzel payladı beni onca hayvanın içinde. insanlık kalmamış sevgilim. şu hayvanat kadar incelik yok insanlarda. herkes birbirine küfredip, bağırıp çağırıyor. yayasından, şoförüne, öğretmeninden öğrencisine, hırsızından polisine bir şiddet, bir öfke patlaması ki sorma gitsin.
neyse daha fazla uzatıp değerli vaktini almayım. bugün günlerden ne? diye sordum nedenini hiç bilmeden ve düşünmeden. şoför hala sinirliydi ve öfkeyle bir şeyler mırıldandı, anlamadım. ortama sonradan dahil olan belediyenin kulağını damgaladığı plastik küpeli, kararsız bir sokak köpeği cevapladı  beni,  sanırım bugün cumartesi ama pazar da olabilir emin değilim dedi. martı ile karga cuma olduğuna dair kedilerle bahse girdiler. kararsız plastik küpeli çekinser kaldı haliyle. bense hala eternal sunshine of the spotless mind filmindeki barish gibi soğuk betonda sırtı üstü uzanmış gökyüzünü izliyordum sırıtık bir vaziyette. sen yoktun yanımda ama mutluydum çünkü yukardaydın. en uzaktaki, en parlak yıldızdın. dünyanın en güzel yüzüyle bakıp en güzel gözleriyle gülüyordun bana. galiba sana aşıktım. ama sonra o nemrut şoför bir karabasan gibi çöktü sevgimize  koyu mavi gömleğiyle.  pazar lan bugün pazar allahın cezası diye bağırdı, o an da ne martılar ne kediler ne de yukarda sen vardın.  pazar bugün pazar diyen kızgın şoförün sözleri bir yeşilçam filmi tazeliğinde çınlıyordu kulaklarımda.

allahım bu bir kabus olmalı diye mızmızlanırken beyaz önlüklü, beyaz saçlı bir adam belirdi başucumda.doktor olmalıydı ama bilinenin aksine kimseye açılmasını söylemeden sessizce sokuldu yanıma. ama , ama ben sizi tanıyorum. cü cüü cüney.... lafımı tamamlamama fırsat vermeden nayır yavrum ben sandığın kişi değilim seni ameliyat edip gözlerinin açılmasını sağlayan doktor ibrahim müteferrika dedi. ama dedim o matbayı bulmuştu ve bu çok uzun yıllar önceydi.. paralel evren diye bir şey duymadın galiba evlat dedi. duymaz mıyım schrödinger'in kedisi, isviçreli bilimadamları olsun siyah duman, beyaz papa, tanrı parcacıkları sadece haber ve belgesel kanallarını izler çok bulmaca çözerim dedim. aferin beynin hasar görmemiş , yolcu sizindir şoför bey demez mi çocukluğumun malkoçoğlusu, cüneyt abi bizans surlarında dayak yiyen figüranın olayım beni bu nemrutla başbaşa bırakma diye yalvarmam neticeye tesir etmedi. almanlar karşısında çok güzel oynayıp kaybeden a milli takım gibiydim. mavi gömlekli altın levyeli şoför usulca yanıma yaklaştı ve kulağıma doğru eğilerek fısıldadı : "üçe kadar sayıcam kalkacak mısın yoksa ben mi kaldırayım seni ayağa." bir ki bugün pazarrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr
iki avucumla kulaklarımı tıkama ve gözlerimi kapama çabam boşunaydı. ağzımdan ve burnumdan bugün pazar yazan pembe okul fişleri fışkırıyordu. ilkokul dörde gidiyorduk. bazen de pikniğe. o mayıs pazarı da pikniğe gitmiştik okul olarak. hepi topu dört sınıftık zaten. ilk aşkım nesrinin eline ilk kez o gün dokunmuştum. velilerimizin izin kağıtlarını uzatırken çarpışmıştı ellerimiz. aslında bilerek çarpmıştım ben. nesrin oralı olmamıştı ama bu yaptığım için cezalandırılacağımı bilemezdim! çocuktum daha. eve döndüğümüzde babam her zaman yattığı yatağında yoktu. hastaneye gittiğini iğne yapıp geri göndereceklerini söyledi yaşlı amcalar , tombul teyzeler. o gün pazardı. ertesi hafta hastaneye gittiğimizde artık hiç gelmeyeceğini söylediler. o gün de pazardı. ve bugün bir belediye otobüsünün önünde uzanmış yatıyorum şimdi. bu şoförü gözüm tutmadı allahaşkına siz söyleyin dostlar bugün günlerden ne?

16 Mart 2013

beşiktaşk


oysa ne zavallıca? bir binanın tepesinden sokağa saçılan paraları toplamaya çalışan zavallı vatandaşlar gibi beynimde uçuşan düşünceleri toplamaya çalışıyordum. o kadar önemsiz, basit cümleciklerdi halbuki. olsa da olurlardı olmasa da. tıpkı benim gibi. bazen böyle düşünüyorum.
beşiktaş yine yeniliyordu. canım sıkılmıştı. film izlemek istedim. akbabanın üç günü'ne denk geldim. star televizyonu inter star olmadan iki kez tesadüf etmiş bir türlü izleyememiştim. aslında beşiktaş bahaneydi. bu kayıtsızlık bu vurdumduymazlık, hissizlik hali. etrafımda gelişen her olayda bir sıkıntı.
dört günlük sakalım boynuma batıyordu. mevsim normallerinin altındaki soğukta terliyordum. ve beşiktaş hala mağluptu. aslında beşiktaş bahaneydi.
yeni müzik kanalları ve çok güzel şarkılar dinliyordum. ama eskisi gibi aklımda tutamıyordum şarkı isimlerini.
beşiktaş yenilmeseydi belki bir iki şarkı ismi bile söyleyebilirdim.
aslında yazmak bahaneydi. beşiktaş diyorum yenilmeyeydi iyiydi.

10 Mart 2013

basit yaşayacaksın


kime sorsam çok dertli. berberi, pastanesi, bakkalı, manavı. oysa ben ısrarla küçük esnaf olma derdindeyim. sabah lüzumlu bir kaç malzeme için şehre indiğimde soluklandığım kahvecinin köşesindeki o küçük çikolata dükkanı azdırdı yine hayallerimi. ama n'olursa! belli bir tercihim yok bu şekilsiz esnaf muafiyeti için. şekerci, muhallebici yahut kahveci. tek şart ve tercihim mutlak köşe bir dükkan olması hacı. büyüklüğü mühim değil. şöyle kitaplardan, sinemadan ve biraz da müzikten konuşabileceğim bir kaç da müdavimi oldu mu dokunmayım keyfime. haa, sinema kitap konuşalım dediysek öyle diyalektikten, sanatsal kaygılardan dem vuracak entellektüelizmi kastetmiyorum. bildiğin düz, erdal bakkal muhabbetleri olacak. misal torbalı sadık bir vakit telaşla girecek içeri ki selam sabah vermeyi unutacak derecede ve heyecanla "velam dün akşam bir danimarka filmi izledim, mutlaka izlemelisin , tam senlik" desin gözlerini belerterek, sonra  ıssız fikret gelsin " hacı bir kitap okudum , senin seveceğin cinsten, daha ilk sayfada sen geldin aklıma, bir gecede bitirmezsen fenerli olayım desin", grubun tek kadın üyesi cenovalı marya da ilk kez dinleyip beğendiği çatlak sesli ispanyol şarkıcıyı methetsin mesela bir akşamüstü. kışın kardan ve tipiden müdavimler dükkana gelemediğinde dışarıda tek tük hareket eden insanları izleyim, haklarında hikayeler uydurayım, bazen yağan yağmurun türküsünü dinleyim cam kenarında. şansım yaver gidip de aklıma üşüşen bir kaç cümle olursa onları da piti kareli defterime yazayım. bahar geldiğinde de dışarıya bir kaç masa-sandalye atıp kasabın kedileriyle güneşleneyim istiyorum.
böyle basit şeyler işte...
..
.

5 Mart 2013

ah bu fransızca şarkıların gözü kör olsun

şanzalize bulvarı'nın anasını skiyorlar sadık. neymiş kaldırım taşı döşüyceklermiş. insanlık adına insana işkence ediyorlar ya o daha çok koyuyor sanki. biraz da aptal yerine konmak hani...çünkü ve zira trafiğin nispeten az oldugu yaz aylarında bu işi yapmadıkları ve eşşek kadar kaldırım yapıp yolu genişletmek yerine daha da daralttıkları için sebep olanlara bi otobüs dolusu küfür ediyorum her gün. ve iki gündür şoför arkası oturduğum için şoförleri de gaza getirip beraber saydırıyoruz. çok güzel oluyor. neydi? tecavüz kaçınılmazsa zevk alacaksın. alıyoruz çok şükür!
fransızca şarkılar kadar hafif ve özgürüz şimdi. çünkü ve neyse ki müzik var.
radyoyu açıyorum hemen. ilk çıkan şarkı postcards from italy. beirut söylüyor kasetten. şarkı güzel ama trafik hala berbat. şarkıya yürüyorum durmaksızın.
 gitme hayalleri kuruyorum. adı üstünde hayal. çünkü gittiğim olmadı hiç. ama çok istedim. hep istiyorum. tüm bu gidemeyişlere karşın yine de manasız bir umut taşıyorum içimde.
belki de renkli kart atacak kimsem olmadığı için gitmiyorumdur. ah evet çok kötü bir yalancıyım bayım ben kendim. lakin iyi bir film izleyicisiyim. izlediğim filmler yüzünden bunlar hep. biraz da okuduğum kitaplar buna sebep. keşke diyorum bazen.
keşke! hayat filmlerdeki ve kitaplardaki gibi olsa. ya da biz filmlerin yahut kitapların içine girebilsek. negüzel olurdu. negzel. di mi sadık?

24 Şubat 2013

bir film izledim ama hayatım değişmedi

bir film izledim bugün. alman filmiydi sanırım. almanya'da geçtiğine göre alman olmalıydı. dönüp şimdi arayamam künyesini. lakin aslolan filmdi zaten. ve film aslında güzeldi. konulu yani. ama...
aması biraz ağır temposuydu.
bu güneşli şubat pazarına küfredercesine yavaştı. kim bilir belki de ikinci dünya savaşı ve doğu alman soğukluğuydu tempoyu ayarlayan. benim gibi yapacak fazla şeyi olmayanlar için çile bülbülüm tadındaydı biraz. fakat filmde bu nahoş yavaşlığın yanında insanı içine çeken bir şey vardı ve kapatıp bir başka filme geçmene de izin vermiyordu.
sonuçta o filmden  aklıma kazınan tek sahne barbara kızımızın işe bisikletle gidiş gelişleri oldu.
hakeza tren yolları, tek katlı ahşap ve müstakil evler ağaçlar, sessizlik, sakinlik vs...
yalancı bahar gibi bir şeydi ama güzeldi.
çok istedim. öyle çok istedim ki,
şu aşağıdaki kareyi gördüğüm an mesajı saldım sevgili evrene;
bisikletle gidebileceğim bir işim ve de şehrim olsun benim de.
dedim mi dedim. çok içten hem de. artık vermeyen fenerli olsun!
.

film detayı burada.


23 Şubat 2013

özlemek bâki

otobüs kokuyor. otobüs ağır, kalabalık ve tıknaz
hem soğuk camlarına eskisi gibi yaslanıp uyunmuyor da.  çünkü beş on santimlik mesafe koymuşlar camla koltuklar arasına. ama iki koltuk arası mesafesi eskiden olduğu gibi bacaklara kramp sokacak cinsten sinsice ve adice tasarlanmış. üç beş yolcu fazla almak için hep. kızmıyorum ama artık bu şark kurnazlıklarına. hangimiz iyi ve doğruyuz ki. herkes bir şeye birilerine kötülük yapıyor. iyilik yap iyilik bul diye ecnebi bir film vardı çok eskilerden. şimdi kötülük yapıyor kötülük buluyoruz karşılığında. dert etmiyorum bu yüzden. sadece düşünüyorum bazen ben ne ara bu kadar kötü oldum ben diye. hepsi bu.
sonra acıkan karnımı düşünüyorum. bugün sanki biraz daha fazla.
gözlüklü bi kız oturdu yanıma ilkin. şöyle beş on durak sonra bi adama yer verdi. neden sonra bakma ihtiyacı hissettim. sağıma dönüp şöyle bir süzdüm adamı. çok da yaşlı değil.  ben olsam vermezdim yerimi.
iyilik yap iyilik bul mu demiştik. ne alaka. ama kızımız iğne atsan yere düşmeyecek otobüste bir boş koltuk daha buldu. bana ilginç geldi.çünkü onu da dört durak sonra cadaloz bi orta yaş kadınına verdi. ben olsam ona da yer vermezdim
peri falan sanıyor kendini sanırım
bu cumartesi hoyratlıgında değer mi be kızım
bence değmez bu insancıklara
solumdaki camı da açtım ohh püfür püfür. çünkü üzerlerine sinmiş iğrenç sigara kokularıyla katar katar geliyorlar.
midem iyice kazınmaya başladı halikarnas caddesinin girişinde
yirmi dakikaya varırsak iyi bu trafik ve açlıkta
newyork gibi buradaki trafik artık. bütün ülkenin araçları birlik olmuş  tahran caddesine inmeye meyilli sanki bugün. bu arada ahmet kaya hepsi yalanmış diyor damardan damardan ve açık camdan sıcak otobüsümüze giren soğuk öyle güzel çarptı ki şimdi suratıma ne açlık kaldı ne dünya derdi şerefsizim
özlemek baki ama.
.

parlement mavisi


bir anne ıslak bir mendille  -muhtemel- oğlunun kapkara saçlarına şekil verirken, aniden dünya kupası finalinde penaltı atacak futbolcunun iki eli arasındaki topu öpmesi gibi öptü o kocaman, kara kafayı. bir ambulans cumartesi sabahının sessizliğini yırtarcasına, bağırarak ve adeta koşarak hayat kurtarmaya gitti iki adim önümüzden. bir adam, hemen önümde top sakallı ve siyah gözlüklü, sanki son nefesiymiş gibi çok derin çekti sigarasının dumanını içine ve sonra benzer kadercilikte, yavaşça çıkardı aynı dumanı ciğerlerinden. köşedeki büfenin önünden  kısa boylu, tıknaz apartman görevlimiz  sağ kolunun altında bir tomar hafta sonu gazetesi ve ağzında yumruk gibi bir sakızla bana doğru yürüdü.  muhtemel sabah sabah moralini bozan yedi numaraya kızmış bir şekilde, burnundan soluyarak ama başıyla selamını da esirgemeyerek yanımdan geçti, bankanın köşesinden dönerek gözden kayboldu. karşı şeritte doksan dokuz model, bordo renkli, toyota corolla marka otomobilin asabi sürücüsü kendi şeridine tecavüz teşebbüsünde  bulunan özel halk otobüsünün şoförünü haşin ve sert bir kornayla uyardı. Ve ben bu korunaksız otobüs durağında daha az üşüyeyim diye deri montumun fermuarını boğazıma kadar çektim. elimde olsa saçıma kadar çekerdim. Hatta elimde olsa bu şehirden giderdim. zira hepimizin yüzünde  cumartesi çalışıyor  olmaktan çok bu kargaşada yaşamaya çalışmanın verdiği bir mutsuzluk izi vardı. yaşamayı geçtim, izlemek ve duymak bile yoruyordu artık beni. o yüzden başımı az önce bindiğim otobüsün soğuk camına yaslayıp hemen gözlerimi kapattım.
gözlerim kapalıydı ama uyumuyordum.  başım soğuk camdaydı ama üşümüyordum. sadece araba mı otobüs mü ikileminde işe geç kalmıştım. sonra bir kadın oturdu yanıma . çantasını da sağ bacağıma oturttu neredeyse. gayri ihtiyari önce irkildim, sonra silkindim. kadın olduğunu o zaman anladım zaten. siyah tayta benzeyen bir şey vardı düzgün bacaklarında. çantası siyah ve spordu. tırnakları kısa, elleri zarifti.  kollarına doğru çıkan kürkümsü kabanı siyah ve beyazdı. en sevdiğim renklerdi. yüzüne gelince....orada durdum işte. bakmadım. bakmak istemedim daha doğrusu. hayal gücümle, hayal kırıklığı arasında tercih yaptım. bu zoraki cumartesi sabahında hayal kırıklığını kaldıramayabilirdim çünkü.bu yüzden az önce kaldırdığım soğuk cama yeniden yasladım başımı. gözümü kapadım. üşüdüğümü hissettim. çünkü ne zaman soğuk bir otobüs camına yaslasam başımı, aklıma hep babam gelir...
daha o zamanlar 304ler, V-8ler, maratonlar yoktu. hatta ve sanırım 302S otobüsler bile yoktu. 302 olacaktı bizi istanbul'dan karadeniz’e taşıyan otobüs. öyle olması gerekiyordu. çünkü ne zaman başımı soğuk bir otobüs camına yaslasam gözümü alan alacakaranlık bana o talihsiz geceyi hatırlatıyor hep. hiç unutuyorum.  çay ve ihtiyaç molası vermiştik o gece. belki de yarım saat yemek molasıydı. emin değilim. hiç unutamadığım dediğim aslında babamın  parlement mavisi montuydu.  tabi çocuktuk o zaman maviye mavi, yeşile yeşil derdik, öyle bilirdik. su yeşili gibi parlament mavisini de acımasızca ilerleyen zaman öğretecekti bize. tıpkı buz mavisini öğrettiği gibi.  o zamanki çocuk aklımın süzgecinde masmavi mont ve bir de yolun karşısına toplaşan kalabalık var. biz niye
çay içmedik yahut yemek yemedik. tuvalete de mi gitmedik ya da hepsini yaptıktan sonra dönüşte mahallenin piçlerine "üç yüz iki ess olm bu boru değil "  diyerek ballandırarak anlatacağım beyaz üzerine lacivert şeritlerin olduğu otobüsümüze binerken mi şahit olduk bu elim kazaya?  ya da ben niye şahit oldum?  babamın montunun renginde bir  pantolona sahip  geceden daha esmer bir adam yolun karşısında boylu boyunca niye yatıyordu?  ve benim aklım  yıllar geçmesine rağmen bunu hâlâ niye tutuyordu yorgun çeperinde?


..


otobüs çarpmış” dedi biri. öteki ;  tuvaletini yapmaya giderken olmuş  dedi.  gecenin karanlığında ne işi vardı orada” diyenler oldu. ölmüş mü” diye soranlar ve yolun bu tarafında belli belirsiz konuşmaya devam edenler de oldu.
ölmüş  dedi karşıdan koşarak bize doğru gelen otobüsün muavini. ölmüş ha” diye tasdik etti yanımızdaki kalabalıktan en yaşlı olanı. “Allah taksiratını Affetsin diye tamamladı sözlerini.  hep bir ağızdan “amin” dedi kalabalık.
sonra işte...


sonrası yok....

mavi bir mont babamın ve yanında gözlerini ovuşturan ben.  ailenin diğer fertleri nerede?  yoksa İstanbul’a mı dönüyorduk. Beşiktaş zihnimde yer etmiş miydi o zamanlar. Ve tabi ki ilk aşkım,  ilk mektebim Özlem hayalime girmeye başlamış mıydı?  bu flu hatıralardan başka net bir hiç bir şey yok o gece ve efradına dair aklımda. film şeridi gibi değildi hiç bir şey.  çünkü hayat gerçekti ve de anlık. ama işte mont mavi ve yazlıktı. fakat mevsim güz de olabilirdi ilkbahar da. hafiften yağmur çiseliyordu. üşümüştüm.  Sarı parlak ışıklara karışan kırmızı mat ışıklar çocuk zihnimi yeterince bulandırıyordu. bir de muavinin geceden soğuk sesi.
-ölmüş.
şimdiki gibi al benili , renkli,  cümbüşlü seyahat yastıkları ve battaniyeler yoktu o zaman.  soğuk, buğulu ve sert cam, uykusu olan her kişi için en kuş tüyünden daha hallice yastıktı o zamanlar.  ve uykum o vakitler de ağırdı. Hele de yorgunsam ve çocuksam. kim bilir kaçıncı kez  "mithad" diye seslenişinde uyanmıştım babamın. en az camdaki yağmur damlaları kadar boncuk boncuk da terlemiştim.  İki soru sorabildim o sersemlik ve ıslaklıkta. doğrusu ikimizde ikişer soru hakkımızı kullanmış ve bitirmiştik.
 -geldik mi baba?


-hayır oğlum mola verdik yarım saatliğine. aşağıya inmek ister misin.
-peki adam gerçekten ölmüş mü baba?
-hangi adam oğlum?!!!


... 

uzunca bir süre sustuk sonra...

.

ne zaman soğuk bir otobüs camına yaslasam başımı, aklıma hep babam gelir.
.