6 Aralık 2010

La fille sur le pont (1999)



– ben küçükken tek istediğim büyümekti. olabildiğince hızlı büyümek. bunların bir öneminin olduğunu artık göremiyorum. yaşlanıyorum. geleceğimi, büyük bir tren istasyonunun bekleme salonunda görüyorum. dışarıda kalabalık insan topluluğu beni görmeksizin geçip gidiyor. trenlere, taksilere binip gidiyorlar. onların gidecek bir yerleri, buluşacak birileri var. ben öylece orada oturuyorum.

+ neyi bekliyorsun adele?

– bana bir şeyler olmasını bekliyorum.



14 Kasım 2010

turuncu vosvos

ineceğimden bir durak önce öyle tatlı, uykuyla karışık öyle bir rehavet hali doğdu ki içime kafayı koysam biliyorum ki ineceğim durak kaçacak. hem de epey ileride olacağım. elimdeki yükler değil de bu içimdeki iki günlük mikrop gözümü korkutuyor daha çok. hasta halimle tekrar in, bin. ve evet elimdekiler de cabası elbet. içimdeki mikropla savaştığım gibi mücadele ediyorum bu dayanılmaz , bir o kadar vazgeçilmez hisle. öyle bir his ki ; sanki karla kaplı bir coğrafyada donmak üzereyim ve öyle tatlı bir uyku hali. ama bir de sıcaklık, huzur ve mutlulukla karışık bir ağırlık tüm bedende. en çok da zihinde. fazla dayanamıyorum, kafamı öndeki koltuğa yaslıyorum. zihnimde bir ses şimdi ineceksin dikkatli ol, uyursan durağı kaçırırsın diyor. lakin öylesine tatlı bir ağırlık ki, sevgiliden ayrılmak kadar zor bu hissi bırakmak. bütün ağrılarım dinmiş, mikropla olan savaşı ben kazanmışım gibi. rahat. huzurlu. ama ya öbür yanım! boş durmuyor. "şimdi ineceksin, durağa az kaldı, aloo kime diyorum durağı kaçıyorsun" diyor. huzur vermiyor....
aslında turuncu vosvos için inmiştim şehre. bir de yeğene "alikopter" en afilisinden. söz vermiştim geçen bayramdan. sanki sıradan bir şey istiyormuş gibi her girdiğim dükkanda turuncu vosvosunuz var mı diye soruyorum. dükkan sahiplerinin yüzündeki o şaşkın hali sevdiğimden açıklamamı iki veya üçüncü cümlemde ancak yapıyorum. kırmızı, mavi hatta sarıyı buluyoruz ama turuncuyu bulamıyoruz. "alikopter "de var. turuncu vosvos yok. sıkışık, dar birbirine paralel sokaklardan geçerken nefessiz kaldığımı hissederek gayri ihtiyari ve belki bir çıkış olması umuduyla gökyüzüne kaldırıyorum kafamı nefes alabiliyorum evet. sonra aşağıya bakıyorum. yukarısı aydınlık aşağısı karanlık. koyu bir yalnızlık gibi. eski bir meyhane şarkısı çalınıyor geçtiğim sokakta. pazarın onbiri olmasına rağmen demlenen bir ihtiyar. ne derdi var kim bilir. belki de alışkanlıktır. bilemiyorum. yandaki altılı ganyancılar gibi tıpkı. balık pazarının komik satıcıları gibi ya da. yine gülümsetmeyi başarıyorlar beni. üstelik hiç bir şey almadan. türk milleti gerçekten zekidir! döndüğümde en kötü kadıköy performansım olduğunu düşünüyordum. mazeretim vardı. hastaydım. daha alkım'ı tavaf edecektim! nazım hikmet'te soluklanacaktım sonra. ve uzun zaman sonra the end'e pike yapacaktım. olmadı hiç biri.
...iniyorum durakta. aklım sevgilide kalıyor.
.
jehan barbur-aşk bitti
.

5 Ekim 2010

ki

karanlık dedim de gülüm, bir akşamüstü, ki; bu akşamın zifiri karanlığıdır ve sarı bir dolmuşun en önden bir sonraki koltuğudur. haa unutmadan bir de kaptanın kullanmaktan pek imtina ettiği dikiz aynasının içidir olay mahalli. ki-olay mahalli demişken ambulans ve ekipler amiri çağırmaya gerek yok sadece biraz düşünüp ineceğim kaptan- işbu ahval ve şerait de ayıptır söylemesi hem dikizleyip hem didikledim. tabi en çok kendimi. sonra solumdaki ve arkasındaki delikanlılar camdan dışarı bakıp durdular yol boyu. belki düşündüler ara ara bilemiyorum. arka dörtlünün ortasındaki çift birbirlerinin gözlerinde kaybolurken şoför yanındaki genç mi yoksa yaşlı mı olduğuna bir türlü hükmedemediğim şık hanım su içmediği zamanlar hep önüne baktı. sağ arkadaki de camdan. ve ben kendime.
yorgun ve yan yatmış kağıt bir gemi gibi gördüm kendimi. üflesem yıkılır mıydım bilmiyorum. bayağı bir yatmıştım ama. ve " ye kürküm siyah takımlar" da yetmiyordu görüntüyü kurtarmaya. ama ve haa, evet düşünceli gördüm bir de kendimi. hülasa düşündüm de "kürk mantolu raif bey'i", aylakadam c.'yi, suzan defterli ekmel bey'i, salavin'i, aziz bey'i, fahimbey'i ve daha nicelerini sevmiş olmam bir tesadüf olamaz. olmamalı. şayet okuyabilseydim -ki bitirebilseydim doğru kelam burada- selim ışık'ı da çok severdim. eminim.
ki.

29 Eylül 2010

hal ve gidişat -ve bazen

basit işlerle uğraşıyorum bazen. misal akşam iş çıkışı berberin önüne gelinceye kadar on defa fikrimi değiştirdim. biraz daha uzasın sonra kestiririm saçlarımı dedim önce. akabinde hemen vazgeçtim. "yok lan robinson gibi oldum bence hemen bu akşam kestirmeliyim" dedim kendi kendime.  berberin önüne gelene kadar saçlarımı iki defa daha kestirmeye, iki defa da uzatmaya karar verdim. içeri girmeden selamladım berber meto'yu. baktım içerisi kalabalık, çok müşterisi var. bekletmeyi ve beklemeyi hiç sevmem.  işaret parmağımı sonra gelirim manasında havadaki boşlukta, saat yönünün tersine küçük daireler şeklinde iki defa dolaştırdım. anladı. "tamam abi" der gibi başını hafifçe öne eğdi. geldiğim yoldan geri dönerken kararımı verdim. biraz daha uzasındı saçlarım..... 
..
canına yandığımın eylül'ü geldi geçiyor! lakin sıcaklar gitmedi tam anlamıyla. dolayısı ile klima çalışıyor bir ilkokul mektebinden hallice kalabalık çalışma odamızda. kapı-pencere açmakla olmuyor. klima şart o yüzden. dolayısı ile vücutta bir kırgınlık her akşam, her akşam. ama idare ediyorum. bazen kapıyı-camı açıyorum, bazen limonlu ıhlamur içiyorum. idare ediyorum yani...
çok sıkıcı işimin ve insanlarının beni de sıkıcı yaptığını düşünüyorum bazen de. değişik varyasyonlar üzerinde çalışıyorum. farklı araçlarla,  farklı yollardan gidip geliyorum işe mesela.
bazı yürüyorum sabahları caddeden caddeden işime. bazı otobüse-dolmuşa binip kalabalığa karışıyorum. yalnızlığıma iyi gelsin diye. ikisi de iyi oluyor. ama ben en çok yürümeyi seviyorum. bir de yorulmasam.
basit insanlarla uğraşıyorum bazen de. değmez biliyorum ama üstüne gelmeye görsünler bir defa. yalaka-çıkarcı-ispiyoncu ve yalancılar. dayanılmazlar. bilirsin. nerede insan orda bokluk hem. bunu da bilirsin. ama başka istanbul yok diyen dostlarım kazanıyor her seferinde. yok gerçekten. o yüzden hak-adalet-özgürlük bir dahaki sefere. söyledim ya, yürüyorum daha çok.
..
yürüdükçe insanların yüzünde kendi halimi görüyorum adeta. daha çok sabit pazar esnafının yanından geçerken görüyorum bu halimi. sayılabilecek derece azalmış dişlerinin arasındaki gülümsemesinde ama gözlerindeki hüzünlerinde en çok da. başka insanlar görüyorum sonra yol boyu. yürüyenler, koşanlar. köpek gezdirenler. ve cafe köşelerinde caka satanlar. bir elinde sigara, öbüründe doğal olmayan jest ve mimikler. onları görünce en azından ben dürüst davranıyorum diye avunuyorum. neysem oyum. hesapsız ve kitapsız. dahili ve harici.
bazen işte üzülüyorum yine de.
bazen bu da geçer diyorum.
durmuyorum. adımlıyorum sabah-akşam.
sonra yorulunca dolmuşa biniyorum. sanki göstermesem şoför durmayacakmış gibi her seferinde işaret parmağımla göstererek söylediğim durakta iniyorum dolmuştan. artık garip bir alışkanlık oldu bu durum. lakin sensörlü apartman ışıklarına hala alışamadım. apartmana her girişimde tam elektrik düğmesine basmak üzereyken çıt yanıyor her seferinde. ben mal gibi düğmeye bastığımla kalıyorum her akşam.

bir de saniyesine hepsini unuttuğum rüyalar görüyorum çokça. her seferinde o'nu yine görürüm diyorum. ama emin değilim gördüklerimin o olduğundan. ilk ve tek seferinde net görememiştim çünkü. var mı yok mu ondan da emin değilim açıkçası. adı üstünde hayal-et sevgili. yine de her akşam bir umutla yatıyorum. görebilirim diye. tıpkı bir gün o lanet olası sensörün çalışmayıp düğmeye basışımın boşa gitmeyeceğini umut ettiğim gibi.
.
M.F.Ö - bazen

25 Eylül 2010

yeni



banliyö trenlerini yenilemiş tcdd istanbul'da. yeni, konforlu ve hatta biraz da havalı. elimde kitap ve bazen de gözüm dışarıda yolculuk ederken ankara'ya gidiyor hissettim kendimi bu yeni trende. oysa ki ankara'ya gitmeyi sevmem. ankara'yı da pek sevmem. aslında sevdiğim bir yer de yok. yalnızca gitmeleri severim. ama gidemem.

10 Eylül 2010

yeni neler var?

yan komşumuzun penceresi apartmanın kuzey duvarını dövüyor şimdi. rüzgarın ve dolayısı ile cereyanın şiddeti çok. fakat düşen sarı yapraklar her şeyden daha çok. sanırım baharın sonu bugün geldi istanbu'la. ve sokak çalgıcısı sanki düşen yapraklara inat eski bir parçayı çok güzel çalıyor akordiyonuyla. fakat bu beni gerçek hayattan soyutlamıyor artık eskisi gibi. gerçekler her zaman olduğu gibi sert ve de acı. eskiden olsa daha kolay kopardım dünyadan. ne var ki gün geçtikçe hayallerini de köreltiyor bazı gerçekler insanın.
misal gündüz düşleri göremiyorum artık. renkli rüyalar otelinde kalıyorum o yüzden geceleri.
aslında değişen çok bir şey de yok.
yeni neler var dersen ; düşen sarı yapraklar, batı nil virüsü, yeğene argo dersi, akordiyon, kabuk bağlayan bir yara, renkli rüyalar vesaire vesaire.
bir cigaramız eksik. o derece. hem kim bilir belki yakında o da olur. nefret ettiğimden fazla canım çekiyor bazı zamanlar zira. ama ve yine de başka şeyler düşünüp gelişi güzel vurulan bir top gibi uzaklaştırıyorum hemen aklımdan.
.
bugün aslında pek iyi değilim. pek bir halsiz, pek bir müşkülpesentim. hani şu şarkıdaki yahut şiirdeki gibi huysuz, aksi ve nalet bir adamım. fakat aynı şarkıdaki gibi bir sabahtan ertesi güne şöyle keyifle aylak aylak ve sırtüstü yatamadım hiç bir vakit. çok istedim de yapamadım.
lakin aylaklığın sınırı yok, çeşidi çok. caddede dolanırken avare kaldırımdaki o ne idüğü belirsiz demir kazıklara çaktığım dizimde nur topu gibi bir yara peyda oldu.
şimdi ve boş zamanlarımda kabuk bağlayan bu yarayı yoluyorum. bunu yapmak hani şu pıt pıt patlayan o ambalaj şeylerini patlatmak kadar keyifli biliyor musun? ama nerden bileceksin.
lakin yeğeni bilirsin. hani bayramdan bayrama gördüğüm. işte en güzel argoları o'na bu bayram ben öğrettim anne-babasının sahte gülüşleri eşliğinde. şimdi kızacaksın belki ama yeğen o güzel argoları söylerken gözlerindeki parıltıyı görseydin bana hak verecektin usta. muallim ebeveynleri sayesinde zaten yeterince steril olan hayat dağarcığına aldığı o bir kaç kelimeyle nasıl mutlu olduğunu görseydin bir....
bir görseydin bendeki yaşama sevincini.
görebilseydin keşke..
.
yalın - keşke
.

27 Ağustos 2010

4

yosun yeşili gözleri. gamzeli gülüşleri. bal sarısı kısa kesilmiş saçları. kendinden emin. ama bir o kadar naif. o insan, o asil duruşu yok mu? bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. okumaktan bıkmadım ben de. tekrar ve tekrar. ama o benim farkıma bile varmadan gitti. 4 numaralı otobüsün en gizemli ama en güzel yolcusuydu. bunu ikimizde biliyorduk. elbet yine karşılaşırız bir gün, bir yerde. belki rüyalarda. belki bir başka evrende. ama ve yine de böyle bitmemeliydi. mutlu sonları sevmezdim ben. lakin sadece filmlerde.

19 Ağustos 2010

seviyorum

tam karşımda torpidonun üstünde bir emrah serbes kitabı. erken kaybedenler adı. okumadım ama yazarın ismi yabancı gelmiyor. yıpranmış oldukça. hemen altında ykb yayınlarından çıkma harry potter kitabı duruyor. o da bayağı bir zulüm çekmiş. dış görüntüsünden belli. kitapların hemen altında ise deli gibi merak ettiğim ama elime alıp bakamadığım bir iki plak. sağ üstte sigara içilmez uyarısı. onun bir üstünde janjanlı bir dolmuş yazısı. ama unuttum şimdi. uzun bir kelamdı. hemen yanımda sol eliyle tespih çekip sağ eliyle hem direksiyon hem vites sallayan afili bir şoför. torpidoda kitaplar, plaklar, tespih. afili fiyakalar, ara gaz vermeler, camlar ve gömleğin bağrı açık, rüzgar, uçuşan saçlar ve dahi favoriler. bir orhan ağbimiz eksik. o derece.
ve uçuyoruz bağdat'ta trafiğin elverdiği ölçüde.
insanların ve nesnelerin bu doğal hallerini izlemeye bayılıyorum, seviyorum da. ama işte en çok böyle kafam karman çormanken, yapılacak işler, ödenecek faturalar, gürültü, trafik, iftar, aybaşı, kuerejma mı beşiktaş mı, nem, patron, sahil kasabası, ardı arkası kesilmeyen toplantılar vs vs olmuşken hem yorgunken madden ve manen radyoda bir şarkı çalmaya başlar ya hani... tüm bu curcunayı bir an da sebepsiz belki de sebepli yere bıçak gibi keser, alıp seni bir başka dünyaya atar ya bir saman yığını gibi... bomboş, hafif..... kuş gibi oldum derler, deriz,dersin hani böyle durumlarda. işte o anları ve halları çok seviyorum. hiç bitmesin istiyorum o anlar. uzun zaman sonra dün oldu bu. her zaman olmuyor. bir de az önce mesai bitimine bir kaç saat kala oldu. belki olmasını çok istediğim için oldu. bilemiyorum. bildiğim çok güzel olduğu. belki yarın da olur. kim bilir?

15 Ağustos 2010

oh istanbul

şaka gibiydi. hatta film gibiydi. evet evet. olanları anlatacak en güzel iki kelime ; film gibi. bir sinan çetin eksikti, o derece. istanbulda geçen ama yapımcıları türk olmayan fransız-italyan karışımı bir film gibi. fonda bir de oh istanbul şarkısı eksikti nanu'nun.

ikibinlerin ilk onyılını devirmek üzere olan yaşlı, yorgun ve nemli bir istanbul akşamı. nem oranı çıldırtacak ve sıcaklar değil de nem çok kötü oluyor klişesini saniyede bir harlandıracak seviyede. bir dolmuş dolusu insan. arada figüran misali inenler binenler. başroller değişmiyor ama. cezayir aksanlı ve tipli bir şoför abi esas oğlan. sakalları olmasa sesinden tuncel kurtiz diyeceğim ama. yok kesin cezayir asıllı. başında takkesi, yüzünde sakalı.

dolmuştaki herkesle bir şekilde muhabbet halinde. hakeza dolmuştakiler de birbirileri ile. ki özellikle ön sıradakiler. muhabbetin bağını çatmışlar. öyle ki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi. ama ben biliyorum şoförün ardında devamlı kikirdeyen ana-kız haricinde kimse tanımıyor birbirini. kamera şakası desen değil. ama film bu kesin!

" gavur" filmlerinde olur ya hani birbirini tanımayan bir minibüs yahut otobüs dolusu insan uzun yola giderken başlarından çeşitli olaylar geçip de sonunda mutlu sonu bulurlar. lakin işte bizim ne yolumuz uzun ne de öyle egzantrik bir konumuz var. tek orjinalitemiz her yolcuya laf yetiştiren şoförümüz.
şoförün hemen ardında empati dergisi satan empatik olamayan kıvırcık bir kadın. kadının hemen bitişiğinde yolculuk boyunca şoförün her lafına kişneyen ana-kız konuşlanmış durumda. şoförün arkadaşı olması kuvvetle muhtemel manken eskisi tadında bir abi de şoförün hemen yan koltuğunda empatik kadının bir türlü anlatamadığı bizi aydınlatamadığı fikirleri desteklemeye çalışıyor. yeni bir aşk mı doğuyor acep? bilemiyorum..

bense bir türlü gelmeyen para üstümün derdindeyim. aynı zamanda arka dörtlünün sağdan ikincisiyim. niye almadın diyor cezayirli.
-vermeden almak allaha mahsus. vermezsen nasıl alabilirim para üstünü.
-benzetmen pek uymadı ama yine de uzatalım elden ele... var mı başka parasını üstünü alamayan parasını veremeyen ya şimdi istesin ya da sonsuza dek sussun diyor.

hemen sağımda cep telefonu kulağına yapışmış halde yirmibeşlerinde bir esmer. daha önce adını duymadıklarımda dahil olmak üzere en az yirmi çeşit tatlıyı bir çırpıda sayan, ordan feysbuk alemine dalan nefes almadan konuşan bir hatun kişi. ben müsait bir yerde indiğimde hala konuşuyordu. berke ile dilara niye ayrılmış onu çözmeye çalışıyordu. hemen solumda otuzluk delikanlı dolmuş ahalisini kah sesli kah sessiz ama pek müstehzi gülüşleri ile izliyordu.
-komedi filmi gibi dedi bir ara bana.
-türk asıllı fransız komedisi tamlaması çıktı ağzımdan. mühtehzi güldü yine. sol cam kenarındaki hanım abla kulağındaki müzikle bu dünyadan çoktan gitmişti. ümidi kestiğim an da o da gülümsedi. benim lafıma mı yoksa kıvırcığın bir türlü kıvıramadığı empatinin anlamına mı bilemedim. hemen ardından yine hayaller aleminde kayboldu gitti zati.
cezayirli şoför felsefe üstüne felsefe yaparken müsait bir yerde indim.
.
nanu - istanbul
.

7 Ağustos 2010

hayat dediğin

dolmuşların hepsi dolmuş. boş yer yok bu cıvık istanbul akşamında. yine de yürümek güzel. ama caddede. gelen geçen de hakeza. haberler kötü ama. vazgeçemediği hayalleri olması insanın ayrı güzel. bu hayallerin ne kadar yakınında ya da uzağında olduğunu bilememek. işte o fena.
sonuçta sevgilim; hayat dediğin iş-ev-ev-iş-sıcak-soğuk-tatlı-acı-sessizlik-gürültü- gülmek-ağlamak-siyah-beyaz -iki film birden ve gol. evet.

18 Temmuz 2010

köprü

kendinden emin adımlarla yolun karşısına geçti. bir altmış beş boylarında, sert yüzlü, kumral bir kadındı. yüzündeki sertliğe paralel bir hareketle yoldan geçen diğer araçlar çarpmasın diye akşamdan kapattığı aracın sağ ön aynasını hışımla açtı. bu oldukça nemli temmuz istanbul'unda saunadan farksız olduğunu tahmin ettiğim aracına binmeden bej çantasını fırlattı yan koltuğa, sağ ön camı sonuna kadar açtı. motorun sesini duymam ve vitesi geriye atıp sonra ileri gitmesi fazla uzun sürmedi. gri opelini hızla sokağın ters yönüne sürüp gözden kayboldu.
sonra aynı sokağın beri yanında aylak adamın hiç sevmeyeceği türden elinde alışveriş poşetleri ile orta yaşlı, saçları tepeden seyrelmeye başlamış, hafif kamburu çıkmış esmer bir adam hızlı adımlarla erik ağaçlarının altından apartmanına girdi az önce.
hemen peşinden bağırtısından değil ama camdan arabasının içindekilerden simit sattığı anlaşılan bir seyyar satıcı geliyor. ne dediği hala anlaşılmıyor.
dışarının kaynayan havasını da hissettiğim az esintili küçük balkonumdam izliyorum şimdi hiç bir özelliği olmayan kim bilir her gün dünyanın dört bir yanında her birinden yüzbinlercesi yaşanan kendiminki gibi bu sıradan hayat egzerzislerini.

'galata köprüsünden geçip karaköy'e gitmekse hayat, arada bir durup bakmak lazım, hızlı geçmemek lazım'. demişti de bir seferinde haşmet ağbi, sevmiştim çok.

lakin işte o yolda durdum durmasına da sadece durdum. ne ileri ne geri gidebiliyorum. üstelik bakamıyorum hiç bir yere. her yer karanlık. dün gece çok eski yazılarıma baktım şöyle bir. inanmasam da gitmek fiilli en az on yazı döşenmişim zamanında. kötü olan şu ki artık gitmek de istemiyorum. acı olan ise ne istediğimi bilmiyorum. mutsuzluğumu mu çok seviyorum yoksa mutluluğa mı inanmıyorum? bilmiyorum. önceki akşam rüyamda gördüğüm mü beklediğim istediğim onu da bilmiyorum.
düşündüm sonra babamın öldüğü yaştan on yedi yıl gerideyim. geriye, on yedi yıl öncesine bakıyorum. mesafeler aynı olmasına rağmen babamın öldüğü yaşa daha yakın hissediyorum kendimi usta. insanlar ve ben ölmek fiilini bu kadar rahat kullanarak bazı meydan okumalarda bulunuyoruz belki içten içe ama korkmuyor da değiliz. en azından ben öyle düşünüyorum seni bilemem.

bu arada simitçinin ne dediğini de şimdi çözdüm usta;
sıcaaaaakkkk siiimieeeiittt diyormuş.
evet.

4 Haziran 2010

petibör

tek şekerli kahvelere yeniden başladım usta. şimdi yanına petibörü de ekledim. keyifli oluyor. lakin bu keyif bile üstümdeki yorgunluğu alamıyor. öyle bir kaç günlük fiziki yorgunluk değil bahsettiğim. hayat yorgunluğu sanki. üstelik bahar da bitti. bok atacak bir sebep de kalmadı bahar yorgunluğu desek. kıvırmaya gerek yok. bildiğin hayat yorgunluğu işte.
uyumak, uyumak istiyorum yine. ve günlerce. belki aylarca.
sonra n'olur bilemem.
sabah "sbs"ci ergenleri saymazsak mal gibi dolaştım ıssız kadıköy sokaklarında. yağmur da vardı. hiç bir şeye aldırmadan kurulmuş bir oyuncak araba gibi hissiz ve beyhude dolaştım durdum. elbet bir amacım vardı sabahın köründe orada. lakin işte bir uyuşlukluk hakimdi bünyede günlerdir süregelen. hareket halindeki edilgenliğim sebebi bu olsa gerek.
hem biliyor musun pazar günleri eskisi gibi canımı sıkmıyor artık. diğer sıradan ve yavan günlerden farkı yok benim için. nasıl bir tezatlıktır bu.
tezatlık dedim de aklıma geldi nefret ettiğim sigarayı öyle canım çekiyor ki şimdi. anlatamam sana. kahvemde bitti üstelik. petibör zaten üçüncü fırtta gitti.

geçen sabah bıyık bırakacağım dedim hiddetle ve karşı konulmaz bir istekle. ben bile inanamadım bu isteğime. neyse ki rüyaymış. rüyaymış...
banyoda üstüne tünediğim klozette bunu düşündüm sabah sabah. salakça ama öyle. kötüydü hatta iğrençti düşüncesi bile.
sonra banyo perdesindeki hayat dolu, renkli ama cansız balıklara takıldı gözüm. her sabah caddede karşılaştığım hayattan bezmiş canlı cesetler geldi aklıma. bazıları mücadeleyi bırakmak istemeseler de yorgunlukları her hallerinden ve bedenlerinden aşağı akıyordu. üç vakte kadar diğerlerinin arasına karışacaklardı besbelli. bir süre sonra bu grubun arasına karışacağından habersiz ama burnu kaf dağında çenesi şanzelize bulvarında olan apayrı bir tür daha vardı caddede. ama ve daha gülen bir allahın kuluna rastlamadım usta.
ha dersen ki rastlasan n'olcak? ne bileyim bir ümidim olurdu belki...
.

11 Mayıs 2010

everybody's fine (2009)



- insanlar çok yerler, çok içerler. ta ki kendilerini öldürene kadar. yol boyu bahaneler uydururuz. çünkü gerçekle yüzleşmek her zaman kolay olmuyor. insanlar kolay şeylerden hoşlanırlar. alışık oldukları şey bu çünkü. kimse canı yansın istemez.

13 Nisan 2010

katil ve maktul

sevdiğim şarkının sesini açıyorum önce ve sonra seven, volume yapan sanki ben değilmişim gibi odayı terk ediyorum anlaşılmaz bir biçimde. işin kötüsü döndüğümde fark ediyorum bu yaptığım her şeyi. hem katilim hem maktûl belki de bu anlamda. belki hiç biri. ama sevdiğim şarkı değil bana hüzün, hatta acı veren bu günlerde. sevdiğim şarkı candan'ın tarantino kılıklı "git" şarkısı elbet. evet hala. geçen sene bu günlerde başka bir sadakat şarkısı hüzün veriyordu. şimdi bu acı veriyor. ama oluyor böyle bazen, insan kendini dolmuş taksinin arka üçlüsünün ortasında tanımadığı kimseler arasında oturuyormuş gibi huzursuz, huysuz, sıkıntılı hisseder ya. sağa sola kımıldayamaz da yolculuğun bir an önce bitmesini diler. çabuk geçsin ve bitsin ister hani. bilmiyorsun, maktûl ben, katil sendin o vakit. şimdi bir sene sonra hem katilim hem maktul. ve sen yine bilmiyorsun. aslında durumun şarkı ile hatırlattıkları ile hiç ilgisi yok. şehir ve şartlar daha bencil daha acımasız daha toleranssız yapıyor insanı. insanlıktan çıkarıyor yani. bu kadar boş yolculuk ettiğim başka bir zamanı hatırlamıyorum çünkü. aynı şeyleri düşünüp aynı çözümsüzlüklere kucak açıyorum her seyr-ü seferde. işe gidip eve dönüyorum. belki bir şey olur diye bekliyorum arada beklenmedik. fakat hiç bir şey olmuyor. olmayacak da. ama beklemeye devam ediyorum. hem kim bilir belki de güzel bir filmdir sokak kızı irma. kaç gündür çantamda taşıyıp iki sayfa okuyamadığım kitaptaki lafzına şöyle yazmış çünkü sevgili arkadaşım; ne güzel filmdi yahu. ama ve fakat umarım çok çabuk geçer ve biter bu günler.
evet.
.
yüksek sadakat - katil ve maktûl

10 Mart 2010

uzanıp kanlıca'nın orta yerinde bir taşa

denize kıyısı olan, kışları sert ve yağışlı geçen bir istanbul ilçesinde çalışıyorum şimdi sevgili.
sorma, ne haldayım. sorma, sonra ben anlatırım.
işe başladığım ilk gün çok üşüdüm. çok da çalıştım öte yandan. ikinci gün hazırlıklıydım çok üşümedim. ama yine çok çalıştım. bana mısın demedim üçüncü gün bu yüzden. şimdi öğle arası bir çay içimi boşluğunda ismini vermek istemediğim bir reklam şirketinin eşantiyon blok notuna karalıyorum. hayır! sadece çay içtim. bazen kahve içiyorum ama sigara içmiyorum. bilirsin nefret ederim kokusundan.
öyle işte. yeni işyerimde böyle geçiyor günler şimdilik. yeni olmama rağmen rutine bağladım tüm işleri ve kendimi. çalışıyorum, yine çalışıyorum, akşama kadar çalışıyorum. işe gidiyorum, eve dönüyorum. aybaşına, para alana kadar devam edecek bu böyle. sonra yine çalışacağım. tekrar çalışacağım. ama ve sanırım en zoru, en hüzünlüsü işe gidip eve dönmeler. hafız zamanla alışırsın diyor ama resmen trenden indim metrobüse bindim. evet. ilk göz ağrım treni özlüyorum galiba. sabah akşam ters yöne gitmenin verdiği avantajla oluşan sakinliği ve dinginliği mi dersin, yoksa adalar ve havarisinin nev-i şahsına münhasır güzelliği mi? yahut adalarla güzellik yarışına giren her istasyonun sabah güzellerini mi? saymakla bitmez fakat en çok da kışları koltuğun yanıbaşından yüzüne yüzen vuran kaloriferin sıcaklığı ile kapı açıldığında yine yüzüne vuran o serinliği özlüyorum. deliler gibi hem de. hafız geçecek diyor. inanmak istiyorum.
bu arada içinden istanbul geçen şarkılar biriktiyorum kendime. lakin bir süre sonra unutuyorum hepsini. yabancı dilim iyi değil hatta kötü bile değil çünkü. bu joy fm'in bana kastı mı var bilmem. daha birini bulamamışken başka bir fransızca şarkıyı dinletti ve sevdirdi bana dün metrobüs sırasında. üstelik bunun da içinden istanbul geçiyordu. yahut istanbul'un içinden bu şarkı geçiyordu. bilemiyorum. ama çok güzeldi.

6 Mart 2010

birdenbire

uzun zaman sonra trenle, oraya gittim. hayatımın iki buçuk yılını verdiğim o yere, o yollara, o insanlara o trenle gittim! haliyle bir sürü anı doluştu kafama. ama başta belki bilinçsizce belki güdüsel olarak güzel olanları geldi hatırıma. karar verdim. bundan sonra güzel anılarımı hatırlamaya ve konuşmaya. arkadaşlarıma bahsettim bundan. hak verdiler. ve bugün ilk kez her defasında konuştukça canımızı acıtan o talihsiz olaydan bahsetmedik.
sonra bir şey de daha karar kıldım. fırsat buldukça kısa ya da uzun olmasına bakmadan günümün hikayesini yazmaya. hem belki o zaman gerçekten hakkını vermiş olurum devrik cümle günlüğümün.
ve hepsi birden bire oldu.
evet.

19 Şubat 2010

kaç şeker?

tek şeker attığım çayı karıştıramadım. çay kaşığını mutfakta unuttum çünkü. şimdi kim gidip alacak dedim ve yanı başımdaki çubuk krakerle karıştırdım ben de. ne güzel! keşke her şey bu kadar kolay olabilseydi hayatta değil mi ibrahim?
her daim böyle pratik çözümlerimiz olabilseydi. her an ve her durum için. hem bırak! el ele tutuşmasın, kardeş olmasın kimse. ama insan olsunlar mesela sadece. zorundalıklar da olmasa sonra. yalandan kibarlıklar, mide bulandıran komplimanlar falan. işte onlardan birine alet olup olmadığımı bilmeden. ama galiba oldum. yok olmadım derken zevzeklik olsun diye mi içimden geldiği için mi bilmem "dünya küçük" dedim iki buçuk ay önce iş münasebetiyle karşılaşıp tekrar tanıştığımız kimselere. soğuk olması gereken bu şubat gününde ilkbahar fragmanı sunan istanbul güneşi önce bir ferahlık verdi hemen ardından sevimsiz anıları denkleştirdi peşi peşine. hala bitiremediğim bulantı'da okumuştum galiba... doğar doğmaz yaşlanan mutluluk. evet, öyle bir şeydi. sanırım en caf caflı, en hareketli ama en basiretsiz bir yılı devirip aynı hız ve kısmetsizlikle devam ediyordum ki karşıdaki okulun bahçesinden cıvıl cıvıl gelen çocuk seslerine takıldım. bu sesler, bu neşe, bu güneş, bu yalancı da olsa bahar havası.... ama artık icat edilsin şu eternal sunshine aleti de tüm hafızayı silip götürsün. sırf lekeleri ve kötüleri değil iyileri de. ne varsa alsın götürsün doğaya.
anlaşıldı ve gereği düşünüldü ki ancak ve ancak resetlersek çıkacağız düzlüğe.. yoksa kayahan ağbi bir kez daha haklı çıkacak; bize yine hüsran bize yine.......
hiç biri değil de bu soğuk ve donuk kış gününde mevlana gibi dünyayı kucaklayan güneşin kendine çekmesi ama benim ona gidecek takatı ve hissi bulamamam zoruma gitti. ikiye bölündüm o an. hadi git dedi bir yanım. bu surat ve ruh haliyle gidip ne yapacaksın dedi öteki yanım.... olmayacak. her bahar her an çekilir mi bu.
asıl zoruma giden senin paçanda bile duramayacak cibilliyetteki kişilerle muhatap olup, onların egolarına höt diyememek. çaresiz kaldığını düşünmek bir de. yoksa evet elimde bir dolu poşetle marketten geldim az önce ve aylak adama ihanet ettim. cezası neyse çekerim ama bu cibilliyetsizlere gebe kalmak işte onun çıkar yolu yok. şimdilik elbet.
elbet devran döner....

18 Şubat 2010

you have got mail (1998)



- bazen hayatımı düşünüyorum. küçük bir hayatım var. küçük ama değerli. bazen merak ediyorum.
bunu hoşlandığım için mi yapıyorum yoksa cesur olmadığım için mi?

16 Şubat 2010

uzak ihtimal (2009)



- bilsin herkes. artık bu dünyada bir insanın bir insanı sevmesi uzak ihtimal.

3 Şubat 2010

tuz

 trt2 de bir filme rastladım dün akşam. belgesel gibiydi ama basbayağı filmdi. her tarafı hüzün ve keder kokan ama sanki bunu belli etmemeye çalışan yavaş akan bir filmdi. şivelerden anladığım kadarı güneydoğuda geçiyordu. yahut doğu anadolu'da. ortasında yakalamıştım ama kim kimdir, necidir , niye böyle oluyor diye çok merak etmeden sadece izledim. insanları izledim, çevreyi izledim. seslere kulak verdim. nedenini bilmiyorum ama o filmde beni kendine çeken bir şey vardı.
sonra mahallenin hocası girdi araya şöyle bir şeyler söyledi; "güzel veya çirkin diye bir şey yoktur. muğlak ifadelerdir bunlar. güzel de çirkin de bir yanlış anlamadan ibarettir."enteresan geldi bir an düşündüm. haklıydı bir bakıma hoca. herkesin güzel ve çirkin anlayışı farklıydı. göreceli kavramlardı sonuçta. niye bilmem not alma ihtiyacı hissettim bu sözleri o sıra. sonra filmin sonlarına doğru , niye gittiğini bilmediğim bir delikanlı annesine veda edip hüzünlü bir yolculuğa çıktı. ve şuna benzer bir şeyler söyledi otobüsün o soğuk camına kafasını koyduğunda ; "anamı böyle üzgün görmeseydim keşke. ayrılmak zor oldu. abilerimi , şehsuvar'ı , sırrı'yı, meryem'i, salmanı, düşündükçe hepsinin yerini bulduğunu görüyorum. peki benim yerim ne olacak? kaderim neresi olacak?" 

sanırım bizim gibilerin , hep gitmek isteyip de gidemeyenlerin, ya da cesaretini toplayıp her şeyi gözel alıp gidebilenlerin sorusuydu bu aynı zamanda!
yarısını izlediğim filmden zihnimde yer eden en canlı sahne işte bu en sonuncusuydu. sonra da film bitti zaten. ha sahi nasıl da unuttum. hayatın tuzu'ydu filmin ismi.
hayatın tuzu.
evet.
şimdi radyomda yunanca ama hüzünlü bir parça söylüyor sesi funda arar'a benzeyen bir sanatçı.
ve dışarıda kar yağıyor ince ince.
* sahi kar neden yağar?

*gölgesizler

candan erçetin - ben kimim

21 Ocak 2010

just another love story - 2007




jonas : her şey çok sıradan. ama hayat bir cumartesi günü alışverişinden daha fazlası....

14 Ocak 2010

uzun

içimde bir his var, konuşuyor üstelik. ve bu yazı çok uzun olacak diyor. kış geceleri gibi. bitmeyen tren yolları gibi. ve de hızlı trenler gibi. kemerlerini bağlasın o yüzden okumaya niyet edenler, oruç yiyenler, katiller, uşaklar, tramvayın arkasına asılanlar,vapurun kenarında sigarasız çay içenler, martılara simit atanlar, n'olcak bu beşiktaş'ın hali diyenler ve siz genç bayan hatta orada öyle göz ucuyla ve kalkık burunla olayları ve insanları izleyen orta yaşlı beyfendi ve tabi ki sen sevgili.

07:40 bir istanbul sabahı...
meteorolojiyi doğrulayan kapalı ve hafif yağmurlu bir hava. dakikada bir kalkan metrobüse karşın dakikada on bir insanın dahil olduğu istasyon olağan kalabalıklarından birini yaşıyor. biraz itiş kakıştan sonra metrobüsteyim. biraz dediğim harbi cenk tecrübesi gerektiren bir çatışma bu. ha aslında girmiyordum bu kadar telaşeye. dört durak sonra zati iniyordum. ayakta yahut yatarak gitmem çok önemli değildi. ama işte merak hem iyi hem kötüydü. o insanlar her biri bir kapıya denk elen duruş pozisyonunu nasıl alıyor da oyuncak arsızı çocuklar gibi hatta akınlarda şen bin atlılar gibi nasıl hücum ediyorlar o bir buçuk metrakarelik boşluğa ilk günden beri acayip merak ve heves ediyordum .
valla canım çekti ıspanaklı börek gibi sabah sabah ve ben de dahil oldum o güruha güneşin doğumuna müteakip. biliyorum insanın başına meraktan gelirmiş hep bazı şeyler ama öte yandan da ukde kalmasın istedim bi tarafımda. göbeğim de düşmesindi hem.

acemi çaylak olarak uzman yolcuların her kapı için oluşturduğu komünlerden nispeten az olanının arkasına konuşlandım ilkin. arkada kaldığım için haliyle ilk metrobüsü pas geçtim. ikincisi için ben ve komünün sonradan gelen küçük kalabalığı ikinci metrobüs için yeniden mevzilendik. sanki cesur yürek filmindeydik. bir mızraklarımız eksikti o derece. ve ikinci metrobüsün bize doğru hareketlenen yeşilini görür görmez kırmızı görmüş boğalar gibi
bi huysuzlandık önce, önümüzde durup daha kapılar açılmadan evvelki tısss sesini duyar duymaz da daldık cenk meydanına. çoluk çocuk, genç yaşlı, öğrenci memur, erkek kadın yeşil içindeki kırmızı kadifeden koltuklara kilitlenmiş hedefe varmak için amansız bir mücadelede bir huniden geçmeye çalışan akide şekerleri gibiydik. her birimiz farklı renkte. güçlü ve biraz da arsız olanın bir iki omuz darbesiyle diğerlerini bertaraf edebildiği ve istediği köşeyi seçebildiği manyak bir dünya. fizikli olmama rağmen biraz yontulmuş olduğumdan çok sevdiğim cam kenarını denk getiremedim. ama önemli olan katılmaktı. bu imkanı bize sağladığı için sn. belediye başkanıma müteşekkirim o yüzden. cam kenarı bi dahaki sefere inşallah.

uzatmayalım. kıçımı ve çantamı sağlama alıp kulaklıklarımı özenle taktıktan sonra havadan mı sudan mı bilmem son günlerde eksene alternatif tuttuğum radyo kanalını açıyorum. ve joy'u dinliyorum gözlerim kapalı. uyumuyorum ama. iyi oluyor. hem böylece gereksiz nazarlardan ve sonra suçlu suçlu kaçırmalardan muaf tutuyorum gözlerimi.
tam olarak kaçıncı olduğunu hatırlamıyorum ama fransızca olmasından işkillenip italyanca olduğuna karar verdiğim ne slow ne de hareketli ama iki kategoriye de girebilecek güzellikte bir şarkı ile oturduğum koltuktan yukarıya doğru yükseliyorum. ama yok böyle güzel bir şarkı. beni benden alıyor. bir sinema filminin içine giriveriyorum hemen oracıkta. öyle gerçekçi öyle sinemasal bir müzik. uyumadığımdan eminim. uyanık da değilim ama. londra olmalı burası. kırk beş derecelik açıyla üzerine gelen misket büyüklüğündeki yağmur tanelerine inat gümüş renkli bir tren hızla akıyor yeşillikler ve bazen tek tük evlerin görüldüğü yerleşim birimlerinin arasında. yönetmenimiz bir kompartımanın içine zoom yapıyor. koca kompartımanda kirli sakallı, siyah bereli genç bir adam. şu kocaman kulaklıklardan var kulağında. kucağında fawler'in olasılıksız kitabı. ama okumuyor dışarıya bakıyor sadece. yağmur damlalarının camla yaptığı düeti mi yoksa dışarıdaki manzarayı mı izlediği belli değil. ama müziğin etkisi ile uzaklarda olduğu izlenimi uyandırıyor daha çok. hareketsiz öyle camı ya da dışarıyı izliyor. kompartıman görevlisinin bir isteğiniz var mı sorusuna da bu yüzden kayıtsız kalıyor belki. fonda müzik hep aynı, hiç değişmiyor. trenin hızı ve yağmurun şiddeti de. tünellerden, köprülerden geçen tren varamıyor bir türlü gideceği yere. genç adam da ilk sahnedeki istifini hiç bozmuyor. bir ya da bir buçuk saat böyle devam eder mi bir film. film işte, ediyor. derken bir tünele giren tren çıkamıyor öteki uçtan. bir tek sarı ile turuncu karışımı alev topu çıkabiliyor dışarı. film de böyle bitiyor. genç adama n'oldu, trende makinist ve kompartıman görevlisinden başka yolcular var mıydı? bunların hepsi bir sır olarak kalıyor ve film boyu çalan italyanca şarkı yerini charles anzavour'un söylediği fransızca bir şarkıya bırakıyor.

08:05 hala sabah istanbul'da ve yağmur var...
hava kapalı. yağmur devam ediyor. en sevdiğim istanbul sabahını bir simitçi kahvesinde karşılıyorum. sanırım ferdi ağbiye nazire yapıyorum biraz da. doğal olarak bir simit ve bir çay var menümde. metrobüste tutturamadığım cam kenarı şansım bu sefer yaver gidiyor dominant bir şarışınla esmer çıtı pıtı arkadaşı ben kendime yer ararken hem televizyonu hem de iş merkezinin girişini kesen jeopolitik önemi çok büyük masadan ayrılıyorlar. boğazlardan sıcak denizlere inme hevesindeki ruslarınkine muadil haset bakışlar eşliğinde konuşlanıyorum yeni yerime. yukarıdaki televizyonda ntv açık. ama algılar kapalı. çünkü mevzu hep aynı. baykal ne dedi erdoğan ne cevap verdi, israil özür dileyecek mi, obama kalıbının adamı olacak mı, yasama, yürütme,yargı hani bunun ilk sahibi? vesair vesair sorular hep bi de sorunlar...kendi derdimiz bize yetiyor. uzaktan e-5 görünüyor. yeşil ve sarı renkler hakim yola. arada mavi halk otobüsleri çeşni oluyorlar. hayat gibi çok hızlı akıyor trafik. insanlar kümeler halinde işe geliyorlar hala. mevcudu bilmiyorum ama çok büyük bir iş merkezi burası. hani kaybolmamak içten değil. o derece. işi olan da sıkıntılı olmayan da. gülmüyor yüzler. kafede gazetenin iş ilanlarını okuyan delikanlı belli ki istediği bir şey bulamadı ve hışımla kapattı gazeteyi belki de cebindeki son parayı garsona uzatıp ağır ve yorgun adımlarla çıktı kafeden. karşımdaki orta yaşlı abi de pek düşünceli ısırıyor sade poğaçasını. çayından bir fırt bile almamış onu bu kadar endişelendiren ne ki acaba? sonra garson her gün aynı tepsileri toplayıp aynı masaları silmekten sıkılmadı mı acaba? surat ifadesine bakılırsa kafa olarak çoktan bırakmış sadece bedeni çalışıyor. hayalinde ne var ki acep? burada soru ve sorun çok. en iyisi hesabı ödeyip gitmeli. belki öğlen yine gelirim.

12:35 güz gülleri gibiyiz...
yemeğe geldim. haliyle çantam yok ve haliyle defter ve kalem de. yemekten sonra çay için sabah ki kafeyi seçtim. çayımı yudumlarken bi şeyler yazarım dedim. elimi cebime attım. cüzdanını evde unutan insan halimle kalakaldım.
kasiyere bi çay, bi kalem, bi kağıt dedim.
1 TL efendim dedi kasiyer çocuk gülerek...
kalemin bi tane ama. lazım olmaz inşallah dedim.
sorun değil efendim dedi.
iyi.

sabahki şansım yok. tüm cam kenarları tutulmuş mecburen ortadan ayırdık yermizi. çay fena değil. ama çok sıcak. olsun sıcak çay severim ben. televizyonda bu sefer mtv açık. sanırım tr versiyonu. teoman söylüyor. hangi şarkısı çıkaramadım çok da umrumda değil açıkçası. tadını aldıkça çay güzelleşiyor. kasiyer de öyle. kaleme ihtiyacı olmasın istiyorum. arada onu kesiyorum. iyi başka tarafa bakıyor benimle ve kalemle işi olmayacak kadar meşgul.
tv ye gidiyor gözüm belli belirsiz teoman gitmiş tanımadığım bir sarışın tuhaf bir şarkı söylüyor ama fena değil. ismini merak ediyorum ama şarkının sonunu bekleyecek kadar sabrım yok. cam kenarında sabahki dominant sarışınla aynı anda göz göze gelip aynı anda suçlu suçlu çeviriyoruz bakışlarımızı başka yöne. o sırada yan masadaki laurel ve hardy'e çok benzeyen ikili gürültülü biçimde kalktılar. masaları tvye daha yakındı ama cam kenarı değildi. kaldım o yüzden yerimde. ama bir yandan da tüm kenarları kesiyorum. sabah buğulu camın üzerindeki balık motifinden izlediğim girişi ve otobanı merak ediyorum öğlen saati. hareket yok. o yüzden yazıyorum durmadan. çayım bitmek üzere.
tam o sırada kasiyer beni keserken sarışın ayaklandı. sarışının peşinden mi gitsem kalemi mi saklasam candanın yeni şarkısını mı dinlesem kararsız kaldım. istifa ettim ben de bir kez daha.

18 :30 istifa bir erdemdir...
erdem bey bildiğiniz üzere bir takım vaatleriniz üzerinize kuruma dahil oldum. ama görüyorum ki söylenenlerle gerçekler epey bir farklı. dolayısı ile benim yapacak çok fazla bir şeyim yok bu bağlamda. size hayatta başarılar ben istifa ediyorum.
" ama mithad bey daha karpuz kesecektik" vaadine kanmadım tabi bu sefer. "ulan kış günü keseceğin karpuz ya kelektir ya hormonlu bre mendebur" dedim vurdum kapıyı çıktım. her akşam keklik gibi koşar adım gittiğim durağa bu akşam yaslı ve ağır adımlarla gittim. o kadar da kötü değildi. ilk defa bomboş bir metrobüs aldı o duraktan bizi. canım sert bir şeyler dinlemek istiyordum. joy fmden radyo eksene aldım kanalı. akşamın en sert parçaları benim için çalıyordu sanki. iyi ki oradasın radyo eksen dedim. bir kaç gün ihmal ettim ama biliyorsun ki ilk göz ağrım sensin dedim içimden. yeterince içimden demediğimi yanımdaki bayanın şaşkın şaşkın suratıma baktığında anladım. cep telefonu ile konuşuyor ayağına yattım sonra. tamam 19:00 da nazım hikmette görüşürüz o zaman dedim de yanımdaki bayan kitabını okumaya devam etti. ama şimdi regina spektor ve şarkısı hero beni mecazi anlamda bitiren hamleye imza attılar. hiç bitmesin istedim şarkı ve yolculuk. mutluyduk biz. ama işte bir iyi bir kötü gidiyordu her şey. ying yang gibi gece ile gündüz gibi. köprü her zamankinden açıktı ve çabuk bitti yolculuk. sonra 19:00 da nazım hikmet'te olmam gerek diye yalancı bir hisse kapıldım, kendi yalanına inanan çoban gibi. hava serindi ama güzeldi. çantam ağırdı ama bundan daha ağır yükleri de taşımıştım. yürümeye karar verdim.

1 Ocak 2010

ikibin10

sabahın köründe ve etiler'de iett otobüslerinin yanında son derece sportif şort ve atletiyle koşan yurdum insanı görmüştüm de benzer kıyafetle aynı işi aynı ciddiyetle gecenin kör karanlığında icra edeni ilk defa görüyordum. aslında henüz yeni denilebilecek bir zamanda gerçekleşmesine rağmen bu olayı unutmuştum işte. yerini ve zamanını tam hatırlamıyorum şimdi. nette dolanırken bir resim çağrıştırdı az önce. yine ikibindokuzun sonuna yahut ikibinonun başına denk gelen zaman dilimlerinin birinde hatırlayamadığım bir filmde aklına geleni hemen yap yoksa karar vermek zorunda kalırsın deniyordu. filmi unuttum ama bu aforizmayı unutmadım. aslında unuttum da iki üç gündür yaşadığım son derece boktan karar alma süreci yeniden çağrıştırdı. seçiyor işte hafıza. portakalın kabuklarını soyup işe yarar kısımlarını yediğimiz gibi kalanını geri dönülmez şekilde çöp kutusuna atıyordu. oysa kabukları çok güzel kokar portakalın.
dedim ya boktan bir karar alma süreci. kötünün iyisini seçmem gerekiyor. aslında ikisini de istemiyorum. ama istemek zorundayım. asıl seçmem gerekeni her zamanki gibi kaçış fantazilerimde saklayarak ya mevcut sokak arasından devam edeceğim hayata yahut ötekilerden birini seçerek iki sokak aşağıdan beş cadde yukarıdan ama aynı güzergahta aynı paftada devam edeceğim. değişen sadece detaylar olacak. ama daha öte yanda, hayallerde okyanusu geçmek varken bu sıradan karar almaların hiç bir önemi olmadığını bilmek.
işte o, hepsinden boktan...

gene bozuldu klavyemin ağzı. cem yılmaz'da bozmuş yeni filmde. hem olur öyle arada.
birileri bozacak ötekiler düzeltecek denge böyle sağlanacak. dün izlediğim iki bin iki yapımı isyan isimli bilim kurguda böyle bir tek düzelik, hissizlik anlatılıyordu. 4.dünya savaşı çıkmaması ve insanlık adına insanlığına rağmen cinayetler işlenip, insani duygular kısırlaştırılıyordu bir ilaç marifetiyle. abedenin barış ve huzur adına ırakta yaptıkları geldi aklıma. matrixten keanu reeves'den esintiler çaksa da bazı yerlerinde izlenesi ilginç filmdi. sonra düşündüm de böyle her bi boku kafaya takan düşünen hisseden insan olmak mı yoksa sevmeden, üzülmeden, acı çekmeden hiç bir şey hissetmeden ot gibi yahut filmde denildiği gibi bir saatin tik takları gibi makine düzeninde yaşamak mı?

sorular
ve sorular....

kısa ve etkili, kendine özgü yazılmış blogları daha çok severken böyle uzun yazmam niye bilmem?

sonra o alkolü alırken sağlığa demek de neyin nesi oluyor?

damlaya damlaya göl oluyorsa, taşıma suyla değirmen niye dönmüyor?

bilim adamlarına, entellektüellere "taş çıkartan" avşar kızının, - kıraç anlatmış olsa bile- yediden yetmişe herkesin bildiği şu meşhur vergili-padişahlı-huni takan tebalı fıkrayı onbeş dakikada çakozlaması normal mi? entellektüelliğin şanına sığar mı?

banliyö treninin elektriğinin her seferinde cevizli-maltepe arasında niye kesildiğinin cevabını 2009'da da bulamadım. kısmetse seneye, 2010'a inşallah. olur mu?

hani iş sabahlarında hava böyle soğuk ve kapalı üstelik yağmurlu iken ulan şimdi sıcacıkta yatakta öğleye kadar ne güzel uyunur, uyunmasa da ikindiye kadar sıcak yatak, yumuşak müzik hafif kitaplar eşliğinde ne keyif yapılırdı deyip de aynı şartlar bugünkü gibi tatil gününde gerçekleşince sabahın sekizinde şeytan niye dürter ki?

tivilerde gastelerde ikibindokuzun enleri yazıldı, gösterildi habire. şimdi de iki bin on için her seneki geyik muhabbeti olan bu yıl yapılacak listeleri ve bunu yapamayanlara öneriler süslüyor dört bir yanı.

kimse sormadı ama hani ve yine de merak eden olursa nasıl bir iki bin on diye?
her zamankinden, az şekerli ve sütlü olsun lütfen.
evet.