28-hasta - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

28-hasta





-terlemelisin birader. terlemeden iyileşemezsin dedi.

telefonuma indirdiğim delta sleep eşliğinde günlerdir hasret kaldığım derin uykunun kollarına teslim olmak üzereyken acı acı çaldı telefon. baktım, ıssız. açmayabilirdim. sonra dönüş yapabilirdim. zira aramalarının yarısı önemliyse yarısı boş beleş işler içindi. açtım. uyku zaten haram olmuştu. 
hal hatır sormadan, direk mevzuya girdi. 
-taşıt kredisinde yüzde kaçını peşin alıyorlardı kanka.
küfür mü etsem, telefonu suratına mı kapatsam giden uykuma mı yansam bilemedim.
kıçımdan nefes alarak, giderek italyan operetlerine dönen borazan sesimle;  “bankaya sorsana akıllı benden nerden bileyim” dedim sinirle. sesimdeki anormalliği fark etti, krediyi boş verdi. 
-hayırdır kanka hasta mısın yoksa sesin kadıköy’deki dolmuş kahyaları gibi geliyor dedi sırıtarak pezevenk.
“çok fena üşütmüşüm olm iki gündür yatıyorum” deyince kendinden beklenmeyecek atiklikle kadim reçeteyi verdi.
-terlemeden olmaz birader. ben peşinatı bankaya soruyorum şimdi. ama sen ihmal etme, mutlaka terle. sonra bol sıvı tüket. çorba, yine bolca c vitaminine yüklen, bir de zerdaçallı pastil çıkmış onu da dene. harika bir şey.
bu pandemi aralığında memleketin yarısı şifacı olmuş anasını satiim. en faydasız arkadaşım ıssız bile bunları söylüyorsa adamlar bayağı sistemli çalışıyor demekki diye düşündüm telefonu kapatırken.
.
terlemelisin, birader terlemelisin de nasıl? hasta hasta parka gidip koşacak mıydım? ya da evde kültür fizik hareketleri mi yapacaktım. yahut olmayan sobayı ağzına kadar doldurup sonra harlayacak mıydım? kombi zaten en son ayarda ancak kendini ısıtıyordu. elektrikli battaniyem yoktu. saç kurutma makinesini düşündüm bir ara salakça ama o da çok kifayetsiz olurdu. sonra babam geldi aklıma. ne vakit böyle müşküle düşsem zaten hızır gibi yetişirdi imdadıma.
yine öyle oldu. 
.
o zamanlar kombi, doğalgaz hak getire. kemerburgaz kömürü ve ‘güzine’ soba. doğal olarak hava kirliliği had sahfada, görüş mesafesi yok denecek kadar az. sis sadabad’a kabus gibi çökerdi. sabah sporunda sokağımızdan geçen levazım bölüğünü askerlerinin sadece sesini duyardım. önce uzaktan dalga dalga gelirdi. yaay- la - laaar yaay-la-laaar. di-lo di-lo yay-la-lar.  sokağımızda geldiklerinde ise bir canavarın kükremesi gibi oldukça heybetli çıkardı sesleri.
ay akşam ışıktır
yaylalar yaylalar
yüküm şimşir kaşıktır
yaylalar yaylalar
beyaz karanlığın içinde git gide uzaklaşırdı sonra bu homurtulu ses. sis bazen üç gün kalkmazdı. yoğurtçuyu çıngırağından, ekmekçiyi kesik kesik çalan kornasından tanırdı annelerimiz. öyle inilirdi sokağa. babalarımız işe el feneriyle giderdi.
babam diyordum evet.
soğuk algınlığından mütevellit hasta olduğunda doktordan önce kendi reçetesini uygulardı. küçücük salonumuzdaki sobayı yaktırırdı önce anneme. soba patlayacakmış gibi kıpkırmızı olduğunda mavi çamaşır leğenini koyardı salonun orta yerine. sonra da sobanın üstünde kaynayan ibrikteki sucak suyu leğene boşaltırdı. sıcak suyun içine bir şey mi atardı damlatır mıydı bilemem. anında odayı keskin bir koku kaplardı. sonradan öğrendim vicks derlermiş adına. işte o kremi damlatırmış suya. nihayet; bir ritüeli gerçekleştirircesine, kızıldereli reisi gibi suyun başına bağdaş kurup üstüne battaniyeyi kapatırdı. kardeşimle çıt çıkarmadan, film izler gibi bu sahneyi izlerdik her kış en az iki kez. 8-10 dakika sonra, yüzü gözü ter içinde battaniyeden çıkar banyoya koşardı.
sonra da çorbasını içer, hiç hasta olmamış gibi hayatına kaldığı yerden devam ederdi. 
.
bugün işe gitmedim. komşu eczaneden vicks, marketten portakal, nalburdan leğen siparişi verdim. özellikle mavi rengini istedim leğenin. yoksa boşuna getirme dedim. yemin billah etti. zevzekliği tuttu nalburun. “olmaz mı mithad bey mavi huydur bizde” dedi. peşinden gevrek gevrek güldü. sana mı kaldı cansever repliği okumak demedim.  “iyi o zaman getir” dedim. battaniyem ve sıcak suyum hazır. birazdan eksik malzemeleri getirecekler. ve ben acayip terleyeceğim!