30- kavuşmamız yar ne zaman? - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

30- kavuşmamız yar ne zaman?




oysa daha dün hiç özlemedim dedim. ama bu sabah. sekiz buçuktaki mesaiye sanki “deli öpmüş” gibi yedi on ikide geldim. bu bir çelişki mi? olabilir. hem ne demiştik geçmiş vakit; hayatın kendisi çelişki değil mi zaten? doğum-ölüm. gündüz-gece. dün ak dediğin bugün kara olabiliyor. hani giderken seni hiç özlemeyeceğim demiştim ya sana. hayır, sen duymadın! içimden demiştim. şimdi işte köpek gibi pişmanım. ve o pişmanlıkta müslüm baba solo yapıyor. son pişmanlık neye yarar diye. insanoğlu değil günden güne, saatten saate değişebilir diyen abdülhak şinasi’ye hak veriyoruz o yüzden. üstelik şartlar denen vahim şey var bir de. yabana atmıyoruz. sonra on altı basamak çıkıp su ısıtıcısının düğmesine basıyoruz. ıhlamur, kış çayı hazırlıkları yapıyoruz. eşrafa şöyle güzel bir çay da demleyebilirdim aslında diye düşünüyoruz. haşlamadan, önce çayı ıslatıp buğulanmasını bekledikten sonra demlenmiş şahane bir çay. düşündüm yalan yok şimdi. ama ve lakin tembelliğim galip geldi. tam geçmeyen hastalığımı da öne sürdüm. bütün beyaz yakalılar şah-mat oldular tüm bu olan bitenden habersiz. ben kış çayımı içip kendi bacağımdan asılacaktım bugün. sonra da masamda peri bacaları gibi yükseldiğini tahmin ettiğim evraklarım arasında bernardo soaresçilik oynayacaktım. 
bugün çünkü öyle bir gündü. 
nasıl bir gün?
şöyle;
bu sabah uyandığımda üzerimde bir ağırlık vardı. hani olur ya, çok derin nefes almak istersin. ya da gitmeye mecbur olduğun yere değil de başka.. neresi olduğunu bilmediğin bir yerlere gitme isteği. tekrar uyumak, belki de yarım kalmış bir rüyanın sonunu görmek istersin. karışık şeyler işte. böyle başlayan günleri çok iyi biliyorum. içindeki o katılık, tıkanıklık duygusu giderek artar. akşama doğru boğulur gibi olursun. sonra içki içersin, içerim yani! daha da kötü olur. erkenden uyumak isterim. ya da hiç uyumamak. neyse, o da öyle bir gündür işte. amerikan dizilerinde dediklerinin tersi; o güne kadar yaşadığın hayatın son günü.*
işte böyle bir şeydi. tam on beş hadi daha iyimser olalım! on yıldır her sabah hissettiğim. yazar sanki beni karşısına almış, benimle bir kaç saat sohbet ettikten sonra yazmış bunları. yahut içimden geçenleri yazmış desem daha doğru bir ifade olur. 
bu sabah işte, aynı duyguyla dört buçukta uyandım. üstelik dünden uykusuzken, yine uyuyamadım. ilaç dışında (ki bugüne değin hiç kullanmadım) kullandığım bütün uyku ritüelleri bir süre işe yaradıktan sonra sanki son kullanma tarihi varmış gibi bir gece yarısı sizi ayazda dımdızlak bırakıyor. son iki gece böyle oldu. iç anadolu bozkırında don gömlek bırakılmış gibi ortada kaldım yine. bu saatte uyumaya alışkındım. kitap okusan okunmaz, film hiç izlenmez. zira gündüz başlayıp yarıda bıraktığım iki filmi düşününce bu fikri basit bir beckentle savuşturup ihtimaller arasına dahi almadım. iki seçeneğim vardı. ya uzun, çok uzun bir mektup yazacaktım. ya da şu delta sleep şeysinin bendeki etkisinin geçmemiş olmasını umarak ve sağa sola yuvarlanarak uyumaya çalışacaktım. kolay olanı seçtim. bir sağa bir sola sonra tekrar sağa döndüm. tam bu dünyadan uyku alemine geçiyordum ki tır çarpmış gibi oldum. telefonun alarmı çaldı. kafamda bir türlü olduramadığım düşüncelerle yatakta kaç tur döndüysem artık, vaktin uykusuz nasıl geçtiğini fark etmemişim. yataktan doğruldum. yazar günsür’ün hissettikleri bire bir aklımdan geçti. hatta yatağımın kenarındaki siyah seyahat çantam gözüme ilişti o arada. şeytan git dedim. benimle oynama. burak kut’a bağladım. öyle kolay olsaydı. on yılda on defa giderdim. biliyorsun işte yemiyor g.tümüz. niye ısrar ediyorsun. biliyorum psikolojik boşluğumdan istifade etmeye çalışıyorsun ama yemezler. ben biraz daha patinaj yapacağım kendi buhranlarımda. karar verdiğimde zaten sana ihtiyacım olmayacak. ama şimdi sırası değil. şimdi değil dedim. siyah seyahat çantasını görüş alanımdan çıkarıp yerine siyah evrak çantamı ikame ettim. duşumu, tuvaleti yaptım. düldülün anahtarını kaptım. dış kapıda karşılaştığım agah efendiye cevabını beklemeden günaydın deyip ışık hızıyla yanından geçtim. sekiz numaradaki ayyaş herif aracını yine yamuk parketmiş. beş buçuk hamleyle aracı kurtarıp ana yolun zifiri karanlığına çıktım. kafa radyoda nihat vır vır konuşuyordu yine. “kusura bakma nihatçım ama bu sabah seni kafam kaldırmıyor.” deyip başka kanal aradım. canım acayip türkü çekti. sabah sabah çiğ köfte çeker gibi. ne alaka? ben de ilinti kuramadım zaten. bulamadım uygun bir türkü kanalı. fakat akşama şöyle güzel bir türkü kanalı kaydetmeli ve böyle acil durumlarda bir numaraya basmalıydı. neyse, türkü yerine trt fm’de yar saçların lüle çıktı. hiç yoktan iyiydi. üçüncü ışıklara kadar nesrin sipahi hanımefendiyle pek bir neşeli geldik. sabahki mahmurluğunun pası silinmişti yüzümden. hastalığımı bile unutmuştum. öyle ki, her zamanki tez canlılığım, aceleciliğim gitmiş sanki bursa-izmir otobanında sağ şeritte yolun ve yolculuğun keyfini süren sabırlı ve sevecen bir abi dahlolmuştu içerime.  tabi burası türkiye gerçeği vardı bir de. içimdeki barbarı uyandıran kırmızı polonun tehlikeli makası beni bu güzel rüyadan uyandırdı. hiç bir suçları olmasa da poloyu kullanan şahıs veya şahısların yedi ceddine söverek geldim işyerine. neyseki nesrin hanım sahneden inmişti çoktan. yoksa çok ayıp olacaktı kadına. sonrasını biliyorsunuz işte. yedi onda şirketin otoparkındayım. arabanın turbosunun normal devire gelmesi için iki dakika bekledim. yedi oniki de güvenlikçiye günaydın dedim. bu saatte gelmeme alışkınlardı. içlerinden ne düşünüyorlardır bilmem. “ben olsam sabahın köründe ne işin var, uyusana be adam derdim.” geçerken bir ses duydum gibi oldu. bir şey mi dedin? diye sordum. hayır cevabı aldım. on altı basamak çıktım. su ısıtıcısını çalıştırdım. odamın kapısını yavaşça araladım. halbuki hiç özlememiştim!
.
* mehmet günsür - karşılaşma