sizin hiç babanız öldü mü?* - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

sizin hiç babanız öldü mü?*



durup dururken, ortada konusu bile yokken, ben aylık maliyet analizini yaparken, o diz üstü bilgisayarında bir şeyle uğraşırken birdenbire sordu. yaz günü aniden bastıran sağanak gibi ya da güneşli bir ocak günü birden başlayan kar fırtınası gibi. hiç beklemediğim yerden sordu. niye sordu bilmiyorum. neden sorduğunu soracak gücüm de bilincim de yoktu. ama sorusunu cevapladım.
niye bilmiyorum?
elli beş yaşında öldü babam” dedim.
“gençmiş” dediğini hayal meyal duydum.
on yıldır birlikte çalışıyorduk. haftada bir gün uğrar, yönetime sunulacak raporların üzerinden geçerdik. kısa zamanda danışan-çalışan statüsünden ayrılıp birbirimizin arkadaş sınıfına kaydolduk. karşılıklı bir çok şeyimizi biliyorduk. ama bu soru da nerden çıkmıştı şimdi?. sustum uzunca bir müddet. sonra tuvalete diye çıktım odadan. döndüm, yine sustum. içimde bir şeyleri harekete geçirdiğini anladı. ama dönüş için artık çok geçti. o da bunu biliyordu. lafı değiştirmeyi bu yüzden hiç denemedi. bilgisayarından başını kaldırmadı.
ben hiç dönmeyecek olanın acısı ve hüznüyle geniş plaza camımdan karşıdaki kara tepeye baktım. babamla ilgili anıları tazeledim. yapamadıklarını, birlikte yapamadıklarımızı yapmak için kendime söz verdim. sonra, ona yokluğunda tüm olan biteni anlatan bir mektup yazmaya karar verdim. beni anlar mı, affeder mi acaba demeden samimi bir mektup borçlu olduğumu düşündüm. akabinde maltepe sigarası kokulu öksürüğünü duyar gibi oldum. orta iki yıllarında ‘moda'nın çatısız evinde kirada otururken geç kalıp merak ettiğim akşamlarda içime ferahlık veren, merdivendeki ayak seslerini işittim sonra. sabahın beş buçuğunda vakıf gureba hastanesi'nin önünde göz sırası beklediğimizi de gördüm. beklerken yediğim en güzel kaşarlı sandviçin tadını aldım. florya'da beni ilk kez denize soktuğundaki gibi ürperdim. sarılmak istedim yine o zaman ki gibi, sıkıca. sarılamadım. telefon çaldı. açmadım. arkadaşım açmayacak mısın diye sordu. biraz hava almaya ihtiyacım var dedim. anladı. patrona söylersin diyerek çıktım. eve dönmedim. otobana çıktım. ne zaman canım sıkılsa ya deniz kenarına inerim ya da otobanda kaybederim kendimi. otoban yakındı. çamlıca gişelerden gebze gişelere nasıl geldiğimi hatırlamadım. başşehire gidip gitmemekte tereddüt ettim. sağa çektim. anılarla oyalandım bir süre. sonra içimdeki yumruyla birlikte şehrin gri kaosuna geri döndüm. tekrar işe gitmedim. sahile indim. biraz martılarla konuştum. biraz adalar’a kur yapan yolcu vapurlarını izledim. ama en çok iyot kokusunu -ağrı kesici niyetine- içime çektim. ruhumun ağrısı biraz olsun hafifledi. sonra burgaz'a baktım öyle boş boş. babamla hiç adaya gitmediğimi anımsadım bu kez. içimde yine bir şey sızladı. ama gittiğimiz keyifli bir çok geziyi hatırladım. gülümsedim. adasız oluşumuzu bir nevi telafi ettim. fakat içimde bir yerlerde, hiç dinmeyen özlemini nereye koyacağımı bilemeden denize bakmaya devam ettim.. 
.
* cemal süreya
.