31.12.2018

bir meskûn mahal şiiri

herkesin yeni yıl listesi, benim dinmeyen özlemlerim
birinci paketine sarılmış soluk anılarım
bir çiçeğe su vermek nasıl bir duygu anne?
vita tenekelerinde begonyalar, cumbalarda kediler
bugün güneş sanki kar topladı kadıköy'de, ben de bir sürü anı
öyle bir soğuk. sanırsın alaska. frigo. başrollerde kadir inanır, türkan şoray.
ah cecilia
bilsen!
bu yıl ne çok özlem yaptı. ahh bir..!
ama içimden başka kimse bilmiyor
sen de söyleme lütfen
annem benim yüksek reklamcı olduğumu sanıyor
bense babamın yaşadığını rüyalarımda
her gece her gece
'çelik' olsa dayanmaz buna
ödeşmek buysa sevgi neydi, emek neydi?
sanırsın burada kıyılar hep mutedil, rüzgârlar yalnız meltem
oysa içim hep kaba dalgalı, yer yer fırtınalı
hem gidenin ardından konuşmak ne kolay
ama unutmak zor
çok zor..
şair diyor ya; hayat bazen katırlara sümbül falan vermekti
oysa hayatın bir doldurt boşalttan ibaret olduğu en iyi yine birhan hanım biliyor
kimse bir şey demiyor
ama ve lakin artık hiç bir şey iyi gitmiyor sevgili cecilia
hiç
  bir
    şey

öyle bir gelecek düşün ki mesela; meskun mahallerde şiir yasaklansın
öğrenciler istediği sorulardan sınava başlayamasın
kuşlar vapurlarla birlik olup uçmasın
kâbus gibi, bir ibretlik projesi,
ondan geriye doğru sayılan yeni bir dünya düzeni
kimliği bilinen kişi veya kişilerin gözlerimizin bebeğine düşük yaptırarak söyledikleri yalanların sığmadığı bir dünyaya hazır mısın?
ahh cecilia!
soruya soruyla cevap vermek, eski bir viking geleneği
boynuzlarından içki içmek

demiştim ya; herkesin bir hayali olur. benimse kelimelerim.
dökülen yapraklar değil de sararan anılarım
benim en çok acıyan yerlerim
ben artık uyumak istemiyorum cecilia
ben artık..
babamı çok özlüyorum.
.
cecilia krull - my life is going on

30.12.2018

ara’lık

30 aralık
caddeler, mağazalar, haber bültenleri, kulak misafiri olunan muhabbetler, hemen hepsi yeni yıl diyor. hoş geldin diyor. güle güle diyor. kim eski, hangisi taze. güzel nerede, umut hangi iklimde? kafam karışıyor. oysa yılbaşı denince benim aklıma ne lapa lapa kar yağışı, ne büyük ikramiye ne de başka bir şey geliyor. sadece ruhuma sinen portakal kokusu. hepsi bu.
hepsi bu.


29 aralık
çok soğuk ama şanslı sayılabilecek bir gün. sabah, el-ayak donduran soğukta önce beni metroya götüren dolmuşu saniyelerle yakaladım. hemen ardından son dakikada metroya tutundum. üstelik sekizli vagondu. hayatımda çok ender görülen bu ardışık şans anlarımda bir koruyucu meleğimin varlığına ve yenilmez olduğuna inanırım. öyle ki amerika’ya tek başıma savaş açsam kazanırım moduna girerim. yine öyle oldu. indirimdeki ve stoktaki tek kitabı ben aldım. kahvecideki güzel kız ilk bana gülümsedi. lakin benim savaşacak gücüm yok ibrahim. yorgunum. bu yıl. çok..


27 aralık
çocuğum belki. elimde tahtadan kılıç
ve kırgınım sana ben
haberin de olmayacak..
.
uzun zaman olmuştu. bir şarkıyı defalarca, tekrar ve tekrar, belki yüz defa dinlemeyeli.
bu akşam, emre aydın’ın bu şarkısı çıktı karşıma. ben karşı çıkamadım. hatta biraz bile isteye yuvarlandım içine. bir belediye otobüsünde. yetmedi. sesi açtım. çok açtım. sarı ikaz çubuğu. kifayetsiz kaldı. kırmızı tehlikeli çizgiye çıktım. ve şimdi hala oradayım. inmiyorum. saat on sekiz otuz beş. çocuğum belki.


26 aralık
yılın ilk mucizesi geldi. lapa lapa yağdı. ve öğlen vakti, vefasız bir sevgili ardına bakmadan gitti.




24 aralık
pazartesi.
her zamanki gibi.
işe gittim. eve döndüm.


22 aralık
bir süredir bir programa bakıyorum boş boş. hey gidi günler, televizyonda. şimdi nükhet duru. gerdan kıvırarak “neydi her gün yanıp külleriyle çoğalan” diyor. neydi neydi bizi aşık eden..
sonra fatih erkoç geliyor. “sigaramın yarısını ben içtim yarısını rüzgar.”diyor.
bense dışarı çıksam mı çıkmasam mı gibi saçma ve basit bir ikilemde öylece bekliyorum. aslında olmayacak bir mucizeyi bekler gibiyim. köprüdeki kız adele gibi bir şey olmasını bekliyorum. hiç bir şey olmuyor..



21 aralık
küçük, sakin, kendi halinde, sessiz bir sahil kasabası dillere pelesenk olmaktan öte, şimdi, şu an, tam da bu ara’lık gerçekten ihtiyacım olan şey sevgilim. ama ve lakin; tüm iyi şeyler gibi bunun da bir bedeli var. bir karşılığı..
anlıyor musun?

19 aralık 
akşam. kış karası. saat on sekizi biraz geçiyor. yağmur şimdi karla karışık. ama ajanslar yüksek yerlere kar yağabileceğinden bahsediyor. ahmet kaya ise; doruklara sevdalandım diyor. ben arka dörtlünün en solunda, pencereden gelen soğukla, yanımdaki ablanın yaydığı sıcak aralık’tayım. oysa ve aslında; bir süredir durmuş, boş gözlerle dünyayı izliyorum. bu kadar karmaşa diyorum, ömrü üç saniye ile üç saat arasında süren her şeyi, herkesle aynı anda yapma çabası, her şeye ve herkese yetişme telaşı, bu koşturmaca. sonra bu hız. bu içeriksiz ve samimiyetsiz muhabbet. bu büyükşehir aymazlığı. metropol vurdumduymazlığı. bu hayat ise şayet, nehirdeki römorkörü kullanmaya can atan 25.saat’in edward norton’un hayatı nedir acaba? ya da bir deniz feneri bekçisinin? bazen notlar alıyorum. üzerine düşünüyorum. bu hızda, bu karışıklıkta nasıl olup da çıldırmadığımıza şaşıyorum. ya da herkes çıldırdı da bu durum bize normal mi geliyor diyen, incir çekirdeğini doldurmayan düşünceler işte. 

15 aralık
kuşlar mutlu. kuşlar özgür. kozyatağı’ndan sarıyer’e uçuyorlar. 

ne güzeller..






11 aralık
sabahın yedisi. üç kadın, iki adam bir metro tutamağında hayata tutunmaya çalışıyoruz. vagon haddinden fazla kalabalık. vatansız mülteciler gibiyiz. şaşkın. yorgun. uykusuz. ve öyle sessiz. içeride nuri bilgi ceylan filmlerinin sakinliği var. herkes kendi halinde. tam bir liberalizm. hemen solumda oturan şanslılardan ikisi kafalarını geriye yaslamış yalandan yahut gerçekten uyuyorlar. arkamda kapıya yaslanan yeşil montlu, kirli sakallı adam tilt oynuyor. bizim tutamağın sakinlerinden beyaz şapkalı kız, siyah ojeli parmaklarıyla telefonunu kurcalıyor. yanındaki güzel gözlü kız ise mağrur ve hareketsiz. ünlü bir ressama poz verir gibi. karşısındaki orta yaşlı, esmer kadın yorgun. düşük omuzları, ayak uçlarına bıraktığı derin düşünceleri var. sırtı bana dönük abinin turkuaz mavisi montu var. hemen ensesinden sarkan şapkasının içi hardal renkli bir vadi sanki. içinde oynuyoruz. hafız. fiko. turgut ve ben. vadinin ortasında bir bataklık gölü var. yüksekçe bir yerden aşağıya bu bataklığa bakıyoruz.  “üç tane adamı içine çekmiş olm bu bataklık” diyor turgut. fiko hemen bozuyor turgut’u; “siktir lan, nerden duydun da uydurdun hemen?” üç adamı gerçekten yutmuş mu bilmiyoruz ama gece rüyalarımıza girecek kadar ürkütücü bu vadi. yukarıdan, aşağıya göle isabet ettirmek için üç-beş taş atıyoruz. kimsenin taşı ulaşmıyor göle. en yakın atan hafız’ı birinci ilan edip eve dönüyoruz. midemin çok fena kazındığını hissediyorum. ama öyle böyle değil. daha kapıdan girmeden bağırıyorum “anneee ben çok acıktııım.” ses yok. hiç böyle yapmazdı oysa. en kötü ‘zıkkımın kökünü ye. daha şimdi yedin’ derdi. bir daha bağırdım en orta üç sesimle. bu kez “ayrılıkçeşmesi” dedi annem donuk, metalik bir sesle. ayrılıkçeşmesi. marmaraya gidecekler bu istasyonda insin dedi. indim.





08 aralık
berberden dönüyorum. güneş aralık ayına göre çok cömert. lakin kuru soğuk da öyle. bolu’ya, ankara’ya düşen karın ayazından nasipleniyoruz. bu yüzden ve soğuk bahanesiyle traştan sonra meto’ya yıkatmadım saçımı. o vakit üfleyim abi” dedi çevik bir hareketle saç kurutma makinesinin kablosunu koluna dolarken. oldu olacak bir de oku olm bizi. hem n’olacak bu memleketin ve beşiktaş’ın hali” dedim. bir şey demedi. aynadan baktım. bıyık altından gülümsüyordu köftehor. çıkınca hafız’ı aradım. “bugün buluşamam birader” dedi kılıbık herif. feneri nerde söndürdüğü bilinmeyen fiko, yine açmadı. önümdeki notlara bakma ihtiyacı hissettim. alışveriş listemi gördüm. soğan, domates, mandalina, ayva. edip cansever görse; şimdi nefis bir şiir yazardı bu listeye diye düşündüm. sonra sait faik düştü aklıma; o da adına düzenlenen yarışmada birincilik kazandıran güzel bir öykü yazardı, sakin sakin. suya sabuna dokunmuyor gibi görünen ama ruhumuza işleyen bir hikaye. film de çekilebilir elbet bu mahşerin dört atlısına. kızarmış yeşil domateslerin, mandalinaların filmi oluyor da portakalla soğanın neden olmasın? olurdu elbet.. mesela; nuri bilge ceylan’ın uzun uzun bir soğana, bir portakala yakın çekim yaptığı, arka planda bazen flu bir maviliğin, bazen kar beyazı bir cümbüşün yer aldığı cannes film festivalinde jüri özel ödülü alacak bir film. şarkı lafzına hiç girmiyorum. zira barış abi bu bahsin en iyisini yazdı. üstüne başka şarkı da yazılmaz, söz de edilmez..
.

29.11.2018

oyun

bir oyun tutturdum ne vakittir. rastgele bir şarkı açıyorum. hangi sanatçı çıkarsa ve telefonumda ne kadar şarkısı varsa eve gidene kadar sadece o şarkıları dinliyorum. in the name of father filmindeki gerry gibi adam asmaca da oynayabilirdim elbet. yahut dolmuşun kirli camından süzülen yağmur damlaları arasından yansıyan renk cümbüşünü ve dahi özenti ama özensiz dükkan isimlerini de okuyabilirdim. veya bindiğimden beri dedikodunun kırk türlüsünü yapan arkamdaki ablaların dallasvari hikayelerinden yeni bir hikaye de kotarabilirdim. hiç birini yapmadım. kendi oyunumu oynadım.
.
emre aydın çıktı bu akşam. 
kasım ayının sonu. soğuk. yağmur çiselemiyor, rüzgarla birlik olup adeta adam dövüyor. hem zaten bu havada rahmetli leonard cohen çıkacak değildi herhalde..
neyse.
ellerim ama ilginçtir bu akşam şaşılacak kadar sıcak. bunu yanıma oturan kızcağızın hohlayarak ısıtmaya çalıştığı ve birbirine sıkıca kenetlendiği ellerinden daha iyi anladım. ilk o vakit farkettim ellerimin üşümediğini ve dahası sıcaklığını. hani yanlış anlamayacağını bilsem ısıtırdım ellerini, ellerimle. zayıf, çelimsiz bir kız. d vitamini eksik kesin. kucağındaki kitaptan anladığım ya ingilizce kursuna gidiyor yahut yabancı dillerde okuyan bir üniversiteli. elleri çok üşüyor. ovuşturuyor, üflüyor. yok ısınmıyor bir türlü. aksine benimkiler tarihinin en sıcak günlerini yaşıyor. rusya’nın sıcak denizlere inmesi gibi bir şey bu benim için.
..
işten erken çıktım güya. her vakit uçan kaçan dolmuş bu kez olmayan trafiğe rağmen gitmek istemiyor. yılmaz erdoğan’ın yolculuğundan bile uzun sürüyor seyahatimiz. üstelik otlu peynir kokusu da yok. safi mazot. biraz arada açılan kapıdan içeri dolan soğuk havanın nemli kokusu. biraz elleri üşüyen kızın parfümü. 
..
onlar gibi değilim ben” diyor emre aydın kulağıma kulağıma. peki ben kim gibiyim?
düşünüyorum bu alacakaranlıkta. trafiğin en çekilmez sathında. fazla sürmüyor cevabı bulmam. ben tabi ki babam gibiyim. çayı içişim. gülüşüm. kaşlarımı çatışım. ve tabi ki huzursuzluğum. 
..
şimdi aklımda bir şey var. karanlık, uzun bir yol. mevsimsiz. kokusuz. uzak bir diyar. ama renkli. gecenin siyahına galebe çalan parlak bir mavi. yine de dünyada sadece üç renk kalmış gibi. gecenin siyahı. parlement mavisi ve yoldaki sarı ışıklar. bir de koşuşan insanlar. dört, beş, sekiz, tam on iki siyah kafa. bir şeyler konuşuyorlar. ama anlamıyorum. otobüse biniyoruz. hala konuşuyorlar. ben yine bir şey anlamıyorum. camdan dışarı bakıyorum. babam, yolun ortasında. işaret ve orta parmağının arasına sıkıştırdığı maltepe sigarasıyla el sallıyor. babamın pantalonu mavi. parlement mavisi. montu siyah. geceden kara. yüzü.. yüzü? yüzü aydınlık. çok aydınlık. güneşten bile. çekil kenara diyorum. ezileceksin. tüm çocuk korkumla. duymuyor. karşıdan kocaman ışıklarıyla devasa bir şey geliyor. babamı alıyor. siyah kafalı adamlar bir şeyler konuşuyorlar. iyi adamdı emin bey. onu çok özleyeceğiz.
..
elleri üşüyen kız indi. şoför dört kez hatalı sollama yaptı. emre aydın yarım düzine şarkıyı bitirdi. ikinci tura başladı. ama yağmur hiç dinmedi bu akşam. 
bir gün de diyorum; havalar çok daha soğumadan ve yağmurlar kesilmeden sebepsiz yere işe gitmeyip öğlene kadar yataktan çıkmamalı. öğleden sonra da deniz kenarına inip kuşlara simitti, ekmek içiydi bir şeyler vermeli. ve denize en yakın, en soğuk çay bahçesinde su bardağı ile çay içmeli. bir gün diyorum yapalım bunu..
..
.
emre aydın - çocuğum belki


aşk


böyle havaları çok seviyorum.. 
                                            istanbul, kasım 2018
.

son çalan şarkı : placidodomingo

25.11.2018

içinden kuş geçmeyen fotoğraf, fotoğraf değildir..

denizi görüyorum bazen. buradan, yeni evimden. bu beni mutlu etmiyor. fakat mutsuz da etmiyor. bazen dakikalarca, öylece bakıyorum. kirli, gri binaların arasından. mavi çok uzak. ama biliyorum orada. bir tutam su. hareketsiz. bazen donuk. bazen parlak. adaların ve pusların arasında. iki kanat çırpımı mesafede. zaten kuşlar da en çok o yöne uçuyorlar. bu akşam misal; gün batımında hem denize, hem güneşe uçtular. duramadım, telaşlandım ben de onlar gibi. bir sürü fotoğraflarını çektim. hüzünlü güneşin. çılgın kuşların. eksilen bir günün daha...




sonra içinde kuş olmayan fotoğrafları sildim. yeniden çektim. yine sildim. defalarca. onlarca resim..
bunları niye yaptım, kuşları görünce neden aklım başımdan gidiyor yani? 
inan hiç bilmiyorum. bildiğim bu dünyada bana huzur yok sevgilim. oysa kaç ay oldu pessoa’ya elimi sürmedim! hem bilirsin benim huzursuzluğumun kitabı yok. doğuştan! 
gerçi bu düşüncemin kuşlarla da bir ilgisi yok. pazar günleri baş suçlu galiba. sonra ve biraz kitaplar. biraz filmler. biraz keşkelerim. biraz korkaklığım. ama ve sanırım; en çok da hayatı yanlış sorudan cevaplamaya çalışmam. o vakitler susanna tamarro’yu okumuş olsaydım belki, dinlerdim içimdeki sesi. hayal görüyorsun mithad demezdim. 



bazen de itidale davet ediyorum kendimi. böyle olması gerekiyormuş diyorum. içimde kaybolan huzur ve güven ortamını tesis etmek için devrik cümlelerden teselliler icat ediyorum. filmlerden ve kitaplardan alıntılar yapıyorum. halbuki hayatın film ve kitaplardaki gibi olmadığını öğreneli bir asır olmuştu. lakin insanız. umut etmek istiyoruz..
biri alman, diğeri ingiliz patentli peş peşe iki filmin sonunda düştüm bu çukura. siyah ekranda beyaz yazılar akarken anlamını bilmediğim final şarkısında yuvarlandım boşluğa. her pazar içime çöreklenen anlamsız sıkıntıya hapsoldum. oysa çırpınmanın faydası yoktu. geçmeyecekti. insan belli bir seneden sonra etrafına ve en çok da kendine belli ettirmek istemese de hem kendini hem hayatı çok iyi tanıyor. ötesi zaten lafügüzaf. tecahül-i arif. hüzne bulanmış şarkılar.
.
.
s e z e n  a k s u - gidemem

24.11.2018

beş vakit - 18

sabah:
yirmi yedi ekim listemdeki kırk şarkı eşliğinde kadıköy’e uçuyorum. gripmiş, kırgınlıkmış, burun akıntısıymış. vız geliyor sevincime. bayram sabahındaki çocuk heyecanıma. oysa daha bu sabah kolumu dahi kıpırdatmak zul gelirken kadıköy’ün ılık hatırası zihnime üşüşüverince kendimi bir anda durakta buldum. şimdi lila renkli bir otobüsün teker üstünden yazıyorum. seni bilmem ama ben kadıköy’ü çok seviyorum doktor. uzak kalınca daha çok anladım bunu. hem aynı şey değil belki ama gurbet hasreti çekenler gibiydim kaç aydır. ve şimdi rahmetli raşit taha’nın unutulmaz ezgisiyle şahlanıp göztepe rampasından iniyoruz. keyfime diyorum, diyecek yok..
..
.
öğle:
güzelliğinin çok farkında. belki bundan, belki başka saiklerden siyah mini eteği, açık yeşil hırkası ve uzun sarı saçlarına aksesuar ettiği yakılmamış uzun marlborosu ile zafer kazanmış komutan gibi girdi piraye cafe’ye. yanında iki de kılıksız adam. tüm dikkatleri üzerine çekmek ister gibi oturur oturmaz şen ve şuh kahkahalar patlattı. sonra iki kadın daha geldi masalarına. cafenin gayrisafi gürültüsü içinde kayboldu sesleri ve görüntüleri. peki ben nasıl düştüm buraya?
aslında amacım ve hedefim farklıydı osmanağa camii girişinde. balıkçılar çarşısı, sahafların sokağından direk moda’ya çıkmaktı niyetim. lakin yılların verdiği alışkanlıkla sakız gülü sokağı’na girmişim. farkettiğimde ise rexx sineması’na çoktan gelmiştim. bozmadım yönümü. ipek yolu’nu takip eden kafile gibi ezberimdeki rotayı takip ettim. kırmızı bir tramvayın peşinden önce bahariye’ye sonra da nazım hikmet’e girdim. sonra işte o sarışın.. yazdırdı bana kendini..
kafanı kaldırdım. gitmişti.. yoksa..
yoksa hiç gelmemiş miydi?
..
.
ikindi:
dışarısı buz gibi. lapa lapa kar yok belki ama hava buz kesiyor işte. lakin minibüs sıcak. ve kaloriferin tam üçündeyim. üstelik cam kenarı. dışarıda koşuşturan cumartesi insanlarını izliyorum gayri ihtiyari. kulağımda dinginlik veren nefis bir melodi. işte tam o esnada açılan kapıdan içeri hücum eden ve yüzümü okşayan serinlik var ya doktor? onu da çok seviyorum...
..
.
akşam:
bugün yakın gözlüklerimden birine gözlük ipi aldım. kampanya varmış. allah'ın üç gramlık, beş liralık ipinde ne kampanyası olacaksa. esnaf zevzekliği işte. neyse...
şimdi işte uzak gözlüğümle tv'de beşiktaş'ımın gollerine bakarken boynumda asılı yakın gözlüğümle de tezer hanım'ı okuyorum. ne vakittir okumamıştım. eski bahçe~eski sevgi kitabından rastgele satırlar okuyorum. eski bir tanıdıkla konuşur gibi oldum. yine en çok gabuzzi hikayesini sevdim.
..
.
yatsı:
ne güzel şarkılar var*
.
..
* tezer özlü
.
le trio joubran - masar

22.11.2018

nane limon kabuğu

bugün, gün boyu. nane limon ıhlamur içtim. barış abi’yi mırıldandım. pencereden süzülen su damlalarının koreografisini izledim. bazı terledim. bazı üşüdüm. şarkının sözlerini unuttum. google'a bakmaya üşendim. içine hatmi çiçeği. biraz tere otu katasın aman..
keşke dedim evde olsaydım. yahut kadıköy’ün herhangi bir cafesinde. yağmuru daha keyifle izlerdim. hem nane limon yerine o zaman çay içerdim. biraz önümdeki kitabı okur, biraz dışarıdaki insanları yazardım. ama.. ama işte...
işyerinde çünkü ne kadar aylaklık yaparsan yap çalışmak zorunda kalıyorsun. istesen de istemesen de. ama ve yine sen biliyorsun çalışmakla ilgili bir meselem yok benim. derdim mecburiyetler. üç kuruşa tamah etmeler. bugün git yarın geller. istediğin yaşamdan başlayamamalar falan..
.


içerideki müziğin sesi dışarıdaki yağmura katık oldu hep. pencereden süzülen damlalar pişmanlıklarım gibiydi. şarkılar mıydı beni bu kadar hüzünlendiren yoksa yağmur muydu? bazen bazı soruların cevabı verilemiyor..
keşke dedim sen olsaydın şimdi. keşke böyle bir yağmurda sürseydik arabımızı uzun bir bilinmezliğe. ama.. ama işte..
hayatta çünkü bir şeyi ne kadar çok istersen o kadar olmuyor bilinenin aksine. çırpındıkça daha çok batıyorsun derinlere. hem bak ne diyor şair ; çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin.*
oysa çırpınmamalı. yürümeli. eğip başı yürümeli. asla ve kat’a geriye bakmadan..
.
yağmur şiddetini artırıp camı kapatmak zorunda kaldığımda rahmetli babamı aradılar benim telefonumdan. ne diyeceğimi bilemedim. uzun süren sessizliği safinaz hanım bozdu. 
bir tane daha içersiniz değil mi?” dedi. 
hayır diyemedim. hattın öteki ucunda kızcağız kim bilir ne söyleyip de meşgulün elli tonuna bağladı telefonu. bilemiyorum.
bildiğim; gün boyu nane limon içip yağmuru dinledim. kuşları bekledim. lakin hava muhalefetinden olsa gerek gelmediler. zaten kimi özlediysem şu hayatta, gelmedi.
sen gelmedin.
babam gelmedi.
kuşları zaten biliyorsun işte...

19.11.2018

akşam

şırıl şırıl pazartesi. göle dönen sokaklar. eve dönme telaşındaki insancıklar. vasıta bulan şanslı.-bulamayan nimet abla'da- minibüsün içi-dışı aynı. renksiz, kokusuz ve soğuk. arkada mırıldanan iki arkadaş. başka konuşan yok. başka insan da yok. bir ben. bir önümdeki şoför. ak saçlı. kırmızı kazaklı. ötekiler gibi sigara içmiyor. ama sol camı açık. sağ cam da. üşüyoruz reis diyemiyoruz. basiretimiz kördüğüm. minibüs ıslak. hayat kaygan. düşünceler hareketsiz. otomatik kapı yılan. her tıssss edişinde bacaklarımdan ruhuma bir serinlik. sonra ellerim.  nihayet hayallerim. ama ve neyse ki vaya con dios. neyse ki sevgili dani var. sekiz şarkılık kuytusu çok iyi. en az mercimek çorbası kadar. biraz biraz ısınıyoruz. metroya gidenler. elinde poşetle binenler. müsait bir yerde inenler. camlar şimdi hohlasan kalp çizilecek kıvamda. resmim fena. o yüzden ve sadece bjk yazıyorum işaret parmağımla. ardından bir öğrenci uzatıyorum. olağan şüpheli sıfatımla ben değilim arkadaki delikanlı diyorum. ters bakan ak saçlı “ha oldu o zaman” gibi bir şeyler geveliyor. sileceklerinin hoyrat sesi yağmura karışıyor. sonra sonra kana. trafik ağır yaralı. kan kırmızı stop lambaları. hastalıklı virüs gibiler ve her geçen saniye çoğalıyorlar. bana sorarsan marquez’in pazartesinden rol çalıyorlar. çünkü yeşil çok az. mavi hiç yok.
ahh mavi. ahh edip..
bir akşamüstünü düşünmek
bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki?

17.11.2018

italyanca sözlü hafif müzikler

seni görmek beni hep heyecanlandırmıştı. yine öyle oldu. fakat bu kez çok ama çok erken uyandım..05:13
..
.
“uyandın mı oğlum” diye sordu ben giyinirken.
“acelen nedir? kahvaltı hazırlayayım, öyle git” dedi. 
ne iştahım, ne de keyfim vardı. ama işte canım annemdi. montumu çıkarıp mutfaktaki masaya kuruldum. bir yandan kahvaltıyı hazırladı. bir yandan anlattı. ben dinledim. sadece dinledim. tıpkı eski günlerdeki gibi..08:18
..
.
trt müzik açık. 90'lı yıllar yazıyor sağ alt köşede. ekranın ortasında harun kolçak. "gir kanıma" diyor. 
"hani bekarlık sultanlık derdin yetti canıma" diyor kıvırcık saçlarıyla. pencereden top oynadığımız arsadan tarafa bakıyorum. geri gelmeyecek olanın sancısı saplanıyor flu anılarımın arasına. arsanın yerinde sekiz katlı, çirkin bir bina. allah diyorum hepinizin...09:01
..
.

mekanik bir ses ; “lütfen peronlardaki sarı çizgiyi geçmeyiniz” diyor. yeşil ışıklı gösterge ise kadıköy’e gidecek 8’li vagonun 3 dakika sonra geleceğini bildiriyor. ki sekizli vagon en sevdiğim. tıpkı cumartesi günleri gibi. kasım ayı gibi ve güzel kokulu kadınlar gibi. en uçtaki bankta yalnız başıma oturuyorum. italyanca sözlü hafif müzikler dinliyorum. beş metre ötemde otuzlarında bir kadın. boş yer olmasına rağmen ayakta bekliyor. bordoya çalan koyu kırmızı montu, kumral saçları var. siyah kulaklıklarından ruhuna akan müziği merak ediyorum. ama o ser de vermiyor sır da. yüzü ciddi. sanki teoman’ın paramparça’sını dinliyor. kimseyle muhatap olamam diyor. belki de bugün doğum günü. öyle şık, öylesine akrep kırmızısı giyim ve kuşamı. lakin mutlu mu üzgün mü bilemiyoruz. ama allah’ı var şimdi boynu cemal süreya’nın üvercinka’sından daha güzel. çok, çok güzel. üzerine hem şiir yazılası, hem resim çizilesi. hani şarkı bile bestelenir. o derece kuğu. o derece ‘cool’. lakin benim hiç birine yeteneğim yok. dümdüz yazıyorum. o tüm bunların belki farkında, belki değil. arada elindeki telefona bakıyor. belki fotoğraflarına bakıyor. belki teoman’dan sıkılıp joan baez açıyor. belki de…  
tren gelirken son kez telefona bakıp saçını düzeltti. makyajını kontrol etti. soluna yani benden tarafa en baştaki ciddiyetinden ödün vermeden ifadesizce baktı. sonra ben bir köşe koltuk bulup bunları yazdım..10:22
..
.
perondan gişelere çıkan asansördeyiz. 13 kişilik yazıyor asansörün metal levhası. oysa sekiz kişi, kalın mont ve kabanlarımızla dolduruyoruz. çantalarımız da cabası. kabaca hesaplıyorum en fazla bir kişi daha alır. ama on üç insanı asla almaz. on üç kişiyi asla almaz bu asansör diyorum. yanımdaki top sakallı nazikçe gülümsüyor. en fazla dokuz bilemedin on ama ve asla 13 kişiyi almaz diyorum. ısrarcıyım. ka-pı açı-lı-yor dedi bu sefer mekanik kızımız. dediği gibi kapı açıldı. ama ters köşe olduk hepimiz. gri bir duvara baktık kısa bir süre. ilk uyanan top sakallı abi oldu. "bu taraftan" dedi yine nazikçe. on üç kişi almaz demedim bu sefer. ama kesinlikle almazdı..10:41
..
.

den skyldige (2018) yine bir danimarka filmi. yine harika bir iş. seviyorum bu kuzey insanlarını.
tek bir mekan. tek bir adam. etrafında üç beş yasal memur. tom hardy'nin taksi içindeki tek kişilik şovunu da çağrıştırdı ayrıca. (locke-2013) 
sıradan görünen bir kaçırılma olayının etrafındaki iç ve dış hesaplaşmalar, düşmeyen tempo ve dinmeyen merak hissi. sona doğru gelen sürpriz. ezcümle; düşük bütçe, büyük iş. adamlar yapmış dedim film bittiğinde. adamlar yapmış..16:53
..
.
dosto'nun budala'sı geçti elime. kaç yıllık kitap. doksanlı yıllarda birader kampanya ile almıştı. bir düzine klasikle birlikte. fakat budala bitiremediğim talihsiz kitaplardan. en baştan yeniden okuma kararı aldım. tanpınar'ın huzur'u ve çamlıcadaki eniştemiz'le birlikte hepsini bu kış bitirmek gibi bir amacım var. ve yazabildiğim kadar yazmak gibi bir isteğim var. 'sazanların tarihi' varsa mithad selim'in bir tarihi neden olmasın? taslakta, telefonun not defterinde, bloknotlarda hapsetmeden, az ya da çok demeden,  iyisine kötüsüne bakmadan bu yorgun dimağa üşüşenleri an ve an buraya not etmek gibi bir istek bahsettiğim. bu da diyorum; benim mülteci isteğim olsun. bu da benim...19:37
..
.
la casa del papel - bella ciao

15.11.2018

yetersiz bakiye

beş kasım : 
çenemi tutamadım. sol çaprazımda çipil gözleri ve beyaz gömleğiyle direksiyon sallayan şoföre seslendim; “kaptan” dedim. “ yoksa size de mi ceza yazmaya başladılar? ilk kez kemer takan bir otobüs şoförü görüyorum da....”
cümlemi bitiremedim. benim konuşmamı bekliyormuş yahut yıllardır konuşma perhizi yapmış da diyeti bugün bitmiş gibi saymaya başladı: “abi dedi ceza için değil. kendi canım için. bakma böyle son model göründüğüne bu meretin. ne hava yastığı, ne başka bir şey var. yolcunun var ama bizim güvenliğimiz yok. yoksa ceza için değil valla. hem zaten bizim neyimiz var ki, hakkımız, hukukumuz? evde karısına kızan, söz geçiremeyen gelip bize saldırıyor. yolcusu ayrı, trafikteki magandaları ayrı. patronları zaten hiç sorma. üç otuz paraya, köle gibi saatlerce çalıştırıyorlar. sonuçta can güvenliğimiz yok sayın abim. onun için taktım.” der demez haklısın deyip ben de kulaklığı taktım. ve başkaca söz etmedim..
tom waits batan günün yorgunluğunu unutturmaya çalıştı. üç dört yolcu şoföre şurdan geçer mi, burdan geçer mi diye sordu. şoför kimine sakince cevap verdi. kimine ikinci, üçüncü kez sordurdu sualini. kimilerinin akbili yetersiz bakiye dedi. kimisinin istanbul kartı tuhaf ses çıkardı. o vakit şoför müdahale etti. “bazen yapıyor böyle, beyni sulanıyor. sen bir daha dene bacım” dedi. sonra sessizlik oldu. otobüsün bütün erkek nüfusu mini eteğinin altına siyah fileli çorap giyen uzun boylu sarışının düzgün bacaklarına baktık bir süre. arkadan yaşlıca bir kadın sesi “şefer beyy kliması çalışmıyor mu bu arabanın” diye haykırdı. şoförün cevabı kısa ve netti: “camları kapatın açayım”. ama şoförün mesaisi bugün bitmeyecekti. inenler. çıkanlar. soru soranlar. sormaya teşebbüs edenler. nihayet; otobüsün ilk basamağına sağ ayağını, kapısına da sol elini dayayan yolcu; “uzun çayırdan geçer mi evladım” diye sordu.
“geçer geçer amca geç” dedi bizim şoför bıkkınlıkla. 
...
.
yedi kasım : 
herkesin derdi farklı aslında. ama duygusu aşağı yukarı aynı! çünkü herkesin derdi kendine büyük, kendine çözümsüz. yorgunlukları edirne’den kars’a kadar. buna karşın umutları ve mutlulukları avuç içi kadar bile değil. 
ne diyordu yeditepe istanbul’un yusuf’u; “hayat sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer.” 
öyle mi gerçekten ibrahim?
...
.
sekiz kasım:
sabah işe gidip akşam eve dönmelerdeki monotonluk mu canımızı sıkan yoksa hep bir şeylere mecbur oluşumuz mu? başkalarının hadi daha açık konuşalım ailemizin, eşimizin dostumuzun, yakın ve uzak akrabalarımızın, komşularımızın, iş arkadaşlarımızın ezcümle toplumun en küçük ve en büyük katmanlarının, geleneğin ve göreneğin bize biçtiği “rolü” oynamaktan mı yorulduk acaba? istediğimiz sorudan başladık da hep istediğimiz hayata başlayamadık bir türlü. belki de bu yüzdendir tüm bu yaşam kabızlığımız?
olamaz mı?
olabilir.
ama benim için sadece o değil. kendiminki yetmiyormuş gibi her gün birilerinin derdini de kendime yük ediniyorum. çünkü ve kahretsin ki nihai kararı ben vermesem de olayların tam içindeyim. gözümü kapatıp ‘bana ne’ diyemiyorum. yoruluyorum sevgili ibrahim. çok yoruluyorum.
ha ben çok mu sütten çıkmış ak kaşığım? değilim elbet. ama ve lakin böyle göz göre göre  yapılan ‘legal eziyetlere de’ gönlüm razı gelmiyor. insanlar beni darlıyor. yoruyor. bunaltıyor. kontürü biten akbil gibiyim. bağırıyorum, çağırıyorum. ama nafile! 
kendimi kendimden başka duyan yok.
yağmuru kim döküyor ibrahim?
...
.

dokuz kasım:
sonbaharın tadını çıkarmalı diyorum bazen de kendime. gözlerini kapamalı. akşam serinliğinin içine içine işlemesine müsaade etmeli. akabinde bir tas sıcak mercimeğin hayalini yaşamalı. ya da erkenci kuşların ikindi vaktindeki telaşlarını düşünmeli mesela. her akşam, her akşam. kuzeyden güneye çırpınan kanat seslerindeki manayı bulmalı. yahut otobüs camının buğusundan süzülen ışık hüzmesindeki mucizeyi aramalı. ya da ne bileyim hayır işine falan girmeli kuşlara arada sırada değil de her gün ekmek içi vermeli. 
.
ama ben kime diyorum?
oluyor mu? olmuyor.
ak kaşık değilim demiştim. insanız nihayetinde. diyardan gidemeyince bulunduğumuz kabın şeklini alıyoruz mecbur. 
bu akşamüstü misal bir olay cereyan etti.

eskiden olsa pancar gibi kızarır, sinirden ellerim titrer, tansiyonum çıkar, şekerim falan fırlar en sonda söyleyeceğim bütün kelamları da bir çırpıda söyler ve en nihayetinde sizin işinizin de gücünüzün de tekerine çomak sokarım ulan deyip ceketimi alır çıkardım. (gerçi şimdi mevsim kışa yazıyor. kapşonlu kabanımı alıp çıkıyorum akşamları) ama işte gerek yok. sinirlenmiyorum artık. her türlü laf sokmalarına, şark kurnazlıklarına aldırmıyorum. hatta gülüyorum. hatta ve hatta anlamazlıktan gelip salağa bile yatıyorum. imalı laflarına dolambaçlı cevaplar veriyorum. abd ile türkiye gibi uzlaşmaz görünüp uzlaşamadığımızda uzlaşıyoruz en azından. (yoo töbe haşa. arkadan iş falan çevirmiyorum. ak kaşık değiliz dediysek katran karası da değiliz sevgili ibrahim)
ama ve öte yandan hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür diyorlar ya. doğru. bazı şeyleri çabuk unutuyoruz. umursamıyoruz. belki umursamak istemiyoruz. lakin hayat devam ediyor. mevsimler geçiyor. geceler günleri, akrepler yelkovanları kovalıyor. içimize uhde olup sızı veren başka başka yaralar hiç hesapta yokken, ansızın sızlatıyor bam telimizi. bazı bir şarkının unutulmuş nakaratında. bazı tersten esen bir karayel ile.
işyerinin köşesinde yıllardır ve öylece duran ağacı diyorum. cinsini bilmediğim incir yahut ceviz olma ihtimali yüksek ağaç geçen sonbahar da böyle çılgınca yapraklarından evvel dallarını savuruyordu. sanki onu bağlayan her şeyden kurtulup koşar adım kendisini bekleyen kaderine gitmek istiyordu. lakin kökleri buna müsade etmiyordu. tam on bir ay sonra o orada, ben burada olduğum halde dikkatimi çekmemiş. ya da ben çekmesini istememişim belli ki. dedim ya umursamak istemiyoruz. unutmak istiyoruz. fakat olmuyor. eskiden nevrimizi döndüren 3.şahıs kişilerin her türlü pespayeliğine de alışıyor insan. ülke ve insanının hokkabazlığına da. ama işte gelgelim kendine alışamıyor. kendine hiç alışamıyor ibrahim. hem, sıla haklıydı zaten: rengimizi sıyırıp da gitmiş gidenimiz..
...
.
on bir kasım:
ufak şeyleri dert etmeyin hepsi de ufak şeylerdir diyor. az önce çantama attığım minik kitabın sunuş başlığı. 21.03.2011’de almışım. istiklal caddesi mephisto kitabevinden. çok iyi hatırlıyorum o günü. nesi ilgimi çekti bu küçük kitabın ama onu net hatırlamıyorum. çünkü o gün derdim büyüktü. hem çok büyük! elbette bana göre. bir hafta içinde hem işssiz kalmıştım. hem sevgilimden ayrılmıştım. aylak aylak istiklalde dolaşıyordum. kendime acıyordum. samuel beckett’e lanet okuyordum. bir yandan da tünele doğru yürüyordum. sonra ve daha önce hiç duymadığım bir fransızca şarkı işittim. kafamı sola çevirdim. mephisto’dan geliyordu müzik. şarkının tamamını dinlemek için kitaplar arasında dolaşırken kitabı gördüm. kumsalda düşürülmüş, güneş ışığında parlayan küçük bir mücevherat gibi gözüme battı. ön sözünden okumaya başladım. ne kadar vakit geçmiş bilmiyordum. fransızca müziklerin kucağında, dünyadan ve mütemmimcüzi bütün dertlerinden arınmış, huşu içinde kelimeleri yutarken duyduğum koku dünyaya sert bir iniş yaptırdı. maria’nın kokusuydu bu. bütün can ve cam kırıklarım, iğnelerim ve çuvaldızlarım bir bir batmaya başladı. mecnun misali mephisto’da maria’yı aradı gözlerim. bütün bedenim. lakin sabahın dokuzunda üç kişiydik biz koca kitapçıda. ben, at kuyruklu bir genç ve uykusu kaçmış yetmişlerinde ak saçlı bir profesör. bir de işte kapının girişindeki kasada duran kasiyer kız....
kasiyer kız. tabi ya. kapı açık. hava rüzgarlı. e benim de başım dumanlı... parfümün adını sordum emin olmak için. asılıyor sandı kızcağız. ben saf saf parfümün ismini beklerken “güvenliği çağırmadan git isteerrsen salag” dedi. uzatmadım. kitabın parasını ödedim. markiz’e gidip sekiz çay, üç nescafe, bir tabak kurabiye eşliğinde kitabı bitirdim. yüzümde şapşal bir gülümseme. yudum reklamındaki aile gibi ayaklarım yerden kesilmiş vaziyetteydim kitap bittiğinde. tüm sorunlarımı çözmüş, yetmemiş dünyanın esbabı mucizesine vakıf olmuş gibiydim. temiz havaya çıkıp istanbul mikserine girdiğimde ise ayaklarım yere bastı. acılarımı, kırıklıklarımı kaldığım yerden, içime içime süzmeye devam ettim. şu an karşımda otobüsün terkisine ters oturmuş esmer güzeli görmeseydim şayet bunların hiç biri yazılmayacaktı. zaten hayat dediğin nedir ki ibrahim? sen plan yapmazken bile, o kendi planına dakikası dakikasına sadık olan kazıklı voyvoda’dan başkası değildir.
...
.
on dört kasım:
soğuk kasım akşamları. yine. yeniden. ellerim her zamankinden buz. versus bin 215. belki de iki bin beş yüz. nicedir saymadım. sadece sallıyorum. tıpkı ısınmak için yazdığım gibi, yazmak için de aklıma eseni saçıyorum ortalığa. hesapsız. kitapsız. üşüyorum. ama seviyorum. bu ayazı. bu havayı. hissettirdiklerini. otobüsün soğuk camındaki buharı elimin sırtıyla silmeyi. bir kase sıcak çorba hayal etmeyi falan...
yine açılan kapıdan içeri süzülen kaçak rüzgarı. çağrıştırdığı anıları. soğuktan parmak uçlarımda oluşan roma rakamlarını sonra...
fransızca şarkılar var bir de. ama hepsi kasımda. yalnızca bu kahverengi ayda. kasımda diyorum yazmak başka! 
mesela uçmak gibi. mesela yemyeşil yamaçlarda yuvarlanmak gibi. bazen de mesela; aniden içe doğan sebepsiz bir sevinç gibi. kasımda üşümek..
.
niye anlatıyorum ki tüm bunları? yahut yazıyorum? 
söylemiştim. kasımda ellerim üşür. hep üşür. herkesten çok üşür. ısınmak için yazarım ben de. işte bütün mesele bu. yoksa 'şekspir’e bakmayın siz!
..
hadi arrivederci.

.

6.11.2018

doktor civanım

gaye su, içilesi sesiyle ‘biliyorum’ diyor, vücudumdaki ısı seviyesi mahalle fırınıyla aynı sıcaklığa erişiyor, gözlerim retinaya kadar yanıyor ve ben kendimi ejderha gibi hissediyorum. bir de üstelik dolmuşta teker üstündeyim. hem de kapı ağzında. yorgunum. bir öğrenci, bir tam uzatacak halim de yok neşem de. başımı soğuk cama dayayıp müziğe odaklanmak istiyorum. ne var ki; şoförle karışık ortaya servis edilen her “bostancı köprüsünden geçer mi?” sualinde bir yanıyor, bir üşüyorum. öyle dengesizim. öyle tutarsızım. nerden baksan ahmakça. nerden baksan tutarsızlık.
.
oysa bu sabah işten doktora diyerek izin alıp çıktım. ama hangi doktora gideceğimi söylemedim. çünkü ve henüz ben de bilmiyorum. hayalimdekinin -yani senin- yerini bilmiyorum. özelinkine güvenmiyorum. devletinkini bekleyemiyorum. 
ve şimdi ben hiç yalan söylemedim desem yalan söylemiş olurum. bu kez doğruyu, yalnızca doğruyu söylüyorum doktor hanım. sizi ana haber bülteninde ilk gördüğüm günden beri aşığım. fakat ne siz bunun farkındasınız, ne de polis farkında! mecburen, hala kızına açıldım. ‘fakat müzeyyen bu derin bir tutku’ dedim. önce anlar gibi yaptı. başını öne arkaya bir iki kez salladı. bir süre gökyüzüne baktı ve nihayet yerçekimini bulmuş gibi ; “sen yoksa ilhami algör mü okuyorsun” diyerek hayallerimi beton zemine düşürdü küstah..
halbuki ve eminim biz seninle aynı dünyanın insanlarıyız. ve sorun ikimizde de değil. zaten sorun diye bir şey de yok aramızda. belki biraz fen bilgisi, biraz da matematik tek farkımız. yoksa yazımız ve yolumuz farklıydı sadece. sen tıp okudun, ben iktisat aynı üniversitenin farklı kampüslerinde. kim bilir belki bostancı dolmuş kuyruğunda sen en başta, ben en sonda ve ortada da bülent ortaçgil öylece beklemişizdir bir eylül sıcağında. belki yollarımız hiç kesişmemiş olabilir bunca zaman. ama bu kesişmeyeceği anlamına gelmez. onca yıl sonra sen orada, ben burada...
sonuçta “kader”e de, “sevmek zamanı”na da inanan insanlarız biz doktor..
hem ve belki ilk bakışta semptomlar grip gibi gözükebilir. nurofen ve aferin arasında bir tereddüt yaşayabilir insan. burun spreyini üç gün mü yoksa beş gün mü sıkmalı dilemmasına da düşebilir. lakin hakikat farklı. hakikat çok farklı. 
son tahlilde demem o ki deniz gözlüm; (gözlerin çünkü benim diyen okyanusun mavisinden bile güzel) içimdeki yangın büyük. çok büyük. hangi çılgın itfaiyeci söndürecekmiş şaşarım. öyle ki; bendimi çiğner aşarım. ıstranca’ları deler, maveraün’e dökülürüm. öyle doluyum. öyle deliyim. hatta hızını alamamış rüzgar gibiyim. oturup saatlerce sana esmeyi bile anlatabilirim. o derece. 
sevmeyi de anlatırım elbet. hem nasıl anlatmak! leman sam bile seni kıskanır. tıpkı benim cansever’i kıskandığım gibi. yemin ederim. yemin ederim. oysa ben seni uzun bir yolda yürürken de görmedim hiç sevgilim!
söyle
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?

şşşş. lütfen..

konuşma! hiç lüzum yok
her şeyi duyuyorum
rakıyı sensiz içeyim diye
köprüyü yalnız geçeyim diye
küllenip biteyim diye
sevdirdin kendini
biliyorum!
.
..
gaye su akyol - biliyorum


2.11.2018

bazı şeyler : 56 - 62 vaya con dios dersem çık elma dersem çıkma

56- vaya con dios’lu hiç bir ortak anımız olmamasına rağmen her vaya con dios melodisinde seni hatırlıyor olmam...

57- taşınırken zarifoğlu’nu -ki en sevdiğim kitabım. başucum. yoldaşım. oksijen çadırım. kelime dağarcığım. sırdaşım. arkadaşım.- kaybettim. tüm faydalı ve faydasız, yarım kalmış ve iki kere okunmuş kitaplarım vardı. zarifoğlu yoktu. bu nasıl bir sınavdı? belli ki sınavı geçememiştim. yenisini almak bir dakikaydı. ama ya sevmek? altını çizdiklerim. elimi sürdüklerim. gözyaşlarımla ıslatıklarım. kenarını kıvırdıklarım ne olacaktı? neyse ki şanslıydım. dördüncü gün buldum o’nu. öyle sevindim. öyle sevindim. çok sevindim..

58- bugün vapurun arka tarafında bir çinli gördüm. belki de koreliydi. ama önemli olan bu değildi. gözlerini kapayıp sapsarı yüzündeki kırmızı rujunu ve kısa saçlarını öğle güneşine öyle bir tutuşu vardı ki; sırf ben değil peşimizdeki martılar bile kıskandı yemin ederim. öyle huzurluydu. öyle bu dünyanın ötesinden. öyle imrenilesi. öyle... öyle işte.



59- vapur demişken. bu öğlen takım elbiseyle ve elinde evrak çantasıyla kadıköy meydanında deli gibi koşan bendim. hepsi ve sadece bir dakika sonra kalkacak vapura yetişmek için değildi elbet. eskiden sirenini duyduğumda trene koşardım böyle pavlov’ın şartlanmış köpeği gibi. trenle benim aramda masum bir oyundu! nefes nefese yetiştiğim de olurdu yetişemediğim de. sıklıkla yetişirdim ama. yaş aldıkça, zaman geçtikçe yetişemez oldum. işte bu öğlen, treni vapurla ikame ettim. nostalji yaptım. eski günleri hatırladım. hem ayıptır söylemesi gedikli de mükellef bir ziyafet verdim kendime. son anda yetişemeseydim şayet fastfooda abanacaktım. ama koştuğum, iyi oldu. iyi..

60- fonda vaya con dios çalarken dizlerimize kadar denizdeyiz ve dans ediyoruz. tahta bir masa, iki ağaç sandalye. biri mavi. öteki yeşil. suyun bitip kumsalın başladığı yerde. rüya değil. hayal değil. serap hiç değil. sadece alaca bir karanlık. gündüz ile akşamın yahut gece ile sabahın öpüştüğü ara’da. arafta. öyle bir yer var biliyoruz. öyle bir an var, biliyorum. orhan veli de biliyordu lakin kimseye söylemedi. ama niçin?

61- trabzon.. (bunu yapmasaydım ölürdüm! ‘bize her yer trabizon’ diyenlere selam olsun)

62- bugün diyorum; sabahtan akşama ve sadece vaya con dios dinledim. anla artık!
.
vaya con dios - just a friend of mine

30.10.2018

otuz ekim

şehir hatları bekleme salonundayız. tam 26 insan. onsekizi karşı koltuklarda. sekizi bizim tarafta. karaköy’e hareket için daha on yedi dakikamız var. hepimiz çok meşgulüz. yüzde seksenimiz telefonuyla halvet içinde. can gox ıslak ıslak söylüyor. turnikeden geçiş yapan insan sayısı her saniye artıyor. ne çok insan var. kuşlardan bile..
..
vapur yanaşmasıyla birlikte bir iskele dolusu insan dar bir huniden geçer gibi gemiye akıyoruz. üst tarafa çıkıyorum. çoğunluk gölge alan tarafta. güneşi seven az kişiyle birlikte güneşli koktuklara oturuyorum. şimdi candan hanım söylüyor bağır çağır: ben kimim..
..
.
sahi kimim ben?
olmak istediğim kişi mi? şu an olduğum kişi mi? ikisinin arasında biri mi? yahut biraz ondan biraz bundan ortaya karışık biri mi?
..
.


haydarpaşa’yı geçiyoruz. geçit töreninde rütbelilere selam verir gibi hepimizin başı sola dönük. peşimizde martılar. en geride vapurun bıraktığı beyaz köpükler. hava pastırma yazı. sonbahar bu sene yeterince iyi davranıyor bize. yine de üşüyenler var. birer birer içeriye giriyorlar. ben inatçıyım. zira güneş diğer yana gitse de bu iyot kokusunu bir daha bulamayabilirim. ısrarcıyım. martılar da öyle. vapurun mütemmimcüzi gibiler. şarkı mı söylüyorlar küfür mü ediyorlar belli değil. çığlık çığlığa peşimizden geliyorlar. böyle bir manzaraya zaten bebe yakışırdı. siempre me quedara diyor şimdi o meftunu olduğum buğulu sesiyle. siempre me quedara.
..
.
her zamanki gibi bir randevuma daha erken geldim. doğumumdan bugüne çok değiştim. huylarım değişti.  alışkanlıklarım değişti. değişmeyen sanırım bir tek bu özelliğim kaldı. strese girmiyorum. bekleyeni ve kendimi üzmüyorum. hem kendime daha çok vakit ayırabiliyorum böylece. bu paragrafın mesajı da bu olsun: randevularınıza erken gidin!
güneş alan, salaş bir kahvehane aradım. karaköy’ün dar sokaklarında bulamadım. yeni yetme, yabancı isimli filtre kahvecilerden birine girdim mecbur. temiz bir yer. kahvesi beklediğimden iyi çıktı. konsepti güzel. sokağa hakim. bir de müzik tercihlerini değiştirirlerse şahane bir yer olur kanısındayım.
.
oldum olası sevmemişimdir kamu binalarını. soğuk, duygusuz ve insanı boğan bir hava hissetmişimdir içlerinde her zaman. nefes almakta zorlanırım bu gri duvarlar arasında. çok sevmediğim işimin, sevmediğim bir zorunluluğu nedeniyle buradayım şimdi. uzlaşma için müdür beyi bekliyorum bir süredir. lakin müdür beyin kürkü yeşil ve hala ortalarda gözükmüyor. oysa ben kırk beş dakika önceden hazır kıtayım bekleme salonunda. gülhane parkındaki ceviz ağacı ciddiyetinde bekliyorum. ama bunalıyorum. sıkılıyorum. hiç bir şey kesmiyor bulantımı.  öyle ki müzik bile. ortalıkta kafası kesilmiş tavuk gibi koşuşturan insanları izliyorum sadece. bir de enekliliğime kaç gün kaldığını hesaplamaya çalışıyorum kafamdan. sadece yıl ve ay olarak değil. saati ve saniyesine kadar. bir de totem yapıyorum kendimce. müdür gelmeden ben hesaplamayı yaparsam beşiktaş bu sene şampiyon olur. yok şayet hesaplayamadan gelirse şampiyonluk yine hayal... derken kahretsin! erken geldi faydasız müdür..
.
müdürün odası darma duman. cilt cilt kitaplar. makaleler. kenarı kırık saksıdaki bakımsız çiçekler. tozlu tablolar. kirli camlar. zevksiz, cırtlak pembeye boyalı, hepsinden öte kül tablosu gibi kokan bir oda. değil insanın herhangi bir canlının yaşamasının mucizelere bağlı olduğu makam. müdür de zaten yaşıyor gibi değildi. sigaradan sararmış dişleri, solgun yüzü ve bir deri bir kemik iskeletiyle sadece nefes alıp veriyordu. neyse ki çok uzatmadı. yirmi üç saniyelik toplantımız sonucunda uzlaştık. alan ve veren olarak razı geldik. hayırlı olsun dedik. çıkışa hareketlendiğimi gören çığırtkan memur da sıradaki müşteriyi seslendi: fıdıllıoğulları iç ve dış ticaret plastik metal inşaat sanayi tekstil ve turizm limited şirketiiii.
.
.



29.10.2018

ben en çok istanbul’a dönüşlerden nefret ettim!

evvelsi gün
iyi ki doğmuşum. nice sağlıklı ve mutlu yaşlarım olsunmuş. iyi ki varmışım. sağolsunlar. sevenlerim varmış. azlarmış. ama çok öz’el’lermiş. çok da güzeller. ve her defasında mahçup ederlermiş beni. ilk kez yeni bir yaş alma törenine yol’da yakalandım. yaz yağmuruna tutulmak gibiydi. çok güzeldi. içinde deniz olmayan şehirler bile güzeldi. konaklama tesisinin verandasındaki mini kutlama güzeldi. yaşamak güzeldi.
..
.
dün
yemek masasındaki en yaşlı kişiydi. yaşlı dediysem elli dokuz, bilemedin 60 yaşında. zaman dedi. ne çabuk geçiyor. insan kabullenemiyor. oysa çocukken hiç geçmezdi. hepimiz hem fikir olduk bu ‘yaşlı adamla’. elimizden daha fazlası gelmedi. sonra bir süre sustuk. herkes bir yerlere savruldu. aynı kişi devam etti. “yine de geriye dönüp baktığımda iyi yaşadım diyebilirim. yanlışlarım da oldu. acabalarım da. fakat keşkelerim hiç olmadı. ki önemli olan da budur yeğenler. ama işte zaman çok hızlı geçiyor. bunu unutmayın!” dedi.
biz bu sefer uzun sustuk. çok uzun...
..
.

bugün :
burada dağlar dumanlı. yer yer beyaz ve karla kaplı. hava buz gibi. ama tertemiz. meyve ve sebzeler çocukluğumuzdaki gibi olmasa da hala yenilebilir. hala tadı tuzu yerinde. insanlar, güzel insanlar. havanın tüm soğukluğuna ve hoyratlığına inat sımsıcak. kadirşinas, hürmetkar. en mühimi; samimiler. istanbullu diyorlar bize şakayla karışık. haklılar. ne kadar değiştiğimizi üç beş senede bir geldiğimizde onları görünce fark ediyoruz. adeta aynamız oluyorlar. iki üç günlüğüne de olsa “öze dönmek” iyi oluyor. metropol hayatında biraz daha devam edebilmek için güç veriyor.
çünkü burada hareketler olabildiğince yavaş. sokaklar sakin. korna sesi yok. bir yerlere yetişme telaşı yok. anadolu’nun insanı kucaklayan, güvende hissettiren şefkatli eli var. doğallık var. huzurun kokusu var.
..
.
şimdi işte; tüm bunları bıraktık. gri asfalt üzerindeki beyaz şeritleri sayıyoruz bir bir. dağların arasına açılan bölünmüş yollardan geçiyoruz. trafik işaret ve işaretlerine uyuyoruz. ‘acaba burada yaşamak nasıl olurdu’ diye düşündüğümüz on-on beş haneli sakin köylerin yanından seyrediyoruz. cd çalarımız bozuk. trt fm dinliyoruz. sertab erener. barış manço. eda özülkü. bircan pullukçuoğlu. ve sezen aksu. hep kahverengi tonlarda. geçtiğimiz kasabaların meşhur ürünlerinden tadıyoruz. çok beğendiklerimizden biraz daha fazla alıyoruz. yolun kalanında ve evde yemek için yedekliyoruz. ama ve elbet onlar da bitecek. bir tek anılar kalacak. bir tek hissettiklerimiz. bunun bilincindeyiz. ama ve yine de üzülüyoruz...
..
.

26.10.2018

hava ayaz mı ayaz

güneşli ama soğuk. en sevdiğim. sanki ekim değil de kararsız bir şubat günü. işten erken çıkılası. önce sahile, sonra bir kaç eski türk filmi izlemek için eve gidilesi. arada kadıköy sokaklarında kaybolası. işte öyle bir gün.
ben n’aptım?
iç sesimi dinledim. işten erken çıktım. 
ama ve lakin yukarıda saydıklarımın hiç birini yapamadım. zira başka işlerim var. sorumluluklarım falan. evlat olmanın, yeğen olmanın, halaoğlu olmanın karşılıkları vesair. hem nasıldı o inka atasözü: “hayat, sen planlar yaparken başına gelen şeylerdir.” dolayısı ile kadıköy sahilde kuşlarla dans, üst üste iki türk filmi izlemek bir başka ayaza kaldı. 
öte yandan, dün uzun bir yol demiştim. anne zorlamasıyla 800 kilometre yol gözüktü. allah biliyor ya hiç isteğim yok. dünkü cümlemde bunu kastetmemiştim oysa. temelli gitmedendi gönlüm. dönmemecesine. bir su kenarına yerleşmecisine. gökyüzünü ve kuşları rahatça izleyebileceğim bir mekan tutarcasına. gerçi belli mi olur? belki bir gün o da olur.
belki..
ama şimdi elektrikçiye, kuyumcuya, kuru temizlemeye, berbere gideyim ki küçük esnaf kazansın, ekonomi canlansın biraz!

25.10.2018

doruklara sevdalandım

kul kurar, kader gülermiş” diyor candan hanım sabahın ayazında. kalp dağlıyor sesi. oysa ben sadece kurmuyorum. bu aralar sık sık görüyorum da. hayallerimi, yarım kalan hikayemizi. rüyalarımda elbet.
dün gece misal, yine gördüm. yine çok güzeldik. yine mutluyduk. “sonra kekik kokusu duydum huysuz gecenin koynunda. uyandım birdenbire” rüyaymış hepsi. hayal..
masumiyet’in bekir’ine bağladım çaresiz. eğdim başımı yürüdüm usul usul. biraz üşüyerek. biraz ıslanarak. belki de bu sene ilk kez. ellerim buz gibi oldu. neyse ki şanslıydım. tıka basa bir otobüsün peşinden bomboş bir dolmuş geldi. şoförün sıcak motorunun yanına kuruldum hemen. dün gecenin detaylarını hatırlamaya çalıştım.
rüya bu ya; doğum günümmüş. uzun süredir görüşmüyormuşuz. ve sen hediyemi alıp üzerinde adımın yazılı olduğu zarfla mağazanın rafına koymuşsun. hep uğradığım kitapçıda nasılsa görürüm diye. ama nasılsa görmemişim. sen rafların arasından bulup veriyorsun. şaşırıyorum. mutlu oluyorsun. mutlu oluyorum. az ötede gülerek bize bakan sadık da mutlu.
sadık kim? 
kırtasiyecinin oğlu. akşamları ve haftasonları babasına yardıma geliyor. temiz yüzlü, civa gibi bir çocuk. lise sona gidiyor. benim gibi babadan beşiktaşlı. diplomat olmak istiyor. ahmet kaya dinliyor. ezcümle iyi çocuk..
....
.
rüya diyordum. süresi kısa. ama etkisi 2 gün. zira dün akşam otobüsün en arka terkisine ters oturdum da yazdım bunların çoğunu. eskisi gibi. hem eski günler ne güzeldi. sen güzeldin. biz güzeldik. alem de güzeldi. ama ve sanki dünyanın ömrü kısaldıkça güzelliklerin de hacmi azalıyor. her geçen saniye, her geçen sonbahar. yaşamaktan değil de düşünmekten yoruluyor artık insan. “bundan sonra düşünerek atın adımlarınızı” diyen çok eski bir şarkı vardı hani. şarkıcısı aklıma gelmedi şimdi. ersan erdura ile kartal kaan diyesim var joker kullanmadan. google için takatim yok. düşün artık, adım atmaya, düşünmeye mecalim olsun! yorgun hissediyorum çünkü. ama yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var mı? bak onu bilmiyorum. belki de istediğim gibi yaşamamaktır anlamı. yahut...
neyse.. her şeye rağmen; uzun yola gidesim var. hayallerim var. yedi-yirmidört hiç dinmeyen. hepsi de senli. bazıları suya yakın, bazıları yerden yüksek. 
seninle diyorum sevgili, uzun uzun yaşayasım var. artık bir sahil kasabası mı olur yoksa kimsenin bilmediği ırak bir diyar mı?
hem ne diyordu cemal süreya; 
biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız
biz kahkahamızı da gizleriz
biz koşuyu kaybettikten sonra koşan atlarız..
..
seni seviyorum.
..
.

17.10.2018

kuzu kuzu

“günaydın kuzum” diyor. “seni gerçekten ama gerçekten çok seviyorum canım” diyor. kısa mesaj servisi. sabahın yedisi. benimki de nasıl bir aymazlıksa mazruftan çok zarfla ilgileniyorum evvela. sms mi kaldı günümüz feysbuk, dm, vatsap dünyasında diyorum. benim sms kutum çünkü bilimum banka bilgilendirmeleri ve gereksiz reklam mesajlarıyla dolu kaç zamandır. sms’den en son böyle sevgi mesajı geldiğinde julia roberts’la mel gibson komplo teorisi filmini ya çevirmemişlerdi ya da üzerinden çok zaman geçmemiş olacaktı. yahut istanbul etrafı sel götüren temmuz sağanağına daha tutulmamıştı. ezcümle çok uzun zaman oldu. kaldı ki; smsler şimdilerde apartmanlardaki posta kutularının yerini aldı. ne kadar gereksiz malumat varsa hepsi sms kutusunda şimdi.
neyse biz mazrufa dönelim.
gözünü onunla açmış olacak ki sabahın ilk ayazında böylesine sıcak, içten ve kara hummalı mesajlar yağdı. fakat sorun şu ki; ben o sandığı kişi değildim. bozmak istemedim önce. lakin bu sevgi sözcükleri de gerçek sahibini bulsun istedim. “ben o sandığınız kişi değilim, yanlış oldu sanırım” dedim lisanı münasiple. 
ama o hiç yılmadı. ısrar etti. hem eski toprak hem telefon numaramı kaydetmiş belli. vazgeçmiyor.
“benim aşkım. mithad oğlum, baba’nen ben.”
ama. ama..
layn.. 
adımı da biliyor. 
şoförün geceden açtığı kalorifere ek olarak ellisekiz kelleden çıkan sıcak nefesle beş yıldızlı otel saunasından hallice olan otobüste üşüdüğümü hissettim bir an. 
babaannem çünkü yirmi bir yıl önce hakka yürümüştü. “allahım beni neyle sınıyorsun yine” dedim. yalan yok. irkildim. silkindim. kendime geldim. hafız’ın işi bu diye düşünürken anında vazgeçtim bu düşüncemden. zira babaannem pes etmiyordu! telefonumu çaldırıyordu. babanemli anılarım gözümün önünden geçti.
neden sonra “efendim” dedim en ortaüç sesimle. babanem yüz metre finalinde maksimum hızına ulaşmış hüseyin bolt gibiydi. 
“oğlum merak ettim. niye cevap vermiyorsun mesajlarıma. telefonumu açmıyorsun. iyi misin? hasta değilsin di mi? sesin de bir tuhaf. kahvaltını yaptın mı? sana ördüğüm kışlık çoraplar ayağına oldu mu? terli terli su içme sakın. çok koşturma, ananı babanı üzme, derslerine iyi çalış. olur mu evladım?”
“olur babaanne” dedim bu sefer yaş haddinden emekliliği bekleyen kocaman sesimle.
bir parça tereddüt sessizliğinden sonra.. emin olmak istedi.
-oğluummm. mithad... sen misin? 
“ben başka mithadım babanne. numaralar karıştı sanırım. tekrar kontrol ederseniz numaranızı.
- ay çok afedersiniz. istanbul’da torunum var evladım. onu şeyetmiştim ben. ayy çok pardon valla. kusura kalma evladım.
“sorun değil babane. size hürmetler. küçük mithad’a da sevgiler.”



12.10.2018

long way home

tom waits çalmaya başlayınca müziğin sesini alabildiğince açıyorum. sanki solfej yetmezliğinden ölecekmişim gibi melodinin bütün hücrelerime ulaşmasını istiyorum. oysa ne vakittir yazmaz, okumaz, izlemezken müzikle de arama mesafe koymuştum. şimdi mavi bir magirusun köşesinde bir süredir gerisinde kaldığım hayata yetişmeye çalışıyorum sanki. uzak kaldığım her şeyi aynı anda yapıyorum. en sevdiğim şarkıyı ardı ardına dinliyorum. yarım bıraktığım 1984’ü yeniden okuyorum. blog yazıyorum. seni özlüyorum. seni özlüyorum. sonra seni gene özlüyorum. sebebini düşünmedim. belki ekim’den. belki az önce dolmuşa binen iki kadının içeriyi saran rayihasından. ya da pıt pıt dolmuşun camını döven sonbahar yağmurunun yüzünden. bilemiyorum!  ama ve galiba işin aslı; yolum uzadı. evle işimin mesafesi yine, yeniden arttı. denize biraz daha yaklaştım. kuşlar ve bulutlara da. etrafımda insanlar çoğaldı. kalabalıklar çekilmez hale geldi. ve böylece yazmak kaçınılmaz oldu. hem söylemiş miydim? seni de özledim.
..
tom waits - long way home

16.09.2018

kaç kişiyiz savunan sevdayı? *

hareketli, fransızca şarkılar biriktiyorum bugünlerde sevgili viktor. fakat şarkı, ne kadar tempolu olursa olsun mutlaka bir hüzün kırıntısı kalıyor kursağımda. belki fransızca, belki eylül etkisi. bilemiyorum. hem takılmıyorum da. bildiğim ve yaptığım; ne vakit sebepsiz ve huzursuz bir boşluğa yuvarlansam hemen bu şarkıları açıyorum. tedavi etmiyorlar elbet. sadece ve bir süreliğine ağrıyı kesiyorlar. sonra yine işe gidip eve dönüyorum. insanların gereksiz egolarına katlanıyorum. anneme de gidiyorum. on bir yaşımdaki öğütlerini yine dinliyorum. o zamanki gibi yine yapmıyorum. ama işte orta sonda yaptığım o hataya hala hayıflanıyorum. paralel evren yahut zaman makinesi gerçek olsaydı diyorum. orta son baharına gitmek isterdim. ve gider gitmez kapıyı üzerime kilitlerdim. özlem gelmeden de açmazdım. ama işte zaman makinesi yok. zaten ejderhalar da yok! lakin kadıköy var. iyi ki de var. zira bunca hengamenin ve telaşın arasında çölde bir vaha kadıköy. balıkçılar çarşısı. aktarlardan yayılan koku. 



fransızca şarkıların ağrılarımı dindirmediği pazarlar da buraya geliyorum. çayı çok güzel bir de pastane buldum serasker sokakta. içebildiğim kadar çay içiyorum. yazabildiğim kadar yazıyorum. insanları izliyorum sonra. neşeli-üzgün, yaşlı-genç, düşünceli-umarsız. sarışın. mavi gömlekli. çekik gözlü. canım insanlar. hepsinin ortak yanı; yetişmeleri gereken bir telaşlarının olması. sonra hızlı adımları. rengârenk giysileri. yorgun yüzleri. ve merakları bir de.
misal az önce “domates ne kadar?” diye sordu kıvırcıklı saçlı, esmer bir kadın acelesinden hiç taviz vermeyerek. yeşil tişörtlü, saçları alnından açılmış göbekli satıcı kendinden yaşça hayli küçük kadına; “10 lira abla, pembe domates. çanakkale.” dedi. kadın hiç bir şey söylemeden geldiği hızla gitti. satıcı da bir şey demedi. sonra kuzey avrupalı bir turist kafilesi geçti. pastanenin lambasına yuva yapmış bir kumru havalandı. bir kaç damla yağmur düştü. garson; “bir çay daha alır mısın abi?” diye sordu. hemen hepsi orhan veli şiirindeki gibi birdenbire ve bir sinema filmi sekansında oldu. filmlerden tek farkı ise; diyalog ve hareketlerin gerçek olmasıydı. ama şiirden farkı yoktu. bir de işte fransızca şarkılar diyorum aziz dostum. çok güzeller. bazı neşeli. bazı hüzünlü..
.
* sezen aksu - begonvil
..
enrico macias & mikael miro - le mendiant de l'amour


15.09.2018

eylülname

şimdi bana eylülü anlat desen anlatamam sevgilim. ama yazabilirim. çünkü ve zira; bir dilemmadır eylül. gülerken ağlamak, ağlarken gülmektir. araftır. yazla kış arasındaki köprüdür. bunaltıcı yaz sıcaklarının bitmesine sevinmektir. buna karşın gizli bir tasadır. dökülen sarı yapraklara, kaybolan yıllara üzülmektir. çayın deminin oturması gibi ağır ağır çöken hüzündür. aynı zamanda bir sezen şarkısıdır. en kahverengi tonlarda. hem çok zor. hem çok kısa. ama kokusu huzur verir eylülün. tıpkı fırından yeni çıkmış ekmek gibi. rüzgarı şefkatlidir. sarıp sarmalar. güneşi yakmaz. bilakis yüreğimizi ısıtır. sokakları telaşlıdır ama samimidir. bazen haylaz bir ortaokul öğrencisidir. ele avuca sığmaz. bazen emekli tarih öğretmenidir. güngörmüştür. naiftir. hareketleri yavaştır. yağmurdur eylül. toprağın kokusu, bulutların şarkı söylemesidir. öte yandan kısa kollu giysilerin kaldırılması, uzun kolluların ortaya saçılmasıdır. sabah serinliğinde tatlı bir ürpertidir. çinekopların geçiş mevsimidir. şiirdir. turgut uyar’dır. cansever’dir. cemal süreya’dır. “kimsesizliğimizin savruluşudur.” sıcak kompartıman içinde soğuk şehirlerden geçme isteğidir bazen de eylül. ama ve aslen; yaz boyu sakin olan otoparkların araç nüfusunun artmasıdır.


cama vuran yağmur sesidir. pencerelerin gözyaşlarıdır. ıslak kadıköy sokaklarıdır. miralay nazım yahut sakızgülü’dür. rexx sinemasıdır. balıkçılar çarşısıdır. sahaflardan bahariye oradan moda’ya yürümektir. elbet nazım hikmet’tir. ve tabi ki piraye cafe’dir. bazen de tüm bildiklerini ve çalakalem yazdıklarını unutmaktır. çünkü eylül aşktır. yüzdeki şapşal gülümsemedir. eylül diyorum sevgilim; aşkımızın kafiyesi, sevgimizin aritmetik ortalamasıdır. ama şimdi bana anlat desen anlatamam.. ...
..
sezen aksu - yol bitti çoktan