18.08.2019

kuşlara iyi bakın*


bir kez daha, kafileler halinde gidiyorlar. ama ne güzel göç ediyorlar. döne döne, adeta aşağıda -benim gibi- onları hayranlıkla izleyenlere, bu anları metrelerce aşağıdan ölümsüzleştirmeye çalışanlara reverans yapıyorlar.
defaetle söylemiştim. yine söylüyorum. çünkü ölümüne kıskanıyorum onları. kanatları olduğu için. özgürce uçabildikleri için. bütün okyanusları kucaklayabildikleri için.
.


adalar üzerindeki bu kaçıncı kafile bilmiyorum. ama zarifoğlu gibi hatta hep birlikte içimizden düşünüyormuş gibi sorabiliriz.
nereye gidiyorlar?”
nereye?
bize anlatmak istedikleri nedir? 
bu gel-gitlerden öğrenmemiz gerekenler örneğin?
bulutlara, eşsiz maviliğe erişmek için o şekilsiz, çirkin, insanı boğan gri binaları yükseltmenize hiç gerek yok mu diyorlar mesela. mavi gezegene saldığımız gazların, diktiğimiz betonların sadece insanoğlunu değil tüm canlıları tehdit ettiğini mi söylemek istiyorlar?
nedir, mesele nedir?
 bize öğretmek istedikleri hayatın gizi nedir, nerededir, gittikleri yerde midir?
.
* didem madakl
.

17.08.2019

akşama doğru azalırsa yağmur

beklenen ama aniden bastıran yağmur. ayıptır belki söylemesi ama bir alışverişin merkezinde mahsuruz. düşünmek için değil fakat yazmak için vaktim oldu. şimdi hatırı sayılır bir kalabalık, meşhur bir kahvecinin tahta masalarında oturuyoruz. kimimiz yorgun, kimimiz vurgun. bazılarımız kahve içiyor. bazıları mozaik pasta yiyor. sarışın, kalın siyah çerçeveli gözlüğü olan genç kadın ise hem kahve içip hem börek yemek için dolu olan masayı boşalttı. kendi tepsisini özenle yerleştirdi. belli ki keyif işi yapacak. ama müziği yok. oysa müziksiz olmaz. olmamalı.
az ötede, bir kısım yağmurzede kahvecinin sigara içilen saçağının altına yeni cami'de yem bekleyen kuşlar gibi tünemiş, beyaz dumanlar salıyorlar gökyüzüne.
beride saçlarını topuz yapmış, enine, kırmızı-beyaz-mavi, rengarenk tişörtü olan esmer kadın hararetli bir şekilde telefonla konuşuyor. karşısındaki sakallı adam tüm dikkatiyle onu dinliyor. ama ve sanki birazdan ilan-ı aşk edecek de söyleyeceklerini zihninde toparlamaya çalışır gibi. öyle dikkatli. bir yandan öyle tedirgin.
sol çaprazımda bir oğlan çocuğu, sevinçle ve işaret parmağıyla annesine beni gösteriyor. galiba gözlüğümü. eski istanbul insanları gibi gülümsüyoruz karşılıklı. sonra ve hemen yanımdaki beyzbol şapkalı abi koca avm'ye sığamadı bir türlü. hart hart tahta sandalyeleri çekiyor. bir çekti. ters baktım. anlamadı. iki çekti. kaşlarımı çattım. görmezlikten geldi. eh artık üçüncü çekişte günah benden gitti. dayanamadım.
"o sandalyeyi kaldırmadan, bir daha çekersen seni o sandalyeyle öldürürüm!"
demedim tabi öyle bir şey. zaten bir daha da çekmedi adamcağız. hem ben öyle bir insan mıyım sevgilim? teessüf ederim.
.

kulağımdaki müzikler bir bir değişirken etrafa daha geniş açıdan bakıyorum.
sanki zaman durmuş. yahut büyük bir felaket olmuş da bir grup insan kocaman bir fanusun içine sıkışmış gibiyiz. hareketlerimiz her zamankinden daha yavaş. büyük şehirde, büyük bir alışveriş merkezindeyiz ama telaş yok. koşturmaca yok. sanki rüyada gibiyim. 
öte yandan umursamaz olanlar normal yaşamına devam ediyor, çay kahve içiyor. endişesini her daim cebinde taşıyanlar neredeyse iki saattir dinmeyen yağmuru giriş kapısının önünde düşünceli gözlerle izliyorlar. aşıklar el ele, göz göze koridorlarda volta atıyor. bazıları üst katta yağmurdan habersiz yemek yiyor. romantik gerilim filmi gibiyiz.
.
yağmur az önce dindi. taksi bulamayanlar taksi bulmaya başladı. arabası olanlar, arabalarına gidebildi. kahveci dükkanı, festivali sona eren şehrin öksüzlüğüne ve eski sıradanlığına kavuştu. şimdi işte; bir kaç kahve bağımlısı ve benim gibi tembel, rehavet insan kaldı burada. şu noktayı koyduktan biraz sonra ben de terk edeceğim burayı. nokta.
.

14.08.2019

ah o gemi


çok uzaklarda, bir gemi görüyorum. kınalıada açıklarında seyreden bir şehir hatları vapuru. yani öyle olmalı. çünkü ben miyopum sevgilim. ama şimdi mevzu bu değil. asıl söylemek istediğim; ‘ahh o gemide ben de olsaydım.’ ve o gemi önce kadıköy’e, oradan sirkeciye değil de çanakkale boğazından firar edip yunan adalarına selam verse. adriyatik’e bir bakıp çıksa. sonra da sardunya önünden, cebelitarık içinden atlas okyanusu’na açılsa. hepsinden mühimi; o geminin kaptanı ben, tek yolcusu da sen olsan. ne güzel olurdu? ne güzel..
.
sade - the big unknown

13.08.2019

özgürlük


çok kahrımı çekti. yaz demeden, kış demeden, yağmur çamur dinlemeden kimseye anlatmadığım onlarca derdimi yalnız o dinledi. içmeyi bir türlü beceremediğim sigaranın dumanına sadece o katlandı. etrafımda kimse kalmadığında bir tek o teselli etti beni. yoluma yoldaş, kışıma yorgan oldu. şimdi işte bir bayram sabahında, tam iki yıl sonra özgürlük parkındayım. hiç bir yere sığamadığım, gidecek bir yer bulamadığım yapış yapış istanbul ağustosunda yine o kucak açtı. pek çok şey gibi burası da değişmiş. öyle ya; değişmeyen tek şey değişimdi. hayatın bizatihi kendisi değişmekti. yıldan aya, haftadan güne, saatten dakikaya, saniyeden saliseye. her şey çok çabuk değişiyor. bir saniye önceki benle sonraki ben bir olmuyoruz.
.

marmaray’a ilk kez bugün bindim. tavandaki mekanik ses göztepe dediğinde irkildim. çünkü iki çok mühim anım vardı bu istasyonla ilgili. anonsu duyar duymaz huysuz bir kısrak gibi kıpırdandım oturduğum yerde. telaşlandığımı gören yanımdaki abi; “göztepe” dedi. değişikliklerden mi yoksa anılarımdaki silik izlerden mi bilmiyorum kıpraşmaya devam ettim. bunu gören abi “göztepe göztepe” diye ikiledi. “eski istasyon mu?” diye sordum. 
evet” dedi. oysa hiç bir şey eskisi gibi değildi artık. bunu ikimizde biliyorduk. gözlerimden ikna olmadığına kanaat getirmiş olmalı ki bu kez; “bana sor sen. göztepe eski istasyon burası” dedi. uzatmadım. feneryolu’nda indim. eyüppaşa sokağı’na girdim. yolun kenarından ve gölgeden yürüdüm. olanları düşündüm. burada geçen 15 yılımı. hayatımı. ne yaptığımı. bundan sonra ne yapacağımı. işyerindeki mühim analiz toplantılarda olduğu gibi bir sonuca varamadan dağıldım.
.

mekanın tek kafesine yöneldim. suyun kenarında en güzel yerler çoktan tutulmuştu. ortada, etrafı sakin bir masaya oturdum. 66 numara. bu numaradan iyi bir hikaye çıkar aslında diye düşündüm. düşündüğümle kaldım. masama bir tırtıl düştü. davetsiz misafir hoş gelmişti. ama yalnız değildi. etraf tırtıl ordusuyla doluydu. garsona sordum. “bu sene böyle oldu abi” dedi. sonra çay söyledim elindeki menüyü masaya bırakmasına fırsat vermeden.
.

kafeden, kalabalığından çabuk sıkıldım. ucuz amerikan filmlerinden aparma bir hareketle çay ücretinin biraz fazlasını masaya bırakıp çıktım. eskiden parka yürüyerek gidip geldiğim evimin yolunu tuhaf hislerle izledim. kısa bir tereddütten sonra bu kez minibüs caddesine yöneldim. mustafa mazhar bey’de yine gölgeden yürürken, güzel esen, temiz bir pastane gördüm. üstelik köşedeki masası da boştu. yola hakimdi. rüzgarı ağustos normallerinin üstündeydi. diğer kafelerin aksine masalar arasında yirmibin fersah vardı. insanlar dip dibe oturmak zorunda değildi. en çok bu özelliğini sevdim. hem su böreği de fena değildi. ama benim için en önemli kriter olan çayı çok güzeldi. ikinci çayı bile..