4.02.2019

mutluluk



bi’keresinde cemal süreya’ya muhalif olup mutluluk kahvaltıda değil şu tepemdeki kış güneşindedir demiştim. ki hala aynı fikirdeyim. şimdi işte; bu mutluluğun ortasından yazıyorum. evdeki, işteki ve dahi hayattaki tüm dertleri yarım saatliğine oturmuş olduğum bu varoş kafenin altına gömdüm.
ocaktaki kız “çay mı abi?” diye seslendi. sanki hayattaki son cümlesini kurar bir bıkkınlıkla. “türk kahvesi. az şekerli olsun.” dedim gülümseyerek. istemsizce ve belli belirsiz gülümsedi. oralı olmadım. güneşe döndüm yüzümü. bizi kurtaracak olan nedir bilmiyorum ama güneş, kış güneşi her derde deva. yalnız bedeni değil ruhu da ısıtıyor.
garson döke saça getirdiği kahve ve suyu bir şey demeden masaya bırakıp gitti. belki sessizce ‘afiyet olsun’ dedi. ben duymadım. kulağımdaki müzik ayrı, kafenin müziği ayrı telden çalıyor çünkü. ama dedim ya hiç biri mühim değil şimdi. ocakçı kızın hayattan bezmişliği, garsonun vurdumduymazlığı yahut kafenin kulak tırmalayan müzik sesi. güneş. kış güneşi. iyi ki var. önce her kış üşüyen ve büzüşen parmak uçlarımda gezdirdim güneşin parlak sıcaklığını. sonra yüzümü, tek bir boşluk kalmayacak şekilde şefkatli elleriyle okşamasına izin verdim. nihayetinde kalbimi teslim ettim tüm sevgisine. her zamanki gibi içten kucakladı beni. tam da vaya con dios çalarken. böyle minik tesadüfleri çok seviyorum. meftunu olduğun güneş ve sevdiğin şarkıyla sarmaş dolaş olmak. üstelik defalarca ve dakikalarca. mutluluk diyordum. cemal süreya yaşasaydı şayet ona şunu sorardım. “üstad kış güneşinde kahvaltı ederken mutluluk üzerine düşündün mü hiç?”
.
vaya con dios - pauvre diable

2.02.2019

ada



mümkün olabilseydi şayet bir adada yaşamak isterdim. denizin tam ortasında, küçük, mütevazı bir ada. tıpkı sakinleri gibi. üretken, çalışkan, gülümseyen, günaydın, iyi akşamlar diyebilen. toprağı ve denizi seven insanlar. illaki okumayı da severler. dolayısıyla ve mutlak sait faik köşesi bulunan minik bir de kütüphanesi olur. varsın kışları sert ve soğuk, yazları hep yağışlı olsun. yeter ki bir ada. sırtını ağaçlara, yüzünü denize verebildiğin küçük bir kara parçası. bisikletle bir ucundan, diğer ucuna dolaşabileceğin. sabahları yahut gün batımında uzun soluklu yürüyüşlere çıkabileceğin. elbet tek kişilik değil bu isteğim. malum aşk iki kişilik sevgilim. benim de hayallerim. hep sen'li. ağaçtan, bir kulübe yapmak istiyorum mesela. elbet iki kişilik. tamam söz! bağ bahçe işleri senin olsun. istediğini ekebilirsin. ama küçük bir ricam olacak senden. bahçede havuç mutlaka olsun. havuç mühim çünkü. siyah ve kırmızı turplar da olursa tadından yenmez hani. peki tamam, karışmıyorum başka bir şeye. istediğin kavanozlara, istediğin konservelerden koymak serbest. yok ama tutamayacağım kendimi. turşu mutlaka olmalı o raflarda. turşusuz olmaz çünkü. ha unutmadan; kulübenin pencerelerini cumbalı yapacağım ki sevdiğin çiçeklerini koyabilesin. ve sonra kırkikindi yağmurlarını beraber selamlayacağımız iki de tahta sandalye yaparım. diyorum ki sevgilim; sonsuz bir laciverdin ortasında, göçmen kuşların rotasında, kekik kokulu bir ada bulursam şayet benimle gelir misin?
.
jehan barbur - yeni hayat

31.01.2019

poz


  
nişantaşı’ndan, etiler’den evvel nasıl dutluklar vardıysa instagramdan önce de flickr, fotokritik vardı. bir nesil, ara güler olma hevesimizi buralarda bileyledik hep. ama ve hepsinden önce çekirdek aile fotoğrafçısıydık 24 pozluk makinalarda. şimdiki gibi börtü böcek çekmek moda olmadığı, boğaz köprüsünü de senede bir kez memlekete giderken gördüğümüz için salt portre çalışırdık. babamı mesela sigara içerken ya da pikaplı radyoya kulağını dayayıp maç dinlerken, annemi mutfakta yemek, salonda ütü yaparken, biraderi de bruce lee tekmeleri atarken resmederdim. yine de bitirmezdim hemen 24 pozu. bir sıfır beş kalemin ucu nasıl kıymetliyse pozun bir tanesi de öyle değerli, öyle mühimdi. sakınan göze çöp batardı ama. pozlardan bir kaçı mutlaka yanardı. ve ne hikmetse en iyi çektiğine ya da çıktığına inandığın poz yanardı her seferinde. kimseyi inandıramazdım buna. şimdi hamd olsun dijital makinalar, akıllı telefonlar var. beğenmediğini anında yok ediyorsun. beğendiğini ise filtrelerle, programlarla konuya komşuya hatta elaleme beğendiriyorsun. 'layklatıyorsun' falan. ama işte hiçbirinde o eski tat yok. fotoğrafların basılmasını beklemenin verdiği haz, fotoğrafa dokunmanın, tek tek albümlere yerleştirmenin, bazılarını edebiyat kitabının arasında taşımanın verdiği o garip mutluluk diyorum. artık yok...
.
ed sheeran - photograph   

29.01.2019

nazar



uzunca sayılabilecek bir yolda kısa adımlarla yürüyor. ne çok yavaş, ne de çok hızlı. olması gerektiği gibi, olduğu gibi. hayatı bir kez yaşamış da ikinci şans verilmiş gibi. öyle ağır, öyle sindire sindire adımlıyor sokağı. sanki bir monet tablosuna bakar gibiyim. telaşsız, dingin, huzur veren bir havası var. dizlerine kadar inen siyah kadife paltosu ve sol omzunda taşıyıp eliyle sıkı sıkıya tuttuğu siyah bir de çantası. sağ elinde de bir market poşeti. para vermiş midir acaba, yoksa evden mi getirmiştir? bilemiyorum. bildiğim etrafına sakinlik veren havası hiç değişmiyor. dik ve asil yürüyüşü de. hayır bunu kibrinden yaptığını düşünmüyorum. sağlıklı yaşayıp düzenli spor yaptığı için böyle olmalı. bir de işte ikinci şans. herkese verilmiyor! kim bilir kaç zamandır yürüyor da bu yolda ben ilk kez görüyorum. fakat o, hemen başının üstünde v biçiminde, sanat eseri gibi uçan kuşları görmüyor. oysa sadece yola bakmayıp başını gökyüzüne kaldırsa canım kuşları görecek. yahut sola çevirip az yukarı baksa beni görecek!
.
cem karaca - resimdeki gözyaşları