19.01.2019

hüzünlü bir akşamüstü susmuşuz, durgunuz hepsi bu*

ilk taşı atabilecek bir günahsız var mıdır gerçekten içinde yuvarlandığımız bu yerkürede? yahut kendi düşen gerçekten ağlamıyor mu? ya da geçelim tüm bunları da galata kulesine çıkalım ve aşağıdaki meraklı kalabalığa avazımız çıktığı kadar soralım; bir insan için bugün şer gibi görünen yarın hayır oluyor mu sahiden? on saniyede ve üç kelimeyle yıktığınız hayallerini, örselediğiniz umutlarını hangi profesyonel gerçeklerle ve hangi iyimserlik bardağıyla anlatabilirsiniz? dört yanlışın bir doğruyu yok ettiği bu coğrafyada bir doğru neden her şeyi parçalamak, yok etmek zorunda?
maskelerimiz, bırakın başkalarını kendimizin dahi aşamadığı savunma hatlarımız, iki yüzlülüğümüz, bahane duvarlarımız, bencilliğimiz, haklı çıkmak için arayıp da çok rahat bulduğumuz doksan dokuz adet sebebe rağmen niye hala bok gibi hisseder ki insan?
çoğunluğun hayrı için bir insanı feda etmek nasıl bir duygudur bilir misin viktor? ben biliyorum. hiç iyi bir şey değil canım viktor. hiç iyi bir şey değil. dedim ya bok gibi hissediyorsun. göğsüne oturup kalkan fillerin, kursağında tıkanan elmaların, armutların haddi hesabı olmuyor. keza vicdanına diş geçirmek için sıraladığın haklı sebeplerin de bini bir para etmiyor.
işte tam da böyle zamanlarda saga noren olmak istiyorum. maskesiz, hesapsız, kitapsız birileri üzülecekmiş yahut alınacakmış, küsecekmiş ya da kızacakmış diye gerçeği gizlemeden, tüm çıplaklığı ortaya seren malmö polis teşkilatının acar dedektifi saga noren.** olaylara yalnızca siyah ya da beyaz olarak yaklaşan, defterinde griye yer olmayan saga kızımız. doğru bildiğinden şaşmayan, aldığı kararları asla sorgulamayan. düz, dümdüz. tali yollara sapmadan. hep ana yoldan giden ilkeli dedektif.
acaba zor olan, zaman zaman ve hatta çoğu zaman yaşamı dayanılmaz kılan hayatın bizatihi kendisi mi yoksa zarifoğlu çok mu haklı? 
bize ağır gelen yine kendimiz miyiz?
yolda, okulda, işte başkalarıyla birlikte taşıdığımız kendimiz. her şeyi böyle komplike, en ince ayrıntısına, üçüncü dördüncü etki alanına kadar düşünüyor oluşumuz, basit yaşamayı beceremeyişimiz?
şimdi neden birinci çoğul konuşuyorsam..
neyse ve son tahlilde saga noren olmadığıma, olamadığıma göre böyle durumlarda yapılacak iki şey vardı benim için. ya zil zurna sarhoş olacaktım ya şarkılara vuracaktım kendimi. sarhoş olmayı bilmediğimden bildiğim en iyi şeyi yaptım. hiç dışarı çıkmadım bugün. telefonumdaki bütün ahmet kaya şarkılarını -ki 33 adet şarkı- üç tur dinledim. ama içimdeki o berbat, o acımtırak ve kesif duygu hiç dinmedi. bir açıklaması vardır elbet. bir açıklaması.. ama ve yine de mithad der ki; ilk taşı en günahsız olanınız atsın.
.
ahmet kaya - hep sonradan
.
** bron/broen

4.01.2019

bu 10 liradan bi’bostancı mı alıyoruz?

üç öğrenci, bir tam kozyatağı diyen tuna huş sesli abi, şoförün motoruna benim de neredeyse sol baldırıma oturdu. sol avcuyla, sol koluma dostça dokunup “rahatsız olmadın di mi abi?” diye müşfik bir tonlamayla sordu. tatlı dil miydi yılanı deliğinden çıkaran? çıktım. “sorun yok baba” dedim! şoför güldü. trt’de spiker olacak hitabetteki abi güldü. ben güldüm. ama biraz üşüdüm. biraz da bozuldum doğrusu. bu kadar soğuğa, bu kadar yaygaraya ve tabi ki istanbul'a çarşaf teşbihini haklı çıkaracak bir kar beyazlığı yakışırdı. olmadı. yalan yok şimdi. yaşı kaç olursa olsun şöyle lapa lapa, vagonlar ve gemiler dolusu kar yağsın istiyor insan. olmayınca kuzey dizilerine sarılıyor. küçük balıkçı kasabalarındaki izlandalıları, danimarkalıları ve onların mütevazı dramlarını izliyor. pazartesinden cumaya işe gidiyor. eve dönüyor. cumartesi ne yapsam acaba diyene kadar ve şimdi zaten her yer ana baba günüdür düşünceleri arasında akşam oluyor. pazar günü de yarın yine lanet olası iş var düşüncesiyle (kate-leopold kuramı) zehirleniyor. nihayet pazartesiden cumaya kuzey dizileri. işe gidip eve dönmeler. hüzünlü sezen ezgileri. emre aydın şarkıları. sonu mutlulukla biten cümle kurma çabaları. hayattan ve beşiktaş’tan ümit kesmeler. 


 sonra işte bir umut. ailemizin sürmeli'si bay bünyamin. 'istanbul’a sağlam kar geliyor' der. sanki ankara’dan abim gelecek. öyle bir bayram havası. kaşkoller. eldivenler. havuçlar. kömürler. kar üstünde kısa paslaşmalar. bizim çocukluğumuz güzeldi be’viktor. hem çok güzeldi. yoksa diyorum bu özlem midir bizi bu kadar hüzünlendiren. latin harflerine böyle ağıtlar yaktıran. yoksa..? bilemiyorum viktor. bilemiyorum.
..
.
emre aydın - çocuğum belki 
.

31.12.2018

bir meskûn mahal şiiri

herkesin yeni yıl listesi, benim dinmeyen özlemlerim
birinci paketine sarılmış soluk anılarım var
bir çiçeğe su vermek nasıl bir duygu anne?
vita tenekelerinde begonyalar, cumbalarda kediler
bugün güneş sanki kar topladı kadıköy'de, ben de bir sürü anı
öyle bir soğuk. sanırsın alaska. frigo. başrollerde kadir inanır, türkan şoray.
ah cecilia
bilsen!
bu yıl ne çok özlem yaptı. ahh bir..!
ama içimden başka kimse bilmiyor
sen de söyleme lütfen
annem benim yüksek reklamcı olduğumu sanıyor
bense babamın yaşadığını rüyalarımda
her gece her gece
'çelik' olsa dayanmaz buna
ödeşmek buysa sevgi neydi, emek neydi?
sanırsın burada kıyılar hep mutedil, rüzgârlar yalnız meltem
oysa içim hep kaba dalgalı, yer yer fırtınalı
hem gidenin ardından konuşmak ne kolay
ama unutmak zor
çok zor..
şair diyor ya; hayat bazen katırlara sümbül falan vermekti
oysa hayatın bir doldurt boşalttan ibaret olduğu en iyi yine birhan hanım biliyor
kimse bir şey demiyor
ama ve lakin artık hiç bir şey iyi gitmiyor sevgili cecilia
hiç
  bir
    şey

öyle bir gelecek düşün ki mesela; meskun mahallerde şiir yasaklansın
öğrenciler istediği sorulardan sınava başlayamasın
kuşlar vapurlarla birlik olup uçmasın
kâbus gibi, bir ibretlik projesi,
ondan geriye doğru sayılan yeni bir dünya düzeni
kimliği bilinen kişi veya kişilerin gözlerimizin bebeğine düşük yaptırarak söyledikleri yalanların sığmadığı bir dünyaya hazır mısın?
ahh cecilia!
soruya soruyla cevap vermek, eski bir viking geleneği
boynuzlarından içki içmek

demiştim ya; herkesin bir hayali olur. benimse kelimelerim.
dökülen yapraklar değil de sararan anılarım
benim en çok acıyan yerlerim
ben artık uyumak istemiyorum cecilia
ben artık..
babamı çok özlüyorum.
.
cecilia krull - my life is going on

30.12.2018

ara’lık

30 aralık
caddeler, mağazalar, haber bültenleri, kulak misafiri olunan muhabbetler, hemen hepsi yeni yıl diyor. hoş geldin diyor. güle güle diyor. kim eski, hangisi taze. güzel nerede, umut hangi iklimde? kafam karışıyor. oysa yılbaşı denince benim aklıma ne lapa lapa kar yağışı, ne büyük ikramiye ne de başka bir şey geliyor. sadece ruhuma sinen portakal kokusu. hepsi bu.
hepsi bu.


29 aralık
çok soğuk ama şanslı sayılabilecek bir gün. sabah, el-ayak donduran soğukta önce beni metroya götüren dolmuşu saniyelerle yakaladım. hemen ardından son dakikada metroya tutundum. üstelik sekizli vagondu. hayatımda çok ender görülen bu ardışık şans anlarımda bir koruyucu meleğimin varlığına ve yenilmez olduğuna inanırım. öyle ki amerika’ya tek başıma savaş açsam kazanırım moduna girerim. yine öyle oldu. indirimdeki ve stoktaki tek kitabı ben aldım. kahvecideki güzel kız ilk bana gülümsedi. lakin benim savaşacak gücüm yok ibrahim. yorgunum. bu yıl. çok..


27 aralık
çocuğum belki. elimde tahtadan kılıç
ve kırgınım sana ben
haberin de olmayacak..
.
uzun zaman olmuştu. bir şarkıyı defalarca, tekrar ve tekrar, belki yüz defa dinlemeyeli.
bu akşam, emre aydın’ın bu şarkısı çıktı karşıma. ben karşı çıkamadım. hatta biraz bile isteye yuvarlandım içine. bir belediye otobüsünde. yetmedi. sesi açtım. çok açtım. sarı ikaz çubuğu. kifayetsiz kaldı. kırmızı tehlikeli çizgiye çıktım. ve şimdi hala oradayım. inmiyorum. saat on sekiz otuz beş. çocuğum belki.


26 aralık
yılın ilk mucizesi geldi. lapa lapa yağdı. ve öğlen vakti, vefasız bir sevgili ardına bakmadan gitti.




24 aralık
pazartesi.
her zamanki gibi.
işe gittim. eve döndüm.


22 aralık
bir süredir bir programa bakıyorum boş boş. hey gidi günler, televizyonda. şimdi nükhet duru. gerdan kıvırarak “neydi her gün yanıp külleriyle çoğalan” diyor. neydi neydi bizi aşık eden..
sonra fatih erkoç geliyor. “sigaramın yarısını ben içtim yarısını rüzgar.”diyor.
bense dışarı çıksam mı çıkmasam mı gibi saçma ve basit bir ikilemde öylece bekliyorum. aslında olmayacak bir mucizeyi bekler gibiyim. köprüdeki kız adele gibi bir şey olmasını bekliyorum. hiç bir şey olmuyor..



21 aralık
küçük, sakin, kendi halinde, sessiz bir sahil kasabası dillere pelesenk olmaktan öte, şimdi, şu an, tam da bu ara’lık gerçekten ihtiyacım olan şey sevgilim. ama ve lakin; tüm iyi şeyler gibi bunun da bir bedeli var. bir karşılığı..
anlıyor musun?

19 aralık 
akşam. kış karası. saat on sekizi biraz geçiyor. yağmur şimdi karla karışık. ama ajanslar yüksek yerlere kar yağabileceğinden bahsediyor. ahmet kaya ise; doruklara sevdalandım diyor. ben arka dörtlünün en solunda, pencereden gelen soğukla, yanımdaki ablanın yaydığı sıcak aralık’tayım. oysa ve aslında; bir süredir durmuş, boş gözlerle dünyayı izliyorum. bu kadar karmaşa diyorum, ömrü üç saniye ile üç saat arasında süren her şeyi, herkesle aynı anda yapma çabası, her şeye ve herkese yetişme telaşı, bu koşturmaca. sonra bu hız. bu içeriksiz ve samimiyetsiz muhabbet. bu büyükşehir aymazlığı. metropol vurdumduymazlığı. bu hayat ise şayet, nehirdeki römorkörü kullanmaya can atan 25.saat’in edward norton’un hayatı nedir acaba? ya da bir deniz feneri bekçisinin? bazen notlar alıyorum. üzerine düşünüyorum. bu hızda, bu karışıklıkta nasıl olup da çıldırmadığımıza şaşıyorum. ya da herkes çıldırdı da bu durum bize normal mi geliyor diyen, incir çekirdeğini doldurmayan düşünceler işte. 

15 aralık
kuşlar mutlu. kuşlar özgür. kozyatağı’ndan sarıyer’e uçuyorlar. 

ne güzeller..






11 aralık
sabahın yedisi. üç kadın, iki adam bir metro tutamağında hayata tutunmaya çalışıyoruz. vagon haddinden fazla kalabalık. vatansız mülteciler gibiyiz. şaşkın. yorgun. uykusuz. ve öyle sessiz. içeride nuri bilgi ceylan filmlerinin sakinliği var. herkes kendi halinde. tam bir liberalizm. hemen solumda oturan şanslılardan ikisi kafalarını geriye yaslamış yalandan yahut gerçekten uyuyorlar. arkamda kapıya yaslanan yeşil montlu, kirli sakallı adam tilt oynuyor. bizim tutamağın sakinlerinden beyaz şapkalı kız, siyah ojeli parmaklarıyla telefonunu kurcalıyor. yanındaki güzel gözlü kız ise mağrur ve hareketsiz. ünlü bir ressama poz verir gibi. karşısındaki orta yaşlı, esmer kadın yorgun. düşük omuzları, ayak uçlarına bıraktığı derin düşünceleri var. sırtı bana dönük abinin turkuaz mavisi montu var. hemen ensesinden sarkan şapkasının içi hardal renkli bir vadi sanki. içinde oynuyoruz. hafız. fiko. turgut ve ben. vadinin ortasında bir bataklık gölü var. yüksekçe bir yerden aşağıya bu bataklığa bakıyoruz.  “üç tane adamı içine çekmiş olm bu bataklık” diyor turgut. fiko hemen bozuyor turgut’u; “siktir lan, nerden duydun da uydurdun hemen?” üç adamı gerçekten yutmuş mu bilmiyoruz ama gece rüyalarımıza girecek kadar ürkütücü bu vadi. yukarıdan, aşağıya göle isabet ettirmek için üç-beş taş atıyoruz. kimsenin taşı ulaşmıyor göle. en yakın atan hafız’ı birinci ilan edip eve dönüyoruz. midemin çok fena kazındığını hissediyorum. ama öyle böyle değil. daha kapıdan girmeden bağırıyorum “anneee ben çok acıktııım.” ses yok. hiç böyle yapmazdı oysa. en kötü ‘zıkkımın kökünü ye. daha şimdi yedin’ derdi. bir daha bağırdım en orta üç sesimle. bu kez “ayrılıkçeşmesi” dedi annem donuk, metalik bir sesle. ayrılıkçeşmesi. marmaraya gidecekler bu istasyonda insin dedi. indim.





08 aralık
berberden dönüyorum. güneş aralık ayına göre çok cömert. lakin kuru soğuk da öyle. bolu’ya, ankara’ya düşen karın ayazından nasipleniyoruz. bu yüzden ve soğuk bahanesiyle traştan sonra meto’ya yıkatmadım saçımı. o vakit üfleyim abi” dedi çevik bir hareketle saç kurutma makinesinin kablosunu koluna dolarken. oldu olacak bir de oku olm bizi. hem n’olacak bu memleketin ve beşiktaş’ın hali” dedim. bir şey demedi. aynadan baktım. bıyık altından gülümsüyordu köftehor. çıkınca hafız’ı aradım. “bugün buluşamam birader” dedi kılıbık herif. feneri nerde söndürdüğü bilinmeyen fiko, yine açmadı. önümdeki notlara bakma ihtiyacı hissettim. alışveriş listemi gördüm. soğan, domates, mandalina, ayva. edip cansever görse; şimdi nefis bir şiir yazardı bu listeye diye düşündüm. sonra sait faik düştü aklıma; o da adına düzenlenen yarışmada birincilik kazandıran güzel bir öykü yazardı, sakin sakin. suya sabuna dokunmuyor gibi görünen ama ruhumuza işleyen bir hikaye. film de çekilebilir elbet bu mahşerin dört atlısına. kızarmış yeşil domateslerin, mandalinaların filmi oluyor da portakalla soğanın neden olmasın? olurdu elbet.. mesela; nuri bilge ceylan’ın uzun uzun bir soğana, bir portakala yakın çekim yaptığı, arka planda bazen flu bir maviliğin, bazen kar beyazı bir cümbüşün yer aldığı cannes film festivalinde jüri özel ödülü alacak bir film. şarkı lafzına hiç girmiyorum. zira barış abi bu bahsin en iyisini yazdı. üstüne başka şarkı da yazılmaz, söz de edilmez..
.