20 Ocak 2017 Cuma

ben ankara'nın istanbul'a dönüşünü

küçük. çok küçük. saliselik mutluluk dozları. en çok öğlenleri. radyo voyage açık. gözlerim kapalı. ve dünyadan üç ışık yılı uzakta. 
misal bu öğlen. evrenin en güzel gülüşü ile göründü. fonda tom waits. ufukta doğan güneş. o, ben ve hayat bir üçgenin iç açıları toplamı gibiydik. öyle güzeldik. bir, bilemedin iki saniye.

sonra ankara'dan heyet geldi. merhaba merhaba. mithad selim ben. lüzumsuz işler bakanlığından dilruba ben. ve yardımcım zencefil bey. gülmemek için dudaklarımı ısırdım. peşinden kahve söyledim. ama çay istediler. konuşkandılar. ilk cümleleri istanbul'da yaşam çok zor oldu. ruhumuzun kabuk bağlayan yarasını kaldırdıklarını bilmeden. öyle dedik. tasdikledik. yahya kemal'den girmek riskli olabilirdi. sonuçta denetleyen onlar denetlenen bizdik. uzatmamak için istemiş olduğunuz evraklar hazır dedim. çay geldi. evraklara baktılar. çayı içtiler. istanbul çok kalabalık. nasıl yaşıyorsunuz burda dediler. istanbul'da yaşayan akrabalarından bahsettiler. hem avrupa yakası daha karışıkmış dediler. çok zor evet. evraklar tamamsa kaldırayım dedim. bir çay daha söylemedim. sırtımın ağrıdığını ve boynumun tutulduğunu da. onları sevmediğimi hissetsinler istedim. 
evraklar tamam. siz iyi misiniz? dediler. istanbul dedim. 
gittiler.

akşamüstü canım kuşlar geldi. penceremin mavi kıta sahanlığında. kısa, mutluluk dozları. iki küçük kanat çırpımı. bir, bilemedin iki saniye.

16 Ocak 2017 Pazartesi

boş-look

bir garip yolcu. pardon abi diyor. yanlış bastım. elini kaldırarak. özür mahiyetinde. şoför duymuyor. görmüyor. orta kapıyı açıyor. pardon abi diyor bir kez daha. yanlış bastım. yine elini kaldırıyor. yine özür mahiyetinde. şoför orta kapıyı kapatıyor. sol sinyalini yakıyor. sağ yanımda bir genç kadın. vıdı vıdı telefonla konuşuyor. ne dediği anlaşılmıyor. tam otuz iki dakikadır. yağmur mütemadiyen yağıyor. saçları at kuyruklu çocuk otobüse son nefeste yetişiyor. akbili yok. fazla akbili olan var mı diyor. var ama vermiyorum. üşeniyorum. nasılsa bir gönüllü çıkar diyorum. arkalardan orta yaşlı, esmer bir kadın çıkıyor. kırmızı ışıkta. gel delikanlı ben de var diyor. sonra yeşil ışık yanıyor. geçiyoruz. sezen yağmura inat söylüyor. hani güzel de söylüyor. kırmızı stop lambaları gözümü alıyor. trafik bu akşam akmıyor. son model bir jeep otobüse çarpıyor. istanbul'un en orta yerinde. düşünür gibi yapıyorum. ben bunları niye yazıyorum. siz bunları niye okuyorsunuz. bir cevabım yok. olsa da bir önemi yok. hem. söverim gelmişine geçmişine. ayıpsa. ayıp. istanbul'un kenarında. hayatın ortasında. kocaman bir şekilsizlik.
.

13 Ocak 2017 Cuma

mektup7

cuma trafiği.  hastalıklı bir hücre gibi şehrin tüm yollarına sirayet etmiş. ağır ve karanlık ilerliyoruz. vites ikide. sibel can teypte.
az ötede. dolmuş farlarının aralığında loş bir cuma pazarı. sebze tezgahında son pazarlıklar. esnafın akşam çığırtkanlığının sırtında eve dönüş telaşı. üstüne zemheri ayazı.
ama ve şükür. bugün de ölmedik.
henüz!
dönüyoruz.
oturan onüç yolcu. ayakta kimse yok.
şimdilik.
ring seferi yapan moda tramwayı gibi.
her gün. 
bir aşağı. bir yukarı. dokuz altı yolları. aşınmıyor sevgilim.
ama ve neyse ki şarkılar var. birhan keskin bir de.
ve sonra özlemin.
katlanır kılıyor. her şeyi. her şeye.

şimdi misal birhan keskin'in ba kitabının 24.sayfasından yazıyorum sana bu mektubu.
sevdiğim iki dizenin altını çizmek için çantamda kurşun kalem ararken mektup yazmak geldi içimden.
mektupları sevdiğini biliyorum. beni hala seviyor musun bak onu bilmiyorum? 
ama ben hem mektupları, hem seni seviyorum. 
bunu zaten biliyorsun.

bugün. tüm öğleden sonrayı pencereden kuşları izleyerek geçirdim yine. 
hep aynı saatlerde. üç, bilemedin dörtte geliyorlar. asla beşte değil. üçerli, beşerli bazen on, bazen on beşli gruplar. ama hep kuzeyden gelip güney yönünde kanat çırpıyorlar. bugün işte her zamankinden daha fazla izledim onları. kuşları izlemediğim vakit çay içtim. bazen hem çay içip hem onları izledim. bizi de düşündüm elbet. imkan-sızımızı. hayallerimizi sonra. 
bilirsin.
kuşları hep sevdim.
fransızca şarkıları
tren raylarını.
sonra ispanyol filmlerini ve vapurlarını istanbul'un.
kış güneşini ayrı sevdim.
zarifoğlu'nu ayrı
nihayet hayallerimi, imkan-sızımı sevdim
ama
çok
ö
z
l
e
d
i
m
.
şimdi.

dürtme içimdeki narı
üstümde beyaz gömlek var

hayır. ben demiyorum. birhan keskin diyor.

bir de sibel can lale devri'ni ne güzel söylüyor ... ?
.
.
sibel can - lale devri



11 Ocak 2017 Çarşamba

kardan adam

karda oynayan çocuklar. on dakikadır. beyhude bir çaba. kendimi, çocukluğumu göremiyorum. 
havada inceden bir kar.
durakta kediler. elektrik tellerinde kuşlar üşüyor. 
uzakta iki çocuk. kardan adam yapma telaşında. az önce iki kömürden göz. şimdi havuçtan bir burun. hafız'la fiko da orada. lakin ben yokum. gözlerimi kapatıyorum. olmuyor. açıyorum. kendimi bir türlü bulamıyorum. ama uzaktan babam geliyor. yeni aldığı gri kasketi, yıllardır giydiği siyah paltosu ve olmayan beşiktaş kaşkolu ile. ince, uzun bir yoldan, sislerin arasından ağzında sigarası ve kesik öksürüğü ile geliyor. 
ben kendimi hâlâ göremiyorum. ama sesimi duyuyorum. 
-baba diyorum.
duymuyor. 
yürüyor. öksürüğü de beraber. ve üzerine sinen birinci sigarası. 
bir kez daha.
-baba
dönecek gibi oluyor. 
üzerimizden bir kuş sürüsü geçiyor. "saat dört olmalı" diyorum içimden. aşağıya bakıyorum.
babam.
yok.
dükkanın önünü kardan temizleyen adam?
beyaz beresi var. ve yeşil montu. ama.
babam gitmiş. 
on yaşlarında, kumral, bordo eşofmanlı bir çocuk bana bakıyor. fiko yok. hafız yok. 
tek başımayım.
uzakta, kocaman kardan bir adam.

9 Ocak 2017 Pazartesi

tuz

sevgili anabel,
buradan sana ilk seslenişim. tekrarı olur mu bilemem. doğrusu niye böyle bir şey yaptım. onu da bilmiyorum. 

sabah uyandığımda bembeyazdı her yer. her sabah yaptığım gibi dışarının soğuğuna aldırmadan pencereyi açtım. o tertemiz, keskin, teni ve nefesi yakan soğuğu ciğerlerimin ve dahi zihnimin en ücra köşesine çektim. sonra bilgisayarıma koştum yüzümü dahi yıkamadan. ve ağzı açık kalmış çuvaldan boşalan buğday taneleri gibi dökülmeye başladı kelimeler zihnimden parmaklarıma doğru.
bir bağ oluştu sanki burayla aramda. tuhaf bir bağ. bir gün yazmadığımda bir şeyler eksik kalmış gibi hissediyorum. dahası kulağımda çınlayan bir sesin "n'oldu, niçin yazmıyorsun bugün" sorularına muhatap oluyorum. bu kadarla da kalmayıp cevap veriyorum. "aynı şeyleri yazmaktan, tekrarlamaktan bıktım artık" diyorum. 

sartre'nin dediği gibi kendimi deli sanacak bir durumum yok. lakin emin olmak lazım değil mi? çok uzun yıllar önce haberdar olmama rağmen sartre'nin bulantısı'nı henüz okuyorum. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. sanki geriye dönüş yapıyorum. anlamsız yere es geçtiğim değerler hatta değersizlikler için kendime bir şans daha veriyorum. budur belki de sebep? ya da sonu gelmez sıkıntılar, arayışlar. dedim ya bilmiyorum..

bildiğim; tuhaf şeyler oluyor. bugune kadar hiç birini ciddiye almağım sinema filmleri acayip özendirici olmaya başladı son günlerde. çok sağlıklı şeyler değiller belki ama ciddi ciddi özendim işte. yalan yok şimdi. belki de hissettiklerim normaldir de böyle hissetmememi söyleyen iç ve dış güdülerimdir normal olmayan. 

kim bilir? ben bilmiyorum..

film demişken; önceki akşam trt2 de bir filme rast geldim. belgesel gibiydi ama basbayağı sinema filmiydi. her tarafı hüzün ve keder kokan. ama sanki bunu belli etmemeye çalışan, yavaş akan bir filmdi. şivelerden anladığım kadarı güneydoğu anadolu'da geçiyordu. yahut doğu anadolu'da. ortasında yakalamıştım filmi. kim kimdir, necidir, niye böyle oluyor diye çok merak etmeden sadece izledim. insanları izledim, çevreyi izledim. seslere kulak verdim. tanımlayamayacağım, anlatanayacağım bir nedenden dolayı filmde beni kendine çeken bir şey vardı. tıpkı sabah sabah sana yazma isteğim gibi.
sonra mahallenin hocası girdi araya şöyle bir şeyler söyledi; "güzel veya çirkin diye bir şey yoktur. muğlak ifadelerdir bunlar. güzel de çirkin de bir yanlış anlamadan ibarettir." enteresan geldi. bir an düşündüm. haklıydı bir bakıma hoca. herkesin güzel ve çirkin anlayışı farklıydı. göreceli kavramlardı sonuçta. niye bilmem not alma ihtiyacı hissettim bu sözleri. 


filmin sonlarına doğru, neden gittiğini bilmediğim bir delikanlı annesine veda edip hüzünlü bir yolculuğa çıktı. ve şuna benzer bir şeyler söyledi otobüsün o soğuk camına kafasını koyduğunda ; "anamı böyle üzgün görmeseydim keşke. ayrılmak zor oldu. abilerimi , şehsuvar'ı , sırrı'yı, meryem'i, salmanı, düşündükçe hepsinin yerini bulduğunu görüyorum. peki benim yerim ne olacak? kaderim neresi olacak?"
sanırım bizim gibilerin, hep gitmek isteyip de gidemeyenlerin ya da cesaretini toplayıp, her şeyi gözel alıp gidebilenlerin de sorusuydu bu aynı zamanda!
yarısını izlediğim filmden zihnimde yer eden en canlı sahne işte bu en sonuncusuydu. sonra film bitti zaten. 
ha sahi nasıl da unuttum. hayatın tuzu'ydu filmin ismi.
hayatın tuzu.
evet.
şimdi radyomda yunanca ama hüzünlü bir parça söylüyor sesi funda arar'a benzeyen bir sanatçı.
ve dışarıda yine kar yağıyor ince ince.
* sahi kar neden yağar?
..
kadıköy, 3 şubat 2010

*gölgesizler-hasan ali toptaş

.
funda arar - hayatın hesabı