18.05.2019

kahverengi

onu her ziyaretimde konu dönüp dolaşıp nasıl en sevdiğim kahverengi ayakkabılarıma geliyor anlamıyorum. hayır malum deyiş geliyor aklıma dostlukla düşmanlıkla ilgili lakin yılların annemi. konduramıyorum. o ısrar ediyor.
"o ayakkabıyı değiştir, şöyle güzel bir ayakkabı al kendine" diyor üçtür. belli bir yaştan sonra eşyalarıma nasıl bağlandığımı bilmiyor. anlatmak istiyorum. vazgeçiyorum.
anneme uğrayacağım günler siyah ayakkabımı giyiyorum artık.
.
her zaman çıktığım o devasa metro istasyonunda yolumu kaybettim. ilk kez. her şey birbirine girdi sanki. zaman, mekan, insanlar, düşünceler. bir an kaybolduğumu düşündüm ciddi ciddi. ilginç olan bu his hoşuma gitti. sonra rastgele bir çıkış numarası seçip oradan çıktım. yanlıştı. ama güzeldi.
.

geçenlerde tesadüfen, doğrusu sırf kapak ismini sevdiğim için aldığım ve bir sürü kadın hikayesinden oluşan melisa kesmez'in "atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz" kitabını okudum. altını çizdiğim yerler oldu. güldüğüm, hüzünlendiğim yerler de. sahici bir dili vardı. bütün kahramanları kadınlar olsa da etraflarına bir yerde ben de vardım sanki. o filmin içindeydim yani.
son tahlilde sevdim bu öyküleri, kitabı. diğer kitaplarını da merak ettim ama şimdi atları serbest bırakma zamanı..
.
ne vakittir zarifoğlu okumamıştım. herhangi bir sayfasından üç beş cümle okumak için elime aldım. içinden babam çıktı! bir kaç fotoğraf düştü yaprakların arasından. üçünde de babam vardı. ilki, emekli olduğunda iş yerinde çekilmiş bir fotoğrafı. bir masaya oturtmuşlar. yakınında kimse yok. adeta bundan sonra tek başınasın der gibi. sağında ve solunda iki vazo, rengarenk çiçekler. koyu kahverengi bir takım elbise ile mutlulukla hüzün arası bir bakış göndermiş zamana. ikinci fotoğrafta ben de varım. biraderim ve o vakitler asker olan ahmet abi. kahverengi bir pantolon var yine üzerinde. bu kez gülüyor. sanırım mutlu. ve üçüncü fotoğrafta hafız'ın babası mehmet amca ile kütüphane dediğimiz eski tip bir çek yata oturmuş çay içiyorlar. bisiklete yaka, kahverengi bir kazak var üzerinde. kış ya da sonbaharın sonları olsa gerek. ama güldüklerine göre keyifleri yerinde olsa gerek. kim bilir kaçıncı çayını içiyor elinde tuttuğu ince belliyle?
.
pomme - j'suis pas dupe

12.05.2019

gıda

pazar şeysi..
ben çok seviyorum.
aklıma geldikçe de açıp açıp dinliyorum.
siz de sevin canım insanlar.
.



.
eleni karaindrou - eternity and a day

11.05.2019

asansör

sabah. 05:57. uykudan yeni uyandım. doğrusu uyandırıldım. ve yüzümü yıkamadan hatta ilk kez müzik olmadan bir yazı yazıyorum. çünkü bu yazıyı asansör zoruyla yazıyorum sevgili kardeşlerim. abilerim. ablalarım.
en iyisi hikayeyi baştan anlatmak. nasılsa uyku piç oldu bir kere...
1999 yazında vatani görevimi tamamladıktan sonra idealleri olan her türk genci gibi ben de taşı ve toprağı altın olan bu mega kente geldim. amacım; ilk bir kaç sene istanbul’da orta sıralarda tutunmak, sonra şampiyon olup avrupa’ya açılmaktı. istanbul’a karşı boş değildim. filmlerden izlediğimin ve kitaplardan okuduğumun üstüne sağolsun istanbul’un hoyratlığını, insan öğüten bir şehir olduğunu anlatan, öğüt veren bir iki de büyüğümüz vardı. bu yüzden istanbul niyetimi anlamasın diye şehre haydarpaşa garından giriş yapmadım. hayır esenler’den de girmedim. uçak zaten pahalıydı o zamanlar. otobüsle körfez’e kadar gelip oradan otostop yaptım maltepe’ye kadar. ilk zamanlar çok zorlandım elbette. insanları, hayvanları ve dahi vasıtaları bile bir garipti bu koca şehirin. hepsi ayrı telden çalıyordu. neyse mevzudan uzaklaşmayalım. istanbul’da tutunduk tutunmasına ama avrupa’ya açılamadık. orta sıra insanı olarak ne şişimiz ne de kebabımız yandı. ne uzadık, ne kısaldık. işe gittim. eve döndüm. hiç haz etmediğim kalabalığına pek karışmadım. yirmi senede beş ev değiştirdim bu yedi tepeli şehirde. biri hariç hepsinde de en üst katı tercih ettim. çünkü ve zira; beynimin içinde koşan veletler, manasızca gart gurt sağa sola çekilen sandalyeler, kanepeler ve evin içinde topuklu veya topuksuz terliklerle şıppıdı şıppıdı gezmeler yoğurdu üfleyerek yedirtti. yediden aşağı olmamak kaydıyla yukarıları tercih ettim hep. insanlardan uzak, allah’a yakın olma hasleti de diyebiliriz buna. yukarılar iyi hoş, havadar ve bazen manzaradar olmasına rağmen tek ve en büyük kötülüğü asansörün makine dairesine yakın olmasıydı. hele ki şimdi ki gibi, 10 kat ve her katta 4 daireden 40 haneli bir köyde yaşıyorsan girenin çıkanın, inenin binenin haddi, hesabı, saati ve dakikası belli olmuyordu. bütün bunların üstüne bir de bizim asansörler benzerlerinin üç misli gürültülü olunca derin uykulardan uyanmamanın imkanı yoktu. bir kalkışı var sanki ramazan topu patlıyor. fakat en kötüsü de duruşu, duruşunu hiç sormayın kardeşlerim. sanırsın ki deniz kurdu bir tatbikatı bizim apartmanda yapılıyor. öyle seri patlamalar! elbette, gün içinde hayatın ve televizyon yayınlarının olağan akışında diğer seslerle harman olup alışıyorsun bu gürültüye. ama ve lakin; gecenin köründe, sabahın ayazında en tatlı rüyalardan seni uyandırması yok mu? işte o çok koyuyor. o çok kötü oluyor. hayır bir kerede en dehşetli, en cedit kabusta uyandırsa amenna. ama ve sanki en güzel duygularımın ve hayallerimin katili olarak icat edilmiş bu gavur makinası. zaten uyandıktan sonra da bir daha uyumak ne mümkün. makine dairesinin bütün sesleri. asansör aksamının aralarında yaptıkları tüm dedikoduları duyuyorsun. mır mır mır, gıy gıy gıy; yok efendim fren tertibatı ile redüktör kavga etmiş, tahrik kasnağı çelik halatı aldatmış, asansör kabini 5.kat kapısına küsmüş vb bir sürü gereksiz ayrıntı. 
bu sabah da işte son yüzyılın en güzel rüyasındaydım. leyla ile endülüs’ün portakal çiçeği kokulu dar sokaklarında, o önde ben arkada denize doğru yürüyoruz. elini uzatmış bana dünyanın en güzel gülümsemesiyle; “gel bak seni nereye götüreceğim” diyor.


tam elimi uzattım, elini tutacağım. 
güm! 
şerefsiz asansör devreye girdi. ramazan topunu erken patlattı. sıçrayarak uyandım. ilk şoku atlattıktan sonra saate baktım. daha beş kırkbeş. bu saatte nereye gider ki insan? üzerine fazla düşünmedim. zira endülüs’te sevgilim bekliyordu. gözlerimi ve bütün kapıları kapadım sımsıkı. yorganı da çektim üstüme. lakin canavar uyanmıştı bir kere. aşağı yukarı. gacur gucur, tak tuk, mır mır gıy gıy bir kaç kez indi çıktı büyük gürültüyle. oh tamam gittiler demeye kalmadı bir teyze sesi aşağılardan aşağılardan;
evladım bir şeyini unutma sakın. biletini yanına aldın mı? telefonun yanında mı? gidince mutlaka ara emi? beni merakta koyma sakın. dikkat et kendine. dışarılarda bir şey yiyip içme sakın. ilaçlarını zamanında iç. inince beni mutlaka ara. merak ediyorum sonra. ha bak montunu unutuyordun az daha. al şunu sırtına üşüteceksin. hadi selametle. güle güle git güle güle gel evladım. yolun açık olsun
allahaısmarladık anne” dedi kırk beş yaşlarında basbariton bir insan evladı. pat diye kapandı bir otomobil kapısı. ardından hırıltılı bir motor sesi ve hemen akabinde foşuuuurt diye bir ses. teyzem senin allah iyiliğini versin emi. karga bokunu yemeden nerden aklına geldi bir kova su dökmek, hadi aklına geldi nasıl taşıdın o koca kovayı. pencereye koştum, baktım vallahi. hem siz kova dediğime bakmayın sevgili kardeşlerim. kazan kazan. bütün apartmana yetecek yemek yapılır içinde. kolunda bacağında kireçlenme çıkmasın teyzem! sen beni yarimden aldın allah da senin....
iyiliğini versin.
hadi selametle!
ben şimdi seyahate çıkıyorum endülüs semalarına doğru.
bekle beni leyla! bekle..
.
mesto - leyla
.
fotoğraf : www.today.com

5.05.2019

küfür


bir adada yaşamak hayalim oldu hep. adada yaşamak değil ama adalar’ın tam karşısında yaşamak nasip oldu bir kaç yıldır. balkona çıktığım her sabah burgazada’yı görüyorum tam karşımda. doğrusu bu ya; hepsini değil de yarısını görüyorum burgaz’ın. çünkü ve zira; istanbul’u piç eden o şekilsiz, iğrenç binalardan ikisi adanın tamamını görmeme engel oluyor. bir küfür gibi göğe yükselen bu binalara izin verenlere, istanbul’u bozanlara önce bir yükseliyorum sonra diyorum allah sizi bildiği gibi yapsın. uğraşamam. çünkü benim daha derin dertlerim var ibrahim. kendi içimde çözüp dışarıya aktarmam gereken sorunlarım. malum dünya ve hatta üçüncü şahıslar için minik benim için devasa dertlerden bahsediyorum. dünyanın yuvarlak olduğunu dönüp dolaşıp aynı derde takıldığım zaman anlıyorum ben. yoksa bana kalsa dünya ne tepsi gibi düz, ne de top gibi yuvarlak. dünya dediğimiz şey sevgili ibrahim; işine gelince düz, işine geldiğinde yuvarlak, bazı üçgen, bazı beşgen olan elastiki, şahsiyetsiz, güvenilmez pezevengin teki afedersin.
neyse dert diyorduk. derman diyorduk. pazar yine. ve hava kapalı. sıkıcı. planlarım vardı. sabah yürüyüşüm. hafız’a kahve sözüm vardı. hepsini iptal ettim. balkona çıktım. karşıya baktım. burgaz’ı yine eksik gördüm. yalan yok mübarek gün küfür ettim. psikolojide yansıtmaymış bunun adı. canımı asıl sıkan şey çünkü burgaz değildi. içeride, derinlerdeydi. belki dedim sana yazarsam geçer. geçmeyecek biliyorum ibrahim. ama yazmam da lazım. yazmasam zira ‘sait faik olabilirim.’ kalemimi yonttum. hafız’dan özür dileyerek bir sade kahve yaptım. nazan’a dur dedim. bugün ahmet kaya günü. müziği açtım. kafamı kaldırdım. burgaz’ı yine göremedim. yine küfür ettim. gökyüzüne baktım. her daim umut veren o mavilik yoktu. edip cansever’e rahmet okudum. beyaz bulutlar. kuşlar da gitmişti. derdim ama benim başka dedim. dışarıda aramamalıydım. bedia ceylan güzelce’nin dün kafa dergisinde okuduğum yazısı geldi aklıma birden. etrafına ve efkarına bakıp derdine derman olsun diye küçük esnaf olmak istiyordu! tıpkı benim sana yazdığım gibi. ya geçerse diye. geçmeyeceğini bile bile. gerçi bedia hanımın derdi gibi ateşli bir aşk hastalığı değildi benimkisi. keşke dedim tek derdim bu olsaydı ve burgaz’ı göremeyince bir daha küfür ettim.
.
ahmet kaya - içimde ölen biri var