24.03.2019

gibi



bir kere daha bulutlarlayım şimdi. o bulutlar ki; sonsuz bir mavilikteki ipe tek tek, özenle yerleştirilmiş tesbih taneleri gibi. oysa kış boyu benden başka kimse beklememiş gibi baharı. balkonlar zaten şimdi hep fransız. eski tip olanlar da kullanılmayan eşyalarla dolu yahut salona dahil edilmişler. güneşe ve bulutlara hasret bir kuşlar, bir de ben kalmış gibi. bir kere daha göğe bakma durağındayım. doksan beş baharında 28t bekler gibi. cağaloğlu yokuşunu tırmanıyoruz üç arkadaş. nuruosmaniye kapısından kapalı çarşının serinliğine giriyoruz. esnaf beşiktaş’ın şampiyonluğunu erken kutluyor bu sene. dört bir yanda dev beşiktaş bayrakları. bazı turistler lokum tadıyor. bazıları istanbul hatıralarına poloraid flaş patlatıyor. çarşının sahafların olduğu kapısından çıkıyoruz her zamanki gibi. tadını başka hiç bir yerdeki kebapçıda bulamadığımız, hemen köşedeki dönercide karnımızı doyuruyoruz bir güzel. son lokmamızı, ayranımızın son fırtına denk getiriyoruz yine maharetle. fiko kaybettiği kantitatif iktisat kitabının ikinci elini soruyor esnafa. ellerinde yokmuş ama haftaya gelirmiş. çınarın altında birer çay içip sınav notlarımızı gözden geçiriyoruz son kez. ıssız, elleri esmer kıvırcık saçlarının arasında endişeli.
 “bu sene de veremezsem bu dersi peder beni tefe koyar olm” diyor. 
dert etme hallederiz be olm” diyoruz gelişigüzel bir teselli cümlesiyle. lakin nasıl halledeceğimizi ne fiko, ne de ben biliyoruz. güvercinlerin arasından geçip kimliklerimizi göstererek ana kapıdan içeri giriyoruz. türlü nebatat kokusu arasından ağaçlı yoldan fakülteye yürüyoruz. sınava daha iki saat var. fiko boş derslerde king oynadığımız yeşilliğe önce elindeki kitabı peşinden de bir kaleci gibi kendini atıyor. ıssız’ın keyfi geliyor birden. o da fiko’nun üzerine atlıyor. kırkpınar çayırındaki pehlivanlar gibi güreşiyorlar şimdi. ben tuğla kalınlığındaki muhasebe kitabını başımın altına yastık yapıp bulutlara bakarak ezberimdeki tek turgut uyar şiirini mırıldanıyorum..
.
ikimiz birden sevinebiliriz
göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım...

23.03.2019

9 kat



eski düz yazılarımı kırpıp da şiir yaptım
beğenmediler beğenmedin beğenmedim
şimdi yine yeni bir direniş
benim düzyazı sevdam, senin şiir yazdırma ısrarların
uyumsuz gözüken bu şekilsizliğimiz oysa
bir üçgenin iç açılarının toplamından daha mesuttuk
arka balkona atılıp unutulmuş eşyalar gibi verdiğimiz sözler
giriş gelişme sonuçlu bir aşkımız olacaktı
izel dinleyecektik
arabayı adalar’ın karşısına çektiğimiz yağmurlu bir akşamüstü
daha fındıklı 9 kat gofrete bayıldığımı öğrenemeden sen orada ben burada
zaman mıydı bizi sıraya dizen yoksa kader miydi alın çatımızı çizen?
halbuki sorunumuz edebiyat değildi
bilakis
biraz matematik, biraz fen bilgimiz 
yetmiyor şimdi özlemlerimin pi sayısı hayallerimin tepkimesi
edebiyat karın doyurmuyor sevgilim
hem sanıyormusun ki o gün sana sadece bir ayfer tunç kitabı verdim
o kitap bendim
altı çizili her cümlesi damarlarımdaki hayati sıvı, köşesinden kıvırdığım her sayfa nefes alışverişlerim
evet doğru, bir kadın yazmıştı
ama bana bir sor 
bana bir sor
ben nasıl okudum satır satır, kana kana nasıl?
şimdi işte endülüs’te bir umut
arnavut kaldırımlı dar sokaklarda
bulursam seni bir portakal çiçeği kokusunda
söz



18.03.2019

gölge



bazı şeyleri hiç anlamadım. anlamayacağım. misal böylesine nefis bir bahar güneşi ömrü boyunca kaç kez nasip olur ki insanoğluna ve insanlar hiç yakmayan bu sıcaklıktan sakınıp niye gölgelere hücum ederler? oysa daha haziran değil, ağustos hiç değil. onlara söylemedim ama içimden kınadım bu gölgeseverleri. bir az şekerli kahve söyledim sonra garsona.

17.03.2019

keçi



inatçı keçi adlı mekanda tarihimde beni, daha doğrusu bizi en çok ekmiş, randevu sakarı arkadaşımı bekliyorum. onun adalet dağıtan bir hakim olması, bizim her seferinde inatla onu bekleyişimiz ayrı bir ironi ve bahis konusu.
.
91 baharından beri tanıyorum onu. 28 yıl. dile kolay. murathan mungan’la ataol behramoğlu’nun şiirlerini birbirine karıştırarak ve kendi üslubuyla okuması, beş kişilik grubumuzun en neşeli üyesi olması, cebindeki son kuruşu yine ihtiyacı olan diğerleri için harcayan cömertliği ve kimsenin bir bok anlamadığı iktisat dersinin hem makrosunu hem de mikrosunu çok iyi bilmesi bu kusurunun kefareti oldu hep! ne verdiğimiz cezalar, ne de uyarılar bu makus alışkanlığından vazgeçirmedi onu. biz de öyle kabul ettik onu. kendince marjinal bir adamdı. saat kullanmayı sevmezdi. grupta asla oy birliğiyle karar alamazdık. doğuştan muhalifti. bir özelliği de kimseyle küsmeyi bilmezdi. yıllar içinde bu beşli çil yavrusu gibi dağıldık. her birimiz bir köşeye savrulduk. kimi yurtdışına, kimi yurdun değişik bölgelerine. sorarsan müsebbibi hayattı. zaten ne vakit açıklayamayacağımız bir durum olsa çamur atacak bir 'hayat' her zaman elimizin altında değil miydi?
hepimizi bir araya toplayan o oldu yine. görevi nedeniyle bulunduğu şehirden dün gelmiş. “buluşalım” dedi. “elbette” dedim. “ama sen saati söyle ben bir saat sonrasına geleyim” diye de ilave ettim. güldü. "yarın tam yarımda" dedi. "tamam" dedim.
.
saat şimdi 12:44. ben hala bekliyorum. beklerken de boş durmuyorum. kâh bu satırları yazıyorum. kâh pazar insanlarının telaşlı hallerini izliyorum. yazarın dediği gibi; "neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye gayret ettikleri*", iş gününden önceki bir günü mutlu geçirmek için çırpınmalarını izliyorum bir köşede. her telden, her cenâhtan onlarca insan geçiyor önümden. kimi yeşili bekleyip düzen ve tertibe önem veriyor. kimi beklemeden kırmızıda geçiyor, kuralsızlığı seçiyor. bazıları geçen seçim otobüse sövüyor, bazısı alkış tutuyor. sevgilisinin elini sıkı tutan da var. tabakhaneye yetişir gibi çekiştiren de. ama bu kadar kaosun, karmaşanın en güzel şeyi çocuklardı. güneşle birlikte beni gülümseten muhteşem varlıklar.
neden sonra insanları da bırakıp elimdeki kitabı karıştırırken iki üç fotoğraf düştü arasından. biri çocukluğum geçtiği mahallede babamın fiko'nun babasıyla olan, diğeri de emekli olduğunda kucağında bir vazo çiçekle çekilmiş fotoğrafları. ne vakit ve niye koymuşum oraya. unutmuşum. kendimi de randevuyu da. kendime geldiğimde sol yanımda garson menü uzatırken sağ yanımda hakim "yine geç kaldım değil mi?" diyordu sırıtarak. "önemli değil" dedim. hasretle sarıldım.
.
* ayfer tunç - taş-kağıt-makas
.
vitaa - sans regrets