19.1.21

diyet


saat 10:00'dan sonra hasta bakmıyormuş. zaten istediğim tahlilleri, o istese de bugün yaptıramıyormuşum. kan işlemleri için de sekizle dokuz arasında gelmem gerekiyormuş. internetten 10:10 a randevu aldığımı söylememe gerek yoktu. ama ben yine de söyledim. omzunu silkti aramızdaki beş metreden. ailemizin hekimi olmasına rağmen çok mesafeliydik. o devletin bahşettiği makamında oturuyordu. ben kapının ağzında ayakta duruyordum. yeni tip muayenemiz böyleydi. aslında yaz sonu geldiğimde de böyleydi. fakat nedense bugün kendimi mahkemede hissettim. patron bir kere şahit yazdırmıştı oradan biliyordum. hakime beş metre mesafeden ayakta soruları cevaplamıştım. lakin hep doğruları söylediğim için davayı kaybetmiştik. avukat hanım ve patron kızmıştı ama sokakta neyse de mahkemede doğrular söylenmeliydi. neyse işte. adımı sordu doktor bey. soyadımla birlikte söyledim yine uzaktan. masasının üstündeki bilgisayarda, gözlüklerinin altından gözleri kısık şekilde bakarak güçlükle buldu bilgilerimi. en son eylülde bakmışız. hmmm, hı, haa.. dedi. şeker, kolleströl, b12, hemoglobin vs. yarın sabah sekizde gel. yaptıralım. ama bir dakika diyet yaptın mı? 

"hayır"
o zaman bir anlamı olmazmış. üç ay diyet yapmalıymışım. poğaça, börek çörek, yağlı, kuruyemiş hede hödö yememeliymişim. ayrıca kilo da vermeliymişim. gerçi kilom gözükmüyormuş ama yine de kilo vermeliymişim. ondan sonra gelmeliymişim. ama artık burada eskisi gibi ertesi gün çıkmıyormuş tahlil sonuçları. beş günü buluyormuş. bunu bilerek gelmeliymişim.
 "gelme diyorsunuz yani hocam."
"efendim?"
"teşekkür ederim hocam üç ay sonra görüşürüz."
ardıma bakmadan çıktım.
tahlil yaptıracağım diye kahvaltı da yapmamıştım. kurt gibi açtım. köşedeki pastaneye girdim. 2 sade, bir zeytinli ne olur ne olmaz diye bir de kaşarlı poğaça aldım. ama eve gitmeden evvel iki buçuk aydır robinson'a dönene saçlarımı kestirmeliydim. iki buçuk ay önceki gibi tufaya düşmemek için en iş yapmayan, en sapa yerdeki berberi gözüme kestirdim. zira, bu lanet virüsün en alevli zamanında, bir pastırma kasımında saçlar yine böyle robinsonken bir sabah kimse olmasın, tenha olsun diye evin tam karşısındaki dükkanın açılışını beklemiş ama ben içeri girer girmez nerede pusuda yattıkları belli olmayan 2 müşteri daha gelmiş, 5 metrekarede 6 kişi olmuştuk. kapı açıktı ama acayip gerilmiştim. öte yandan basiretim de bağlanmış, kalkıp gidememiştim. üstelik bana denk gelen 'genç berber'in eli de acı verecek kadar ağırdı. o kadar ağırdı ki düşünün sonbaharın sonunda girdiğim berberden yaz başlangıcında çıktım nerdeyse. ben tamam oyalanma, favorileri düzelt gideyim dedikçe o misafire ikramı seven ev sahibi gibi abi dur daha tatlımız, çayımız da var diyordu. hem niye sıkıldın demez mi bir de? neyse yusuf yusuf diyerek tıraşımızı olduk. çok şükür corona olmadık. ama on yıllık berberim meto'yu ektiğim için başıma gelen bir ceza, bir diyet gibi düşündüm bunu. o vakit söz verdim kendime. saçlarım yere değene kadar uzasa da meto'dan başkasına gitmeyecektim. lakin işte hayatın mı cilvesi benim mi bedeviliğim bilemedim. hafta sonu yasakları geldi bir hafta sonra. zira evim de, işim de ters meto'ya. ancak hafta sonları gidebiliyordum. saçlar da uzadıkça sinirimi bozmaya başladı. uzun lafın yanisi; bu meto'yu ikinci atlatışım. acayip suçluluk hissi var içimde ama şartlar denen vahim şey diyerek teselli ediyorum züğürt gönlümü. işbu berberimiz benden 4-5 yaş büyük olmasına rağmen. "nasıl keselim ağbi?" diye girdi söze. "her taraftan kısalt, toparla işte" dedim. bu ağbinin eli, önceki genç berberi aratacak denli ağırdı ama çene zehir gibiydi. bir siyasete giriyoruz, bir futbola. arada, kafamızın üstündeki televizyonda dönen haberlere yorum yapıyoruz falan. ama ve lakin ne vakit hemşeri çıktık farkına varamadım. hani eskiden mahalle aralarında dolanan, "bohçacı geldi aanııım, çok güzel fal da bakarım" diyen bohçaçı ablalar vardı. çarşafları, yastık kılıfları gösterirken annemlerin ve asuman yengelerin falına bakar, saniyede on beş yirmi laf sayarken ağzı açık dinleyen annemler "ahan da bildi, valla her şeyi bildi" diyerek sevinirler kadını bohça alamdan zengin ederlerdi! işte bu bohçacılar gibi on saniyede beni de hemşeri olduğumuza ikna etti nedim ağbi. ee tabi, o kadar şey anlatıp ismini belletmez mi? nedim ağbim ya!! sonra işte; yaban domuzlarının fındık yediğini, ‘elit’ kesimin oturduğu mahallerde karları havada yakalayan belediyeler olduğu için buzlu kaldırımların olmayışını, dünürünün dünürünün köyündeki temiz havadan ve sonsuz yeşillikten, askerde tugay komutanının ondan başkasına tıraş olmadığını falan otuz iki dakikada, otuz iki kısım tekmili birden öğrendim. meto'nun kulaklarını çınlattım içimden. dedim oğlum meto sana ilk saç kesimimde ben de kurban keseceğim! bu son diyetim olsun dedim ve kapıdan çıkar çıkmaz poşetteki poğaçaları yemeye başladım..

.
churupaca-luna nueva




 

17.1.21

sahi 'kar neden yağar?' *


yalan yok, bu soruyu sormayı özlemişim. çünkü insan; ne kadar yaş alırsa alsın bir yanı hep çocuk. bir yanı hep nostaljik. o yüzden belki de gece her kalktığımda -tıpkı çocukluğumdaki gibi- evvela camdan dışarıya, sokak lambasının ışığına odaklandım. çok şükür yağıyordu, ince ince bazı. bazen de lapa lapa. sabah kalkar kalmaz yine penceredeydim. bu kez yalnız değildim. bütün mahalle ve hatta tüm dünya pazar uykusundayken birbirini tanımayan üç geçkin adam, üç farklı binada pencerelere yapıştırılmış birer beden gibi usul usul yağan karı izliyorduk. onlar neyi düşünüyordu bilemem. kim bilir belki geçmişlerini temize çekiyorlardı. belki de düşüncelerini sadeleştiriyorlardı. bense dünyanın bir süreliğine de olsa temizlendiğini, bu beyaz mucizenin tüm kötülükleri örttüğünü düşündüm. erkenci bir kaç çocuğun sevinç çığlıklarıyla da yeniden umut bir olabileceğini aklımdan geçirdim. saçlarını uzun vakit önce kaybetmiş, kilolu, hafif tıknaz adam vazgeçti ilk olarak manzaradan. yahut aklındaki düşüncelerden. siyah kalın çerçeveli gözlükleri olan, top sakallı siyah tişörtlü diğer adam sağ elindeki sigara kendini yiyip bitirirken, sol eliyle çenesindeki sakalları yoluyordu. içeri girmeye niyeti yoktu. benim de pencereden ayrılma isteğim. lakin tutunacak karlı bir anım yoktu. sadece bacaklarımı dayadığım kaloriferin sıcaklığı vardı. bir de işte peş peşe yağan yağan kar taneleri gibi akan düşüncelerim. sonra birden çocukluğumuzdaki bir oyun geldi aklıma. kollarımızı iki yana açıp yağan kar tanelerini yakalamaya çalışırdık. radyoda yine anlamını bilmediğim sıcak müzikler çalarken, ben de peşi sıra yağan düşüncelerimi yakalamaya çalışacaktım. oysa daha önce denemiştim. ve pek muvaffak olamamıştım. ayrıca yorucu bir meşgaleydi. ama yağan kar tanelerinin şerefine bir kez daha deneyecektim. lakin ondan evvel; dünyanın en güzel şeyinin kar olduğuna hemfikiriz değil mi sevgilim?

.

kirsty mcgee - kisses

.

*gölgesizler

16.1.21

38.mektup


hayatımda ilk kez bir şarkının sözlerine bu kadar takıldım. hatta ilk defa bir şarkının müziğinden evvel sözlerine çarpıldım. oysa bilirsin. şarkıların sözlerine çok takılmazdım. sözlerden çok bazen bir keman, bazen bir piyano ve bazen de ney sesiyle dalgalanan ruhuma dokunan her türlü şarkıyı severdim. bu şarkıyı tanımazdan evvel.  ama işte her şeyin bir ilki vardır mı denir ya da başka ne denir?
bilemedim.
bu sabah kahvaltı hazırlarken radyoda çalan bir şarkının direk sözleri vurdu bu kez kalbimi. 

.

gel vazgeçelim hiç zorlamadan
sen aklı selim, ben yorgun adam
bir yer bulalım, dünyadan uzak

bir yer bulalım, dünyadan uzak

.

oysa kimse inanmıyor sevgilim. en yakınımdakiler, en uzağımdakiler. sevdiklerim, sevenlerim. dostlarım, arkadaşlarım, akranlarım. kardeşlerim. nasihat bedava ya, herkes bir öğüt verme peşinde. halbuki para istemedim onlardan. sadece yorgunum dedim. çok yorgun. insanlardan, patronlardan, dokuz altılardan, kalabalıktan, yüksek binalardan, işe gidip eve dönmelerden, gittikçe kararan bu şehirden yorgun düştüğümü değil iki kış, bir kış daha dönemeyeceğimi söyledim. metropol şımarıklığı dediler. bulmuşsun, bunuyorsun dediler. yüzüme demediler elbet. süslü cümlelerinin arasına zehirli bir yılan gibi soktukları kelimelerinde dediler. sohbetin en alevli anındaki derin suskunluklarında söylediler. 800x600 ekranlarındaki mimiklerinde söylediler. ama asla ve kata yüzüme karşı söylemediler.
son tahlilde inanmadılar.
galiba bir ben inanıyorum ve belki bir de sen.

diyorum ki sevgilim; bir yer bulalım dünyadan uzak, deryaya yakın..

ha' ne dersin?

.

pinhani - dünyadan uzak


15.1.21

bazı şeyler: 77- 79 (üç yıldızlı kar istiyoruz)



77- eskiden yani çocukken bazı şeyler ulaşılmaz, çok uzak (yetişkin diliyle ütopik) gelirdi. misal uzay1999 dizindeki 1999 yılı yahut ‘bak racırs’lı 25. yüzyıl dizisindeki 25 tane yüzyıl. (gerçi hala ulaşamadık ve ulaşabilecek gibi de görünmüyor bu yaşlı ve koca dünya)  şimdi tersinden, geriye doğru bakıyorum. bazı şeyler yine ulaşılmaz görünüyor. misal istanbul ve kar mevzuu. üç gündür hatta dört yıldır kar kar diye inlerken bu şehrin insanları. şöyle hatırı sayılır kar ne vakit yağdı diye dönüp ardıma baktım. en bilineni hatta en fecaatlisi 86 mart. en yakını 2003 2004 olmalı. bunlar 4 ve 5 yıldızlıktı. 3 yıldızlı da 2017 ocaktı. çünkü bir pazar günü makineyi alıp kadıköy’e fotoğraf çekmeye gitmiştim. şimdi işte; çayım gelmeden meteoroloji genel müdürlüğü’nün tahmin sayfasına baktım. yarın için istanbul tek yıldızlı kar yağışı, cumartesi ve pazartesiye ise iki yıldızlı tahmin var. lakin gönül en az üç yıldızlı kar istiyor!
istanbul,14 ocak
.
78- akşam vakti. ortada bir sofra. ama öyle ne halil ibrahim sofrası ne de zengin sofrası tadında. kendi halinde, geleneksel bir yemek etrafında 4 insan. ikisi erkek, ikisi kadın. biri evin daimi misafiri. diğer üçü şehrin bir kenarından bu sofra için kopup gelmiş. gülüp eğleniyorlar. her şey normalmiş gibi. her şey tamammış ve hiç eksik yokmuş gibi. oysa ve tam on dokuz yıldır bir kişi eksik o sofrada. çok özlenen biri. 
13 ocak
.



79- şimdi usul usul, sakin sakin tüm kötülüklerin üstünü örter gibi yağıyor kar. ve yine bütün özlemleri dindirircesine. istanbul’a da yağarmış meğer kar!
15 ocak.
.
.