23 Mart 2017 Perşembe

bir sevda türküsü, sadece 2 hece*

hani o çok merak ettiğin halde bir türlü gelemediğin varoş cafe'de bu öğlen buluşmuş olsaydık. seni cafenin çok da hazetmediğim, hem sahibi hem garsonu olan zor beyle tanıştırsaydım. sen de bana yazılarında anlattığın gibi biri değil bu adamcağız deseydin. beni açıklama yapmak zorunda bıraksaydın. ve sonra ikna olmadığın halde ikna olmuş gibi gülümseseydin. ben ikna olmadığını bildiğim halde o gülüşe kansaydım. ve bu güzel gülüşün şerefine rastgele bir şarkı açmış olsaydım. o şarkı gülay'ın beni verme ellere şarkısı olsaydı. şarkıyı çok ama çok sevseydin. onüç defa üst üste dinleseydik. sonra cafeye gelen ve her hallerinden aylardır belki de yıllardır görüşmediği belli iki eski dostun samimi kucaklaşmaları içimizi ısıtmış olsaydı. bu iki güzel insanın gıyabında iki kelam etseydik. ve hemen akabinde, güneşin ruhumuzun en karanlık bölgelerine nüfuz ettiği, bedenimizde şenlikler düzenlediği dakikalarda öğle paydosumun bitmesini üzüntüyle karşılasaydık. anlık karar verip öğle sonrası için işe dönmekten vazgeçseydim. hatta çantamı almaya bile gitmeseydim. hem şaşkın, hem mutlu eee şimdi ne yapacağız diye sorsaydın? her sabah, her akşam bir saat on beş dakikalık azap yolumu sayende cennet yolu yapacağım deseydim. sen yine dünyanın en güzel jestiyle bana gülseydin. ben sana bir kez daha aşık olsaydım. ne güzel olurdu. ne güzel?
...
..
..
.

20 Mart 2017 Pazartesi

bülbülüm altın kafeste

şu an acayip saz çalmak istiyorum. nedenini sorma, bilmiyorum. ayrıca saz çalmasını da bilmiyorum. değil çalmasını, nasıl tutulacağını bile bilmem. lakin kaç gündür içimden çıkmayan sıkıntının tek ilacı buymuş gibi hissediyorum.
perşembeden beri ne yaptıysam olmadı. üç defa bahariye'yi gidip geldim. balık pazarını turladım. sahaflara girdim. en sevdiğim sakız gülü sokağını inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım. kesmedi. sahile indim. bir süre denizi izledim. yosun kokusunu, genzimi yakan soğuğu iliklerime çektim. kuşlara ekmek, çiçeklere su verdim. yetmedi.
sayfalarca yazdım. sildim. yazdım. sildim. işyerinde yok yere kavga çıkardım. yağmurda sırılsıklam ıslandım. fenerli ahmet'e takıldım. "nasıl koydu aykut kocaman" dedim. selamsız, meymenetsiz 3 numaraya selam, geçiş üstünlüğü olmayanlara trafikte yol bile verdim. yeter ki biraz daha iyi hissedeyim. ama yok! yine olmadı. azalacağına katar katar arttı içimdeki sıkıntı.
en son bu akşam iş çıkışı hafız'ı aradım. eş durumundan konuşamadı kılıbık herif. fiko açmadı. şevket de mesaideymiş. hiç düşünmeden otobana çıktım. güneş battı batacak. akşam bastı bastıracak. hoş bir alacalık. ama içim çok kalabalık. gaza bastım tüm gücümle. kadrana bakmadım. trt türküyü açtım. gidecek yerim yoktu. vardı ama yoktu.
ben feleğe neylemişim aman. beni her bahar ağlatır... diyordu radyodaki hanım sanatçı. o mu çok içli söylüyordu. yoksa ben mi ağlamaya teşneydim. bilmiyorum. ama yine geçmedi içimdeki. ayağımı gazdan çektim. emniyet şeridine geçtim. havanın kararmasını bekledim. ablama gittim. pilav pişirmemiş. ben zaten pilav sevmem. "sen iki yumurta kır, yanına bir de çay demle. eski günlerdeki gibi he" dedim. gözleri doldu. gözlerim doldu. babamı hatırlatmıştım. babamı hatırlattığımı anlamıştım. ablam çay demleyeyim diye mutfağa kaçtı. ben de hava alayım diye balkona çıktım. adalar'a baktım. bir sigara yaktım. ama içime çekmedim. söndürdüm. enişte bey geldi. nasılsın dedi. iyiyim dedim. iyi olmadığımı üçümüzde biliyorduk. ama bunun üzerine konuşmadık. referandumdan, beşiktaş'tan, havaların dengesizliğinden bahsettik. üç bardak çay içip izin istedim. yine gel dedi ablam. eniştem de dedi gönülsüzce. gelirim dedim. oysa bundan sekiz ay önce gelmiştim en son. zararsız yalanlar söylüyorduk birbirimize. herkes mutsuzdu ama kimse şikayetçi değildi. değiştiremediğimiz şeyler için güçlü değildik ama güçlü görünüyorduk.
ben mesela. ağlarken utanmadım. yazarken de utanacak değilim. bir kadın için ilk kez ağladığımda çok gençtim. son kez ağladığımda fazla olgun! ama ben en çok babam için ağladım bu hayatta. şimdi işte beni bu koca şehirde yalnız bırakma derken nazan öncel bir şeyler yazmak istedim. yazarsam belki geçer dedim. geçmedi. ama saz çalmayı hâlâ çok istiyorum. o ayrı.
.
melihat gülses - bülbülüm altın kafeste

los lunes al sol


bazı pazartesiler, ki güneşli pazartesiler bahsettiğim sevgilim.
tek başına güneşlenilmez. mutlaka paylaşılmalı.
şunu demeye çalışıyorum.
sen, ben ve güneş. 
öğle vakti. bir vaya con dios şarkısında kaybolur gibi.
zamandan ve mekandan bağımsız.
işten güçten, gereksiz yaşam telaşından soyunmuş. 
demek istediğim sadece.
güneş, sen ve ben.
pi sayısının hakkını son virgülüne kadar vermiş gibi. yahut hem gidişin, hem sonucun doğru olduğu bir matematik problemi gibi. yanlışın olmadığı. olsa da doğruları götürmediği. güneşli bir pazartesi.
bilmem anlatabiliyor muyum?
ben, güneş ve sen.
her şeyi geride bırakıp sahil kasabasına yerleşmiş gibi. ya da bir üçgenin iç açıları toplamı gibi.
diyorum ki sevgilim.
ille de sen, sen ve sen.
güneşle ben zaten hazırız.
.


17 Mart 2017 Cuma

kurumlara basma

yağmur hiç durmadı. şoför yanı bir numarada. kâh pıt pıt cama vuran yağmurun narin sesi, kâh hart hurt sileceklerin çıkardığı hoyrat sesi ama en çok ağır bir arabeks dinledim bu akşam. anlamaya çalıştım. soluma döndüm. şoförün yeni terleyen bıyıklarında vazgeçtim empati yapmaktan. sonrası zaten nerden geldiği belli olmayan, iflah olmaz, kesif bir is kokusu. 
.
"kurum" derdi annem. rahmetli babam da öyle derdi. onların anne ve babaları ne derdi bilmem. kuzine (biz güzine derdik) sobamız vardı eskiden. belli yaşın üstünde ve belli gelirin altındaki çoğu insanın da vardı zaten. evet bu sobaların kestanesi, patatesi ayrı bir keyifti. lakin bizim evde senede en az iki, en çok dört kez kurum boşaltma çilesi yaşanırdı bu sobalar yüzünden. burada herhangi bir devlet kurumundan bahsetmediğim anlaşılmıştır sanırım. siyah, kemerburgaz kömürü sobada yandıkça aynı renkteki kurumlarını. kahverengi soba borularının içine bırakırdı. asker olmayan ama askeri bir kurumda çalışan babam haliyle titiz bir adamdı. lodos, zehirlenme vb ihtimallerden çok ihtimamlıydı bu konularda. işbu sebeple daha kışın ortası gelmeden kurum temizleme harekatı başlatırdı evde. bu harekat neden bilmem her zaman cumartesi sabahları olurdu. mustafa yolaşan'lı tatil sabahı yahut radyo tiyatrosu başlamadan bizimkilerin hır-gür, tatlı-sert temizlik seferliği başlardı. bir yandan iş yapar, bir yandan didişirlerdi. çünkü enerjilerinin yakıtı buydu. ben gürültüye uyanıp uykulu gözlerle etraf pislenmesin diye yerlere serilen eski gazetelerin üstünde yürürken annemin şefkatten uzak, nazi subayına yakın ses tonuyla ayaklı uykumdan uyanırdım. KURUMLARA BASMAAA, KURUMLARA BASMAAAA. 
o panikle daha çok basar, annem daha çok delirirdi. bu kükremeye bu sefer kardeşim uyanıp gelirdi. annem bir kez de o'nun için ama bu sefer yalvarır tonda terennüm eylerdi ; "evladım allah rızası için basmayın şu kurumlara, geride durun. az geride"
.
oysa en büyüğümüz ilkokul dörde gidiyordu. kurum nedir, devlet kime denir bilmiyorduk. en fazla yerli malı yurdun malı, bir de hayat bilgisi kümeleri ufuk-tan-doğan-güneş vardı körpe zihinlerimizde. kemalettin tuğcu bile okumaya başlamamıştık daha. düşün artık gerisini. bu büyükleri anlamak ne zordu o zamanlar.
.
ama şimdi.....
büyük olmak zor.
yağmurun çamurla, alacakaranlığın is kokusuyla karıştığı bu ıslak mart akşamında kalabalığın içinde biri ; "kurumlara basma, soluma o pis kurumu içine" diyecek gibi hissediyorum.
hemen peşinden de müşfik bir sesin "bırak hanım çocuklara yüklenmeyi de bir an evvel bitirelim şu temizliği" demesini bekliyorum. lakin olmuyor. kimse bir şey demiyor. sadece yağmur. 
hiç durmadı bugün..
.


14 Mart 2017 Salı

muhabbetname

sevgili sevgilim;
sen bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olmayacağım. muhtemelen uzun uğraşlar sonucu bulduğum bir ispanyol filmini seyrediyor olacağım. veya en son tartışmamızda kafama fırlattığın küllüğün açtığı yaranın kabuğunu yolmakla meşgul olacağım. her halûkarda aradığın yöne doğru tüm hatlar dolu olacak. ama ve oysa ki barcelona'da en kötü roma'da olabilmeydim sen bu satırları okurken. üstelik sangriamı içerken, seni düşünürken ve her şeye rağmen gelebilme ihtimalini severken. ama işte korkağın tekiyim ben. galiba biraz da tembel. peki. çok ama çok ehli keyf, aylakkere aylak bir adamım. kabul. nihayetinde kendine dahi firar edemeyenlerdenim işte. trafikten, kalabalıktan, öğretilmiş şartlanmalardan, insanlardan dahası kendimden yorulmuş, yenilmiş olmama rağmen. kaçamayanlardanım işte. tek yapabildiğim, en iyi bildiğim şey yazmak. şu an yaptığım gibi. tüm saçmalıklardan, gereksiz yorgunluklardan ancak yazarak kurtulabiliyorum. bazen de kurtulduğumu sanarak iyice boka batıyorum. bilmiyorum. 

ama sen biliyorsun, bilmemek ayıp değil sevgilim! hem yokluğunda çok olmasa da her zamankinden biraz daha fazla kitap okudum. resimlerinin hepsini toplayıp götürmeseydin dokunup ağlayabilirdim bile. bilmiyorsun ama değişmeye çalıştım. denedim en azından. misal yumurtadan başka yemek bilmezsin derdin hep. geliştirdim bu konuda kendimi. sahanda yumurtadan başka artık melemen de yapabiliyorum. bir kaç güne rafadanı da olmuş bil. parmaklarımı da çıtlatmıyorum artık eskisi gibi. değiştiremediklerim hala mevcut elbet. söylemiştim. yazmak zaten vazgeçilmezim. fakat tek sorun yazarken tdk'ya bakmayı ihmal ediyorum her seferinde. tdk'ya muhalefetten hüküm giymiş biri olarak bunun benim için ne kadar zor olduğunu biliyor olmalısın. üstelik kelime hatalarımı senin gibi düzeltecek kimsem olmadığı için oluruna bırakıyorum artık sıla gibi. fakat her yanlış kelime içimdeki boşluğuna yeşil bir zeytinmişcesine acı bir çizik atıyor sonra. ve elbette fransızca şarkılar favorim yine. ve hala soha telaffuzlu vatandaşın söylediği o muhteşem şarkıyı bulamadım. gözlerimin seni aradığı gibi kulaklarım da bu şarkıya hasret kaç zamandır.
nazım hikmet'e de gitmiyorum artık eskisi gibi. o geliyor artık bana! geçen pazar alkım'dan antolojisini aldım. o'nu okuyorum seni özlediğim zamanlar.. hala çok korkuyorum uçaktan. hala tek şekerli içiyorum kahvemi. hala nefret ettiğim sigarayı canım çok çekiyor. ama hala içmiyorum ısrarla. ve hala sevinmek için sevmiyorum beşiktaş'ı. ama bu hafta çok üzdüler bizi godikler. gerçi ötekiler gibi de sevmiyorum ben. baba yadigarı. daha çok ondan seviyorum. yoksa yağmurlu bir günde falan çubuklu formayla da görmedim. gayet apaçık bir bahar havasıydı. ve bembeyaz, anamın ak sütü gibi formalar vardı bizimkilerin üzerinde. ama işte kim bilir şarkıdaki gibi belki şehre bir film gelir ve biz beraber maça gideriz dolmabahçe'ye. şansımız varsa yağmur da yağar. eski günlerdeki gibi evet.
son tahlilde sevdiğim; giriş, gelişme, sonuçlu ve dolayısı ile belli bir kurala bağlı olan şeyleri pek sevmem bilirsin. o yüzden bugünlerde aklıma eseni, gönlümce karalıyor, devrik cümleler biriktiriyorum kendime ve dahi bize. hem ayrıca sana boncuktan kuş yapabilmeyi ne çok isterdim. bilemezsin. lakin beceriksizim. ama bak bunu biliyorsun. 
ve belki bu yüzden öncelikle hakettiği halde büyütmediğim tüm harflerden, ayırmadığım satır ve paragraf başlarından ve de üvey baba gibi davrandığım tüm noktalama işaretlerinden, sonra senden özür dilerim sevgilim. tdk'ya ayrıca selam ederim. her nerdeysen gözlerinden öperim.
.
.