21 Ekim 2017 Cumartesi

metroda game of thrones

günün yorgunluğunun ruhuma ve ayaklarıma sirayet ettiği bir akşamüstü uzunçayır'ın en uzun metro yolunda ağır adımlarla yürürken duyduğum müziğe anlam veremedim önce. doğrusu inanamadım. 
yanlış mı duyuyorum dedim. dikkatle dinledim. hayır!  bildiğim ve hastası olduğum game of thrones müziği. yine de emin olamadım. reklam falan mı acaba dedim. o da değil. yirmi yirmibeş adım sonra gerçek ortaya çıktı. sokak yahut metro çalgıcılarının marifetiydi. yakından daha hoş geliyordu sesi. beşiktaş sahaya çıkarken nasıl hisleniyorsam öyle hislendim. ama nedenini çözemedim. lakin üzerine çok da düşünmedim. 
..
trene inerken zihnimde artık game of trones jeneriği çalıyordu. durdurmak imkansızdı. hoş durdurmak da istemiyordum.
.
dörtlü vagonu bilerek kaçırdım. beş dakika sonra gelen sekizli vagona binip uzak köşedeki kapıya yaslandım. beynimdeki game of trones müziğini kapattım. telefondaki müziği açarken yanımda oturan beyaz saçlı abinin tablette kitap okuduğunu gördüm. gayri ihtiyari gözüm kaydı okuduklarına..
"artık mektuplarında ağırlaştırılmış bir melankoli vardı"  gözüme çarpan ilk cümle oldu.  yazarının abdülhak şinasi olduğunu daha sonra gördüm. hemen ‘fahimbey ve biz' ve ‘çamlıcadaki eniştemiz’ kitaplarını anımsadım. gülümsedim. karşı kapıya yaslanan kumral güzel üstüne alındı. tekrar ve daha içten gülümsedim. suratını astı. üzüldüm. ruhi bey’i anımsadım. ruhi bey çok şanslıydı. 
“azıcık gülümsedim.
dünya bana gülümsedi.”*
gereksiz alınganlık yaptığımı düşündüm. devir başkaydı çünkü. hem o zamanla bu zaman arasında dünyalar kadar fark vardı. bununla avundum.
sonra kulağımdaki müzik uzunca bir süre es verdi. zihnim otomatikman game of thrones'u çalmaya başladı. telefonun müziğini kapattım. beynimde çalan müzikle bir sonraki durakta inmek için ön kapıya ilerledim.
.
*edip cansever
.

16 Ekim 2017 Pazartesi

varoş cafe



eski günlerimi özledim. bu öğlen güneşi de görünce “hadi” dedim kendime. en son ne zaman gelmiştim buraya. unuttum şimdi. varoş cafe yerindeydi. ama sahibi ve mekanın içi değişmişti. ben de değişmiştim. değişmeyen tek şey güneş ve güneşin cafeye geliş açısıydı. 

gençten, temiz yüzlü, siyah süveterli bir genç siparişimi aldı. “az şekerli”  dedim onca senenin alışkanlığında. bir yandan da mekana alışmaya çalıştım. yüksek sesli müziğine, düzenli masa ve koltuklarına. yeni dekorlarına. mekan sahiplerimin yerinde ve dozunda ilgilerine. ama canımı sıkan bir şey vardı. sanki görünmez bir el istanbul’un kaosundan beni çekip almış da helsinki’nin sakin, düzenli ve saygılı topluluğuna bırakmış gibiydi burada. hani allah için kahveleri de çok iyiydi. bizim ‘yılışık garsonun’ kahvelerine on basardı. ama yine de eksik bir şey vardı. ben o eski cafenin dağınıklığını, o kendine has salaşlığını, ne bileyim? hatta yılışık garsonun bazen aşırı ilgili  bazen umursamaz olan dengesizliğini seviyordum sanırım. 

bu yeni ‘kurumsal cafeyi’ sevemedim. sevmedim. 
bir daha gelir miyim? bilmiyorum. 
bildiğim böyle sonbahar-kış güneşlerinde zıvanadan çıktığım. çalışmak istemediğim. misal; birazdan, tam onbir dakika sonra çok sevgili ofisimde olmam gerek. oysa benim istediğim; bilhassa böyle güneşli ilk ve sonbaharlarda ve tabiki bazen kış aylarında. o cafe benim, bu cafe senin dolaşmak. özgürce ve sessizce yazabilmek. peki böyle bir şey mümkün olabilir miydi bütün mümkünlerin kıyısında?* 
onu da bilmiyorum. 
söylemiştim bayım. 
ben hiç bir şey bilmiyorum.
.
*turgut uyar

15 Ekim 2017 Pazar

güneşin izinde

yandaki iki kadının konuşmalarını bastırmak için kulağımdaki müziğin sesini önce az tehlikeli sarı işarete, en nihayetinde çok tehlikeli kırmızıya çıkardım. kalkıp gitmek de bir çözümdü. lakin bugün türkler gerçekten çıldırmış olmalı! pazarın dokuzunda sanki metroda kampanya varmış gibi bütün anadolu yakası, kucak kucağa kadıköy’e geldik. mecburi işlerimi gördükten sonra hayyam yahut piraye’de bir daha bulunmaz bu ekim güneşini değerlendirecektim. ama işte nasıldı o meşhum söz; hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi.
.
hayyam çay evi kapanmış. doğrusu adını değiştirmiş. üstelik güneşini de kaybetmiş. yenisine oturmak gelmedi içimden. kadıköy’ün ara sokaklarında, serasker caddesinden, antikacılara, sakızgülü’nden piraye cafe’ye bir parça güneş ve demli bir çay için yollara vurdum kendimi.
dedim ya bu türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı.
 
piraye cafe’de değil boş masa bulmak iğne atsan yere düşmezdi. geldiğim yoldan ama farklı sokaklardan balık pazarına döndüm. çünkü burada, hangi fırın yahut cafeden geldiğini bilmediğim koku her şeye değerdi. cuma günkü sebepsiz sevinç gibi bir kaç saniyelik mutluluk tomurcukları açtı yine içimde. sırf bu yüzden her hafta, daha da erken gelmeli buraya dedim. kendime söz verdim. lakin kendime verdiğim sözlere sadık olmadığımı da en iyi ben biliyordum.


bu yüzden abbasağa camii’nin bekçisi kedi felix’i şahit tuttum kendime.
"sözünü tutmayanın kulakları midas gibi olsun" dedim.
dostum felix, "miyav" diyerek onayladı beni. 
sonra güneş alan, mütevazi bir çayevi bulmak umuduyla mühürdar caddesine çıktım..
.

14 Ekim 2017 Cumartesi

15.mektup


bugün metroda gençliğini gördüm.
gülümsemen. başını yana eğmen. gamzelerin. saçlarının dalgası. dudaklarınn kıvrımı. yüzünün kararlı ifadesi. hemen hepsi. aynı onbeş seneki önceki sen.
bana sorarsan bugünkü sen.
çünkü onbeş sene önceki halini görmedim hiç. iyimser bir tahmin benimkisi sadece.

hani en büyük ilaç zaman derler ya hep. koca bir yalan!
dünya dönüp akrep yelkovanı ittikçe iyileşmiyor hiç bir şey. 
değişmiyor.
özlem aynı özlem. hüzün aynı hüzün. istanbul yine aynı istanbul. 
sonra trafik aynı. vapurların kadıköy’den beşiktaş’a yan yan gidişi aynı. kuşlar bile aynı. her akşam dörtle beş arası kuzeyden güneye v şeklinde uçuyorlar. 
demirkubuz’un en iyi ikinci filmi itiraf’da nilgün’ün harun’a dediği gibi;
"hiç bir şey geçmiyor. geçen yalnızca zaman."
.
bir ara göz göze gelir gibi olduk trende. ama aynı anda da kaçırdık suçlu suçlu gözlerimizi. ben bir türlü bitiremediğim kitabımı okumaya çalıştım. sen ise düşüncelere daldın. sonra ben düşünürken sen kitap okuyordun. bir türlü senkronize olamadık. birimiz erken, ötekimiz geç kaldı hep. feridun ağbi geldi aklıma. haklıydı! ‘birbirimize bir kaç aşk kadar geç kalmıştık.’ acıyla gülümsedim. okumadığım kitabı kapattım. arada orada mısın diye gizlice seni kontrol ederek telefonumda ne kadar sıla şarkısı varsa hepsini dinledim. inmek üzere, okuduğun kitabı nihayet yakaladım! adalet ağaoğlu. ölmeye yatmak. kim bilir, belki bir gün bende okurum. inerken sağıma hafif dönüp son bir kez daha baktım. huzur içinde kitabını okuyordun. bense tüm huzursuzluğumu yanıma alıp sessizce indim trenden.
.
bugün metroda seni gördüm.
hiç değişmemişsin!

.
figen genç - nazende sevgilim