17.10.2018

kuzu kuzu

“günaydın kuzum” diyor. “seni gerçekten ama gerçekten çok seviyorum canım” diyor. kısa mesaj servisi. sabahın yedisi. benimki de nasıl bir aymazlıksa mazruftan çok zarfla ilgileniyorum evvela. sms mi kaldı günümüz feysbuk, dm, vatsap dünyasında diyorum. benim sms kutum çünkü bilimum banka bilgilendirmeleri ve gereksiz reklam mesajlarıyla dolu kaç zamandır. sms’den en son böyle sevgi mesajı geldiğinde julia roberts’la mel gibson komplo teorisi filmini ya çevirmemişlerdi ya da üzerinden çok zaman geçmemiş olacaktı. yahut istanbul etrafı sel götüren temmuz sağanağına daha tutulmamıştı. ezcümle çok uzun zaman oldu. kaldı ki; smsler şimdilerde apartmanlardaki posta kutularının yerini aldı. ne kadar gereksiz malumat varsa hepsi sms kutusunda şimdi.
neyse biz mazrufa dönelim.
gözünü onunla açmış olacak ki sabahın ilk ayazında böylesine sıcak, içten ve kara hummalı mesajlar yağdı. fakat sorun şu ki; ben o sandığı kişi değildim. bozmak istemedim önce. lakin bu sevgi sözcükleri de gerçek sahibini bulsun istedim. “ben o sandığınız kişi değilim, yanlış oldu sanırım” dedim lisanı münasiple. 
ama o hiç yılmadı. ısrar etti. hem eski toprak hem telefon numaramı kaydetmiş belli. vazgeçmiyor.
“benim aşkım. mithad oğlum, baba’nen ben.”
ama. ama..
layn.. 
adımı da biliyor. 
şoförün geceden açtığı kalorifere ek olarak ellisekiz kelleden çıkan sıcak nefesle beş yıldızlı otel saunasından hallice olan otobüste üşüdüğümü hissettim bir an. 
babaannem çünkü yirmi bir yıl önce hakka yürümüştü. “allahım beni neyle sınıyorsun yine” dedim. yalan yok. irkildim. silkindim. kendime geldim. hafız’ın işi bu diye düşünürken anında vazgeçtim bu düşüncemden. zira babaannem pes etmiyordu! telefonumu çaldırıyordu. babanemli anılarım gözümün önünden geçti.
neden sonra “efendim” dedim en ortaüç sesimle. babanem yüz metre finalinde maksimum hızına ulaşmış hüseyin bolt gibiydi. 
“oğlum merak ettim. niye cevap vermiyorsun mesajlarıma. telefonumu açmıyorsun. iyi misin? hasta değilsin di mi? sesin de bir tuhaf. kahvaltını yaptın mı? sana ördüğüm kışlık çoraplar ayağına oldu mu? terli terli su içme sakın. çok koşturma, ananı babanı üzme, derslerine iyi çalış. olur mu evladım?”
“olur babaanne” dedim bu sefer yaş haddinden emekliliği bekleyen kocaman sesimle.
bir parça tereddüt sessizliğinden sonra.. emin olmak istedi.
-oğluummm. mithad... sen misin? 
“ben başka mithadım babanne. numaralar karıştı sanırım. tekrar kontrol ederseniz numaranızı.
- ay çok afedersiniz. istanbul’da torunum var evladım. onu şeyetmiştim ben. ayy çok pardon valla. kusura kalma evladım.
“sorun değil babane. size hürmetler. küçük mithad’a da sevgiler.”



12.10.2018

long way home

tom waits çalmaya başlayınca müziğin sesini alabildiğince açıyorum. sanki solfej yetmezliğinden ölecekmişim gibi melodinin bütün hücrelerime ulaşmasını istiyorum. oysa ne vakittir yazmaz, okumaz, izlemezken müzikle de arama mesafe koymuştum. şimdi mavi bir magirusun köşesinde bir süredir gerisinde kaldığım hayata yetişmeye çalışıyorum sanki. uzak kaldığım her şeyi aynı anda yapıyorum. en sevdiğim şarkıyı ardı ardına dinliyorum. yarım bıraktığım 1984’ü yeniden okuyorum. blog yazıyorum. seni özlüyorum. seni özlüyorum. sonra seni gene özlüyorum. sebebini düşünmedim. belki ekim’den. belki az önce dolmuşa binen iki kadının içeriyi saran rayihasından. ya da pıt pıt dolmuşun camını döven sonbahar yağmurunun yüzünden. bilemiyorum!  ama ve galiba işin aslı; yolum uzadı. evle işimin mesafesi yine, yeniden arttı. denize biraz daha yaklaştım. kuşlar ve bulutlara da. etrafımda insanlar çoğaldı. kalabalıklar çekilmez hale geldi. ve böylece yazmak kaçınılmaz oldu. hem söylemiş miydim? seni de özledim.
..
tom waits - long way home

16.09.2018

kaç kişiyiz savunan sevdayı? *

hareketli, fransızca şarkılar biriktiyorum bugünlerde sevgili viktor. fakat şarkı, ne kadar tempolu olursa olsun mutlaka bir hüzün kırıntısı kalıyor kursağımda. belki fransızca, belki eylül etkisi. bilemiyorum. hem takılmıyorum da. bildiğim ve yaptığım; ne vakit sebepsiz ve huzursuz bir boşluğa yuvarlansam hemen bu şarkıları açıyorum. tedavi etmiyorlar elbet. sadece ve bir süreliğine ağrıyı kesiyorlar. sonra yine işe gidip eve dönüyorum. insanların gereksiz egolarına katlanıyorum. anneme de gidiyorum. on bir yaşımdaki öğütlerini yine dinliyorum. o zamanki gibi yine yapmıyorum. ama işte orta sonda yaptığım o hataya hala hayıflanıyorum. paralel evren yahut zaman makinesi gerçek olsaydı diyorum. orta son baharına gitmek isterdim. ve gider gitmez kapıyı üzerime kilitlerdim. özlem gelmeden de açmazdım. ama işte zaman makinesi yok. zaten ejderhalar da yok! lakin kadıköy var. iyi ki de var. zira bunca hengamenin ve telaşın arasında çölde bir vaha kadıköy. balıkçılar çarşısı. aktarlardan yayılan koku. 



fransızca şarkıların ağrılarımı dindirmediği pazarlar da buraya geliyorum. çayı çok güzel bir de pastane buldum serasker sokakta. içebildiğim kadar çay içiyorum. yazabildiğim kadar yazıyorum. insanları izliyorum sonra. neşeli-üzgün, yaşlı-genç, düşünceli-umarsız. sarışın. mavi gömlekli. çekik gözlü. canım insanlar. hepsinin ortak yanı; yetişmeleri gereken bir telaşlarının olması. sonra hızlı adımları. rengârenk giysileri. yorgun yüzleri. ve merakları bir de.
misal az önce “domates ne kadar?” diye sordu kıvırcıklı saçlı, esmer bir kadın acelesinden hiç taviz vermeyerek. yeşil tişörtlü, saçları alnından açılmış göbekli satıcı kendinden yaşça hayli küçük kadına; “10 lira abla, pembe domates. çanakkale.” dedi. kadın hiç bir şey söylemeden geldiği hızla gitti. satıcı da bir şey demedi. sonra kuzey avrupalı bir turist kafilesi geçti. pastanenin lambasına yuva yapmış bir kumru havalandı. bir kaç damla yağmur düştü. garson; “bir çay daha alır mısın abi?” diye sordu. hemen hepsi orhan veli şiirindeki gibi birdenbire ve bir sinema filmi sekansında oldu. filmlerden tek farkı ise; diyalog ve hareketlerin gerçek olmasıydı. ama şiirden farkı yoktu. bir de işte fransızca şarkılar diyorum aziz dostum. çok güzeller. bazı neşeli. bazı hüzünlü..
.
* sezen aksu - begonvil
..
enrico macias & mikael miro - le mendiant de l'amour


15.09.2018

eylülname

şimdi bana eylülü anlat desen anlatamam sevgilim. ama yazabilirim. çünkü ve zira; bir dilemmadır eylül. gülerken ağlamak, ağlarken gülmektir. araftır. yazla kış arasındaki köprüdür. bunaltıcı yaz sıcaklarının bitmesine sevinmektir. buna karşın gizli bir tasadır. dökülen sarı yapraklara, kaybolan yıllara üzülmektir. çayın deminin oturması gibi ağır ağır çöken hüzündür. aynı zamanda bir sezen şarkısıdır. en kahverengi tonlarda. hem çok zor. hem çok kısa. ama kokusu huzur verir eylülün. tıpkı fırından yeni çıkmış ekmek gibi. rüzgarı şefkatlidir. sarıp sarmalar. güneşi yakmaz. bilakis yüreğimizi ısıtır. sokakları telaşlıdır ama samimidir. bazen haylaz bir ortaokul öğrencisidir. ele avuca sığmaz. bazen emekli tarih öğretmenidir. güngörmüştür. naiftir. hareketleri yavaştır. yağmurdur eylül. toprağın kokusu, bulutların şarkı söylemesidir. öte yandan kısa kollu giysilerin kaldırılması, uzun kolluların ortaya saçılmasıdır. sabah serinliğinde tatlı bir ürpertidir. çinekopların geçiş mevsimidir. şiirdir. turgut uyar’dır. cansever’dir. cemal süreya’dır. “kimsesizliğimizin savruluşudur.” sıcak kompartıman içinde soğuk şehirlerden geçme isteğidir bazen de eylül. ama ve aslen; yaz boyu sakin olan otoparkların araç nüfusunun artmasıdır.


cama vuran yağmur sesidir. pencerelerin gözyaşlarıdır. ıslak kadıköy sokaklarıdır. miralay nazım yahut sakızgülü’dür. rexx sinemasıdır. balıkçılar çarşısıdır. sahaflardan bahariye oradan moda’ya yürümektir. elbet nazım hikmet’tir. ve tabi ki piraye cafe’dir. bazen de tüm bildiklerini ve çalakalem yazdıklarını unutmaktır. çünkü eylül aşktır. yüzdeki şapşal gülümsemedir. eylül diyorum sevgilim; aşkımızın kafiyesi, sevgimizin aritmetik ortalamasıdır. ama şimdi bana anlat desen anlatamam.. ...
..
sezen aksu - yol bitti çoktan