18.03.2019

gölge

bazı şeyleri hiç anlamadım. anlamayacağım. misal böylesine nefis bir bahar güneşi ömrü boyunca kaç kez nasip olur ki insanoğluna ve insanlar hiç yakmayan bu sıcaklıktan sakınıp niye gölgelere hücum ederler? oysa daha haziran değil, ağustos hiç değil. onlara söylemedim ama içimden kınadım bu gölgeseverleri. bir az şekerli kahve söyledim sonra garsona.
.
slimane - nous deux

17.03.2019

keçi



inatçı keçi adlı mekanda tarihimde beni, daha doğrusu bizi en çok ekmiş, randevu sakarı arkadaşımı bekliyorum. onun adalet dağıtan bir hakim olması, bizim her seferinde inatla onu bekleyişimiz ayrı bir ironi ve bahis konusu.
.
91 baharından beri tanıyorum onu. 28 yıl. dile kolay. murathan mungan’la ataol behramoğlu’nun şiirlerini birbirine karıştırarak ve kendi üslubuyla okuması, beş kişilik grubumuzun en neşeli üyesi olması, cebindeki son kuruşu yine ihtiyacı olan diğerleri için harcayan cömertliği ve kimsenin bir bok anlamadığı iktisat dersinin hem makrosunu hem de mikrosunu çok iyi bilmesi bu kusurunun kefareti oldu hep! ne verdiğimiz cezalar, ne de uyarılar bu makus alışkanlığından vazgeçirmedi onu. biz de öyle kabul ettik onu. kendince marjinal bir adamdı. saat kullanmayı sevmezdi. grupta asla oy birliğiyle karar alamazdık. doğuştan muhalifti. bir özelliği de kimseyle küsmeyi bilmezdi. yıllar içinde bu beşli çil yavrusu gibi dağıldık. her birimiz bir köşeye savrulduk. kimi yurtdışına, kimi yurdun değişik bölgelerine. sorarsan müsebbibi hayattı. zaten ne vakit açıklayamayacağımız bir durum olsa çamur atacak bir 'hayat' her zaman elimizin altında değil miydi?
hepimizi bir araya toplayan o oldu yine. görevi nedeniyle bulunduğu şehirden dün gelmiş. “buluşalım” dedi. “elbette” dedim. “ama sen saati söyle ben bir saat sonrasına geleyim” diye de ilave ettim. güldü. "yarın tam yarımda" dedi. "tamam" dedim.
.
saat şimdi 12:44. ben hala bekliyorum. beklerken de boş durmuyorum. kâh bu satırları yazıyorum. kâh pazar insanlarının telaşlı hallerini izliyorum. yazarın dediği gibi; "neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye gayret ettikleri*", iş gününden önceki bir günü mutlu geçirmek için çırpınmalarını izliyorum bir köşede. her telden, her cenâhtan onlarca insan geçiyor önümden. kimi yeşili bekleyip düzen ve tertibe önem veriyor. kimi beklemeden kırmızıda geçiyor, kuralsızlığı seçiyor. bazıları geçen seçim otobüse sövüyor, bazısı alkış tutuyor. sevgilisinin elini sıkı tutan da var. tabakhaneye yetişir gibi çekiştiren de. ama bu kadar kaosun, karmaşanın en güzel şeyi çocuklardı. güneşle birlikte beni gülümseten muhteşem varlıklar.
neden sonra insanları da bırakıp elimdeki kitabı karıştırırken iki üç fotoğraf düştü arasından. biri çocukluğum geçtiği mahallede babamın fiko'nun babasıyla olan, diğeri de emekli olduğunda kucağında bir vazo çiçekle çekilmiş fotoğrafları. ne vakit ve niye koymuşum oraya. unutmuşum. kendimi de randevuyu da. kendime geldiğimde sol yanımda garson menü uzatırken sağ yanımda hakim "yine geç kaldım değil mi?" diyordu sırıtarak. "önemli değil" dedim. hasretle sarıldım.
.
* ayfer tunç - taş-kağıt-makas
.
vitaa - sans regrets

16.03.2019

yalancı


bugün bahar yalancı. güneş de öyle. kendini arada bir gösteriyor ama pir göstermiyor. sokaktaki soğuk ise ısırıyor. geçmiş kıştan izler taşıyor. ahval ve şerait böyleyken güneşe bilerek aldanıyorum. kadıköy’e iniyorum. kadıköy bildiğimiz gibi. uykusundan yeni uyanmış bir güzel gibi karşılıyor beni. tatil sabahının sakinliği ve mahmurluğu üzerine sinmiş. ama yine de yüzünü yıkamadan kahvaltıya oturmuş ergenin telaşlı halleri de yok değil. ekmeğinin peşindeki esnafın ve martıların sesi dışında baskın bir ses yok şimdilik. yeni yeni çıkıyor insanlar sokaklara. öğleden sonra artacak kalabalık ve hareketliliğin ön sevişmesi gibi. sabırsız olanlar yeşili beklemeden ışıktan geçiyorlar. haldun taner’in önünde karaköy vapuruna yetişmek için koşuyor bir kaç kişi. saray muhallebicisi’nin çaprazında toplanmış bir grup gelecek diğer arkadaş veya arkadaşlarını bekliyor. yapı kredi’nin önünden mühürdar caddesi’ne yol alıyorum. acelem yok. türk kahvecilerinden burnuma çalınan hoş koku kahveye değil de sigaraya meylettiriyor beni daha çok. oysa kaç ay oldu sürmedim ağzıma. sürmeye de niyetim yok. kilisenin karşısındaki bankamatikte babası para çeken sarı kafalı bir turist çocuğunun haşarılığına gülümsüyorum. karşıdan gelen uzunca boylu, kırmızı montlu mavi jeanli güzel kadın üzerine alınır gibi oluyor. başını çeviriyor hemen. oysa ingiliz sarayından çıkmış asilzadelere has dik duruşu, mağrur yürüyüşü ve biçimli yüzüne oracıkta aşık olabilirdim. ağzındaki sakız olmasaydı şayet. bir de hemen yanımda yürüyen başka bir kadın; “duydun mu zehra? saniye salkımsaçak hamileymiş. oğlu olacakmış” diye telefonun öteki ucuna yetiştirdiği sabah dedikodusuyla dikkatimi dağıtmamış olsaydı bir şansımız daha olabilirdi kırmızılı kadınla. olmadı. arkamı döndüğümde kırmızılı kadın yoktu. rüya mı görmüştüm. hayır. bahar bugün yalancıydı. buna inandım.
.
piraye cafe, on altı mart 2019
.
.

15.03.2019

bahane


bu fotoğrafı dün öğleden sonra çektim. çok sevdim. bana bir sürü şeyler anlattı. sevindirdi. hüzünlendirdi. bu fotoğraf diyorum; çok verimli geçmeyen günün tek müspet duygusu oldu. kafamda bir dolu şey vardı oysa tarihi yarımadaya geçerken. karaköy’deki işimi erken bitirip çıkınımdaki gezi planlarını bir bir gerçekleştirmekti amacım. vaktim vardı. hevesim de. ama olmadı. bir sürü şeyi bahane ettim. havanın soğukluğunu, ayağımdaki ağrıyı, insanı boğan huzursuz kalabalığı, keyifsizliğimi. en çok da sensizliği. ama seni özlemenin bahanesi olamazdı. çünkü yıllar geçiyor, insanlar doğuyor, insanlar ölüyor, liderler değişiyor, buzullar eriyor, bayramlar kutlanıyor, vapurlar kaçıyor, filmler izleniyor, şarkılar ezberleniyor ama sonuçta hayat devam ediyordu. dünya hiç durmuyor, daima dönüyordu. ben de işte onca olan bitene rağmen hep aynı yere dönüyordum. bazen serin bir rüzgarla, bazen soluk bir manzara ile. aynı şarkıya. aynı hüzne. aynı özleme. misal şu vapura beraber hiç binmedik biz. ama ve sanki binmiş gibi özlüyorum şimdi. ben diyorum; bu fotoğrafı çok sevdim. içinde sen varmışsın gibi.
.
ima - gracias a la vida