21.04.2019

hazan


antikacıların karşısında, herkesin gölgede, kıyıda konuşlandığı kahve evinin en güneş alan yerine kuruldum kuzey ülkelerinin birinden yeni gelmiş iskandinav gibi. oturur oturmaz tepemde bitiveren lacivert bluzlu, kıvırcık saçlı ama çok güzel gözlü garsona “az şekerli” dedim. “şekerli?” diye tekrar etti. “hayır az şekerli” diyerek düzelttim. “hemen geliyor efendim” dedi ve hızlıca içeri geçti. onu beklerken sahaflardan az önce aldığım tomris uyar kitabını açtım. yaza yolculuk’tu adı. yazla baharla bir alıp veremediğim yoktu. sırf tomris uyar kitabı diye aldım. fakat bir kaç cümle okuduktan sonra yarısı içilmiş sigara gibi kenara bıraktım. canım çok fena sigara çekti. boşluğu telefonumla doldurdum. rastgele bir şarkı açtım. göksel’in nazan şarkısı çıktı. bu ikinci kez oluyordu. o an kararımı verdim. bugün hüzünlü şarkılar dinleyecektim. hazan mevsimi diye bir liste uydurdum hemen oracıkta. göksel, nazan öncel, sezen aksu ve emre aydın’dan ikişer şarkı koydum içine. sıradan dinlemeye başladım. hiç bir şey düşünmeden. bir şey ümit etmeden. öyle gelişigüzel, öyle doğaçlama. haydarpaşa’dan kalkıp ankara’ya yönelen trenin uğradığı istasyonlar kadar sessiz. onlar gibi boşlukta. şarkının biri bitip öteki başladı. bu arada insanlar gelip geçtiler önümden. işten önceki son tatil gününü olabildiğince keyifli geçirmek isteyen pazar insanları. çocuklu ve çocuksuz aileler. genç sevgilililer. orta yaşlı can dostları. yalnızlar. küskünler. gamsızlar. yüzü sirke satanlar. güzel gülen insanlar. yorgun ruhlar. bir sürü hayat formu. sonra ekmeğinin derdindeki sokak kedileri. ve üç adımda bir konuşlanmış seyyar satıcılar çalındı gözüme. çoğunluğu antikacı. gramafon eskisi, kasetler, köstekli saatler, gümüş şamdanlar, bakır küllükler var tezgahlarında. caminin köşesindeki beyaz sakallı amca ise tesbih satıyor sadece, bir james bond çantanın içinde. beyaz çizgili bir kağıda da oltu taşından diye not düşmüş. hemen az ilerisinde, duvarın dibinde nisan güneşinin keyfini süren kahverengi tüylü köpek var bir de. hepimiz buluşmak için bu pazarı beklemiş gibi. aslında binlerce pazar olduğu gibi, birbirimizden habersiz belki haftaya, belki iki üç hafta sonra aynı sokakta, aynı antikaların arasında pazarımızı iyi etme telaşında birbirimizden habersiz rastgeleceğiz yine. ben belki bu kez şekersiz içeceğim kahvemi. beyaz sakallının çantasında oltu taşı yazmayacak hatta tespih yerine yüzük satacak bu sefer. lacivert bluzlu garson saçlarını kısa kestirmiş olacak belki veyahutta kafe el değiştirmiş olacak. nemrut, kirli sakallı bir adam alacak siparişimi. kim bilir? 
.

20.04.2019

masum (2017)



iç güveysinden hallice bir cumartesi. hava yağsam mı açsam mı kararsızlığında. dışarının havası böyle de içerisi pek mi farklı? değil. dışarıya adım atacak ne hal ne de istek var kâtibim. üzerinize afiyet; biraz soğuk algınlığı, biraz kalp kırgınlığı çokça bıkkınlık. dolayısı ile yaklaşık bir haftadır akşamları en iyi yaptığım işe devam etmek, masum'u kaldığı yerden izlemek birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyacımız olduğu bugünlerde en doğru eylem olacak. ki o masum; anlatıldığı, yazılıp çizildiği kadar varmış, var olmaya devam ediyor ve 6. bölüm az evvel bitti.
elif key'in önerisi üzerine iki iki, sindire sindire izliyorum. ki masum üzerine yazılmış en güzel yazıdır elif key'in yazısı. (üst üste iki defa ki ile cümleye başlamayı hoş görmezler biliyorum lakin ben seviyorum ki ile başlayan cümleleri kâtibim. hem ki eki hem masum hem de yazı bunu hak ediyor. tabi bence. seni bilemem)
malum, masum ilk 2017 de blu tvde boy gösterdi. mal bulmuş mağribi olmak istemedik. hemen atlamadık. olayın sıcaklığı bir geçsin istedik. temkinli davrandık. yurtta ve dünyada oluşturduğu yankı ve yansımaları gözlemledik. öyleydi böyleydi derken. geçen kış tv2 de çat pat izler oldum. ama tamamen başlamadım yine. hakkında eleştiriler okudum. övgüler duydum. bekledim. neyi bekledim bilmiyorum. sonra işte bu 'netflix belası' bize de bulaştı. hemen izlemedim tabi yine. lakin her yeni iskandinav yahut britanya polisiyesi bittiğinde masum'u önerdiler bana. elif key'in geçen yıl okuduğum muhteşem yazısını açıp bir defa daha okudum geçen salı ve nihayet vira masum dedim. şimdi işte; selda bağcan şurup gibi sesiyle kâtip arzuhalım derken yazıyorum bu satırları. biraz soğuk algınlığı, biraz hayat kırgınlığı, biraz nisan ayazı tadında.


masum diyorduk. ner'den başlasam ner'den anlatsam. ağır akıyor dizi. hem ne ağır. belki de bu özelliği ve güçlü oyuncuları sayesinde içinize de yavaş yavaş işliyor. türk sinemasının 'tirad krallı'  kim dersen hiç düşünmeden haluk bilginer derim. ki uzak ara birincisi de ; masumiyet (1997) filmindeydi. allah allah şimdi yazarken jeton düştü. masum ve masumiyet. bu masum bir tesadüf müdür sadece?
neyse. konu dağılmasın şimdi. tirad diyorduk.
haluk bilginer burada da, 96 izmir pınarbaşı gazinosu tiradı ile döktürüyor yine. hani bazı sahneler olur dizilerde, filmlerde. sırf o sahne için bilmem kaç bölüm dizi yahut kaç saat film izlersin. masum'un sahnesi de bu pınarbaşı gazinosu olayını anlattığı sahne bence.


köy evinin girişinde duruşu ve yeri hiç değişmeyen o beyaz sandalye var bir de. neredeyse her bölüm geliyor ekrana bu sandalye. ve bu yalnız fotoğraf her seferinde başka bir şey anlatıyor sanki. başka bir hüznün, başka bir kederin altını çiziyor.

sonunu görmeden hakkında kalem oynattığım ilk ve tek dizi masum. duydum. sağda solda finaline, kurgusuna laf etmişler. kem gözle bakmışlar. ama işte bazen de yolun sonunda ne olduğuna değil, yolun kendisine odaklanmak gerekir. ben mithad fakir de, bu masum dizide işte tam da bunu yaptım. hani boş yokçu, niyet çektiren çerçiler, amcalar olurdu eskiden sokaklarda. bazıları tavşana niyet çektirirdi. sakız veya bir çay bardağı da olsa leblebi yahut leblebi tozu, illaki bir şeyler çıkardı. işte o hesap bu dizinin diyaloglarında da boş yok kâtibim. işe yarar ya da yaramaz. ama mutlaka hayatının bir köşesine dokunan, çizik atan anlar, sözler, hareketler, mimikler ve parlak jelatin kağıda sarılı rengârenk şekerler diyorum. boş yok yani. öyle.


.
selda bağcan - kâtip arzuhalim

8.04.2019

pejo


yaklaşık on yolcu. seksen, belki 70 model bir pejodayız. iş çıkışı, yokuş aşağı, frenleri patlamış da durmakta güçlük çeken ağır vasıta bir araç gibi gidebileceğimiz en yüksek hızda ilerliyoruz. dur durak bilmiyoruz. sanki bazılarımızın ağzı yüreğinde. benimkisi ama sevinçten. nereden geldiği belli olmayan rüzgarla çünkü orta üç yazında çağlayan’dan kâğıthane’ye iniyoruz. en arka ve en sağ koltukta, başım dışarıda. ağzım kulaklarımda. ağustos rüzgarıyla oynaşıyoruz. sol arka camda da birader. keyfimize diyecek yok. içeride kopan şamatadan bihaberiz. düğüne gidiyoruz ya da dönüyoruz. oralar biraz flu. biraz karanlık. biraz çalışmadığımız yerler. orta üçe giden ergenleriz en nihayetinde. ama ve lakin üç yahut dört dakikalık bu kısa özgürlük, kuş misali dansımız, kısaca rüzgârla sevişmemiz; hezârfen’in galata’dan üsküdar’a süzülmesi pahasındaydı bana sorarsanız bayım. hoş sormasanız da öyle. çünkü söylemiştim; orta üç kafasıyız. mevsim yaz. okul yok. sorumluluk yok. ders diye okuduğumuz rüzgârı açık hava laboratuvarında test ediyoruz adeta. şimdi işte; bu dokuzu tam, ikisi öğrenci olan on bir yolcuyla sanki pejo yerine lastik bir botla niagara’dan aşağı çağlıyoruz. rüzgar, efil efil. kafayı söylememe bilmem gerek var mı?
.
noa and mira awad - will you dance with me

6.04.2019

şahit


...
ondan sonra bu mithad’ın insanlardan alıp veremediği nedir? çocukluğu mu kötü geçmiştir yoksa öğretmeni yahut patronu mu ona kafayı takmıştır? hiçbiri değil sevgili kardeşlerim. hiçbiri. güneşi ve baharı gören her fani gibi ben de gözümü karartıp istanbul keşmekeşine attım kendimi. aylık saç traşımı, haftalık alışverişimi sabahın köründe hallettim ki kalabalığa çok karışmayayım. on iki olmadan da bir kahvecinin en iyi güneş alan masasına kuruldum. kahvemi aldım. müziği açtım. kitabımın altı çizilmeye muhtaç satırlarını karalamaya başladım ki; iki farklı ailenin ses tonunu ayarlamayı bilmeyen doğrusu etrafta sadece kendileri varmış gibi davranan anneleri ve babaları ve çocukları ve patavatsız gürültüleri ortama hakim oldu. bu durum bırak kitap okumayı, hiç bir şey yapmadan oturmayı bile mümkün kılmıyordu. armut çünkü dibine düşüyordu. ve ünlü düşünür hülya avşar bir kez daha haklı çıkıyor, küfretmek yürürlüğe giriyor, nihayet okumak cahilliği alıp eşekliği bâki kılıyordu. hele bir ‘beyefendi’ vardı ki; konuşması, hali, tavrı ülkenin en iyi kolej ve üniversitesini bitirmiş ama yerini ve yurdunu bulamamış savan fili gibiydi. zaten kıç kıça, dip dibe olan masaların ortasında bağır çağır konuşan bu abinin erol taş kahkahalarına, turgut özatay repliklerine oracıkta şahit yazdılar bizi. hemen yan masadaki sarı kazaklı abla da kahvesini sütlü içtiğini, yedi numaradaki mesture hanımın cimriliğini, yeni aldığı kazağını ve daha bir sürü kişiselini cami hoparlöründen ilan eder gibi telefonda konuşurken şımarık çocukları da ondan aşağı kalmıyordu. la havle çekmekle sıcak kahveyi her iki masaya eşit dağılacak şekilde savurmak arasında bir süre kararsız kaldım. ikisini de yapmadım. inzivaya çekilmeye karar verdim. tesbih çeker gibi emekliliği saydım yine. gününe ve saatine kadar. sonra yapmayı hayal ettiklerimi düşündüm bir yandan müziğin sesini açarken. güneşin bütün kemiklerimi eritip yumuşatması gibi içim de pelteleşti. bir sakinleşti sanırım. ben köy evimin bahçesine domates ve biber fidelerini diktikten sonra elma ağacının altında taze demlenmiş çayımı içerken hissedilir bir sessizlik peyda oldu birden. gözlerimi açtığımda güneşin alnında kavrulan bir ben kalmışım bir de gölgede stefan zweig okuyan siyah tişörtlü, kumral saçlı kadın. bir tuhaf oldum. sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. gidip bir kahve daha aldım.
.
shivaree - goodnight moon