27 Eylül 2016 Salı

beş vakit-14

sabah:
saat on gibi ve her hafta yaptığı şekilde hızlıca odama girip, sıkıca elimi sıktıktan sonra ; "sizi dertlerinizden kurtarmaya geldim " dedi.
"buhar halinde yok edeceksiniz o zaman beni" dedim.
güldü.
güler gibi yaptım.
sonra hiç bir şey demeden geçen hafta kaldığımız yerden çalışmamıza devam ettik. bir hafta boyunca satışlar azalmış, giderler çok artmış. tedbir almalıymışız...
.
öğle:
yemeğe çıkmadan beş dakika önce güneşi gördüm. sevindim. yemeğimi çabucak yiyip dışarı çıktım.  baktım, güneşin yerinde kara bulutlar ve mevsim yelleri esiyor. ama kuşlar, onlar hiç etkilenmemişler. seslendim onlara;
ey kuşlar!
söyleyin bana
hiç mi derdiniz, hiç mi kederiniz yok
böyle güzel , böyle keyfle uçarsınız?
ikindi :
doktora gideceğim diye izin aldım. ama randevumu iptal ettim. kadıköy'ün sokaklarında umarsızca dolaştım. biraz ıslandım. çok yoruldum. doktoru aradım. "iptal ettiğim randevuma gelebilir miyim" dedim. "gelemezsin" dedi. ısrar etmedim.
.
akşam :
sana sormadan ikimiz için bir hayal kurdum. adı üstünde hayal işte. ama bir an için gerçekleştiğini düşündüm hatta ve hatta bir kaç saniyeliğine gördüm bile. gülümsedim tabi hemen. şapşalca ve aşıkça. ekmek kırıntılarıyla karınlarını doyuran kuşlar gibiydik. hâlâ da öyle . ama ve işte tıpkı sonbahar  filminde olduğu gibi ; hayattan payımıza düşen buydu bizim de. peki ya ötesi...? ötesi yok gibi.. ya da kim bilir?
.
yatsı:
odamdayım. voyage radyo. etnik müzikler çalıyor son ses. göğsümde zarifoğlu'nun yaşamak kitabı, trt-1'de adını bilmediğim bir yarışma programı açık. ışıklar kapalı. sol dirseğimdeki yarayı didikliyorum. aynı anda mutluluk üzerine bir cümle kurmak istiyorum. tıpkı zarifoğlu gibi. lakin mutsuzum sevgilim. sensiz çok mutsuz.
.
jesca hoop - city bird

25 Eylül 2016 Pazar

yaz-boz

yazıyorum.
s  i  l  i  y  o  r  u  m.
yazıyorum.
s i l i y o r u m.
yazıyorum.
s  i  l  i  y  o  r  u  m.
yaklaşık bir saattir. bu böyle. arada bukowski'nin meşhur barfly repliğini tekrarlıyorum içimden. bazen de sesli. "tully bebeğim; boka yarar bir şey yazabilen hiç kimse, huzur içinde yazamaz." ama yine olmuyor. çünkü ben yazar değilim. çünkü ben yazar değilim. ama bugün. şimdi. ölesiye ve öylesine yazmak istiyorum. bildiğin gibi değil canım viktor. tek dostum.
.
sabrettim. bir kaç masa dolaştım. nihayet, kalabalık cafenin en güzel yerine oturdum. caddeyi karşıma, güneşi sırtıma aldım. insanları izlemeye başladım. hiç bir şey düşünmemeye çalışarak.
mutsuz olduğum vakitler bir yerde durmam, duramam. hiç sevmediğim kalabalığa karışmak isterim. hem bu pazar her zamankinden daha sıkıntılıydım. hatta daha ötesi. kasvetten sonra intihardan önce gibi bir şeydi. tezer hanımı alıp çıktım evden. kalabalık ama sakin ve mutlak güneş alan bir yer aradım. buldum da. çay söyledim. canım acayip sigara çekti. fakat her zamankinden çok, her şeyden çok. tezer hanım çok kızıyor ama sekiz ay önce aldığım paket evdeydi ve yanıma almadığıma pişman oldum. kalkıp büfeye gitmeye üşendim. yan masamda oturan kumral kadından da istemeye utandım. şimdi bir mucize olmasını bekliyorum!
.


beklerken tezer hanıma bakıyorum. en sevdiğim paragrafının son cümlelerinde şöyle diyor; "... doyumsuz dünyamı avucumun içine alıp sıkıyorum. her şeye hazırım. hastalığa, yalnızlığa, aşka, gitmeye, kalmaya."
düşünüyorum o vakit hemen ve soruyorum kendime. acaba ben hazır mıyım bunlardan birine? cevap benim için çok acı verici. sigara istiyor canım yine.
beklenen mucize hiç gelmeyecek biliyorum. yazdıklarımın hepsini siliyorum o yüzden.
.



24 Eylül 2016 Cumartesi

bazı şeyler : 21 - 25

21 - sarı dolmuşun kaptanı power fmden sıkılıp radyo alaturka'yı açtı. duygu yüklü uşşak yahut hicaz şarkıyı zeki müren çok güzel icra ediyordu. ama asla yalnız değildi. arkamdaki abi de o'na eşlik ediyordu. sesli, üstelik makamlı. zeki müren, arkadaki abi, dolmuş şoförü ve ben kadıköy altıyol'a kadar böyle bir hüzünlü geldik. sonra ben müsait bir yerde indim, onlar devam etti.
.
22- sahilde "günün yorgunluğunu boğaz turuyla atıyoruz" diyor motorcu abi. peki ya yılların yorgunluğunu kaç boğaz turu dindirir yahut ne dindirir? dedim motorun hemen yanında, selfisine haydarpaşa'yı fon yapan güzel, sarı saçlarını düzeltirken. bir motorcu abiye, bir sarışın güzele baktım. sonra bulamadığım cevabı bilahare düşünmek üzere zihnimdeki cevapsız sorular kazanına atıp manzara-ı umumiye odaklandım yeniden. etrafımdaki insanların yarısı selfie çekme kalan yarısı da motora ya da vapura yetişmek derdindeydi. koca kadıköy sahilde hareketsiz iki canlı türü bir ben, bir de yanı başımda aylak aylak güneşin tadını çıkaran sarman kedi vardık. sonra evlerimize dağıldık.
.

23- öğleden sonra moda'dan aziz istanbul'a baktım. kalabalığını ve betonlaşmasını saymazsak hiç değişmemişti. yine çok güzeldi. muhteşem denizi, adaları, sultanahmet'i, ayasofya'sı ve tablo gibi güzelliği ile başımızı döndürdü yine. eyvallah istanbul. eyvallah.
.
24- kadıköy'ün en sevdiğim yanını icra ederek, çok güzel isimli sokaklarını adımlayarak sahile indik. arkadaşım fazıl hüsnü dağlarca sokağını çok sevdiğini söyledi. ben sakız gülü'nü saymazsak sarraf ali sokak'la misbah muayyeş sokak arasında kararsız kaldım. lakin hepsi güzel, hepsi bizim. arayıcı başı sokak, dere gezinme sokağı, miralay nazım sokak, kadife sokak, ağabey sokak, şair nefi sokak, şair latifi sokak . ezcümle say say bitmez, sevilir.
,
25- günün finalini kadıköy-pendik'le ve ağır abilerle yaptım. arabeksin damar olup aktığı bir minibüse ve minibüsçüye rastlamayalı uzun zaman olmuştu. müslüm gürses, ferdi tayfur, orhan gencebay ve onüç yolcu damar damar üstüne geldik valla. ama çok güzeldi o ayrı.

23 Eylül 2016 Cuma

1980

kafamdan senaryolar yazıyorum içinde bulunduğum anlara dair. sonra manasız ve yararsız bulup kocaman ve hayali bir silgiyle siliyorum bu hikayeleri. hani hikaye dediğime bakmayın;  'sabah yine geç kaldım. ama iyi oldu. geç kalmasaydım o masum güzeli göremeyecektim. işyerinde bozulan yemekler, patronun bitmeyen kibri, soğuyan havalar, gelmesiyle gitmesi bir olan eylül' gibi sıradan ve basit haller işte.


az önce kafamda, bir tutam ardışık hikayeyi daha silip gözlerimi kapadım. uykum var gibi ama uyuyamam biliyorum. zaten midem bulandı. teker üstüne denk gelmişim minibüste. açmadım gözlerimi. orhan veli'ye özendim biraz dışardan gelen sesleri dinledim gözlerim kapalı. ses demişken müziği açmayı unutmuşum. açtım. sezen 1980'i söylüyordu. ahh sezen!! ahh anılar.
hem midem bulanıyor, hem zihnim dumanlanıyordu. 
çaresiz, pencereden içeri dolan rüzgarın da vehmiyle çocukluğuma, seksenlere uzun atlama yaptım. 

seksenlerde çocuk olanlar bilir. bilmeyenler de bir zahmet ekşi sözlüğe baksın. otobüste, troleybüste mide bulantılarım hep çocukluğuma dayanır. en çokta şehirlerarası yolculuklarda. ama rahmetli babam çaresini bulmuştu. eski, çok eski demir beş liraların büyüklüğünde (bilmeyenler yine ve lütfen ekşi sözlüğe yahut güvendikleri bir internet ansiklopedisine baksın) beyaz yuvarlak kutuların içinde, yine beyaz küçük haplar vardı mide bulantısına iyi gelen. hapı diyorum daha küçük yaşta yutmuştuk. belki de şekerdi. bilmiyorum. benim bulantıma iyi geliyordu. bir de boğaz köprüsü. bu uzun yolculuğun en sevdiğim yanıydı. sadece köye gidilen yolculuklarda görebiliyordum. aklımın almadığı muhteşem bir şeydi. 
şanslıydım. her yaz köye giderdik çünkü! hem göremeyen arkadaşlarım vardı. hoş benim de göremediğim şeyler vardı. özlem mesela. sınıfta üç sıra geride ve çaprazda oturunca arkaya dönmek için sebep bulmak zor oluyordu her seferinde. rüyalarımda görmek istiyorum her gece yatmadan onu düşünüyordum. ama göremiyordum. oysa hafız benim gibi yaptığını ve gün aşırı gördüğünü söylüyordu. fiko'ya sordum. "ben de göremiyorum" dedi. bir gün hafızı sıkıştırdık yemin billah etti. inanmadık. abisi fikoyla birlik olup dövdük herzeyi. biz göremiyorsak o da görememeliydi. yıllar sonra itiraf etti. bir kez görmüş daha da görememiş.

o vakitler şimdiki gibi pazar günlerinden nefret etmez, bilakis severdim. zira pazar günlerinin en sevimli hali; ertesi gün okulda sınıfın hatta -toplam on sınıflı- okulun en güzelini görecek olmamızdı. başta bizim üçlü tayfa olmak üzere nerdeyse tüm sınıfın aşık olduğu. tüm sınıf derken erkekleri kastediyorum elbet. hem aşk değil de başka bir şeydi bu. öyle şimdikiler gibi fırlama değildik biz. her boku da bilmezdik ayrıca. bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim. çıkma, inme, flört fritöz yoktu daha o zaman. işte özlem bu sınıfın pırlantası idi. biz de ağır işçileri ümit yaşar oğuzcan misali. her gün, 24 saat onu düşünürdük. ama camp nou'da barcelona karşısına çıkmış ümitsiz alt sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik. sınıf farkı vardı bi'kere aramızda! özel okul furyası olmadığı için daha o vakitler, zengin ve yoksul aynı okullardaydık. en güzel olmasının yanısıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibi. ha allah'ı var şimdi kalemtraşı da çok güzeldi. yalan yok. neticede özlem bir bey kızı, biz barış ağbi'nin osman'ı. özlem ay parçası bizler birer deli oğlan.  özlem de güzel kızdı hani. şimdi ne yapar ne eder bilmem. ben unutmadım. o bizi unuttu mu bilmem.

ingiliz süt kupası vardı bi'de o zamanlar unutmadığım, pazar akşamlarımı anlamlı kılan. niye bu kadar steril isim verdiklerini anlayamadığım. hala da bilmem anlamını. ama sıkı maçlar olurdu. alan kennedy, keny daglish, ian rush. liverpool, nottingham forest... güzel adamlar, iyi takımlardı. kışın olurdu sanki bu maçlar hep. bir de hiç sevmediğim artistik patinaj vardı o kış dönemleri. oraya girmek istemiyorum ama. sadece katerins witt'i iyi bilirim o günlerden. bir de sobada portakal kabukları, çok güzel kokarlardı.
.