15.07.2019

beş vakit - 19

sabah:
ya skiyim otobüsü. bırakın gitsin ya!” diye bağırdı önünde koşan iki kızın peşinden. kızlardan kısa saçlı ve esmer olanı bir an duraksayıp geriye, sarı kafalı arkadaşına baktı. hızlanmadan önce de benimle göz göze geldi. durmadı. uzun saçlı kumral arkadaşının peşinden koşmaya devam etti. bizim sarı kafa da koştu mecbur kalıp. az ilerideki durakta da yaşlı bir amcanın yavaş hareket etmesinin yardımıyla yakaladılar otobüsü....
hepsi bu.
ne onlar benim bu yazdıklarımdan ve onların sinkaflı diyaloglarına şahit olduğumdan haberdarlar (belki esmer kız) ne de ben onların otobüsteki hesaplaşmalarından. ama işte kısa hayatlarımızın minik bir anına dokunduk yine de.
..
öğle:
sanki istanbul’un bir yarısı tatile çıkmış gibi değil de dünyanın yüzde sekseni ortadan kaybolmuş gibi. öyle ıssız. öyle sakin bir yeryüzü. iki saniyede bir motorlu taşıtın, motorsuz insanın eksik olmadığı caddede serin rüzgarlar cirit atıyor şimdi. hem ne esmek. mecbur montumun yakalarını biraz daha dikleştiriyorum. döner ekmeğin son lokması ile ayranın son yudumunu denk getirdiğim gibi güneşin ısısı ile rüzgarın serinliğini denkleştirmeye çalışıyorum bu öğle iznimde. ama mümkün olmuyor. ya güneş çok yakıyor. ya rüzgar çok serin esiyor. soluma, varoş kafeye doğru başımı eğiyorum. bir acı kahve teklif ediyorum kendime. lakin kararsız kalıyorum. çünkü beyaz bir kelebek sarı bir papatyaya konuyor o sırada. ve bir çift kuş havalanıyor telaşla. olmamış şey değil. şaşılacak da şey değil ayrıca. doğanın kanunu. kendimce anlam yüklüyorum olanlara. gitmiyorum kahve içmeye. ama biliyorum ki safi üşengeçlikten. bir de sanki rüzgarın etkisi azaldı gibi. azaldı sanki.
..
ikindi:
elimde olmayan şeyleri elimdeymiş gibi göstermeyi sevmiyorum. hani istesem de beceremem zaten. demem o ki bayım; hiç bir zaman iyi bir poker oyuncusu olmadım, olamam. dolambaçlı yollara girmiyorum yani. elimde ne varsa tüm kartlarımı açıyorum. açık. net. şeffaf. adı her neyse o oluyorum. bugün öğleden sonra gelen hizmet sektörü temsilcisi zarif hanımefendiye de öyle oldum.
yekten şunu şöyledim: bana bildiğimiz, klasik  pazarlama taktiklerini, fayda maliyet analizlerinizi yapmayın lütfen. bütçem bu. istediğim şu. olur mu olmaz mı? bunu söyleyin.
inadını, eğitimlerde öğrettikleri ezberlerlerini kırmam kolay olmadı. o santrançtaki bildiği ve en güvendiği hamlesini yaptı yine de.
savunma yerine yine hücum ettim. “ işiniz bu biliyorum ama benim horoz şekerine ihtiyacım var. ne elma şekeri, ne de pamuk şekeri istiyorum. pazarlık amacım da yok. açık konuşacağım sizinle” dedim. konuştum da. sonuçta ikimizde ücretli çalışanız. patronlarımıza daha çok kazandırmak için ego çarpıştırmaya, akıl oyunlarına ihtiyacımız yok. ben dedim sattığınız horoz şekerine en fazla üç otuz para verebilirim diyerek elimi ve tüm kartlarımı açtım. artan maliyetlerden girmek üzereyken elimi bir kez daha açtım ve öne doğru uzattım. olur mu olmaz mı diye tekrar sordum. gülerek elimi sıktı. “maalesef olmaz” dedi. o kahve için ben zahmet edip geldiği için karşılıklı teşekkürleşip görüşmeyi sonlandırdık.
..
akşam:
önce yağmur. sonra güneş. okul öncesi son tatil gününde yıkanmış ilkokul öğrencisi gibi tertemiz oldu istanbul. bütün pisi, sisi ve pusu dağıldı. öyle ki denizi böyle mavi, burgazada’yı böyle canlı görmek çok mümkün olmuyor her zanan. ama işte bugün. bu akşamüstü istanbul başka güzel. adalar bir başka. sen her daim..
..
yatsı:
bir fotoğraf daha buldum. yine zarifoğlu’nun kitabının arasından düştü. tam da babasından aldığı mektuplara öykünürken. peki tamam. babamın olduğu satırlarda yalan söyleyecek değilim. zarifoğlu’nun babasıyla olan mektuplaşmalarını her okuduğumda kıskanıyorum. yine kıskandım. şimdi yine onları kıskanırken sanki bir işaret gibi düştü fotoğraf önüme. oysa bütün fotoğrafları albüme kaldırdığımdan eminim. seksenlerin sonu yahut doksanların başı olmalı. henüz tadilat aşamasındaki kuruyemişçinin önünde. güneşli bir gün. babamın yanında çocukluk arkadaşım ahmet var. uzun yıllar önce taşınmışlardı mahallemizden. ziyarete gelmiş olmalı. üstünde mont ve kazak var. belliki kış günü. babamda yeşil iş önlüğü. dükkandan fotoğraf için ayrılmış belli. yüzünde bir an önce işe dönme telaşı olsa da içten gülümsemeyi başarmış. iki eli önlüğünün cebinde. gözlerini güneşten sakınmak için biraz kısmış. yaşından genç ve dinamik görünüyor. yakışıklı, otoriter babam benim. ahmet’in iki eli de siyah kotunun ceplerinde. o da samimi. güleç yüzlü. her zamanki gibi. sanırım fotoğrafı çeken benim. ama anımsamıyorum o günü.. 
yalan dünya. yalan zaman. bir kez olsun mektup yazabilseydim. alabilseydim. hiç olmazsa yazarak söyleyebilirdim onu sevdiğimi. çok sevdiğimi...
.


14.07.2019

en verite

bugün bir şarkı dinledim; hayatım gözlerimin önünden geçti. 
çocukluğum
ilk gençliğim
orta yaşım sevgilim
film şeridi gibi
ama çok yavaş
fakat nasıl desem; biraz hüzünlü
biraz eksik
belki olması gerektiği gibi
belki hiç olmamış gibi
halüsinasyonlardan bozma rüyalar içinde
sanki bir şeylerimizi çalar gibi
lakin benliğimizi kutsarcasına
annenin özenle hazırlayıp verdiği salçalı ekmek gibi
hiç bir özel anı atlamadan
anlık sevincin kursakta bıraktığı buruk bir tat gibi
iki halin ortasında yetim kalırcasına
bir şarkı diyorum sevgilim
bu kadar mı...?
.
sersemletir
ilk görüşte aşk gibi
alır ötelere vurur seni
kapıdağı’ndan aşağıya yuvarlar
temmuz cehenneminde rüzgarsız bırakır
sonra sağanak olur yağar, meltem olur eser
damarlarındaki kan gibi tüm benliğini sarar
bir şarkı diyorum..
bu kadar mı?
..
misal bir monet resmi gibi
güzel olur bir şarkı
gökkuşağına serenat yapar notaları
cansever’in şiirlerine canverir 

bir şarkı diyorum sevgilim şimdi
her notası sen olmuş yağıyor üzerime üzerime
yürüyüşün, gülüşün

bir şarkı dinledim bugün
seni özledim.
..

13.07.2019

hasta siempre - 3

benden önceki hasta çıkar çıkmaz, ışıklı tabelada ismimim yanıp sönmesini beklemeden kapısını tıklatıp girdim içeri. “günaydın hocam” dedim. hiç istifini bozmadı. kafasını kaldırmadan, ben odasına girerken yapmakta olduğu işine devam etti. bir önceki hastanın verilerini mahkeme katibi gibi on parmağı ile seri bir şekilde bilgisayarına girdi. yahut haftaya çıkacağı tatilinin rezervasyonunu tamamladı. emin değilim. günahına boynuna artık. ama ben günaydınımın havada asılı kalmasına bozuldum. yalan yok şimdi. yine de belli etmedim. sonuçta türk hekimlerine emanettik. doktor hakları, hipokrat, devlet baba, mhrs, 182 ve nihayet hasta hakları.
yazısına son noktayı koyup enter tuşuna sertçe bastıktan sonra elimde hazır olan ve üşenip de hala yenisini almadığım eski mavi plastik kimliğime uzandı. hemen akabinde de sordu.
-nedir şikayetiniz?
bir bir anlattım şikayetlerimi. o beni tepki vermeden dinlerken ben bir yandan da iki hastane, üç doktordan toparladığım tüm tahlil ve filmlerin olduğu mavi evrak dosyamı çıkardım çantamdan. son çektirdiğim filmi istedi. sonuçlarımı dikkatlice incelerken bir yandan da ‘bu tür vakalara çok sık rastladım, bu da onlardan birisi’ dercesine on saniyede bir hıı, hım, hıı diye ünledi. sonunda haklı çıktım. çok sık karşılaşılan bir durummuş benimkisi. adını da söyledi ama diyemiyorum şimdi. hafızam hala çok iyi iş görse de latincem çok kötü. telaffuzuna bayıldığım latin adlarından biriydi işte. bir iki küçük takviye dışında ilaca da gerek yokmuş zaten. geldikleri gibi gideceklermiş. 
yeni doktorumun baştaki ketum ve ilgisiz tavırlarından eser yoktu şimdi. uyum devresini çabuk atlatmıştık. sorduğum ve hatta sormadığım tüm izahatları bir bir anlattı. devlet hastanesinden ziyade tonlarca para yatırmış olduğum özel bir hastanenin, özel bir hastası gibi hissettim kendimi. haberi olmadan odanın içine doldurduğum baştaki olumsuz düşüncelerimi yine ondan habersiz geri aldım hemen.
kontrol amaçlı tahlilleri yenilememi istedi. not kağıdı bittiği için eski tahlil sonuçlarımın üzerine ilacımın reçete kodunu yazdı. günde bir tane almamı tembihledi. on beş gün sonra tekrar görüşelim dedi. teşekkür edip odanın kapısını açmamla benden sonraki hasta içeri düştü adeta. doktorum en baştaki ketum ve kaynanalar dizisinin asabi tijen hallerine büründü yeniden. 
niiit nitttt beklemesini öğrenemediniz hala diye haykırdı önce. çağırmadan, ekranda adınız yanmadan gelmeyin içeri efendiler diye kükredi ardından.
lafın ucu biraz bana dokunsa da o evreyi çoktan atlatmıştık ve başa dönmeye hiç hazır değildim. içeri düşen hastayı nazikçe dışarı davet ettim. birazdan çağıracak sizi diyerek ikna ettim ve laboratuvara kan vermeye gittim. ikizler burcu doktorum hastayı çağırdı mı ya da ne zaman çağırdı bilmiyorum. 
.

24.06.2019

hasta siempre - 2

gelirken yanımda getirmemi tembihledikleri yarım litre suyla, grinin en karamsar tonuna boyanmış bekleme salonuna girdim. benden önce gelen yedi kişinin oturmadığı kırmızı koltuklardan birine oturdum. kimse konuşmuyordu. ya uykularını alamamışlardı. ya da içinde bulundukları durumu düşünüyorlardı. öylesine hareketsiz, öylesine sabit bakışlarla. bir tek yanımdaki kır saçlı adam telefonuyla oyun oynuyordu.
.
neden sonra lacivert önlüklü, beyaz gözlüklü, ömrünü buralarda tükettiği belli, yorgun ve yaşlı bir kadın adımı okudu. ilkokuldaki gibi “burdaa” diye seslendim. kendisini takip etmemi söyledi. ilaç kokulu duvarlar arasında, pavlov’un köpeğine nazire edercesine peşi sıra adımladım. yolculuğumuz soğuk ve loş bir odada nihayetlendi. beni topal bir koltuğa oturtup bazı direktifler verdi.
"iğneden sonra beş numaralı odaya geç. bir bardak su iç. adın okununcaya kadar orada bekle."
anladım dercesine başımı iki kez öne eğdim. söylediklerini içimden tekrar ettim. iğneyi vurdu. özensizdi. canım acıdı. ama ses etmedim. bu sefer bant da vermediler. pamuğu bastır dediler sadece. bastırdım.
.
beş numaralı odayı bir kaç bakınmadan sonra kolaylıkla buldum. odayı benden önce bulan üç kişinin yanına oturdum. bekleme odasından tanıyordum onları. ama hiç konuşmadık. onlar tembih edilen sularını çoktan içmişlerdi. bende içtim. sonra yine konuşmadık. bir kaç dakika sonra direktör kadını, zamanında gelmediği ve isim okumalarına cevap vermediği için sinirlendiren komik bir abla geldi beş numaralı odaya. bir litrelik suyunun kapağını açmaya çalıştı. açamadı. hamle yaptık yardım etmek için. benden daha yakın olan başka bir abla açtı kapağı. ve ona anlatmaya başladı bizim komik abla.
“ bir buçuk senedir geliyorum. ilaçlar, tahliller, röntgenler, emarlar. bir türlü bulamıyorlar anacım. samatya’ya gönderdiler önce. sonra haseki’ye. bu yaptırdıklarımın hepsini orada da yaptırdım. ilaçlı filmler. kan tahlilleri. her yerde aynısı. yeniden yeniden. böyle böyle öldürecekler beni” dedi. tutamadım kendimi. gayri ihtiyari gülümsedim. baktım suyun kapağını açan yardımcı abla da gülüyor. anlatan abla zaten gülüyor. gülüyoruz dertlenecek halimize..

mithad selimmmm” diye uzaktan seslendi sarı kafalı, lacivert önlüklü teknisyen. bu kez ortaokuldaki gibi “burdayım” dedim.
buyrun” dedi.
buyurdum. çantamı kahverengi koltuğa bırakabileceğimi söyledi. bıraktım. ayakkabılarımı çıkarıp sırt üstü uzanmamı söyledi. uzandım.
kafamı oynatmamam gerekiyormuş. ama gözlerim ve kulaklarım açık. uzaktan ve derinden bir hırıltı sesi geldi önce. matkap gibi. trafo sesi bir de. sonra tepemdeki floresan lambalar. sekizerden dört sıra yapılmış 32 floresan bir kutunun içinde bir yanda. 32 si öte yanda. sağ çaprazımda duvar tipi ama kapalı bir klima. en arkada bir klima daha. kafamın üstünde huniye benzeyen, krem rengi, sivri kısmı bana bakan soğuk bir metal. sanki boğazıma saplayacaklar. öyle tedirginim. öyle savunmasız. ölümcül bir aşka tutulmuşum sanki. makine sesleri bir müddet sonra rutine döndü. kumanda odasından gelen iki kadın sesi var şimdi bu soğuk ve gergin dünyamda. ne dedikleri tam anlaşılmıyor. ama şen ve şuh kahkahaları taptaze. moralleri yerinde. espriler, şakalar, kahkahalar gırla. onlar da haklı tabi. buraya gelen her hastaya ayrı üzülseler üç aya kalmaz verem olurlar. ama ve yine de biraz sessizlik. biraz saygı güzel olurdu. kendimi onların yerinde düşündüm. belki ben coşup eğlenirken de bildiğim yahut bilmediğim yerlerde insanlar acı çekiyordu. adaletsiz dedikleri hayat aslında çok adildi. adaletli olmayan ise insanoğlu sonucuna ulaştığımda müslüm baba’yı duydum. rüya mı görüyordum? matkap sesi. floresanlar. klimalar. konuşan, şakalaşan iki kadının sesi. hepsi tamam. son kez sağ elimle, sağ baldırımı sıktım. hayır, rüya değildi. müslüm gürses’ti. ama şarkıyı çıkaramadım. tam şarkıyı bulacakken lacivert önlüklü, suni sarışın beni içinde bulunduğum tünelden büyük bir gürültüyle çıkardı.
"sonuçlar cuma öğleden sonra" dedi. 
affet’ diye mırıldandım. 

şaşkınlıkla yüzüme bakarak “pardon” dedi.
"teşekkür ederim, iyi günler" dedim gülerek.
bu kez gayri ihtiyari gülümsedi ve "geçmiş olsun" diyerek yolcu etti beni. 
..
.