8.06.2019

okul tıraşı

dükkanı pazar sokağının hemen başındaydı berber recep’in. çocukluğumun en dik ve en uzun yokuşunu çıktıktan sonra, iğneci kemal’in evinden sola dönüyorduk her ayın bir ya da ikinci pazarı. ne sabah, ne öğlen, her zaman akşamüstü giderdik. babam, ben ve biraderim. neden akşamüstü bilmem? 
o zamanlar kürt memet’in kahvesine takılırdı babam. sanırım okeyden, elli birden ancak fırsat buluyordu. selamün aleyküm, aleyküm faslından hemen sonra “recep, bizim çocukların saçları yine uzadı. okuldan kızıyorlarmış. her zamanki gibi bi’okul traşı yapıver” derdi babam maltepe sigarasını yakmadan evvel.



berber recep, dondurma kepçelerine benzeyen, elektriksiz ve yağsız, kapı gıcırtısı gibi ses çıkaran el makineleriyle, kafamızı öne yukarı, sağa soka ittirerek üç numara traş ederdi. okul tıraşı dedikleri bildiğin asker tıraşıydı aslında. mahallemizin altındaki levazım bölüğünden çarşı iznine çıkan asker abilerin kafası da öyleydi çünkü. ama dert etmiyorduk çok. başta fiko ve hafız’ınki olmak üzere sınıfın bütün erkekleri aynı kaderi paylaşıyorduk. kızların saçları örgülü, önlükler siyah, yakalar beyaz. ilkokul beşten sonra da lacivert takım elbise ve üniformalar. dışarıdan bakıldığında kim fakir ve kim zengin, kim orta halli belli olmuyordu. fakir ve varlıklıları çok küçük detaylarda, çok dikkatli bakarsan görebiliyordun. dedim ya bunlar dert edilecek şeyler değildi okulda. daha mühim sorunlarımız vardı. misal bir erkeğin en büyük endişesi, ne sözlüye kalkmak, ne matematikten ikmale kalmaktı o günlerde. en korktuğumuz şey müdür muavinin bütün okulun önünde kafamızda tren yolu açmasıydı. bu yüzden o vakitler hayatımda en çok nefret ettiğim şey olsa da okul tıraşını her seferinde hatta çoğu kez zamanından bir iki hafta önce ben hatırlatırdım babama. lakin işte sakınan göze çöp batarmış ya! 
bir keresinde bizimki fener beşiktaş muhabbetinden berber recep’le küstü. onbeş gün konuşmadılar. mahallede şimdiki gibi adımbaşı bulunan berber, kuaför, güzellik salonu, hiç biri yok. serbest piyasa ekonomisi zaten yok. saçlar elvis’in saçları oldu nerdeyse. cavit müdürün x-ray gözlerinden kaçmanın imkanı yok. mayıs ortasında hastayım diye yattım bir hafta evde. gitmedim okula. haftasonu babamla berber recep barışsınlar diye dua ettim. ama nafile. hasta olmadığım da ortaya çıktı. son çare anneme açtım mevzuyu. her ne kadar tahsili olmasa da güngörmüş, maharetli kadındı annem. nice iş teknik ödevinden 10 almışlığı vardı. ben anlatır anlatmaz;  “sen makinenin gözünden getir bakayım makası” dedi. bir bildiği var elbet deyip ikiletmeden koşup singer dikiş makinesinin çekmecesinden kaptığım makası verdim eline. gel dedi benle. ördek yavrusu gibi takip edip yüksek giriş evin balkonuna çıktım peşinden. balkondaki demir ayaklı, kırmızı kadife oturağı olan sandalyeye oturttu beni. sonra beyaz bir çarşafı, boynumdan aşağı üstüme örttü. başladı saçlarımı kısaltmaya. yirmi yirmibeş dakika sonra banyodan getirdiği aynayı yüzüme tuttu. türk filmlerindeki kör adamın, ameliyattan sonra gözündeki sargıların açılıp aynaya baktığı heyecanla baktım ben de.
ilk tepkim; “berber recep’in elinin ayarını s.keyim” oldu. anında enseye tokatı yedim tabi. ama annem berber recepten de lise-üniversite yıllarımın kuaförü ümit’ten de iyi kesmişti saçımı. “kimseye söylemek yok ama” diye tembih etti annem. lakin çocuktuk nihayetinde. anlattım. hafız’la fiko’da yavşadı hemen. fakat annem kabul etmedi. sanki bir hakkı vardı ve onu da benim için kullanmıştı.
.
not: bu sabah okul tıraşı isimli bir filmin varlığından haberim oldu. sonra da iş bu yazı...
.
jill barber - plus bleu que tes yeux

görsel: izleyiciplatformu.com

7.06.2019

serasker

bu sabah, bilgisayarımı tamirciye emanet ettikten sonra kadıköy’ün denizine inmekti niyetim. lakin ayaklarım beynimden önce davrandı ve çarşıdan, serasker caddesine girdi. oradan bahariye ve nazım hikmet’e gitmek çok zor olmadı. 


bahçenin en sakin köşesine konuşlandım. bir dakika sonra garson “hoşgeldiniz efendim” dedi. sade kahve ile çikolatalı pasta karşılığında 132 numaralı hesap kartını masama bırakıp gitti. siparişler gelene kadar tanıdık yüz var mı diye etrafa bakındım. yoktu. telefondaki müzik listemi açtım. slowly isimli. 50 parça varmış. 3 saat 20 dakika sürüyormuş. liste çok uzun zamandır var. fakat tüm bunları yeni fark ediyorum. yine çarşı ile bahariye caddesi arasında yürürken nerden esti bilmem, bir yürüyüş yahut zaman analizim yapılsa tüm hayatım boyunca serasker caddesi açık ara birinci olur dedim. sakızgülü de ikinci olurdu. hani lüzumsuz işler müdürleri -neye ve kime göre hesapladıklarını bilmediğim bir şekilde- hayatımızın bilmem kaç yıl, kaç gününü tuvalete geçiriyoruz diye bilimsel verilerle aydınlatıyorlardı ya bizi. oradan aklıma geldi sanırım. sonra arkama yaşlı bir çift geldi. oturmadan sigaralarını yaktılar. hatta biri küba purosunu. dumanı rahatsız etti. şöyle bir arkama baktım gidecek gibi değillerdi. yan masaya geçtim. garson az önce istediğim suyu yazmak için peşimden koştu. “numara kaçtı abicim?” diye sordu. “132” dedim. hem bu masa daha serin, daha bir rüzgar alıyor gibi şimdi. ve ismini yanlış bilmiyorsam yasemen kokusu geliyor buram buram. kırılmasından korktuğum yeşil, plastik sandalyemi şöyle elimle bir tarttıktan sonra, iyice geriye kaykıldım. tam o sırada rüzgar yaz günü en istenecek kıvamda esmeye başladı. yelkeni şişen, hızlanmaya hazır bir tekne gibiydim. derin bir nefes aldım. yazmaya başladım.

...
..
hemofili bir fil hastalığı olamaz*

sevgili julia. (sana julia diyorum zira gerçekte kim olduğunu bilmiyorum) önceki gün başladığım bir hikayede julia kristeva mahlasıyla yazdığın mektubunu okudum. bazı cümleler çok teknik ve ağır. mektubun geneli karmaşık bir ruh halini yansıtsa da neden bilmem tekrar tekrar okudum mektubunu. bağımlılık yaptı adeta. sanırım tüm bu karmaşanın, kaosun içinde uçurum çiçeği misali açan bazı cümlelerine meftun oldum. bu cümlelerin hatırına defalarca okudum. boş kaldıkça, aklıma geldikçe kitabı açıp mektubunu okudum. öyle ki kitaptaki diğer hikayeleri bırakıp sadece bu mektubu okuyorum iki gündür. yazarın (sahip) dediğine göre psikaytr arkadaşına gelen mektuplardan almış. ama hikayenin sonunu okuduğumda kurgu olma olasılığın yüksek. sorun değil. zaten hepimiz aynı bokun laciverdi değil miyiz? 
misal ben deniz hayri irdal'da ‘sahip yazar'ın bir kurgusuyum sonuçta. saatleri ayarlama enstitüsü'nü duymuşsundur. benim sahip de bu kitabı çok sever. aslında beni seçtiğine şaşırmadım desem yalan olur. zira aynı kitapta halit ayarcı gibi muazzam bir beyin, abdülselam bey gibi şaaşalı bir osmanlı beyi yahut dokor ramiz gibi avrupada tıp eğitimi almış, freudyen psikoanaliz kuramını benimsemiş bir duayen dururken varlığı ile yokluğu pek belli olmayan bir adamı, hayri irdal'ı yani beni seçti. değişik bir adamdır bizim sahip. ser verir, sır vermez. bir adını biliyorum. bir  de kuşları, güneşi ve şarkıları çok sevdiğini. fazla konuşmaz. hem fazlasına da gerek yok zaten. yemeklerden bahsetmek daha keyifli olabilir. misal lazanya vardı dün öğlen yemeğinde. lakin sevmem. görevli kadını her defasında verme diye uyarmak zorunda kalıyorum. dün de uyardım. bir gün ben söylemeden tabağıma lazanya koymadığında sevincimin nasıl olacağını tahmin edemiyorum. belki de hayri irdal'ın laneti vardır üzerimde. kim bilir? 
ben bilmiyorum.
yemek diyordum. çorba ve pırasaydı diğer yemekler. işte pırasayı yerken karar verdim sana yazmaya. hayır, çağrışım yapan herhangi bir şey olmadı. sadece bugün julia'ya yazmalıyım dedim. madem açıkça kime yazıldığı belli olmayan bir mektup var ortada. tereddütsüz talip oldum. üzerime alındım. ben belki oraya gelemem ama sen hayallerime gelebilirsin. 
hem belki öperim seni hayallerimde, her yerinden, belki? 
merakla?
.
her vakit sizin,

hayri irdal
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim

tonina saputo - historia de un amor

6.06.2019

29. mektup

istanbul’un boşalmış hali buysa’ diye başlayan cümle kurmak istemiyorum artık sevgili leyla. şayet mümkünse ve en kısa zamanda, en sakin, en ücra sahil kasabasına ışınlanmak istiyorum. birlikte elbet..
.
oysa dün akşamki sevgili ve sayın sarı taksiciye kalsa son yirmi beş yılın en sakin arefesi ve bayramıymış. istanbul çok boşalmışmış. hangi istanbul dedim ama dinleyen kim? 
bir konuşkan, bir susmak bilmez. hükümetten girip caretta carettalardan çıktı hazret. pes dedim ineceğim yerden bir kilometre evvel indim. 
.
bu sabah da sakin olur diye erkenden indim deniz kenarına. sakindi. lakin saatler ilerledikçe sakinlik bir tedirgenliğe bıraktı yerini. ama yeri gelmişken bilim insanlarına yalvarıyorum buradan; eli kapıya sıkışmış gibi mütemadiyen zırlayan çocuklar için bir şey geliştirin artık. olmuyorsa da bir aşı, bir toz serpin üzerimize toptan yok olalım. bu ne ya allahaşkına. 
tamam günahtır belki söylemesi ama insan olan yerden kaçıyorum artık. çocukları ayrı zırlar, anaları babaları ayrı teraneden bağır çağır konuşurlar. kararımı verdim karada ve istanbul’da hayat yok artık leyla. şayet sana da uyarsa ve şu bizim ışınlanma olayı da olmayacaksa hani; nohut oda, bakla sofa bir tekne ile ancak denizde hayat mümkün görünüyor. bırakalım istanbul’da, tapındıkları koltukları da, çirkin binaları da, tabakhane koşturmaları da onların olsun. 
şöyle küçücük, mütevazı ama büyük sevdamızı taşıyacak sağlamlıkta bir tekne diyorum. sonrası zaten uçsuz bucaksız bir mavi. uçsuz bucaksız sevda. uçsuz bucaksız..
.
hani 13 gün mektuplarında eşi zuhal’e diyordu ya cemal süreya; “her yerden yazıyorum sana. gerekirse nikaragua’dan, kongo’dan, çin’den de yazarım.” 
pek çok yerden yazıyorum ben de. ama en çok balkondan yazmayı seviyorum sana. ha gerekirse çin’den de, prag’dan da, endülüs’ten de yazarım. o ayrı.
.
.

3.06.2019

haziran notları

bir haziran:
onunla ne zaman tanıştığımı anımsamıyorum. ama nerden baksan bir on senesi var. eli hünerli, kalbi temiz, çalışkan bir orta anadolu çocuğu. o üç kez dükkan, ben iki kez ev ve semt değiştirdim. bırakmadım. ona gitmeye devam ettim. işin aslı mekanım değişince berberim de değişirdi hep. altan bunun tek istisnası oldu. hepimiz gibi onun da sıkıntıları, başetmekte zorlandıkları oldu. ama umudunu, yüzündeki tebessümünü eksik etmedi hiç. ondaki iş disiplinini, çalışma azmini ve hayata sarılma biçimini görünce barış manço’nun ahmet bey’i gelir aklıma hep. meslekdaşları 10’da 11’de dükkan açarken o müşteri olsun ya da olmasın, hafta içi yahut hafta sonu demeden “ya nasip” diyerek hep 07:00’de açar dükkanı. işte bu sabah yine erkenden altan’a gittim. bayram tıraşı bahaneydi. muhabbet şahaneydi. her zamanki gibi güleryüzlüydü. samimiydi. eline mahirdi. ve her tıraşta olduğu gibi yine önce beşiktaş’ı sonra memleketi kurtardık. aslında kurtardığımız kendimizdi! keşke herkesin bir altan’ı olsa.
..
iki haziran:
nilüfer’in bir şarkısı var hani; haziran vakti. “bitmezki bu dünyanın derdi
biz kavuşalım bir hele” dediği.
şimdi işte; güneşsiz, ağır rutubetli pazar sabahı bir tutam rüzgarın yolunu gözlediğim gibi bekliyorum. biliyorum imkansız, vladamir ve estragon’un bekleyişleri gibi biraz. ama yine de; çıkıp gelsen diyorum ya bir haziran vakti.
.
bu sabah martıların derdi ne bilmiyorum. yarım saattir nara atarak dolaşıyorlar binanın etrafında. kim bilir belki de havada tomurcuklanan nem onlara da dayanılmaz kılıyordur hayatı? yeşilin her geçen gün azalıp grinin galebe çaldığı bu öksüz şehirde kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarını gideremedikleri için böyle belki de. bilemiyorum müjgan. bilemiyorum, söyledim ben zaten hiç bir şey bilmiyorum. gözlerinden başka!
.
egm mesaj atmış sabaha karşı. emniyet kemeri hayat kurtarır mealinde. takside, kısa mesafede bile takıyorum. hem yol’suzum hem istanbul kalabalığından kaçıp bodrum’un kalabalığına sığışmak bana göre değil dedim. aynen böyle yazdım. on saniye sonra gülen surat ifadesi düştü ekranıma. sonra uyandım, balkona çıktım. biraz rüzgar esse, biraz yağmur yağsa rahatlayacak ama. esmiyor. yağmıyor. haziran vakti aniden çıkıp gelsen oysa.. ne güzel olur. ne güzel..
..

üç haziran:
metronun serinleten karanlığına inen üç kişiyiz yürüyen merdivenlerde. en önde kırklı yaşlarda, kır saçlı, mavi gömlekli, hafif kamburca bir adam. sağ eli merdivenin tutamağında ama aklı sanki kilometrelerce uzakta. kır saçlının hemen ardında, ortamızda, siyahlar giymiş genç bir kadın. kısa kumral saçları, beyaz kulaklıkları, kırmızı çantasıyla, dimdik durmuş, kendini otomasyonun insiyatifine bırakmış, merdivenin götürdüğü yere gidiyor. 
biraz sonra, üçümüz de sarı çizginin gerisinde, diğer insanlarla birlikte sanki boşalan istanbul’un artıkları gibi duruyoruz. ama bizim dönüşümüz değil asıl dönmemek üzere gidişimiz muhteşem olacak der gibi bakıyoruz dünyaya. insanlara. metronun siyah beyaz saatine.  elbet bir gün diyoruz içimizden.
elbet bir gün.