24 Mayıs 2017 Çarşamba

yapacak hiç bir şey yok*

tam üç mayıs önce yazmışım aşağıdaki yazıyı. unutmuşum. ama hisler aynı. değişmemiş hiç bir şey. okuyunca hatırladım. içinde 2012 kasımından ve 2009 baharından bir iki paragraf. 
sıkışınca, sıkılınca, başedemeyince yansıtırız ya hep öfkemizi?  ben işte kendimden sonra en çok pazar günlerine bir de bu bloga bok atarım. 
uzmanlar bağımlılıklarınızdan öyle pat diye kurtulamazsınız diyor. ben de o hesap bir süredir yazmayarak, hatta bloga uğramayarak, canım çok yazmak isteyince de mutedil kıyıları okumayı sevdiğini düşündüğüm, bir şekilde yolumuzun kesiştiği uzak-yakın dostlara blog niyetine mektup yazarak bitirmeye çalışıyorum bu bağımlılığımı!
sonu ne olur? yahut sonu olur mu bilmem.
bi'lodos lazım şimdi. bi'kürek. bi'kayık...


11 Mayıs 2014 Pazar


sütlü kahve


sırf alışkanlıktan yapıyorum. çok aramadığım halde sanki müptelasıymış gibi az şekerli kahve içiyorum her pazar. saat tam on birde. bazen geç kalıyorum. on bir buçuğu buluyor. ama ne olursa olsun, bana hiç bir tat ve renk katmasa da sanki içmezsem ölecekmişim gibi mutlaka içiyorum o kahveyi. ve yaz kış her cumartesi akşamından bu pazar sabahı parka gidip koşacağım diye söz veriyorum  kendime. fakat sabah olunca bırak koşmayı, beşyüz metre ötedeki markete bile arabayla gidiyorum her defasında. tam beş senedir şaşmadı bu durum.  belki fikrimi değiştiririm diye eşofmanlarla gidiyorum bazen. lakin nafile. kendime söz vermeye ve onları tutmamaya devam ediyorum. özlediğim halde özlememişim gibi yapıyorum. güçsüz olduğum halde güçlüymüşüm gibi. 
biliyorum. kendimi ve çevremdekileri kandırıyorum. gözyaşlarımı kendimden dahi sakınıyorum. şarkılarla avutuyorum, bazen kanatıyorum kendimi. ama mutlaka bir iki satırını okuyorum sevdiğim roman karakterlerini. film ve roman kahramanlarım arasında bir anlık tereddüdüm olsa da gerçeğimi bulmam uzun sürmüyor. bazen ekmel bey'i, bazen bay c.yi, bazı zaman raif bey'i okuyorum. ama yalan yok şimdi. en çok ekmel bey'i okuyorum. şimdilerde anlamsız gelen bu dünyada tek tutamağım, tek anlamım onlar artık. bir de şarkılar var elbet.

bu sabah da aynı şeyler oldu. sıradan hayatımın sıradan bir pazar günüydü. sanırım bugünkü tek farkı bunları yazmaya karar vermemdi. nedenini çok iyi bildiğim ama çözüm üretemediğim sebeplerden dolayı pazar günleriyle ve kendimle savaşım uzunca bir süredir devam ediyor. kahve alışkanlığım gibi oldu bu durum. ben çoktan alıştım da çevremdekiler için aynı şeyi söyleyemem. nedenini soranlara cevap vermiyorum artık. kaldı ki bilmek hiç bir şeyi değiştirmiyor. bunu müptelası olduğum danimarka dizisindeki replikten çok daha önce farketmiştim çünkü. 

"istemediğimiz halde bazı şeylere yapmaya mecbur kalırız hayatta."

bazılarımız savaşçı, cesur olarak doğarlar şu hayata. bazılarımız da benim gibi.
belki masumiyet ve kader'in bekir'ini izlemeseydim bu kadar kaderci olmayabilirdim. o vakit belki ; kaderimiz bu deyip usul usul yürümezdik başımızı öne eğip.

sabah markete giderken yol kenarındaki brunch insanlarını izliyordum bir yandan. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. sonra bir gün belki dedim yazarsam değişebilir bir şeyler. belki yazarsam..
ama değişmedi. katlanarak arttı içimdeki boşluk. çaresizlik ve eksilik hissi. tam tamamlandığım dediğim vakitte içine düştüğüm imkan-sız(ı)larım. yaralanma ve yaralamalarım.
ama işte sen de biliyorsun ki bazen..
bazen işte sevmek kâfi gelmiyor bayım.
insanız sonuçta. hata da yaparız. aklımız da karışır. duygusalız hem.
hayallerimiz vardır gerçekleştiremediğimiz. ve zorunluluklarımız bir pranga gibi. bilirsin ayaklarımızdan çok zihnimize vurulmuş prangalar. ödenmesi gereken faturalar. sunulması gereken raporlar. işe gidip eve dönmek gibi sıradanlıklar vardır hayatımızda. sonra okumamız gereken kitaplarımız. izlememiz gereken filmlerimiz ve dinlememiz lazım gelen şarkılarımız vardır sırada bekleyen.
lakin hayat beklemez. geçer gider.
son tahlilde herkesin olduğu gibi benim hayatım da bir roman bayım.
ama ne roman!

.
* sezen aksu - ah istanbul

14 Mayıs 2017 Pazar

olsun

pazarın dokuzu. bir simitçi kahvesindeyim. açık olan televizyonda sertab erener dinleyip telefonumu şarj ediyorum. dışarıda canım insanlar. ellerinde çiçekler. annelerine koşuyorlar. oysa daha dün annemizin kollarında yaşarken çiçekli bahçemizin yollarında koşuyorduk. şimdi her şey para. her yer kapitalizm.
eski günleri özlüyorum. 
sanırım. 
yaşlanıyorum. 
hayır! nostalji damarımın kabarması değil asıl sebep. eller. ellerim beni ele veriyor. bir de içine yuvarlandığım şu anlamsız boşluk. devam etmenin manasızlığı. her bahar içinden çıkamadığım mayıs sıkıntısı. bak işte, bir mayıs daha gidiyor ömürden. daha kaç mayıs katlanırım? bilemem.
bildiğim. bu kadar hüzün bünyeye zarar.
zaten doktor da öyle diyor! doktor kim? kalbi bu dünyadan daha büyük, güzel bir insan.  "şarkıların, her gün yazman güzel de hepsi hüzünlü be selim."
oysa böyle olmasını ben istemedim. belki ekim, belki bu lanet pazar günleri, belki ekmel bey'i okumam. ya da ve belki de başka şeyler buna sebep. çok şeyi olduğu gibi bunu da bilemiyorum.
bazen de öyle özlem yüklü oluyorum ki neyi özlediğimi bilemiyorum. insan neyi özlediğini bilmez mi? 
ben mesela bilmiyorum.
içimde ara ara dalgalanan hissin meylinin neye ve kime olduğunu.
ama şunu istiyorum.
basit işlerle, misal bağ ve bahçeyle, evin bozuk olan kapısını tamir etmekle, köy ya da kasabanın en yaşlısının anılarını dinlemekle, sessizliğini şakıyan kuşların ve hışırdayan ağaç yapraklarının bozduğu taşlı yollarda yürümekle, şehirden gelecek mecmuanın son sayısını yahut el yazmalı, posta pullu gerçek bir mektubu beklemeyle geçecek günler.
.
son tahlilde ve galiba gitmek lazım.
sessiz.
"kim"sesiz.
hemen şimdi.
.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

bu semt güzelse sebebi sensin

bugün canım sıkkın. anneme verdiğim sözü bir kereliğine bozuyorum. piraye'nin çünkü çayı çok güzel. can da sıkıntılı olunca en az bir sigara içiliyor. gerçi geçmiş gün sen yakıştıramamıştın elime. hatırana saygısızlık etmek istemezdim. ama acemice olsa da içtim bir tane. hoş çöl rüzgarına bulanmış bu mayıs sıkıntısında sigara mı beni yoksa ben mi sigarayı içtim tartışılır. fakat bu çay çok güzel. söylemiş miydim? güneş de öyle. hayalin zaten hepsinden güzel. 
.
semte veda turları atıyorum artık. anılara. tarihe. ve sayısız güzelliğe. her şey birden bire oldu. hiç aklımda yokken bir anda taşınma hazırlıkları yaparken buldum kendimi. bir iki hafta içinde bu semt tarih olacak. nasıl alışırım bilmiyorum. ben kolay alışamam. bilirsin. alıştığımda da bırakamam. önce sen gittin. senden 89 gün sonra da tek dostum metin abi. içkisi sigarası olmayan gencecik adam. kalp krizinden gitti bir bahar akşamı. kader dediler. takdiri ilahi. sonra arabayı sattım. şimdi semti bırakıyorum. tam on sekiz sene. dile kolay. akla ziyan!
bugün akşama kadar nazan öncel dinleyesim var. hatta ölene kadar. 
öyle bir his. 
sen olsaydın. teselli ederdin diyorum. 
sen olsaydın. 
her şey bambaşka olurdu. 
sen yoksun.
.
şimdi.
.
içimde sibel can'la nazan öncel lale devri'ne düet yapıyor. 
öyle üzgünüm.

.
bu sabah. erkenden gittim parka. her zamankinden daha çok turladım kızıl topraklı yolu. tam dört koca tur. üç nokta iki kilometre. duvar yazılarını son kez okudum. anılarımı tek tek elle yokladım. kedilere iyi dileklerimi sundum. ağaçlarla vedalaştım. bekçi nizam'la helalleştim. "hayırdır" dedi.
"hayır olmasını umuyorum" dedim. durumu izah ettim. durduk yere gözlerim doldu. nizam'a belli etmek istemedim. "arada gelirim yine fakat şimdi gitmem gerek" diyerek çabucak ayrıldım yanından.
.
bugün canım çok...

11 Mayıs 2017 Perşembe

beş vakit - 15

sabah: çayı güzel yapmışlar. ikincisini istedim. geldi. ilkiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. canım sıkıldı. 'zaman işte böyle bir şey evlat' dedim içimdeki çocuğa. "hiç bir şeyi aynı bulamıyorsun." yaşı benim gibi yolun yarısını biraz geçenler bilir ki bu kural sadece çay da değil tüm her şeyde geçerlidir. yaşı geçmeyenler de bilir belki. zira ilk mektep talebeleri daha şimdiden hayattan, trafikten, kalabalıktan şikayet eder olmuşlar. zamana isyan etmeleri ise an meselesi..
.
öğle : doktor geldi dediler. cuma günleri dörtte gelirdi halbuki. olsun. canıma minnetti. iki gündür anlamsız bir sıkıntı vardı zaten içinde. yemeği çabucak yiyip yanına gittim. 'kafa' adamdır bizim doktor. tesir süresi sınırlı olsa da beni ilaçsız iyi ediyor. o kadar söyleyeyim. fakat bugün!.. "doktor bu'ne" diye ünledim odasına girdiğimde. sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla yeni bıraktığı bıyıklarını sıvazlayarak "yakışmamış mı müdür" dedi. cevabım kısa ve netti. "yakışmamış". 
hoşuna gitmedi bu. lafı değiştirdi hemen. "n'olcak bu beşiktaş'ın hali. şampiyonluk tehlikede" dedi. bu da benim hoşuma gitmedi. "işine bak doktor işine" dedim. ve devam ettim söylenmeye; "anlaşıldı sende bu bıyık bende de bu beşiktaş acısı varken anlaşamayız bugün senle. ordan bi' lansor yaz da gideyim ben.." dedim.
reçeteyi yazdı. üstüne de iğrenç bir espri yaptı. tabi onu burada yazacak değilim. ama ve yine de çıktığımda kuş gibi hafiftim. bu doktor işini biliyordu. ya da ben. neyse..
...
ikindi : insanın kendini cellat gibi hissetmesi için birilerini yahut bir şeyleri öldürmesi gerekmiyor. bazı meslekler tam da bu his için var. eskiden insanlar yanıma geldiklerinde onlar kadar olmasa da bayağı bir üzülürdüm. hele bir de evli ve çoluk çocuğu varsa 'şimdi ne yapacak bu adam' diye dert edinirdim. haklı bile olsa patrona verip veriştirirdim. oysa şimdi tamamen duygusuz, robotik hareketlerle evraklarını hazırlayıp imzasını aldıktan sonra kuru bir hayırlı olsunla uğurluyorum onları. insan öğüten bu dişlinin bir parçası olmak. giderek hissizleşmek diyorum sevgilim. ağrıma gidiyor. çok ağrıma..
...
akşam: uzun zaman olmuştu böyle şaşırmayalı. iş çıkışı, zemin kat yerine bulunduğum kata bastım asansörde. aynaya baktım. suratımı ekşittim. dolmuşta iki farklı yere oturdum. önce şişman bir abinin yanına mülteci gibi sığındım. sonra üniversiteli kız inince boşalan tekli şoför yanına gecekondu kapar gibi atıldım. müzik hazırdı. hayatımı düşündüm sonra. aslından iki geceden beri. ve hala yazarken şimdi. ama eski adamlar doğruyu söylemiş. düşün düşün boktur işin. çıkamadım zaten. yoruldum. sonra öyle güzel bir şarkı çıktı ki müzikçalarımda. ama ismini bilmiyorum. anlamını zaten hiç bilmiyorum oysa daha geçen hafta yükledim. yine de tebrik ettim kendimi böyle güzel bir şarkıyı dinlettiğim için yüreğime. üşüdüm sonra. peşpeşe iki camı kapatım. ama sonra şarkıyla birlikte açan güneş içimi hatta ruhumu ısıttı biraz. lakin ben yine hayatımı düşündüm. sıradan hayatımı. hala düşünüyorum..
...
yatsı:
trt müzik açık. sarışın saçları. at kuyruklu. uzunca boylu bir kadın. sanat musikisi icra ediyor. oysa üzerimde bir ağırlık. içimde bir sıkıntı. iki gündür. ağlamazsam sanki. geçmeyecek gibi. işte bu ahval ve şeraitte son vakti yazmaya çabalıyorum. yazmasam ne olur ki? hem kimin umurunda?
.
acaba ara sıra elle tutulur bir şeye muhtaç olmadığımız için mi böyle perişanız?*
.
* cahit zarifoğlu