22 Ocak 2018 Pazartesi

close your eyes

sabah-10:02
çok uzaklarda bir inşaatın tepesinde mavi bir ışık yanıp sönüyor. kaynak yapıyorlar, belli. az ilerimde, serseri kuşlar, haylaz çocuklar gibi oradan oraya uçuyorlar. gökyüzünde bulutlar, ağır yük gemileri gibi yavaş yavaş ilerliyorlar. oysa daha yirmi dakika öncesinde, göz gözü görmüyordu. mahalleyi, bembeyaz bir boşluk esir almıştı. tek tük geçen araçların homurtusu ve havlayan köpekler dışında hayat belirtisi yoktu. şimdi işte; çok uzaklarda mavi bir umut ışığı yanıp sönüyor. kuşlar, kuzeyli rüzgârlarla raks ediyorlar. bulutlar, özgürlüğü içlerine sindirircesine yavaş hareket ediyorlar. radyodaki spiker, hafif müzik eşliğinde 'klos yor ays,' diyor. close your eyes. 
.
12:43-öğlen:
sıcak üfleyen klimayı kapattım. radyo voyage’ı açtım.   cam kenarında başımı duvara yaslayıp ayaklarımı sandalyeye uzattım. pencereye sinek gibi yapışmış, öylece hareketsiz duran küçük damlaların aksine hızlıca kayıp giden büyük yağmur damlalarını izlemeye koyuldum. incir reçeli filmi aklıma geldi. yağmur damlalarıyla ilgili bir repliği vardı. fakat bir türlü anımsayamadım. üşüdüğümü hissedip klimayı yeniden açtım. gerisin geri koltuğuma gelip ayaklarımı uzattım. neden sonra uzunca boylu bir kadın geldi yanıma. gülen ela gözleri ve omuzlarının hemen üstündeki kısa, kızılımsı düz saçlarıyla. siması tanıdık gelse de şirkette daha önce hiç rastlamamıştım. sol elinin iki parmağı ile yüzünü örten saçlarını düzeltirken, yarı kapalı vaziyetteki sağ avucunu bana doğru uzattı. sağ avucumu uzattım. tam elindekini bana vermek üzereyken, hastalıklı, cızırtılı bir ses duydum.
- hurdacıııı.
gözlerimi araladım. saatime baktım. mesai başlayalı dört dakika olmuştu. gizemli kadını düşündüm. acaba avcunda ne vardı? ve ben o’nu daha önce nerede görmüştüm?
.
akşam, 18:22
silecekler, karla karışan yağmura yetişmeye çalışıyor. iş dönüşü dolmuşunda. üşüyen üç beş kişiyiz. bu akşam işler kesat. şoför, çık çık bozuk paraları sayıyor. 25 likleri ayrı bölüme, ellikuruşları ayrı bölüme, bir liraları bambaşka bölüme koyuyor. görüyorum. yanındayım çünkü. ama sinirli çok. sağda, yolcu alırken arkadan sürekli kornaya basan şoföre “ne var lan,” diye bağırdı. arkadaki bir daha kornaya basmadı. bizimki, vitesi hışımla ileri attı. “adamın başını belaya sokar bunlar’” dedi. peşinden radyoyu açtı. ‘bülbülüm altın kafeste. öter aheste aheste’ yi söylüyordu yumuşak sesli bir hanım solist. türkünün ağırlığı tüm benliğimi sardı. içersi şimdi daha sıcaktı. ve göz kapaklarıma karşı koynak istemiyordum. zira herkes gibi ben de çok yorgundum. herkes gibi gitmek istiyordum..
..

14 Ocak 2018 Pazar

18.mektup

bazı şarkılar var. tarifi güç. hatta tarifsiz. 
duygusu mesela. yaşattıkları sonra. 
anlatılmaz. anlatamam.
yazılmaz da. 
ben denedim. yazamadım.
şarkı değil tabi tek başına mühim olan. en az şarkı kadar seslendiren, ona duyguyu veren de önemli.
öyle bir şarkıydı işte dinlediğim.
bu hafta. belki bu ay. hatta tüm sene boyunca bunu dinleyeceğim.
biliyorum.
..
oysa bugünlerde uzunluğunu bilmediğim ince bir yolda yürüyorum.
üşüyorum, kızıyorum, özlüyorum, yazıyorum ama okumuyorum yine.
bugün kesin okuyacağım diye her gün farklı bir kitabı atıyorum çantama lakin ağırlığı baki kalıyor.
.
hatırlarsın?
bir vakit şarkılar ikiye ayrılır demiştim.
anlamını ve sebebini bilmeden sevdiğimiz şarkılar diye.
bu kez sebebini biliyorum ama.
bu kez biliyorum.
çünkü; hiç bir şarkı, hiç bir vakit bu şarkı kadar hatırlatmamıştı seni bana.
hücrelerime bu kadar sirayet etmemişti.
dünyadan böylesine koparmamıştı.
..
dünyadan kopmak demişken dün annemdeydim. söz döndü dolaştı babama geldi. o an derin bir sessizlik çöktü odaya. ben babama dair hafızamda ne kadar güzel anı varsa hepsini temize çektim. zaten sevdiğin biri hayatta değilse o'nunla ilgili hep güzel anıları hatırlarsın.
.
senden sonra hiç bir şarkıyı, hiç bir filmi böylesine sevmemiştim.
evet bir filmde dinledim ilk kez bu şarkıyı.
bir macar masalı:  on body and soul. 
tam da, 'acaba aynı rüyaları gördüğümüz oldu mu hiç?' diye düşündüğüm vakitlerde bu filmi izlemiş olmamı izah edemiyorum kendime?
izah edemediğim çok şey var aslında.
birbirimize bu kadar yakınken böyle uzak kalmamız mesela.
ah evet. şartlar denen o vahim şey..
..
bazen düşünüyorum da neyi yanlış yaptık?
sonra sonbahar filmini ve ‘hayattan bizim payımıza düşen’ o meşhum repliğini hatırlıyorum. vazgeçiyorum bunu dert edinmekten.
güzel anılarımızı düşünüyorum. çünkü sevdiği biri yanında değilse o'nunla ilgili hep güzel anıları hatırlar insan.
.
.
laura marling - what he wrote

11 Ocak 2018 Perşembe

otuz beş

hayat diyorum bazen, neşeli gibi gözüken ama her dinlediğinizde mutlaka hüzünlü bir yanımızı yakalayan balkan şarkısı gibi. hatta ve her zaman öyle. benim için tabi. sizi bilemem bayım.
sıradan kış akşamlarından biriydi oysa ki. her zamanki gibi işten çıkmış, 18:12 dolmuşuyla kırmızı stop lambalarının aydınlattığı yağmurlu ve karanlık sokaklarda ağır aksak ilerliyorduk. yorgun, uykusuz galiba biraz da umutsuzdum. gücüm sadece kulaklığı takıp müziği açmaya yetti. zaten ne olduysa ondan sonra oldu. bir kadın arkadan "oğlum" dedi. bu soğuk havada, öylesine içten ve öyle sıcak söyledi ki üzerime alındım. döndüm gayriihtiyari. meğer en arka dörtlüye oturmuş, önündeki top sakallı, kırmızı bereli çocuğa dolmuş parasını uzatıyormuş. sol eliyle açık camdan sigarasının külünü silkeleyip sağ eliyle vitesi üçe takan şoförün ifadesiz yüzünden seken bakışlarımı önümdeki camdan aşağı süzülen yağmur damlarının arasından karanlık geceye çevirdim. bir an için annem gibi baktığımı hissettim. niye bilmem ama ilk kez. boşluğa, derin ve öyle kederli. böyle biraz anlamsız evet. lakin babam öldükten sonra çok daha hüzünlü, çok daha uzun sessizliklerde baktı hep. ama o'nu bildim bileli her zaman bir hüzün taşırdı gözlerinde. oysa dünyanın en güzel gözleri? ne yazık ki ben o gözlerin rengini otuz beşimde fark ettim. otuz beşimde aslında çok şeyi, mesela hayatı fark ettim. şairin niye otuz beş dediğini işte o zaman daha iyi anladım. ha dersen ki; bir işine yaradı mı? çok geçti. kader fayı çoktan kırılmıştı. ve sesimizi duyan yoktu. ya da biz kimseyi duymuyorduk. sadece arkalardan, son derece şefkatli ve kadim bir ses "oğlum" dedi. ama bu sefer bakmadım.
.
ragazi apopse - children of the revolution

6 Ocak 2018 Cumartesi

muhbirmiş kelimeler

‘çık, çık hayatımdan’ nakaratını son ses ve oldukça duygulu söyledi, kalın sesli bir kadın onca evin boşluğunda. bir duvarcı ustası, sıvayacağı koyu kahverengi fayansı binanın dış duvarına tutup ölçtü. arkadaşı yandaki yarım metrelik duvara oturup sağ bileğinin tersiyle alnındaki teri sildi. az ötelerindeki ağaçtan simsiyah bir kuş, telaşla kanat çırpıp havalandı. el arabasındaki bir torun “anane çok hızlı gidiyoruz” dedi. güneş ışınları iki apartmanın boşluğundan sıyrılıp sokağı siyah ve beyaz olarak ikiye ayırdı. kaldırımda ayaküstü siyaset konuşan iki adamdan kır saçlı, siyah paltolu olanı; “hepsi yediler ama o’nu günah keçisi yaptılar” dedi. kulakları sağır eden korna sesi duyulmadan az önce telefon dükkanın önündeki siyah kıvırcık saçlı, kısa boylu tıknaz adam; “on altı cigabayt ayfon se 1964 lira yazıyor” dedi. o sırada kamburlaşmış bedeniyle yaşlı bir kadın, iki büklüm halde, küçük adımlarla kırmızı ışıkta karşıya geçmeye çalışıyordu. beyaz doblo kamyonetten inen bordo bereli, orta yaşlı bir adam yaşlı kadının kolundan tutup karşıya geçmesine yardımcı oldu. beyaz doblonun arkasında kuyruk olmuş araç sahiplerinin sabırsız kornaları şehri sağır etti. insanlar charlie chaplin filmlerindeki gibi yukarıdan aşağı, sağdan sola sessizce ve hızlıca hareket ettiler. turkuaz mavisi yorgun bir halk otobüsü köşedeki durakta oflayarak durdu. kırmızı mantolu, siyah çantalı bir kadın orta kapıdan indi. bir kadın, bir çocuk ön kapıdan bindi. otobüs tıslayarak, yavaşça hareket etti. durakta orta yaşlı, başı bağlı bir kadın yanındaki kızıl saçlı kadına “münir özkul’da gitti” dedi. zihnimde bir kadın muhbir şarkısını söylemeye başladı.
.
sıla - muhbir

1 Ocak 2018 Pazartesi

amorti

“yok anacım bir amorti bile yok. çıkmadı hiç bir şey. iyice baktım listeye” diyor caddedeki bir kadın sesi. öyle içten bir hayal kırıklığı ile söyledi ki bunu. soluma döndüm. karşı kaldırımda kırmızı örgülü şapkanın altında, siyah kabanının içinde 40 yaşlarında, orta boylu bir kadın bir yandan telaşlı adımlarla yürüyor, bir yandan da aynı telaşla şanssız olduğundan yakınıyordu telefonun öbür ucuna. kim bilir ne istemişti de vermemişti hayat o’na da. son bir umut bu piyangoya sarılmıştı. ya da ve belki de her çekilişte aynı konuşmaları gerçekleştiriyordu. bilinmez? ama hayal kırıklığı sahiciydi.
herkesin tutunma biçimi farklıydı hayata. onunki de bu hayaller ve kırıklıkları olabilirdi. bir sonraki güne, haftaya ve yıla bu şekilde devam edebiliyordu. 
.
peki ben neye ve niçin tutunuyordum?
eski yılın son saatlerinde market alışverişindeyim. yeni yılın sabah saatlerinde yine marketteydim. jonas’ın kulaklarını epey bir çınlattım. ama ondan önce sabah beşte uyandım. kafamda şimdi adını unuttuğum bir emel sayın şarkısı dönüyordu. şaşırdım. çünkü en son ne zaman emel sayın dinlemiştim hatırlamıyordum. yeniden yattım. bu kez yedide daha kuvvetli dönüyordu şarkı beynimde. korkunç sayılabilecek bir rüyadan uyanmıştım oysa. son olarak 09:39 da yine emel sayın’la uyandım. kahvaltıyı beraber yaptık. markete birlikte geldik. sonra işte o kadın. bir amorti bile yok dedi üzgün ve kırgın bir sesle. o an işte robin hood olmak istedim. niye alaaddin ve sihirli lambası yahut jesse james değil de robin? hiç bir fikrim yok. ben bunları düşünürken emel sayın’ı ihmal ettim. şarkı uçtu gitti aklımdan. bu sefer şarkıyı hatırlamaya çalıştım. anımsayamadım. bir kaç adım önümdeki adam sanki son nefesiymişçesine çok derin çekti sigara dumanını içine ve aynı kadercilikte geri bıraktı. bir ambulans sabahın sessizliğini yırtarcasına hayat kurtarmaya gitti. sokaktaki ayazı dengeleyen güneş uzun boylu bir apartmanın arkasında kaldı. ben daha az üşüyeyim diye montumun fermuarını boğazıma kadar çektim. geceden kalma, kırmızı ışıklı dükkan camlarında şarkıyı aradım. bulamadım. market görevlisine traş bıçaklarının yerini sordum. kasada olduğunu söylediler. kasiyerin arkasında sıla cdsini görünce şarkıyı hatırladım. gülümsedim. kasiyer kız üzerine alındı. daha hesabı almadan “iyi seneler” diledi. “üzüldüğün şeye bak” dedim. “efendim?” dedi. size de sevgi, barış, sağlık, insanlık, neşe ve huzur dolu bir 2018 diliyorum. yine güldü. ben de güldüm kendime. önceki akşam youtubeda nerdeyse tüm sıla şarkılarını dinlemiştim. şarkı oradan kazınmış olmalıydı beynime. sıla girmiş ama emel sayın çıkmıştı. 
dönüşte amorti çıkan biletimi 9 ocaktaki çekiliş biletiyle değiştirdim. 
.
sıla - üzüldüğün şeye bak

30 Aralık 2017 Cumartesi

yeni yıldan önce son çıkış


28.12.2017

episode I : yaşar

böyle yağışsız, soğuk kış günleri yaşar dinlemeli insan. niye bilmem. ama öyle. çünkü her şeyin, her zaman bir sebebi olmamalı. zaten bizi öldürecekse bu nedensellik öldürecek bayım. oysa üstadın dediği gibi elmanın bizi sevmesine hiç lüzum yok. hem bak; kuşlar öyle mi? tüm içgüdüleriyle uçuyorlar. soğuk, yağmur, kar, fırtına demeden. güneyden kuzeye, doğudan batıya. üstelik V şeklinde. hem ne güzel? evet bir kez daha ölgün sarı ışıkların ve bir otobüs dolusu yolcunun önünde itiraf ediyorum bunu. çok kıskanıyorum kuşları. ama ve hayır yaşar’ın bununla bir ilgisi yok. sadece böyle soğuk ve yağışsız havalarda biraz olsun içimiz ısınsın istiyorum. şarkılardır çünkü iklimi akdeniz yapan. ruhumuzun baş köşesine kuzine soba kurduran. ha dersen ki; hayatı yaşanılır kılan nedir peki? o vakit, edebiyat derim tek celsede. edebiyat.
.
29.12.2017

episode II : yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl sizlere kutlu olsun

bir otobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık. yahut ha asıldı ha asılacak. fakat tüm bu insanlara ve sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile neşe saçan orta sıradaki sarışının gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki büykşehir hatta bölge sakini o olacak belli. hafta boyu, içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi. eski yılın bu son iş akşamında kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. kaçanlar kurtuldu. kaçamayanlar benim gibi enkaz altında kaldı. kim bilir? belki şu bir otobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös bu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı abi otobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve bütün vakarıyla, dimdik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında ise akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik fark ettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyetteydi. ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan hiç çekinmiyordu. anlaşılan o ki; bir kaç gün sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış, iki resmin arasındaki iki bin on sekiz farkı bizlere sunmak istemişti. ya da....
.
30 aralık 2017

episode III : otomobil uçar gider

yeni yıldan iki gün gerideyiz. eskisinden 52 hafta ilerde. sekiz yolcu kapasiteli sarı dolmuşun en arkasında, en sağdayım. erken ineceğim. zahmet verip eziyet çekmek istemiyorum. sol köşemde telefonla konuşan kıvırcıklı saçlı genç adamla aramıza oturacak iki kişiyi bekliyoruz. diğer koltuklar dolu. öndeki üçlüde genç bir çift ve kocaman, bordo valizleri var. şoförün yanında da saçlarını topuz yapmış kumral bir kadın. yanımdaki boşluğa önce ceyar şapkalı, kirli beyaz sakallı bir abi geldi. peşinden ince telli kumral saçları omuzunda, koyu pembe montuyla bir kadın oturdu. şimdi kalkış için hazırız. ama kaptan yok. arkada kahya ile çene çalıyorlar. ceyar şapkalı huzursuz. 
“nerde bu kaptan. doldu işte dolmuş” dedi. 
kimse bir şey demedi. ben hariç herkes başını sağa sola çevirip kaptanı aradı. 
“arkada gevezelik yapıyor” dedi topuz saçlı kadın. ceyar şapkalı hem sabırsız hem sinirli.
“çağırsanıza şunu”
aramızda cam var. fakat en yakın benim kaptana. benim acelem yok. yine de tak tak cama vurdum. saçları alnının üstünden dökülmüş, orman sakallı kaptan bize doğru baktı. 1 saniye (belki de bir dakika) geliyorum dercesine işaret etti. otuz saniye sonra geldi.
ceyar susmadı. “hadisene kaptan işimiz gücümüz var seni bekliyoruz kaç saattir” dedi.
elinde tespih, sağ şakağında çizik olan bıçkın şoförümüzden ceyar’a atarlanmasını boşuna bekledim. dolmuş racocuna ihanet edercesine gayet sakin; “geldim abi. şimdi uçarız” dedi.
sözünün eriymiş. bağdat caddesinde denize paralel slalom yapmaya başladık. iki gündür dinlediğim yaşar’dan özür dileyerek katy tiz’i patlattım telefonumda. çünkü hızımıza böyle bir şarkı yaraşırdı ancak. the big big bang.
sahil yolunda kanat takmış, uçuyorduk. şoför yanındaki, topuzlu kadın sanırım korktu. sağındaki siyah emniyet kemerini koparırcasına kendine çekti. çıt etti bir şey. emniyet kemeri takıldı. dışarıda yağmur ha yağdı, ha yağacak. hava öyle kapalı. lakin hızımız oldukça azami. neden sonra ani bir fren. annemden getirdiğim küçük turşu bidonu ayaklarımın altından kayarak genç çiftin valiziyle öpüştü. esmer saçlarını sağa yatırmış genç adam migros poşetine sarılı turşumu bana iade etti. teşekkür ettim. sonra kaptanla dikiz aynasında göz göze gelmeye çalışarak "biraz daha sakin kullansak, içimiz dışımıza çıktı kaptan" dedim. "tamam abi" dedi yine racona aykırı. ama bildiğini de okudu. iki dakika sakinledi. ışıklardan sonra bize yine slalom, yine formula bağdat. dört şeritli kocaman yolda adalar ve havarisine hava atıyorduk. bir sağdan, bir soldan. bazen de ortadan gidiyorduk. ki az ileride kan kırmızı ışıkları gördüm önce. sonra duran araçları. nihayetinde acı bir fren sesi duydum. gözlerimi kapatma ihtiyacı hissettim. öne durdu bir gidip geldim. yanık lastik kokusu sardı bütün istanbul'u. hatta dünyayı. neyse ki ucuz atlatmıştık. neyse ki. şoföre baktım. suratı trafik lambalarından daha kırmızıydı. yanındaki topuz saçlı kadın, kemerini çıkarırken "allah belanı versin senin" dedi ve hışımla indi dolmuştan. ceyar korkudan lal olmuş. kıvırcık saçlı adam “belliydi zaten bir bok yiyeceğin” dedi. ben bir şey demedim. sadece adalar'a baktım. 
.
.

24 Aralık 2017 Pazar

tren raylarını hep sevdim*

sıcak kompartıman içinde soğuk şehirlerden geçesim var. bu sabah. radyodaki sanatçı “olağanca zenci gırtlağıyla” aint no sunshine derken zihnime düştü bu fikir. düşmekle kalmadı gördüm de. 
...
lüks sayılmayacak orta halli bir kompartıman. yataklı. gözlerimizde geceden biriken uyku. konuşmuyoruz. sabah ayazında yol alıyoruz. kimi ıslak, kimi bembeyaz örtüyle kaplı kasabalardan geçiyoruz bir bir. sağına yatmış sabah uykusundaki kavak ağaçları. katılığından ve dik duruşundan ödün vermeyen elektrik direkleri. karnında güneşi saklamaya çalışan gri bulutlar. sessiz yolculuğumuzun yol arkadaşları. 
nereye gidiyoruz? 
belli değil. galiba doğu ekspresi. ama yakın değil uzak doğu’ya kadar gitsin istiyoruz. 
zira kimsesiz mutluluğumuz bunu gerektiriyor. 
çünkü gözler yalan söylemez. 
hem sessizliğimiz uykusuzluktan değil mutluluktan. daha önce hiç geçmediğimiz köprülerden, nehirlerden, güneşin içinden, karların üstünden mutlulukla koşuyoruz. mutluluk çünkü yoldu. sevgi emekti. kar, üç harfli bir yağış şekliydi. ve çok güzeldi.
.
bir yerde duruyoruz. buğulanan camda işaret parmağımla önce bir daire çizip sonra içini de siliyorum. açılan boşluktan dışarıya bakıyorum. sarıkamış yazıyor koyu mavi tabelada. dışarıda kar atıyor. lapa lapa ama hiç acelesi yokmuş gibi sakin yağıyor. gözlerim dalıyor. farkında değilim. bunu sen söylüyorsun. hayırdır diyorum. hayır. çocukluğumun soğuk gecelerini anlatıyorum sana oracıkta. her yeni detayda gülümsüyorsun. sen gülünce içim ısınıyor. dünya daha sıcak bir yer oluyor. açlık, sefalet ortadan kalkıyor.
.
neden sonra trenimiz hareket ediyor. öncesinde kulakları sağır eden düdüğü çalıyor. peşinden bir tıslama sesi ve sarsılıp gıcırdayan tekerler. ritmi gittikçe hızlanan teker sesleriyle ağır ağır ilerliyoruz. aniden öne atılıp kolumdan tutuyorsun "eskisi gibi mektup yazsana bana" diyorsun. 
"burada mı? şimdi mi? "
evet n'olur?
çantamdan kağıt ve doğum günümde hediye ettiğin siyah dolmakalemi çıkarıyorum. yazmaya başlamadan önce her noktasını ezbere bildiğim yüzüne ama en çok gözlerine bakıyorum. gözlerinde çünkü kaybolmayı seviyorum. ve ben kaybolmazsam yazamam. bunu ikimiz de biliyoruz.
..
sevgilim,

ha deyince yazmak zor biliyorsun.
hani bütün sokak ve caddelerin ona çıktığı naif meydanları vardır bazı şehirlerin. işte tıpkı o meydanlarda olduğu gibi tüm düşüncelerim, yazdığım ve yazacağım bütün cümlelerim sana çıkıyor. ama ve yine de sana olan sevgimi kelimelerle anlatmak mümkün değil.
oysa ve şayet resmederek mümkün olsaydı seni anlatmak
önce rengini saçlarından alan kocaman bir güneş çizerdim göz kamaştıran güzelliğini anlatan
sonra beyaz, bembeyaz bulutlar çizerdim ulaşılamayacak yükseklerde ama bir tek benim görebildiğim ve ulaşabildiğim kalbinin yumuşaklığını, sevgi ile dolu olan genişliğini gösteren
anlatabilseydim şayet seni
yüksek, en yüksek dağını çizerdim ülkemin
ağrı dağı mesela, güneşe göz kırpan bulutlarla tokalaşan
anlatabilmek marifetse seni
uçsuz bucaksız bir deniz çizerdim rengini ve güzelliğini, dinginliğini gözlerinden alan
anlatabilseydim eğer seni
inadını, çocuk sevincini, hazır cevaplığını hırçın ve coşkun karadeniz dalgalarını çizerdim
seni anlatmak mümkün olsaydı şayet

şimdi ve hâlâ seni nasıl sevdiğimi anlat desen, yine anlatamam.
çünkü ben seni yaşıyorum.

bazı adamlar vardır
çok güzel yazarlar
bazıları çok güzel resim yaparlar, bazıları ise çok güzel konuşurlar
oysa ben sevgilim

çok güzel susarım gözlerinin derinliğinde

bir gün de diyorum hayallerimiz gibi büyükçe bir gemiye binelim. ve tüm dünyayı dolaşsın bu gemi. hiç durmaksızın denizler, okyanuslar aşalım beraber. sadece güneşin doğuş ve batış saatlerinde demirlesin ki her gün ilk kez görüyormuşçasına yine yeniden tanık olalım o muhteşem anlara.
ve ben o anlarda tekrar ve tekrar aşık olayım sana.
büyük hayaller kuralım sevgilim.
çünkü ben şimdi öyle yaşıyorum
                                        doğu ekspresi, 24.12.2017
..
sayfayı özenle dörde katlayıp sana uzatıyorum. hemen açıp okumak istiyorsun. ellerini tutuyorum.
"şimdi değil" diyorum. neden diye ama ve yine çok güzel bakıyorsun.
"sonra, ben yokken okumanı istiyorum."
 merak ediyorsun ama itiraz da etmiyorsun. "peki" deyip kağıdı özenle katlayıp, kalbinin üzerine saklıyorsun. gülümsüyorsun. ben bir kez daha aşık oluyorum sana. üşüyen parmak uçlarım ısınıyor. dışarıda karlar eriyor. dereler çağlıyor. nehirler taşıyor. içim içime sığmıyor.
o sırada  telefonum çalıyor.
çalıyor. çalıyor. çalıyor. elim bir türlü telefona gitmiyor.
"açsana" diyorsun.
gözlerimi gözlerinden ayırmadan elimi koltuğa uzatıyorum. telefon yok. bakıyorum hiç bir yerde telefon yok ama sesi kompartımanda artarak yankılanıyor. dönüyorum. sen yoksun. tren yok. kar yok. pazar güneşi odamın penceresinden içeri süzülmeye çabalıyor. telefonum ısrarla çalıyor.
.
.
bill withers - ain't no sunshine
.
* tezer özlü