11.11.2019

beş vakit-21


yatsı:
iş çıkışı. dolmuştayım. mevki; teklik koltuk. konum; teker üstü. içerisi kalabalık. dışarısı karanlık. yanımda hummalı bir gelin-kaynana dedikodusu. "gelin diyor tutturdu bir bahçe katı. bahçe katı. ne varsa bilmem bahça katında." oysa oda sıcaklığı 35 yoksa bile otuz kesin. camda oluşan buharlara kalp yapıp ilan-ı aşk bile ilan edilebilir. hatta don kişot olup yeldeğirmenlerine savaş açmak içten bile değil. taki turgut uyar dizesini hatırlayana dek. çünkü ve zira yeldeğirmeni olsam ben de don kişot’u severdim. ama işte şu çukurlar olmasa. midem bulanmasa. şoför istibdat haddini aşmasa. hayat bayram olsa. el ele bile tutuşurduk tüm dünyaya inat. el ele bile.
..
akşam:
nihayet. geldiler. beklenen günler gibi güzeldiler. ama işte her zamanki gibi telaşlıydılar. sanki ocakta yemekleri yahut bir bekleyenleri varmış gibi. şu senkronize halleri yok mu? beni benden alan maviyle beyaz uyumları diyorum. saat beş buçuk gibi sarıyer’den adalar’a bir sanat eseri inceliğinde kanat çırptılar.
..
ikindi:
kuşlar bugün hiç gelmedi.
..
öğle:
yusyuvarlak ve kocaman bir parkın belediye bankında göksel dinliyorum. dinlerken bakıyorum. bakarken düşünüyorum. üç tane yol var önümde. biri, en soldaki dağın yamacına çıkıyor. ortadaki, sanayi sitesine ve ona komşu olan varoş bir mahalleye. en sağdaki de otobana paralel gidip ona yardakçılık yapıyor. üç ayrı güzergah. üç ayrı hikaye. ama hiç birinde deniz yok. denizsiz hikaye mi olur. sonra kuşsuz?
olmamalı.
o yüzden bu hikaye burada biter.
..
sabah:
aceleci tavırlar. mahmur adımlar. asansörde zemin kat yerine 10.kat düğmesine basmalar. dolmuş şoförüne ineceğim durağın değil de bindiğim durağın ismini söylemeler. sonra şoförün ukalalığı. ama işte hepsi araba mı toplu taşıma dilemması yüzünden. biraz aslında hayat mı memat mı araftalığı. belki biraz doyduğun mu doğduğun yer ikilemleri. yoksa ben de biliyorum yapacağımı bir gün.
işinizin de pazartesi sendromunuzun da lanet olası trafiğinizin de canı cehenneme.  ben gidiyorum adamım diyeceğim bir sabah.
bir gün yapacağım bunu sevgilim.
.
göksel - yalnız kuş

9.11.2019

yerden yüksek


ortadan ikiye ayırdılar bizi. gümüş renkli, demir parmaklıklar var aramızda. sanki bir yerden tanıyacakmış gibi ama ve öte yandan kaçamak bakışlarla birbirimizi inceliyoruz. her birimiz şehrin hatta ülkenin ve hatta dünyanın (turistler var aramızda çünkü) bir köşesinden bir amaç uğruna, cumartesi sabahının dokuz buçuğunda burada toplanmışız. biraz şaşkınız. biraz uykulu. öylece bekliyoruz. fakat kalabalık her geçen dakika artıyor. kapalı alan fobisi olanların endişesi yüzlerinden okunuyor. sevgili olanların bu dünya umurunda değil. onlar şimdi başka bir evrendeler. yaşı ve tecrübesi olanlar, sessiz ve düşünceli. mozaik gibiyiz sabahın köründe. ama çok gevşeğiz. dağılmak için küçük bir dokunuş yeter. öyle kırılganız. görünmez sandığımız yaralarımız yüzümüzde ele veriyor bizi. detay vermiyor ama sadece özet gösteriyor poker suratlarımız. ben mesela o kalabalığın içinde görünüyorum. ama ve aslında kocaman salonun üstünde paslı bir demire tünemiş güvercinin gözlerinden bakıyorum aşağıya. bir süredir ruhuma sinen çöküş psikolojisinin nedenini aramak yerine kalabalığın arasına karışarak, güneşe çıkarak, martıların fotoğrafını çekerek atmak istiyorum üzerimdeki bu halet-i ruhiyeyi. belki de çözümü bulmak istemiyorumdur. aşağıdaki onlarca insan gibi sorunlarımı halının altına süpürmek belki daha güvenli geliyor bana da. bunu dahi düşünmek istemiyorum. insanlara bakıyorum. benimle farklı sebepten aynı sıkıntıyı yaşayan insanların yüzünde kendimi görüyorum. onlar da benim suretimde kendilerini. hepimiz bir tutamağa tutunmuş umutla ileriye bakıyoruz. sonra işte; yukarılardan bir ses duyuluyor. mahşeri kalabalık huzursuz atlar gibi yerinde şöyle bir silkeniyor. minik bir dalgalanma yaşanıyor. her birimiz, bulunduğumuz konumdan bir adım ileri ya da bir adım geri düşüyoruz. pilotların ki kadar seksi sesli bir adam dahili anons yapıyor.
sayın yolcularımız gemiye inerken ve binerken iskeleyi kullanınız. görevlileri dinleyiniz. kapalı ve açık alanlarda sigara içmeyiniz.”
nostaljik şehir hatları vapurumuzun burnu geniş kanatlı, kahverengi kapının pencerelerinde görülür görünmez kalabalık bu kez yabani, vahşi bir ata bürünüyor. dalgalanma nerdeyse tsunami boyutuna varıyor. herkes bir an önce vapura binmek istiyor. müdavimler vapur kenarını kimselere bırakmak istemiyor. parmaklıkların diğer tarafına bakıyorum nedense. orada da fırtına öncesi sessizlik hakim. pencerelerinden şimdilik haydarpaşa görünüyor. bazen de serseri kuşlar. ama insanlar sakin. düşünceli. sevgili. şimdilik.
ortadan ikiye ayırdılar bizi.
yarımız eminönü’ne geçecek. diğer yarımız karaköy’e. ben galiba biraz daha burada kalacağım.
.

3.11.2019

belki


bazı günleri olur hani insanın, kimlerin ve kimsenin dinlediğini, okuduğunu düşünmeksizin saatlerce konuşma, yazma istediği olur ya. işte o günlerden biri bugün. konuşmaya nereden başlayacağını bir türlü bulamayan ama bulunca da kelimelerin tıpkı bir kazak söküğü gibi peşi sıra dizileceğinin bilindiği anlar bahsettiğim. ve o günün benim için bir pazar günü olacağını zaten biliyordum. ama ve fakat neden pazar olduğu hakkında hiç bir fikrim yok. işin aslı; yazıya nereden ve nasıl başlayacağım konusunda da en ufak bir düşünce kırıntım yok. belki yardımı olur diye az önce balkona çıktım. güneşin huzuruna. -ki; en sevdiğim mevsiminde şu an.- karşımda beton blokların izin verdiği kadarıyla burgaz. hakeza kınaalıada. aradaki boşlukta ağır ağır yol alan gemicikler. tatlı tatlı esen rüzgar. oysa balkona çıkmadan az önce, kitaplığımda iki cümlesiyle yanıma yoldaş, canıma candaş aradım. her zamanki gibi tek kişi de karar kılamadım. dört benzemezi koydum heybeme. cemal süreya, cahit zarifoğlu, tezer özlü ve mehmet günsür. hepsinden birer cümle okursam belki açılırdım. lakin şu saate kadar birinin bile kapağını açmadım. solumda, masamın üzerinde güneşleniyorlar. ve ben düşünüyorum. hayatımı. kırılma çizgimi. geçmişte neden böyle bir yola girdiğimi. her vakit güvendiğim sezilerimi, iç sesimi azarlayıp neden burnumun dikine gittiğimin hesabını yapıyorum şimdi bu pastırma kasımında.
kitaplarımı elimin tersiyle itip biraz daha yer açtım masada. ve içimdeki bütün kırgınlıkları, hezimetleri, ya şöyle olsaydıları, ama buna mecburdumları, keşkeleri, iyikileri orta yere boca ettim. tek tek ayıklıyorum şimdi.
.
biliyorum tam da bu saatlerde, çekirdek aileler, sevgililer, kankalar, facebookta yeniden birbirini bulan lise ve üniversite grupları kırk sekiz çeşit ürün vaad eden serpme kahvaltıcılarda hayatın acımtrak yanlarını unutmaya çalışıp şen ve şuh kahkalar, selfieler, grup fotoğrafları, çatal bıçak sesleri eşliğinde pazartesiyi, mikro ve makro sorunlarını bir süreliğine düşünmeyip yok sayıyorlar. yahut pause tuşuna basıyorlar. etraflarında dört denen garsonlar koparacakları bahşişin hesabının yanında onlar gibi olmaya özeniyorlar. pazar kahvaltıcılarının onları düşünecek ne vakitleri, ne istekleri var. yumurtanın sarısını beğenmiyorlar. ama yeşil zeytin esaslıymış. ayvalık’tanmış. peynir ezine’den. domatesler de organikmiş hem. nihayet çakma sarışın en ağdalı soru cümlesini bırakıyor üç masanın birleşmesiyle oluşan sofranın orta yerine; canımcımcıklarım, ajdacım ve şenercimle biz düşündük ki; bu buluşmalarımızı ayda bir değil de haftada mı bir mi yapsak? ne diyoorsunuz?
zamanında ben de çok bastım pause tuşuna. o kadar çok bastım ki şimdi artık çalışmıyor durdurma tuşu. çünkü ve biliyorsun ki; hayatın bir anlık bile olsa boşluğu yoktur. sen durdurdum sanırsın oysa ve ama o yine bildiğini okur. su gibidir çünkü. bir yolunu bulur.
akar gider. sen sadece arkasından bakarsın. ya da işte insiyatifi ele alırsın. sen yönlendirirsin hayatını. pek çok insan gibi ben de insiyatifi ele alamadım. galiba ve doğrusu korktum. fakat işte değişen bir şey olmuyor. macellan gibi dönüp dolaşıp aynı yerde bekliyorum. saatlerce. günlerce. aylarca. ve hatta yıllarca.
bir yanda yıllardır kurduğum hayallerim. öte yanda gerçeklerim. 
hayat tıpkı yıllar yıllar önce yaptığı gibi yine seçenek sunuyor. fakat bu kez susmuyor. konuşuyor da şerrefsiz!
‘boş yere bana bok atıp durma. ben koşulları, seçenekleri getiririm önüne. sen de seçersin. bak gene ağlayacaksan. hiç oynamayalım.’ diyor. işine gelirse diyor. ya deve, ya diyar diyor.
.
nefes almak güçleşiyor. balkona çıkıyorum. balkon kirlenmiş galiba diyorum. oysa en son 29 ekimde yıkamıştım. bir kova suyu boca ediyorum küçücük balkonuma. başımı kaldırıyorum. bir martı süzülüyor denize doğru. yok canım ne işareti. işaretlere ve mucizelere oldum olası inanmıyorum. arabamın fırçası ile balkonu fırçalıyorum bir sağa, bir sola. hınçla, azimle ve kafamda milyon tane düşünceyle. yorgun hissediyorum. fırçayı bir kenara atıyorum. rejisör koltuğuma oturuyorum. uzaklara, çok uzaklara bakıyorum. iki apartmanın arasından bir gemi geçiyor. öyle yavaş. ama öyle de hızlı. hayatım geçip gidiyor gözümün önünden. ben sadece izliyorum. sanki o gemiye yetişirsem ve binersem. belki diyorum.
bilemiyorum...
.
fiona joyce - this eden

30.10.2019

hasta siempre - 7

yerler gıcır gıcır. hani yeni cilalanıp parlatılmış gibi değil de sanki bina hizmete yeni açılmış da ilk kez siz kullanıyorsunuz gibi. öyle yeni. öyle temiz. özel hastanelerin en çekici, en göz alıcı yanı. daha kapıda hastaneye değil de hawai’ye geldiğinizi hissettiren ekstra gülümsemeli, turkuaz gömlekli mihmandarlar ile birlikte bu otel konforu ve temizliği. ama işte ne kadar temizleseniz de, beş yıldızlı bir otele çevirseniz de o koku sizin bir hastane olduğunuz gerçeğini ve o kokuya kasvetli bir hassasiyeti olanların bunu fark etmesini engelleyemiyor.
..
910 numaralı odada mini operasyonu yapacak görevlileri bekliyoruz. öyle abartılacak, korkulacak bir durum yok. ama sonuçta o narkozu yiyecek olmanın saklı kalmış endişesi odanın içinde kol geziyor. çağla yeşilne boyanmış duvarda düz ekran televizyon açık. emekli bir büyükelçiyle, eski bir asker kamuoyunu aydınlatıyorlar. ama biz konuşmuyoruz. haberleri izler gibi yapıyoruz. beynimizin arka planındaki düşünceleri ön tarafa sürmeye ne cesaretimiz ne de gücümüz var. beklemek can sıkıyor çünkü. söyledikleri saatte gelmediler. özel hastanelerin koku dışında aşamadıkları diğer konu. randevularına hiç sadık olmamaları. çünkü hala çok türküz!
..
beklemenin dibine vurduk. bizden önceki hasta ve yakınlarıyla akraba olduk! aynı işlem için beklesek de tepkimiz, tavırlarımız farklı. ama halden anlıyoruz. insancılız. şefkatliyiz. çünkü ve hala çok türküz.
.
nihayet ilk hastayı aldılar. teyze kızı için endişeli. çok kolay. 15 dakikada bitecek, korkulacak bir şey yok diyoruz. kendi endişemizi daha derinlere iterek. “inşallah oğlum” diyor. ben de iki kez geçirdim biliyorum ama kızım işte..” diyor. cümle boğazına düğümleniyor. devamı gelmiyor. tam o sırada kapı açılıyor. tekerlekli sandalyede kızını getiriyorlar. koşarak yanına gidiyor. 
.
nihayet sıra bize geliyor. biz içeri girerken teyze kızının odasından çıkıyor. gülümsüyor. kısık bir sesle “geçmiş olsun” diyor.
.
adele - million years ago