25 Haziran 2021

çayda dem, kalplerde dolunay etkisi



çayın gelmesine daha on sekiz dakika var. sıkıcı bir gün. çalışasım yok. yazasım var. ama çok. nasıl tarif etsem? edemem. kurtulmam da lazım bu boşluktan. lakin ne yazacağım. kime yazacağım. niçin yazacağım? cevapsız bir sürü soru. hayatımız türlü sorulara cevap aramakla geçiyor. her satırı dert, her dakikası çoktan seçmeli bir test. sokaklarda aylak aylak dolanan serseriler gibi sevdiğim fakat artık kalem oynatmayan eski bloglarda gezindim biraz. gazete başlıklarına, kitap alıntılarına baktım sonra. rastladığım bir cümlede, geçmişimi izledim bir film şeridi gibi. tuhaftı hissettirdikleri. kırgınlık, kızgınlık yoktu. ama tuhaf bir histi işte. nasıl anlatsam? anlatamam. fakat deneyebilirim. sanki gerçekte değil de rüyada olmuş gibi tüm yaşadıklarım. ama sabahına unuttuğum pek çok rüyanın aksine hiç unutmamışım gibi. başka? o kadar işte. daha ne olsun. gerisi iyilik, sağlık. normalde bu yazı burada biterdi. peki ama kaç gündür içimde depreşen haller doktor? 
.
şimdi doğruya doğru. normal şartlar altında pek inanmam bu dolunay işlerine.. yok marsmış, yok retroymuş. efendim uranüs ileri gitmiş de neptün ağzının payını vermiş. sonra jüpiter sert yapmış falan. uzak durduğum konular. (sevgili ve çok saygıdeğer 
juno  affetsin. ama öyle) 
lakin ve öte yandan günlerdir içimden bir şey çıkacakmış gibi hissetmem, med-cezirvari dalgalanmalar, durulmalar falan derken iki gün üst üste, gecenin tam üçünde uyanıp pencereden bakınca (niye bakıyorsam artık) ateş topu olmuş dolunayın da yalnız bana baktığını görünce bi’eüzü besmele çektim. bi’içim çekildi. bi’gerildim. elektriklendim. gittim, elimi yüzümü yıkadım. sonra gerisin geri yattım. 
.
işe gidip eve döndüm. bir hafta kadar. çok özledim. çok düşündüm. ne değişecek ki dedim. bir arpa boyu yol gidemedim. far ışığına tutulmuş tavşan gibi kalakaldım ortada. biraz da istasyondaki adele gibi bir şeyler olmasını bekledim sanki. hiç bir şey olmadı elbette. ben bunu hak etmiyorum dedim. kendime kızdım. sövdüm. dövdüm. biraz da acıdım galiba. ama vazgeçmedim ritüellerimden. hafta sonları da işe gitme saatlerinde uyandım. en az dört bin adım yürüdüm. ama sahile inmek gelmedi içimden. balkondan burgaz’a bakıp ahh ettim. en az iki oğuz atay hikayesi okudum. çayı günde on bardağa çıkardım. her cumartesi jonas’ı yad ederek alışverişe çıktım. marketten aldıklarımı kitaplığımı dizdiğim titizlikte buzdolabına yerleştirdim. başka türlü olsa nasıl olurdu diye düşündüm. keşkelere sığındım. iyi ki’lerden nefret ettim. akan bir suyun kenarındaki dal parçasına takılan çöp misali asılı kaldım bu düşüncede. kurtulamadım. belki de kurtulmak istemedim. saatlerce güneşte bekledim. şiirler okudum. hatta ayıp’lı bir şiYir yazdım. çok beğenmedim. yayınlamadım. ne değişecek ki dedim. yine yeniden. özledim. gitmek istedim. hatta bazen bir su buharı gibi gökyüzüne çıkmak, icabında bulut olmak istedim. aslında hep bir kuş olmak istemiştim. ama bulut olmaya da fittim. kazık oldum. yerime  çakıldım. bazı günler de sadece bir kelimenin peşine düşeyim istedim. öyle ki, benim diyen, en profesyonel iz sürücülerine taş çıkartırcasına adım adım, harf harf, peşinden gideyim o kelimenin. ve gerekirse klişelere saparak, kendime fazla uzağa gidemeyeceği müjdesini vererek, genetiğini ve fonetiğini çok dert etmeyerek, sadece kelimenin ve çağrıştırdığı anlamların geçtiği yollara girersem belki huzur bulurum dedim. şöyle bir bakındım. karşıma ilk çıkan kelimeye sarıldım. fakat fazla uzağa gidemedim. zevahiri kurtaramadım. başa döndüm. çayın gelmesine şimdi on iki dakika var.
.

bebe - siempre me quedara

.

fotoğraf: kadim dost; fiko’nun objektifinden.


24 Haziran 2021

time (2021)


zaman her şeyin ilacı mıdır gerçekten?
ya da sayılı gün çabuk mu geçer sahiden?
yahut günler birbiri ardına akıp gittikçe duyguların şiddeti ve yönü değişir mi, içinizi yakıp kavuran yaralar küllenmeye mi yüz tutar yoksa daha mı harlanır? 

senarist ya da yönetmen dayı, day1, day2....day20 ve nihayet day730 diyerek geçen zamanı gözümüze sokarak yahut finaldeki hiç beklenmeyen yumuşamayı bize izleterek yukarıdaki soruları sormamızı mı istemiştir yoksa hepsi benim deli saçmalarım mıdır?
bilemiyorum.
ama ve sanki asıl sorulması gereken soru; hapse giren her kişi ya da suç işleyen her insan gerçekten kötü müdür? 

şahsi bir merakım da, bir bölümdeki suç ve ceza konferansı raskolnikov'a ve dolayısı ile dostoyevski'ye bir selam yollama, bir saygı duruşu mudur?

.
ned stark'ı (sean bean) ve bbc'yi görür görmez konusuna falan bakmadan izlemeye başladım time isimli bu mini ingiliz dizisini. elbette bir oturuşta da bitirdim. ve yazmaya başladım..

ama yalan yok şimdi; game of thrones'dan mütevellit dizi boyunca ölecek diye çok korktum ned stark abiyi. allah'tan bölüm sayısı kısaydı da öldüremediler!

polisiyelerine zaten bayılırdım ingilizlerin ama dramalarının da böyle güçlü olduğunu bilmezdim. e oyuncular da iyi olunca bir şekilde diziyi yaşıyor yahut en kötü empati yaparken buluyorsunuz kendinizi. 
son tahlilde adamlar yapmış amirim!
sağlam bir dizi. gerçi dizi diyorum ama sinema tadında gayet başarılı bir yapım.
zaten imdb puanı da 8,5. ama ben helalinden 9,5 verdim.
evet. böyle.
.

23 Haziran 2021

argentina



yaptığım işi unutup dışarıda, bizim telaşımızdan daha yavaş akan hayata dalıp gitmişken yakalıyorum kendimi son günlerde. bir boşvermişlik hali ile sorumluluk kumkuması olmuş bir halin arasında sıkışıp kalmış gibi. ne yana dönsem olmuyor. yazsam. ya da sussam. yine olmuyor. sanki, bilinçli bir dalgınlık hali. şimdi mesela; bugün gördüğüm, aynı sokaktan geçen dördüncü kağıt toplayıcısı bu. benzer kirli elbiseler, çıplak ayaklar ve koca bir çuval dolusu yük. ister istemez bir kıyas başlıyor. acaba hangimizin yükü daha ağır?
.
bazen de. -şimdi olduğu gibi- öyle yoğun, öyle özlem dolu bir his geliyor. yazsan olmaz. yazmasan olmaz. kaçsan kaçamazsın. atsan atamazsın. elbisendeki tüm ceplere en ağırından yükler eklenmiş gibi. yetmemiş beline koca bir kaya parçası bağlanmış gibi. ağır ağır atıldığın suyun dibin doğruna çökersin. batsan olmaz. çıksan yine olmaz..
.
az önce yaz sağanağı vurdu, geçti. içimdeki bu sıkışmışlık hali geçmedi. aslında pazar akşamından beri yazıyorum. yazıyorum. 
yazıyorum. 
sonra..
hayır, sanılanın aksine silmiyorum. biriktiriyorum. 
düşünüyorum. 
bu yazma eylemi, ne menem bir iştir?
“yazarak, hayattan eksikliklerimizi mi kapatıyoruz?” diyen zarifoğlu’nun aksine ben de diyorum ki; böyle çalakalem yazarak kimi ikna etmeye çalışıyoruz?
okuyucuyu mu yoksa kendimizi mi?
zaman zaman süslü, cafcaflı kelimelere sığınmaktaki asıl gaye nedir? 
mantıksız geliyor bazen. 
soruyorum yine.
neden hala buralardayım ve çekip gidemiyorum?
.
hal böyleyken dexter takılıyor aklıma. ve elbette, onun unutamadığım arjantin düsturu.

"herkesin bir arjantin hayali vardır. 
arjantin, arjantindir işte. 
nereye gidersek gidelim kendimizi ve yaralarımızıda beraberimizde götürürüz. acaba yuvamız ona kaçtığımız yer midir, ondan kaçtığımız yer midir
yoksa her şartta kabul gördüğümüz, sığındığımız yerler midir?"
.
.

18 Haziran 2021

40.mektup



bugün. on sekiz haziran. değişik bir şey yaptım. işe gitmedim. balkona çıktım. sırtımı burgaz’a, yüzümü evin duvarına döndüm. ayaklarımı tabureye uzatıp belimi balkon duvarına yasladım. güneş sağımdan geliyordu. şakağımı, boynumu ve sağ kolumu dirseğime kadar ısıtıyordu. sol yanım sanki kuzeyli rüzgarların esiriydi. üşümüyordum. ama tatlı bir ürperti hali ara sıra yokluyordu. işbu şartlarda oğuz atay’ın babama mektup hikayesini okumaya başladım. 
aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu  yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir.” 
cümlesinden sonra okumayı bıraktım. buraya kadar olan satırları yazdım. tekrar mektuba dönme yahut bu yazıya devam etme konusunda kararsızım. arada kaldım. güneş artık sağ bileğime inmiş durumda. içimde bir his var ama anlamlandıramıyorum. adını koyamıyorum. sanki içimden dışarı çıkmayı bekleyen bir şey var. ama iyi mi kötü mü kestiremiyorum. korkuyorum. kaçıyorum bu duygudan. sana sığınıyorum. anılarımızı düşünüyorum. keşke diyorum milyonuncu kez. keşke. zamanlamamıza hayıflanıyorum. imkansızlığımızın keskinleştirdiği çaresizlik jiletiyle kesiyorum ruhumu. sırf içimdeki bu duygudan kaçmak için. acıyı acıyla bertaraf etmeye çalışıyorum. fakat fazla uzaklaşamıyorum. yakalanıyorum. sorgulamak için merkeze götürülüyorum. beynim soruyor. kalbim konuşmuyor. sessiz kalma hakkını kullanıyor. aralarında çıkar çatışması olduğu çok belli. zaten bundan bir müddet önce, kalbim beynimi, mantığını esir almıştı. şimdi keserle birlikte hesap da döndü. karışık işler. beni karıştırmayın da ne yaparsanız yapın diyorum. ama dediğimle kalıyorum. gözünü kulağını atamadığı gibi kalbini ve beynini de atamıyor insan. kendi hallerine bırakıyorum onları. fakat içimde patlamak üzere olan duygu olduğu yerde duruyor. güneş şimdi sağ baldırımla, karın çeperimde. bense sonsuz boşlukta, uzay istasyonuyla kenetlenmek üzere olan uzay mekiği gibiyim. güneş tüm vücudumu kaplayınca birleşme tamamlanacak. ya patlayacağım. ya başaracağım. öyle bir his.
.

17 Haziran 2021

bazı şeyler : 92-97



92- çene ishaline tutulmuş gibi böyle her gün yazmak burayı okuyanlar, takip edenler açısından iyi mi yoksa fena mı oluyor mütereddidim. lakin doğruya doğru, benim için iyi oluyor. bir kere eğleniyorum. ikinci kere sağlığıma iyi geliyor. ne alaka diyeninize de, ‘ha evet yazmak tabi ki ruh sağlığına iyi gelebilir’ diyenlerinize de saygı duyarım en ibrahim tatlıses akustiğimle. ammavelakin kastettiğim; fiziki sağlığıma da iyi geldiği. 
şöyle ki; büyük büyük çok büyük dedem inkadır. ve inkalar içinde hiç bir şey tutmaz. zararına olacağını bilse de dışarı atar. dolayısı ile hayatın olağan ve olağanüstü akışı içinde beynimize ve kalbimize dolanları kum saatinin ters çevirir biçimde aşağıya akıtmak bizde gelenektir. böylece vücutta bezeydi, sivilceydi, börülceydi falan oluşmaz. doktor reno salatalık kremine de ihtiyaç duymayız. 
hani bir yazısında murathan mungan; "hayattan kaçtım edebiyata sığındım. yazıyı evlat edindim, okurları akraba " diyordu ya.
ben de ne vakit hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor. misal daha geçen gün izlediğim bir filmde esas adamımız; "acını yaşa, hüznünü ve öfkeni yaşa. asla içine atma" diyordu. 
sanırım ben de içime atamadıklarımı yazıyorum sevgili ibrahim. 
.
93- şöyle bir düşünelim; ikinci dünya savaşı bitmiş. savaşı amerika ve müttefikleri değil de almanya ve japonya kazanmış. ve kendi ülkeleri dışında koca amerika kıtasını bölüşmüşler. biri büyük nazi imparatorluğu’nu kurmuş. öteki japon pasifik devletini. dünyanın hali nasıl olurdu? 
amazon prime dizisi, yüksek şatodaki adam bu tarihi kırılmayı konu edinmiş. 
aslında dört sezonu bitirmeden daha ilk bölümde yukarıdaki soruya cevabım netti. değişen çok bir şey olmazdı. ki hali hazırda ırkçılık ve faşizm belki isim değiştirerek devam ediyor. nazilerin yahudilere yaptığını şimdi yahudiler (amerika desteği ve israil devleti eliyle) filistinlilere yapıyor. siyahi insanlar hala ikinci sınıf insan muamelesi görüyor. “özgürlükler abidesi amerika’da” rengi yüzünden polis hala bu insanları öldürüyor. (bkz. george floyd cinayeti) yani doğu ve batı cephesinde değişen bir şey yok müdür. insanın olduğu her yerde kaos, şiddet, barbarlık ve tabi ki bencillik hakim. bunu kendimize biz yapıyoruz. dolayısıyla savaşın kimin kazandığının önemi yok. mühim olan barışı daim kılmak.. 
peki bu mümkün mü? 
benim cevabım da sizinkiyle aynı maalesef!
.
94- arada instagrama uğruyorum. kim ve neci olduğunu bilmediğim insanların fotoğraflarını beğeniyorum. bugün fark ettim ki; en çok kuzey ege fotoğraflarını beğenmişim. kilitbahir olsun. küçükkuyu olsun. yahut assos. var beni çeken bir şeyler bu coğrafyada sevgili ibrahim. var bir şeyler. dur bakalım!
.
95- emekli olunca küçük bir sahil kasabasına yerleşip domates, biber ekmekten vazgeçtim. aynı mıntıkada küçük bir çay ocağı açacağım. çünkü dün, bugün, önceki gün falan işyerinde -mutfak görevlimizin mecburi mazereti nedeniyle gelmediği, benim de her sabah kargaları kıskandırırcasına çook erken gelerek- demlediğim çayı öve öve bitiremediler. bunun üzerine başımı göğe kaldırıp babama; “gör bak ne diyorlar oğluna” dedim. babam sessiz kalma hakkını kullandı. ama benimle kıvanç duyduğuna eminim. böyle böyle vazgeçtim bahçivan olmaktan. çayhane son kararım. ama öyle para kazanmak için değil ha. zaten maddi durum yettiği ölçüde para almam gelen gidenden. tek şartım olabilir. çay ocağının arkasına konduracağım küçük kitaplığa okudukları bir kitabı bağışlamaları ya da oradan değiş tokuş etmeleri. en kötü bir hikaye anlatmalarını isterim. bloga çünkü malzeme lazım. yıllardır  burada ağla ağla benim de anam ağladı valla. biraz değişiklik iyi gelir diye düşündüm bugün dört çayından on beş dakika sonra.
.
96- neredeyse her sabah görüyorum onları. işe giden yolumun üzerinde. semt parkının içinde. belediyenin koyduğu egzersiz aletlerinin üzerinde. ama her gün. kol ve bacaklarını sallıyorlar düzensiz tekrarlarla. ben onlar gibi olmayacağım diyorum. her seferinde. elli üstü, altmış yaş altı emekli abiler. sarıya boyalı demirler üzerinde. eller havaya, bacaklar ileriye. çok fazla konuşmuyorlar. sanırsın, olimpiyatlara hazırlanıyorlar. öyle ciddiler. konuştuklarında da konu sezen’in şarkılarından farksız. kimi takmış hükümete. kimi fenerden şikayetçi. sabahın köründe artık temizlik bahanesine karıları mı kovuyor evden. yoksa emekli oldukları günden beri bir türlü tutmayan uykuları mı buna sebep?
bilmiyorum. ama beton binalar ve egsoz dumanları arasında spor bahanesine ölümü beklemek diyorum. delilik ibrahim. vallahi delilik!
.
97- keşke diyorum bazen
dünya tepsi gibi düz olsaydı ve 
şu kentsel dönüşüm ucubeleri olmasaydı
 kilometrelerce uzaktan görebilseydim seni..
.

15 Haziran 2021

bazı şeyler: 88-91



88
- akranlarım, akrabalarım, yaşıtım olanlarım olmayanlarım ve dahi mesaidaşlarım, sanatçı arkadaşlarım hep aşı olmuşlar ibrahim. yedi düvele de duyurmuşlar. hani diyorum marsa gidebilseler.. oraya da....
e dedim birader benim neyim eksik. benim de kolum ağrıdı. ben de üniversite mezunuyum. ben de nişantaşı çocuğuyum. hem ben de on beş dakika dışarıdaki bekleme bankında oturdum. yanıma gelen kedi ve köpekleri sevdim. ama işte sağ kolum zaten kaputtu. aşı da sol koluma vurulunca. halihazırda haram olan gece uykusu iyice yalan oldu. ne sağa dönebildim ne sola. murathan mungan’ın şiirindeki ölü bir yılan gibi sırt üstü yattım gece boyunca. yorgun, uykusuz ve aşılı. 
ama ve son tahlilde; iyisini kötüsünü, incesini kalınını düşünmeden televizyondaki bütün uzmanları ve tabi ki de mehmet ceyhan hocamı dinleyerek karar verdim, aşımı vuruldum. lakin insanlara böyle ben aşılıyım deyince biraz tuhafıma, biraz komiğime gidiyor açıkçası. ama aşılıyım yani!
.
89- öğle paydosunda, internete girip abdülhak şinasi hisar’ın ali nizami bey’in alafrangalığı ve şeyhliği kitabını ararken kadıköy’ün sahaflarında, sokaklarında dolaşmayı özlediğimi fark ettim. en son ne vakit gittiğimi anımsamaya çalıştım. bulamadım. hatta ve sanki öyle bir yer yokmuş gibi davrandığımı fark ettim. irkildim. üzüldüm. alışmak sevmekten kolaymış gibi geldi. sonra kadıköy’ün her biri ayrı bey’fendi olan fazıl bey, niyazi bey, ahmet ve hamza bey’lerin dükkanlarından yayılan kahve kokusu geldi. burnumun direği sızladı. balıkçılar çarşısı’ndaki esnafın çığırtkanlıklarını duydum sonra. kuşdili caddesinden beri yürü yürü, yorulmuşum. güneşli bahçe sokaktaki petek fırının köşesine oturdum. dört bardak çay içtim. hayyam çayevi ile birlikte kadıköy’ün en güzel çayını burası yapar çünkü. sonra kethûda camii’nin önünden, telefoncuların çantacıların yanından bahariye’ye çıktım. oradan nazım hikmet’e götürdü ayaklarım beni. ben çünkü unutmuşum aylardır. belki de yılı geçti. piraye kafenin bıçkın ve arsız kedileri karşıladılar önce beni. sonra garson geldi. bir çay ve tost da ona söyledim çınar ağacının gölgesinde. garson sipariş-hesap takibi için 160 olan ilkokul numaramı bıraktı masama. gülümsedim. kimse bir şey anlamadı. kediler, bana gelecek menü için yerlerini aldılar. ve müzik başladı. rüyamda, sezen aksu ve ata demirer düet yapıyordu. uyandım. ofisin penceresini kapattım.
.
90- dün akşam trt’de tarık üstün ve ismini bilmediğim spiker (ya da mustafa sapmaz ve ismi bilinmeyen spikerde olabilir. emin değilim.) slovakya-polonya maçını yorumlarken kanepede sızmışım. annem başıma dikilmiş; mithad kalk oğlum yerine yat diyormuş. ben n’oldu gol mü oldu diye uyandım. elinin körü oldu git yerine yat dedi biraz sinirli. böyle de seviyeli aile ilişkimiz var annemle. kalktım. sağa baktım. sola baktım. yerimi bulamadım. anne dedim benim yerim yok. bu dünyada. zaten hiç olmadı ki yıllardır. annemin yüzü ten renginden hafif pembeye oradan beyaza kesti. benimkinden daha güzel olan gözleri sonuna kadar açıldı. dudakları kıpırdadı. anlamadığım arapça kelimeler söyledi. en sonunda da yüzüme tükürdü, tükürür gibi yaptı yani. uyku sersemliğim azalınca. anladım ki çocukluğumuzda yaptığı gibi dua okuyordu. sonra sırtıma iki şaplak vurarak misafir odası olarak kullanılan gençliğimin odasını, yerimi gösterdi. anne bunu kastetmemiştim dedim. ama içimden.
.
91- annem demiştim. dün akşam, babamdan kalan aylığını götürdüm. bu aylıklar ve alt katındaki kiracısından aldığı paradan kurban parası biriktiriyormuş. yeni aylıktan bir miktar daha parayı bana ayırtırken “eskileri koy, eskileri” diye müdahale etti. anne dedim eski yeni ayrımı çeyrek altında oluyor. kağıt parada bir şey olmuyor. sen dedi beni dinle eskileri koy. bu inatçı huyunu annesinden mi yoksa üç yıl askerlik yapan babasından mı aldı bilmiyorum. ama benim inadımın kaynağı kendisiydi. tamam dedim. eski yüzlükleri kenara koyarken araya bir tane de yeni yüzlük sıkıştırdım çaktırmadan.
.

14 Haziran 2021

beş vakit-25


sabah:
06:55. yarım otobüs dolusu insan. gözlerimiz uykulu. yüzümüz mahmur. son durağa gelene kadar, yirmi üç dakika boyunca hiç konuşmadık. müzik dinlemedik. hatta uyumadık. kaderimize rıza gösterip bazen boş gözlerle birbirimize baktık. bazen pencereden hiç dinmeyecekmiş gibi yağan yağmuru izledik. sonra aramızdaki sessiz anlaşmayı bozanlar oldu. kafalarını ellerindeki telefona gömenler. kınamadık. hor görmedik. yapıyorsa bir bildiği var dedik. yarım otobüs dolusu insan. bu sabah çok sessizdik. sanki kimsesizdik.
.
öğle:

ayten hanım yeni demlemiş çayı. beş dakikası daha varmış. beklerken çok eski yazılarımı okuyorum. en yeni yazılarımla karşılaştırıyorum. bir sonuca varamıyorum. hatta o çok uzun eski yazılarıma katlanamıyorum. pencereye, dışarıdaki yağmura, kapalı havaya, ressam bobunkine benzeyen bulutlara bakıyorum. çözülmesi güç bir matematik problemiyle boğuşur gibi hissediyorum. kalmak için bir sebep söyle diyorum kendime. en az üç sebep buluyorum. oturuyorum, oturduğum yerde. zira; radyodaki sanatçıyla çengel bulmacadaki sanatçının aynı olma ihtimali gibi benim evkaf memuriyetimden istifa edip her şeyi bırakıp gitme olasılığım. orhan veli. bildiniz. evet. zeki ve okuyan insanları severim. ve şimdi buradan beni bu havalar mahvetti’ye yürüyeceğimi sanıyorsunuz. lakin fena yanılıyorsunuz bayım. hem çok fena. iflah olmaz bir edip canseverci olduğumu bilmeliydiniz halbuki. 
sormuştu ya bir seferinde..
yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor ruhi bey
düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
nereye gidecek ama, nereye varacak sanki? 
.
ikindi :
sabrın bittiği vakit. sigortacısı. checkupcısı. kombicisi. internetçisi. mobil telefoncusu. şinanayda yavrum şinaşinanay.
gün değil saat geçmiyor ki aramasınlar. ama yeter!
sevgili ve çok sayın yetkililer. her isteyenin benim özel numaramı gevşek gevşek arayıp “istemiyorum lan hizmetinizi” dememe rağmen sümük gibi, marmaranın müsilajı gibi bana ve telefonuma yapışmasından artık gınalar geldi. bak gına demiyorum. gına kere gına geldi. çözün artık şu işi yahu!
bakın tövbe ve sümne haşa yolsuzluk, adam kayırmacılık, adam sendecilik, istanbul trafiği, çevre kirliliği, kutuplaşma, fenerin teknik direktör sorunu falan demiyorum.
her gün, olur olmaz yerde zaaarrrt zaaart çaldırıp kırk yıllık ahbabım gibi hal hatır sorup pazarlamaya giriş dersi sayfa on beş paragraf üç timsali anlatmasınlar. aramasınlar.
bütün cinlerim tepeme çıkıyor sabaha kadar indirmekle uğraşıyorum sonra onları. zaten ne kadar 850li, 212li ve 216lı numara varsa engelledim. ama işte, cepten gelenleri acil bir durumdur diye mecbur açıyorum. sonra açmaz olaydım oluyorum. ikindi vakti günaha giriyorum. 
ha sakın bana; ticaret bakanlığının e-devlet üzerinde şikayet şeysi var demeyin. sakın! denedim. onu da tecrübe ettim. amma ve lakin; deveye hendek atlatsam daha iyiydi. prosedürler, bürokrasiler. hele şu tam görünümlü çeyrek kapanma döneminde personele izin alma girişiminde ne çektiğimi bir ben bir de klavyelerim bilir. izni alana kadar üç klavye eskittim. son tahlilde ve korkarım ki; gelişen teknolojilerle beraber muasır seviye ile olan yıl hatta asır farkımız azalacağına daha da artıyor. yanarım. ona yanarım. 
arz ederim.
.
akşam:
hani 'fahimbey ve biz’de diyordu ya abdülhak şinasi; “aynı gün içinde saatten saate değişiriz. kaygısız bir çocuk, haris bir genç, uslanmış bir yaşlı adam ve biçare bunamış bir ihtiyar olabiliriz. aynı yirmi dört saat içinde yalnız kalmaya susar, başkalarıyla görüşmeye acıkırız. mevsimlere göre seğişen tabiat kadar hislerimize göre de yüzümüz değişir, biz değişiriz.”
şimdi ve sabahtan beridir görüyorum ki; benim de bir vaktim diğerini tutmuyor. değişen ruh ve vücut halleri. hep aynı kaldığımı, aynı ray üzerinde gidip geldiğimi düşündüğüm zamanlar bile değişiyorum aslında. misal her gün işe gidip eve dönmek, her ay aynı işleri sadece takvim farkıyla yapmak. aynı balkonda benzer yazıları yazmak. aynı kısırdöngüde, aynı sıkışmışlıkta hayata devam etmeye çalışmak. ki şimdi yeniden yazarken bile sıkıldım. ama aynı değil işte! hayatımın -çoğu vakit- sıkıcı gördüğüm bu yazısının kimin de bir virgül, kiminde bir dolaylı tümleç bazısında da koca bir paragraf değişiyor. belki de içten içe bu küçük nüansları bildiğim için devam edebiliyorumdur. bilemiyorum. ama bildiğim; fahim bey ve biz’den sonra bu yaz bir kitabını daha okuyacağım abdülhak şinasi hisar’ın. çamlıcadaki eniştemiz ya da ali nizami bey var aklımda. bakalım. kısmet..
.
yatsı:
uykum gelmemiş olsaydı şayet. çok güzel şeyler yazacaktım bu vakte dair. 
ama yalandan kim ölmüş!
inanmadınız değil mi?
ben de inanmadım.
ama şunu söyleyebilirim; bir gün ben de stadın dev ekranında kendini görüp şapşalca sevinen euro2020 seyircisi gibi kaygısızca ve hovardaca sevineceğim. 
.

13 Haziran 2021

bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek*



tuhaf. 
bugün martılar telaşlı. sanki mahallelerinde yangın çıkmış gibi çığlık çığlığa, bir sağa bir sola çılgınca uçuyorlar. bir tanesi hatta kafamın üstünden özgürlüğe kanat çırptı. ben yine seni özledim. özlemimi kelimelerle sağaltmaya çalışıyorum. bulduğum her yere yazıyorum adeta. ve bir tek sana..
ama sana.
yazmamak için diyorum bahanem çok. yazmak için cesaretim yok.
hem ne diyordu süreya, cansever için?

her şeyin fazlası zararlıdır ya
fazla şiirden öldü edip cansever

galiba ben de çok yazmaktan sevgilim..
.
her pazar gibi bu sabah da balkonu yıkadım bir kez. iki defa burgaz’a baktım. üç kez seni seviyorum dedim içimden. en uzaktaki fırına gittim. aynı sokaktan 4 defa geçtim. sonra yaptıklarımı saymaktan vazgeçtim. yüzümü güneşe döndüm. seni yine özledim. 
.
biraz pesoa okudum. biraz birhan hanım. durmadan dönen dünyanın acaba neresindeyim diye düşündüm biraz. ahmet kaya ile hüzünlendim. caro emerald ile neşelendim. ama ve yine de başa çıkamadım özleminle.
.
suyun akıp yatağını bulmasını bekledim yıllarca.  oysa boşunaymış. kendi bacağımdan asılmam gerekiyormuş. belki cesaretim yoktu. belki gücüm. bir şeyler eksikti işte. ama merak etme, kendime iyi bakıyorum!
.
telefonumun ekranına yansıyan görüntümü izledim sonra biraz. şakağımdaki beyazları. kirlenen sakallarımı. renk vermeyen yüzümü. artık konuşmayan gözlerimi. 
kimdim ben? 
ekrandaki adam mı? yoksa bunları yazan mı?
hangimiz daha az örselenmiştik. hangimiz daha çok tutunuyordu bu zorlu hayata?
bilemedim. 
.
gerçi beni anlamak için öyle bilime, felsefeye yahut tarihe gerek yok iki gözüm! yazılarım gibi dümdüz, sıradan bir  adamım. hafta içi, işe gidip eve dönen. hafta sonları, market alışverişinden sonra bir dilenci gibi güneş arayan. biraz kitap okuyan biraz sinemaya hayran. ha bir de devrik ve kısa cümleleri seven. denizden vazgeçmeyen. hepsi bu. artık varsa da eksiği ve fazlası mahşerde mahsuplaşılır. ben razıyım. umarım herkes razı olur.
.
sonra dar yollardan geçiyorum rüyalarımda. ibiza sokakları olsa gerek. belki de casablanca.
emin değilim.
işin aslı sevgilim; daha önce gitmediğim, hiç bilmediğim yerler.
ama tüm bu sokakların ortak özelliği ne biliyor musun?
önce denize sonra sana açılıyor olmaları.
tıpkı kurduğum tüm cümlelerin, dinlediğim bütün şarkıların ve izlediğim tüm filmlerin sana çıktığı gibi.
bir gün diyorum, sana gösterebilmek umuduyla geçiyorum buralardan.
elbet bir gün.
.
son tahlilde; dünyevi işlerle oyalanıyorum yokluğunda. selami şahin dinliyorum mesela alaturka bir radyoda. bir ay sonra çıkacağım tatilin hayaliyle falan avunuyorum. yolda giderken dinleyeceğim şarkıları, okuyacağım kitapları falan ayarlamak gibi küçük burjuvazi düşüncelerim de olmuyor değil hani. peki tamam itiraf ediyorum ; sadece bir şarkısını tesadüfen dinlediğim istanbul arabesque project albümünü dinlemek istiyorum yol boyu. belki biraz göksel, biraz da zaz. ve gittiğim yerde bir kaplumbağa gibi hareketsiz durmak istiyorum. böyle saatlerce, güneşin doğuşuna ve batışına aldırmadan. zamansız ve mekansız olmak istiyorum.
çok şey mi istiyorum?
belki. 
ama ve neye göre, kime göre? 
tartışılır. fakat ben tartışmak istemiyorum sevgilim. olursa kuzey ege. olmazsa yine kuzey ege. daha olmadı çay içeriz diyorum. hem sen olmayacaksan yanımda, gitmelerin ne anlamı var ki?
.
* cemal süreya - üvercinka
.

12 Haziran 2021

babalara özel




bu başlığı dün bir radyonun babalar günü reklamından sonra attım sevgili ibrahim. ama bir şey yazmadım. bugün. yani şimdi. güneşsiz balkonda şemsiyenin altında öylece oturuyorum. game of thrones’ın beni hasta eden müziğini dinliyorum. az önce babamla ilgili bir hikayeye başladım. bitiremedim. kapattım. taslakta bu başlığı görüp altına sığındım. halbuki ve iki gündür, bir sürü olay, hikaye geçiyor yanımdan, yöremden. fakat toparlayıp kelimelere dökemiyorum. bazen hepsini tek yazıda ortaya saçıp kurtulayım istiyorum. bazen de tek tek, kısa kısa not düşeyim müptezel tarihime. lakin ikisi de mümkün olmuyor. sonra mevsim normallerine gelen haziran sıcağında bir ay sonraki tatili düşünüyorum. mahalledekilerin, sitedekilerin arabalarına tıka basa doldurdukları eşyalardan birer birer göç hazırlığı yaptığını görünce daha çok düşünüyorum. başka şeylerde düşünüyorum elbet. arada fiko’nun instagrama koyduğu köyünden manzaralara bakıyorum. önce beğeniyorum. sonra ahh ediyorum. benden gayrı kimse duymuyor. acaba başka türlüsü olabilir miydi diye düşünüyorum bu kez. bu hapsedilmişlik duygusu. samsavari hayatın yatağında sırt üstü kalakalmak. ne ileri, ne geri gidememek. yarım kalan, haftalardır sürünen tehlikeli oyunlar’ı alıyorum sonra elime. yine okumadan geri bırakıyorum. bacağıma konan uğur böceğinin bana ne demek istediğini anlamaya çalışırken telefonum çalıyor. annem. dişlerini yaptırıyormuş. hiç memnun değil dişçiden. ama anne yıllardır gittiğin dişçi diyorum. hazırlanmış bir cevap yapıştırıyor. lafı değiştiriyorum. akşam milli takımı sürklase eden italya gibi hem ayağa hem kalbe oynuyorum. hoşuna giden şeylerden bahsediyorum. oto tamircisinin önünde düşüp iki dizimi parçaladığımı söylemiyorum mesela. hala çocuğuz çünkü gözünde. onun yerine pazartesi geleceğimi söylüyorum. seviniyor. üzüm yaprağı toplamıştım. dolma yaparım diyor. telefonu kapatıyorum. balkona çıkmadan demlediğim çayı anımsıyorum. mutfağa koşuyorum. çaydanlığın yanmasına ramak kalmış. neyse ki içecek bir fincan çayı kurtarıyorum. çaydanlığın suyunu yeniden doldurup kaynamaya bırakıyorum. yeni demlenmiş çayın kokusu duygu ayarlarımla oynuyor. bir fotoğraf geliyor gözümün önüne. babamla asım amca divanda oturmuşlar. büyük ihtimal adalet partisi, halk partisi kayığı yarıştırıyorlar. annemle nermin teyze ortalıkta yoklar. muhtemelen mutfaktalar. ben yerde, büyük atlasın arka sayfasına adana’dan zonguldak’a illeri ve plaka numaralarını yazıyorum. (sonra işim yokmuş gibi ezberliyorum onları. birden altmış yediye düzden terse, tersten düze yahut karışık düzen hala bilirim ya neyse) sohbetin bir anında -benim 67 zonguldak dediğim anda belki de- babamın; “bizim kahveciler işi bilmiyorlar asım. çayı ıslatıp yıkamadan kaynar suyu döktükleri için haşlıyorlar. deli’ye (deli dolu kahveci şevki’nin lakabı)  kaç defa söyledim. ama tembelliğinden yapmıyor. sonra da ya senin çayını çok seviyorlar deyip ocağa sokuyor her seferinde." şeklinde dert yanarken inceden gururlandığını sezinledim. asım amca da tüm samimiyetiyle “ama deli haklı şimdi muhterem. senin çayın hakikaten başka” derken koltukları bir kez daha kabardı babamın. yıllar geçtikçe, gerek deli’nin kahvesinde -hem yardım hem keyif için-  gerekse evde bir ressamın resim yaparken aldığı keyfi alırcasına çay demlerken çok gördüm babamı. sadece demlemeyi ve içmesini değil çay hakkında konuşmayı da severdi. halk partisi ve beşiktaş neyse çay da öyleydi onun için. son tahlilde muhabbeti hoş adamdı. sadece yaşıtları değil yıldızspor'un gençleri de ekmek teknesi'nde heredot cevdet'in etrafına toplanan gençler gibi sokakta babamı görür görmez ayaküstü halka yapıp dinlerlerdi. çayı anlattığı gibi böyle bir sürü hatırasını anlatmayı severdi. dedim ya çok da güzel anlatırdı. evde konu komşuya, kahvede esnafa anlattığı anıları bitmezdi. insanlar 'ağzı açık' o'nu dinlerdi. ben de dinlerdim. bir gün o'nun gibi anlatabilecek miyim diye hayaller bile kurardım. hikaye anlatmamı bilmiyorum ama çay demlemede iddialıyım ibrahim. çok iddialıyım. bir de işte; her zamanki gibi onu çok özlüyorum. çok..
.

9 Haziran 2021

sometimes


bazen. 
öyle bir zaman oluyor ki. 
mesela, -çok az uyunan bir gecenin devamında- öğle yemeğinden hemen sonra. radyoda sevdiğimiz şarkı çıkmadan az önce. dinlenmek için gözlerimi kapadığım bir anda.
sana dair. 
bana dair. 
yazgımıza dair. 
sevdaya ve ayrılığa dair. 
içimde, karadeniz gibi çırpınan hislerimi. taşıdığım bütün sevgileri. sakladığım iyi niyetlerimi. ve biriktirdiğim tüm anıları. saçının bir telini. ıhlamur ağacının gölgesine bıraktığın kokunu. rüzgarla birlikte etrafa yayılan gülüşünü. uzun bir yolda yürüyüşünü. özgüvenini. boynunu bükmeni. bir gülüşünde gönlümde kanatlanan kuşları. elimi tuttuğunda yaza göç eden içimdeki kışları. şefkatle bakmanı. sessizce sevmeni. büyük çaresizliğimize kanat germeni. tüm aptallıklarıma rağmen beni hala sevmeni. beni çok güldüren esprilerini. beni fena halde kızdıran alışkanlıklarını. yaptıklarımızı ve dahi yapamadıklarımızı. bir vapurun kenarındaki hallerimizi. gidemediğimiz uzun mesafeleri. içtiğimiz çayları. yüzemediğimiz denizleri. ıslandığımız yağmurları. izleyemediğimiz filmleri. seni sevmekten asla ve kat’a vazgeçmediğimi. 
saatlerce. 
sayfa sayfa. 
satır satır. 
hece hece. 
yazmak. haykırmak, anlatmak istiyorum. önce sana. sonra orta ve bütün dünyaya. 
ama işte, anlatamıyorum..
bazen. 
öyle bir özlem geliyor ki...
.

6 Haziran 2021

iteration


balkondayım. her pazar olduğu gibi. burgaz’a ve bir tutam maviliğe bakıyorum. saat altıyı biraz geçiyor. canım sıkkın. göğsümde sanki kocaman bir öküz var. belki de midemde. bilemiyorum. bildiğim; öyle pis bir buhran. şimdi mesela, cem karaca kulağıma sakin sakin bir şeyler söylüyor. lakin oralı değilim. önümüzdeki hafta işyerinde başlayacak yıllık denetime yoruyor evvel aklım bu durumu. ama patron dahil herkes biliyor ki skmişim işini gücünü. hem şunun şurasında ne kalmış askerliğimin bitmesine. ama işte diyorum durduk yere, bu sebepsiz sıkıntı da ne? başka bir şey! zaten cem karaca da nazan öncel’e devretti bayrağı. ama ve lakin nazan hanım’da kesmiyor içimdeki keşmekeşi. öte yandan beynimin içinde latin harfleri rock’n roll yapıyor sanki. onları anlamlı birer cümleye dönüştürme çabası ayrı yoruyor. hayat ayrı. içimde dinmeyen özlemler apayrı. 
birbirinin aynısı günler. sıkıcı değil de daha çok heves kırıcı. umutbozan. belki biraz müşkülpesent. bu sabah güya spor için çıkmıştım evden. elimde fırından aldığım poşet ve taze ekmek kokusuyla ana caddede yürürken arçelik’in devasa vitrininden kendimi görünce böyle düşündüm. bir köşeye, beş on kilometrelik bir alana bırakılmış küçük deney insanlarıydık sanki. yüzde yüz onlar gibi hissetmemek için belki de metrekaresine neredeyse beş insanın düştüğü semtin küçük parkında dolap beygiri gibi her cumartesi pazar dolanan insanların arasına karışmıyorum. tek takılıyorum. çiçeklerden ve ağaçlardan başka yaşam belirtisi göstermeyen sessiz ara sokaklara salıyorum sakıncalı düşüncelerimi. güllerin içinden yürüyorum. apartman görevlimiz ahmet beye günaydın diyorum. en son, caddeye çıkıp fırından bir kepekli, bir tam buğday ekmeği alıyorum. buğdayı dilimletiyorum. kepeği ise ertesi güne yapacağım sandviç için kestirmiyorum. kolumu sakatladığımdan beri markete pek gitmiyorum. telefondan söylüyorum. getiriyorlar sağ olsunlar. önce çayımı demliyorum. sonra balkonu yıkıyorum. bazen iki defa. kuşlar çünkü.. sonra bir kaç kitap karıştırıyorum. iki dizi izliyorum. en az dört taslak yazı yazıyorum. ama çoğunu yayınlamıyorum. pazar bitiyor. aklıma, büyülü çift filmindeki kate’in sözü düşüyor. pazartesi başlıyor! son çalan şarkıyı emre aydın söylüyor.
.

5 Haziran 2021

bir çiçeğin meltemle eğilmesi gibi..*


benimle eğil. hafifçe salla beni.*
tutup elimden atmosferin dışına çıkar beni. başımı göğsüne yasla, bir kaç sevda sözü fısılda. biraz gözlerinle konuş. biraz gülümse. ‘tamam diyeyim işte budur.’ artık gözlerimi kapatabilirim. ama sen, işaret parmağınla sustur beni. biraz sarıl, biraz saçımı okşa. şımarmaya fırsatım olmadan, huzursuz ruhumu jiletleyen düşüncelerimden kurtar beni. bencilliğimin üstünü koşulsuz sevginle ört. cevabını bildiğimiz soruların etrafından dolaşıp cemal süreya’nın sesiyle ‘kim istemez mutlu olmayı. ama mutsuzluğa da var mısın?’ diye sor mesela. ben de kayahan’dan aparılmış “seninle her şeye varım” gibi beylik bir cümle kampına sığınayım. ki o kampın en güzel ve tek müdiresi üstelik bir de hemşiresi ol. hem gönlümün, hem aklımın yaralarını sar. özlemlerimi ve geçmişimi bileylediğim bıçağımı sakla. yerine bir avuç kaju ver. sonra hiç yoktan bir konu aç. ben susamış gibi seni dinleyeyim. hiç konuşmadan, önce gözlerindeki sevgiye sonra umuda ve tekrar sevgine tutunayım. sonra beni sandala bindirip bir kuzuyla birlikte karşıya geçir. karşı kıyıda bekleyen kurdu avcılar çoktan vurmuş olsun. ama otların akıbetinden haberimiz olmasın. bir taşın üstüne oturup birlikte göğe bakalım. aynı parlak yıldıza bakıp farklı dilekler tutalım. fakat son dilek hakkımızı geyikli gece’de kullandığımızı ve hatta eskisi gibi geçmişi, kötü anıları, gerçekliğimizi, mecburiyetlerimizi ve memuriyetimizi, pırasayı sevmediğimizi, kötü alışkanlıklarımızı, çöpü dışarıya çıkarmayı falan unutalım. ama çok mutlu olalım. 
beni diyorum sevgilim; bu tutsaklıktan çıkar. beni al, uzaklara götür. sıcak kompartımanlar içerisinde soğuk şehirlerden geçir. ama bak ilk sapaktan mutlaka endülüs'e çıkar. ve masmavi, uçsuz bucaksız okyanusum ol yine. ayaklarımı yerden kesen iyot kokum sonra. ve nihayet, her defasında beni farklı cennetlere götüren yaz rüzgarım ol. lakin ve yine de bir mevsime hapsetme. istediğin mevsimden başlayarak ama dört mevsim sev beni. bir gün sabaha karşı evimden aldır, yüzümü yıka, bir sahil kasabasına götür. kahvaltıyı ayaklarımız ve masamız denizin içinde olduğu halde yapalım. ben sana tuzluğu uzatayım, sen bana yanağını. hiç bir şeyi aceleye getirmeyelim. yavaş yavaş soyunalım. işten, güçten gereksiz yaşam telaşından. bir vaya con dios şarkısında kaybolur gibi ilan edelim zamandan ve mekandan bağımsızlığımızı. yeni vatanımızın başkenti aşk, yönetim biçimi sevgi olsun. mümkünse dört tarafı da denizlerle çevrili olsun. dağları denize ister paralel, ister dik uzansın. ama başlıca geçim kaynağı saygı olsun. diyorum ki sevgilim; yalnız senin bildiğin gibi heyecanlandır beni. hafifçe salla. şimdi salla beni.* zira şarkı bitmek üzere....
.

4 Haziran 2021

balkon konuşmaları - 11

baş not: aşağıdaki sayıklamalamart ayında yapılmış bir balkon konuşmasının yansımasıdır. fakat benim gibi arafta kalmış. aylardır unutulmuş. kederine bırakılmış. dedim ki bari o kurtulsun!




* pandemi başladığından beri güneşi gördüğüm an yaptığım iki şey var sevgili dostlar, romalılar, kıymetli zonguldaklılar;

1- balkona çıkıp elimi ayağımı, güneşe kurban etmek. 
2- o an aklıma üşüşenleri telefonuma yazmak. 

bugün de rutin değişmedi. lakin güneşin sıcaklığıyla yarışan serin bir rüzgar hem sabrımı hem direncimi test ediyor adeta. tam yirmi bir dakika oldu. direniyorum. inanırsam diyorum, belki kazanırım. 
.
* inanmak demişken resmi rakamlara ve verilere inancımı yitireli çok oldu. buradaki kastım salt iktidar, muhalefet yahut devlet otoritesi değil. erki elinde bulunduran bütün insanlar, insanlık. özel ve tüzel kişiler. eskiden, bir zaman makinası olsa da geçmişteki şu vakte gidip orada yaşasam derdim. şimdi demiyorum artık. çünkü okudukça, gördükçe anlıyorsun ki dünya üzerinde öyle mübâh bir zaman dilimi yok dostlar. çünkü her yerde en büyük bozguncu, insan denen varlık var. her gün yeni bir modeliyle karşılaştıkça tehlikeli şiirler okuyup kutuplara gidesim artıyor.. yanlış anlaşılmasın isyanın kendime. isyanım dağlara.  isyanım aşka inanmayanlara..  
.
* aslında bu yazıya dün yani cumartesi öğlen başladım. üstteki iki paragrafı yazdım. sıkıldım. bıraktım. ama ve şimdi; yine muhteşem bir güneş var. icabet etmezsem kendime ihanet etmiş olurdum. (kurtlarından arınamayan yazar, bir pazar sendromunu daha boş geçirmemiş. anlaşılan. -orta not: 04 haziran-)
.
* kısa dönem askerliğin ilk günlerinde, doğuda bir arkadaş vardı. doğrusu benden beş altı yaş büyük bir abi. sanırım konyalıydı. acemiliğin, yabancılığın verdiği duyguyla kendimi yakın hissettiğim ilk grubun içine atmıştım ben de kendimi. görev yerlerimiz belli olana kadar şaşkın ördek yavruları gibi grup halinde dolaşır, kantine gider, bol olan boş vakitlerimizde sohbet ederdik. adını bile unuttuğum o abi, bir gün hiç de hak etmediğim biçimde “ne pozitif, ne güler yüzlü adamsın sen” demişti. yine gülmüştüm. niyeyse on beş yıl sonra güneşin alnında o an geldi aklıma. ve şimdi kendime bakıyorum. yıllardır burada yazdıklarıma. yaşadıklarıma. anlattıklarına. pazar sendromlarıma. büyükşehir çıkmazıma. sıkışmışlığıma. oyunlarıma. güneş banyolarıma. balkon oturmalarıma. kuşlara olan kıskançlığıma falan. yine gülüyorum.
.
* aylar önce -belki de yıl oldu- milletin ağzında sakız olan dark dizisine başlamış ikinci bölümde bırakmıştım. geçen hafta dizisizlikten yeniden başlayıp üç sezonu birden bitirdim. ilginç olan fuzuli dediğim, çekilmese de olur diye düşündüğüm üçüncü sezondaki üç dünya fikrini kendi üzerime oturtmamdı. benim de üç dünyam vardı. yapmam gereken basitti. üçü arasında çılgınlar gibi denge kurmaya çalışmaktan vazgeçip tek bir dünyaya, özüme öz dünyama dönmeliydim.
peki kolay mıydı? 
süveyş kanalında sıkışıp kalan tankeri kurtarmak, deveye hendek atlatmak yahut samanlıkta iğne bulmak daha kolaydı sanırım.
.
dipnot: başında ve ortasında notu olan işbu yazının dibi de notsuz kalmasın istedim. dolayısıyla gerek akıllı telefon ve tabletlerinizin gerekse diz ve masaüstü bilgisayarlarınızın piksel piksel ekranlarınızda seviyorum sizleri. esen kalın. pırasayı sevin!
.

3 Haziran 2021

kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı



vakti geçmek üzere olan çayı içmek gibidir bazen hayat. tiryakisindir. tadına varmak istersin. lakin zamanlaman kötüdür. ya erkencisindir yahut geç kalırsın. dolayısıyla arada sıkışırsın. devam etmekle son vermek arasında bocalar durursun. bocalar durursun. kederli bir gecenin sonunda rimelleri akmış bir kadın yüzü gibiydi bu sabah gökyüzü. renkler dağınık ve soluk. bulutlar kararsız. kuşlarsa vurdumduymaz. sanki mayısın gidişine ağladı şu son bir kaç gündür. ve hiç dinmedi bu gök yaşı. bilhassa bu sabah. 
peki ben ne yaptım? 
bir kaç saat daha uyuyabilecekken, oturdum, pıt pıt pencereme vuran yağmur damlalarını saydım. tam beş bin beş yüz otuz dört yağmur damlası. dile kolay. bazen de bir ömre bedel.
.
halbuki ışıklara gelmeden inmeliydik o sarı dolmuştan. n’olurdu sanki bir kaç kilometre ıslansaydık? babaannem haklıydı! vicdanımızı ve ruhumuzu yaz sağanağından daha iyi temizleyecek başka bir araç yoktur. o yüzden kalamış'tan suadiye’ye ıslanmalıydık o yaz akşamı. kelimelerimize verdiğimiz özgürlüğü sevdamızdan esirgedik sanki. ortak paydayı ya matematikte ya edebiyatta aradık. oysa aşkımızın pratik karşılığı bakışlarımızda saklıydı. kıymetini bilemedik. 
.
aslında böyle hüzünlü ve yağmurlu günlerde aga zaryan dinlemeli insan. niye bilmem. ama öyle. hem her şeyin, her vakit bir sebebi de olması gerekmiyor. zaten bizi öldürürse bu nedensellik öldürecek. halbuki üstadın dediği gibi elmanın bizi sevmesine hiç lüzum yok. içgüdüsellik diye bir şey var sonuçta. hem bak kuşlar öyle mi? tüm içgüdüleriyle kanat çırpıp bir şekilde hayata tutunuyorlar. onlardan öğreneceğimiz çok şey var. hem de çok.
ama ve yine de bana soracak olursan; gidecekse de gelecekse de böyle yağmurlu bir günü seçmeli insanoğlu. ötesini ben bilmem.  astrologlar ve meteorologlar bilir. ama en çok da babaannem bilir...