30 Mayıs 2021

harman oldum ortasında bu deli ormanın



söylemiştim demeyi çok severim. ve ben zaten söylemiştim. tatil sabahlarının diyorum bayım; sessizliğini ve insanı baştan çıkaran o dinginliğini çok severim. öldükten sonra sanırım bu dünya ile ilgili en çok özleyeceğim şey bu sakinlik hissi. başka şeyler de var tabi çok özleyeceğim. ama onları burada yazacak değilim. o kadar da değil.
peki ben buraya niye ve nereden geldim?
hayır, hayır bu saatten ve yaştan sonra varoluşçuluk oynamaya niyetim yok bayım. yıllarca önce söylediğim gibi -evet bunu da bir kaç kez söylemiştim- bu yazı çizi işi benim için hayatta oluşan çatlakları doldurma işi. bir nevi oyalamaca. vakit doldurmaca. razı ve teslim olduğum kaderime; “tamam sensin. hayat çizelgemi, yol haritamı iyi güzel çizmişsin ve ben de sanki kendim seçiyormuşum gibi o yollardan yürüyeduruyorum. eyvallah! ama bak dostum böyle şeyler de olabilir yani.." diyorum çoğu zaman kaba dalgalı, bazen mutedil olan bu kıyılardan. yapmayacağım dedim ama elimde olmadan yine felsefeye kaydık sanırım. ama dedim ya kader!
sessizlik diyordum. 
kuşları saymazsak ki pazar sabahına ve hatta dünyaya en yakışanı onların sesidir. -kargalar hariç. afrika dahil- balkonun güneş alabilen en uç noktasında ki balkonun onda birine denk gelen bölümünde anavatanından koparılmış mülteci gibiyim şimdi. huzursuz bir taburenin üstünde, kollarımı balkon duvarında kavuşturmuş karşıya bakıyorum. fakat görüş olumsuz. çınarcık üç gündür kayıp. burgaz bir var. bir yok puslar ardında. mavi zaten ömer edip cansever’in tekelinde. geriye turgut uyar’ın bulutlu durağı ve hemen yanıbaşımızdaki renkli bina kalıyor. lakin bu sözde fransız ama gerçekte balkonsuz insanlar için çok üzülüyorum. sonra yürüme mesafesindeki marketten öteye gidemeyen, deniz kenarına inemeyen ama yarın işe gitmek zorunda olan kendim için daha çok üzülüyorum. sorumluluklarımı ve mecburiyetlerimi hatırlıyorum. "bu hikaye böyle olmamalıydı dostum" diyorum. los lunes al sol’da küçük çocuğa ağustos böceği ile karıncayı okuyan santa geliyor aklıma. oracıkta santa oluyorum. kafamı kaldırıp gözlerimi kısarak burgaz açıklarına bir daha bakıyorum. şimdi sisten göremesem de orada olduğunu bildiğim mavilikte boş bir geminin komutasını ele geçiriyorum. arkadaşlarım yok bu sefer yanımda. kimsesizim. rotasızım. sadece güneşi takip ediyorum. çanakkale boğazından çıkıp okyanuslara açılmak istiyorum. lakin bir arpa boyu bile gidemiyoruz. olduğumuz yerde dönüyoruz. içinde bulunduğum gemi gibi ben de zincirliyim. ve çünkü bugün pazar. kimse çıkarmayınca ben kendimi çıkardım güneşe. oysa plazalı hayata başladığımdan ve ekmel beyi* tanıdığımdan beri pazar günleri derdim oldu. ama şimdi doğruya doğru, bir çılgınlık yapacakmışım gibi hissediyorum bazı zamanlar. üstelik hoşuma gidiyor, seviyorum bu hissiyatı. ve düşünüyorum da aslında kavga ettiğimiz kendimiziz. hayatla kavga ettiğimizi sanıyoruz. oysa yok öyle bir şey.
hem bu pazar da yine ve yeni bir şey yok.
aynı. yine sıkıcı. hep sıkıcı. çok sıkıcı..
daha az sıkıcı olması için radyo eksen dinliyorum bazen. eskiden bulmaca çözerdim. şimdilerde sabahattin ali'nin üç aydır bitiremediğim kitabını okuyorum. her elime alışımda sadece üç beş sayfa okuyabiliyorum. sanırım bu yüzden bitmiyor. bitsin de istemiyorum galiba.
öyle çok şey var ki içimde oysa. ama sonra değişik filmler, diziler izliyorum. hoşuma giden filmlerin altını çiziyorum! bazen de dışarı çıkıyorum. fazla duramıyor içeri giriyorum. çünkü ve zira sıcak, kalabalık ve haziran kapıda sonra. yarın yine pazartesi düşüncesi bir de.
şu çılgınlık diyorum yakında olacak gibi hem. 
sabretmek gerek. biraz cesaret, biraz karbonat.
olacak gibi. ama can sıkıntısı çok fena.
üstelik pazar günleri. ve sabahattin ali yine bitmedi....

***
geçen cuma işten kaytardım. hayattan kaytarmanın da bir yolu yordamı olsa be keşke diyorum bazen!
böyle ağrısız, sızısız sancısız düşüncesiz nötr bir vaziyette.
çok mu şey istiyorum?
tamam eyvallah erkekler ağlamaz ağlamamalı da hele yazarak hiç ağlamamalı!
böyle gördük çünkü atalarımızdan. dik durmalı, güçlü ve metin olmalı.
çünkü ağlarsa bir anası bir de yüreği ağlar bir adamın.

sırf bu yüzden şarkıları yasaklamalı belki de. hatta ve kanımca hiç bir şey dinlememeli insan. kendini bile. sadece masum bir sedir ağacının altında gölgede dinlenmeli mesela.
fakat işte öyle çok istiyorum ve özlüyorum ki..
bahar gelmiş memleketime gitmeyi..

***
ama ve hani imkanın olacak gidip bozcaada'ya yerleşeceksin.
sonrası gelir zaten... öyle yanına üç şey falan almana da gerek yok. artık her şey her yerde var.
ama sen....

diyorum ki; imkanın olacak her gün, her saat yazı yazacaksın bir de.
bir kere o tadı aldı mı gelir gerisi hem.
evet, kendini tekrar etmeyi hoş görmüyorlar belki ama en azından unutmuyorsun bazı şeyleri. bir nevi istikrar yakalıyorsun. hem belki kırk kere bozcaada dersem sevgili evren bi 'kıyak falan geçer. ne bileyim?  ben her şeyi bilemem. yoksa çok istiyorum. bildiğin gibi değil.
bak hala sezen'in o şarkısını dinliyorum hem. üç gün oldu başka melodi değmedi kulağıma. en az de ve da bağlaçlarını ayrı yazmayı sevdiğim kadar sevdim üstelik.
şarkıya, aşka teslim olduğun gibi bir teslimiyet gerekiyor mu bazen? 
kalan sağlar bizim hesabı ve sonra.
ya sonra?
.
.
* ayfer tunç - taş-kağıt-makas

28 Mayıs 2021

39.mektup



burgazada’ya bakıp seni düşünüyorum. halbuki ve bana kalsa; en güzel saatlerimiz kınaalıada’da kayda geçmişti. ama işte bana kalmıyor. hem sultan süleyman’a da kalmamış. lakin insanız. özlemimiz, mücadelemiz hiç dinmiyor. iki kolumdan, hem sağa hem sola çekiliyorum rüyalarımda. oysa ki bu ikilem, bu araftalık benim hayatım. bari burada rahat bırakın diyorum. kime diyorum? oralı olmuyorlar. uzaktan, belli belirsiz gösteriyorlar seni. biliyorum sensin. biliyorum oradasın. ve sen de çok özlemişsin benim gibi. ama işte iki kolumdan...
.
burgaz’ın yarısını görüyorum. denizin mavisi yok. arkada çınarcık yok. yoğun bir sis var. o sislerin içinde buğusu geçmemiş anılar bir de. buraya birhan keskin'in kargo şiirinin tamamını koymak isterdim senin için. ama ezbere bilmiyorum şiiri. kopyala yapıştır da bana gelmiyor. onun yerine bakışlarımı bırakıyorum güzel gözlerinle buluşacağını umut ederek. sonra çayımı burgaz’a doğru kaldırıp şerefine yudumluyorum. lakin sen de biliyorsun ki; şimdi buradan göremediğim kınalıada asıl meselem’iz..
.
sabah yürüyüşten sonra sahilde yerim diyerek aldığım ama çantamda gerisin geri getirdiğim kurabiyeleri yiyorum şimdi bir bir. ve sahilden yeni dönmüş bir adamın hüznüyle yazıyorum bütün bu satırları. sürç-i lisanım olursa şayet; hüznüme ve özlemime yazılsın isterim. yok olmuyorsa da canın sağ olsun. konumuza dönecek okursak; burgaz’ın üstünde kuşlar hiç durmuyorlar. sanki anılarımızı topluyorlar. aklımda çünkü birden çok şey var. ağaçlı, uzun yolda yürüyüşümüz mesela. hiç bitmesin istediğim o gün. hangi kuşa sorsan söyler. ama ben ikimizden başka kimse bilmesin isterdim. lakin içimdeki bu özlem, tüm dünya duymazsa geçmeyecekmiş gibi büyük. öyle yakıcı. hatta yıkıcı. lakin elden bir şey gelmiyor. yazmaktan, uçan kuşlara öykünmekten başka. 
.
şimdi sana bakıp kınalıada’yı düşünüyorum. halbuki burgazada’daki anılarımız da hiç fena değildi sevgilim..
.

23 Mayıs 2021

istediğimiz sorudan başlayabilmek yahut mithad selim nereden koşuyor?



tuhaf bir şey oldu az önce. çok sevgili balkonumda pazar güneşine kurulmuş, bir yandan müzik dinlerken bir yandan da kısa hayaller çekiyordum zihnimde. sonra birden, dizinin en heyecanlı yerinde araya giren reklam gibi hafız ve abisi fiko ile yıllar önceki bir konuşmamız düştü aklıma. bir avemenin kafeteryasında garsona -garanti olsun diye iki kez- çektirdiğimiz bir fotoğraf sonrası;  “yıllar dedik ne çabuk geçmiş a.k.. şu kadar yaşımıza geldik hala on sekiz yirmi yaşımızda hissediyoruz” temalı bir muhabbet dönmüştü o gün yuvarlak masamızda. bende işte, o konuşmadan hareketle önce on yıl öncesini düşündüm. peşinden bir on yıl daha gittim. durdum. tuhaf olan şuydu. buradan on yıl öncesinin her detayını hatırladım ve bana sanki bir yıl öncesini hatırlıyorum gibi çok yakın geldi. lakin bir on yıl daha yani yirmi yıl geriye gidince oradaki detayları da çok net hatırlamama rağmen ikinci on yıl bana yüzyıl kadar uzak ve ulaşılmaz geldi. neden, bilmiyorum. bu herkeste mi böyledir? yoksa zihnin bir oyunu mudur? oysa on ya da yirmi yıl önceki hatalarım, günahlarım ve sevaplarım. hala yanımda. niye oralarda bir yerlerde bırakmadım? bırakmak mı istemedim yoksa... yoksa ne? yoldan ve zıvanadan ne vakit çıktım. eski ile yeni, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, kendimle değer verdiklerim arasındaki med-cezire hangi ara yakalanıp araf çukuruna yuvarlandım? hayat mı bize bir oyun oynuyor gerçekten? ya da biz kendi kurduğumuz oyunu beceremediğimiz için hayata mı bok atıp duruyoruz ibrahim? nedir, mesele nedir? 
mesela sayın ilhami algör ya da yakın çevresi bu konuya ne diyor? nezahat’le evlenip müzeyyen’e tutulmak da neyin nesidir allah aşkına? gri alanda kaybolmak, michael jackson’ın izinde, siyah olan hayatını beyaza devşirme çabası da nedir? oysa kendimi bildim bileli zor beğenirim. beğendiğimi de abartarak yaşarım. buna belki aranızda kibir diyenleriniz olacaktır ya da başka megalomanik ifadeler kullananlarınız olacaktır. saygı duyarım ama şerh de düşerim. niyetimi çünkü bir ben, bir yüce yaradan biliyor. o yüzden diyorum ki; su-i zan ve hüsnüzanlarınıza dikkat edin bayım ve siz sevgili hanımefendi! istediğiniz yargıdan başlayabilirsiniz lakin ilk yargıyı da en günahsız olanınızın yapmasını yeğlerim. her insan gibi ben de defolarımı biliyorum. ve o her insanın bazıları gibi bunları düzeltmeye çalışıyorum. ama işte bazen olmayınca olmuyor. pek çok şey de olduğu gibi ikinci denemeden sonra sıkılıyorum. dikkatim dağılıyor. pusulam şaşıyor. ama hiç bir şeyi, hiç kimseyi unutmuyorum. yarı yolda bıraktıklarımı. beni yarı yolda bırakanları. çok sevenleri, az sevenleri. saçını çektiklerimi. gözlüklerimle alay edenleri. özlediklerimi. özlediğini hissettiklerimi. paralel evrenimdekileri. bu dünyanın içinde ve eksenimde olup da yanımda olmayanları. üzdüklerimi, üzüldüklerimi. tıpkı on ve hatta yirmi yıl önceki yaşam satırlarımı kelime kelime, harf harf bildiğim gibi, bir şekilde hayatımın bir köşesine dokunan tüm canlıları ve hatta cansız varlıkları önemsiyorum. hatırlıyorum. 
son tahlilde bu kadar yıldan, bunca kelamdan ve bu aşktan öğrendik?
sevdiği biri yanında değilse onunla ilgili hep güzel anıları hatırlar insan. bir de işte; bu kısıtlama günlerinde güneşlenmek, d vitamini açısından zenginleşmek, göğe bakma durağında beklemek psikolojik ve fizyolojik açıdan faydalı görünse de hatıralar çölüne içi su dolu battal boy matara olmadan asla girmeyin. ha’bi de elinize yüzünüze güneş kremi sürmeyi unutmayın. ben yandım, siz yanmayın..
.

22 Mayıs 2021

masar



le trio joubran, masar isimli eserini tındırgatırken kulağıma kulağıma. her zamankinin aksine güneşe bu kez yüzümü değil de sırtımı dönüyorum. hayır, küs değiliz! tercih meselesi sadece. çirkin binaları görmemeye çalışarak beni hayallere salan bulutlara bakıyorum. öte tarafta, güneş ağrıyan boynuma ve omzuma iyi geliyor. huzursuz ruhumu söylemeye zaten gerek yok. dilinden anlayan bir tek bu cömert güneş. diğerlerimiz sivri sinek saz ile davul zurna arasında bir yerde dizi izliyoruz.
işte o dizilerden birinde dedektif çavuş mare; -ki dedektiflik kate winslet ablamıza bu kadar mı yakışır- “iyilik yapmak abartılıyor. çünkü sonrasında insanlar hep öyle olmanı bekliyorlar. fark etmedikleri şey ise; senin de en az onlar kadar boktan bir halde olduğundur**.” diyor ve konuyu kilitliyor. bundan sonra ne desek boş, ne yazsak tesirsiz.
.
.
.

19 Mayıs 2021

10 dokuz


saat onu biraz geçiyor. bir berber taburesi üstünde sıramı bekliyorum. solumda uçuşan beyaz havlular. üstlerinde kırmızı, mavi, pembe mandallar. yukarıda cansever’i kıskandıracak kadar mavi bir gökyüzü. zamanın durduğu noktadayım sanki. belki de sırf bu yüzden hiç bir şey yapma isteğim yok. kendimi sakin sakin esen ilk yaz rüzgarına emanet ediyorum. yıllarca böyle durabilirmişim gibi. sadece ve öylece oturup içimdeki bilinmez özlemin gerçekleşmesini beklemek istiyorum. -becerebilsem- şiir yazdırabilecek güzellikte bir sakinlik. bir mayıs havası. lakin şehir büyük. kent netameli. az ilerideki ters yöne giren araç yüzünden çıkan tartışma rüyadan uyandırıyor beni.
iki buçuk aydır ertelediğim saç kesme merasimi için her zamanki berberimden ziyade en yakın, kuytudaki ve en küçük dükkanın önündeyim. daimi berberim meto affeder inşallah. gerçi dün gece rüyamda özür dilemiştim. o da lafı mı olur abi demişti. bilemiyorum. oysa düşündüğümde yanında olup sıkı sıkı sarılmak, özür dilemek istediğim bazı insanlar var ki. bunun hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini, yaşadığım yaşattığım buhrana ilaç olmayacağını da biliyorum. elinden hiç bir şey gelmemenin kederini, hüznünü ancak yaşayanlar bilir. aynı anda iki yerde olmayı isteyip de bunun imkansız olduğunu anlayanlar bilir. çıkılmaz araflarda çırpınanlar bilir. ben her zamanki gibi ne yapacağımı bilmiyorum. sadece uzun uzun burgaz ve onun mütemmim cüzi bir tutam maviliğe bakıp avunmaya çalışıyorum. 
..
şimdi işte; bir kulağım içeride. yeni berberin beni çağırmasını bekliyorum. saçını kestiği müşteriyle dizilerden, artistlerden konuşuyorlar. alâkadar olmuyorum. düşüncelerimden arta kalan vakitlerde, boş sokaktan tek tük geçen insanlar daha ilginç geliyor bana. misal yan apartmanın önüne elinde bir torba patates ve iki ekmekle bir genç geldi. kahvaltıda patates kızartması mı olacak? annesiyle mi yoksa sevgilisiyle mi edecekler kahvaltıyı? keza güneş vuran balkonda mı olacaklar yahut televizyonun açık olduğu mutfakta mı? ben bunları düşünürken kıvırcık saçlı, kirli sakallı delikanlı uzun uzun zile bastı. kim o denmeden otomatik kapı açıldı. genç adam omuzuyla siyah demir kapıyı iterek içeri girerken ben berbere kızmaya başladım. ayrıca meto’ya gitmediğim için de kendime sövdüm. çünkü yeni berberin; “randevuyla çalışıyoruz abi, sakın geç kalma erken gel” dediği vakitten on üç dakika geçti. beş dakika da söylediği zamandan önce geldim. etti mi on sekiz dakika. hala taburede bekliyorum. aslında uzun zamandır bu anı bekliyorum. niye beklediysem? biraz ihmalkârlık, biraz boş vermişlik çokça tembellik. geveze insanları sevmediğim gibi sözünde durmayanları da sevmem. nihayet sıra bana geldiğinde içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. uzak diye gitmediğim berber meto’ya ihanet ediyormuşum hissi. hatta beni tanımaya, kafalamaya çalışan yeni berberin ahiret suallerine bu aldatma sendromu yüzden kısa ve memnuniyetsiz cevaplar veriyorum. ne siyaset, ne beşiktaş’ın şampiyonluğu ne de aynı memleketli oluşumuz ketumluğumdan vazgeçirmiyor beni. garip bir haz, zafer kazanmış komutan edası veriyor bu direnişim bana. fuşya renk tişört giymiş berber pes edip saçlarıma yoğunlaşıyor. tahminimden dört dakika önce bitiyor işi. sıhhatler olsun diyor. ama ve sanırım gelmeyeceğimi anladığı için yine bekleriz demiyor. ben de ücretini takdim edip hayırlı işler dileyip çıkıyorum. 
.
berber çıkışı boş ve sakin sokaklarda yürüyorum yine tuhaf bir hisle. sanki hiç ummadığım ve beklemediğim biri köşelerden birinde karşıma çıkacakmış gibi özlemle ve inatla mahallenin sokaklarında adımlıyorum. ama bırakın tanıdığım birini, serseri kedilerden başka kimseye rastlamıyorum. hafta sonu ve resmi tatillerdeki kısıtlamayı o kadar içselleştirmişim ki yürüme mesafesindeki market alışverişimden sonra doğru eve dönüyorum. sahile inmek aklıma bile gelmiyor. kahvemi alıp balkona, güneşe çıkıyorum. az ötede sadık yârim burgaz ve marmara denizi tekmil verirken, ben berber taburesinde yazdıklarımın, düşündüklerimin ve elbet bu müşkülpesent hayatımın üzerinden bir kez daha geçiyorum... 
.


16 Mayıs 2021

bayrak falan asmalı şimdi..

 


mutluyuz..
di'mi sadık?

motorları maviliklere sürme zamanı şimdi..
...
şampiyon BEŞİKTAŞ...
.



15 Mayıs 2021

matematik


yıllar önce hediye edilen turuncu şiir kitabını okuyorum şimdi tersten. ve bilmiyorum bu cümlelerimin sonu nereye çıkacak. ama ben dar sokaklardan, beyaza boyalı evlerden denize çıkmasını isterdim. lakin hayatın herkese, her istediğini vermediğini ilk hayat bilgisi dersinde öğrenmiştik. evet, yerli malı yurdun malıydı. cumhuriyetle yönetiliyorduk. seçme ve seçilme hakkımız vardı. ama yılmaz’ın sendika temsilcisi babasının son durakta sırtından vurulup otuz üç günlük yaşam mücadelesinden yenik ayrılmasına hiç bir şey demiyordu bu hayat bilgisi. hem aynı hayat; bir mayıs öğleden sonrası balkona şemsiye çıkarmak için acaba çok mu erken ikileminde kalmak gibi yahut apartman bahçesine kurulu, yarısı güneşte diğer yarımı gölgede kalan dost sofrası kurmak kadar basit değildi. çünkü her anı, matematik gibidir. kesindir. keskindir ve acıdır. matematiğin arafı olmaz. iki kere iki dörttür. aşkın da ortası olmaz. ya vardır ya da yoktur. keşkeleri olur, iyikileri olur. kar zarar hesabı olmaz. oysa acılarımız, bir üçgenin iç açılarının toplamından daha az değildi. 
kitabı elimden bıraktığımdan beri burgaz üzerinde daire yapıp raks eden martıları izliyorum. halbuki ve biliyorum ki; küçükyalı ışıklar üzerinde uçuyorlar. ve bize bir şey anlatmaya çalışıyorlar. ben anlamamakta, taşkafalıkta ısrar ediyorum. araf diyorum, göğsümü ortadan ikiye ayıran sıkıntıdan bahsediyorum. sen, hastane duvarlarındaki hemşireler gibi işaret parmağınla sus işareti yapıyorsun. ben, mutsuzluklarımdan kule yapıyorum. sen sessizce uzaklaşmak yerine, bu uğursuz kulenin gölgesinde bekleyip bir elinle de üstümüze yıkılmasın diye tutuyorsun. denizsiz ve nehirsiz şehirlerden dönüyorum her gece rüyalarımda. endülüs’te, kuzey yarımkürede, antartika’da ve henüz keşfedilmemiş bütün kara parçalarında arıyorum izlerini. oysa sen; geçtiğimiz pazar sabahından, bu cumartesi imsakına bıraktığım yerde gülümsüyorsun yine ellerin belinde ve “çok özledim olm” dercesine. oysa ve son tahlilde bize bu aşktan kalan sevgilim: hesapsız bir matematik. alfabesiz bir edebiyat. bir de işte; çokça özlem. biraz elem. bir parça şiir.
.

14 Mayıs 2021

haydi kalk ayağa, yürü güneşe


mesela şu an aşağıda, masmavi saçları ve toz pembe ceketiyle, ‘küçük dağlar da, aşılmaz platolar da benim eserimdir’ tadında mağrur mağrur yürüyen ablanın öz güveninin yarısının ben de olmasını isterdim. evet son vakitlerde burada esen pesimist ve karamsar havanın farkındayım. belki izlediğim kuzey dizilerinden belki varsayılan ayarlarımdan. ve tüm bunlara rağmen yine de yazdığım ama bu kadar karanlık bana bile çok diyerek savruk ve devrik cümlelerimi taslaklara hapsettiğim de doğrudur. yine de duramam yazarım, hep yazarım. çünkü muhasebeci bernardo soares yani fernando pessoa haklıdır: “kimileri sıkıntıdan çalışır. aynı şekilde ben de bazen söyleyecek bir şeyim olmadığı için yazarım. düşünmeyen insanın hiç çaba harcamadan daldığı düşlere ben ancak yazarken kavuşabilirim. ayrıca hiçbir şey hissetmeme halinin içinden çekip çıkardığım ne sahici heyecanlar, ne samimi duygular vardır.
.
farklı bir sonuç elde etmek için değil bilakis az da olsa benzer rahatlamayı hissetmek için haftalardır aynı şeyleri yapıp duruyorum. balkona çıkıp bedenimi güneşe, ruhumu müziğe teslim ediyorum. çünkü artık sıkıştık, çünkü hareket alanımız yürüme mesafesindeki market ve fırınlar kadar sığ. istesek de boğulamıyoruz. kulaç da atamıyoruz. bize sunulan kıta sahanlığında yavaş yavaş ölüyoruz canım viktor. yavaş yavaş. insan en azından ölürken sevdiği şeyleri yapmak istiyor. bir de diyorum beşiktaş şampiyon olursa, ne güzel olur. ne güzel?
.


13 Mayıs 2021

on üç mayıs


çıplak ayaklarımı, balkonun seramik kaplı duvarına dayamış kâh zarifoğlu’nun altını çizdiğim cümlelerini okuyor kâh gözlerimi sımsıkı kapatıp güneşten tarafa bakıyorum. bunu sıklıkla yapıyorum ama kaç defa ve niye yaptığımı bilmiyorum. sadece bu mayıs ve akşam güneşinin temmuz sıcağı gibi yüzümü yaktığını, bundan da tuhaf bir haz aldığımı anımsıyorum. sonra içeride şarj olmakta olan telefonumun henüz yüzde yirmi yedisi dolmuşken kablosundan çıkarıp bunları yazıyorum. ve sonra yine gözlerimi sıkıyorum güneşe karşı. telefonu tekrar şarja takmayı düşünüyorum. lakin bunu yapmıyorum. yapmak istemiyorum. gözlerimi açıyorum. siyah bir kuşun çırpınırcasına bir gayretle önümden geçip yandaki binanın mutfak menfezine konmasını izliyorum. gökyüzünün maviliğine bir kez daha hayran kalıyorum. denizi, iyot kokusunu, geçtiğimiz yazı özlüyorum. hüzünden başka bir yere varamıyorum. güneşin altında yanan ayaklarıma, kollarıma bakıyorum. oyun oynamak geliyor aklıma. biraz daha yüksekten ve uzaktan kendimi görmeyi deniyorum. lakin ilk seferde başarısız oluyorum. ikinci denemem de pek parlak değil. pes ediyorum. asıl sorunumun bu olduğunu düşünüyorum. einstein’ın sözünü çok fazla ciddiye aldığımdan olsa gerek aynı denemeleri tekrarlamak hoşuma gitmiyor. yahut zihnimin başka bir oyunu bu diyorum. menfezdeki kuşu hatırlıyorum.
kuşun konduğu menfezin bir alt katında, mutfak penceresinde sigara tellendiren uzun saçlı bir abi var şimdi. acaba oradan nasıl gözüküyorum? ara ara görüyorum o abiyi. hep uzaklara bakıp, derin derin içine çekiyor sigarasını. bazen elinde kahvesi (çay da olabilir uzağı artık o kadar iyi göremiyorum. hatta kadın bile olabilir o abi!) neyse işte, göz göze gelmedik hiç ama mutlaka görmüştür beni. evde olduğum ve güneşin olduğu her gün çünkü balkondayım. gerçi ne düşündüğü çok önemli mi? değil. birazdan unuturum zaten. pek çok şeyi unuttuğum gibi. ama unutmadıklarım da var. telefonu yeniden şarja takmalıyım mesela. lakin ben gözlerimi sıkıp başımı güneşten yana çeviriyorum. 
.

anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar


kaç vakittir içimden dışarı çıkıp taşkınlık etmek isteyen kelimelerle çalkanıyorum. lakin anlamlı ve işe yarar birer cümle haline getiremediğim için susuyorum. doğrusu, susar gibi yapıyorum. yaşıyor taklidi yaptığım gibi. ama olmuyor. boş dolmuyor, dolu zaten almıyor. bir, iki, üç gündür. dört, beş altı haftadır böyle. zaman hem çabuk geçip hem de olduğu yerde sayarken. gündemden artık eskisi gibi gözlerini kapatıp kendini güneşe teslim edince kaçamıyorsun. ne yürüme mesafesindeki eli poşetli uzuuun market yürüyüşleri ne de plaza camlarının ardındaki yoğun mesailer ilaç olmuyor etrafını saran boşluğa, manasızlığa, hareketsizliğe. ta ki, ismini, cismini ve hatta ne söylediğini bile bilmediğim bir fransız kızının sesi yankılanana dek. dünyayı, içindeki kötülükleri, kadın ve çocuk katili orospu çocuğu israili, destekçisi ve ondan daha büyük orospu çocuğu amerikayı, aşı ve ilaç kartellerini, halkını aldattığını zanneden hükümetleri, paraya ve güce tapanları, içimizdeki irlandalıları, şark kurnazlıklarını, hep banacıları, boşalan istanbulun hala çıldırtan trafiğini, gözümüzün önünde bir çiban gibi duran beton binaları ve hatta beşiktaşımın basiretsizliğini falan unutuyorum şarkı bitene dek. sonra bir daha dinliyorum. bir daha ve bir daha. hayatında doğru dürüst dans etmemiş biri olarak balkonda, artan vergilere karşı dans eden padişah tebâsı gibi dans ediyorum. dakikalarca. bir daha ve bir daha. yorulana dek. sonra gözlerimi kapatıyorum, karşımda çeyrek ekmek gibi duran burgaz’a, sisten ve pustan kaybolmuş ama orada olduğunu bildiğim çınarcık’a karşı. az önce gördüğüm ve sanki ressam bob çizmiş gibi duran bulutlara fon olan mavi gökyüzünün deniz, üzerinde uçuşan martıların da birer yelkenli olduğunu farz ederek ve özlemlerimi içime atarak başka bir dünya hayali kuruyorum...
.

9 Mayıs 2021

tehlikeli oyunlar-II


sabah yürüyüşü diye çıktım evden. güneşe aldandım. bu kadar serin olacağını tahmin etmedim. içimin ürperdiğini hissettim. ama yürüdükçe ısındım. ısındıkça hızlandım. hızlandıkça yönümü, yolumu, yordamımı kaybettim. sonunda bir istasyonun bekleme salonunda buldum kendimi. gidiyor muydum yoksa gelecek birini mi bekliyordum? benimle birlikte peronda bekleyen insanlara baktım. hepsinin en az bir seyahat çantası ve yolcu etmeye gelen üzgün bir yakını vardı. benim çantam da yakınım da yoktu. ama bekliyordum. sadece telefonum ve ardı ardına çalan şarkılarım vardı. biletim acaba cam kenarı mıydı, hangi şehirlerden geçip hangi dağ ve nehirleri aşacaktık, indiğim istasyonda yan perondaki gibi beni de heyecanla bekleyen birisi olacak mıydı, hemen kalacağım yere gitmeden beraber bir yorgunluk kahvesi içip uzun soluklu hasretin ve sevincin vermiş olduğu telaşı birbirimizin yüzünde okuyacak mıydık yoksa herkes beklediği yolcuyla sarmaş dolaş istasyondan ayrılırken ben geldiğim yalnızlıkla baş başa kalıp belki gelir ümidiyle hemen önümdeki banka, bir istasyon kedisinin yanına kurulup saatlerce bekleyecek miydim? 
hemen oracıkta vazgeçtim gitme fikrinden. zaten seyahat çantam da olmadığına göre kesin uzak yoldan gelecek birini bekliyordum. fakat trenin varış saati geçmesine rağmen gelmemesine sabırsızlanan kalabalık gibi ben de huzursuzlanıyor, bir saatime, bir trenin geliş istikametinde uzayan boş raylara bakıyordum. vakit geçtikçe kalabalığın hareketi ve homurtusu artarken kalabalıktan bir ses;  “hareket memurluğuna sormak lazım 15 dakika gecikti.” diye niyet belirtti.
doğru sormak lazım” diyerek bu sesi tasdikledi yanımdaki saçı sakalı ağarmış, kırk beş elli yaşlarındaki kavruk tenli adam. bir kişinin sorması yeterliydi fakat elli metre ötedeki memurluğa sanki biri bellerimize bağlı ipimizden çekiyormuş gibi on beş kişilik grup halinde gittik. kavruk tenli adam gişeye eğilip görevliyle bir şeyler konuştu. sonra dönüp bize; “arkadaşlar yol çalışması nedeniyle bir saat rötarlı gelecekmiş trenimiz.” bundan hoşnut olmayan küçük grubumuz şöyle bir çalkalanıp homurtular, yuhlamalar eşliğinde gişeye yönelince ak saçlı abimiz bir şehrin mülki amiri gibi kalabalığın önünde iki kolunu öne uzatıp sakin olun işareti yaparak iki elini aşağı yukarı sallarken, “arkadaşlar arkadaşlar lütfen memure hanımın da yapacak bir şeyi yok. mecbur bekleyeceğiz. lütfen sakince bekleme alanına gidip görevlilere yardımcı olalım lütfen.” diyerek inisiyatifi ele aldı. bir kaç çatlak ses dışında küçük grubumuz bu doğuştan lider olan abinin sözünü dinleyerek bekleme alanına geçti. kimi köşedeki banklara oturdu, kimi ileri geri volta atmaya başladı. bense peronun ucuna kadar gidip unuttuğum bir şeyi hatırlamaya çalışır gibi raylara baktım. raylardan yansıyan güneş gözlerimi alıyordu. düşüncelerim gittikçe bulanıklaşıyor, gerçeklikle hayal alemim birbirine karışıyordu. beklemekten sıkılmıştım. bir şeyler yapmalıydım. ama ne yapacağımı bilmiyordum. yürümeye başladım. etrafımdaki herkes kısa kollularla otururken ben sırtımda hırkayla üşüyordum. doğrusu korkuyordum. ya gelen tren de yoksa diye en kötü ihtimali düşünüyor, düşündükçe ürperiyordum. ürperdikçe adımlarımı sıklaştırıyordum. tempom arttıkça ısınıyordum. ısındıkça daha çok hızlanıyordum. hızlandıkça unutuyordum...
.

1 Mayıs 2021

life is...


bugün, erkin baba’nın ‘bize de bir gün kader güler, güler inşallah’ şarkısını mırıldanarak, katar katar bodrum’a, seferihisar’a, ayvalık’a, karadeniz yaylarına, silivri yazlıklarına göç ödenlere öykünerek, mayısın gelişine sevinerek, umutları taze ve serin tutmaya çalışarak değişik duygular içinde yıkadım emektar balkonumu. elbet böyle gitmeyecekti. bu devran dönecekti. ve ben de bu şehirden temelli gidecektim. elbet bir gün. o güne kadar da; psikolojisi bozulan yığınların psikolojimi bozmasına müsaade etmeyecektim. trafikteki ve marketteki lüzumsuz ve panik kalabalıkları, şehrin bağrından gökyüzüne doğru dikilen çirkin inşaatları, etrafı kirleten pis yaşam unsurlarını, adalar açıklarında kente bir habis gibi çöken puslu ve kirli havayı görünce sabır, biraz daha sabır diye telkinler dökecektim başımdan aşağı. dokuz altı mesailerime bir oyun nazarıyla bakacaktım. hafta içi biten şarjımı, hafta sonları balkonda güneşlenme şenlikleri düzenleyerek, kâh yazarak kâh okuyarak ama en çok da dinleyerek dolduracaktım. hakeza aynı balkonda, beşiktaşımın kısıtlı imkanlarla ve efsane sol ayağının önderliğinde şampiyon olmasını ümit edecek, geçmiş şampiyonlukları anacak ve babamı özleyecektim. burgaz’a da bakacak özlemlerimin kalbimi sızlatmasına engel olmayacak, ama afrika hariç diyerek attila ilhan’a hak verecektim. güneşin bulutların arasına saklanmasını fırsat bilip önce yüzümü, sonra ruhumu okşayan bahar rüzgarını ve beraberinde getirdiği rayihaya tutunup uzaklara, çok uzaklara gidecektim. misal, geçen yıl suskunluğunu bana benzettikleri amcam öldükten sonra köyümde gidecek tek akrabama, boyunu posunu ama en çok sabırsızlığını ve densizliğini benzettikleri büyük dayımın yanına, harman yerine kurulacaktım. gölün karşısındaki tarlamıza prefabrik ev kurma hayalimi anlatacak ama o itiraz edecekti; “prefabrike ne gerek var yeğenim, beraber güzel bir ağaç ev yaparız sana” diyecekti gerçek hayalimin bu olduğunu bilerek. “inşallah” diyerek gülümseyecek ve o günün gelmesi için niyaz edecektim. ve işler beni bekler deyip alelacele geldiğim rüzgarın sırtına aynı tezcanlılıkla atlayıp altı metrekarelik mutlanma balkonuma dönecek ve her şeye rağmen; “hayat güzeldir” diyecektim. life is beautiful...
.