31.08.2019

son bahar


bu sene ağustosta üşüyeceksin deseler söyleyene şöyle okkalı bir küfür ederdim. oysa çoktur ağustosta üşüdüğüm. hem aşktan, hem kederden. hem de işte fizyolojiden.
bu sabah ama. bu son ağustos başka. çok başka. şimdi balkonda öyle üşüyorum ki. öyle güzel üşüyorum ki. özlemişim üşümeyi. eylülden önce böyle olmazdım hiç.
soruyorum kendime; aşk mı böyle üşütüyor yoksa dinlediğim şarkılar mı?
karar vermek zor. tıpkı şu anda karşımda duran kınalı’yla burgaz arasında bir anlık kararsız kalmam gibi.

tatil bugün güya. sabahın köründe kalktım yine. kargalar kahvaltı etmeden. çıktım balkona. bir kaç serseri martı ile ben varız sanki koca dünyada. bir de işte kınalı ile burgaz.
.
bu ağustos çok üşüyeceksin deselerdi bi’sktir git çay koy der derdim. ama asla küfür etmezdim. bilirim çünkü ağustosta aşk başkadır. şarkılar daha bir içlidir. adalar zaten hep çok güzeldir. dünya daha az gürültülü bir yerdir böyle zamanlarda. dudaklar susar. yalnız kalpler konuşur. bir duygusallık hakim olur yeryüzüne.
ağustosta diyorum sevgilim; üşümek ne büyük lütuf..
.




30.08.2019

30.mektup



yaşlı çınar ağacının gölgesine koyabileceğimiz ve oradan gün batımını izleyebileceğimiz bir tahta masamız olsun istiyorum.
..
2019, otuz ağustos
ayrılık çeşmesi. 

29.08.2019

gidelim buralardan-4

sol taraf büyükada-heybeliada, sağ taraf kınalıada-burgazada” diye bağırıyor mavi marmara çığırtkanı. çünkü ada vapurunu kaçırdım. çünkü spontane bir kararla üç gün planladığım tatili iki günde bırakıp sabah erkenden veda ettim küçük deniz şehrine. bostancı’ya el verip sağ tarafa, burgazada’ya gitmek niyetim. üstelik hayatımda ilk kez. neden bu kadar geç kaldım bilmiyorum. ama ‘hiç bir şey için geç değildir’ düsturuna sıkı sıkıya sarılıyorum şimdi. en son şehir hatlarıyla heybeli’ye, büyükada’ya gitmiştim. temmuz’du. istanbul kalabalıktı yine. ama bu kadar değildi. sıcak ve nemliydi yine. fakat bu kadar değildi.
..

büyükadacılar, adı gibi büyük bir kalabalıkla sol taraftaki tekneye bindiler. burgaz-kınalı grubuna göre daha genç ve enerjiklerdi. bizler, sessizlik ve huzur arayan mutsuz azınlık, sakince bindik teknemize. anakaradan uzaklaştıkça üzerimizdeki nemle birlikte stres de azalıyordu. sanki saf oksijen soluyorduk. hareketlerimiz rahat, düşüncelerimiz insancıldı. misal ben mecbur kalmadıkça pek laflamadığım diğer insanlarla bile sosyalleştim. yanıbaşımda oturan ve kınalı’ya yüzmeye giden gençlere deniz önerilerinde bulundum. ince belli de çay servisi yapan fenerli görevliyle şakalaştım falan. ama en çok fotoğraf çektim. 
..

nihayet burgazada’dayım. ilk kez. hissettiğim; sakinlik, sessizlik ve denizden karaya yahut adadan denize esen huzurlu bir rüzgar. iskelenin dibinde, adanın mühim yerlerini gösteren tabela karşısında bir kaç dakika, hiç bir şey yapmadan bekledim öylece. bana dışarıdan bakanlar tabelayı okuyorum sandılar. oysa ben içime bakıyordum.
..

elbette ilk durağım sait faik müzesi oldu. küçücük adada bulmam biraz güç oldu ama geç olmadı. zamanım çoktu. müzeyi ararken telefonda konuştuğum ve müzeye ilk gittiğinde çok etkilendiğini söyleyen arkadaşım “bakalım ne hissedeceksin?” deyince  “odunum ya biraz etkilenmeyebilirim” dedim.
doğrusu tüylerim diken diken oldu. yine de vücudu saran titreme ve üşüme halini ortamı çok soğutan klimalara bağladım. 
ilk ve en etkilediğim yer, an; hande abasıyanık’ın 23.7.973 teki yazısıydı...
büyüdüğüm zaman senin gibi insancıl olmak isterim.
en çok sevdiğim, en çok vakit geçirdiğim yer ise 2.kattaki mektup odasıydı. çıkmak istemedim adeta. mektupları okudum. fotoğraflara baktım. defalarca.
..
insan, sevdiği insana mektup yazmak için bu saatte kalkmalı ve bir kır kahvesine gitmelidir” yazıyordu sait faik’in okuduğum son mektubunda. böyle bir çay-kahve yeri aradım. kalpazankaya’ya doğru yürü bulursun dediler. yola koyuldum. ama yanlış ve olabilecek en ters tepeye çıkmışım sıcakta. elektrikli bisikletinin arkasında bir kasa domates taşıyan, bıyıkları yeni terlemiş ergen söyleyince bunu, adadaki atları en iyi ben anladım. hem aç, hem susuzdum. bir de işte sıcaktı. ve hala ağustostu. çok yürümüştüm. yine yürüyecektim. bana değil ama o güzelim atlara yazıktı. hem her şeyin elektriklisi var artık. bisiklet, motosiklet. sayın adalar belediye başkanı şu faytonu yasaklasa bari. bana diyorum inanmıyorsanız; yaz sıcağında o tepeye bir kere çıkıp sonra inmeyi deneyin!
..

kır kahvesi ararken bir öğretmenevi buldum. karnım açtı. rüzgarı ve manzarası da güzeldi. dün tatilde yediğim doğrusunu yarısını yemediğim fahiş fiyatlı köfteden sonra öndeki iki teyzeden kopya çekip köfte söyledim. tadını beğendim. üstelik fiyatlar da makul. dahası en önem verdiğim çayı taze ve nefisti. her zaman böyle midir yoksa bana mı denk geldi bilmiyorum?
..
şu an telefonum benden uzakta, şarjda. o yüzden bu bölümü elimdeki kitabın arka kısmına yazıyorum. hiç bir şey bulamasam, şu an oturduğum kafenin peçete kağıtlarına yazacaktım. zira sait faik’ten çıktıktan sonra ‘yazmasa deli olurdu’ insan!
kalpazankaya tesislerine kadar ki adresi sorduğum şeker teyzenin “ama 20 dk yürümelisin” diye uyardığı yolu 15 dakikada aldım. fakat aç gitmek gerekiyormuş! zira tok gelenlere çay-kahve servisi yokmuş. ben de dönüşte burgazada güzelleştirme derneği’nin çay bahçesine oturdum. çalışan ablam elinden gelen gayreti gösterse de servis biraz zayıf. yer yer selfservise dönebiliyor. hani amerikan filmlerinin terkedilmeye yüz tutmuş, ücra kasaba işletmelerindeki gibi sakin, kendi halinde bir havası var mekanın.


neyse ki leylek süprizi yaşadık. servisi, çayı unuttuk. önce ne yapacağımızı şaşırdık. kafamızın üstünde, elimizi uzatsak dokunabileceğimiz hissi uyandıran yakınlıktalardı. harika bir manzaraydı. hepi topu üç ya da dört masa müşterisi ayağa kalktık. neden sonra fotoğraf çekmeyi akıl ettik. lakin böyle yakın bir his ve manzara ile ömründe kaç kez karşılaşır ki insan? dolayısıyla fotoğrafla anlatılmayacak kadar güzel bir deneyimdi. çok güzeldi. 
..
yazmaya ara verip üzerine karaladığım kitabı kaldığım yerden okumaya başlamıştım ki bir şaşkınlık hali peyda oldu.
hayat aslında çok mu adildi yoksa ve hala bize şekil mi yapıyordu bilemedim. çünkü ve daha henüz ikinci paragrafta; keşfe çıktığım burgazada bahsi ve dahası şu bırakıp gitme meseleleri vardı.
“burgaz’dan son vapuru, son anda yakalayışlarımızı hatırlıyorum. burgaz’ın dost ışıkları arkamızda uzaklaşırken, önümüzde istanbul’un yanıp sönen çılgınlığı. nasıl da kaçmak geçiyordu içimizden. sadece gitmek ve geride bırakmak istiyorduk.*”



..
az önce son vapura değil ama ondan bir kaç vapur öncekine bindim. öncesi yahut sonrası çok farketmiyordu. biz önde, martılar peşimizde bu yorgun ve yılgın, beton kaplı koca şehire dönmekten başka seçeneğimiz yoktu. yahut vardı da biz bilmiyorduk. ya da ve doğrusu cesaret edemiyorduk. ama işte hayat tam da arkamızdaydı. denizin ortasındaydı. ve sanki o da gitmemizi istemeyen hüzünlü bir sevgili misali öylece durmuş bize bakıyordu.


.

* bazen bahar - melisa kesmez

28.08.2019

gidelim buralardan-3

20:00 / akşam;  yemek için şehir merkezine iniyorum. kaptan şoförümüz öyle ince, öyle beyefendi ki insan fizan’a gitmek istiyor onunla. üstelik bir de barış abi seviyor. kasetçalarında dönence çalmaya başladığı an benim kafamda da düşünceler yuvarlanmaya başlıyor art ardına. hani ve sanki benim yerim; böyle küçük dertleri olan, sahil kasabası insanlarının bulunduğu, hayatın takvim yapraklarından daha yavaş aktığı küçük deniz şehirleri olmalı diyorum. hem hiç tereddütsüz, tüm samimiyet ve teslimiyetimle. böyle bir deniz kasabası. mümkün mü?
..

08:00 / ertesi sabah ; yalnız bir martı sahilde, günlük rızkının peşinde. çok uzaklarda ise bir gemi. gidiyor mu duruyor mu belli değil. az ilerimde, orta yaşlı bir kadın. denizin kenarında sabah sporu yapıyor. ya da yoga emin değilim. birazdan denize girecek. belki de hiç girmeyecek. onun elli metre sağında çekirdek bir ailenin yarısı denizde, kalanı ise sahilde. koca sahilde bu kadarız. aslında heat filminin robert de niro’su gibi tek başımayım. ha bir de muhteşem dalga sesleri ve iyot kokusu. ama böyle mutluyuz doktor. böyle çok mutlu.
...
11:45 / öğle üzeri; millet olarak acı yemeyi, gösterişi ve gürültüyü çok seviyoruz. nedenini, niçinini sosyologlar, mühim bilim insanları düşünsün, araştırsın. ben çok rahatsız olduğumu şerh düşmek istedim sadece. ama ve sahi niye böyleyiz biz?
ne mide  ne de beynim kaldırmıyor artık bu tür basitlikleri. yazarın basit yaşamalı dediği hayat bu olmamalı sanki? 
hepsi bir örnek giyinmiş olan sarı tişörtlü ‘biç’ görevlilerinin bana layık gördüğü tıkış tıkış kalabalık ve gösteriş budalası koca koca adamların ve bangır bangır müziğin yanından sınıfın tembel ve uyumsuz öğrencileri gibi en arkadaki sakinliğe attım kendimi. denize biraz uzak kaldım ama sevmelerin en güzeli uzaktan olanı değil mi zaten? hem sabah kimse yokken girmiştim denize. öğle sıcağında belki bir kez daha ve akşam sakinliğinde kesin kez ama.



16:10 / ikindiye doğru; düşünmekten daha iyi yapacak başka bir iş olmadığından tuhaf düşünceler geçmiyor değil aklımdan. misal şu palmiye ağacları hallerinden memnun mudurlar acaba? rüzgarın serinliği ile güneşin yakıcılığına sere serpe serdikleri yapraklarıyla orada öylece duruyorlar. ben böyle diyorum ama onlar pekala, ‘gölgemizle insanlara ilave serinlik veriyoruz’ diye övünebilirler. kendileriyle barışıktırlar ve mutludurlar. 
hem kim bilir bugüne değin kaç insan geçti altlarından? her yaz, her sezon. kışın mutsuzdurlar ama kesin. rafa kaldırılmış şezlong ve şemsiyelerle hayata küsüp ilk yazın gelmesini iple çektiklerine adım gibi eminim. insanların bazıları da böyle değil mi? etraflarında ne kadar çok insan varsa onlardan iyisi yok, yalnızlık onlara yaramaz. hep bir hareket, hep bir atraksiyon. ben onlardan olmadım hiç bir zaman. palmiyenin kış hali gibiydim daha çok. ama palmiyelerin aksine mutsuz değildim. lakin mutlu da değildim.
..
17:35 / akşam üzeri;  o geldi sonra. etekleri uçuşan kıpkırmızı yazlık bir elbisesinin içinde. kısacık, kumral winona ryder saçlarıyla ufka bir bakması vardı ki; plajdaki erkeklerin gönlünü fethetmesi için başka hiç bir şey yapmasına gerek yoktu. aurasının tüm plajını sardığından emindi. monet’in kadınları gibi dim dik duruyordu. ama ve asla kasıntı değildi. özgüveni bol ağır adımlarla 2 sarı tişörtlünün peşinde gözden kayboldu daha sonra. rüya gibiydi. hatta hayat gibi. çok kısa sürdü.


.

27.08.2019

gidelim buralardan-2

nihayet bizi götürecek gemi iskeleye yanaştı. insanlar boylarından büyük bavullarla, bir kollarında ikişer çocuk ve daha bir sürü yükle, büyük bir kaos içinde gemiye bindiler. doğrusu hep beraber, itiş kakış, olağanüstü bir gürültüyle bindik. sanki istanbul’da bizimle geliyordu. savaş ganimeti arayan bir telaş içinde koltuklarımızı bulup kıçımızı yerleştirdikten sonra hayat biraz olsun normale döndü. ortalık sakinledi. şimdi herkes kendi aleminde. ben de ne vakittir okuyamadığım kitabımı okuyabilirim artık. çantama attığım iki kitaptan biri olan yaza yolculuk’u (tomris uyar) çıkardım. oysa yaz başlamadan hatta bahar başında tam 22 martta almıştım. -hayır! hafızam iyidir fakat bu kadar keskin değildir.- aldığım her kitabın ilk sayfasına düştüğüm not sayesinde bu kadar kesin tarih yazabiliyorum. hem görünüşe bakılırsa bu not düşme işini seven yalnız ben değilim. kitabın ilk sahibi de not düşmüş. üstelik ve yanılmıyorsam; tam tamına otuz üç yıl evvelden. evet evet, baktım kitap da 1986 basımı. ilginç. hem çok ilginç. otuz üç yıl önceki halimi düşündüm ister istemez. hüzünlü. çok hüzünlü.


..
henüz ilk öyküde, zaten diline meftun olduğum tomris hanım (cansever, süreyya ve elbet turgut uyar’ın hayranlıklarını bir kez daha teyit ettim böylece) tane tane, sakin sakin anlatırken lüksemburg bahçeleri’den bahseder aniden. ben saf saf bir şarkıdan bahsettiğini düşündüm evvela. sonra lüksemburg’u anlattığını düşündüm. hala safım çünkü. meğer paris’i anlatıyormuş. 
metro’da biletleri uzatan adam, günaydın. teşekkür ederim diyordu. gülümsüyordu. o zaman benim de bir zamanlar yaşadığım kentteki insanlara gülümseyerek baktığım geliyordu aklıma. o günler çok geride kalmıştı.’
..
gemi iskeleye yanaşırken yine bir gürültü, yine bir kaos ortamı. bu insanları diyorum kuzey ülkelerinden birine ve mesela finlandiya’ya salsak bir haftaya kalmaz orayı ya kendilerine benzetirler ya da finlandiya’nın zaten yüksek olan intihar oranını artırırlar. 
..
neyse ki sağ salim ve tek parça indim gemiden. marmara’nın bu küçük ilçesine ilk kez adım atıyorum. peki ne arıyorum?
bir parça sakinlik, biraz iyot kokusu, devamlı esen rüzgar ve bir tutam dalga sesi. bazıları için bunun adı; huzur. benim için de. umarım buradadır.
..



gidelim buralardan-1

bazen bir şarkı çalınır kulağına, gecenin en koyu sessizliğinde. şu an olduğun yerin aslında olman gereken yer olmadığını nazikçe fısıldar sana. tatlı bir kabulleniş duyumsarsın önce. sokaktan çöp kamyonu geçer. uzaklardan bir köpek havlaması duyulur. ama sen bütün yüreğinle şarkıdasındır artık. hak verirsin bu mucizevi sese. fakat kımıldayamazsın. hareket edemezsin. uyuyamazsın. the old man-the gun filmindeki fortest’ın aksine hayata devam edersin. hayatı yaşamazsın..
..

yıllar sonra ilk kez -ki miladi takvime göre yedi yıl, bir ay, on iki gün sonra- tek başıma tatile gitmeye çalışıyorum. iskelede bir grup yolcuyla gemi bekliyoruz. istanbul’dan kaçmak ve sonrasında deli gibi özlemek için.
..
bir numaralı salona geçmemiz için anons yapıldı. görevli karekodu okutamadı. telefonun ışığı açmamı istedi. açtım. cihazı okuttu. ülkemizde alışık olmadığım, haddinden fazla samimi bir hitapla “mithad beyciğim buyrun. iyi yolculuklar efendim” derken kırmızı halı falan da sereceklerini hayal ettim bir an. tam halıya gerek yok diyecekken, “teşekkür ederim. size de kolaylıklar diliyorum” dedim.
..
geminin hareketine 20 dakika var. salonda bekleyen 19 kişiyiz. 19 farklı hikaye. hepsi birbirinden ilginç. lakin bugün onlara ayıracak ne gücüm ne de havam var. bugün kendi hikayemdeyim doktor. biraz bencil. çokça yorgunum. hem zaten az önce, açık kapıdan esen yaz yeline teslim ettim ruhumu.
..

25.08.2019

hayat, bir müjde, bir hediye vermese ne olur?

büyük düşünür nazan öncel; “bana mutlu birini göster alnından öpeyim” der. ki sonuna kadar haklı. çünkü iktisat denen bilim; sınırlı kaynaklarla sınırsız (ben arsız diyorum) insan ihtiyaçlarını karşılanmasını araştırır. inceler. ahkâm keser. oysa biz insanoğlunun histerisi bitmez. dolayısıyle hiç bir şey kesmez onu. hep daha fazlasını. daha başkasını. daha yenisini. daha teknolojiğini ister. elinde olmayanı arzular.
şimdi düşünüyorum da iktisat dersiyle aramıza giren kara kedinin ve hem teorik, hem de pratik iktisadi başarısızlığımın sebebi mucizesi; ilk dersimize giren profesörün antipatik davranışları değil de bilakis tanımındaki açgözlülüğüne takılmammış. 
lakin mevzumuz bu değil. daha basit. çok kolay. ama çaresi yok.
mamafih, sıcağı değil de nemi çok fena olan istanbul benim meselem. hafta içi şirkette beyaz yakalarımıza leke kondurmayan klimalı ortamda hissedilen 38 dereceyi hissetmediğimiz için problem etmediğim istanbul nemi iki gündür nefes aldırmıyor. sığdırmıyor hiç bir yere. şehri esir alan nemden kurtulmak için attığım, atmak istediğim her adım misliyle karşılık buluyor. dün mesela; deniz kenarı belki eser diye çıktığım yarı yoldan geri döndüm. ama bugün inatçı ve erkenciydim. pazar olmasına rağmen saat onda kordon boyundaydım. çünkü ve hiç olmazsa deniz kenarı eserdi. evet esiyordu lakin dokuz dakikada bir. biraz denizin durgun maviliğini, biraz kuşları izledikten sonra sahilden uzaklaştım. cadde üzerinde klimalı bir kahvecide kek yiyip kahve içiyorum şimdi. arada sıcağa ve neme rağmen pes etmeyen cadde insanlarını izliyorum. içerideki klimacı cemiyetin sayısı yok denecek kadar az. fakat biliyorum ki dakikalar ilerledikçe tiryakiler bir bir düşecek buraya. sağanak yağmurdan kaçıp iki metrekarelik durağa sığınan insanlar gibi bu kez güneşten ve nemden mütevellit on metre karelik kahveciye sığınacağız. kimimiz blog yazacak. kimi uzaktaki sevgiliye mesaj atacak. kimileri hafta sonu gazetesini okuyacak. bazı iş kolikler laptoplarındaki işlerini tamamlayacaklar. 
.

tam bu satırları yazarken lost’un ve dahi sevgili ‘cek’in şu mahur sözü düşüyor aklıma.
“ya yalnız ölürüz ya da birlikte yaşarız
sıcaktan ve nemden kaçıp hep birlikte yalnızlaşıyoruz şimdi. cemiyetteki kahveciler de yavaş yavaş artmaya başladı. laptopu ve beyaz köpekleri olan genç bir çift oturuyor sağımda. mavi tişörtlü, kısa saçlı adam kahve içip laptop da bir şeyler yapıyor. mor tişörtlü genç kadın cinsini bilmediğim çok güzel köpeğiyle ilgileniyor. onların hemen sağındaki uzun masada ikisi kadın biri erkek üç kişi konuşmadan kütüphane sessizliğinde oturuyorlar. doğrusu çalışmaya çalışıyorlar. yüzü bana dönük kadın, sol elini sol yanağına dayamış, sağ eli önündeki laptopun faresinde bilgisayara değil de uzaklara bakıyor. düşünceli. sırtı bana bakan kadın ise mini bilgisayarında harıl harıl çalışıyor. yüzünün yarısını gördüğüm, bir yabancı gibi kadınların arasında oturan bordo tişörtlü adam telefonunu kurcalıyor. aynı işi hemen arkalarında, cam kenarında oturan sarışın, uzun saçlı kadın yapıyor. tam karşımda, mekanın yaş ortalamasını yükselten, çok tonton bir de çift var. onlar kahve değil çay içiyorlar. ve benim gibi meraklı gözlerle etrafı izliyorlar. 
ilerideki kahve sırası şimdi daha kalabalık. saydım tam on kişi. sabırla bekliyorlar. şahsen ben beklemezdim. zaten geldiğimde de önümde bir kişi vardı. üç kişiden fazlasını bekleyemem çünkü. ama canım insanlar, kuzu kuzu ve sessizce bekliyorlar. kahveyi çok seviyorlarsa demek ki. böyle yeme içme tutkuları olan insanlara bayılıyorum. bir de gündüz uyuyabilenlere. hatta söylemiştim; çok kıskanıyorum onları. bir de kuşları. 
göksel dinliyorum işte böyle vakitler. çünkü seviyorum göksel dinlemeyi. hem ne çok! telefonumda yirmi dokuzuncu tekrarı yapacak kadar.
.
mekanda çalan müzik ve kulağımdaki şarkıya bir de ortamdaki insanların aşırı acıklı gürültüsü eklenince kahveciyi terk etmek kaçınılmaz oldu. bu pazar insanlarını latte, mocha, cappuccino ve espressoları ile baş başa bıraktım. ahmet haşim’in merdivenleri çıktığı gibi deniz kenarından merkeze yürüdüm ağır ağır. amacım aç karnımı doyurmaktı. köşede nezih kitabevini görünce vedat abi’nin (özdemiroğlu) tavsiye ettiği necib mahfuz’un midak sokağı’nı alayım dedim. son derece kibar olan dükkan sahibi belli ki kitabı duymamıştı. midak sokağını mithat sokağı anladı. sorun değildi. bilgisayar vardı. baktı. fakat aradığım kitaplar konusundaki makus talihime bir kez daha yenik düştüm. çok istediğim bir kitabı ilk seferde yine bulamadım. evet, devir internet devriydi. ama ve lakin oradan siparişle en az iki üç günde gelecekti. dahası alacağım kitaba dokunmalıydım. rastgele bir kaç paragrafını okumalı, koklamalıydım kitabı. 
kabul ediyorum biraz alaturka bir huy bu sevgili doktor. ama tıpkı göksel dinlemeyi sevdiğim gibi seviyorum bu huyumu da. 
.
sıcak değil de nemin, susuzluk değil de açlığın daha çok etkilediği koca bedenimi mahallenin hatta ilçenin en güzel rüzgar alan, en kuzey cepheli kebapçısına zor attım. cadde sıcağın etkisiyle olacak ı am legend filmindeki gibi ıssız. tek tük özel araç. bir iki insan geçiyor. rüzgar sahilin aksine kuvvetli ve daimi. anlaşılan bu mekanı keşfedebilen yalnız iki insanız. ben ve üç masa ötemde sigarasını tellendiren richard gere’ın türkiye şubesi beyaz saçlı, beyaz gömlekli abi.
şimdi karnım tok. sırtım pek şekilde keyif çayımı yudumluyorum. lakin keyfim yok. çayı iyi değil. hatta çok kifayetsiz. özensiz. oysa çay benim; hayati sıvım. katıldığım bir instagram deyişine göre türklerin serumu. ama işte buranın çayı. bazı hayatlar gibi buruk. hüzünlü bile değil. resmen acı. aralıkla ocak arası bir kış sertliği var. oysa ve hani birazcık eylül katmış olsalardı. birazcık ilgi. birazcık sevgi içine. hayyam’ın olağanüstü çayını, yahut bir vakit çerkeş’te yol kenarında muazzam tadına vardığımız çayı bahis bile etmezdim burada. o yüzden değil ikinci çayı istemek ilkini bitirmeden hesabı istedim. mutsuzdum. nazan öncel’in girişteki sözü geldi aklıma hesabı öderken. gülümsedim. garson üzerine alındı. gülerek “yine bekleriz efendim.” dedi. bir şey demedim.
.

24.08.2019

yazar ne yazar ne yazamaz!

ha deyince yazmak zor. çok zor. bunu ikimiz de biliyoruz. hem dünya da biliyor, uzaylılar da. sait faik zaten biliyor. yoksa nasıl yontacaktı kalemin ucunu, bir elma çakısıyla.
..
ama boş boğazların aksine, ‘ben söylemiştim’ demeyi çok severim. 
çünkü söylemiştim.
ben ‘ısmarlama yazı’ yazamam. üstelik şiir de yazamam. sadece düz yazarım. onu da hissettiğimde. büyük bir boşluğu yahut mutluluğu. ortası yok. grisi de. çünkü benim dünyam bu. siyah ve beyaz. 
..
ha deyince diyorum yazmak çok güç.
n’olur ısrar etme.
 nasılsın diye sor. en sevdiğim yazarı veya çiçeği sor. yahut bir elli sekizlik beden eğitimi hocam gibi -benimle mi yoksa kendiyle mi dalga geçtiğini hala anlayamadığım şekilde- yukarıda havalar nasıl diye sor. ya da ve ne bileyim, en nefret ettiğim problemleri, mesela; a ve b noktasından kalkan iki ayrı aracın taşıdığı işçilerin bir havuzu, ali’nin babasının kayınçosu kaç yaşına bastığında dolduracağını falan sor. ama.
ama işte.... 
ha deyince iki kelimeyi bir araya toplamak, sonra onları çarpıp bölmek falan ağır matematik işi. kaldı ki matematiğim hiç iyi olmadı orta öğretim müfredatında. hiç iyi olmadı.
..

hem ben istemez miyim sanıyorsun şurada her gün düzenli olarak yazayım. özenle seçilmiş kelimeleri toplayıp evvela kendimizi, sonra dünyayı ve nihayet emel müftüoğlu'nu hayatın bayram olduğuna inandırayım. el ele tutuşup hep birlikte sonsuza uzanalım falan. 
ama işte hayat; “sen yazmak için hayaller kurarken olagelen başka şeylerdir.” caretta carettaların ölmesidir. kadın cinayetlerinin artmasıdır. ormanların yanmasıdır. denizlerin kirlenmesidir.
.
ha deyince yazmak, ikimizin de bildiği bir şey artık. 
çok zor.
lakin ve öte yandan; yazmak eylemi başlı başına büyük bir lütuf insan evladı için. bunu da çok iyi biliyoruz. yüz yüzeyken mesela bunları anlatmam imkansız gibi bir şey. sesler, renkler ve sonra mimikler giriyor araya. yazmak ama. başka. bambaşka.
..
hem yazmak elbette ve her zaman böyle zor değil. bazen ve ezbere sakızgülü'nden bahariye'ye oradan moda'ya çıkmak kadar kolay ve keyifli. yine de ve kesinlikle salt emre aydın dinleyerek ve eylül'ü düşünüp beklemekle oluşmuyor bunca devrik cümle yığını. elbette ki her bir cümlenin mazisi var ve kalbimde sızısı. orta bir türkçe öğretmenimden lise iki edebiyat hocama, kemalettin tuğcu'dan yakup kadri karaosmanoğlu'na, çocuk bahçesinden radyo tiyatrosuna varan bir emek harmanını unutmak en hatasız teşbihlere bile günah çıkartmayı şart koşar bu alemde. zira ilk dersimiz vefa'nın sadece bir semt adı olmadığıydı mahalle mektebinde. sonrası üç korner bir penaltı, kısa çöp, uzun eşek ve tabi ki afili abiler, fettan ablalarbazen de ufuktaki beyazlığa güvenip yaz yağmurlarına, bahar yağmuru muamelesi yapma kolaylığıdır yazmak. aldanıştır. kabulleniştir. devam etmektir. 

ama ve son tahlilde yazmak diyorum sevgilim; kanatsız uçmak gibidir.
.
sufle - köprüaltı

18.08.2019

kuşlara iyi bakın*


bir kez daha, kafileler halinde gidiyorlar. ama ne güzel göç ediyorlar. döne döne, adeta aşağıda -benim gibi- onları hayranlıkla izleyenlere, bu anları metrelerce aşağıdan ölümsüzleştirmeye çalışanlara reverans yapıyorlar.
defaetle söylemiştim. yine söylüyorum. çünkü ölümüne kıskanıyorum onları. kanatları olduğu için. özgürce uçabildikleri için. bütün okyanusları kucaklayabildikleri için.
.


adalar üzerindeki bu kaçıncı kafile bilmiyorum. ama zarifoğlu gibi hatta hep birlikte içimizden düşünüyormuş gibi sorabiliriz.
nereye gidiyorlar?”
nereye?
bize anlatmak istedikleri nedir? 
bu gel-gitlerden öğrenmemiz gerekenler örneğin?
bulutlara, eşsiz maviliğe erişmek için o şekilsiz, çirkin, insanı boğan gri binaları yükseltmenize hiç gerek yok mu diyorlar mesela. mavi gezegene saldığımız gazların, diktiğimiz betonların sadece insanoğlunu değil tüm canlıları tehdit ettiğini mi söylemek istiyorlar?
nedir, mesele nedir?
 bize öğretmek istedikleri hayatın gizi nedir, nerededir, gittikleri yerde midir?
.
* didem madak
.

17.08.2019

akşama doğru azalırsa yağmur

beklenen ama aniden bastıran yağmur. ayıptır belki söylemesi ama bir alışverişin merkezinde mahsuruz. düşünmek için değil fakat yazmak için vaktim oldu. şimdi hatırı sayılır bir kalabalık, meşhur bir kahvecinin tahta masalarında oturuyoruz. kimimiz yorgun, kimimiz vurgun. bazılarımız kahve içiyor. bazıları mozaik pasta yiyor. sarışın, kalın siyah çerçeveli gözlüğü olan genç kadın ise hem kahve içip hem börek yemek için dolu olan masayı boşalttı. kendi tepsisini özenle yerleştirdi. belli ki keyif işi yapacak. ama müziği yok. oysa müziksiz olmaz. olmamalı.
az ötede, bir kısım yağmurzede kahvecinin sigara içilen saçağının altına yeni cami'de yem bekleyen kuşlar gibi tünemiş, beyaz dumanlar salıyorlar gökyüzüne.
beride saçlarını topuz yapmış, enine, kırmızı-beyaz-mavi, rengarenk tişörtü olan esmer kadın hararetli bir şekilde telefonla konuşuyor. karşısındaki sakallı adam tüm dikkatiyle onu dinliyor. ama ve sanki birazdan ilan-ı aşk edecek de söyleyeceklerini zihninde toparlamaya çalışır gibi. öyle dikkatli. bir yandan öyle tedirgin.
sol çaprazımda bir oğlan çocuğu, sevinçle ve işaret parmağıyla annesine beni gösteriyor. galiba gözlüğümü. eski istanbul insanları gibi gülümsüyoruz karşılıklı. sonra ve hemen yanımdaki beyzbol şapkalı abi koca avm'ye sığamadı bir türlü. hart hart tahta sandalyeleri çekiyor. bir çekti. ters baktım. anlamadı. iki çekti. kaşlarımı çattım. görmezlikten geldi. eh artık üçüncü çekişte günah benden gitti. dayanamadım.
"o sandalyeyi kaldırmadan, bir daha çekersen seni o sandalyeyle öldürürüm!"
demedim tabi öyle bir şey. zaten bir daha da çekmedi adamcağız. hem ben öyle bir insan mıyım sevgilim? teessüf ederim.
.

kulağımdaki müzikler bir bir değişirken etrafa daha geniş açıdan bakıyorum.
sanki zaman durmuş. yahut büyük bir felaket olmuş da bir grup insan kocaman bir fanusun içine sıkışmış gibiyiz. hareketlerimiz her zamankinden daha yavaş. büyük şehirde, büyük bir alışveriş merkezindeyiz ama telaş yok. koşturmaca yok. sanki rüyada gibiyim. 
öte yandan umursamaz olanlar normal yaşamına devam ediyor, çay kahve içiyor. endişesini her daim cebinde taşıyanlar neredeyse iki saattir dinmeyen yağmuru giriş kapısının önünde düşünceli gözlerle izliyorlar. aşıklar el ele, göz göze koridorlarda volta atıyor. bazıları üst katta yağmurdan habersiz yemek yiyor. romantik gerilim filmi gibiyiz.
.
yağmur az önce dindi. taksi bulamayanlar taksi bulmaya başladı. arabası olanlar, arabalarına gidebildi. kahveci dükkanı, festivali sona eren şehrin öksüzlüğüne ve eski sıradanlığına kavuştu. şimdi işte; bir kaç kahve bağımlısı ve benim gibi tembel, rehavet insan kaldı burada. şu noktayı koyduktan biraz sonra ben de terk edeceğim burayı. nokta.
.

14.08.2019

ah o gemi


çok uzaklarda, bir gemi görüyorum. kınalıada açıklarında seyreden bir şehir hatları vapuru. yani öyle olmalı. çünkü ben miyopum sevgilim. ama şimdi mevzu bu değil. asıl söylemek istediğim; ‘ahh o gemide ben de olsaydım.’ ve o gemi önce kadıköy’e, oradan sirkeciye değil de çanakkale boğazından firar edip yunan adalarına selam verse. adriyatik’e bir bakıp çıksa. sonra da sardunya önünden, cebelitarık içinden atlas okyanusu’na açılsa. hepsinden mühimi; o geminin kaptanı ben, tek yolcusu da sen olsan. ne güzel olurdu? ne güzel..
.
sade - the big unknown

13.08.2019

özgürlük


çok kahrımı çekti. yaz demeden, kış demeden, yağmur çamur dinlemeden kimseye anlatmadığım onlarca derdimi yalnız o dinledi. içmeyi bir türlü beceremediğim sigaranın dumanına sadece o katlandı. etrafımda kimse kalmadığında bir tek o teselli etti beni. yoluma yoldaş, kışıma yorgan oldu. şimdi işte bir bayram sabahında, tam iki yıl sonra özgürlük parkındayım. hiç bir yere sığamadığım, gidecek bir yer bulamadığım yapış yapış istanbul ağustosunda yine o kucak açtı. pek çok şey gibi burası da değişmiş. öyle ya; değişmeyen tek şey değişimdi. hayatın bizatihi kendisi değişmekti. yıldan aya, haftadan güne, saatten dakikaya, saniyeden saliseye. her şey çok çabuk değişiyor. bir saniye önceki benle sonraki ben bir olmuyoruz.
.

marmaray’a ilk kez bugün bindim. tavandaki mekanik ses göztepe dediğinde irkildim. çünkü iki çok mühim anım vardı bu istasyonla ilgili. anonsu duyar duymaz huysuz bir kısrak gibi kıpırdandım oturduğum yerde. telaşlandığımı gören yanımdaki abi; “göztepe” dedi. değişikliklerden mi yoksa anılarımdaki silik izlerden mi bilmiyorum kıpraşmaya devam ettim. bunu gören abi “göztepe göztepe” diye ikiledi. “eski istasyon mu?” diye sordum. 
evet” dedi. oysa hiç bir şey eskisi gibi değildi artık. bunu ikimizde biliyorduk. gözlerimden ikna olmadığına kanaat getirmiş olmalı ki bu kez; “bana sor sen. göztepe eski istasyon burası” dedi. uzatmadım. feneryolu’nda indim. eyüppaşa sokağı’na girdim. yolun kenarından ve gölgeden yürüdüm. olanları düşündüm. burada geçen 15 yılımı. hayatımı. ne yaptığımı. bundan sonra ne yapacağımı. işyerindeki mühim analiz toplantılarda olduğu gibi bir sonuca varamadan dağıldım.
.

mekanın tek kafesine yöneldim. suyun kenarında en güzel yerler çoktan tutulmuştu. ortada, etrafı sakin bir masaya oturdum. 66 numara. bu numaradan iyi bir hikaye çıkar aslında diye düşündüm. düşündüğümle kaldım. masama bir tırtıl düştü. davetsiz misafir hoş gelmişti. ama yalnız değildi. etraf tırtıl ordusuyla doluydu. garsona sordum. “bu sene böyle oldu abi” dedi. sonra çay söyledim elindeki menüyü masaya bırakmasına fırsat vermeden.
.

kafeden, kalabalığından çabuk sıkıldım. ucuz amerikan filmlerinden aparma bir hareketle çay ücretinin biraz fazlasını masaya bırakıp çıktım. eskiden parka yürüyerek gidip geldiğim evimin yolunu tuhaf hislerle izledim. kısa bir tereddütten sonra bu kez minibüs caddesine yöneldim. mustafa mazhar bey’de yine gölgeden yürürken, güzel esen, temiz bir pastane gördüm. üstelik köşedeki masası da boştu. yola hakimdi. rüzgarı ağustos normallerinin üstündeydi. diğer kafelerin aksine masalar arasında yirmibin fersah vardı. insanlar dip dibe oturmak zorunda değildi. en çok bu özelliğini sevdim. hem su böreği de fena değildi. ama benim için en önemli kriter olan çayı çok güzeldi. ikinci çayı bile..

12.08.2019

beş vakit - 20

sabah :
zengin adamdan zarar gelmez, fakir adamdan zarar gelir” dedi yanındaki kır saçları alnının üstünden ve kafasının tepesinden açılmış, gözlüklü arkadaşına. “öyle mi?” dedi gözlüklü. berikisi üniversite kürsüsünde ders verir gibi devam etti. “fakir adam kıştır, soğuktur, üşütür insanı. oysa zengin adam, yazdır, sıcaktır.” içimden bu teze katılmadığımı söyledim. otobüsüm gelmeseydi belki dışımdan da söylerdim.
..
.
öğle:
"burası dedi tam emekli yeri. sessiz, sakin. çıt çıkmıyor sabah akşam." 
haklıydı. şehrin ortasında, büyük şehrin gürültülü keşmekeşine bulanmamış. saklı bir cennet, adeta çölde bir vahaydı. o şansını kendi yaratanlardandı. marjinaldi. hırslıydı. lise birincisiydi. üniversitede de hayli iyiydi. boşlukları sevmezdi. bir koltuğunda değil iki, üç karpuz birden taşırdı. şimdi işte bu dünya cennetinde mutsuz.
 “niye böyle?” dedi. sustum. çünkü cevabını bilmediğim değil de en çok cevabını bildiğim sorulardan korktum ben. bir kez daha “neden?” diye sordu. yine sustum. uzunca bir süre sonra sadece “babanı aramalısın” dedim. 
ben oradayken aramadı. sonra aradı mı bilmiyorum.
..
.


ikindi:
bayram ve tatil dolayısıyla budanmış bir ağaca dönen şehirde yine de hatırı sayılır bir kalabalığı olan işlek kafelerden birinde gölgeleniyorum. caddede hareket eden araç ve insan sayısı her zamankinden daha az. hani bazen kaptırınca, esen rüzgarın da tesiriyle orta halli bir anadolu şehrinde olduğunu bile hayal ediyor insan.
şehrin bu geçici sakinliğine rağmen düşünüyorum da ; sait faik, günümüz dünyasında ve mesela istanbul’da yaşasıydı. ne yapardı? burada insan ve hikaye çok deyip kalemini yine iştahla mı yontardı. yoksa sokaklarından insan akan bu gürültü şehirden yorulup daha eylül gelmeden ağustosun on ikisinde dökülen yaprak misali erkenden pes mi ederdi? orhan veli ya da? 
ne yaparlardı?
..
.
akşam :
annemle evinin balkonunda benim demlediğim çayı içiyoruz. bana sorarsan süper bir çay. dünyanın en iyi demlenmiş ikinci çayı. çünkü söylemiştim; dünyanın en iyi çayını babam demlerdi. ama işte annem her vakit olduğu gibi bunu da beğenmedi. lafı değiştirdim. akşam sefalarını ve diğer çiçeklerini sordum. gözleri parladı. “hava serinledi. birazdan sulayalım mı?” dedi.  “olur sulayalım” dedim. ama emeğimin peşini de bırakmadım, ekledim. "tamam babam kadar kimse yapamaz ama hadi itiraf et benim çayım da o kadar kötü değil di’migüldü. çok içten güldü. fakat bu kez gözlerinin derinliğindeki hüznünü gizleyemeden güldü. ama çok içten güldü..
.
yatsı :
niye bilmem, zaz’dan  ‘la lune’ şarkısını dinleyerek bu vakti yazmaya çalışıyorum şimdi. elbetteki telefonumdan rastgele seçtiğim ilk parçaydı. sonra değiştirmedim. yineleye bastım. şimdi döne döne zaz söylüyor. la lune mösyö. la lune madam. la lune.
oysa bir vakit şöyle demiştim. yahut bir yerde okumuştum. emin değilim.
keşke hayatımızın da bir pause tuşu olsa. çok bunaldığımızda o tuşa basıp nefeslenebilsek. yeterince güçlü hissettiğimizde de kaldığımız yerden, istediğimiz sorudan yeniden başlayabilsek. ama işte hayat gerçek bir sınavdı. ve dört değil bazen bir yanlış bütün doğruları götürmeye yetiyordu. çünkü feridun abi haklıydı. hep haklıydı. hayat bize şekil yapar, matematik kandırır, sezen hüzünlendirirdi. 
evet..
..
.
.
morcheeba - blood like lemonade

10.08.2019

bu bayram barışır mıyız? - 2

sona doğru yaklaştıkça, -çok muhteşem olmasa da ve hatta biraz acımtrak olduğu halde- başlardaki anlarını, deneyimlerini daha çok özlüyor insan. en azından ben de böyle oluyor. belki fabrika ayarlarım böyleydi ve ben yeni farkına varıyorum. bilemiyorum.
bildiğim; anneme her geldiğimde siyah beyaz fotoğraflarımıza daha çok bakıyorum. 


çocukluğumdan bu yana pek sohbet etmediğim annemle, her gelişimde daha çok sohbet eder buluyorum kendimi. keza annemin her cümlesi, her kelimesi beni çocukluğumun ve ilk gençliğimin bir başka anısına yuvarlıyor her seferinde. biraz kafam gözüm yarılıyor ama değiyor. yirmi beş yıl içinde yaşarken fark etmediğim evimizin küçük detaylarının farkına varıyorum. bu kimi zaman duvardaki bir çatlak olurken kimi zaman da kapının buzlu camındaki desenler oluyor. bazen de güneşin odaya geliş açısı oluyor. bu vakitler, annemin bahçeye ektiği bitkilerin tomurcuklanıp çiçek açması gibi açılıyor tüm algılarım, duyularım. ister istemez o günden bugüne gelinen yoldaki kırılma anlarım, yol ayrımlarım, tereddütlerim, ön yargılarım, heyecan ve coşkularım, korkularım, kararsızlıklarım, ayak diretmelerim, duygusallıklarım, gaddarlıklarım, cahilliklerim, ukalalıklarım ve daha bir sürü şeyim bir hesap cetveli olarak geliyor önüme. o zamanki aklım ve şimdiki aklım. şarkının dediği gibi; ‘konuşsam faydasız ya, ama susamıyorum.’
.
sona doğru yaklaştıkça diyorum kaçırdığı mutluluklara da üzülüyor insan. elinde olmayan kadere sonra. dünya çünkü fani. hayat kısa. kelimeler uzun. bir de şartlar denen o vahim şey. 
ne olurdu sanki zaman ikimiz için ayrı ayrı kırılacağı yerde tek bir noktada kırılsaydı da paralel evrenlere sıkışıp kalmasaydık. benim mars’lı tecrübelerim. senin venüs’lü sezgilerin. dünya bizim etrafımızı değil de biz dünyayı dolaşsaydık. homeros’un ilyada’sına karşılık, iki kişilik deliliğimiz. eşgalsiz mutluluklarımız.

bu bayram diyorum barışır mıyız?
.


.

4.08.2019

pazar 04.08.2019

pazarın sekiz buçuğunda dört vagon dolusu insan, yerin altında bir bilinmeze gidiyoruz. içinde bulunduğum vagon neredeyse ağzına kadar dolu. tünelin ucundan ne çıkacağını merak eden mülteciler gibiyiz. kimse konuşmuyor. çoğunluk uykulu. hatta yer yer gözleri kapalı. bazıları telefonda oyun oynuyor. üç beş kişi kitap okumaya çalışıyor. mecburiyetleri olmasa ülkenin yüzde sekseninin kıçında pirelerin uçuştuğu, horul horul uyuduğu bu tatil sabahında, ağustos sıcağında kimse yerinden kımıldamazdı eminim. ama işte mecburiyetler. sorumluluklar. arkadaşlıklar. 


.
yaklaşık üç sene önce gençliğinle karşılaşmıştım bu vagonların birinde biliyorsun. acaba yaşlılığına ne vakit tesadüf ederim, bilmiyorum. ama bildiğim ‘ne güzel yaş alırsın sen?*’
.
büyükçe bir meydana konuşlanmış kafede hafız’ı bekliyorum. söylemiştim; randevularıma erken gelme hastalığım var. şikayetçi değilim ama. dünkü cehenneme göre daha az güneşli, bol rüzgarlı bugün hava. hatta ufaktan yağmur da çiseliyor. öyle bir kaç dakikalık bahtiyarlık. rüzgar kulağımdaki şarkıyla birlik olup ruhumu yine uzak diyarlara uçuruyor. hiç bilmediğim, görmediğim hayallerle tanıştırıyor. misal hep tren yolculuğu dedik de bir mavi yolculuk hayal etmedik seninle. şimdi işte, ben ikimizin yerine o hayalin içindeyim. denize açılmışız. ama kıyıda bembeyaz evler de seçiliyor. ben diyeyim yunan adaları, sen endülüs. geminin ucunda öylece duruyoruz. konuşmuyoruz. bir oyun tutturmuş gidiyoruz. iyot kokusu ile birlikte aşkımızı içimize çekiyoruz. sonra yüzümüze çarpan su damlalarından oluşan mutluluklarımızı birleştirip tekrar denize salıyoruz. sonra yeniden tuzlu su parçacıkları. sonra yine özgürlük. sonra hafız’ın kart sesi.. selimmm. selimmm.
.
“vay ihtiyar kurt” dedi kucaklaştık. bilinçli bir hitap değildi. kurtluk, aslanlık. hafız böyledir. o an aklına eseni söyler. bugün kurt, yarın kartal, ertesi gün tavşan oluruz. ben alışkındım da toplum buna hazır değildi. hafız’ın bu destursuz girizgahından sonra ön taraftaki pazar kahvaltıcılarından bir kaç tanesinin boyunlarını geri esnettiklerini gördüm. gülümsemekle yetindim. biri gülümsedi. kaçak bakış atan diğer ikisi hiç bir şey olmamış gibi önlerindeki serpme kahvaltılarına döndü.
anlatacaklarımız birikmiş. eski ve yeni anılar birbirine karıştı. sonra içtiğimiz çaylar kana. seviyordum bu deli dolu adamı. fiko’yu da unutmadık. amanoslar’a canlı bağlandık. sonra ve her zamanki gibi dağıldık..
.
dönüş yolculuğunda, acıbadem’de iki sevgili tahteravalliye biner gibi karşılıklı oturmuşlar. yüz yüze. ama gözleri çok uzaklarda. can yücel’in iki insan arasındaki mesafesi gibi araları. birbirine yakınlar ama çok da uzaklar aynı zamanda. erkeğin sırtını görüyorum. kamburundan üzgün olduğunu anlıyorum. kadının ise yüzü net görünüyor. güzel. duru. ama hüzün bir yüze nasıl yakışıyorsa öyle güzel. aracımız hareket ederken, onlar hala uzaklara bakıyorlardı. aralarındaki buhranı tez vakit atlatmalarını diledim nazan öncel; ‘bu kaçıncı bahar’ı söylerken.
.
şimdi, balkona oturmuş sadık yarim adalar’a bakarak yaşadıklarımı tarihe not düşüyorum. peki ama niçin? onlarca cevap üretebilirim bu soruya. ama ve sanırım tek bir cevap kafi; unutmamak için...
..
.



3.08.2019

ağustos, mutluluk ve anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar

yalan yok! gece, melek ve bizim çocuklar gibi afili bir başlık olsun istedim yukarıda. ama işte bu kadar oldu. sorun mu? değil. peki o halde sorun ne? işte onu bilmiyorum sevgili viktor. doğrusu bir fikrim var ama emin değilim. zihnim ayrı, kalbim ayrı oyun oynuyor zira bu aralar. hani çoook eskiden, banliyö trenleri varken, marmaray yokken, haydarpaşa hala istasyonken ve işe trenle gidip gelirken, her sabah ama her sabah pendik’i geçip denizi görmeden bir inşaat levhasına kıpkırmızı boyayla yazılmış “alem göt olmuş” sloganını gördüğümü yazmıştım. işte içim dışım, zihnim ve kalbim o “alem” gibi olmuş bana oyun oynuyor canım viktor. ağustos neminde yapmayın oğlum diyorum. dinlemiyor ibneler. sağlı sollu, içeriden ve dışarıdan, yetmiyor rüyalarımda bile saldırıyorlar.  o da yetmiyor küçük meseleleri kendime hem dert hem yük ediniyorum. oysa doktor richard abimiz; “küçük şeyleri dert etmeyin. hepsi de küçük şeylerdir.” der her zaman. ama ben sanki derinlerde, çok derinlerdeki başka bir mutsuzluğumu ve huysuzluğumu gizlemek, bastırmak istercesine cuma günü işyerinde yaşadığım kıçı kırık, yüzeysel bir tartışmayı dert ediniyorum şu saatlerde.


içimdeki buhran geçsin diye sahile iniyorum, esen tatlı yaz rüzgarlarına rağmen geçmiyor. adaların arkasını kaplayan sis yığınına ve masmavi denize odaklanıyorum. sisler arasından çıkan gemi ve motorları saydığım halde yine geçmiyor sıkıntım. yorgunluk kahvesi. bir tutam müzik. bir kaç pragraf cümle okumak.. yok hala kafam ve içim yerli yerinde değil. tam o sırada ıssız arıyor. karşıya geçelim diyor. kabul etmiyorum. sahilde yalnız ne yapıyorsun oğlum diyor. anlamıyor. yalnızlıktan nefret eder. tadını alsa en çok o sevecek. ama bilmiyor. “ben de sıkıldım zaten eve dönüyorum” dedim. dediğimi de yaptım. kendi çayımı kendim gibi değil bu kez babam gibi demledim. biraz babamı özledim. biraz eski günleri. çayla birlikte uzun zaman sonra ilk kez bir film izledim. iki saat on dakika sürdü. fena değildi. buram buram yavşak israil propagandası koksa da sıkılmadan izledim. sonundaki müziği de çok sevdim. akşama belki bir tane daha hatta belki gece bir tane daha film izlerim. eski alışkanlıklarımı diyorum böyle tekrarlarla belki geri kazanırım. yarın da hafız’la buluşacağım. altı ay sonra ilk kez. oysa bir, en fazla bir buçuk ay uzardı abisi fikoyla birlikte buluşmalarımız. aylardır hücrelerimi saran şu atalet duygusundan kurtulursam belki ağustosla da baş edebilirim hem. ama işte özlemlerimle nasıl başa çıkabilirim bak onu bilmiyorum sevgili viktor. onu çünkü hiç bilmiyorum. ama işte şu yazı çizi işleri var ya bir kaç saatliğine de olsa ayağını ve ruhunu yerden kesiyor insanın. bu dünyadan alıp orta dünyaya, oradan kış tepesine ve nihayet hep hayalini kurduğum; yeşilin her tonunun, eşsiz maviliğe hem dik hem paralel uzandığı, etrafta klmsenin olmadığı, sadece dalga seslerinin duyulduğu, bu dünyadaki cennetime götürüyor. elbet anlamını bile bilmeden sevdiğimiz şarkılar eşliğinde. ama ve oysa daha gitmediğim, görmediğim nice yerler var benim. üstelik gitmesem de görmesem de çok seveceğimden emin olduğum. misal daha dün, yıllar sonra beni facebooktan bulup arkadaşlığımızı tekrar harlandıran arkadaşım gökçeada’yı öyle bir anlattı ki az daha kaza yapıyordum. çünkü cuma akşamıydı. istanbul ve trafiği çılgın atıyordu her zaman ki gibi. kaderime yahut cesaretsizliğime ve bahanelerime söverken kırmızı yanmış. öndeki mercedese vurmama ramak kala durdum. kerem dedim lütfen bu bahsi kapatalım. yoksa benim ayarlarım bozuluyor. çıplak vatandaş gibi arabayı bırakıp asfalt ortasında koşasım geliyor dedim. güldü, dalga geçti pezevenk. “ooo dedi sen asıl eylül’de göreceksin oraları. tam senin istediğin kıvama geliyor. hem daha bunun bozcaada’sı, datça’sı, kaş’ı var” dediğini hatırlıyorum en son. kendime geldiğimde nasıl becerdiysem benzinliğe çekmişim arabayı. ve içeride son ses amy winehouse çalıyordu. hemen sonra zarifoğlu düştü aklıma, onun gibi mutluluk üzerine bir cümle söylemeyi düşündüm. bulamadım.
.