29.07.2018

26. mektup

balkona koyduğum katlanabilir masanın bir ayağı topallıyor ne vakittir. az önce çayımı dökünce, bir bankanın vermiş olduğu eşantiyon bloknotlardan sekiz on tanesini katlayıp altına koydum. topallaması tam geçmedi ama eskisinden iyice oldu. çayımı güvenle içebiliyorum artık. keşke diyorum bütün meselelerimiz böyle olsa. altına özel bir bankanın yahut hastanenin eşantiyon kağıdını koyarak halledebilsek.
misal hep bahsedilen öteki evren gerçekten olsa en paralelinden. ve evrenler arası yolculuklarımız olabilse. o vakit işte bazı şeyler şimdikinden çok daha kolay olurdu. hani diyorum bu alemde ve rüyalarda buluşamazken kim bilir kaçıncı paralelde buluşurduk. umut dünyası işte. ömür bitmeyince ümit de bitmiyor.

geçenlerde uzun zamandır görmediğim ve durumumuzu bilmeyen bir arkadaşım seni sordu. bozuntuya vermedim. 
“iyi” dedim. “çok iyi!”
iyisin değil mi?
iyi ol.
.
ben?
ben bir acayibim. tıpkı bu temmuz sonları gibi. sıcaklık ve rutubet artarken, rüzgar ve yağmur da şiddetini artırıyor. iklimim bozuldu sanki. karışık haller. balkonda tek şemsiye yetmez oldu. iki şemsiye, iki rejisör koltuğu ve bir masa bütün sermayem. ama filmim hep eksik. hep yarım. çünkü sen...
neyse, geçelim bunları şimdi.
hem söyledim. benim ümidim baki.
şimdi misal -bilhassa senden sonra- ve boş vakitlerimde hep birhan keskin okuyorum. biliyorum, bir gün birlikte okuyacağız. o vakte hazırlık olsun diye altını çizdiğim keskin kelimeleri okuyorum.
bazen de unutmayayım diye geçtiğimiz yolları yürüyorum. hansel’le gratel gibi anılarımızı serpiştiriyorum adımladığımız sokaklara. sonra işte çay içtiğimiz kafeler. dolaştığımız kitapçılar. bazıları kapanmış. yerlerine kumpirci, gümüşçü falan açılmış olsa da anılar taptaze. yerli yerinde. ümidim de öyle.
.
ama dedim ya biraz karışığım bugünlerde. şimdi işte birhan hanım’ı bırakıp cemal süreya’yı yaren edindim kendime. zira tren yolculuğu diyor. güzel günler diyor. bilirim tren yolculuklarını ne seversin. e bende severim. bir hayalim vardı hani. aslında bir sürü var da... senli ve benli olan en büyük hayalimi diyorum. cumbalı bir ev. küçük. mütevazı. cumba demirlerinde gözün gibi baktığın çiçekler hani. o evin işte yüksek giriş de olsa bir balkonu varsa ne güzel olurdu. kış güneşi mutlaka vuracak ama! tren yolculuğunu diyorum, nasılsa yaparız.

lakin hayat çok tuhaf! ne yapacağını, ne yazacağını şaşırıyor insan. tam kızartma düşkünü komşularımdan bahsedecekken bir kuş kondu balkon demirine, iki metre ötemde. ama nasıl siyah bir kuş. hayır karga değil. bir cins güvercin. ama nasıl güzel. fotoğrafını çekip göndermek istedim. ben çekene kadar uçtu gitti. tıpkı kısa süreli mutluluklarım gibi. huzura en çok yaklaştığım zaman oysa kuşları gördüğüm vakitler. bir de işte seni özleyip özleyip karaladığım bu satırlar...

ama ve yine ne çok bahseder oldum kendimden değil mi?
sahi sen nasılsın? 
nicesin?
yaz bana. o sarı kağıtlara*

bu sabah yaşlı bir çift gördüm parkta. görsen öyle şirin, öyle sevgi dolu yürüyorlardı ki kıskandım. yaşlanıp öyle kolkola yürüyelim mi? ne güzel yaşlanırsın sen*
.
hayallerim var demiştim. sıradan ama bir o kadar imkansız görünen hayaller geliştirmekteyim. hüznümüz çünkü sevgilim. gözlerimizden çok dinlediğimiz şarkılarda ele veriyor artık kendini. 
bilmiyorsun!
bu mektuba ikindi vakti başlamıştım aslında. tam toparlayıp yollayacakken bir telefon trafiği başladı ki sorma. nerdeyse bir ömre sığabilecek bütün talihsizlikler bir pazar akşamüstüne sığındı. neyse ki halledip eve döndüm. şimdi şehrin yalancı ışıklarına karşı yazıyorum kalan satırlarımı. fondaki müzik değişti elbet. ahmet kaya oldu. 
hüznümüz çünkü sevgilim. 
artık biliyorsun....

.

* cemal süreya - on üç gün mektupları
.

29 temmuz

deniz kenarına diye çıktım. dolmuşlar dolu gelince semtin parkına kırdım rotayı. doğrusu bu ya bu rutubette değil hareket etmeye nefes almaya takatim yoktu. bazen işte; yaşadığın şehir ne kadar büyük olursa olsun, seçeneklerinin oluşu yahut imkanlarının çokluğu yine de eylemsizliğini kıramıyor. zamanın ve acının bir türlü geçmek bilmediği küçük bir anadolu kasabasındaki sıkışmışlık hissini aşamıyorsun. makus talihinin labirentlerini yıkamıyorsun. ve “sonuçta nasıl olsa hepimiz ölmeyecek miyiz”e bağlıyorsun. 

elbette ben de isterim buralarda her daim güzel, mutlu ve umutlu şeylerden söz edeyim sevgili rose. ama ve sen de çok iyi biliyorsun ki iki gün önce burada esen olumlu hava yalancı bir bahardı. serinletmeyen, aksine harareti harlandıran bir yaz yağmuruydu. açlıktan kırılırken dişin kovuğuna bile gitmeyen yiyecekti.

al işte; daha şimdiden yarısından fazlası dolu olan parkın unum hali: az ilerimde bir dede tahterevallinin etrafındaki üç torununa adil davranma telaşında. hemen yanındaki salıncakta gökyüzüne ulaşmaya çalışan çocukların yanındaki orta yaşlı abla ve abi de onlarla yarışıyorlar. beş yaşlarındaki sarı kafalı çocuğuyla önümden geçen baba, sol elinde çocuğun scoterını taşırken sağ elinde birazdan facebooktan canlı yayın yapacağı telefonunu tutuyor sımsıkı. sağ çaprazımda ise çekirdekten biraz hallice bir aile, yeşilliklerin üzerine özenle seriyorlar aile boyu hasırlarını. ve aynı titizlikle yerleştiriyorlar piknik malzemelerini. birazdan son ses dinleyecekleri radyo-teyplerini. arada da şen ve şuh kahkahalar. siyaset ve spor münazaraları. tam karşımda ise sarıya çalan tüyleri ve yumuk gözleriyle dünya yakışıklısı bir köpek pirelerini ayıklıyor. 
benim yapacak daha iyi bir işim yok. onları yazıyorum.

bazen de böyle, sahra çölünde susuz yahut leylasız kalmış mecnun gibi yazmak istiyorsun. ama kelimeler boğazına boğazına diziliyor. bir türlü cümleleşmiyor. o zaman işte sıcaktan kavrulan balkonda bir tutam rüzgarı bekler gibi boğazımda düğümlenen harflerin anlamlı birer cümleye dönüşmesini bekliyorum. böyle sartre bulantıları gelince beğenmiyor geri itiyorum. yutkunuyorum. ben yutkundukça arsızlaşıp çoğalarak geliyorlar.

dedim ya; yoksa ben de çok istiyorum güzel şeyler yazayım. emel müftüoğlu’na sardırayım. hayat bayram, insanlar el ele tutuşsa ve hep kardeş olsa masalına inanayım istiyorum. hayvanları sevelim. yerlere tükürmeyelim. gereksiz ışıkları falan hep söndürelim istiyorum. kendimiz için istemediğimizi başkaları için de istemeyelim. pırasayı, bamyayı sevelim diyorum. içimden hep bunları geçiriyorum. ama ve sokağa çıkıp otobüse metrobüse binince bütün iyi niyetlerimi bir bir asıyorum ahmet kaya gibi. insanlardan ve yarattıkları kaostan, gürültüden koşarak uzaklaşıyorum. eve kaçıyorum. balkonda esecek serin bir rüzgarla, defterime yazacak iki cümle için bildiğim bütün duaları okuyorum.
.
french latino - historia de un amor

27.07.2018

bazen olur


bazen olur böyle. bir sabah uykusunun ortasında diline dolanan neşeli bir şarkı gibi. hem de pollyanna'yı kıskandıracak bir optimizm. destursuz ve amansız bir mutluluk. dünya ve dertlerinden münezzeh bir sevinç hali. güzel şeyler olacakmış hissi.
delilsiz. sebepsiz. zahmetsiz.

bazen diyorum olur öyle. hani durduk yere basan sevimsiz sıkıntı gibi sebepsiz bir iyilik hali dolar içine. kendini unutturacak kadar nadir gerçekleştiğinden böyle hisler farkına varamazsın ilkin. varsan bile saniyelik, gelip geçici bir histir dersin. lakin değildir. biraz daha sürünce bu kez  “uğraşacak başka adam mı yok oğlum bak git” diye şeytanı terslersin. oysa o da değildir. çünkü ve zira öğleden sonra üç gibi önce ve durduk yerde herkesle gülümseyerek konuşmanızla, bir yıllık espriyi bir saatte tüketmenizle başlayıp sonra cuma trafiğine ve sizi ahmaktan fena ıslatan doluyla karışık yağmura bile aldırmamakla devam eden uzun metrajlı bir iyilik hissidir bu. öyle ki tüm hücrelerinle hissedersin. gökkuşağını ilk kez görmüş gibi. 
öyle şaşkın. öyle renkli. öyle sevinçli.

bazen işte, olur böyle. bendeniz şarkısı gibi bir his çöreklenir içinde bir yerlere. anlamazsın önce. ama o ısrar eder. 
 “hadi gel müjdeler ver” der.
apansız. sorgusuz. sualsiz.

hem öyle mutlandıran, öyle umutlandıran bir duygudur ki; yıllardır görmediğin, hep özlediğin birini görecekmiş veya iki satır kelamını duyacakmış gibi olursun. yahut gittiğin her beşiktaş maçı öncesi dolmabahçe’de stada üç adım kala ruhunu çevreleyen o heyecanla karışık sevinç hissiyle sarmalanırsın. ya da ve sanki midenin tam ortasında uzunca bir süredir oturan öküzün kalkıp gitmesi gibi ferahlarsın. 
adı henüz konulmamış bir iyimserlik hali diyorum.
bazen olur..
.
.

22.07.2018

hadi bi’cesaret

ismini vermek istemediğim özel bir hastanenin turuncu karton çantasına doldurduğum üç kitap, bir kurşun kalem ve aile boyu bir kulaklıkla iki gündür balkona çıkıp iniyorum. lakin ne okuyabiliyor. ne de yazabiliyorum. sadece dinliyorum. günler, haftalar öncesinden telefonuma kaydettiğim şarkıları. çünkü yeni bir şey yok. zaten yeniyi ekleyecek, eskiyi eleyecek gücüm de yok. zira canım candan haklı. ceza da haklı. bu şehir çünkü insanı hep kandırıyor. hayli yoruyor bu şehir. 
aylardır ve belki yıllardır avutuyorum kendimi. bir elin parmaklarından daha az kalan emeklilik yıllarımı sayıyorum. gideceğim günü falan. 
rus ruletinden farksız aslında. çünkü ve zira; yarının garantisini kim verebiliyor? 
az daha, biraz daha diye diye bugüne geldik. lakin motor durdu kaptan. kaç kuvvetinde ve ne yönden estiği bilinmeyen rüzgarda savruluyoruz artık. bodoslama bir yere geçirmek an meselesi. yahut rüzgarın durması ve açık denizde köpekbalıklarıyla dans etmek diyorum...
..
dinliyorum demiştim. eskicinin narasını. şımarık çocuk haykırmalarını. aylak martıların çığlıklarını. yaz boyu ve her hafta sonu mahalleden eksik olmayan düğün konvoylarını. davul, zurna seslerini. karşı otelin gösteriş budalası hava fişek gösterilerini falan.



sonra da oturup sevgili dostlarımın doğa fotoğraflarını ‘layklıyorum’.
misal az önce sevgili kardeşim fiko’nun köy resminden sonra benim şalter attı.

 “benim köyüm de çok güzel lan. ben niye gitmiyorum! gidemiyorum.”

ama temelli.
lakin dönmemek üzere.
fakat....
..
n’aptım, biliyor musun?
hiççç...
bir yanda hayaller, öte yanda gerçekler vardı zira.
bir de işte; o öbür yanım. korkak diğer yarım!
yapabildiğim tek şeyi yaptım! oturdum bu yazıyı yazdım..
..
bir şarkı vardı hani eskilerden. hadi bi’cesaret diyen.. sıla mıydı sezen aksu muydu yoksa söyleyen?
o geldi işte aklıma birden.

balkonda gün boyu ve daha yeni yeni esmeye başlayan rüzgarla birlikte böyle bir deli cesaretinin gelip beni bulmasını bekliyorum bir gün. yoksa her şeyin hallolmasını beklersem eteğimde taş, heybemde hesap çok. hem yapılacaklar listesi de oldukça kabarık.
o yüzden diyorum; öyle bir zamanda gelsin ki vazgeçmek mümkün olmasın.
aşk gibi. mevsim sağanağı gibi.
e hadi bi'cesaret..
.
candan erçetin - arada bir 


devrik cümle günlükleri - 7

anadolu bozkırına kondurulmuş küçük bir kasabada olduğu gibi yavaş ve sıkıntılı geçen bir pazar günü daha. üstelik rutubet had safhada. hareket ve imkan kabiliyetimiz serin ve rüzgarlı bir deniz kenarına intikal etmekten ziyade azıcık esen evin balkonuna çıkmaya yetiyor ancak. sokakta hareket eden değil bir insan, canlı türü yok. hakeza caddeden gelen sesin azlığından araç sahipleri de hareketsizliği seçmiş görünüyor bu bunaltıcı istanbul pazarında.
eskiden kalma alışkanlıkla dirseğimdeki kabuk bağlamış yarayı didikliyorum. yine eski bir alışkanlıkla belki birazdan göksel dinlerim. hiç bir şey düşünmeden. dert etmeden. ileri-geri yapmadan. 
ezcümle; an'da yani balkonda kalmak nihai hedefim. 



az evvel balkon masamdan dokuz kat gofretimi çalan karga rafi’ de geldi ve pervasızca tepeme kondu. 
"naptın lan gofretimi şerrefsiz" dedim. herif hiç oralı olmadı. şu kibire, afraya tafraya bakar mısınız? 
sanırsın almanya şansölyesi pezevenk. 
ama ve tüm dünya biliyor ki; kargasın sen karga kal. işçi olan benim!
.
oysa vakit çabuk geçiyor. yaş ilerliyor. yıllar zaten su misali. bunu takvim yapraklarından ziyade etraftaki gürültüye, kalabalığa, karmaşaya karşı her geçen gün azalan tahammül eşiğimden anlıyorum. komşu pencerelerden yahut babalarının elinden tuttuğu halde çığlığı,  yagarayı kopran veletler hiç çekilmiyor. uzmanlarındinlemeliyim. üç beyazı, çocuk sesini ve kalabalığı çıkartmalıyım hayatımdan. ya da bu hayattan çıkma hakkımı kullanmalıyım. (bkz.sophie’s choice)
.
öte yandan instagrama dadandım bugünlerde. hani şu pıt pıt patlattığınız beyaz eşya koruması ambalaj naylonları gibi tık tık resim beğeniyorum. her gün onlarca. bazı yüzlerce. hiç tanımadığım, görmediğim insanların hangi duygularla çektiğini bilmediğim fotoğraflarını beğeniyorum. galiba bu biraz iyi geliyor. bir de yalan da olsa esen rüzgar. müzik zaten her zaman..
.

20.07.2018

neler oluyor

yine, yeniden bir şeyler oluyor. ve benim yine fikrim yok. his sadece. somut veri yok. görülen duyulan bir şey de. lakin hissedilen var. işte o çok can sıkıcı. gözle görülmüyor. elle tutulmuyor. ama ve kesin bu canına yandığımın dolun ayının, merkür retrosunun işleridir. yine de ben bilmem. bilse bilse kıymetlimis  juno  bilir. amma ve lakin hissedilir derecede sıkıcı şeyler. pazartesi. salı. çarşamba. perşembe. cuma. hafta sonu geldi. hala geçmedi. tuhaf bir gün. acayip bir temmuz. renksiz. kokusuz. ve tatsız. üstelik ters bir de. misal bu sabah asansörde yıllar sonra ilk kez şaşırdım. bulunduğum katın düğmesine basmışım. 'niye gitmiyor, arızalı galiba' diye söylenirken fark ettim. 4.katta, 4 basıyorum. sonra işte aynştaynı düşünüyorum gözlerim kapalı. hep aynı şeyleri yaparak farklı sonucu elde edemezsin ey insanoğlu diyor bana. ama ben asansör düğmesinin bağırsaklarını delik deşik ediyorum.anlamıyorum. anlamak istemiyorum. neyse ki yan komşumuz cumali bey en sahte gülümsemesiyle "günaydın" deyip sıfıra basınca kurtuldum bu esaretten.
bitti mi? bitmez elbet.
dedim ya bir anomali var. ya bende ya mevsimde.

caddeye çıktım. beklemediğim ne kadar dolmuş, otobüs varsa geçti. benimki gelmedi. elimdeki siyah çantama sellektör yapan sarı taksilere de işe geç kalma pahasına ben binmedim. beklerken bir kuş sıçtı başıma. batıl inancım yoktur ama. şeytan dürttü bir kere. lan bu bir işaret olmasın dedi içimdeki benjamin button. "skerim işin gücünü. 25 yıldır erken gittik de n'oldu madalya mı taktılar mınakoiim" dedim. sabahın köründe piyangocu aradım sokak sokak. hüner coşkuner görse halimi kesin bir şarkı yazardı. ama işte sabahın körü bırak piyangocuyu açık akbilci bile bulamadım. ilk gelen dolmuşa el kaldırdım. artık nereye giderse gideceğim diyerek. şansıma tüküreyim. sabah beri beklediğim dolmuş geldi. işe gittim. on yedi dakika geç kaldım. kimse sallamadı. sormadılar bile. patron kısmısı neyse de arkadaştan öte davrandığım elemanlar bile bakmadı yüzüme. hatta geldim diye biraz bozuldular sanki. ama ne varsa şakire hanım da var yine. gelir gelmez şekersiz kahvemi getirdi hemen. hasta oldum sanmış garibim. telaşlanmış. "asansör bozuldu, mahsur kaldım" dedim.
"hay allah görünmez kaza" dedi. "ya ya sorma" dedim. telefon çaldı. halbuki adını da anmamıştım. patron raporları sordu. "bir saate hazır" dedim. aslında dünden hazırdı. öyle de böyle de kıymet bilmiyorlar nasılsa. internette bir saat kadar adnan oktar ve bedelli asker geyiklerini okudum. memleketin başka derdi yok çünkü. benimki de dert mi?
neyse işte, beşiktaş'ın transfer haberlerine de baktıktan sonra raporları götürdüm. gözlüklerinin üzerinden şöyle bir baktı patron." hmmm. cık cık. güzel" dedikten sonra yeşil dosyası geri verdi. tam sırası dedim içimden ve öksürerek ağzımdaki baklayı çıkardım.
"efendim müsaade buyurursanız öğleden sonra istirahat etmek niyetindeyim. üzerinize afiyet biraz üşütmüşüm de"
"hmm. salgın var dikkat et kendine selim" dedi.

sabah yüzüne bakmadığım sarı taksilerden birini çevirip ilk piyango bayisine çekmesini istedim. "hayırdır abi amorti mi çıktı?" dedi faydasız. bir de gevrek gevrek gülerek.
"yok" dedim. "sabah kafama kuş sıçtı da."
ciddiyetimi görünce şöyle bir toparlandı.
"kusura bakma abi. şeyy. ben sadece şaka yapmıştım.
ciddiyetimden zerre ödün vermeyerek "ama ben yapmadım" dedim.
kafamdaki en seyrek yeri işaret ederek "nah tam şuraya sıçtı" dedim.
adam ağlamakla gülmek arasında bir ömür tüketti. sonra da makarayı koyverdi.
amorti şakasına uyuz olduğumdan paramın üstünü son kuruşuna kadar aldım. ama o yavşamaktan vazgeçmedi. "abi çıkarsa beni görürsün de mi?" yetmedi selfie çektirelim diye tutturdu. allahtan müşteri geldi de kurtuldum bu ferdi tayfur repllikasından. evet aynen öyle. ferdi tayfur'a benzemeye çalışan. saçlarını onun gibi tarayan bıyıklı. kumral. ferdi tayfur'dan başka müzik dinlemeyen bir abimiz. meraklısına eşgali de verdim. ohh kurtuldum!
ama nerde..


ferdi baba gitti. geçen haftaki, dünkü, bugünkü ve hatta yarından ipotekli sebepsiz can sıkıntım yeniden teşrif ettiler. bir simit alıp sahile indim. simit lokmalarını kuşlara, boşta kalan elimi de gemilere sallarım dedim. hem böylece unuturdum belki içimdeki sıkıntıyı. özlemeyi. geçmişimi ve dahi geleceğimi. uzmanların dediğini yapardım bir kez olsun. anı yaşardım. anı. işte tam yaşayacaktım ki. martının teki sen gel başıma....
.
mfö - aşkın kenarından

arka balkon



lüzumlu, lüzumsuz bir çok eşyanın fırlatılıp atıldığı arka balkon gibiyim bugünlerde.
öyle karışık. öyle kalabalık.
ve sanki maharetli bir elin gelip beni çekip çevirmesini bekliyorum.
öyle üşengeç. öyle müşkülpesent.

19.07.2018

temmuz 19 perşembe

rüzgar öyle güzel, öyle mest ederek esiyor ki insanın ruhunu teslim edesi geliyor bu cehennem temmuzunda. tatilden döndüğümden beri bir ağırlık. bir kayıtsızlık. sevdiğim hiç bir şeyi yapamıyor ama sevmediğim ne kadar iş varsa yapmak zorundayım. değişiklik olsun diye varoş parka çıktım. in cin top oynuyor tabi sıcakta. şirketin kadrolu karabaşı takıldı peşime. bir o, bir ben ve bir de on metre solumdaki bankta gölgelenen abi.
öyle yalnızız. ama öyle de kalabalığız içimizdekilerle birlikte. gözlerimi kapadım. dört yaz öncesi gibi bir yolculuğa çıkarım umuduyla. olmadı. yalnızca, yandaki abinin tellendirdiği tütünün cezbedici kokusu geldi. halbuki daha dün sabah dolmuşta yanıma oturan ve kül tablası gibi kokan abiden mütevellit öyle nefret etmiştim sigaradan. hayat işte; sen kararlar alırken başına gelenlerdi!
fakat bu orospu çocuklarına orospu çocuğu, kul hakkı yiyen şerefsizlere şerefsiz dememe engel olmamalı. buraya nereden geldik şimdi. tatilden. ama girmeyelim. çıkamayız zira. ve çünkü burası yapanın yaptıklarının yanına kar kaldığı, başkalarına yapılmasına da olanak sağlayan bir coğrafya. dereyi geçene kadar ayıya dayı diyenlerin dünyası. 
ama işte şu istisnalar yok mu? 
yoksa biz çok misafirperver, çok hoşgörülü, terazisi bir milim şaşmayan, hak ve hukuk gözeten acayip iyi bir toplumuz. çok acayip.
ne diyorum ben!
rüzgar diyordum. leman sam’a nispet yapıyor. öyle hoş esiyor ki, öyle yumuşak. öyle bencileyin. ve öyle sarhoş edici. evkaf memuriyetinden ve hatta ademlikten istifa edesi geliyor insanın...
.
metallica - unforgiven

15.07.2018

estambul

her tatil dönüşü, aynı senaryo. 
aynı isyan. 
ve tabiki aynı dost meclisi replikleri.

- haddinden fazla nemli, kalabalık, gürültülü, karmaşık ve her saniyesi kaos dolu bu aşüfte şehrin nesini seviyorsunuz allahaşkına?”

- ama öyle deme mithatcığım. içinden deniz geçen kaç tane şehir var. hem bu martılar, vapurlar, adalar ve modalar nerede. hede hödö.
.


dün dönüş yolu uzundu. yaklaşık 400 km. şoför cengiz kurtoğlu dinliyordu. bende cem karaca çalıyordu. solumda ayçiçek tarlaları. bünyede eve dönecek olmanın rahatlığı. ama ve öte yandan işten, koşturmacadan, stresten, kalabalık ve yorucu dünyadan bağımsız on günün bitiş hüznü mevcuttu. bir de işte her dönüş sonrası tekrarlanan yukarıdaki dost meclisi replikaları dönüp duruyordu kafamda.
üstüne cem karaca da öyle içli söylüyordu.
işte geldik gidiyoruz.
.
tatil yerinde 4 bilemedin beş saat uykuyla çakı gibi ayaktaydım. burada 10 saat uyudum yetmedi. ağırlık. uyuşukluk. yorgunluk. ve halüsinasyonlar!
arnavut kaldırımlı sokaktan geçen arabaların çıkardığı gürültüyü dalga sesleri sandım. yan komşunun ince ve cırtlak sesiyle çocuklarına böğürmesini ise kuş sesleri olarak algıladı zavallı beynim. goethe çok haklıydı. -şerrefsiz- gerçekler tendürdiyot gibidir. acıtır.
yalan yok kafamı yataktan kaldırdığımda çok acıdı. şakira’nın kıçıyla salladığı istanbul beni fıçıyla sallamış gibiydi. biliyorum günün mana ve önemine hiç uygun değil hatta aykırı bir yazı ama. az önce boşuna ‘göte’ demedim.
hem birisi söylesin allah aşkına!
niye demeyeyim? -bak allah'ın adını verdim.-
istanbul’un rutubeti, kalabalağı ve ayıları şaşırtmadı beni. zaten bekliyordum.
ama o domatesin fiyatı nedir sevgili kardeşlerim? o domatesin.
beynimden vurulmuşa döndüm. daha dün bahçeden 3 liraya aldığım domates markette 8 lira. kasaya koştum hemen. 
“domatesin fiyatı doğru mu?” dedim can havliyle. 
“kesinlikle” dedi kasadaki kız sırıtarak.
“n’oldu ki, devrim falan mı oldu, neyi kaçırdım son 10 günde? domatesler artık inek boku yerine altın tozuyla mı yetiştirilmeye başlandı?”

ama kasiyer kızın umurumda mı dünya. son derece ciddi soruma kahkahalarla gülmeye başladı. ondan hayır gelmeyeceğini anlayınca market müdürünü sordum. köşede bize gülen adamı gösterdi. anlaşılmıştı. milletçek delirmeden bu devran düzelmeyecekti. son bir soru sordum kasiyer kıza. huniler ne tarafta acaba?
.
şimdi işte balkondayım. arada esen rüzgara duacıyım. ve haftasonları hariç en yakın tatili, sonrasında da emekliliğimi hesaplıyorum. cumartesi pazarları bu yana, milli ve dini bayramları öte yana saklarsak tam tamına bin on dört gün. ne ki? okyanusta su damlası!
hem ne demiş atalarımız; sayılı gün çabuk geçea..

13.07.2018

25. mektup

bugünlerde vaya con dios’a sardım yine. yaklaşık dört gündür varsa yoksa vaya con dios. ve buğulu sesine meftun olduğum dani. saydım, tam sekiz şarkısını kaydetmişim telefonuma. niye daha fazla değil ya da daha az? hiç bir fikrim yok. ama en çok le piregue l’exode dinliyorum. çünkü garip bir duygu uyandırıyor bende. dört mevsimi aynı dakikada yaşamak gibi. sevinç de keder de var bu şarkıda. hüzün ve umut da. yine mutlu anlarımızın, tartışmalarımızın ve özlemlerimizin hepsi bu şarkıda. şimdi işte, telefonumdaki bu sekiz vaya con dios şarkısı dönerken yazıyorum sana.
.
bugün son günüm; bu her şeyini denize borçlu kuzey kasabasında. doyana kadar denizle ve maviyle bütünleşmek için sabahın yedisinde indim kumsala. gün içinde bile sakin olan sahilde haliyle balıklardan ve benden başka kimse yoktu. bir de tabi anılar. birbirinden renkli taşlar sonra. ve taşları ne çok sevdiğin. 
eski günlerdeki gibi taş toplayım istedim sana. fakat yine beceremedim. en göz alıcı, en renkli taşlara aldandım. baktım, şekilsiz, yamuk yumuk taşları seçmişim. beğenmedim. zira en mükemmeli olmalıydı senin için saklayacağım taş. olmadı. sayende öğrendiğim, birhan keskin’in taş parçaları şiiri geldi aklıma. seni üzdüğüm vakitler ‘kafama atıp durduğun’ ama benim anlamadığım taş’lar. ve onlarla olan bağın. irili, ufaklı ve bol kafiyeli. hayat ama en büyük öğretmen. yokluğunda hepsini öğrendim. anladım. kabullendim. ama ve hala yapamadıklarımızı özlüyorum. vaya con dios dinliyorum. seni düşünüyorum. 
seni düşünmek çünkü bir kuşun kanadında dünyayı dolaşmak demek.


hem şairin dediği gibi;

seni düşünmek güzel şey. 
seni düşünmek ümitli şey. 
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey*

ama şaire aldırma sen yine de! 
yeter ki düşüncelerimden çıkma. ben şarkı söylemesem de olur.

.

12.07.2018

on iki temmuz

böyle, tek tek günleri saymak bazen çok sıkıcı. aynı fasit dairede dönüyormuş gibi. ki aslında olan o. ben kendi kendime yazıyorum da şurada okuyan kaç kişi kaldınız acaba?
eskiden, blog yazmazya başladığım ilk günler ve hatta ilk yıllarda blogdan çok istatistiklerle uğraşırdım. her şey gibi zamanla bu heves de eskidi, yavanlaştı. neyse ki yazma iştahım kapanmadı. bulduğum her şeye, kitap arkasına, peçete kağıdına, telefonun not bölümüne yazıyorum. galiba insanları seviyorum. ama uzaktan. ürkek ve titrek adımlarla taşlı ve soğuk denize girmeye çalışan mavi şortlu, kirli sakallı genç adamı mesela. yahut kırmızı şapkası, sapsarı saçları ile hayatın sırrına vakıf olmuş gibi ağır ve doygun adımlarla yürüyen şu kadını. yine sıcağın alnında çöp arabasının arkasında ter akıtan belediye işçisini. hepsinin kendi içinde bizim bilmediğimiz bir sürü hikayesi var. umutları olduğu kadar taşımak zorunda oldukları kederleri bir de.
hayat hikayelerine bayılırım. ben toprağa 36 numara ayaklarıyla basan, biraz şaşkın bir kadınım. hayatım, uzun sürecek bir şaşkınlıktan ibaret olacak sanırım.” diyordu bir röportajında didem madak.
şanslı kadınmış. şaşırmak bir anlamda kötü de olsa iyi de olsa süprizler demektir. rutinin dışına çıkmak demektir. şimdi öyle mi? her şeyimiz planlı, hesaplı. aşklarımız bile. bildiğimiz ama bilmek istemediğimiz bir güç uzaktan kumanda ile bizi yönetiyor gibi. giyimimizden, yememizden, tatilimize, neyi sevip neyi sevmeyeceğimiz alttan alta dikta ediliyor. “mandıra filozofu” olmamızı istemiyorlar. üzgünüm ama hepimiz birer truman’ız. kendi hayatımızı yaşadığımızı zanneden ama ve aslında bize dayatılanı yaşayan. istediğimizi değil istenileni yapan. ne denir ki bu saatten sonra? büyük geçmiş olsun!



sizi bilmem ama ben kelimelerle, kuşlarla ve biraz da maviyle avunuyorum bulduğum her fırsatta. elimden ancak bu kadarı geliyor. gerisi lafügüzaf bayım. lafügüzaf.
.
ed sheeran- photograph







11.07.2018

on bir temmuz

sabah - 03:48
festival için merkeze gelen serseri gençlerin gürültüsüne uyandım. hem uzaktan hem yakından gelen gürültüleri dalga sesleri de engelleyemedi. ‘gençler eğleniyor muyuz?’ demek istedim. konumlarını tespit edemedim. tok tok kapanan arabanın kapı sesi. erik dalı. ve tabi ki detone ergen sesleri. uyku tutmadı bir daha. hastalığın vermiş olduğu yılgınlık da cabası. neden sonra sesler kesildi. gözümü açtım. telefonun saati 05:08’di. tomris hanım’dan rastgele bir iki günlük okudum. ne kadar duru, ne kadar samimi bir anlatım. şimdilerde görmekte zorlandığımız, özlediğimiz bir yalınlık. 
...
öğle - 12:00 
yıllardır her yaz istinasız uyguladığım isviçreli ve bilimum bilim adamlarının ‘sabah 10:00’dan önce akşam 17:00’den sonra güneşlenelim’ mottosuna ihanet ettim bu yaz. osman hoca’ya (müftüoğlu) kulak verdim. saat tam on ikide güneşin beynimi delip geçtiği saatte güneşle yüzleştim. bunca sene boşuna beklemişim. çok değil 10 dakikada vücudunu şarj ediyor insan. akşamdan kalma hastalığım da yumuşadı hem biraz.
öte yandan inadım devam ediyor. doktor yok. ilaç yok. çivi çiviyi söker ilkesiyle güneş ve tuzlu suyla yeneceğim bu yaz gribini. kararlıyım. bu en hafifi hem. yenmek istediğim ne çok şey var oysa. ama şimdi oralara girmeyelim. çıkmaz sokak zira.


çıkmaz sokak demişken buralarda hem güzel hem ne çok çıkmaz sokak var. şehrin sokak isimlerini toplayıp üzerine düşünen aylak adam geldi aklıma hemen. ama ve lakin bırakın üzerine düşünmeyi oturduğum sokağın ismini bile unuttum. nasılsa kalıcı değilim, üç gün sonra gideceğim hissiyatından olsa gerek.
...
ikindiye çeyrek kala :
yaz mikrobuyla savaşım çetin geçiyor. doğrusu gardım düştü. ama inadım dim dik ayakta. ev sahibem leyla hanımlar hala yok. neyse ki giderken beni emanet ettiği muazzez hanım var. en yakın markette nane ve limon olmayınca ellerimde çiçekler kapısını çaldım. yüzünde kocaman bir gülümseme ile karşıladı. maruzatımı bildirdim. ikiletmedi. hatta buyur etti. “iki dakikada ben kaynatırım oğlum.” 
“hatta ıhlamur da yaparım” dedi. daha fazla zahmet vermek istemedim. yalan söyledim. ‘ocakta yemeğim var’ şaibeli olacağından “arkadaşım bekliyor” dedim. binbir teşekkürle nane limon ve ıhlamuru alıp çay demledim. balkona çıktım yine. çayı limonlu içtim. şimdi hepsi ayrı kaynıyor içerde. nane. limon. içine hatmi çiçeği. barış manço diyorum ne güzel adamdı.
.
akşam üstü :
festival davulları çalıyor burada. burası dediğim olay mahalline en az 1,5-2 km. atalarımızın ilk defa yanıldığı bir söz! davulun sesi artık uzaktan hiç hoş gelmiyor. 
uzunca bir vakittir tüm körfezi boğuk bir gürültü kaplamış durumda. 
şimdi sormak benim hakkım değil mi sevgili rose, benim hak’kım?
neredesiniz ey çevreciler. eyy insanlık. eyy kuzey karolayna!
...
.
.
.


10.07.2018

on temmuz

salı.
...
08:47 
bulutlu, bir parça serin, tom waits şarkısı gibi bir hava. ha gürledi ha gürleyecek. şikayetçi miyim? bilakis memnunum. hem zaten denize girmeye mani bir durum yok. güneş ara ara kendini gösteriyor. lakin ben kıyıda oturup dalgalarla sohbet etmeyi tercih ediyorum. sessiz ve kimsesiz bir sahil. deniz boş. sonsuz bir açık mavi. uzaklarda üç beş beyaz tekne. lacivert bir ufuk çizgisi. kafamda her zamankinin aksine şarkı değil bir şiir döngüsü. galiba temiz hava ve deniz çarpıyor adamı! daha önce hiç aklıma gelmeyen yahut varlığını çoktan unuttuğum şeyler peş peşe çağrışıyor. biri gidip öteki geliyor. istanbul’un tampon tampona trafiği gibi. öyle yoğun. bu halimi de seviyorum. galiba kendimi seviyorum! öyle olmasa bu kadar şeyi anlatamazdım herhalde.
şiir diyordum. 
ilhan berk şiiri takıldı dilime bu sabah.

üç kez seni seviyorum diye uyandım
tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
bir bulut başını almış gidiyordu, görüyordum*

burada gitmesine en çok üzüldüğüm şey zaman. çünkü giden her şey geri geliyor. bulutlar dönüyor. kuşlar dönüyor. mevsim rüzgarları hakeza. hem sonra akşam batan güneş sabah geri geliyor. uzak kıyılara vurup kıvrılarak süzülen dalgalar da dönüyor. ama bir tek zaman geri gelmiyor. bir de giden sevgililer.
...
14:52
ben yazıyı toparlayıp gönderene kadar. öğlen oldu. geçti. çay vakti geldi. çaysız olmaz çünkü. az evvel demleyip balkona çıktım. hava sabahki kararsızlığından vazgeçti. kararlı bir biçimde güneşli vaçık şimdi. deniz ve sahil sabahki sakinliğinde ama. buranın zaten en çok bu özelliğini seviyorum. bir parça mavi, bir tutam iyot ve sonsuz ferahlık. 
burası olmasaydı; bu kadar çok yazmazdım. burası olmasaydı; bu kadar çok düşünmezdim.
burası olmasaydı; seni bu kadar çok anmazdım.
burası olmasaydı diyorum sevgilim; aşkımız bir karşılık bulmazdı.
....
17:49
dünya için önemsiz benim için mühim hatta kötü haber. seri olarak hapşırmaya başladım. üstelik burnum da akmaya başladı hafif hafif. ama ben üşütmeden mütevellit olmadığını düşünüyorum. bu yüzden tekrar sahildeyim. güneşi aldım karşıma. daha doğrusu saygıda kusur etmemeye özen göstererek huzuruna çıktım. ‘hacı abi yap bi’kıyak’ modundayım şimdi. birbirinden güzel üçyüzonyedi çeşit müziğin refakati eşliğinde bedenimle birlikte ruhumu ısıtıyorum. bir yandan da dalgalarla hasbihalimi kaldığı yerden devam ettiriyorum. görsen ve duysan çok dertliler. benden bile. misal bu gel-git olayları onları çok yoruyormuş. ben şanslıymışım. yaşı bekliyor olsam da bir emeklilik hakkım varmış. ama onlar dünyanın sonuna kadar bu gel-gitlere devam etmek zorundalarmış. sırf gelip gitmek olsa iyiymiş. bu yolculuklarda bir sürü sevimsizliklere de şahit olmak zorunda kalıyorlarmış. en zoru ve üzücü olanı da yurtlarından kaçmak zorunda olan göçmenlerin yahut serinlemek için denize girenlerin cansız bedenlerini taşımakmış. yine bu güzel suyu kirleten duyarsız insanların çöplerini taşımak çok acı veriymiş. hiç mi güzel anıları yok mu dediğini duyar gibiyim. ben de aynısını sordum. “olmaz mı beyim? deyip ağızları kulaklarında anlattılar. dünyanın en sevimli, en duygusal varlıkları ile yani yunuslarla yolculuk etmeyi hiç bir şeye değişmezlermiş. bir de kıyıda beraber oynadıkları dünyanın neşesi çocukları.
ha unutmadan; benim gibi denizle yatıp denizle kalkan ‘geveze abileri’ de çok seviyorlarmış. 
öyle söylediler valla! ben onların yalancısıyım.
..
.
.





8.07.2018

körfezden notlar - 3

haftasonu günübirlikçileri nihayet gitti. yazlıkçılar da çekiliyor yavaş yavaş. sahil şimdi tam istediğim sakinlikte. bir kaç 70lik amcayı saymaksak dalga sesleri, açıktaki tekne, iyot kokusu ve yalnız bedenimi değil tüm hücrelerimi okşayan rüzgarla birlikte dünyada bir tek ben varım sanki. üstelik tüm kış ve ilkbahar boyu yolunu gözlediğim güneş de en sevdiğim haliyle endam etmiş vaziyette. öyle mesudum. anlatamam. ne orhan veli’nin mısraları ile ne kendi devrik cümlelerimle. ama yazabilirim sevgili rose. yazabilirim.
2018. sekiz temmuz. 18:54. 
mithad selim an itibariyle çok bahtiyar. 

7.07.2018

24. mektup

yine her yer sen’le doldu. sahilde gördüğüm herkes sen oldu. bugün sen’le uyandım. rüyamda gördüm sandım. biraz kurcaladım. yok hayır! seni görmemiştim. ama sabah gözlerimi açtığımda ve yıllar sonra aklımdaydın işte. son tartışmamızı ben buradayken yapmıştık. sen’le hiç gelmedik buraya. bir ara düşündüm, nasıl olurdu diye. denizden karaya baktığımda hep seni gördüm. lakin hiç kavuşamadık. kah yönünü şaşırmış hoyrat bir dalga kah ani bastıran yaz yağmuru engel oldu vuslatımıza. ama en çok da ruhlarımızı esir almış gururumuz.



sabah beri hatıranla birlikte bir candan erçetin şarkısı yankılanıp duruyor aklımın çeperlerinde. verandada tatlı tatlı esen mevsim rüzgarı seni değil belki ama kokunu getiriyor. özlemin çığ gibi büyüyor. elimden bir şey gelmiyor. şimdi işte yine -geçmişte pek çok kez yaptığım gibi- yolumuzu çatallaştıran o ağustosu defalarca analiz ettim kafamın içinde. şöyle olsaydı, böyle yapsaydım diye. lakin nafile. kaderin önüne geçilmiyor. hem sırtımızda onca kamburla ve hiç bir vakit özgür olmamışken. dünyanın düz olduğuna inanma çabasıydı bizimkisi. ama ve seni temin ederim ki sevgilim; şu alemde en mutlu olduğum an’lar dünyanın düz olduğuna inandığımız zamanlardı.
seni temin ederim.
.
candan erçetin - bensiz

6.07.2018

körfezden notlar - 2

altı temmuz - 15:22
körfez.

verandada oturmuş çayımın yanına katık ettiğim bir tabak dokusu tuzsuz kabak çekirdeğini kemiriyorum. leyla hanım vermişti önceki akşam. onlar bir süreliğine yoklar. şehre kızlarının yanına gittiler. koca ev bana kaldı. sabah erken denize girip çıktıktan sonra çarşıdan lüzumlu bir kaç parça eşyayı alıp eve döndüm. tuzlu su, hem yoruyor. hem acıktırıyor malum. yorgunluk faslı ağır bastı. televizyonda haberleri izlerken uyumuşum. kalktığımda karnım zil çalıyordu. dolapta pişmeden yenebilecek ne kadar besin varsa hepsini tükettim. sonra çay demledim. balkona çıktım.
şimdi işte sting kulağıma kulağıma newyork’ta ingiliz olmanın avantaj ve dezavantajlarını anlatıyor. sessiz kaldığı kısımlarda ise karşı yazlıktaki dsi’den emekli olmuş teyzelerin fal yorumlarını, şen ve şuh kahkahalarını duyuyorum. bazen de sol yan yazlıktaki amcanın televizyonundan chp’nin kurultay vaziyetlerini işitiyorum. bu hengamede yazmak dikkat dağıtıcı olsa da keyifli. çünkü; mutluyum. çünkü; yüzüm denize, sırtım ormana dönük. daha ne isteyeyim..
hah! az kalsın sokağın neşesi üzüm’ü unutuyordum. sağ yan yazlıktaki ferhunde hanımların süs köpeği. hep bu vakitlerde havlıyor. kara kuru ama şirin bir canlı. 
yazmak diyorum böyle bir yerde, iş ve geçim kaygısı olmadan, sırtındaki yükleri düşünmeden, kendi kendine inşa ettiğin sorumluluk zincirlerini kırınca çok daha güzel.
.
lakin günler burada istanbul’da olduğundan daha hızlı geçiyor. bana sorsan az önce geldim derim. saydım. üç gün olmuş. sayılı gün çabuk geçeri boşuna söylememiş atalarımız. yine de çok fazla düşünmemeye çalışıyorum bunları. zira denizin kenarı ve hatta içi. 
orası başka. bambaşka. 
tüm dertlerin, bütün anlaşmazlıkların unutulduğu, sayılı günlerin buharlaşıp uçtuğu, bütün mümkünlerin bir araya toplandığı coğrafya. rüzgarın gelişigüzel savurduğu iyot kokuları, yüzü okşayan su damlacıkları, sınırsız mavilik doğal stressavarlarım.
.
öte yandan; en az yerel radyolar kadar yunan radyoları da çekim alanında burada. misal sabahları haberleri sunduğunu tahmin ettiğim kişilerin birbirlerine ‘kalimera’ demesinden günaydın dediklerini çıkarıyorum. o vakit ben de kalimera dünya, buongiorno insanlık diye bağırıyorum uçsuz bucaksız mavi boşluğa.

geçmiş gün - ki bundan tam dokuz yıl önce- ege’nin kuzeyinde başka bir yerde, denize boy vermiş yalnız bir kayanın tepesinde şöyle mırıldandığımı anımsıyorum: insanoğlunun yahut benim huzur içinde ölebileceğim yer, masmavi bir denizin ortası olmalı. evet. zira yaşamla ölüm o kadar iç içeki bu iyot kokulu mavi dünyada. yaşarken ölmek yahut ölmek üzereyken yaşamak istiyor insan. ölseniz de kalsanız da gam yemezseniz. o derece.
verandada diyorum. oturmuş çay içiyorum efkarla. sıla çünkü öyle içli söylüyor ki öğle vakti insanın hüzün damarları genişliyor, anılarında özlemler büyüyor, üç kişilik falan üzülesi geliyor insanın.
.
nikos vertis - thelo na me nioseis

  

5.07.2018

körfezden notlar - 1

leyla hanım yetmiş yaşlarında. eşi edremit bey ondan biraz daha büyük. yetmiş dört, yetmiş beş gibi. ama ruhları o kadar genç, hareketleri o kadar enerjik ki. yaşlılığım için ilham veriyorlar.
hem öyle kadirşinas, öyle misafirperverler. daha birinci günden kalbimdeki en vip köşeye yerleştiler. ilk gördüğüm insanları normalde böyle kolay kabullenmem. mecburi takip mesafesinin üç katı olur mesafem. bunu kibrimden yaptığımı söyleyen arkadaşlarım oldu. aldırmadım. çünkü öyle olmadığını biliyorum. 
neyse mevzu bu değil.
tam üç yıl aradan sonra yine aynı körfezdeyim. üç senede pek çok şey değişmiş. bir tek deniz değişmemiş. olduğu gibi. olması gerektiği gibi.
bu sene şansıma ve şahsıma bu iki iyi insan çıktı.
leyla hanım; kökleri çok eskiye dayanan asaleti, hala yüzünden silinmeyen güzelliği, tebessümündeki zerafeti ve mağrur yürüyüşündeki inatçı ve gururlu meydan okuması ile hayran etti beni kendine.
edremit bey; en istanbul beyfendilerine taş çıkartan centilmenliği, kültürü, hitabeti ile.
dahası insanlıkları bu iki güzel kalbin. 
bütün o ön yargılarımı, oto kontrollerimi kapakları yeni açılan barajın taşkın suları gibi önüne katıp götürdü. 
daha ilk günden yaşattıkları güzelliklerin hangi birini anlatayım ki; akşam yemeğinden hemen sonra, kahvaltıdam az önce alt kattaki odama kadar gelen taş plak seslerini, müzeyyan senar’ı, ayten alpman’ı. 
leyla hanım’ın o yaşında bile üretmeyi bırakmayıp kendi elleriyle yaptığı incir reçelini. edremit beyin konsolosluk anılarını. 
yine verandadaki hamakta sallanırken içerden gelen leyla hanımın yanık sesini. 
..
leyla hanım diyorum; edremit beyi çok seviyor. bunu sözleriyle değil gözleriyle söylüyor. 
edremit bey; leyla hanımsız tek bir saniyesi yok. ölümsüz aşklar için ilham veriyorlar.

4.07.2018

veronika neden ölmek istiyor?

marmara denizi ile ege denizinin öpüştüğü yerde hem tesisatçıyı hem sucuyu bekliyorum. beklerken televizyonun çeken tek müzik kanalında sibel can dinliyorum. hava haddinden fazla sıcak. hani bazen “mevsim normallerinin üstünde” diyor ya haber bültenleri. o derece. ama ve şükür rutubet yok. çünkü burası istanbul değil. ve mutluluğum bayım kelimelerimden anlaşılıyor olmalı. zira bu gitme hallerini seviyorum. uzunluğu ve süresi ne olursa olsun yolda olmayı da. sessizliği ve sakinliği. günahtır belki söylemesi ama insanlardan olabildiğince uzakta olmak için can atıyorum. çok değil daha üç gün evvel bütün istanbul’un hatta ve sanki bütün gezegenin insanlarının çoluk çocuk, genç yaşlı, açık kapalı, işçi memur, slovakyalı hollandalı demeden doldurduğu ve mecburiyetten bulunduğum bir mekandan kendimi dışarı nasıl attığımı hatırlamıyorum. orta yaşı henüz bitirmiş son yaşlardan henüz gün almış cemil ipekçi bıyıklı taksici abinin “hastaneye mi beyim?” sorusuyla kendime geldim. 
- bulabildiğin en sessiz en sakin yere çek dedim. yedi buçuk dakikada karacaahmet’e götürdü. az müstehzi, az acılı gülümsedim. cemil abi dikiz aynasından  ‘en uygunu burasıydı’ der gibi boynunu büktü.
“iki dakika bekler misin?” dedim. 
bekledi. paşa dedemin ruhuna bir fatiha okudum. döndüm. ben biraz daha kalacağım dedim. rüzgar alan büyükçe bir ağacın altına kuruldum. serde muhasebecilik var ya; hemen oracıkta hayat envanterimi yaptım. artılar eksiler, sevaplar günahlar, özlemler ihtiraslar, yanlışlar doğrular, sevinçler hüzünler, dereyi geçmeler arafta ikmale kalmalar falan. 
sonuç; yüklü miktar borcum çıktı. yazmanın dışında bana bir tek şey iyi gelirdi. yola koyulmak. neresi olduğuna bakmadan bulunduğum yerden uzaklaşmak. gidilecek yeri nasılsa bulurdum. -susanna tamaro’ya selam olsun!-
diyeceğim o ki bayım; yazarken hissettiğim o mesut duyguyu yoldayken de hissediyorum. hatta ve öyle ki sinirimi zıplatacak hal ve hareketlere daha müsamahalı olabiliyorum. misal bu sabah otobüste benim koltuğa kurulmuş - hem de cam kenarı- abiye tapulu evimi çalan hırsız muamelesi yapmadım. 
- merhaba, iyi yolculuklar dedim. 
hiç bir şey demedi. mal mal suratıma baktı. takılmadım. sessizce onun koltuğuna oturdum. bilet soran muavine de durumu kibarca izah ettim. keza bagajları koyarken hırtlık yapan aynı muavine ses de etmedim. normal şartlarda kıyamet kopardı. ama ben beyaz gömlekli, kavruk yüzlü muavine öteki yanağımı da uzattım. niye? çünkü sayılı gün de olsa istanbul ve mütemmim cüzü bütün o keşmekeşten, gürültüden, trafikten, kalabalıktan, pinti ve huysuz patrondan ve dahi insanlardan uzaklaşıyordum. bu yüzden can sıkmaya değmezdi. telefonumda üçyüz küsür şarkı vardı. ‘huzur’ vardı. zira tanpınar’ı bu yaz bitirmeye kararlıydım. lakin uykum da vardı.
çok uykum. mümtaz’ın ruh hallerini okurken onu gördüm. bugüne kadar hiç gülmediği biçimde öyle güzel gülüyordu ki. anlatamam. öyle ayakları yerden kesen, öyle bulutlar üstü. ama işte avuç içi kadar mutluluk bana haramdı!
sağ omzundan akın eden sarsıntıyla saliselik cennet ziyaretim sona erdi. cehennem kapısını araladı yanımdaki bunak ihtiyar. inecekmiş köpoğlu. madem erken ineceksin benim cam kenarı koltuğuma niye oturdun. hadi oturdun yüzümdeki yüzyıllık mutluluğuda mı görmedim be adam. huri eliyle cennete inişimide mi fark etmedin? iki dakika daha bekleseydin ben seni ineceğin yere taksiyle bırakırdım. taksiyle..
son tahlilde bayım; hayat bazen sen muhteşem hülyalar görürken gerçek dünyaya dönmek istememekti. 
bir saniye kapı çalıyor. tesisatçı gelmiş olmalı. ya da sucu..
kim bilir belki de...