31.12.11

mithadselim'in aşırı acıklı hikayesi


boş ekrana bakıyorum. yazmak zorunda değilim diyorum içimden. düşünüyorum. geçmişi. ve yarını. iki gün sonrasını. bir gün öncesini.
düşünmek hakikaten ağır bir iş.
ümit yaşar geliyor aklıma. dünyanın en ağır işçisi benim. yirmi dört saat seni düşünüyorum.
diyor ya hani bir şiirinde. düşünmek gerçekten zor zenaat.
iç sesimle konuşuyorum yine. yazmak zorunda değilsin diyorum bilmezmiş gibi kendimi. nasıl inatçı olduğumu. başladığım işi bitirmeden rahat uyumayacağımı.
hem tüm olan biteni anlatmalıyım. belki birilerine faydası olur.

saat 00:12
..
televizyonun radyosu açık. rastgele bir kanal seçiyorum. ses olsun da. doğrusu müzik olsun. söylemiştim defaetle müziksiz yaşam düşünemiyorum. ve sanki nazan öncel geçen sene teoman'ın bıraktığı yerden devam ediyor. aşk diyor şimdi.. ama hiç oralı değilim. galiba biraz da uykum var. ondan olabilir. bilmiyorum. yıl da bitiyor zaten. hüzünlü müyüm yoksa sevinçli mi? daha çok nötrüm. hem bakıyorum da şöyle geriye parmak hesabı. ikibindokuz, on, onbir değişen pek bir şey yok. muhtemelen oniki, onüç, ondört, onbeş, onaltı, onyedi, onsekiz, ondokuz gidecek böyle aynı. cümleler aynı, sıkıntılar aynı, aşklar aynı, riyakârlıklar aynı, bulantılar aynı, az sayıdaki sevinçler bile aynı.
ama her şeye rağmen...
var olan bir ümit...
ve
der ki sertab bir şarkısında; bi çaresi bulunur çıkmazların, bi uyuyup uyanalım...
.
07:55 : uyandım. sertab'ın kulaklarını çınlattım. değişen bir şey yoktu. ama uyandığımdan beri beynimin içinde bir ses. bir şarkı. kıraç söylüyor. tuvalete gittim geldim hala o ses. yeniden yattım. uyumaya çalışıyorum. çünkü tatil bugün. uyumaya çalışırken kadıköy'e insem mi? arkadaşlara uğrasam mı? neredeyse aslan yelesi kıvamına gelen saçları mı kestirsem. kredi kartı borcunu yatırsam? arabanın yağı da değişecek unutma. gönderilecek bir kargo var. bilinçaltımdan çok derimin altıma işlemiş zamanlanmış görevler. ama ben sadece uyumak istiyorum. uyumak. sıcak odada tembellik etmek kedi misali. uyuyamıyorum. oysa hafta içi bu saatte uyanmamak, yataktan çıkmamak için on takla atıyorum. şimdi yatakta kaldıkça ızdırap çekiyorum adeta. utanmıyorum okkalı bir küfür sallıyorum bu duruma. hazır ağzımı açmışken istediğim gibi gelişmeyen borsaya, iş hayatına, sızlayan dişlerime, istanbul trafiğine , kalabalığa, tükenmişliğe, çaresizliğe, adet yerini bulsun diye amerikaya da bastım kalayı. rahatlamadım.
zaten giden ve gelen bir yıla canlı bir organizma gibi davranmayı bilmem de beceremem de. giremem o duyguya hiç bir şekil. dünyanın uzağından geçen bir göktaşından farksızdır bu yıllar. geçip gidiyorlar çünkü. saygı duyabilirim, heyecanlanabilir insanlar. ama o duyu organım alınmış gibi benim. saygı duymadığım kendimim. benimsemediğim halde iyi seneler, hoh hoh seneye görüşürüz esprilerine , şirket resepsiyonlarına katılmak. bu bayatlığa alet olmak falan. sıralı sayılar gibi geçip gidiyor işte. pazartesi salı ocak şubat gibi ikbinon ikibinonbir ikibinoniki ... içinde olup bitenler yılların değil tamamen bizim günah ve sevaplarımız. o yüzden bok atmayalım 2011'e rica ederim. canlı değil ama dile gelip bir konuşursa mazallah marduk, uzay, mağma hiç bir şey kurtaramaz gibi geliyor bizi. şu yukarı yazzdıklarımı tekrar okumadan basacağım şimdi kaydı yayınlaya. merak ediyorum yarı uykulu kafayla nasıl bir malzeme çıkmış. yeni yılsa bu da yeni yıl.
ha unutmadan bir itiraf. beynimin içinde şarkı söyleyen gülben ergen'di. tesadüf diye bir şeyler söylüyordu. kıraç geçen hafta ziyaret etmişti. ondan önceki hafta da amy winehouse.
haftaya adriana lima'yı bekliyorum. olsun şarkı söylemese de olur.
...
.10:33 : dışarıdayım nihayet. soğuk iliklerimde. sokaklar ve cadde garip. bir yılbaşı cumartesisi gibi davranmıyor. kediler ve kuşlar hariç. yeni park etmiş bir hyundainin sıcak ön kaportasına konuşlanmış işte bir sarman kedi. kargalar yıkılıp yeniden dönüştürülmek üzere olan bir binanın kalıntıları arasında leş arıyorlar kendilerine. martılar kazulet sesleri ile gelişigüzel haykırıyorlar yine. ama insanlar. hiç olmadığı kadar azlar ve yavaşlar bugün. rüyada mıyım diye düşünüyorum. değilim. yorgunum sadece. çok yorgunum. insanları anlamaya çalışamayacak kadar yorgunum. ani bir kararla kadıköy'e inmekten vazgeçiyorum. berber meto'ya çeviriyorum rotayı. şansıma sıra yok. çünkü gitmeden arıyorum. berber sırası beklemek gibi iğrenç bir şey hatırlamıyorum. laflıyoruz gene. muhabbet her yerdeki gibi aynı. cingıl bels ekseninde. kısa kesiyoruz ama. sevmediğimi biliyor zira meto. ama diğer mevzular da aynı değişmiyor. hayat zor. istanbul kalabalık. insanlar anlayışşsız. milletvekili zamları, ölenler, kalanlar, suni gündemler, hava ve yol durumu sonu belli oyunun piyonları olduğumuz gerçeği en nihayetinde. canım sıkılıyor. bir daha saçımı kestirmemeye karar alarak çıkıyorum. bir kadıköy mü yapsam. canım istemiyor. köşedeki süpermarketin sıcaklığında dolanırım biraz. güzel müzikler çalıyorlar hem. bebe, dani, tom waits, cohen.. ne ararsan var. en azından kafamdaki gülben ergen sesi gider. süpermarkette elimde liste aylak aylak dolaşmayı seviyorum. tuhafıma gidiyor ama seviyorum. özgürüm. acele yok. telaş yok. yine de umulmadık kazalar olabiliyor. kaptan amcayla mesela çarpışmaya iki saniye kala uyandık. doğrusu ben uyandım. kafam yukarıda olduğu için her daim. ikimiz de elimizdeki listeye yoğunlaşmışken yaklaşan bir karaltı gördüm. kıvrak bir vücut çalımıyla son an da çarpışmadan kurtulduk. gülümsedik bu arada birbirimize. kaptan amca. siyah kasketi beyaz bıyıkları ile ağır ağır çıkıyordu hayat merdivenlerini sanki. galiba ben daha hızlıydım ondan. sonra o esmer güzeli. oğluyla şakalaşırken ve bana gülümserken gördüm. belki de oğluna gülümsedi. o an için üzerime alınmak istedim. gülümsedim. durmadım devam ettim. yapmadığım bir şeyi yaptım. yeni çıkan bir çikolata markasının tadına baktım. beğendim. bir paket de aldım üstelik. sebepsiz.
.
.
13:03 :
durduk yerde mutlu yıllar diyen kasiyere zoraki "iyi seneler" dedim. moralim bozulmuştu. elimde poşetler eve gitmek istemiyordum. poşetleri arabanın bagajına koyup doğuya doğru yürüdüm sert adımlarla. cadde gürültülüydü ve kalabalıktı sabahın aksine. umurumda değildi. bir sigara yaktım. bir nefes çektim. iğrençti tadı. fırlatıp attım. adımlarımı daha da sıklaştırdım. karşımdaki seçemeyecek derece sinirli ve hızlı adımlarla uzunca bir süre yürüdüm. sonra gördüğüm ilk kafeye girdim. üşüyordum. buna rağmen dışarıya oturdum. ayazın tüm benliğime hatta ruhuma hakim olmasını istiyordum. neyi unutmak ya da kanatmak istiyordum bilmiyorum. o kadar çok şey vardı ki. aralarından seçim yapmak için çok tembeldim. çok üzerimde durmadım. ısmarladığım kahve de gelmişti zaten. içimde bir his vardı. konuşuyordu üstelik. hiç durmadan. benim dinleyecek halim yoktu. sadece kahvemi içmek olanları unutmak hatta tüm her şeyi sıfırlamak. mümkünse yeniden başlamak istiyordum. kimseyi duymak dinlemek istemiyordum, kendimi bile.
..
.
14:17 kediler kek sevmezmiş bunu anladım. düzeltiyorum çikolatalı keki sevmezlermiş. hiç kedim olmadığı için bilmiyorum tabi. etrafımda mırıldayan sırnaşık kedilere yediğim her şeyi veriyorum. aslında çok cömert olduğum söylenemez ama işte kedilere karşı bu zaafiyetin nerden geldiğini çözemedim hala. daha önce kaşarlı tost, hamburger falan vermiştim. onlara da nazlanmıştı bu köftehorlar. yan masadaki işletme üçüncü sınıf güzeli halimize bakıp güldü. tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken öte tarafa döndüm yüzümü. tekrar bu tarafa döndüğümde bizim tekir kedinin iki dakikada beni satıp solugu bu kızıl gezegenin yanında aldığını gördüm. tamam kız fena değildi. alımlı, omzunun on santim aşağısına sarkan brezilya fönlü kızıl saçlar, az makyaj, çok doğal ve duru bir sıfat ama işte o ukala tavrı yüzümü diğer tarafa çevirten. neyse kediler diyorduk. nankörler işte. ama huyum kurusun her şeye rağmen ekmeğimi vermekten vazgeçmeyeceğim bu uzaylı yaratıklara.
..
.
15: 00 izlediğim amerikan filmlerindeki gibi (yoksa türk filmleri miydi anımsayamadım tam şimdi) garsona uzaktan işaret edip kahvenin ve kekin parasını masaya bırakıp aceleyle çıktım kafeden. o sırada tekire baktım keyfi yerindeydi. ilginç olan kızıl gezegenin de aceleyle hareketlenip arkadaşlarıyla vedalaşmasıydı. tesadüf olmalıydı. beni takip edecek hali yoktu ya. ama benden beş on saniye sonra aynı köşeyi dönünce şüpheye düştüm. emin olmak istedim. bir şey almak bahanesiyle köşedeki büfeye uğradım. kızıl gezegen beni beş on adım geçtikten sonra çiçekçinin yanında durdu. artık emindim. beni takip ediyordu. dünya tersine dönmüş olmalıydı. ilk hareketin ondan gelmesini bekleyecektim. gideceğim yönün aksine ve tenha bir sokağa girdim. yanılmadım. o da peşimden geldi. az önce aldığım kararı bozup ani bir hareketle geriye döndüm....
.

..... : işte orada bütün güzelliği ile bir masal perisi gibi bunca yıldır boşuna beklememişim demek ki sözünün tüm ağırlığı, bütün onuru ve vakarı ve ihtişamı ile kanlı canlı karşımdaydı. sormaya gerek bile duymadım. gözlerinden tanıdım onun o olduğunu. zaten istesem de soramazdım dilim tutulmuştu adeta. sağ elinin işaret parmağı ile önce kendi dudağına sonra benim dudağıma dokunarak öyle bir sus işareti yaptı ki bir yerlerde zelzele oldu sandım. meğer artçıymış. benimle evlenir misin sorusunun akabinde aynı dudaklar şehvetle birbirine kavuştuğunda gerçekleşti asıl deprem. bir tufan bir kıyamet. sokak yıkılıyordu. alkış, yaşa, civar kafe ve iş yerleri ile komşu balkon ve camlarından sarkan altın günü hanımları, tezgahtar kızlar, eğlence arayan ergenlerin ıslık ve alkışları eşliğinde dünyanın en güzel evetini işittim...
..
.
16:48 : uyanmışım. daha doğrusu uyandırıldım. karım ve üç çocuğum tarafından. zor kullanılarak soğuk suyla işkence yapılarak. böyle bir rüyanın sonu bu şekilde olmamalıydı. hadi oldu işkence kısa sürmeliydi. sesler vardı kafamda. dinmeyen gürültüler. daha çok bir kadın sesi. "hadi abimlere geç kalıyoruz. bugün yılbaşı. daha teyzenlere, dayımlara, sonra çocukların süt annelerine gid...."
son duyduğum kelime tamlamaları bunlardı. ondan sonrasını inanın hatırlamıyorum hakim bey. lcd plazmayı camdan ne vakit atmışım, peşinden de kendimi aşağı salmışım inanın hiç bir fikrim yok. şans eseri emektar yeleğin omzundan bahçedeki ceviz ağacına asılı kalmışım. kuvvetlidir yelek. kıbrıstan getirmiştim. askerliğimi kıbrısta yaptım da ben. yelek olmasaydı huzurlarınızda olmazdım şu an. ama dediğim gibi hatırlamıyorum tabi hiç bir şeyi. komşular anlatıyor. sinirden şoka girmişim. itafiyeyi çağırmış komşular. onlar indirmiş beni ağaçtan. önce yılbaşı şakası yapıyorum sanmış komşular. inanmamışlar. huyum kurusun bazen böyle muziplikler yaparım. ama bakmışlar iş ciddi. başta hindi sesi olmak üzere tuhaf sesler çıkarıyorum, ingilizce şarkılar söylüyorum. önce polise sonra itfaiyeye haber vermişler. sonrasını biliyorsunuz zaten. sonuç olarak ben hem mağdur hem masumum hakim beğ. hanife'nin de benim peşimden atlayacağını bilemezdim. beni bu kadar sevdiğini de bilmiyordum hem. masumum.
diyeceklerim şimdilik bundan ibaret... dedim ve bu kez gerçekten uyandım..
..

30.11.11

terazi

az önce izlediğim filmde;
 " santrançta iyi olan genelde hayatta kötüdür" diyordu.
elbette ki hayat, filmlerde ve kitaplarda olduğu gibi değildir hiç bir zaman.
ama ve bazen bir film, hayatın ötesinde olabiliyor doktor.
sorun şu ki ; ben santrançta da iyi değilim.
.

27.11.11

diyeceklerim şimdilik bundan ibaret

bir yandan başıboş adımlarla yürüyor öte yandan insanlara bakıyordum.insanlar. güzel insanlar. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum şimdi. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. en çok çay içmeyi sevdim bu hayatta. bilirsin. bir de kuşları. gerisi hep teferruat sevgilim, hep teferru..
.
iki gündür arıyordum! tam olarak bir tarifi yok aradığımın. ama hiç yoktan bana o güzel hislerimi hatırlatacak, hayata yeniden ve dört elle sarılmamı sağlayacak tanıdık bir şeyler olabilirdi pekala. bu sebepten bahariye'yi gidip geldim iki defa. yoruldum. nazım hikmet'te oturup çay sigara eşliğinde bir şeyler okumaya çalıştım. olmadı. sakız gülü sokağını inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım, sahile indim ve yalnız bir bankta bir süre denizi izledim. yosun kokusunu, genzimi yakan soğuğu iliklerime çektim. balık pazarını turladım. sahaflara girdim, çıktım. yine olmadı. bulamadım. değil tanıdık bir his yakalamak duyduğum, gördüğüm her şey, herkes yabancı geliyordu. kış ortasında şekilsizdim. kimsesizdim. hissizdim. hiçbir şeydim. hayatın değil kendi anlamımın peşindeydim. tutunacak bir ip, kalacak, devam edecek bir sebep arıyordum. dört buçuk saat bu arayışın etrafında dolandım durdum. hiç bir şey bulamadım. sadece. evet sadece sevdiğim bir kaç yazarın sevdiğim bir iki cümlesi düştü hatırıma bu başıboş gezmelerde. ama onlar da bu boşluğun dibinden çıkaramadı. sonra bir iki film repliği. neşeyle başlayıp hüzünle sonuçlanan bir de şarkı. tanıdıklardı lakin kifayetsizlerdi. tıpkı benim gibi.
sonra süslü balık lokantalarının birinin önünden geçerken...  bir kadın.... 
kızıl saçlı. 
mavi gözlü. 
keder yahut herhangi bir mutluluk ifadesini okumanın mümkün olmadığı ama çok güzel yüzüyle 
içimi aydınlattı. bir yandan tüm varlığı ve dikkat çekici güzelliği ile dünyanın tam orta yerindeymiş gibi dururken öte yandan sanki o'nun balığı değil de balığın o'nu yediği hakeza masasındaki içkinin bu güzel kadını yudumladığı bir dinginlik ve tüm o kayıtsızlığı, telaşlı olmayan dünya dışı hali ile metaforlar oluşturdu bir süredir uyuyan zihnimde. 
işte o vakit, belki dedim. 
belki yazarsam değişebilirdi bir şeyler.
o dakika kalan ömrüne spiralli, kareli bir defterle ömür biçen ekmel bey geldi aklıma. o'nun kadar cesur olabilir miydim? hem yazma hem ölüme meydan okuma konusunda.
evet düşündüğüm sadece yazmaktı. ve belki bu hissiz, sebepsiz dünyamda ölüme meydan okumak bir de. fakat intihar günah olmamalıydı. ve yaşamak da bu kadar zor!  belki leon'u, güneşli pazartesiler'i  tekrar tekrar izlememeli, suzan defter'i ve garip'i yeniden okumamalıydım. şarkıları da bu kadar sevmemeliydim...
elbette bu değildi mesele. pişman da değilim üstelik. 
o halde nedir mesele, nedir? 
bunu burada anlatacak değilim tabi ki. belki bir iz bırakacak, sıradan da olsa bu dünyadan bir mithad selim geçti dedirtecek hikayemi yazmalıydım. elimdeki tek tutamak. yazmak.
yazmalıyım. yoksa...
bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. yani; bu çoğu sebepsiz bazıları sebepli de gözükse anlamsız sıkıntımı, içimdeki bu boşluğu yahut kalbimi sıkıştıran o şeyi dağıtacak tek ilaç olarak yazmayı görmek. kaleme sarılmak.
ama ya o da biterse! en büyük korkum. ki son zamanlarda mesela dün ve mesela bugün dört buçuk saat boyunca başıboş dolaşırken sadece bir saniye aklıma gelmesi yazı işlerinin iyiye işaret değil. ama işte bitiyor bir şeyler. anlamsızlaşıyor her şey gitgide. buhar olup uçmak istiyorsun. bir sis bulutu gibi güneşe ulaşmak. hakkını veremiyorsun hiçbir şeyin. ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak çünkü kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti bu kelimeleri o'na da. hem iz bırakma konusunda bir farkım olmasa da ekmel bey'den sen beni unutma yine de unutma sevgilim okuyucu..
bu arada hak demişken, pazarın hakkını pazara vermeli. yıllardır sıkıldıkça, nefes alamadıkça pazara bok atıp durdum. oysa tüm sorun bendeydi. içimde. insanız sonuçta, kabullenmesi zor. ama şimdi itiraf vakti. pazarın hiç bir suçu yok. bütün kabahat benim.
ve kalbimi kıranları ben affediyorum şimdi tüm yüreğimle.
umarım kalbini kırdıklarım da beni affeder....

.
son çalan şaRkı :  atlas - bu kaçıncı sonbahar


26.11.11

sevmek derken


sevmekten bıkar mı hiç insan doktor? sevdiğini söylemekten ve üstelik bunu defalarca hissetmekten? hem bu soğuk kış gününde kalbini ısıtan sıcaklıktan nasıl vazgeçer ki insan.
seviyorum dedim ben de dolmuştan inerken ve soğuk genzimi yakarken;
-seviyorum ulan istanbul
modern kitabevlerinden yükselen enstrümental müzikle, seyyar satıcı seslerinin birbirine girdiği o akordiyonik temaşayı seviyorum çünkü. ve ceylan tedirginliğinde ama telaşşsız, küçük adımlarla yürüyen narin şehir kadınlarını seviyorum. keza herhangi bir aksiyon filminde rol alıyormuşcasına yürüyen iri yapılı adamları da seviyorum. yine kazara telefonunu düşüren gence takılan kuruyemişçiyi, bir evin çatısındaki kedilere et atan başka bir esnafı ve eti havada yakalayan tekir kediyi, kediyi şaşkınlıkla ve sevinçle izleyen ablayı da seviyorum.
bu şehri seviyorum. bu şubatı ve bu kışı.
.
balık pazarını söylemiyorum artık farkındaysan. sevgimin bayrağı olan diğer yerleri; bahariye'yi, nazım hikmet'i ve moda'yı. sakızgülü'nü sonra.
fakat akşamüstü şehre bir hüzün gibi çöken alacakaranlığı ve peşi sıra sanki şehri aydınlatmak için değil de ısıtmak için birer birer yanan ışıkları sevmek diyorum doktor. nasıldır bilir misin?
.
ama ve bazen sevmek kâfi gelmiyor işte.
insanız sonuçta. hata yaparız. aklımız karışır. duygusalız da hem. o yüzden sevmek dediğin hafife alınır şey değil bizatihi yaşamak kadar zordur.
.
misal hayallerimiz vardır bir türlü gerçekleştiremediğimiz ve zorunluluklarımız bir pranga gibi.
bilirsin ayaklarımızdan çok zihnimize vurulmuş prangalar. sonra ödenmesi gereken faturalar, sunulması gereken raporlar, işe gidip eve dönmek gibi bir takım sıradanlıklar vardır hayatımızda.
hakeza okumamız gereken kitaplarımız, izlememiz gereken filmlerimiz ve dinlememiz lazım gelen şarkılarımız vardır sırada bekleyen.
lakin hayat beklemez geçer gider.
.
ve tabi ki gönül yaralarımız vardır. yıllar geçse de bir türlü dinmeyen.
beklediklerimiz vardır hiç gelmeyeceğini bile bile. bekleyenlerimiz vardır sonra gitmeyeceğimizi bildikleri halde.
.
işte ben, o çok sevdiğim şehirden kaçarcasına çıkıp gittim bugün. ardıma bile bakmadan. düşünmeden. üşenmeden. sıradan ve suçlu bir aptal gibi. koşar adım uzaklaştım sevdiğim şehirden.
.
sevmek diyorum doktor göründüğü gibi kolay bir mesele değildir.
söylemesi kolay, yapması zordur.
.
erkin koray - sevince

24.11.11

sevgili ibrahim

eski bilgisayarı kaldırdık bugün. hayır atmadım. kıyamadım. dile kolay oniki buçuktan on üç yıl. ama işte fazla gelmeye başlamıştı. tekliyordu da hem. evde yer açılması lazımdı. bahaneler bahaneler. inanmadın değil mi?
fakat atmadım işte dostum. kuytu bir köşeye usulca bıraktım. bir süre özleyeceğim yaşattığı anları ve anıları bu kesin. lakin sonra onu ve bıraktığım köşeyi unutacağım bu da başka bir gerçek. ama bugünlerde en çok neyi özlüyorum biliyor musun? satırlarıma başlamadan önce ile başlayan el yazmalı mektupları. sonra bir de hatırlar mısın radyo tiyatroları vardı. nasıl da heyecanla dinlerdik. işte bunlar geldi aklıma. aslında dün gece geldi de yazamadım. bilirsin. tembelim. ve şimdi bedelsiz askerleri uğurlayan gürültücü kalabalığın arka fonundan yazıyorum çoktan başladığım bu satırları sana. sanırım yağmur da yağıyor. ıslak tekerleri sayesinde caddeden hışırtıyla geçen araçlardan dolayı bu tahminim. belki de sakar alt komşum yine tüm muslukları açık bırakarak seyahate gitmiştir. kim bilir? ama hayır komşum evdeymiş. o vakit kesin yağmur yağıyordur. evde olduğu zamanlar tam da bu saatlerde kanepesini ileri geri iter. o bunu yapmaktan nasıl keyif alıyorsa ben de onu dinlemekten alıyorum bu garip keyfi. böyle de garip bir bağımız var yıllardır. o kadar zamanda bir iki kere asansör girişinde karşılaşma ve soğuk merhabalaşmalarımızdan daha değerli bu eşya sesleri benim için. neyse dağıldım yine. ne diyordum ibrahim. böyle de dalgın ve dağınığımdır işte yıllardır. bunu da bilirsin. evet hatırladım şimdi. kesin yağmur yağıyordur. hem en büyük asker bizim asker. cnbc-e de değişik bir film radyoda ilginç ve çok harika müzikler var bu akşam. vaya con dios, nouvelle vague sonra. hepsi harika. ama işte dostum bizim büyük çaresizliğimiz var bir de. kiminle konuşsam, kimi okusam, dinlesem, yazsam. arada sıkışmışlık, yalnızlık, gitme histerileri, gidememe halleri, ondan ve bundan şikayet, bir memnuniyetsizlik, pes etme ve nihayetinde deveyi gütmeye devam etmeler. lakin bu nasıl dengesizliktir ki çok sevdiğim kış ve kar gelmeden daha baharda açan o beyaz papatyaları özlüyorum. insana doping etkisi yapan o bahar kokusunu falan. lakin işte bilmiyorsun. hiç bir şey bildiğin yok jose. bir mayıs akşamında ölmüştüm aslında ben. kimseye söylemedim! sana bile. perşembeydi. mayıstı. sıcak değildi. soğuk da değildi. ama o akşam üşüdüğüm kadar hiç bir zaman üşümedim ben. ve yine o akşam yandığım kadar hiç bir zaman yanmadım sıcaktan. sıradan bir akşam değildi. hissetmiştim. ama engelleyememiştim bir türlü. olric yapmaz demiştim. beni sever demiştim. hem kendini hem beni öldürdü tek bir çizgiyle. tek bir cümle ile. tek bir ünlemle. hem katil hem maktuldüm o gece. mayıstı, eşgalim yoktu. hem aşık hem maşuktum. perşembeydi, şahidim yoktu. olric yapmaz demiştim. olric yapmaz..

8.11.11

say anything

canım çok sıkkın albayım. en sevdiğim yağmurluğumun fermuarını bozdum az önce. şimdi o yağmurluk üzerimdeyken yazıyorum sana. oysa ne güzel başlamıştı. gün, güneşsiz ve soğuktu ama o kadın! apartmanın köşesinde çok zarif ve oldukça kumral olan o kadınla rastlaştığımızda anlamıştım. bugün güzel olacaktı. belki de her şey çok güzel olacaktı. belki şehre bir cem yılmaz filmi bile gelebilirdi. lakin yanılmışım.
her şey say anything filmini beklemeye ve annemi öldürdüm filmini de online izlemeye başladıktan sonra başladı albayım. yorgundum. kırgındım. her zamanki gibi tembeldim. ama hissediyordum güzel bir gün olacaktı. hissettiğim ve duyduğum bir diğer şey ise karnımın gurultusuydu. kahvaltı için çok geç akşam yemeği için çok erkendi. aklımı ve midemi ortada buluşturup öğle yemeğinde karar kıldım. filmlere kaldığım yerden devam edebilirdim. hiç bir şey kalmadığını bile bile ama ve yine de çıkmayan can-canan, leyla mecnun aşkıyla ve ümidiyle buzdolabına baktım. baktım, bakıştık yani öylece buzdolabıyla bir süre soğuk soğuk. sanırım tembeldim. kapıcı bayram tatilindeydi. bakkal şimdi iki ekmek bi yumurta için gelmezdi. hatta kapalı bile olabilirdi. market yürüme mesefasinde ama bana göre bir ipek yolu uzunluğundaydı. karnım ise fena gurulduyordu.
çaresizdim. tembeldim. ama çare yine bendim. pencereyi açtım. işaret parmağımı ıslattım. yukarıya kaldırdım. keşişlemeden ve sert esiyordu rüzgar. en sevdiğim bordo yağmurluğumu giydim. beremi bulamadım. hayır albayım kaybetmedim bordo beremi. yerini unuttum sadece. neyse. anahtarımı, telefonumu, cüzdanımı aldım. aceleyle çektim kapıyı. yalnız bir eksiklik hissediyordum. ayaklarım neden üşüyordu acaba. evet. kapıyı yeniden açmam zor oldu. üç anahtardan hangisinin açtığını bulmam biraz zaman aldı. ayakkabılarımı giyip kapıyı çekmek üzereyken ev telefonum çaldı. ayakkabılarımı çıkarmadan telefona koştum. alooo-kankaa- hayat-bayram-şeker-trenler-tuhaflıklar- hede-hödö. arayan ihsan'dı. lafladık işte biraz. telefonu kapattığımda ellerime bakıyordum. yağmurluğumun cebinden anahtarlık ve cüzdanla beraber çıkardığım ellerime. bir şey yapacaktım ama ne? ellerim. yağmurluk cüzdan. bir anlam arıyordum. bulamıyordum. hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur şarkısını mırıldanacakken karnım yeniden ve şiddetle guruldadı. bu son uyarısıydı anlamıştım. hızla asansöre oradan apartmanın bahçe kapısına yönelmiştim ki. zaman durdu. o kadın işte. kumral ve uzun saçlarını savurarak kulağında telefon ve yüzünde oldukça huzur veren bir ifade ile solumdan solumdan bana doğru geliyordu. kalbimse sanki mıknatıs gibi o tarafa daha ani ve hızlı hareketlerde bulunmaya başladı. rüzgar gibi geçti yanımdan.
ben ve zaman donakaldık olduğumuz yerde.
iki saniye yetmişti aşık olmama. başka ihsana gerek yoktu. söylemiştim. uzun boylu, kumral, zarif, sevecen anlayışlı ama çocuksu ve her an bir çılgınlık yapacak hissiyatı veren bir yüz. hem ihsan'a da söyledim evden çıkmadan önce. varsın olmasındı evimiz şu garip dünyada hepimiz kiracı değil miyiz olm? kalbimizin sahibi de başkası olacaktı elbet!
ha ihsan mı? anlatmadım size değil mi albayım? üniversiteden arkadaşım. nam-ı diğer panter ihsan. okul takımın kalecisiydi. kedi gibiydi. evlendi, şimdi kuzu gibi. şehri de terketti. telefondan telefona görüşüyoruz artık.
ton balığı, kola, çekirdek ve çikolata aldım marketten. balık ve kola öğle yemeği için, çekirdek film için, çikolata da kahve için. beşartıbir de oynadım. postacı, şans ve aşk kapıyı kaç kere çalar ki şu garip hayatta? kumarda devamlı kaybeden bana bir işaret olabilir miydi? orada, cafede tüm kumrallığı ile oturuyordu işte. bir kez daha aşık oldum. çünkü gözlerini gördüm bu sefer. zeytin karası gözlerini. hayatın anlamını çözmüşcesine bilgece ve insanca bakan gözleri. cafede arkadaşını bekliyor muhtemelen. arkadaşı gelene kadar eşlik edebilirdim o'na. ama acelem vardı. izlemem gereken iki film bitirmem gereken üç kitap. hem yemek de yemem lazımdı. uyumam da gerek. çünkü çok geç geldim dün gece. uykusuzdum. sonra uyanınca elimi yüzümü yıkamadan önce hayatıma dair bolca düşünmem boşları doluya doluları boşa koymam ve ayrıca lanet olası işe hazırlık yapmam gerekti yarın için. gördüğün üzere nefes alacak zamanım yoktu albayım. hem zaten aşk dediğin nedir ki gelir geçer. hayat gibi. önemli ve kalıcı olan sevgiydi. emekti. iyilikti dostluktu. al yazmaydı gönül bohçasıydı. hah. inanmıyorsunuz di mi bu züğürt tesellilerine siz de albayım. tabi ki uyduruyorum albayım. pekala, her zamanki gibi yakaladınız beni. evet kıvırıyordum. hem sağdan hem soldan. öyle güzel bakan gözlere verilecek cevabi bakışım yoktu açıkcası. söyleyecek sözlerim ise uzun zaman önce bitmişti. hem ve zira aşk tesadüfleri sever hem de biraz cesaret ister albayım bilirsiniz. cesur olanların işidir aşk. bizim gibi soytarıların değil. hadi bakalım bağla bağlayabilirsen şimdi lafı albayım. ne vardı şimdi bozacak beni. oysa hayallerim vardı benim. bindokuzyüzellialtı baharına gitmek gibi mesela. sevgili ile okulu kırıp adaya kaçmak gibi. bostancıdan kalkan ilk vapurla büyükadaya geçecektik ılık bir akşamüstü. herkes ağaçlara, banklara kazırken adını biz gökteki en parlak yıldıza, denizdeki en uzak gemiye, martıların bembeyaz kanadına yazacaktık aşkımızın baş harflerini. heyhat. ne var ki yağmurluğumun fermuarı bozuldu. en sevdiğim yağmurluğum diyorum albayım. en sevdiğim

30.10.11

işte öyle bir şey

söylemişlerdi de inanmamıştım. bu şehir gerçekten uyumuyor. sabahın beş buçuğu üstelik bir cumartesi ve dahası bir bayram günü olmasına rağmen nerdeyse gündüz vakti yoğunluğunda bir trafik var. her türlü istanbul süprizine karşı gardımı alarak karga bokunu yemeden düştüm yollara. boğaziçi köprüsü ve vatan caddesini takip ederek sarı ve bazı özel taksileri gprs gibi kullanarak ulaştım yenikapıya. bir taksiciye yön sorduktan sonra trafikte dalaştığımız ve dalaşma potansiyeli olduğumuz bu kişilere, tüm şoförlere ve tüm insanlığa hatta tüm orta dünyaya daha tolereli, daha sakin olabiliriz aslında diye düşünüyordum ki sen beemvenin teki caart diye önüme kır çarpışmaya ramak kala güçlükle durabildim. işte o an bütün hümanistliğim gitti. bilinçaltımda gizlediğim benim bile bilmediğim değişik küfürler hiphop ustalarından daha seri, bir ak47 makinelisinden daha hızlı püskürdü ağzımdan. sözlerimi geri almadım ama düşündüğümü de. olur böyle vakalar dedim. üzerinde fazla durmadan girdim otoparka.
koşar adım ido iskelesine giderken çıtır sesinden önce kokusunu hissettiğim simit için beş adım geri gelip üç kişilik sırada bekledim bir süre. ido'nun tuhaf sandwiçlerinden bildiğimiz simit ve karper peynir daha evladır dedim. feribotu beklemeden yine uzun adımlarla giderken kulağından ısırdım simitin. pişman değildim. acaba iki tane mi alsaydım dedim.
.
feribot her zamankinden ilginçti. belki ben, belki yolcu profilleri değişmişti ama küçük bir dünya gibiydi feribotun içi. hatta hayat gibiydi. her yaştan her cinsten ve neredeyse her milletten insan vardı. yaşlılar, çocuklar, gençler, bebekler, hanımefendier, beyefendiler, japonlar (ki en az onüçte saydım) amerikalılar, pakistanlılar, ingilizler ve tabi ki bizim çılgın türkler ve hırçın çocukları.
mütevazı kahvaltımı yaparken gözlerim ve zihnim de boş durmuyordu elbet.
şunu farkettim; belki yanılıyorumdur ama türk ve japon insanlarının ortak yegâne özelliği ota boka fotograf çekmeleri olsa gerek. bir ara feribot yerine victoria secret defilesindeyiz sandım. o derece flaşlar flaşlar. ama ve lakin japonları ayıralım. çok ağırbaşlı, çok mütevazı , çok olgun, çok saygılı çok çok insanlar japonlar. teknolojiden önce bize ve belki de dünyaya fark attıkları özellikleri bu olsa gerek. adam sen de ben de oturmuş dünyanın bildiği japonları anlatıyorum! ama işte seviyorum bu insanları ben. irlanda sevdamı ve sahil kasabası hayalimi bi tek bu japonlar yüzünden bozabilirim.
.
uyusam mı yoksa yarım kalan kitabımı mı okusam derken gözlerim ağırlaşmaya başladı. tam kafayı vurup uyumak üzeredeydim ki amerikalı olduklarından şüphe ettiğim ingilizce konuşan çekirdek ailenin yanımdaki koltuğu iki gruba ayrılarak terk ettiklerini gördüm. tamam yabancıların çocuk yetiştirmedeki rahatlıklarını biliyoruz. 2 ve dört yaşlarındaki çocukları ortalığa rahatca saldıklarını ilgilenmediklerini de. ama be kadın çantanı bırakıp niye gidersin. hırlısı var hırsızı var onlar gelene kadar çanta nöbeti tuttum. uyuyamadım. sonra da uykum kaçtı. tezer özlü'yü okumaya başladım. önce oğuz atay sandığım fakat olmadığını daha sonra anladığım hayalet oğuz hikayesini çok beğendim. sevdiğim cümlelerin altını çizdim. kahve içtim. bir iki dergi okudum. insanları ve tabi ki japonları izledim biraz. telefonu uçak moduna alıp eski şarkılarımı dinledim. hüzünlendim. uyandığımda gripli bir ses anlaşılmaz bir şeyler söylüyordu. yanaşma-inme-güvenlik kelimelerinden varış iskelesine geldiğimizi anladım.

katılmak zorunda olduğum açılış törenine daha çok zaman vardı. ve bu tarz resmi ve gayri resmi törenlerden, kalabalıklardan oldum olası hazetmiyordum zaten. çünkü politikacılar mutlaka oluyorlardı ve hamaset ve tabiki enaniyet ve gürültü ve yüksek ses. mecburiyetten gelmiştim. olabileceğim minimum zamanda orda bulunup bir an önce kaçmaktı niyetim. bulunmam gereken saate kadar aylak aylak dolaştım. istanbul dışında denize kıyısı olan her kara parçasında olduğu gibi burada da bir düşüncedir aldı beni.
böyle bir yer olmalıydı bir gün yaşayacağım yer. ama tam olarak burası gibi değil. daha küçük, daha sakin. kalabalık olmayan ama bir kenarında mutlaka deniz olan. burası gibi soğuk olabilir önemli değil. o deniz, o yosun kokusunu duyumsamalıyım mutlaka. kenarında kahverengiye boyanmış yaşlı ve yorgun banklarına oturup dalgaların raksını izleyebilmeliyim. bazen de günbatımını ve uyanabildiğim vakitlerde gündoğumunu.
ve sonra gelen geçenin, sıcak ve yardımsever esnafın hikayesini yazabilmeliyim. insanları az ama öz olsun mesela ve ben hepsini tanıyabileyim. yolda karşılaştığımızda içten selamlayıp hatrını sorabilmeliyim. balığımı hep o küçük balıkçıda yiyip kahvemi de köşedeki o mütevazı ocakta içebilmeliyim. zaman zaman memleketi ve beşiktaşımı kurtarabildiğim bir iki de laf cambazı oldu mu değmeyin keyfime!
böyle bir yer ama küçük, ama sakin, ama yosun kokan ama insanı olan.
..
yaşar - işte öyle bir şey
.

28.10.11

zaman geçti arkamdan

kimse hakkına razı değil ne dünyadaki rolüne ne de başka bir şeye masum değiliz diyor sezen hiçbirimiz radyoda ama kimse şeridine bile razı değil otoyolda oysa ve farkedeceği en fazla bir iki dakika değer mi hiç sağdan sola ortadan emniyete tahammülü yok aslında kimsenin yaşamaya çünkü yaşamak çok zor gerçekten ve ne yaptığın/yapmadığın varlığın ya da yoksunluğun değil mühim olan çünkü ben senin için yaşamayı göze aldım der miydi yoksa şair hem herkes şikayet ediyor benim şimdi yaptığım gibi ve düşünüyor/um çünkü gelmişi ve geçmişi ve gelecekteki geçmişi sanki diyorum bir şeyler kaçırıyorum bir şeyler ıskalıyorum böyle olunca tuhaf bir his işte geçen kış mesela ve ondan önceki kış yine hatta gelecek sene düşüneceğim bu önümüzdeki kış zincirin iç içe geçmiş halkaları gibi sıkı sıkı sımsıkı oysa bir şeyler kaçırıyorum ben ama ne haftaya bugün bir yaş daha yaşlanmış olacağım peki ya sonra kasım aralık ocak şubat pazartesi salı ilkbahar yaz 2013 2014 oysa çok şahane yazarlar okuyorum ve çok güzel yazılar kıskandığım sevgilim keşke ben yazabilseydim dediğim ne var ki sığmıyor mumlar artık doğum günü pastama.
.
emre aydın - kimse olmadı senin gibi
.

4.10.11

hep aynı hikaye

kadıköy'ün alkım'ından istiklal'in mephisto'suna kadar pek çok yere sordum bu kitabı ama bulamadım. bir trt iki tanıtımında denk gelmiştim. ilgimi çekmişti. sordum gittiğim tüm kitapçılara yok dediler.
evet biliyorum elbet, devir internet devri ama mecbur kalmadıkça kullanmıyorum bu devri kitap alımları için. çünkü alacağım kitaba dokunmak, karıştırmak ve biraz okumak gibi bir rahatsızlığım var benim usta.
ömer faruk dönmez'in hep aynı hikaye isimli kitabı aradığım. ama şimdi işyerimdeki odamda pineklerken aklıma gelen başka bir hikaye bahis konusu olan. benim hep aynı olan hikayem. çok sevdiğim bu sonbaharla karışık kış dönemlerinde nükseden hallerim. bakıyorum , düşünüyorum boşa ve doluya koyuyorum. dolmuyor, almıyor. kimselere söylemiyorum. yazamıyorum. karıştırıyorum çünkü. o kadar çok karışık ki bu senaryo hem her şeyden var hem hiç bir bok yok. öyle laçka. dram-aksiyon-gerilim-macera-aşk-müzikal herkesinki kadar var ama bir bütünlük yok. hayır giriş-gelişme-sonuç değil kastettiğim. başka bir şey. kimse kendi hikayesini beğenmiyor demiştim bir zaman bir yerde. ama beğenmediğimiz bu hikayelerimizi anlata anlata da bitiremiyoruz o ayrı.
misal dram var mı hikayemde evet var. çok sık ağlayan biri değilimdir ama insanız sonuçta. dolayısı ile çeyrek asırı çoktan geçen hikayemizde ıslak noktalar var elbet. hatırı sayılır derecede hem de. e aksiyon desen üniversite yıllarımızda ufak tefek oldu. hatta biraz zorlarsak çocukluk yıllarımızda bu durum aksiyon-gerilim halini alır. sanırım çocukken daha cesur oluyor insan. sonradan öğreniyor puştluğu, cinliği, bencilliği, faydasızlığı! ve elbet aşk için ölmeli aşk o zaman aşk der büyük usta sezen. öldüm mü peki? hayır.herkes gibi sevdim sevilmedim. sevildim sevmedim. ikisinin ortasını da buldum lakin şartlar denen o vahim şey imkansız denen zibidiyle bir olup altettiler bizi. dolayısı ile aylak adam mottosuyla hala sokaklarda dolaşıp anlık aşık olmalarım hep bu yüzden.sorarsan aşk nedir? derim "aramak" tır aşk.ve müzikali hayatımın. her aşamasında hep oldu. ama hep dinleyici olarak. kargaların bile korkup kaçacağı bir sesim ve müzik aletini hissedemeyen titrek parmaklarımla uzaktan sevdim. şaire kandım. sevmelerin en güzeli dedim. hala da öyle. yemek yerken, kitap okurken, yolculukta havada, karada her yerde müzik kanımda adeta. dolayısı ile kendime göre oldukça müzikal bir hikayem var.ama ve işte bu her telden her renkten hikaye sevmediği ortamda sevmediği işi mecburiyetten yapanları taşıyan eski model bir otobüse sıkışmış durumda. koltuklar değişiyor zamanla. bazen cam kenarı bazen koridor geliyor ama otobüs ve içindeki sıkıcılık hep aynı. bir cesaret geliyor ve kendini tekme tokat attırıyorsun bu sıkıcı otobüsten yahut müsait bir zamanda imdat frenini çekip sen atlıyorsun. lakin gittiğin yön değişmediği için arkadan gelen diğer otobüsler de aynı boğucu atmosferi taşıyor. ve dolayısı ile ya daha büyük bir cesaret ipini boynuna dolayıp ne idüğü belirsiz karanlık ve ürkütücü ormana tek başına dalacaksın ya da camdan dışarıyı seyretmeye devam edeceksin. veyahut da;
şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın.
ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın..
.
candan erçetin - çember
..

11.9.11

siempre me quedara

şaşırıyorum bazen bazı insanlara. beyinleri ve kalpleri termal bir kamera sanki. ve aynı şekilde elbet kendime de şaşıyorum bazen. his sadece. minik mesela, en ufak bir samimiyetsizlik fark ettim mi karşımdakinde öldürseniz de yanaşamıyorum bir daha. ama işte pamuk ipliğinden ince, iğne deliğinden küçük de olsa bir sıcaklık, bir samimiyet, bir gerçeklik gördü mü de en kuvvetli yapıştırıcıdan daha sıkı sarılıyorum....
şaşırıyorum bazen kendime çünkü ve bakıyorum yine kendimi anlatıyorum, yine bencilim. ve yine pazar. yine kahve. az şekerli ve az sütlü yine. tekrarları sevmeyen bir bünyem vardı eskiden. ne olursa olsun ama. sezen aksu'nun akarsu şarkısı geçiyor zihnimden ışık hızıyla bu esnada ve fakat "yine mi güzeliz" e bağlıyorum hemen akabinde.
şaşırıyorum çünkü ilk kez eylül'ün bu denli hızlı geçip gitmesini istiyorum. ve yılların da hatta. belki de eylül çabuk geçsin diye bu kadar çok yazıyorum. fakat ben yazdıkça eylül daha bir yavaşlıyor gibi. belki de yazmamalıyım. bilemiyorum. bildiğim mesela bir an önce kış gelsin. iç ürperten o serinlikte güneşi özleyeyim. seni zaten özlüyorum. hem neredesin ve niye hala gelmedin ki? çok beklettin dün gece rüyamda.
oysa biliyorsun bekletmeyi ve bekletilmeyi hiç sevmem.
bir de pazarın on birinde köşedeki pastanede ne kadar çok insan olduğuna şaşırıyorum içine ağustos kaçmış bu eylül güneşinde. şimdiye değin hiç bu kadar dolu olmamıştı ve mutluluk kaynağı da. mutlulukları çatal bıçak seslerini bastırıyordu. bu bencillik de şaşırtıyor beni. bazen hatta nefret ettiriyor kendimden. sıkıyor da zamanla.
seni de sıkmıyor mu?
tahmin etmiştim!
bazen de işte bu şaşkınlığıma şaşırıyorum ve tüm bu olanlara. fakat böyle zamanlarda ekmel bey'in aklıma düşmesine asla ve kat'a şaşırmıyorum. bir el uzatımı uzaklığındaki taş-kağıt-makas'ın o bölümünü yine yeniden okumaktan da vazgeçmiyorum her seferinde. hayır alışkanlık değil bu değişik bir tutku, belki yaşam biçimi belki hayata bağlayan görünmez bir bağ. belki , belki ve yine belki...
belkilerle nereye kadar gider bir ömür. buna da şaşırmıyorum işte.

şaşırmak üzerine planlar yapın deniyordu ya dan in real life'da. aşk'tan bahsediyordu. hoşuma gitmişti. replika da etmiştim hatta. ama onun dışındaki şaşırdıklarım işte gördüğün gibi sıkıcı şeyler. pazar pazar senin de canını sıktım. üzgünüm!
lakin işte sevdiğim, bir türlü anlamlandıramadığımız hayat böyle bir şey belki de
ve de insan olmak. bilebilseydim keşke.
neyse boş verelim şimdi bunları ; bebe'ye, o buğulu ve büyülü sese kulak verelim hüzünlerden hüzün, mevsimlerden bir kış beğenelim kendimize en karlısından ve belki en ispanyolundan.
me guardo tu recuerdo
como el mejor secreto,
que dulce fue tenerte dentro.
.
bebe - siempre me quedara

10.9.11

somethings-15 / internetim olmadan asla!

- internetin yahut teknolojinin bana/bize yaptığına bakın bir hele. yazık lan bize! şerefsizim yazık. biz ne zaman bu hale geldik müjgan?
 sigara ya da içkiyi bırakamayanları anlayamadım hiç bir zaman. ama sanırım ve şimdi bu uzun süreli internetsizlikte düştüğüm acizlikte anlıyorum onları. oysa eskiden buralar hep dutluktu.

- düşündüm de politikacı olmaz benden. hadi diyelim yüz kızarıklığını bir şekilde kamufle edip yalan söylemeyi becerebilsek de bir nebze. bu tutuculuk, bu arnavut inadı, farklılığa bu denli direniş yılmadan. çabuk manevra yapamıyorum anlayacağın. yanlış da olsa doğru bildiklerim var ya. kolay terk edemiyor insan. ama ve yine de etrafında farkında olan arkadaşları olması güzel insanın. izlenecek kısa bir film, okumayı belki aylar belki yıllar sonraya bırakacağım kitapları ilk sıraya almak ve hiç bilmediğim bir şairi okuma önceliği benim için o kadar kolay değil. ki yıllar sonra ahmet altan okuyan birinden bahsediyoruz müjgan. kolay değil.

- farkındalık, etkileşim, değişim, arkadaşlar. sinemada film izlemeyi bırakalı uzun süre oldu. ehli keyf ve evde kafaya göre takılıp izlemek her daim daha cezbedici ve ama sinemanın büyüsü başka işte. gereği düşünüldü; ayda en az bir kez beyaz perdede izlenir film.

- buğday ten ama saçlar kumral. pencereden sızan güneşle birlikte sanki kızıla kızıla vuruyordu. güneş gözlüğü ne de uyumluydu. asil bir duruş ama yaşanmışlık dolu yorgun bir yüz. yine de hayattan umutlu. bugün kadıköy dolmuşundaydınız. saat on biri biraz geçiyordu. ne güzeldiniz.
müjgan sen okuma bu paragrafı!

- ve başka bir karar. küçük esnafa acımak yok artık. kahraman bakkala da. genellemelerin en genellemesi belki ama öyle. kusura kalmasın kimse. üç kuruş fazla ver. kurumsal yerden yap alışverişini. paranla rezil olma, sinir katsayını değiştirme. hede hödö işte..

-iddia sezonu açıldı ve iki liraya karşılık bir milyar küsür veren kupon gelirse ben biliyorum ne yapacağımı.

- sanırım eylül bitene kadar yine güzeliz. ne bu şarkı beni ne de ben onu bırakmayacağım.
hadi kur masayı madam destina. çek sediri asmanın altına... müjgan sen de gel!

- beşiktaş'ımız yenilmiş bugün. üzgünüm.

-bir şey diyeceğim ama gülme. geçen bi gün ayşe arman'a mail attım. valla! okumuşsunduır belki hani şu tinay ve nur hikayesini. ben okudum içim cız etti lan. demek hala bir şey var bu yürekte. öyle yani.

- yine mi güzeliz'e ara verdim. vinampı karışık yürütüyorum ve model'in değmesin ellerimiz'ini hala çok seviyormuşum. bunu fark ettim şimdi.

- kitap okuma film izleme zamanı diye bir şey gerçekten var mıdır yoksa benim bu alandaki beceriksizliğime uydurduğum bir kılıftan mı ibaret bu zaman meselesi.
nedir, mesele nedir müjgan?

-şu an bana öyle geliyor ki bu kısa çizgiyle başlayan uzun paragrafları daha da uzatabilirim. çok çok daha çok yazabilirim ama sıkılıp gitmenden korkuyorum müjgan. sahi kimsin sen müjgan? üç gündür dilime ve zihnime dolandın böyle. bana biraz kendinden bahsetmek istemez misin. böyle hep monolog tam monolog nereye kadar?
nereye kadar hem müjgan.
.
model - değmesin ellerimiz

bazı şeyler

- internetin yahut teknolojinin bana/bize yaptığına bakın bir hele. yazık lan bize! şerefsizim yazık. biz ne zaman bu hale geldik müjgan? sigara ya da içkiyi bırakamayanlarını anlayamadım hiç bir zaman. ama sanırım ve şimdi bu uzun süreli internetsizlikte düştüğüm acizlikte anlıyorum bunu. oysa eskiden buralar hep dutluktu.

- düşündüm de politikacı olmaz benden. hadi diyelim yüz kızarıklığını bir şekilde kamufle edip yalan söylemeyi becerebilsek de bir nebze. bu tutuculuk, bu arnavut inadı, farklılığa bu denli direniş yılmadan. çabuk manevra yapamıyorum anlayacağın. yanlış da olsa doğru bildiklerim var ya. kolay terk edemiyor insan. ama ve yine de etrafında farkında olan arkadaşları olması güzel insanın. izlenecek kısa bir film, okumayı belki aylar belki yıllar sonraya bırakacağım kitapları ilk sıraya almak ve hiç bilmediğim bir şairi okuma önceliği benim için o kadar kolay değil. ki yıllar sonra ahmet altan okuyan birinden bahsediyoruz müjgan. kolay değil.

- farkındalık, etkileşim, değişim, arkadaşlar. sinemada film izlemeyi bırakalı uzun süre oldu. ehli keyf ve evde kafaya göre takılıp izlemek her daim daha cezbedici ve ama sinemanın büyüsü başka işte. gereği düşünüldü; ayda en az bir kez beyazperdede izlenir film.

- buğday ten ama saçlar kumral. pencereden sızan güneşle birlikte sanki kızıla kızıla vuruyordu. güneş gözlüğü ne de uyumluydu. asil bir duruş ama yaşanmışlık dolu yorgun bir yüz. yine de hayattan umutlu. bugün kadıköy dolmuşundaydınız. saat onbiri biraz geçiyordu. ne güzeldiniz.
müjgan sen okuma bu paragrafı!

- ve başka bir karar. küçük esnafa acımak yok artık. kahraman bakkala da. genellemelerin en genellemesi belki ama öyle. kusura kalmasın kimse. üç kuruş fazla ver. kurumsal yerden yap alışverişini. paranla rezil olma, sinir katsayını değiştirme. hede hödö işte..

-iddia sezonu açıldı ve iki liraya karşılık bir milyar küsür veren kupon gelirse ben biliyorum ne yapacağımı.

- sanırım eylül bitene kadar yine güzeliz. ne bu şarkı beni ne de ben onu bırakmayacağım.
hadi kur masayı madam destina. çek sediri asmanın altına... müjgan sen de gel!

- beşiktaşımız yenilmiş bugün. üzgünüm.

- 'yine mi güzeliz'e ara verdim. vinampı karışık yürütüyorum artık. ve model'in değmesin ellerimiz'ini hala çok seviyormuşum. bunu fark ettim şimdi.

- kitap okuma film izleme zamanı diye bir şey gerçekten var mıdır yoksa benim bu alandaki beceriksizliğime uydurduğum bir kılıftan mı ibaret bu zaman meselesi.
nedir, mesele nedir müjgan?

-şu an bana öyle geliyor ki bu kısa çizgiyle başlayan uzun paragrafları daha da uzatabilirim. çok çok daha çok yazabilirim ama sıkılıp gitmenden korkuyorum müjgan. sahi kimsin sen müjgan üç gündür dilime ve zihnime dolandın böyle. bana biraz kendinden bahsetmek istemez misin. böyle hep monolog tam monolog nereye kadar? nereye kadar hem müjgan.
.
model - değmesin ellerimiz

7.9.11

limonlu çay

bir kupa dolusu kahverengi sıvı. içinde minik bir dilim limon. ıhlamur-çay-limon-vitamin-çay- ıhlamur her zamankinden basık bir oda ve yine limonlu çay. ne çalışmak, ne de düşünmek istiyorum şimdi. sadece sessizlik.
sevdiğim ama uzun zamandır görüşemediğim güzel insan, bir film önerisine denk gelmiş ; ruh eşi (cafe de flore ) filmin ismi. c.r.a.z.y.'nin yönetmeninden. hem konusu hem yönetmeni ilgi alanımda olunca. araştırdım. film ekimi'nde gösterilecekmiş. biliyor musun sinema sinema diye atıp tutuyorum buralarda ama hayatımda hiç gitmedim film ekimi'ne ben. bu ilk olacak. hem belki film eşime yani ruh eşime de orada rastlarım. kim bilebilir ki? hayat sürprizleri, aşk tesadüfleri. hayal etmek de güzel. ne kaldı ki hem elimizde. diyorum ki film ekimi'ne gidelim limonlu çay içelim.

6.9.11

somethings-14 / atılacak laf işkembede durmazmış

-hastaysan yaz kış fark etmez ama nşa'da soğuk günlerde duşta sıcak suyun altında dakikalarca ve öylece mal gibi durmak , düşüncelerinin akan suyla birlikte bedeninden ve ruhundan aşağı kaydığını görmek dünyanın en bi güzel şeysi bence.

-insanoğlu hayvan gibidir bazen , zekası ile başa çıkamadığı şeylerle karşılaştığında basitleşir, vahşileşir. dikkat etmek lazım.

-bazen de çok eski model yahut müzelik enteresan biri olduğumu düşünüyorum. geç yattım akşam uykusuzdum. nefret ediyorum bunu söylemekten ama hala iyileşemedim. halsiz ve çok uykulu olmama rağmen sabah her zamanki saatimde kalkıp bir güzel giyinip asansöre bindim aynadaki bana bakıp nanik yaptım otoparka indim otomatik kilitle arabayı öttürdüm kapıyı açtım çantamı yan koltuğa fırlattım. dikiz aynasına baktım. bu sefer aynadaki ben, hastalıklı biçimde oturan bana hareket çekti. gitmiyorum lan dedim ve çantamı aldığım gibi yukarı çıktım. üzerimi çıkardım. gerisin geriye yatağa yattım. uyuyamıyorum şimdi.

- hastaneleri hiç sevmem çok mecbur kalmadıkça gitmem. doktor arkadaşımı aradım. nazar değmiş sana kurşun döktür dedi. bi de iyice terlememi söyledi.

-akşam milli takımın maçı var ama izleyesim yok. eskiden fatih terim var diye antipatim vardı milli takıma. şimdi arda var emre var kaleci volkan var.
hiddink'den sonra tek dileğim bülent korkmaz teknik direktör , alpay özalan-emre belözoğlu ve ali eren beşerler de yardımcıları olsun. milli takımdan tamamen soyutlasınlar beni.

-sanırım C.ye olan bize de oldu. birbirimizin içini bu kadar gördükten sonra sevemeyeceğimizi anlamıştık. yanlış damardan girmiştik duygu hücrelerimize.
belli ki büyük bir yanılsamaydı.
başlangıçta "o" olma ihtimali çok yüksekti.
evet farklıydı ama doğru olan değildi.
acele etmiştik sanırım. uzaktakine değil yakın ve kolay olana yönelmiştik.
en büyük yanılsamamız da buydu.
oysa "o" nun ikizi, doğru ve yine farklı olanı uzak uçta olandı. hani yer yuvarlakta hiç sapmadan hep aynı yönde gidersek başladığımız noktaya ulaşıyoruz ya.
işte ve kanımca o da öyleydi. uzak uçta olana gidecektik.
kolay ve yakın olanı seçtik.
çakıldık.

- tereddütle başladığım en uzun gece'ye okudukça alışmaya, alıştıkça açılmaya, açıldıkça sevmeye başladım. umduğumdan çabuk bitecek gibi.

-ve son olarak ve her zamanki gibi bir şarkı ve yine adamım emre aydın'dan.
sen giderken ben ışıkları söndürdüm prangalar giyindim tam dört yıl olmuş dün

hepsi bu kadar gençlik, şimdi sessizce dağılabiliriz.
evet.
.
emre aydın - tam 4 yıl olmuş dün

bazı şeyler

-hastaysan yaz kış fark etmez ama nşa'da soğuk günlerde duşta sıcak suyun altında dakikalarca ve öylece mal gibi durmak , düşüncelerinin akan suyla birlikte bedeninden ve ruhundan aşağı kaydığını görmek dünyanın en bi'güzel şeysi bence.

-insanoğlu hayvan gibidir bazen , zekası ile başa çıkamadığı şeylerle karşılaştığında basitleşir, vahşileşir. dikkat etmek lazım.

-bazen de çok eski model yahut müzelik enteresan biri olduğumu düşünüyorum. geç yattım akşam uykusuzdum. nefret ediyorum bunu söylemekten ama hala iyileşemedim. halsiz ve çok uykulu olmama rağmen sabah her zamanki saatimde kalkıp bir güzel giyinip asansöre bindim aynadaki bana bakıp nanik yaptım otoparka indim otomatik kilitle arabayı öttürdüm kapıyı açtım çantamı yan koltuğa fırlattım. dikiz aynasına baktım. bu sefer aynadaki ben, hastalıklı biçimde oturan bana hareket çekti. gitmiyorum lan dedim ve çantamı aldığım gibi yukarı çıktım. üzerimi çıkardım. gerisin geriye yatağa yattım. uyuyamıyorum şimdi.

- hastaneleri hiç sevmem çok mecbur kalmadıkça gitmem. doktor arkadaşımı aradım. nazar değmiş sana kurşun döktür dedi. bi'de iyice terlememi söyledi.

-akşam milli takımın maçı var ama izleyesim yok. eskiden fatih terim var diye antipatim vardı milli takıma. şimdi arda var emre var kaleci volkan var.
hiddink'den sonra tek dileğim bülent korkmaz teknik direktör , alpay özalan-emre belözoğlu ve ali eren beşerler de yardımcıları olsun. milli takımdan tamamen soyutlasınlar beni.

-sanırım C.ye olan bize de oldu. birbirimizin içini bu kadar gördükten sonra sevemeyeceğimizi anlamıştık. yanlış damardan girmiştik duygu hücrelerimize.
belli ki büyük bir yanılsamaydı.
başlangıçta "o" olma ihtimali çok yüksekti.
evet farklıydı ama doğru olan değildi.
acele etmiştik sanırım. uzaktakine değil yakın ve kolay olana yönelmiştik.
en büyük yanılsamamız da buydu.
oysa onun ikizi, doğru ve yine farklı olanı uzak uçta olandı. hani yer yuvarlakta hiç sapmadan hep aynı yönde gidersek başladığımız noktaya ulaşıyoruz ya.
işte ve kanımca o da öyleydi. uzak uçta olana gidecektik.
kolay ve yakın olanı seçtik.
çakıldık.

- tereddütle başladığım en uzun gece'ye okudukça alışmaya, alıştıkça açılmaya, açıldıkça sevmeye başladım. umduğumdan çabuk bitecek gibi.

-ve son olarak ve her zamanki gibi bir şarkı ve yine adamım emre aydın'dan.
sen giderken ben ışıkları söndürdüm prangalar giyindim tam dört yıl olmuş dün

hepsi bu kadar gençlik, şimdi sessizce dağılabiliriz.
evet.

5.9.11

somethings-13 / sık sorulmayan sorular

8- sanırım the barker band; I dont wanna remember diyordu. otobandaydım. nerden esti bilmiyorum. hani şu bloglardaki mim dalgaları geldi aklıma. sahi n'oldu onlara, en mimli mimcilere?

2- cem-ali vardı eskiden. bir de oya-bora. ve sonra erdal-emel n'oldu kuzum sizlere?

10-niye yanında var olana, hak edene değil de uzaktakine, imkansıza meyleder insan? ya da ben yahut sen veya ol tugedır ?

7-merak ediyorum acaba tek dişi kalmış medeni avrupada da karşı şeritte kaza olunca bulunduğun şerit o kazayı seyredenler yüzünden kilitleniyor mu?

5- kel ölür sırma saçlı , kör ölür badem gözlü olur peki ya aşık ölünce n'olur?

1-etrafınızda evlenenlere bir bakın sizce de bir çoğu öss'de açıkta kalmamak için yanlış tercih yapan öğrencilere benzemiyor mu?

6- sence de aşkımız iki gözlüklünün öpüşme çabası mıydı gerçekten?

11-ama şu da var tabi üstad şeşen'in dillendirdiği ne güzel , yanılıyor muyum yoksam?
sana göre aşk laftan ibaret , bana göre hayatın anlamı
sen bu yolda böyle devam et, aşk layık olanda kalmalı.

9- egm bayram mesajı atmış. kemer takmak kendini güvene almaktır. egm kimdi ve benim araba kullandığımı nereden biliyordu?

3-hadi bi bok sanıp hayatı ciddiye alıyorum da blog denen oyuncağı ciddiye almak neden. ve çalakalem yazmak? ve niye?

4- ve yaşamak oyun değil mi sahiden?
.
ilhan şeşen - aşk layık olanda kalmalı

4.9.11

şahit

söylemeyi unuttum. dün bir nikaha şahitlik ettim. şahitlik dediysem nikah şahidi değil sadece yaşanan kıyıma şahit oldum. rahmetli; " evlat ne yaparsan yap ama bu hayatta iki şey olma derdi: 1- kefil 2-şahit olma."
lakin benim resmi yerine gayri resmi şahit olma nedenim baba sözü dinlemem değil sadece davete icabet nezaketindendi. hani belki biraz da masumdum anne sözü dinler gibi.
hepsi bu.  zaten şahit olacak kadar ne gelini ne de damadı tanıyordum. sadece damadın babası baba dostu idi. üstelik çok sıkıcı bir kıyımdı. yani kokteyldi.
mecburiyetler zordur. sıkar adamı. hele bir de benim gibi randevulara erken gitme hastalığınız varsa bazen delikanlılığı bile bozabilir.
elli beş masadan en köşede olanının yanında sap gibi dikildim. sanki masadan ben uzamıştım ya da masa mütemmim cüzümmüş gibi kısa sürede ayrılmaz bir ikili olmuştuk. amma ve lakin sıkıntıdan patlıyordum.
liseli ergenler yahut sonradan görmeler gibi telefonla oynayarak vakit geçirmek işime gelmediğinden ben de masadaki silgili kurşun kalem ebadında dilimlenmiş bütün havuçları ve bilimum hıyarları kemirdim. üstüne bi bidon turşu yemiş gibi de tüm sıvıları hüplettim. lakin canımın sıkıntısı azalarak geçeceğine artarak devam etti.
damatla gelin davetiyede yazılı saat gelmesine rağmen padişah tahtına benzeyen masaya gelmediler. onlar gelmeyince acemi garson geldi iç sesime iç sesime.
tam sıkıntının zirve yaptığı bu an da her zaman beni nerden ve nasıl ve kime sorarak bulduğuna şaşırdığım sakarlıkların ve garipliklerin en son örneği olarak elindeki tepsi ve üzerindeki çok sayıdaki dolu bardakla türkiye cumhuriyetinin en yakışıklı ama en acemi ve ama en sakar garsonu masama kapaklandı. büyük şangırtı koptu tabi. bu büyük sese ne hayvansal ne de insansal hiç bir güdü tepkisiz kalamazdı.
salona girdiğimden beri uzun boylu siyah gözlüklü sarı saçlı hatun dışında kimseyle göz göze gelmemiş ve kimsenin dikkatini çekmeden en kuytu köşeye sığışmışken şimdi bütün salonun göz rengini ezbere sayabilirim size!  tabi ben şoku atlatıp kendime gelene kadar bodrum'un herhangi bir bükünde üstsüz yakalanmış şarkıcı gibi kalakaldım orda öyle bir süre. neden sonra toparlandım.
açılın ben doktorumculardan daha ilgili ve sevecen bir tavırla cana geleceğine mala gelsin sana bişi olmasın hafız tribinde garsona şefkat gösterisinde bulundum. hangi ara nasıl oldu bilmiyorum ama garsonu sırtüstü yatırmış siyah el çantamı da başının altına koymuş biçimde o'na suni teneffüs yaparken buldum kendimi ve nikah kamerasını da tepemde.
-çekmeyin lann çekmeyin o benim arkadaşım sadece arkadaşım diye bağırırken bir love story müziği ve ellerinde meşalelerle bir kaç çift ayaklanmış yeniçeri ordusu tadında padişah tahtına doğru yürüyorlardı. oğlum mithad yine ayakta rüya mı görüyorsun dedim. emin olmak için bacağıma çimdik attım. ayy şemsi sırası mı şimdi diye bir kadın çığlıkımsı bir nida türetti ardım sıra. bozuntuya vermeden oradan sıvışmaya çalışıyordum ki lütfen herkes olduğu yerde kalsın ve ayağa kalkalım dedi elinde mikrofon, sırtında bordo kaftan olan bir adam. kadıköy belediyesi, sağlık afiyet, iyi, kötü, çirkin, karı, koca, hayır, şer, ya allah bismillah, ilan, yetki , 3 + 1 kelimelerinden kalınca bir demet yapıp vişne çürüğü renkli bir kitapçığı beyaz elbiseli ve yüzünde buruk bir gülümse olan kadına verdi. lacivert takımlı erkek ise lotodan milyoner olmuş gibi ağzı kulaklarında beyaz elbiseli kadını öptü. yanındaki siyah giyen adamlar da hem erkeğin hem kadının elini sıktılar. sahte gülümsemeleri ve abartılı kıyafetleri saymazsak herkes halinden memnun gibiydi. ben hariç.
dünyanın en saçma en garip olayına tanıklık ediyordum. ayağa kalk belediyenin verdiği yetki ile karı koca baba oğul kutsal ruh. bu kadar şamataya bu kadar insanı toplamaya ne gerek var. madem gençler aralarında anlaşıp karar vermişler 0 zaman yine aralarında hiç bir yetki ve baskı altında olmadan kendi krallıklarını ilan etsinler. ama teamüller ve şartlar denen o vahim şeyler...
ve kadınla adam yan yana dururlar sonra ve sırasıyla herkes yanlarına gidip beyaz elbiseli kadının kadifeden kesesine bir şeyler koyarlar ellerini sıkıp yine sahte gülümsemelerle fotoğraf çekinirler, benim gibi bazıları da fotoğraf çekinmekten çekinip hızla olay mahallinden uzaklaşmayı tercih ederler... sonrası iyilik sağlık hafız, belki erilen bir murad, çıkılan bir kerevet yahut düşülen koca bir boşluk. bilemiyoruz.

3.9.11

buselik makamına

saat 08:12. dokuz günlük tatil ortalamama göre uyanmak için geç bir vakit. salona geldim televizyonun radyosunu açtım. belki bu arada yine uyuyabilirim diye türk musikisi çalan bir radyo buldum. mahur, hicaz, rast, acem, hüzzam, ferahfeza ne çok makam varmış meğer. ama allah için güzel, hisli şarkılar. laf mı benimki de şimdi, şarkılar zaten hep güzel değil midir doktor?

hem bak eylül'de geldi hissettirmeden. biliyorsun ki göz açıp kapayıncaya kadar ve yine hissettirmeden geçip gidecek. ömrümüz de işte böyle bir koşturmaca, telaş ve hüzün içinde eylül kısalığında geçiyor farkında mıyız?

eylül'ün geldiğini mesela sabahların serin olmasından anlıyorum. tatilcilerin döndüğünü ise otoparkta artan araç sayısından anlamak mümkün. ve tam olarak iyileşmediğimi ara ara devam eden kuru öksürükten anlıyorum da sevgili, seni anlamak diyorum....

neyse...

eylül demişken ve buseliğe bağlamışken bazen de diyorum ki;

bu kadar komplike olmak zorunda mıyız? eylül kısalığındaki bu sergüzeşt bile olamayan beceriksiz hayatımızda. neyin peşindeyiz?

yalın olmak varken mesela

yağmur kadar toprak ve su kadar

ne bileyim işte hep bahsettiğimiz eylül kadar yahut onu yazan kalem ya da üzerine çizilen kağıt kadar, kelebek kadar, gökyüzü ve kuşlar sonra.

ismin tüm halleri değil de

yalnız ama yalın hali gibi olmak mesela bahsettiğim

ve

eylül diyorum sevgili; ha geçti ha geçecek

fakat hüznümüz bâki.
.
mfö - buselik makamına

1.9.11

düşlerin hesabı yok ki

durmadım devam ettim önce boğa'ya sonra moda'ya doğru.

eternity and a day'i bulmak için the end'e çevirdim rotamı yeşil tramvayın geçişinden hemen sonra.

uğramayalı çok olmuştu. değişmiş gibiydi sokak. duvar yazıları , dışarıya sarkan kafenin masa ve koltukları ve sokağın silueti de sanki.

beni ilk karşılayan duvardaki ; düşlerin hesabı yok ki yazısı oldu.

şansım varmış sonsuzluk ve bir gün'ü buldum. ama duvar yazısı kafamı kurcalıyordu. eski süreyya sinemasının önündeyken de bu cümle vardı kafamda.

başka şeyler de.

o geldi aklıma.

sonra o'nu gördüğüm düşüm düştü zihnime ve kalbime peş peşe.

evet düşleri hesap etmek, yakalamak ölçüp biçmek zordur.

ama işte bazı düşler de var ki yaşam sebebimiz olabilir.

yahut şifresi olabilir son derece sıkıcı ve ara'da kalmış hayatımızın

bir umut işte
aylar aylar önce belki de yıllar önce görmüştüm o'nu.

bana dün gibi geliyor ama. vaktini unutmuş olmam o yüzden.

bir kütüphanedeydik

belki de kitapçı bilemiyorum

binlerce kitap vardı etrafta ve bir tanesi o'nun elinde

bana bir kitap veriyordu

yüzünü tam seçemedim

hiç görmemiştim daha önce ama ruhu çok tanıdıktı

ve elleri

ve bir ömür boyu bakmaya yetecek kadar dingin bir yüzü vardı

o olduğuna yemin edebilirdim

o gün bugündür arıyorum onu

fakat

bir daha da görmedim. ne rüyamda ne etrafta!

kim bilir belki bir gün...

orada bir yerlerde olduğunu bilmek de güzel ama.

hem

neyin, ne zaman başımıza geleceğini bilemeyiz hiç birimiz

misal

insan hangi şarkıyı ne zaman çok seveceğini

vurulacağını da bilemiyor

az önce

tamamen tesadüf eseri karşılaştığım sezen aksu'nun yine mi çiçek şarkısına

aşık oldum

belki haleti ruhiye

belki hastayım ya hala.

insan normallerimde olmadığım için böyle belki

faranjit yerini nezleye terk etti. şimdi zaman zaman tıkanan ve akan sümüklü bir burun

ve dinmeyen bir baş ağrım var. ha bir de cumhurbaşkanı filarmoni orkestrası borazanı gibi bir ses

ama işte şarkı diyorum çok güzel

bi'dinlesen

seversin sen de

ne ağrı, ne sızı. ne dünya, ne dert, ne tasa

şarkılar yalnızca.

melodi ve sözlerin aşık iki sevgili gibi bütünleştiği şarkılar.

şarkılar diyorum. ne güzel değil mi?



kur masayı madam despina

kirli beyaz muşamba örtüleri ser

çek sediri asmanın altına

yanında bir ince müzeyyen abla




yine mi güzeliz, yine mi çiçek?

hamdolsun.

sezen aksu_cihan okan - yine mi çiçek

20.8.11

inanmazsan git bekir amcaya sor

sabahları artık beynimde dolanıp duran şarkılarla uyanıyorum. üstelik daha önce hiç söylemediğim, dilime dolamadığım türküler de var içlerinde. ama ve en çok ahh şu papatya falları dinmek bilmeyen ezberimdeki.  rüyalarım zaten karmakarışık ve haddinden fazla. öyle ki ve ancak sabaha karşı beş gibi gördüğüm rüyanın son karesi ile zihnime gecekondu kuran şarkının kafiyesini hatırlıyorum bir tek.
seviyor, sevmiyor

seviyor, sevmiyor
sapını da sayarsam seviyor çıkıyor....
....
ve sonunda bu sabah ağzımdaki baklayı çıkartıp genel müdüre sundum istifamı. ssk hastanesindeki gibi bir ay sonraya gün verdiler. bir ay sonra çıkabilirim işten. çıkmayabilirim de. ama yok bu sefer kesin dedim. kesin ayrılıyorum. lakin kafam karışık. karıştırdılar. her şey karışık. kalbim zaten karışık.

bazen işte taşıyamıyorum hiç bir yükü. ağır geliyor yaşamak. 
düşününce günler kısa, hayat yeterince uzun geliyor sevgilim.
yinede ve ama sanma ki; vaziyet hep böyle koyu laci siyaha yakın.
güzel ve umutlu şeyler de var. 
misal hâlâ her gün yeni bir header fotosu koymayı seviyorum bloga. ve dara düşünce çalakalem yazmayı. keza bomboş otobanda otomatiğe ve müziğe bağlanıp sağı solu izlemeyi de seviyorum, püfür püfür bir vapurun yan tarafında oturup rüzgarın ve tuzlu suyun yüzümü okşamasını da.   hatta önümüzdeki işsizlik günleri için planlar yapmayı da seviyorum..
lakin sabah uyandığımda kafamdan geçenler tam olarak bunlar değildi .
ama olsun, sapını da sayarsam seviyor çıkıyor nasılsa..
.

19.8.11

yazmak

elini dostça omzuma koydu
sonra
şefkatli gözleri ile adeta kalbime dokunarak ve sanki biraz da sitem ederek

-artık yazmıyorsun dedi

-evet yazmıyorum

-peki neden?

-artık bir sebebim yok yazmak için.

yüzüme şöyle bir baktı. fakat bir şey demedi.
yazmama sebeplerimi de sormadı.
dünyayı sarsacak güçte kelam edenlerin vakur ve ağırlığında gözlerini şöyle bir kıstı önce ve
sonra batmakta olan güneşin tam aksi yönüne baktı uzun uzun.

uzaklardan bir kuş sürüsü havalandı. çok daha uzaklardan bir havlama sesi duyulduktan sonra da konuşmadı.
ben yüzündeki dinginliği ve aynı zamanda gerginliği, kendine olan güvenini , merak uyandıran ve meydan okuyan yorgun çizgileri, sağ kaşının üstündeki yara izini ve hiç bilmediğim geçmişini merak ederken, o sakince sigarasından derin bir nefes aldı
ve nihayet sordu.

-peki bunu yazabilir misin?

1.8.11

mektup

çünkü ben çok sıkıldım.
diyorum ki mesela; her gün sana mektup yazsam. ne bileyim işte şu an dışarıda esen rüzgarın etkisiyle çıkan melodik yaprak seslerini anlatsam. o yapraklar ki artık yavaş yavaş sonbahara hazırlık yaparlar ve bilmediğimiz gizli bir hüznün içindedirler şimdi. ve yine o yapraklar ki eylülü beklemeye gücü olmayanlar vardır aralarında. otoparktaki arabaların üzerine düşerler birer birer ve ağır ağır. işte bu yorgun yapraklara mezar olan bahçedeki arabaları saysam model model, renk renk sana. hiç anlamadığım halde beygir güçlerini bile öğrenirim senin için o arabaların. istersen eğer? sonra kaç zamandır rüzgara hasret odamın cereyandan çarpmak üzere olan dışı kirli, içi temiz masmavi penceresini anlatsam. ve sonra neyime yarayacaksa bu esen rüzgarın hangi alçak basıncın etkisiyle oluşup buralara kadar keşişlemeden mi yoksa karayelden mi eserek geldiğini salakça merak ettiğimi anlatsam, durmasam.
ben sana bunları anlatırken duygularımı açs radyoya, bünyemi rutine bağladığımı söylesem. ve bu durağanlıktan ve kendimden ve her şeyden sıkıldığımı da. bilirsin işte duygular, düşünceler, belki bir kaç film, sonra bir kaç parça sıkı müzik, sevdiğin kitaplardan sevdiğin bir kaç cümle ama ve nihayetinde yine sıkıntı, sarı ağustos, iş -güç, hayat , memat, asfalt çizgileri falan zor işte. çok zor. işe gitmek eve dönmek hafta sonu hariç her gün mesela.
ama ve işte her şeye rağmen güzel şeyler yazabilmeyi, en güzel bağlaçları senin için kullanmayı ne kadar çok isterdim.
ki bunu hep istedim biliyorsun. lakin her geçen ağustos, her yaklaşan eylül de yaşlandığını daha bir anlıyor insan. anlayınca da hüznüne daha bir hüzün katıyor, kayahan'a bağlıyor. ve melankoli. hep melankoli. üstelik henüz ağustosun başı. peki ya düşen bu sarı yapraklar da neyin nesi? sorsam, durmasam hiç, anlatsam da anlatsam. misal sait faik hikayelerini yeniden okumayı düşündüğümü ama bunun sadece düşüncede kaldığını zira iflah olmaz bir aylak olduğumu yazsam. artık akşamları da balkonda oturmayı sevdiğimi, tv ve bilgisayardan aslında kalabalıktan uzak kalmaya çalıştığımı yazsam. yahut doğal olmayan seslerden bilhassa insanoğlunun gürültüsünden nasıl nefret ettiğimi ama domates çorbasını hala çok sevdiğimi anlatsam mesela. ve çocukluğumu gerçekten özlediğimi söylesem.
sıkılır mısın?

31.7.11

mektup

oysa şimdi sevgilim;
bizi bu sene oldukça nemlendiren şu alçak temmuz'u, sıcağına ve şanına yakışır şekilde uğurlamak vardı her şeye rağmen
ve ardından sana açılmayı umduğum tüm satır aralarında
dolaylı tümleç yanlarında
ve ama bütün cümle üzerlerinde
seni yine ve yeniden sevebilmeyi ne kadar çok isterdim bilemezsin
hem ne çok..
.

29.7.11

bazı şeyler

-sanırım dündü. bir dolu ve hatta dur bakayım. evet tam beş adet kitap ismi yazdım not kağıdına kırmızı kalemimle. biri mesleki kalan dördü hikaye-roman tadında. meslekiyi saymazsak hepsini bir an da okuma aşkı doldu içime. sanırım bugün-yarın alacağım hepsini ve en az bir, en çok iki tanesini hafta sonu bitirme derdindeyim.

-haftalık takvimimin cumartesi kısmına buluşmayı düşündüğüm arkadaşlarımın ismini yazdım bir bir. hepsi de avrupalı. bir ben asya'lıyım. birden ziyadesiyle buluşmam kolay olacak o yüzden. lakin temmuz ve sıcak çok düşündürüyor beni. nem de tabi ki.

- otoban şoförleri şehir içindekilerine göre sanki daha ehil , daha bir medeni, ne bileyim daha bir insanlar. hayır orada trafiğin biraz daha akıcı olmasıyla alakası yok. orası da sıkışıyor, orada da trafik soldan olağanca hızıyla akıyor, kamyonlar sağdan gidiyor falan. hem beyaz çizgili gri şeritler orada da mevcut. ama şehir içindekiler, e-5 ciler bilhassa tam tecavüzcü. insan hakkına ve fren mesafesine kendi ve başkalarının hayatına kast eden göz diken aşağılık itlerle dolu. allah uzun versin annem derdi evladım hangi birisi ile baş edeceksin ve ben her seferinde bu sözü kulağıma küpe eder la havle çekerim sadece. ama bolca da küfür ederim yalan yok şimdi.

-denedim ve gördüm ki böyle kısa kısalar hariç yazdıklarımı on iki adalar gibi öyle paragraf paragraf ayırmak bana yakışmıyor. güzel de durmuyor hem. neyse uzatmanın lüzumu yok sevmiyorum a.k. zorla mı? böyle iyi, böyle iyi. hatta fevkalâdenin fevkınde bile diyebilirim. ve tanrı küçük harfleri korusun. amin.

-ben daha birini bile sevmeyi beceremezken candan ablam da ne diyor öyle üç kalp şarkısında. yapma canım ablam. deme öyle. sevdiğin tüm fransızca kelimelerin aşkına. s'il vous plaît.

-ama tuhaf yine de. bugünlerde dilime ve kulağıma doladığım öyle yüz yetmiş dokuz defa falan dinlediğim bir şarkı yok. çok yazık.

- lakin sıcak, nem, soğuk bunaltıyor hepsi. klimanın ayarlarıyla oynamaktan yoruldum. ve yazın istanbul hiç çekilmiyor dedim daha demin mavi'ye. hakikaten çekilmiyor. çok sıcak, çok nem çekilmiyor yazın istanbul dedim. birazdan yine diyeceğim. bahariye bile. o derece. ağustosu pas geçelim eylül gelsin gittiği yağmurla. olma mı?

-ve son söz.... hayat tekrarları, aşk tesadüfleri severmiş. hadi bakalım.
.
müslüm gürses - aşk tesadüfleri sever

25.7.11

kafa nereye ben oraya

sanki yüzyıllardır bu otoban üzerindeymişim gibi hissediyorum. ondört  gün oldu halbuki. ve daha sabahın sekizi. önümde upuzun bir asfalt ve en koyu tonlaması var grinin. tıkanan trafikte rengarenk metal yığınları en metalik grisinden en parlement mavisine sıralanmışlar boy boy.  yolun açılmasını ve sıramızı bekliyoruz güneşe karşı.
hemen arkamda ve muhtemelen tatile giderken zamanlama hatası yapan çekirdek bir aile var beyaz bir toyotada.
ön koltukta tarama özürlü bir koca ve kafasından büyük güneş gözlükleri olan sarışın bir kadın oturuyor. arkada ise
13-18 yaş aralığında iki ergen var. biri kız diğeri erkek. şarkı ve filmlerdeki gibi tıpkı.
onlar birazdan bu ızdıraptan kurtulup güneşi de sollarına alıp hızla güneye inecekler muhtemel. bense önümüzdeki yaza kadar doğu-batı istikametinde gri zemin üzerindeki beyaz şeritleri sayacağım yine kuvvetle muhtemel. bu arada bazen sıla dinleyeceğim bazen radyo eksen. ama çokça hayallere dalıp her seferinde otuz kilometrelik yolu nasıl geldiğimi hatırlamayacağım.
oysa daha dün kendime dedim ki ; modern kölelik diyorlar buna uzmanlar. haklılar. bu mudur yani? bir sene boyunca yani elli iki hafta yani üç yüzaltmış beş gün eksi ondört gün boyunca hepi topu iki haftalık tatilimsi için mi bu eza ve işkence. -ki onun da tatil mi yoksa ayrı bir angarya mı olduğu ayrıca tartışılır.-üzerimize örteceğimiz üç beş güzel, afili çaput parçası için mi yahut sıtarbakslarda, elitist kafe-pastanelerde üç fırt da bitecek brezilyan kahvesini yudumlamak için mi ya da ve yoksa çoluk çocuğun, ana babanın, vatan yahut silistrenin rahat ve bekası için mi tüm bu çırpınışlar, ağız kokuları, mide bulantıları? yazık o zaman lan bize. valla çok yazık!
...
son tahlilde sevgilim;
tıpkı aşkımız gibi hayatımız da tek şeritten ve üstelik kontrollü olarak sağlanıyor ya işte ben en çok ona üzülüyorum..

18.7.11

trafik

bir vardık hiç yoktuk
masal dahi olamadık
şimdi tek şeritten kontrollü olarak eriyor aşkımız
.

17.7.11

sıcak değil de nem çok fena hafız

kısa metrajlı film gibiydik rutubeti bol istanbul akşamında. üç buçuk metrekare odanın içinde belki de dört bilemiyorum. ölçmedim. tamamen ve bilakis işkembeden sallıyor da olabilirim. sıcak ve nem çok çünkü. 3,5 - 4 veya 5 metrekare ebadındaki bu odacıkta üzerinde zass germany yazan ve başını saat yönünün aksine aşağıdan yukarı çeviren bir vantilatör yavrusu, radyoda dipteyim sondayım diyen fd ve elimde koca bir bardak dolusu çayla hangi akla hizmet ediyordum meçhul. sadece rahmetli anneannemin çay harareti keser evlat demesi kulaklarımda çınlamıştı gün boyu, bunu hatırlıyorum.
sıcaktı evet. çok sıcak hem de. ölüyü diriltecek cinsten! hareket etmeden vantilatörün dairesel hareketlerini izliyordum. müziği unutmuştum. ama yine de düşünmeme yardımcı oluyordu alt perdeden. sıradan bir hayatı olan sıradan bir adamın sıradan hikayesini düşünüyordum. vantilatör yavrusu bir sağa bir sola, aşağıdan yukarıya üflüyordu. allah için iyi de üflüyordu hani. hava sıcaktı. çay da. anneannemi anlama çalışıyordum. sonra bir şey oldu ve bir türlü yazamayacağımı düşündüğüm romanın giriş cümlesi ortaya çıktı aniden. yalnız sorun şu ki romanın açılış cümlesi kafamdaki filmin kapanış sahnesine denk geliyordu. üstelik film için kafamda dönen meleodiler de sanki sezen aksu tarafından bestelenmişti daha önce.
bir yanlışlık olmalıydı. görüntüyü ve düşüncelerimi geri sardım. anneannem, çay, fd, vantilatör, sıcak, pazar...... kaçağı bulamadım. yavaştan ileri sardım bu sefer. vantilatör üflüyordu, oda aynıydı belki sıcaktan genleşip biraz daha genişlemiş olabilirdi ama fd abi gitmiş hüznün sesi funda arar gelmişti radyoma. çay biraz daha soğumuş, anneannemi unutmuştum.
ve sonra, çok sonra;
-şarkılardaki nakaratlar gibiyiz ama benim hala umudum var dedi genç adam gökyüzünde uçan kuşları işaret ederek.

5.7.11

bazı şeyler

-shift tuşumdan sonra space tuşum da çalışmaz oldu. bugün pazardı. yapacak başka bir şeyim yoktu yine. önce arızalı olanlardan başlayıp tek tek tuşlarını söktüm bilgisayarın. bir sürü toz, pislik karışmış içlerine. temizledim güya. boşluk tuşu hala takılıyor şimdi bu satırları yazarken. ve john lennon workingclasshero diyor eksende. aklıma birşey geldi klavye,tuşhatalarına aldırış etmeden yazmaya devam edeceğim.bakalım ne ve nasılolacak.hem belki sıkıcı pazara birrenkgelir.bundan emin değilim tabi. bu arada shift tuşunun arasından çekirdek çıktı. bildiğin ayçekirdeği.tuzlu olanından. space çubuğundan da bir iki saç teli. bir tanesi beyaz. galiba yaşlanıyorum.
.
-orta yaşlı, orta boylu bir kadın. hani hoş da sayılır.kumrallıktan sarışınlığa yeni terfi etmiş gibi, gözlüklü ve bakımlı da. şoförün hemen yanında sabırla bekliyor. çünkü medeniyet bunu gerektiriyor. ha bana sorarsan insanlık derim. yaşlı, oldukça yaşlı bir amca koltuğa oturmaya çabalıyor. hani biraz da hangisine otursam kararsızlığında. hoş kadınımız bir anda nemrut kesiliyor, sabredemiyor, ekşiyor hatta ve haşa küçük, orta ne kadar dağ varsa ben yarattım diyor vücut ve daha çok surat diliyle. ki hep ikmalliyimdir vücut derslerinden. buna rağmen ne yapsam bilemedim. ve sanırım ve sanki bir dedektif ciddiyetinde onları izlediğimi fark etmiş gibi geldi yanımdaki direğe yaslandı. yüz vermedim tabi. yaptığı affedilir değildi. tereddütsüz orta kapıyı işaret ettim vücut dilimle. ama o arka kapıdan indi.
.
-sonra bir vakit sonra...
tatil, deniz, kum, sal, ay-balık, koku, sevgili, müzik, açsradyo,kordon, güzel vücutlar-boşsuratlar,otel, renkler, sesler, kitap, hayatın kaynağı, su, kazık,ayran, aynrand, yolculuk, susurluk,siyah, beyaz, ölüm, yaşam, tekrar, istanbul, trafik, gürültü, kaçış, keşke, kasaba, sahil, yalan, gerçek, kürkçü dükkanı , mutsuzluk and the end.