28.12.2010

hayal-et sevgilim

umut yolculuğuna çıkmış göçmenler gibiydik. sekiz yolcu, bir şoför. soğuk hava mıydı bizi bu kadar büzen ve hüzünlendiren yoksa başka bir şey miydi bilemiyorum? ama dokuz kişilik aracın içi hüzün kokuyordu buram buram. en hüzünbaz sesiyle ve bir o kadar içten hoşçakal derken kulağıma emre aydın sadece ben değil tüm yolcular dinliyormuşcasına hüznün kucağındaydık sekiz yolcu. hayır şoför yola odaklanmak zorundaydı. lütfen bu bahse karıştırmayalım o'nu. 
hüzünleniyorduk. biz bizeydik ama tektik. yalnızdık. dedim ya umut yolcuları gibiydik. nereye gittiğimizi bilmiyorduk. kayıptık sanki. para alış verişlerimz dışında konuşmadık hiç bir şey. sadece yola, uzağa odaklandık. içimizdeki sıcak sese kulak verdik dışardaki soğuğa karşı.
oysa bu hüzünlü nağmeyi dinleyen sadece bendim. onları konuşturmayan ve fakat düşündüren de.
şimdi ise büyük bir alışveriş merkezinin güvenlik şeridine takılmış gibi alarm veriyor beynim. iğrenç bir sesle, dün akşamı, bu sabahı, cumartesiyi, pazarı ve tüm olanları, insanları, dahası içimdeki bulantıyı salık veriyordu an ve an! ama tüm bu hengamede bir tek şey umut veriyordu bana. sadece bir şey. yaşama sevincim. kış ortasında açan çiçeğim. hayalet sevgilim.
hayal-et!
.
irem - hayalet sevgilim
.

15.12.2010

kördüğüm

köfteci ramiz, mado, gece, karanlık ve soğuk. yan yana dizilmişler. hem ve sanki özenle. bir bir. üstelik karla karışık yağmur ve sıklıkla kar. sonra yine soğuk. bol kırmızı stop lambalı. ve bir minibüsün cam kenarı. radyoda bir FD şarkısı. önde kestane saçlı, bal gözlü bir güzel.(paramın üstünü verdi ordan biliyorum) ve şoförün karanlık ayaza üflediği dumanın kesif kokusu. algıda bin bir seçicilik dimağda cirit atıyor. ama hayır rica ederim usta, rüya değil hiç biri! sen gibi. ben gibi gerçek her biri. acı kahve gibi bir de. lakin işte tek çözemediğim; bir türlü algılandıramadığım şu bir saat beş dakikaklık artı on beş dakikalık yolculuklarda usta. şu lanet duygu dokunamadığım. tadmadığım ve bir türlü, değil yanına yaklaşmak ıskalayamadığım bile. ne olduğunu tanımlayamadığım bir düğüm. ki kördüğüm. boşluk ve de. ama işte. böyle derde neyler he-kim.
hayat diyorum neden bu şekil...
?
.
feridun düzağaç  hayat neden şekil yapıyor

12.12.2010

öyle

şey var bir de.
tamam eyvallah biraz -ne birazı külliyen- bencillik olacak ama istanbul’un en çok soğuk ve yağmurlu halini seviyorum böyle tatil günlerinde. kimse dışarı adımını atmıyor, kuru kalabalık yok, trafik az ve yağmurun kokusu sabah kahvaltısındaki kızarmış ekmek gibi çekiyor insanı dışarıya. bayılıyorum böyle havalara.
.

9.12.2010

taslakta bekleyenler

07.08.2010
benim kahramanım babamdı. peki ya senin?

23.10.2010
okuyor, izliyor, duyuyor hatta çok istiyor
fakat yazmaya eli gitmiyor bir türlü insanın
bazen ama.

29.10.2010
biliyor musun sevgilim, 
günlerden en çok cumartesini severim. 
köylerden kadıköy'ü onu da cumartesi günleri daha çok. 
mevsimlerden ise kışı. 
ama ve tabi ki kadıköy'ün kış cumartesilerini hepsinden çok. 
lakin seni; her gün, her yerde, her mevsim seviyorum.
evet.

04.11.2010

şimdi yüksekçe ve serince bir yere çıkayım ama mümkünse uçurum kenarı olsun. denize hakim bir de. sonra en ucuna gideyim ve avazım çıktığı kadar bağırayım da içimdeki denizin kabaran dalgaları mide boşluğumdan başlayıp ak ve karaciğerleri tavaf edip dalak ve böbrekleri kolaçan ettikten sonra kalbimden yukarı faranjit ve bademcikten ışık hızı ile çıksın ve aşağıdaki denize karışıp kaybolsun da geri aksetmesin istiyorum. evet böyle.


01.12.2010
gmail arşivimde others diye bir bölüm var. lostun diğerleri gibi.


02.12.2010
merak ediyorum acaba benim hissettiklerimi o da hissediyor mu!

03.12.2010
çok konuşup az yazdığımı fark ettim yine.
az konuşup çok yazmalıyım.

04.12.2010
de ve da'ları ayrı yazma takıntım hala devam ediyor. herkez ve sohpet yazanlara ise hala gıcığım.

07.12.2010
ti amo inverno!

6.12.2010

ex aşkım

tam üç gündür beni etkisi altına alıp tüm duyu organlarımı saran virüsü ve kaçak yaptığı yeri tespit ettim sanırım. hem de en alakasız yer ve zamanda. zamanı söyleyebilirim ama yer ayıp kaçabilir şu an ve ortam için. söylemeyeceğim o yüzden. hoş anladınız siz onu!
bu bir hastalık mıdır bilmiyorum. akrep insanlarının en bi'yüz karası, en bi'duygusalı ama en bi'fil hafızalı ve lakin en bi'balık kafalı ve kalplisi olarak çok çabuk bağlanma ve sahiplenme gibi bir zaafım var insanlara, eşyaya, nesnelere, kurumlara ve uzay boşluğunda akla gelebilecek tüm şeylere karşı. işte az önce kafama dank eden bu oldu.
kaç gündür şüpheliydim ama daha önce 6-7 tecrübem olduğu ve bu denli etkili olmadığı için bünyede hiç oralı olmadım bu tuhaf sıkıntının. ama işte sıkıntının kaynağı bal gibi de oydu. ani bastıran kış şartları gibi çepeçevre sarmıştı bir anda etrafımı, tüm benliğimi.
.
güneşli bir bahar sabahı başlamıştı her şey. ilk görüşte aşk mı dersiniz huyu huyuna, suyu suyuna mı dersiniz. üstelik şartlar hiç bu kadar uygun olmamıştı. her iki taraf da aranan kandı birbirleri için. bir sene içindeki karşılıklı üç başarısız girişimden sonra dördüncü seferde her iki taraf da hedefi on ikiden vurduğunu düşünüyordu. ilk üç ay su gibi aktı. geç saatlere kadar , uyum içinde, etraftakilerin parmak ısırarak, aynı zamanda takdir ederek izlediği güzel, seviyeli bir birlikteliğimiz vardı.
ama işte her güzel şey gibi bunun da bir sonu vardı. ne olduysa üçüncü aydan sonra oldu. dış faktörler, hazımsız güçler, kendi büyük, kafası küçükler dahil oldu olaya. ve çatırdamaya başladı bu seviyeli beraberlik. gün geçmiyordu ki tartışmasız bir anımız olsun. gerilim, stres had safhada, huzur sıfır noktasındaydı. sonuçta altıncı ayın sonunda anlaşarak ayrılmaya karar verdik. doğrusu ben istifa ettim üçüncü ayın sonundan itibaren ayaklarımın geri geri gittiği iş yerimden. yalan yok şimdi!
"gitme kal" dediler. hatta son güne kadar çok üstelediler. "gitme kal, gitme kal. " hani sezen aksu duysa kahrolurdu. ki ben on beş gün boyunca kahroldum. sevdiklerimin hatta sevmediklerimin rica ve minnetleri karşısında. ama dinlemedim. dinleyemezdim verilmiş bir sözüm vardı zira. son gün yıldızlarımızın en çok sürtüştüğü yönetim kurulu başkanı "seni sevmeyen ölsün" tiradlı bir konuşmayla engellemeye çalıştı. ama ok yaydan söz de ağızdan bir kere çıkardı.
buruk bir tatla terk ettim eski iş yerimi. yeni yeri de hemen benimsedim. lakin özlüyorum işte lan. deli gibi, manyak gibi hem de. ebru gündeş dinliyorum şimdi yüz elli yedinci tekrarda;
pişman değilim ama göçtüm kederden!
.

5.12.2010

hayat

düşündüm de bir şarkının içinde yaşamak ne güzel olurdu! misal şu an radyo eksen'imde çalan temposu ne çok hareketli, ne de çok yavaş olan ama bazen hüzün, bazen de neşe saçan huzurlu bir şarkının içinde diyorum.
hem yaşamak dediğin nedir ki usta?
bana sorarsan hayat bazen; üç dakika kırk altı saniyelik bir şarkı.
göz açıp kapayıncaya kadar geçen.
evet.
.
gritos de guera - arrinconamela

3.12.2010

fark

akşam öyle ağır da yememiştim halbuki. ama beynim neyle ve nasıl beslendi bundan tam emin değilim usta. tuhaf rüyalar gördüm. karışık, karmakarışık. kabus olmayan ama etkisi ondan daha da derin, kısa hikayeler. sabah uyandığımda ise can sıkıntısına bürünmüş hain bir yumruk midemde. hatta ciğerlerimde hatta ve asıl yüreğimde. iki sene önceki gönül cinayetinin katili mi maktulu mu olduğunu sorguluyordu. sahi neydim ben? neyim şimdi!
ama o dosya kapanmıştı çoktan. niye şimdi, neden bu zaman?
kim biliyor?
ben bilmiyorum usta..
umutsuzluk, huysuzluk ve boşluk zirve yapıyor yine.
google reader'da burayı takip edenlerle karşılaşıyorum bazen. iki ileri bir geri gidenler var. ellinin atına düşmüyor ama altmışa da çıkmıyorlar. haklılar oysa. biraz daha okumaya devam ederlerse melankolinin, karamsarlığın dibine vuracaklar. ben olsam ben de izlemem böyle bir günlüğü. takip edenler neden takip ediyorlar onu da bilmiyorum. ama vardık bir bildikleri!
hayır ben de isterim elbet, güzel şeylerden bahsedeyim, ne bileyim şöyle oturaklı, usturuplu hikayeler yazayım. çiçekler, böcekler, insanlar, hayat ne güzel diyeyim. sonra orman ne güzel ne güzel.
ama işte ya gerçekler. acıtan gerçekler.
insanlığın gelişimine bir katkıda ben yapayım istemez miyim sanıyorsun usta. lakin malzeme bu. yok başka bir numara. kendime katamamışken daha. son tahlilde buradaki çırpınmalar, iki sıfır geriden başladığımız hayatın özeti bir nevi. yediğimiz golleri çıkarma çabası.
hem sanki okuyucular ileri geri gidiyor da ben gitmiyor muyum? hatta çokça geri gidiyorum ben. filmler ve kitaplar ve tabi ki hayallerim olmasa ileri gideceğim de yok.
bilmiyorum. sürekli değişmek istediğimden mi böyleyim yoksa böyle olduğum için mi bu haldeyim.
şarkıdaki gibi evet. hatırlarsın! bir ara tüm şarkıları yasaklasınlar diye veryansın ederdim sana. şimdi sadece candan'ın şarkıları yasaklasın usta. bir de sıla'nın senle kadeh tokuşturduğu o malum şarkı. bugün yine üsküdar adliyesinin önünden yürüyordum ve binlerce düşünce cirit atıyordu kafamda. derken, sıla'nın en sevdiğim ama kendimi de kaybettiğim o şarkısı başladı. sesini yükseltirken telefonun, çantamın askısı kopup ayağıma düştü. çantayı toparlamak kolay oldu da beynimi zor. ağır ağır, amaçsız, hedefsiz hastanenin önünden, kendi kendine konuşan bir abinin ve diğer insanların biraz uzağından film şeridi gibi akan düşünceler eşliğinde yürüdüm yeni işime. hayır kendiyle konuşan abiden uzak durmamım onun bu eylemiyle ilgisi yok. biraz şarkının etkisi, biraz işe geç kalma telaşı. yoksa ben de kendi kendime konuşurum. ama yazarak.
hem yazarın dediği gibi kendi kendine konuşana deli diyorlar. oysa ne fark var ki arada?
.
sıla - vur kadehi ustam

30.11.2010

kıskanmak

kasım'da bitti sevgilim. buradaki işim gibi tıpkı. tuhaf bir tat var yüreğimde şimdi.
sevinmekle üzülmek arasında..
aşk gibi!
dan in real life filminde demişti ya...
"kalbin hızla çarpıyor, mutlusun ama aynı zamanda hastasın"
işte öyle bir şey. tarif edilmez bir duygu.
garip bir duygu...
mesela bu sabah işe gelirken yanımızdaki toyotanın ön koltuğunda oturan, saçları permalı, esmer kadının rahatlığını çok kıskandım. ters 4 şeklinde bacak bacak üstünde atışını mesela. rahatlığını sonra. dünya yıkılsa umurumda değil hallerini. öyle rahat, öyle kaygısız, öyle dertsiz, öyle tasasız. öyle...öyle işte..
çok kıskandım, bildiğin gibi değil.

29.11.2010

hayâl

dışarıda pamuk gibi yumuşak bir hava. içeride ise gitme havası.
ufak tefek işlerle oyalanıyorum şimdi.
değil çalışmak içeride oturasım dahi yok.
balkona çıktım.
gelen geçene baktım her zamanki gibi. yok hayır bu sefer farklı. veda eder gibi baktım.
beyaz saçlı bir amca cırtlak kırmızı eşofmanlarıyla koşuyor. bir öğrenci elinde kitaplarıyla az ilerideki okuluna koşturuyor. hemen arkasında uzun boylu, sarışın, fit bir hatun kendinden emin ve küçük adımlarla ilerliyor.
sabahkinin aksine güneş var şimdi.
güneşli bir pazartesi daha.
bu öğlen parka gitmek istiyorum. güneş kaybolmazsa şayet.
hemen yanı başımızda zaten.
bu son pazartesim. son güneşli pazartesim bu iş yerinde. bu semtte. bu ilçede.
bu rüzgar, bu ılık şeyler tuhaf duygular estiriyor, ayıp şeyler geliyor aklıma.
aslında çok ayıp değil. hatta hiç ayıp değil. masum, naif istekler.
bu rüzgar, bu hava, bu pazartesi.
güneş bulutların arasında şimdi.
öğlen çıksa bari.
değil çalışmak, oturasım bile yok ofiste.
fazla geliyor şimdi buralar bana...
sevdiğim şarkılar çıkmıyor radyoda.
dalgaları kayaya, sıçrayan su damlaları yüzüme vuran bir denizin kenarında olsaydım şimdi.
ne güzel olurdu...
hayal edeyim. belki olur.
bu yazı, bu istek bitmesin hiç isterdim bir de.
ya da barcelona'da olmak şimdi. evet evet
şimdi o daracık sokaklarda, sert, sivri binaların arasında olmak isterdim
deniz kenarındaki o kafeyi ararken kaybolmak hatta.
bulmasak da olur
çoğul kullandım farkında olmayarak, farkındaysan
evet evet tanıdım. sen de yanımdasın
hayal-et sevgilim.
deniz kenarındaki o kafeyi arıyoruz deli gibi
ama ben hayat fışkıran o garip evleri izliyorum daha çok
sen kolumdan çekiştiriyorsun
hadi hava kararacak şimdi, zaten çok yoruldum diyorsun
kafe için mi sangria için mi bu acelen kestiremiyorum
rüya gibi orada olmak benim için çünkü
barcelona
ı never went to barcelona
evet
fakat sayende
gitmiş kadar oldum
ı love barcelona
hep barcelona
hayal-et sevgilim. hayâl.

23.11.2010

istifa

bu iş yerinden ayrılmam planlanandan uzun sürdü. bir hafta, bir ay oldu. zorunluluklar, gereklilikler işte. karşılıklı iyi niyet , ayrılsak da dost kalalım ve tamamen duygusallık bir de.
niye böyle olur her defasında bilmem. kurtulmak için can attığım bir yerden ayrılırken tuhaf bir hüzün kaplar içimi. çoğunlukta olan anlarım, anılarım da değil de azınlıkta olan güzel anlarım hücum eder beynime. hüzne ve melankoliye hazır beynimin ve yüreğimin bir oyunu mu bu yoksa başka bir şey mi bilmiyorum. bildiğim ve şu an düşündüğüm tek şey; ardımda bıraktığım her insan ve her yer gibi burayı da çok özleyeceğim. en azından belli süre eşlik edecek bana. bunaldığım anlarda, ya da rastgele çalan bir şarkıda yahut bir kokuda buraya geleceğim. elbet güzel anılarımla. ve özlemle. sonra hayatın gerçekliği çekecek beni kendi içine.
bağdat caddesi'ne ve üzerindekilere hakim konumdaki masamdan yazıyorum şimdi bunları yine. arada yazmayı bırakıp dışarıyı izliyorum. sonra yine yazıyorum. oysa hala yapılacak bir dolu işim var. toparlamam, toparlanmam lazım. gitme psikolojisi olsa gerek. hareket etmiyor sadece düşünüyorum. sanırım en çok özleyeceklerimin başında arada bana nefes alma imkanı veren bu masa gelecek. sonra elimde çayım, balkondan gelen geçeni izlediğim sadece izlemeyip bazen onların hikayeleriyle çıktığım hayali yolculuklarımı da özleyeceğim. genç, yaşlı, kız, erkek, öğrenci, memur, simitci, çaycı, tezgahtar, şoför, yakışıklı, güzel, havalı erkekler, kadınlar. mutsuz, yorgun insanlar. elbette ağaçlar, kuşlar, boş banklar, güneşli pazartesiler. ve rüzgar. beni alıp bazen içindeki insanlarla bazen yalnız uzaklara götüren rüzgar. karşı komşunun begonyası sonra.
onu da özleyeceğim.

21.11.2010

ekmel bey

daha ilk satırlarında kıskanmıştım ekmel bey'i. ya da gıpta etmiştim diyelim. bu kadar güzel yazıyor olabilmesini, çözümsüzlüğünü belki, hayallerini ya da. sonra ruh hallerini bir de. ölümle olan anlaşmasını dahi sevmiş, benimsemiştim hemen! fakat en çok şu cümlesinde takılı kalmıştım o'nu ilk okuduğumda; "hayatım acı bile vermeyen upuzun bir sıkıntıdan ibaret" demiş ve sonrasında devam etmişti.. ; "bir türlü tadamadığım yakıcı bir duygunun pençesine düşmek istiyordum, böylece yaşadığımı hissedebileyim, günah, şehvet, acı, pişmanlık, suçluluk kavursun içimi. içimdeki ve evimdeki boşluk dolsun.."
anlamsız bir sıkıntıyla uyandım bu sabah. puslu bir pazardı. zaten hiç bir zaman yıldızım barışmadı haftanın bu kimileri için en güzel, benim içinse sadece son günü ile. bana verdiği iki duygu vardı yalnızca. sıkıntı ve yazma hissi.
dağıtmak için içimdeki sıkıntıyı, çıktım dolaştım biraz sessiz sakin sokaklarda. geçmiş günlerdeki çılgın kalabalıktan eser yoktu caddelerde. şehrin bu halini daha çok sevdiğimi söyledim kendime. fakat yüreğimi sıkan o sıkıntı hali geçmemişti hala. uykulu bir tezgahtarın bulunduğu markete girdim sonra. alışveriş yaptım içimdeki sıkıntı dağılsın diye . olmadı. gittiğimin aksine başka bir yoldan eve döndüm. o da işe yaramadı. ekmel beyi anımsadım.
sonra bunları yazdım

19.11.2010

ti amo

şahsen ben, sana öyle ulu orta, hem de dünyanın dilinde eskimiş, üstelik tarihi bir yapım ekine ulanmış bir isimle hitap etmek yerine, benim için ifade ettiğin her anlamda, her duyguda seslenmek isterim sevgilim!
mümkün olsa hepsini aynı saniyede, aynı ses uyumunda ve bir çırpıda söylerim. mümkün değil elbet. aynı anda söyleyemem belki ama yazarım.
çünkü sen...
çünkü ben,
yazarım demiştim!
sen benim neyimsin diye de sordum kadının şaire sorduğu gibi kendime
sen, benim sıradan hayatımın gece yıldız ve ayı, gündüz güneşisin
izlediğim filmlerim, okuduğum kitaplarımsın
elbet dinlediğim müziksin. ama en çok da hayatımın introsusun sen benim
yazma sebebim, kahvemde şekerim, aldığım nefesimsin
şiirimin yüklemi, hayatımın öznesisin
diyorum ki sevgilim;
sen benim her şeyimsin.

18.11.2010

hope

new york ı love you filmini izliyordum. menekşeli kadınla, bellboy'un hikayesinin anlatıldığı bölümden sonra oturup yazmaya başladım. sanırım filmin kalanını bu yazı bittikten sonra izleyeceğim. ön yargılı davranmıştım filme karşı. bir kaç kez elime geçmesine rağmen savurup atmıştım bir taraflara. sonra sevgili arkadaşım m. atomu parçalara ayırdı! ısrar etti. iyi ki izlettirdi bu filmi. sırf bu menekşeli kadın bölümü bile yeterdi. ama kalanını da izleyeceğim. söz verdim çünkü. ve şimdi nightwish'in bir dönem aralıksız onlarca belki yüzlerce defa dinlediğim sleeping sun şarkısını arşivden buldum. bu şarkıyı dinliyorum. dinlerken bunları yazıyorum. film ayrı vuruyor içindeki müzik ayrı. ve sleeping sun apayrı.
tıpkı artık her bayram sokağımızın vazgeçilmezi haline gelen bizim sokak çalgıcısının akordiyonu gibi. bugün tembelliğimi sırf bu akordiyoncu için bozup yerimden kalktım hatta dışarıya bile çıktım. müziği daha yakından hissedeyim diye. sesi geliyordu ama kendisi yoktu. esrarengizden öte büyülü bir şeydi sanki. ve sonra eternity and a day geldi aklıma. aramaktan vazgeçtim. sadece müziği dinledim uzaklarda kaybolana dek. sanırım bir dahaki bayrama kadar mahrum kalacağız bu güzellikten. ama bunu bilmek, beklemek bile güzel bir duygu. seneye muhtemel yağmurlu bir eylül günü umarım sokağında başında olur yine. ve umarım ben de orada olurum.
umarım.
.
nightwish-sleeping sun
.

17.11.2010

sepia

iki günlük mücadeleden sonra galip gelen ben oldum. mithad selim:2 mikropspor:1. ama bir de şu üzerime her daim yapışan rehavet halimi yenebilsem. bir yenebilsem.
buna rağmen bir buçuk günde bayram hallarını tamamlayıp, hür general rütbemi törenle aldım almasına da. insanoğlu ve beyni rahat durmuyor işte. plansız programsız bir tatil geçireyim yüreğimin götürdüğüne gideyim diyorsun. gidemiyorsun. trajikomik olan; bunun için haftalardır plan yapmam mı yoksa bu plansız planı gerçekleştiremem mi bilemedim. yüreğin istiyor da beynin ve dolayısı ile ayakların, dahası içindeki aylak adam izin vermiyor buna.
mesela şimdi dışarıda jose ve santa'yı kıskandıracak güzellikte bir güneş var. pazartesi değil belki ama muhteşem bir bahar güneşi. en sevdiğimden hem de. lakin işte, dışarıdaki kalabalığı gördükçe ve düşündükçe gözüm dönüyor. ayaklarım ve beynim bok yeme otur diyor koro halinde. izlenecek bir sürü film, okunacak bir dolu kitap var diye de devam ediyorlar. fonda bir sürü manyak müzik de cabası.
hem istanbul'un yarısı boşaldı diyorlar bir de. bu boşalmış haliyse, vay benim istanbul'uma , vay benim istanbul'luma. ben yokum arkadaş!
oysa şimdi ne güzel;  günlerden güz mevsim sepia diyor sezen abla. bugünkü takıntım bu. elli sekizinci tekrarda şimdi.
..bir hayat daha olmalı der gibi kahverengi tonlarda, uykularda.

ama bakıyorum da sanki herkes aynı halet-i ruhiyede , bir kısım çoğunluk ya da.
mesela hafız'la halleştik az önce telefonda. baktım, belki günlerdir beklenen aylaklığın özlemini çekmiş. tatil olsun da gönlünce aylaklık yapayım diye. ama ne mümkün! eli ayağı dolaşıyor işte. hem sayılı gün çabuk geçecek. bunun sıkıntısı belki de. kasım sıkıntısı. istanbul hatırası. ben de istiyorum yok olayım puff diye bazen. iş olmasın bi daha, güç de olmasın. sadece sinemadan çıkan adam olayım mesela. insanları izleyeyim, iki kelam yazayım haklarında. bir kaç dostuma okutayım sonra. belki markize gideriz. mevsim sepia olur belki.
hem düşündüm de salt hafız değil mesela. ben de benzer hallar içindeyim. etrafımdaki bir kaç kişi daha. eminim onlarca belki yüzlerce insan böyledir. yine 1000 istanbullu mesela. ya da 10.000 marmaralı. 100.000 türk insanı yahut. sonra 1.000.000 avrupalı, 10.000.000 amerikalı. 100.000.000 dünyalı nihayetinde. aylak, tembel nesiller... beş milyar da o kadar da olsun ama.
bir eski resim duvarda
belki beti, belki pola
.

14.11.2010

turuncu vosvos

ineceğimden bir durak önce öyle tatlı, uykuyla karışık öyle bir rehavet hali doğdu ki içime kafayı koysam biliyorum ki ineceğim durak kaçacak. hem de epey ileride olacağım. elimdeki yükler değil de bu içimdeki iki günlük mikrop gözümü korkutuyor daha çok. hasta halimle tekrar in, bin. ve evet elimdekiler de cabası elbet. içimdeki mikropla savaştığım gibi mücadele ediyorum bu dayanılmaz , bir o kadar vazgeçilmez hisle. öyle bir his ki ; sanki karla kaplı bir coğrafyada donmak üzereyim ve öyle tatlı bir uyku hali. ama bir de sıcaklık, huzur ve mutlulukla karışık bir ağırlık tüm bedende. en çok da zihinde. fazla dayanamıyorum, kafamı öndeki koltuğa yaslıyorum. zihnimde bir ses şimdi ineceksin dikkatli ol, uyursan durağı kaçırırsın diyor. lakin öylesine tatlı bir ağırlık ki, sevgiliden ayrılmak kadar zor bu hissi bırakmak. bütün ağrılarım dinmiş, mikropla olan savaşı ben kazanmışım gibi. rahat. huzurlu. ama ya öbür yanım! boş durmuyor. "şimdi ineceksin, durağa az kaldı, aloo kime diyorum durağı kaçıyorsun" diyor. huzur vermiyor....
aslında turuncu vosvos için inmiştim şehre. bir de yeğene "alikopter" en afilisinden. söz vermiştim geçen bayramdan. sanki sıradan bir şey istiyormuş gibi her girdiğim dükkanda turuncu vosvosunuz var mı diye soruyorum. dükkan sahiplerinin yüzündeki o şaşkın hali sevdiğimden açıklamamı iki veya üçüncü cümlemde ancak yapıyorum. kırmızı, mavi hatta sarıyı buluyoruz ama turuncuyu bulamıyoruz. "alikopter "de var. turuncu vosvos yok. sıkışık, dar birbirine paralel sokaklardan geçerken nefessiz kaldığımı hissederek gayri ihtiyari ve belki bir çıkış olması umuduyla gökyüzüne kaldırıyorum kafamı nefes alabiliyorum evet. sonra aşağıya bakıyorum. yukarısı aydınlık aşağısı karanlık. koyu bir yalnızlık gibi. eski bir meyhane şarkısı çalınıyor geçtiğim sokakta. pazarın onbiri olmasına rağmen demlenen bir ihtiyar. ne derdi var kim bilir. belki de alışkanlıktır. bilemiyorum. yandaki altılı ganyancılar gibi tıpkı. balık pazarının komik satıcıları gibi ya da. yine gülümsetmeyi başarıyorlar beni. üstelik hiç bir şey almadan. türk milleti gerçekten zekidir! döndüğümde en kötü kadıköy performansım olduğunu düşünüyordum. mazeretim vardı. hastaydım. daha alkım'ı tavaf edecektim! nazım hikmet'te soluklanacaktım sonra. ve uzun zaman sonra the end'e pike yapacaktım. olmadı hiç biri.
...iniyorum durakta. aklım sevgilide kalıyor.
.
jehan barbur-aşk bitti
.

1.11.2010

giderseM

saat onbeş ellibeş. "ne bok yiyorum lan ben burda" dediğim ofisin camından dışarıyı izliyorum, kah burçak yiyorum kah çay içiyorum ve bu satırları yazıyorum. muhtemelen bir hafta sonra yeni işyerimin yeni ofisinde aynı haltı yiyeceğim. değişen bir şey olmayacağını bilmek en kötüsü belki de. iş hayatı böyle işte sevgilim, sevinmediğim noktadayım. kimine göre sıfır, kimine ise zirve. içinde birlikte olmak istemediğin adamlarla aynı otobüste, her daim kusmak üzere ve sanki bir hapishanedeymişcesine hissettiğin çok uzun bir yolun yolcusu olmak gibi bu işler.
bilirsin.
değiştirebileceğin tek şey koltuğundur zaten. ve bazen cam kenarı gelir, bazen rahat bir koltuk ama aynı sıkıcı otobüstesindir en nihayetinde. inemezsin. zorundalık zor. zincirleri kırmak hepsinden zor. üstüne yaşlılık her şeyden daha çok!
eskiden ve ilk evvela kimi ci-es-em şirketleri ile bazı bankalar kutlardı yaşlanmamı. şimdi ise bir iki blog dostu. bir arkadaşım çok güzel şarkı ekstralı, içten bir mektup yazmış. diğeri telefon etti. aram olmasa da bu tip özel günlerle itiraf etmeliyim hoşuma gitti. unutmazsam belki ben de onların yaş aldıkları günü tebrik ederim en samimi iyi ki doğdunlarımla. unutursam da mazur görürler beni. iyi dostlardır çünkü onlar.
ama şimdi dizlerimin bilek bağlantı yolları ağrıyor. dün gece de uyruk yolları. dedim yaşlılık böyle bir şey olsa gerek. ama kendimi çok genç hissediyorum hala. öyle ki babamın ilk kez baba olduğu yaşta hissediyorum. ne var ki son kez baba olduğu yaştayım sevgilim. bu bana biraz hüzün veriyor. hayır yaşlanmak değil, babamı özlemek. benim babam adam gibi adamdı çünkü. beni çok severdi. ben de onu. pişman değilim özlüyorum sadece, hepsi bu.
nerden geldim bu noktaya şimdi. ahçıların da işi zor tabi. soğan soyarken bilhassa.
ama işte meslek hastalığı denen bir şey de var. mause ve klavyeye dengesiz yüklenmekten. sağ kol omuz bölgesi iflas etmek üzere. tedbiri aldım kendimce. mause sol tarafa alındı, imleç de ona göre ayarlandı. çolak bloggerım gün itibariyle. kolay olmuyor elbet. lakin hayat zor, vapurlar da tuhaf zaten. her iki tarafın ağrıları eşitlenince başka bir formül düşüneceğim artık.
evet.
böyle işte.
best regards.
bir istanbul kasımı, açık az bulutlu 18 C
.
jehan barbur - gidersen
.

31.10.2010

meselem

tuhaf bir kafam olduğunu düşünüyorum bazen. yapı olarak elbet. aküsü bitmesin diye otoparkta yatan arabamı haftada iki kere çalıştırmam gerek. ama ben genelde tek sefer, onda da pazar günleri çalıştırırım. bugün de çalıştırdım. peşinden müziğe verdim ayarı. ve sonra etraftaki görseller eşliğinde bu tuhaf kafam da başladı çalışmaya.
bir elinde cımbız öbüründe ayna umurumda mı dünya tadında az ilerdeki arabanın üstünde güneşlenen kedinin düşünebildiğini düşünmeden önce aylaklığını kıskandım evvela. sonra uzaklara bakarak, gözlerini kısarak ciddi adamlar gibi düşündüğünü düşündüm. hemen beride fotojenik bir kumru asfalt kaplı zemini didikliyordu. ne buluyordu o sert zeminde bilmem. ağaçkakan gibi tık tık tıklıyordu. arada bir başını kaldırıp uzaklara dalıyordu o da tıpkı kedi gibi. düşündüklerine göre konuşabilirdi de bunlar! n'oluyor bilader, bir bildiğiniz varsa bize de söyleyin demem an meselesiydi. ama sonra dikiz aynasına takıldı gözüm. saatler geri alınmıştı lakin zaman da insanlar gibi akıyordu durmaksızın. soldan sağa, sağdan sola. bulmaca gibi karışıktı her şey üstelik. ve herkes herşeyleşiyor her şey herkesleşiyordu sanki şarkıdaki gibi. pazarın onunda hadi beni deli sevmişti de, ya bu insancıklar. bu hız ve umarsızlıkta nereye koşuyorlardı? peki ya ben? olmak istediğim yer? burası mı? hayır. peki nereye, ne yöne gitmeliyim? kapşonu sakalına karışmış delikanlının yönünde mi yoksa yüksek topuklu kırmızı pabuçlu genç kadının istikametinde mi? pusulam yok. hepsinden kötüsü bir rotam yok. tuhaf düşüncelerim bir de anlamını bilmediğim çok güzel şarkılarım var. ama işte bazen ne filmler, ne şarkılar yetiyor. kafam karışıyor. kumrunun uzaktan akrabaları geldi. bir de amcaoğlu. şimdi iki kumru, bir güvercin iki de serçe hayır 4 serçe yok beş serçe var sert zeminde. kedi inadına güneşin tadını çıkarıyor hala. ve arkada olanların farkında değil. hoş onları görse yatay pozisyonunu değiştirmeyeceğine bahse girerim. ve kesin kaybederim.
.

10.10.2010

sakın kımıldama

çok istediğim filmi izlememe engel olan an itibariyle müthiş şarkılara başlamış eksen radyosu mu yoksa sabah uykusu gibi vuran bu tatlı aymazlık hali mi?
bilmiyorum.
hem ayrıca bunu tartışmak da istemiyorum. evet, bu müthiş havada film izlemek süper olurdu. ayrıca yarım kalan kitabımı da okumak istiyorum. arada dünden kalan çikolatalı pastayı da götürmek iyi olurdu. lakin kim kalkacak şimdi. ha evet manyakça belki ama bu bir şeyi çok isteyip de yapmama/yapamama hallerinin verdiği ince rahatsızlığı da seviyorum galiba.
ama şimdi. sırtımı bozuk kanepeye, kafamı buz gibi duvara yaslamış müthiş şarkılara eşlik ediyorum tüm bedenim ve tembelliğimle. dokunma bana kaptan, sakın dokunma. böyle iyi. böyle iyi.

alexix zorbas - 1964


-patron; hayatın kendi sorundur, sorunsuz olan ölümdür.

9.10.2010

can you dance with me?

sevgili kış,

ciddi bir gazetenin akıl almaz yorumlarında sana çok kızanları gördüm de çok üzüldüm. hayır elbet üzüntüm senin için değil kıymetini bilmeyen ve bilemeyecekler için maalesef. bu arada hazır maalesef demişken rıdvan haklı. kaç yıldır unutmuştuk bu gollü maalesefleri. hem mesut'a da kızmayalım boşuna. malum, futbol sonunda almanların kazandığı bir oyundur. allah başka keder vermesin.
ne diyorduk, sendeki bu uhu ve ulvi birleştiriciliği, hüznü, sevinci, keyfi-kederi ve tabi ki en mühimi kış güneşinin hazzını, yaşamın kendisini göremeyenler utansın ve bir daha baksın dedim de aynaya sonra bu yargımın insafsız olacağını düşündüm. ve bugün ismini vermek istemediğim bir hızlı yemek kafesinin en üst katından kış insanlarını izledim bir süre. evet mutlu görünmüyorlardı belki. ama mutsuz da değillerdi. iki halin arasındaydılar. mutlu olduklarına yordum ben bardağın dolu tarafından. bilirsin kadıköy favorimdir her zaman. üstelik böyle kış cumartesilerinde tadından yenmezdi. ben de izlerim o vakit dedim. uzun uzun izledim lakin. daha fazla dayanamadım. indim sokağa. inanmayacaksın ama sanki istanbul'a ilk defa gelenlerin ürkekliğini ve şaşkınlığını hissettim daha ilk adımda. böyle tuhaf bir hisle, ritmik bir düzenle akan kalabalığın arasına karıştım pardesümün yakasını kaldırarak.
yürüdüm.
önce sadece yürüdüm.
galiba sonra biraz düşündüm.
ve nihayet yazdım.
demem o ki sevgili kış, seninle olmak var ya soğuk bir cumartesi kadıköy'ünde;
işte o her şeye değer.
valla

6.10.2010

şiir

şimdi aklıma geldi .
emin değilim hala ama. ben ismail ve rüstem olacak sanırım şiirin adı. oysa ki pek şiirperver değilimdir. sevdiğimden bir kaç tanedir aklımda yer eden. bakmak lazım...
bir sürü sayıp sövdükten sonra istanbul'a
"ahh istanbul, ulan istanbul" deyip hani "canım istanbul"la finallendirdiği ümit yaşar'ın şiiri bahsettiğim. istanbul böyle bir şehir işte yokluğu bir dert varlığı ayrı bir dert.
saatler çok yavaş, günler hızlı geçiyor buralarda usta. havası gibi dengesiz , zamanın ayarı kaçmış sanki. bizi böyle yapan, bedenimizi ve ruhumuzu esir alan, paralayan şu koca şehir mi yoksa etrafında hız sarhoşu şeklinde dönüp dolanan bizler miyiz bilemiyorum. bazen ayırt etmekte zorlanıyorum gerçekten...
hayat bir de böyle bir şey galiba..
bitmek tükenmek bilmeyen günlük sıkıntılarımıza kısa yahut uzun vadede olmayacağını/olamayacağımızı bildiğimiz ama hep olmak istediğimiz hayallerimizi ekletiyor... ayakta durmamızı sağlıyor belki de böylece.
şimdi düşünüyorum da..
aslında hep sayıklıyorum.
gidemeyeceğimi de biliyorum ama.
bu şehri eşi-dostu akranı terk edip gitsem uzaklara...
ama gidemem.
biliyorum ki gidersem ben de kendimle gideceğim.
bırakmayacak beni orada..
o halde gitmenin bir anlamı yok.
otur oturduğun yerde...
belki de üstad gibi ben de gidebilme ihtimallerini seviyorum.
şöyle dağ deniz veya dağ göl karışımı bir mekan olsa. çok da ıssız değil ama. ya da küçük sahil kasabası en klasiğinden. yahut olmadı bir balıkçı adasına da fitim anasını satayım. otursam akşama kadar püfür püfür esen bir yamacında ya da denize hakim bir bankında adanın. sonra mesela yoldan gelen geçenin hikayesini yazsam sait faik gibi. usanınca da kahveye gidip çene çalsam insanlarla.
ben büyüyünce mesela bunlar olsa.
uyandığımda ya da bir sabah....

5.10.2010

ki

karanlık dedim de gülüm, bir akşamüstü, ki; bu akşamın zifiri karanlığıdır ve sarı bir dolmuşun en önden bir sonraki koltuğudur. haa unutmadan bir de kaptanın kullanmaktan pek imtina ettiği dikiz aynasının içidir olay mahalli. ki-olay mahalli demişken ambulans ve ekipler amiri çağırmaya gerek yok sadece biraz düşünüp ineceğim kaptan- işbu ahval ve şerait de ayıptır söylemesi hem dikizleyip hem didikledim. tabi en çok kendimi. sonra solumdaki ve arkasındaki delikanlılar camdan dışarı bakıp durdular yol boyu. belki düşündüler ara ara bilemiyorum. arka dörtlünün ortasındaki çift birbirlerinin gözlerinde kaybolurken şoför yanındaki genç mi yoksa yaşlı mı olduğuna bir türlü hükmedemediğim şık hanım su içmediği zamanlar hep önüne baktı. sağ arkadaki de camdan. ve ben kendime.
yorgun ve yan yatmış kağıt bir gemi gibi gördüm kendimi. üflesem yıkılır mıydım bilmiyorum. bayağı bir yatmıştım ama. ve " ye kürküm siyah takımlar" da yetmiyordu görüntüyü kurtarmaya. ama ve haa, evet düşünceli gördüm bir de kendimi. hülasa düşündüm de "kürk mantolu raif bey'i", aylakadam c.'yi, suzan defterli ekmel bey'i, salavin'i, aziz bey'i, fahimbey'i ve daha nicelerini sevmiş olmam bir tesadüf olamaz. olmamalı. şayet okuyabilseydim -ki bitirebilseydim doğru kelam burada- selim ışık'ı da çok severdim. eminim.
ki.

4.10.2010

eğreti

gittiği yönün aksine oturduğum otobüs ümraniye imes rampasını çıkıyor şimdi. sol yanımda dev gibi, sapsarı bir bir hafriyat kamyonu. beş-altı dakika, neredeyse yan yana gidiyoruz. kamyonun içindeki dört kişiye, daha doğrusu bulundukları alanı paylaşmaya mecbur kaldıkları her hallerinden okunan bu dört farklı adamın sessiz bir sinema filmini andıran duruşlarına dikkat kesiliyorum.
aslında biri hariç. ki kaptan şoförümüz o. henüz bitirdiği öğle yemeğinin üstüne yorgunluk kahvesini ve cigarasını fiyakalamış hal ve vaziyette, kendinden son derece emin ve rahat bir şekilde yayılmış köşkünün ceylan derisi koltuğuna. bu adaletsiz paylaşımdan etkilenmediği gibi pek de rahatsız görünmüyor. ama iki kişilik koltuğa sığışan, egretilikleri yüzlerine ve sessizliklerine yansıyan üç adam şoför kadar şanslı ve huzurlu değiller. sanki o'nu kızdırırlarsa birer birer araçtan atılacakmışcasına tedirgin ve bir o kadar suskunlar. sadece ileriye bakıyorlar, birbirleriyle dahi konuşmadan sadece ve umutsuzca boşluğa bakıyorlar. yorgunlar ve küskünler belki ama yine de içten içe, eğreti de olsa sığınacak bir yerleri olduğu için mutlular gibi. hani doktorun ölümü gösterip sıtmaya razı ettiği hastalar gibi! sonra düşündüm de; üzerinde yaşadığımız coğrafya da bu sahte köşk gibi değil mi? belli bir azınlık kaptan köşkünün en şaşaalı makamında vur patlasın, çal oynasın. geriye kalan çoğunluk ise ya eğreti duruyor ya da bu eğretiliğe sığınmak için çaba harcıyor.

2.10.2010

oi va voi

şehir bu akşam bir başka, doğrusu bir yabancı gibiydi usta. hani nasıl desem böyle bir anlamsız geldi gözüme belki yıllar sonra ilk defa. oysa neşelenmek, en kötü hüzünlenmek için oldukça elverişliydi hava. üstelik böyle havalarda çok fena sigara çekerdi canım, bilirsin. içmezdim ama çekerdi işte. onu da bilirsin. öyle ki rüzgarlı, hafif ürperten ama asla üşütmeyen belki hüzünlendiren güzel bir hava. ama bir terslik vardı sanki. bir boşluk, bir hissizlik hali böyle. bilmiyorum...
uzun bir süre, bir anlam arayarak ama ve tabi hiç bir şey bulamayarak boş boş yanımdan geçenlere, yanından geçtiklerime, vitrinlere, parlak ışıklara, elektrik direklerine, özellikle boş banklara bakarak yürüdüm. sanki bir şey arıyordum ama ne aradığımı bilmiyordum. içimde bir boşluk ama midemde koca bir yumru. belki de yüreğimde. sanki biri kalbimi sıkıyor. ama ısrarla yürüyor, arıyor ve bilmiyordum.
sonra o bakışı, o gülüşü görünce bir şeyler kıpırdadı içimde. döndüm bir daha baktım. gülüşü ve bakışı bana değildi ama görülmeye değerdi. zaten bana baksaydı öyle, kesin aşık olurdum. -böyle çok güzel bakan, gözlerinin içiyle gülen insanlar görüyorum işte bazen. ama öyle az görüyorum ki onları bir sonraki görüş gününe kadar hafıza kaybı yaşıyorum sanki. bu boşluklar, içimdeki üç noktalar çoğalıp adını koyamadığım garip bir şekle dönüşüyorlar. rüzgar esiyor önce, hava şöyle bir sertleşip sonra kararıyor. ışıklar, ürperme hissi, anlamsızlık, karanlık, hüzün, boşluk, tütün, üç nokta... nihayet sıcak, içten bir gülümseme-
sanki hafızamı kaybetmiştim de yeni yeni bir şeyler hatırlıyordum. önce yüzümü yalayan o serin rüzgarı tanıdım sonra picasso tablosuna poz verir gibi kafelere dağılmış insan yumaklarını. ya parlak reyon ışıklarıyla dans eden gecenin o can alıcı karanlığına ne demeli? yalnız ama mağrur , sarı yapraklı sonbahar bankları hakeza. evet işte buydu. yürüdükçe daha bir açıldım sanki. tepki vermeye başlamıştım. en azından düşünebiliyordum hala.
işte tam bunları düşünürken sol yanımda kibar ama otoriter bir bayan sesi duydum; " keramettin biz mangal'a gidiyoruz hemen döner misin?"
okey. canım deyip telefonu kapattığına göre keramettin ilk kavşaktan kesin ve keskin bir dönüş yapmıştı yahut yapacaktı. dominant bayanla yanındaki arkadaşı güzel kokularıyla ve hızlı adımlarla yanımdan uzaklaşırken yorgun, yaşlı ve yalnız bir bankamatiğe gözüm takıldı. o kalabalıkta yanıp sönen yeşil ışığı ile yalnızlığa sone diyordu sanki. param olmadığını bile bile mutlu olsun diye bakiye sorgulama yaptım! en azından bunu yapabilirdim. sevindi, bir şeyler söyledi kendi dilinden anlamadım. ama gülümsemesinden mutlu olduğu her halinden belliydi. tıpkı o evsiz gibi.
...ve o evsiz adam benden daha cesur ve atik davranıp yoldan geçen delikanlının sigarasına talip oldu. benim kiralık da olsa bir evim vardı. onun da sigarası. dünyanın en zengini ve ehli keyfi oydu bir kaç dakikalığına olsa da...
ışıklardan sağa döndüm. caddenin kalabalığı içerideki sokaklarda yoktu haliyle. mağazalara, dolayısı ile içindeki ve önündeki çalışanlara bakıp kendime züğürt tesellisinde bulunurken güzellik salonundaki kız elinde bir su bardağı çayla dışarı çıktı. önce çayından bir fırt çekti sonra sigarasını yaktı pek bir afili. ve sonra bana baktı. ben ona baktım. çok güzel değildi. belki de karanlıktan iyi seçemedim. bilmiyorum. ellerim cebimde ve hızlı yürüyordum. aynı hızla uzaklaştım olay yerinden. kim bilir ne düşündü hakkımda. gök gürültüsünü andıran bir ses duydum sonra. yağmur mu geliyor acaba demeye kalmadan bunun bir goooollllllll çığlığı olduğunu anladım. fener gol atmıştı. niye bilmem canım sıkıldı durup dururken. hayır iddaa da oynamadım. iki haftadır oynamıyorum zaten. sanırım bu şans işleri bana göre değil. dayı'nın bakkalına girdim belki akşam film izlerim diye biraz içecek karışık kuruyemiş aldım. yine gök gürültüsü yine goool çığlığı. bu fener de çok oluyordu ama. sonra o siyah otomobil, sarışın melek ve o şarkı sokağı bir baştan ötekine beni tepeden tırnağa titretti!
ladino song diyorum usta.
çok güzel şarkı.
hatta çok güzel şarkı
.
oi va voi - ladino song

29.09.2010

hal ve gidişat -ve bazen

basit işlerle uğraşıyorum bazen. misal akşam iş çıkışı berberin önüne gelinceye kadar on defa fikrimi değiştirdim. biraz daha uzasın sonra kestiririm saçlarımı dedim önce. akabinde hemen vazgeçtim. "yok lan robinson gibi oldum bence hemen bu akşam kestirmeliyim" dedim kendi kendime.  berberin önüne gelene kadar saçlarımı iki defa daha kestirmeye, iki defa da uzatmaya karar verdim. içeri girmeden selamladım berber meto'yu. baktım içerisi kalabalık, çok müşterisi var. bekletmeyi ve beklemeyi hiç sevmem.  işaret parmağımı sonra gelirim manasında havadaki boşlukta, saat yönünün tersine küçük daireler şeklinde iki defa dolaştırdım. anladı. "tamam abi" der gibi başını hafifçe öne eğdi. geldiğim yoldan geri dönerken kararımı verdim. biraz daha uzasındı saçlarım..... 
..
canına yandığımın eylül'ü geldi geçiyor! lakin sıcaklar gitmedi tam anlamıyla. dolayısı ile klima çalışıyor bir ilkokul mektebinden hallice kalabalık çalışma odamızda. kapı-pencere açmakla olmuyor. klima şart o yüzden. dolayısı ile vücutta bir kırgınlık her akşam, her akşam. ama idare ediyorum. bazen kapıyı-camı açıyorum, bazen limonlu ıhlamur içiyorum. idare ediyorum yani...
çok sıkıcı işimin ve insanlarının beni de sıkıcı yaptığını düşünüyorum bazen de. değişik varyasyonlar üzerinde çalışıyorum. farklı araçlarla,  farklı yollardan gidip geliyorum işe mesela.
bazı yürüyorum sabahları caddeden caddeden işime. bazı otobüse-dolmuşa binip kalabalığa karışıyorum. yalnızlığıma iyi gelsin diye. ikisi de iyi oluyor. ama ben en çok yürümeyi seviyorum. bir de yorulmasam.
basit insanlarla uğraşıyorum bazen de. değmez biliyorum ama üstüne gelmeye görsünler bir defa. yalaka-çıkarcı-ispiyoncu ve yalancılar. dayanılmazlar. bilirsin. nerede insan orda bokluk hem. bunu da bilirsin. ama başka istanbul yok diyen dostlarım kazanıyor her seferinde. yok gerçekten. o yüzden hak-adalet-özgürlük bir dahaki sefere. söyledim ya, yürüyorum daha çok.
..
yürüdükçe insanların yüzünde kendi halimi görüyorum adeta. daha çok sabit pazar esnafının yanından geçerken görüyorum bu halimi. sayılabilecek derece azalmış dişlerinin arasındaki gülümsemesinde ama gözlerindeki hüzünlerinde en çok da. başka insanlar görüyorum sonra yol boyu. yürüyenler, koşanlar. köpek gezdirenler. ve cafe köşelerinde caka satanlar. bir elinde sigara, öbüründe doğal olmayan jest ve mimikler. onları görünce en azından ben dürüst davranıyorum diye avunuyorum. neysem oyum. hesapsız ve kitapsız. dahili ve harici.
bazen işte üzülüyorum yine de.
bazen bu da geçer diyorum.
durmuyorum. adımlıyorum sabah-akşam.
sonra yorulunca dolmuşa biniyorum. sanki göstermesem şoför durmayacakmış gibi her seferinde işaret parmağımla göstererek söylediğim durakta iniyorum dolmuştan. artık garip bir alışkanlık oldu bu durum. lakin sensörlü apartman ışıklarına hala alışamadım. apartmana her girişimde tam elektrik düğmesine basmak üzereyken çıt yanıyor her seferinde. ben mal gibi düğmeye bastığımla kalıyorum her akşam.

bir de saniyesine hepsini unuttuğum rüyalar görüyorum çokça. her seferinde o'nu yine görürüm diyorum. ama emin değilim gördüklerimin o olduğundan. ilk ve tek seferinde net görememiştim çünkü. var mı yok mu ondan da emin değilim açıkçası. adı üstünde hayal-et sevgili. yine de her akşam bir umutla yatıyorum. görebilirim diye. tıpkı bir gün o lanet olası sensörün çalışmayıp düğmeye basışımın boşa gitmeyeceğini umut ettiğim gibi.
.
M.F.Ö - bazen

25.09.2010

yeni

banliyö trenlerini yenilemiş tcdd istanbul'da. yeni, konforlu ve hatta biraz da havalı. elimde kitap ve bazen de gözüm dışarıda yolculuk ederken ankara'ya gidiyor hissettim kendimi bu yeni trende. oysa ki ankara'ya gitmeyi sevmem. ankara'yı da pek sevmem. aslında sevdiğim bir yer de yok. yalnızca gitmeleri severim. ama gidemem.

19.09.2010

ya benimsin ya ritüelimin

dişimin arasına kaçan çekirdek parçasını çıkarmaya uğraşıyorum yaklaşık onbeş dakikadır. belki de yirmi. ama çıkmak bilmiyor namussuz. tıpkı yıllardır içimde yaşayan o kararsız, mutlu olmayı bir türlü beceremeyen huysuz ve aksi ihtiyar gibi! yıllar geçiyor ama bir yandan. isimler, cisimler değişiyor davranışlar değişmiyor.
yıllar önce pazar günleri değişmez ritülellerimiz vardı. okul öncesi her pazar bi kere zorla da olsa yıkanma faslımız vardı. beyaz, kocaman komilileri kafamıza yiye yiye biraderle. yine ayda bir o koca kafaların üç numaraya vurulma merasimi. elbet yine pazarları.
bunlar pazarın sıkıcı yanlarıydı. keyifli yanları ise sabahtan-öğleye mutlak bir western izlenirdi. sonunda sokağa fırlayıp kızılderili yahut kovboy olmak içten bile değildi. hayır nerde o eski günler edebiyatı değil. başka bi'şi bu... ne olduğunu ben de bilmiyorum. bulunca söylerim güvenin bana. geçmiş geçmişte kaldı zira. şimdi düşünüyorum da hem ne salakmışız lan biz. iki tahta parçasını silah gibi kuşanıp dikşın dikşın deyip "sen vuruldun, yok ben vuruldum" tartışmaları. çocukluk işte!

pazar günlerinin en sevimli bir başka hali ise, ertesi gün okulda sınıfın hatta okulun en güzelini görecek olmamızdı. başta bizim üçlü tayfa olmak üzere nerdeyse tüm sınıfın aşık olduğu. tüm sınıf derken erkekleri kastediyorum elbet. hem aşk değil de başka bi'şi bu da. öyle şimdikiler gibi fırlama değildik biz. her boku da bilmezdik ayrıca. bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim. çıkma, inme, flört fritöz yoktu daha o zaman. işte özlem bu sınıfın pırlantası idi. biz de ağır işçileri ümit yaşar misali. her gün onu düşünürdük. en azından ben. sordum fiko ile hafız'da düşünüyormuş. ama camp nou'ya barca karşısına çıkmış ümitsiz orta sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik kendimize. sınıf farkı vardı bi kere aramızda! özel okul furyası olmadığı için daha o vakitler, zengin ve yoksul aynı okullardaydık. en güzel olmasının yanısıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibi. ha allah'ı var kalemtraşı da çok güzeldi şimdi yalan yok. neticede özlem bir bey kızı, biz barış ağbi'nin osman'ı. özlem ay parçası bizler birer deli oğlan. bak işte burada "nerede o eski günler" diyebilirim. ne günlerdi be.. fiko, hafız ve ben. özlem de güzel kızdı hani. şimdi ne yapar ne eder bilmem. ben unutmadım. o bizi unuttu mu bilmem.
ingiliz süt kupası vardı bi de o zamanlar pazar akşamlarımı anlamlı kılan. niye bu kadar steril ismi verdiklerini anlayamadığım. hala da bilmem anlamını. ama sıkı maçlar olurdu. alan kennedy, keny daglish, ian rush. liverpool, nottingham forest... güzel adamlar, iyi takımlardı. kışın olurdu sanki bu maçlar hep. bir de hiç sevmediğim artistik patinaj vardı o dönemler. oraya girmek istemiyorum. sadece katarina witt'i iyi bilirim o günlerden. gerisi yalan... sobada mandalina kabukları, çok güzel kokarlardı.

şimdi bu kadar yazdın da nereye gelmek istiyorsun diyenlere diyecek lafım yok. hem gelmek istediğim bir yerde yok aslında. pazar gününü dolduruyorum işte. sabah iki liralık iddaa oynadım dört yüz kırk küsürlük oranlı. tutarsa sekiz yüz doksan dört lira alacağım. maksat kazanmak değil tabi. kumarbazlık hiç değil. şu durağan pazar gününe biraz heyecan katmak sadece. yazmak da biraz böyle bir heyecan işte benim için. iddalı olmadığım ama karalamaktan geri durmadığım. pazar günleri daha çok yazasım geliyor. çünkü yapacak pek fazla bir şeyim yok. misal pazar gazetesi keyfi yapamam pek çokları gibi. sıkıyor,geriyor beni bir müddet sonra. boğulacakmış gibi oluyorum. kahvaltı desen uzun uzadıya yapılan. yapamam ben. zira normalde en uzun yemeğimin beş buçuk dakika olduğu düşünüldüğünde biraz daha sıksam en fazla on dakika sürer. geriye doldurulacak yirmiüç saat elli dakika kalıyor. sekizini uykudan düş. kaldı mı on beş saat elli dakika. joker niyetine elimde kalan en iyi bildiğim iki şey. kitap okumak ve film seyretmek.
kitap okumak istedim o yüzden. ama onu da beceremedim. okuduğum her cümle de başka başka yerlere gittiğimi görünce. okumayı da bıraktım. yazmaya çalışıyorum şimdi.
sanırım birazdan pazarlarımın değişmeyen tek ritüeli olarak yine film izleyeceğim.
sonra da iddaa sonuçlarına bakacağım. ve pazartesiyi beklemeye koyulacağım. evet böyle.
.

17.09.2010

mevsimlerden istanbul

diyorum ki sevgili istanbul, eylül ve sonbahar en çok sana ve sanırım bir de benim hüznüme yakışıyor. o yüzden gel anlaşalım ve bundan sonra sana eylül diyelim.... adın eylül olsun.
ve hatta eylül ile sınırlamayalım yılda bir kere gelen bu güzelliği. sonbahar olsun adın. ve dolayısı ile eylül olsun, ekim olsun ve bir de kasım.
bunlardan başkası yalan istanbul.
ve güzel istanbul, diyorum ki; bugünkü gibi seni ve beni aydınlatan güneş, güleç yüzünü hep göstersin ama yakmasın ve rüzgar essin, alabildiğine savursun kararsız yaprakları bir yandan öbür yana hüznümü dağıtır gibi tıpkı. adın ekim olsun.
ve bu sabah olduğu gibi canım hiç istemediğimde işe gitmek senin en sevdiğim köyünün sokaklarını nefesim kesilene dek arşınlayayım sabahın en tenha saatlerinde. sonra karşıma çıkan ilk salaş cafede soluklanayım. bir iki de bir şey atıştırayım izninle kahvaltı niyetine. hem belli mi olur ince belliye yarenlik etsin diye garsondan yahut yan masadan bir dal sigara bile otlanır karşılıklı içerdik senle. eski günlerden bahsederdik. eski galata köprüsünden, troleybüslerden, kum plajından, kapanmayan diz yaralarımın müsebbibi mahalle maçlarından falan... sonra ver elini bahariye, oradan moda.
sarıya mı yoksa kahverengiye mi gönül vereceğine karar veremeyen şaşkın yapraklara inat ve sanki onlara nazire yapan kimi yazdan kopamayan sıfır kollu kimi de abartı montlu mevsim sarhoşu yurdum insanlarının, sarmaş dolaş aşık ve maşuklarının, mevsim sebze ve meyvelerini en tok sesleriyle satan seyyar satıcılarının arasında serseri bir yaprak gibi dolanayım.
diyorum ki canım istanbul, adın kasım olsun.

14.09.2010

peki nasıl anlıyorsun özlediğini?

bilirsin bazen en güzel anılar, en zor olanlarıdır.
hatırladıkça yokluklarına üzülürsün, özlersin.
boşlukta sallanırsın, özlersin.
özlersin, üzülürsün.
öyle.

12.09.2010

dernek

oysa ki aylak adamı bile bir kaç günde bitirmiştim. ama bu kitabı ve ilk kez bir kitabı aldığım gün bitirdim. kendim için bir şey yaptım. iki kitap aldım uzun zaman sonra. aslında listemdeki üç kitabı almaktı niyetim. ilk girdiğim kitapçıda birini bulamadım. diğer kitapçılara sormama ise tembeliğim müsaade etmedi. hayır aldığım gün bitirdiğime bakılmasın kitap öyle nefes kesen, çok da sürükleyen bir kitap değildi. kaldı ki aylak adamın yanına dahi yanaşamaz. zaten bitrdikten sonra kuytu bir köşeye attım. fırlattım derken lafın gelişi elbet. pek sevdiğim söylenmese de hayvanlara ve kitaplara iyi davranılması taraftarıyım. neden bilmem kitapların nefes aldığını, birer canlı olduğunu düşünmüşümdür hep. her canlı gibi onların da iyisi ve kötüsü var elbet. iyilerle kötüleri farklı yerlerde tutuyorum ben de. ve o yüzden aylak adam, kürk mantolu madonna, taş-kağıt-makas hep beraberler ve ben nefes aldığım sürece onlar da beraber nefes alacaklar.

yeni kitap diyordum. sadeydi sadece!
birinci sayfasından son sayfasına beni ulaştıran şey yalınlığı ve biraz da akrep inadımdı sanırım. peki tamam itiraf ediyorum sanırım baş karakterde biraz da kendimi bulmam, kitabın da sonunu bulmamdaki en büyük etken.
hoş bitirebildiğim tüm kitaplarda kendimden bir parça bulmuşumdur. aksi halde o kitap bitmiyor, yarım kalıyor zaten! ve yine her bitirdiğim kitaptan sonra acayip bir yazma isteği ama kitap yazma isteği doğuyor. olmuyor tabi. elbet bunun için yetenek, sabır ve tabi ki çok çalışmak ve de okumak gerekli. muhtaç olduğum bu kudret ve vasıflar ne kılcal ne de atar damarlarımda olmayınca haliyle küçük bir sahil kasabası veya loto milyaderi olma hayali gibi güdük kalıyor tabi bu istek de. yine de yazma isteğimi dizginlemiyor hala tam olarak ne işe yarayacağını bilmediğim buraya karalıyorum aklıma üşüşenleri. elbet hepsini yazmama olanak yok. çok hızlı geçip gidiyorlar çünkü. keza arta kalanları toparlamak da her zaman kolay olmuyor. kağıt kalem elde gezmek gerekiyor. bilmiyorum belki çok uzun zaman sonra bu yazdıklarımla, hafızamda hala tortuları duran yazmadıklarım bir yerde buluşabilir diye ümit ediyorum.

işin gerçeği şu ki sevgilim, yazmaya başlamadan aklımdan geçenler tam olarak bunlar değildi. o yüzden bundan iki önceki cümlede tamamlamayı düşündüm yazdıklarımı. fakat sonra madem bu kadar sıkıcı bir pazar günü yaşıyorum. o hal üzerine gitmeliyim diye düşündüm. yüzleşemediğim onlarca sıkıntımın hatırına. tıpkı geçmiş pazar günlerinde olduğu gibi. ha evet somut olarak herhangi bir kazanç sağlamasa da bu saldırı bana manevi olarak olumlu etkisinden söz etmek pek tabi ki mümkün. en azından benim için. inanmayacaksın ama şu an yazarken almaya başladım bu girişimin meyvelerini. bu satır başına kadar asık suratla yazdığım mektuba benzeyen ama mektup olmayan yazıyı şu andan itibaren gülümseyerek yazıyorum. çünkü bir fikir geldi aklıma. saçma biraz belki ama düşünmesi güzel bir fikir bence. tüm pazartesiden dolayı pazar gününden nefret edenler bir dernek kurmalı her pazar düzenleyecekleri farklı bir etkinlikle ertesi günün gitmek zorunda olduğumuz lanet ve sıkıcı bir iş günü olduğu unutturmalılar. hido gibi ben de her türlü maddi-manevi desteği vermeye hazırım bu derneğe. valla bak...

dedim ya mektup mu düz yazı mı ne olduğu belirsiz yazının şu satır ve dakikalarda ciddiyeti gittikçe azalırken yüzümüzdeki gülümsemelerin hiç eksik olmaması dileğiyle hepinizi, 1024x600 çözünürlükteki ekranlarınızda seviyorum.

oruvarr...

10.09.2010

yeni neler var?

yan komşumuzun penceresi apartmanın kuzey duvarını dövüyor şimdi. rüzgarın ve dolayısı ile cereyanın şiddeti çok. fakat düşen sarı yapraklar her şeyden daha çok. sanırım baharın sonu bugün geldi istanbu'la. ve sokak çalgıcısı sanki düşen yapraklara inat eski bir parçayı çok güzel çalıyor akordiyonuyla. fakat bu beni gerçek hayattan soyutlamıyor artık eskisi gibi. gerçekler her zaman olduğu gibi sert ve de acı. eskiden olsa daha kolay kopardım dünyadan. ne var ki gün geçtikçe hayallerini de köreltiyor bazı gerçekler insanın.
misal gündüz düşleri göremiyorum artık. renkli rüyalar otelinde kalıyorum o yüzden geceleri.
aslında değişen çok bir şey de yok.
yeni neler var dersen ; düşen sarı yapraklar, batı nil virüsü, yeğene argo dersi, akordiyon, kabuk bağlayan bir yara, renkli rüyalar vesaire vesaire.
bir cigaramız eksik. o derece. hem kim bilir belki yakında o da olur. nefret ettiğimden fazla canım çekiyor bazı zamanlar zira. ama ve yine de başka şeyler düşünüp gelişi güzel vurulan bir top gibi uzaklaştırıyorum hemen aklımdan.
.
bugün aslında pek iyi değilim. pek bir halsiz, pek bir müşkülpesentim. hani şu şarkıdaki yahut şiirdeki gibi huysuz, aksi ve nalet bir adamım. fakat aynı şarkıdaki gibi bir sabahtan ertesi güne şöyle keyifle aylak aylak ve sırtüstü yatamadım hiç bir vakit. çok istedim de yapamadım.
lakin aylaklığın sınırı yok, çeşidi çok. caddede dolanırken avare kaldırımdaki o ne idüğü belirsiz demir kazıklara çaktığım dizimde nur topu gibi bir yara peyda oldu.
şimdi ve boş zamanlarımda kabuk bağlayan bu yarayı yoluyorum. bunu yapmak hani şu pıt pıt patlayan o ambalaj şeylerini patlatmak kadar keyifli biliyor musun? ama nerden bileceksin.
lakin yeğeni bilirsin. hani bayramdan bayrama gördüğüm. işte en güzel argoları o'na bu bayram ben öğrettim anne-babasının sahte gülüşleri eşliğinde. şimdi kızacaksın belki ama yeğen o güzel argoları söylerken gözlerindeki parıltıyı görseydin bana hak verecektin usta. muallim ebeveynleri sayesinde zaten yeterince steril olan hayat dağarcığına aldığı o bir kaç kelimeyle nasıl mutlu olduğunu görseydin bir....
bir görseydin bendeki yaşama sevincini.
görebilseydin keşke..
.
yalın - keşke
.

30.08.2010

ayna ayna güzel ayna

traş olduğum aynadan telefonun çılgın alarmının çalacağını anladığım an sol elimle ve bir hışımla çamaşır makinesinin üzerideki telefonun alarmını kapattım. sağ elimdeki traş bıçağı ile de yüzümü kestim aynı anda. yarı uykuluydum. ama oralı değildim. akşamki türkiye-yunanistan maçı ne oldu? robbie keane kartal olacak mıydı? hem evet hayır meselesi n'olacaktı? bir de ve erkan yolaç bu işe ne diyecekti? kafamdaki basit sorular bunlardı. evet yüzümde kan vardı. ama sanki daha çok kalbimdeydi sızısı. sonra bir an için dedim ki kendime; bu cümleler bu kadar kafiyeli olmak zorunda mıydı. şarkılar da bu kadar güzel, bu kadar hüzünlü?
ha usta?
ne dersin?

27.08.2010

4

yosun yeşili gözleri. gamzeli gülüşleri. bal sarısı kısa kesilmiş saçları. kendinden emin. ama bir o kadar naif. o insan, o asil duruşu yok mu? bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. okumaktan bıkmadım ben de. tekrar ve tekrar. ama o benim farkıma bile varmadan gitti. 4 numaralı otobüsün en gizemli ama en güzel yolcusuydu. bunu ikimizde biliyorduk. elbet yine karşılaşırız bir gün, bir yerde. belki rüyalarda. belki bir başka evrende. ama ve yine de böyle bitmemeliydi. mutlu sonları sevmezdim ben. lakin sadece filmlerde.

24.08.2010

elveda çocuk

sonra köşede gölgede bir banka oturdum. etrafı izlemeye koyuldum. kendini monaco prensesi sayan mağrur yürüyüşlüler ve sarı dolmuşlar başroldeydiler.  yine işe yetişmeye çalışanlar, hayattan bezmişler, emekliler, emeksizler,  köpeği mi gezdirdikleri yahut köpeğin mi onları gezdirdiği meçhul insanlar ortalıktaydı. hava muhteşem. rüzgar da öyle. biliyordum ki iki saat sonra buralar cehennem gibi yanacaktı ağustos ateşinde. sihirli bir değneğim olsa da zamanı durdursam dedim içimden. değneğim yoktu. vaktim de. zira işe gitmem lazımdı ve para kazanmam. bense burada aylaklık yapıyordum. içimde şöyle bir kabarıklık oldu. tüm benliğimi sardı. midem bulandı. sıkıntı aynı. bulantı aynı. hep aynı. düşün bak aynı. oku oku aynı. hatta izlerken de aynı.  değişen hiç bir şey yok. yaz çiz yine aynı. hep aynı o yüzden. kararımı verdim gitmeliyim dedim. gitmeliyim. ama nereye? henüz bilmiyorum. ama bir yer bulunur elbet. elveda çocuk. elveda. nokta

20.08.2010

tablo

güzel kokulu, şık giyimli insanlar birer birer geçiyor yanımdan bu sabah. hafta içinin bu son gününe yaraşır bir hareketlilik ve kalabalık sokakta. lakin kalabalığa rağmen öldürücü bir sessizlik hakim sokağa. ve huzur veren aynı zamanda. uzaklardan ulaşan cılız bir iki kuş yahut korna sesi olmasa ve fakat biraz resim kültürüm olsa bilmem kimin tablosu bu diyeceğim yaşadığım bu ana. o derece gerçek, o derece soyut. rüya gibi bir de.
sessiz, sakin ama kalabalık fakat sanatsal lakin huzurlu ve yaşam aşılayan.
bilmiyorum. güzel sanatlar mı okusaydım?

19.08.2010

seviyorum

tam karşımda torpidonun üstünde bir emrah serbes kitabı. erken kaybedenler adı. okumadım ama yazarın ismi yabancı gelmiyor. yıpranmış oldukça. hemen altında ykb yayınlarından çıkma harry potter kitabı duruyor. o da bayağı bir zulüm çekmiş. dış görüntüsünden belli. kitapların hemen altında ise deli gibi merak ettiğim ama elime alıp bakamadığım bir iki plak. sağ üstte sigara içilmez uyarısı. onun bir üstünde janjanlı bir dolmuş yazısı. ama unuttum şimdi. uzun bir kelamdı. hemen yanımda sol eliyle tespih çekip sağ eliyle hem direksiyon hem vites sallayan afili bir şoför. torpidoda kitaplar, plaklar, tespih. afili fiyakalar, ara gaz vermeler, camlar ve gömleğin bağrı açık, rüzgar, uçuşan saçlar ve dahi favoriler. bir orhan ağbimiz eksik. o derece.
ve uçuyoruz bağdat'ta trafiğin elverdiği ölçüde.
insanların ve nesnelerin bu doğal hallerini izlemeye bayılıyorum, seviyorum da. ama işte en çok böyle kafam karman çormanken, yapılacak işler, ödenecek faturalar, gürültü, trafik, iftar, aybaşı, kuerejma mı beşiktaş mı, nem, patron, sahil kasabası, ardı arkası kesilmeyen toplantılar vs vs olmuşken hem yorgunken madden ve manen radyoda bir şarkı çalmaya başlar ya hani... tüm bu curcunayı bir an da sebepsiz belki de sebepli yere bıçak gibi keser, alıp seni bir başka dünyaya atar ya bir saman yığını gibi... bomboş, hafif..... kuş gibi oldum derler, deriz,dersin hani böyle durumlarda. işte o anları ve halları çok seviyorum. hiç bitmesin istiyorum o anlar. uzun zaman sonra dün oldu bu. her zaman olmuyor. bir de az önce mesai bitimine bir kaç saat kala oldu. belki olmasını çok istediğim için oldu. bilemiyorum. bildiğim çok güzel olduğu. belki yarın da olur. kim bilir?

15.08.2010

oh istanbul

şaka gibiydi. hatta film gibiydi. evet evet. olanları anlatacak en güzel iki kelime ; film gibi. bir sinan çetin eksikti, o derece. istanbulda geçen ama yapımcıları türk olmayan fransız-italyan karışımı bir film gibi. fonda bir de oh istanbul şarkısı eksikti nanu'nun.

ikibinlerin ilk onyılını devirmek üzere olan yaşlı, yorgun ve nemli bir istanbul akşamı. nem oranı çıldırtacak ve sıcaklar değil de nem çok kötü oluyor klişesini saniyede bir harlandıracak seviyede. bir dolmuş dolusu insan. arada figüran misali inenler binenler. başroller değişmiyor ama. cezayir aksanlı ve tipli bir şoför abi esas oğlan. sakalları olmasa sesinden tuncel kurtiz diyeceğim ama. yok kesin cezayir asıllı. başında takkesi, yüzünde sakalı.

dolmuştaki herkesle bir şekilde muhabbet halinde. hakeza dolmuştakiler de birbirileri ile. ki özellikle ön sıradakiler. muhabbetin bağını çatmışlar. öyle ki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi. ama ben biliyorum şoförün ardında devamlı kikirdeyen ana-kız haricinde kimse tanımıyor birbirini. kamera şakası desen değil. ama film bu kesin!

" gavur" filmlerinde olur ya hani birbirini tanımayan bir minibüs yahut otobüs dolusu insan uzun yola giderken başlarından çeşitli olaylar geçip de sonunda mutlu sonu bulurlar. lakin işte bizim ne yolumuz uzun ne de öyle egzantrik bir konumuz var. tek orjinalitemiz her yolcuya laf yetiştiren şoförümüz.
şoförün hemen ardında empati dergisi satan empatik olamayan kıvırcık bir kadın. kadının hemen bitişiğinde yolculuk boyunca şoförün her lafına kişneyen ana-kız konuşlanmış durumda. şoförün arkadaşı olması kuvvetle muhtemel manken eskisi tadında bir abi de şoförün hemen yan koltuğunda empatik kadının bir türlü anlatamadığı bizi aydınlatamadığı fikirleri desteklemeye çalışıyor. yeni bir aşk mı doğuyor acep? bilemiyorum..

bense bir türlü gelmeyen para üstümün derdindeyim. aynı zamanda arka dörtlünün sağdan ikincisiyim. niye almadın diyor cezayirli.
-vermeden almak allaha mahsus. vermezsen nasıl alabilirim para üstünü.
-benzetmen pek uymadı ama yine de uzatalım elden ele... var mı başka parasını üstünü alamayan parasını veremeyen ya şimdi istesin ya da sonsuza dek sussun diyor.

hemen sağımda cep telefonu kulağına yapışmış halde yirmibeşlerinde bir esmer. daha önce adını duymadıklarımda dahil olmak üzere en az yirmi çeşit tatlıyı bir çırpıda sayan, ordan feysbuk alemine dalan nefes almadan konuşan bir hatun kişi. ben müsait bir yerde indiğimde hala konuşuyordu. berke ile dilara niye ayrılmış onu çözmeye çalışıyordu. hemen solumda otuzluk delikanlı dolmuş ahalisini kah sesli kah sessiz ama pek müstehzi gülüşleri ile izliyordu.
-komedi filmi gibi dedi bir ara bana.
-türk asıllı fransız komedisi tamlaması çıktı ağzımdan. mühtehzi güldü yine. sol cam kenarındaki hanım abla kulağındaki müzikle bu dünyadan çoktan gitmişti. ümidi kestiğim an da o da gülümsedi. benim lafıma mı yoksa kıvırcığın bir türlü kıvıramadığı empatinin anlamına mı bilemedim. hemen ardından yine hayaller aleminde kayboldu gitti zati.
cezayirli şoför felsefe üstüne felsefe yaparken müsait bir yerde indim.
.
nanu - istanbul
.

8.08.2010

katil uşak

saatin alarmından bir kaç dakika önce uyanıp alarm çalmadan saati kapatmak zafer kazanmış komutan duygusu yaşatıyor insana.
bu sabah da öyle oldu.
lakin bugün pazardı.

7.08.2010

hayat dediğin

dolmuşların hepsi dolmuş. boş yer yok bu cıvık istanbul akşamında. yine de yürümek güzel. ama caddede. gelen geçen de hakeza. haberler kötü ama. vazgeçemediği hayalleri olması insanın ayrı güzel. bu hayallerin ne kadar yakınında ya da uzağında olduğunu bilememek. işte o fena.
sonuçta sevgilim; hayat dediğin iş-ev-ev-iş-sıcak-soğuk-tatlı-acı-sessizlik-gürültü- gülmek-ağlamak-siyah-beyaz -iki film birden ve gol. evet.

1.08.2010

o şarkı

yazma alışkanlığım da okuma alışkanlığıma döndü artık. ne zaman yazmak için bir sebep bulsam yazmamak için iki sebep buluyorum. hepsinden önemlisi özlemiyorum artık yazmayı. yanlış anlama! bu sıcak pazar akşamüstünde yapacak başka bir iş bulamadığımdan yazıyorum şimdi. öğleden sonrasını mecburi bir davet ve yine mecburi üç-dört küçük alışverişe harcadım. para verseler çıkmazdım normalde bu rutubet enflansyonunda dışarı. tabi paranın miktarına göre değişebilir kararım o da ayrı.
para demişken psikopatiyi okudum demin readerdan. tam da hislerimi yansıtmış. sanırım son yazısıydı. bir ara düşündüm ve bir iki hafta da uyguladım bile vakti zamanında bu aylaklık ikramiyesini. hani iyi güzel düşünüyoruz. iş yok, sabah erken kalkmak yok, patron yok vergi yok,beyanname yok, sunum yok. aylaklık bedava da... daaası işte, gönül bunu isterken, istemeden yan masaya misafir olan kulak gibi binbir zorluk içinde çalışanları düşünüyor bir an için... ama psi'nin dediği gibi bu lüküs hayat sendromu değil de tamamen tembel ruhun tercihi ve isteği. öyle bakmak lazım bizim olaya. insan üzülüyor için için elbet ülke insanın genel ahval ve şeraitine. lakin aylaklığı daha çok istiyor ne yalan söyleyim.
murat menteş diye bir adam var. kusura bakmasın daha bir kitabını okumuşluğum yok. sadece trt2 de bir söyleşisine denk geldim bir de afili flintalarda okuyorum bazı bazı. ki özellikle film seçimleri, önerileri süper. yok böyle bir şey. dört film tavsiyesini gördüm bugune değin. hepsini izledim. dört de dört. ya bu adam işi çok iyi biliyor ya da zevklerimiz ve renklerimiz aynı. ama müthiş.
işte o önerdiği filmlerden sonuncusunu az önce izledim. ailelerinden bir şekilde zılgıtı yemiş, illegaliteye sapmış dört kafadarın yalın hikayesi ne güzeldi öyle. özgürlük çabaları ve ulaşmaları bir şekilde. denizin içindeki peter yahut arkadaşları suda çimerken kenarda keyifle onları izleyen torkild olmak geldi içimden bir an da. ama olmaz. onlar erdi muradına film de olsa bir şekil. ama işte yine de filmleri bu yüzden seviyorum. gerçek olmadıklarını bile bile seni o sahte gerçekliğin içine çekip kısa süre de olsa keyiflendiriyor ya. o güzel işte.
salt filmler değil şarkılar da güzel elbet.
sabah saatlerinde tavan yapan rutubetten az biraz esen balkonda kah gazete okuyup kah gelen geçeni izlerken hatta karadenizle ilgili bir yazıyı okurken tüylerimi diken diken eden o bilindik, o eski, o her devrin, her dönemimin şarkısı. nasıl da unutmuşum bu yeni furyada. tam da karadenizi, farklı ülkelerin komşu köyleri ile yeşille mavinin dansını okurken huşu içinde önce o şarkı sonra rüzgar. elektrik çarpmış gibi oldum. hangisinin etkisi çoktu bilemiyorum şark kurnazlığına girmeden elbet şarkı diyorum beni bu denli çarpan. o güzelim karadeniz yaylaları, esen rüzgar ve o şarkı. üçü daha bir coşku verdi.
evet istikrarsız, kararsız,mutsuz ve huzursuz bir adamım. odaklanma sorunum var kabul. burda en az on şarkı ismi yazmışımdır. süper, ultra mega tüm zamanların en iyisi diye. ama bu şarkı.
her ne kadar unutsak da arada bir. sözleriyle hissettirdikleriyle, okuyanı ile ritmiyle kısaca her şeyi ile gelmişimin ve geçmişimin. ve geleceğimin... anladın sen işte usta.
Kimimiz yorgun, kimimiz solgun, kimi isyankar 
Acı gerçek bu, ömrümüz bir su, içiyor yıllar.... 

yaşlanıyorum sanırım.. eskiden her şeye herkese takmazdım böyle. şimdi ota, boka, çiçeğe böceğe küçük büyük her şeye herkese takar oldum. iyi yanı bu takıntıların en fazla bir gün hatta daha az sürmesi. zira ertesi gün takacak başka bir olay yahut kişi bulmada sorun yaşamıyorum. sanırım havalardan... bir de sevmediğim ortamdan.
.
normalde pazarları pek dışarı çıkmam. dedim ya mecburiyetten çıktım sokağa. sıcakta müzik dinlemek kitap okumak pek akıl karı gelmediği için yazma günlerinden kalma alışkanlıkla etrafı seyre koyuldum. hani bazı şeylere bakmana da gerek yok onlar seni buluyor. misal otobüsün en son koltuğunda oturuken inmek için arka kapıya yanaşan kızın sırtında küçük, çok hoş siyah martılar uçuyordu. yahut açılışına gittiğim yeri ararken iki adım ötedeki seks en di siti kızlarından birinin yandaki cafe sahibine -kahve falı ne kadar? -25 tl mi soru ve cevabına diğer kızların kikirdemesi ve fiyatı pahalı bulmaları. bence de pahalıydı ve çok ahmakça hatta. kahve falına yirmibeş tele vermek olacak iş değil. bu arada on lira da çok yanlış anlaşılmasın..
açılış yapılan yer dışardan daha sıcaktı. klima yoktu vantilatör yetersiz. ortamda sıktı açıkçası. kalabalıktan oldum olası sıkılırım zaten. fazla kalamadım o yüzden. başka bir yere daha gideceğim bahanesiyle işletme sahibinden izin istedim. gideceğim başka yer yoktu. iki kıytırık alışverişten sonra koşa koşa eve dönecektim. bu sıcak ve nemde ne yapılırdı ki başka.
sanırım öğretmenlik mesleğini bu yüzden seviyorum. hani görünüşteki gibi üç ay olmasa da hatırı sayılır bir tatil süresi var. yaz günleri hiç dışarı çıkmazdım arkadaş 1-2 ay boyunca. akşamları alışveriş yapar gündüzleri sadece film seyrederdim. belki akşamüstü hafif rüzgar eser diye balkona çıkar, gelen geçeni izler hatta kısa hikayeler bile yazardım haklarında. hani az biraz param olursa kuzey egede sakin ve sessiz bir yer de olurdu bu aylaklık hali için. işle insanlarla uğraşmak hakkaten çok zor bu sıcakta. tamam daha zor durumda olanları unutmuyoruz ama bana zor işte kardeşim. zor işte. eskiden bir şeyler olsun diye beklerdim. şimdi onu da beklemiyorum. sıradanlığa, kerhenliğe alıştım, akışına bıraktım. üzülüyorum tabi bu duruma ama elimden bir şey gelmiyor. kabullenmek lazımdı. kabullendim ben de.
ama titrek ışıklar iyi film.
hem de çok iyi.
.
aşkın nur yengi - geceler düşman
.

22.07.2010

durak

her sabah geldiğim bu otobüs durağını sevmiyorum. kalabalık. meraklı, dikkatli ve bir o kadar anlamsız boş bakışmalar. otobüsün içinden, servisin dışından. kitap okuyanlarla okumayanlar arasındaki fark gibi sanki. istasyon insanları daha naif, daha bir kendi halindeler. onları daha çok seviyorum. bu durağı ve etrafındaki kalabalığı sevmiyorum. istanbul'un nemi gibi boğuyorlar insanı. misal şimdi ve sabahın sekizinde yirmi yedi dereceyi gösteriyor sokak sıcaklık ölçeri. az bile. en az otuz olmalıydı. nefes almak zor. vitrine yansıyan kendi silüetimden sakınıyorum kendimi.
dengede durmak zor. o derece.
"karton kutu mu teneke kutu mu olsun?" diyor pastaneci amca meyve suyu tercihimi.
sıcak diyorum.
"pardon" diyor amca şaşkın..
"karton kutu" diyorum düşünmeden.  ve sonbaharı beklemeye başlıyorum.

18.07.2010

köprü

kendinden emin adımlarla yolun karşısına geçti. bir altmış beş boylarında, sert yüzlü, kumral bir kadındı. yüzündeki sertliğe paralel bir hareketle yoldan geçen diğer araçlar çarpmasın diye akşamdan kapattığı aracın sağ ön aynasını hışımla açtı. bu oldukça nemli temmuz istanbul'unda saunadan farksız olduğunu tahmin ettiğim aracına binmeden bej çantasını fırlattı yan koltuğa, sağ ön camı sonuna kadar açtı. motorun sesini duymam ve vitesi geriye atıp sonra ileri gitmesi fazla uzun sürmedi. gri opelini hızla sokağın ters yönüne sürüp gözden kayboldu.
sonra aynı sokağın beri yanında aylak adamın hiç sevmeyeceği türden elinde alışveriş poşetleri ile orta yaşlı, saçları tepeden seyrelmeye başlamış, hafif kamburu çıkmış esmer bir adam hızlı adımlarla erik ağaçlarının altından apartmanına girdi az önce.
hemen peşinden bağırtısından değil ama camdan arabasının içindekilerden simit sattığı anlaşılan bir seyyar satıcı geliyor. ne dediği hala anlaşılmıyor.
dışarının kaynayan havasını da hissettiğim az esintili küçük balkonumdam izliyorum şimdi hiç bir özelliği olmayan kim bilir her gün dünyanın dört bir yanında her birinden yüzbinlercesi yaşanan kendiminki gibi bu sıradan hayat egzerzislerini.

'galata köprüsünden geçip karaköy'e gitmekse hayat, arada bir durup bakmak lazım, hızlı geçmemek lazım'. demişti de bir seferinde haşmet ağbi, sevmiştim çok.

lakin işte o yolda durdum durmasına da sadece durdum. ne ileri ne geri gidebiliyorum. üstelik bakamıyorum hiç bir yere. her yer karanlık. dün gece çok eski yazılarıma baktım şöyle bir. inanmasam da gitmek fiilli en az on yazı döşenmişim zamanında. kötü olan şu ki artık gitmek de istemiyorum. acı olan ise ne istediğimi bilmiyorum. mutsuzluğumu mu çok seviyorum yoksa mutluluğa mı inanmıyorum? bilmiyorum. önceki akşam rüyamda gördüğüm mü beklediğim istediğim onu da bilmiyorum.
düşündüm sonra babamın öldüğü yaştan on yedi yıl gerideyim. geriye, on yedi yıl öncesine bakıyorum. mesafeler aynı olmasına rağmen babamın öldüğü yaşa daha yakın hissediyorum kendimi usta. insanlar ve ben ölmek fiilini bu kadar rahat kullanarak bazı meydan okumalarda bulunuyoruz belki içten içe ama korkmuyor da değiliz. en azından ben öyle düşünüyorum seni bilemem.

bu arada simitçinin ne dediğini de şimdi çözdüm usta;
sıcaaaaakkkk siiimieeeiittt diyormuş.
evet.

15.07.2010

eski adamlar doğruyu söylemiş

üşüttüm. soğuk algınlığı yani. bulsam ne yapacağımı bilmediğim müsebbibini arıyorum gözlüğünü kaybetmiş ihtiyarlar gibi şimdi. otobüsün mü yoksa işyerinin kliması mı yahut havadan sudan mı? yaz günü bu ilk hastalanmam. geçen kış çok üşümüştüm de bir defalığına ziyaretime gelip sonra sır olan esrarengiz okuyucum "kuvvet bulunuz, iyice ısınınız" demişti de bir kasım gecesi, hem ısınmış hem mesut hem de bahtiyar olmuştum. şimdi ne nane, ne limon ne de başka antibiyotik familyası çare olmuyor. sen tedbirini al önünü kış tut bırak yaz gelsin lakin ben hala sebebini arıyorum.
ha ha ha ha hapşu.

13.07.2010

eskidendi çok eskiden

bir vakit bir şehir hatlarına vapuruna binmiştim. hiç durmasın istemiştim. limana varmasın. karpostal gibiydi her yer, her şey. çünkü gemiler geçiyordu penceremden. bir sineği öldürdüm o vakit sessizce. sevda şarkıları dinledim. aşık değildim yine de. boğazımdaki yumru geçsin istedim ama. yazmak istedim. yazamadım. unutmadım. resmeyledim beynime.

bazen olur böyle, başıboş anılar gibi sevdiğim ama çok sık dinlemediğim bir şarkı tutunur önce düşüncelerime sonra da yerleşir dilime. bağıra çağıra söylemek ilk evvela, son ses dinlemek isterim en nihayetinde. üç hürel deseler bir tek o şarkılarını bilirim başka da birşeylerini bilmem.
hani pek de anlamam ama hemen girişteki o gitar solosu mu derler ne? o var ya, işte o yankılandı beynimde. sonrası bu satırlar. ha bu zaman ötesinden gelip beynimi kemiren büyüleyici melodi olmasaydı da yazacaktım yalan yok şimdi. iştah açan yemek öncesi aperatifler gibi yazma sevdasını körüklüyor kaz dağları ve şurekası. asıl diyeceğim buydu belki de.

şimdi bugün. o şarkıyı dinliyorum ama.
içimden bağırarak söylüyorum hem nasıl.

şureka diyorduk, iki gün güneşle saklambaç oynadık kaz dağı eteklerinde. lakin güneşsiz havaları da sevdim. ben gibi yabanlar kalıyor o vakitler sahilde. bir de yaramaz çocuklar. çocukları hepsini severim desem yalan olur şimdi. belli yaşın altındakileri sadece. çekilmez oluyor çünkü ötekiler.

acayip bir fon müziği ile anadolu insanı candır canandır toprağın hasıdır türü yağlamaları görünce haber bültenlerinde bir bunaltı ve bulantı basıyor. ta ki gerçeğini görünce insan o vakit rahatlıyor. böyle insanlar çoğalsın istiyor.

sonra nasıl oluyorsa gün boyu saklambaç oynayıp nerdeyse yüzünü göstermeyen güneş kapanış için teşrif ediyor. ben de şu kulağımdaki güzel şarkı bitsin öyle kalkarm diyorum. lakin el emeği kulak pası 30 şarkı birbirinden güzel. kalkmak epey vakit alıyor.

ama işte hiç durmamalıydı o vapur.
.
sezen aksu - eskidendi
.