28 Aralık 2010 Salı

hayal-et sevgilim

umut yolculuğuna çıkmış göçmenler gibiydik. sekiz yolcu, bir şoför. soğuk hava mıydı bizi bu kadar büzen ve hüzünlendiren yoksa başka bir şey miydi bilemiyorum? ama dokuz kişilik aracın içi hüzün kokuyordu buram buram. en hüzünbaz sesiyle ve bir o kadar içten hoşçakal derken kulağıma emre aydın sadece ben değil tüm yolcular dinliyormuşcasına hüznün kucağındaydık sekiz yolcu. hayır şoför yola odaklanmak zorundaydı. lütfen bu bahse karıştırmayalım o'nu. 
hüzünleniyorduk. biz bizeydik ama tektik. yalnızdık. dedim ya umut yolcuları gibiydik. nereye gittiğimizi bilmiyorduk. kayıptık sanki. para alış verişlerimz dışında konuşmadık hiç bir şey. sadece yola, uzağa odaklandık. içimizdeki sıcak sese kulak verdik dışardaki soğuğa karşı.
oysa bu hüzünlü nağmeyi dinleyen sadece bendim. onları konuşturmayan ve fakat düşündüren de.
şimdi ise büyük bir alışveriş merkezinin güvenlik şeridine takılmış gibi alarm veriyor beynim. iğrenç bir sesle, dün akşamı, bu sabahı, cumartesiyi, pazarı ve tüm olanları, insanları, dahası içimdeki bulantıyı salık veriyordu an ve an! ama tüm bu hengamede bir tek şey umut veriyordu bana. sadece bir şey. yaşama sevincim. kış ortasında açan çiçeğim. hayalet sevgilim.
hayal-et!
.
irem - hayalet sevgilim
.

17 Kasım 2010 Çarşamba

hope

new york ı love you filmini izliyordum. menekşeli kadınla, bellboy'un hikayesinin anlatıldığı bölümden sonra oturup yazmaya başladım. sanırım filmin kalanını bu yazı bittikten sonra izleyeceğim. ön yargılı davranmıştım filme karşı. bir kaç kez elime geçmesine rağmen savurup atmıştım bir taraflara. sonra sevgili arkadaşım m. atomu parçalara ayırdı! ısrar etti. iyi ki izlettirdi bu filmi. sırf bu menekşeli kadın bölümü bile yeterdi. ama kalanını da izleyeceğim. söz verdim çünkü. ve şimdi nightwish'in bir dönem aralıksız onlarca belki yüzlerce defa dinlediğim sleeping sun şarkısını arşivden buldum. bu şarkıyı dinliyorum. dinlerken bunları yazıyorum. film ayrı vuruyor içindeki müzik ayrı. ve sleeping sun apayrı.
tıpkı artık her bayram sokağımızın vazgeçilmezi haline gelen bizim sokak çalgıcısının akordiyonu gibi. bugün tembelliğimi sırf bu akordiyoncu için bozup yerimden kalktım hatta dışarıya bile çıktım. müziği daha yakından hissedeyim diye. sesi geliyordu ama kendisi yoktu. esrarengizden öte büyülü bir şeydi sanki. ve sonra eternity and a day geldi aklıma. aramaktan vazgeçtim. sadece müziği dinledim uzaklarda kaybolana dek. sanırım bir dahaki bayrama kadar mahrum kalacağız bu güzellikten. ama bunu bilmek, beklemek bile güzel bir duygu. seneye muhtemel yağmurlu bir eylül günü umarım sokağında başında olur yine. ve umarım ben de orada olurum.
umarım.
.
nightwish-sleeping sun
.

14 Kasım 2010 Pazar

turuncu vosvos

ineceğimden bir durak önce öyle tatlı, uykuyla karışık öyle bir rehavet hali doğdu ki içime kafayı koysam biliyorum ki ineceğim durak kaçacak. hem de epey ileride olacağım. elimdeki yükler değil de bu içimdeki iki günlük mikrop gözümü korkutuyor daha çok. hasta halimle tekrar in, bin. ve evet elimdekiler de cabası elbet. içimdeki mikropla savaştığım gibi mücadele ediyorum bu dayanılmaz , bir o kadar vazgeçilmez hisle. öyle bir his ki ; sanki karla kaplı bir coğrafyada donmak üzereyim ve öyle tatlı bir uyku hali. ama bir de sıcaklık, huzur ve mutlulukla karışık bir ağırlık tüm bedende. en çok da zihinde. fazla dayanamıyorum, kafamı öndeki koltuğa yaslıyorum. zihnimde bir ses şimdi ineceksin dikkatli ol, uyursan durağı kaçırırsın diyor. lakin öylesine tatlı bir ağırlık ki, sevgiliden ayrılmak kadar zor bu hissi bırakmak. bütün ağrılarım dinmiş, mikropla olan savaşı ben kazanmışım gibi. rahat. huzurlu. ama ya öbür yanım! boş durmuyor. "şimdi ineceksin, durağa az kaldı, aloo kime diyorum durağı kaçıyorsun" diyor. huzur vermiyor....
aslında turuncu vosvos için inmiştim şehre. bir de yeğene "alikopter" en afilisinden. söz vermiştim geçen bayramdan. sanki sıradan bir şey istiyormuş gibi her girdiğim dükkanda turuncu vosvosunuz var mı diye soruyorum. dükkan sahiplerinin yüzündeki o şaşkın hali sevdiğimden açıklamamı iki veya üçüncü cümlemde ancak yapıyorum. kırmızı, mavi hatta sarıyı buluyoruz ama turuncuyu bulamıyoruz. "alikopter "de var. turuncu vosvos yok. sıkışık, dar birbirine paralel sokaklardan geçerken nefessiz kaldığımı hissederek gayri ihtiyari ve belki bir çıkış olması umuduyla gökyüzüne kaldırıyorum kafamı nefes alabiliyorum evet. sonra aşağıya bakıyorum. yukarısı aydınlık aşağısı karanlık. koyu bir yalnızlık gibi. eski bir meyhane şarkısı çalınıyor geçtiğim sokakta. pazarın onbiri olmasına rağmen demlenen bir ihtiyar. ne derdi var kim bilir. belki de alışkanlıktır. bilemiyorum. yandaki altılı ganyancılar gibi tıpkı. balık pazarının komik satıcıları gibi ya da. yine gülümsetmeyi başarıyorlar beni. üstelik hiç bir şey almadan. türk milleti gerçekten zekidir! döndüğümde en kötü kadıköy performansım olduğunu düşünüyordum. mazeretim vardı. hastaydım. daha alkım'ı tavaf edecektim! nazım hikmet'te soluklanacaktım sonra. ve uzun zaman sonra the end'e pike yapacaktım. olmadı hiç biri.
...iniyorum durakta. aklım sevgilide kalıyor.
.
jehan barbur-aşk bitti
.

1 Kasım 2010 Pazartesi

giderseM

saat onbeş ellibeş. "ne bok yiyorum lan ben burda" dediğim ofisin camından dışarıyı izliyorum, kah burçak yiyorum kah çay içiyorum ve bu satırları yazıyorum. muhtemelen bir hafta sonra yeni işyerimin yeni ofisinde aynı haltı yiyeceğim. değişen bir şey olmayacağını bilmek en kötüsü belki de. iş hayatı böyle işte sevgilim, sevinmediğim noktadayım. kimine göre sıfır, kimine ise zirve. içinde birlikte olmak istemediğin adamlarla aynı otobüste, her daim kusmak üzere ve sanki bir hapishanedeymişcesine hissettiğin çok uzun bir yolun yolcusu olmak gibi bu işler.
bilirsin.
değiştirebileceğin tek şey koltuğundur zaten. ve bazen cam kenarı gelir, bazen rahat bir koltuk ama aynı sıkıcı otobüstesindir en nihayetinde. inemezsin. zorundalık zor. zincirleri kırmak hepsinden zor. üstüne yaşlılık her şeyden daha çok!
eskiden ve ilk evvela kimi ci-es-em şirketleri ile bazı bankalar kutlardı yaşlanmamı. şimdi ise bir iki blog dostu. bir arkadaşım çok güzel şarkı ekstralı, içten bir mektup yazmış. diğeri telefon etti. aram olmasa da bu tip özel günlerle itiraf etmeliyim hoşuma gitti. unutmazsam belki ben de onların yaş aldıkları günü tebrik ederim en samimi iyi ki doğdunlarımla. unutursam da mazur görürler beni. iyi dostlardır çünkü onlar.
ama şimdi dizlerimin bilek bağlantı yolları ağrıyor. dün gece de uyruk yolları. dedim yaşlılık böyle bir şey olsa gerek. ama kendimi çok genç hissediyorum hala. öyle ki babamın ilk kez baba olduğu yaşta hissediyorum. ne var ki son kez baba olduğu yaştayım sevgilim. bu bana biraz hüzün veriyor. hayır yaşlanmak değil, babamı özlemek. benim babam adam gibi adamdı çünkü. beni çok severdi. ben de onu. pişman değilim özlüyorum sadece, hepsi bu.
nerden geldim bu noktaya şimdi. ahçıların da işi zor tabi. soğan soyarken bilhassa.
ama işte meslek hastalığı denen bir şey de var. mause ve klavyeye dengesiz yüklenmekten. sağ kol omuz bölgesi iflas etmek üzere. tedbiri aldım kendimce. mause sol tarafa alındı, imleç de ona göre ayarlandı. çolak bloggerım gün itibariyle. kolay olmuyor elbet. lakin hayat zor, vapurlar da tuhaf zaten. her iki tarafın ağrıları eşitlenince başka bir formül düşüneceğim artık.
evet.
böyle işte.
best regards.
bir istanbul kasımı, açık az bulutlu 18 C
.
jehan barbur - gidersen
.

10 Ekim 2010 Pazar

10 Eylül 2010 Cuma

yeni neler var?

yan komşumuzun penceresi apartmanın kuzey duvarını dövüyor şimdi. rüzgarın ve dolayısı ile cereyanın şiddeti çok. fakat düşen sarı yapraklar her şeyden daha çok. sanırım baharın sonu bugün geldi istanbu'la. ve sokak çalgıcısı sanki düşen yapraklara inat eski bir parçayı çok güzel çalıyor akordiyonuyla. fakat bu beni gerçek hayattan soyutlamıyor artık eskisi gibi. gerçekler her zaman olduğu gibi sert ve de acı. eskiden olsa daha kolay kopardım dünyadan. ne var ki gün geçtikçe hayallerini de köreltiyor bazı gerçekler insanın.
misal gündüz düşleri göremiyorum artık. renkli rüyalar otelinde kalıyorum o yüzden geceleri.
aslında değişen çok bir şey de yok.
yeni neler var dersen ; düşen sarı yapraklar, batı nil virüsü, yeğene argo dersi, akordiyon, kabuk bağlayan bir yara, renkli rüyalar vesaire vesaire.
bir cigaramız eksik. o derece. hem kim bilir belki yakında o da olur. nefret ettiğimden fazla canım çekiyor bazı zamanlar zira. ama ve yine de başka şeyler düşünüp gelişi güzel vurulan bir top gibi uzaklaştırıyorum hemen aklımdan.
.
bugün aslında pek iyi değilim. pek bir halsiz, pek bir müşkülpesentim. hani şu şarkıdaki yahut şiirdeki gibi huysuz, aksi ve nalet bir adamım. fakat aynı şarkıdaki gibi bir sabahtan ertesi güne şöyle keyifle aylak aylak ve sırtüstü yatamadım hiç bir vakit. çok istedim de yapamadım.
lakin aylaklığın sınırı yok, çeşidi çok. caddede dolanırken avare kaldırımdaki o ne idüğü belirsiz demir kazıklara çaktığım dizimde nur topu gibi bir yara peyda oldu.
şimdi ve boş zamanlarımda kabuk bağlayan bu yarayı yoluyorum. bunu yapmak hani şu pıt pıt patlayan o ambalaj şeylerini patlatmak kadar keyifli biliyor musun? ama nerden bileceksin.
lakin yeğeni bilirsin. hani bayramdan bayrama gördüğüm. işte en güzel argoları o'na bu bayram ben öğrettim anne-babasının sahte gülüşleri eşliğinde. şimdi kızacaksın belki ama yeğen o güzel argoları söylerken gözlerindeki parıltıyı görseydin bana hak verecektin usta. muallim ebeveynleri sayesinde zaten yeterince steril olan hayat dağarcığına aldığı o bir kaç kelimeyle nasıl mutlu olduğunu görseydin bir....
bir görseydin bendeki yaşama sevincini.
görebilseydin keşke..
.
yalın - keşke
.

27 Ağustos 2010 Cuma

4

yosun yeşili gözleri. gamzeli gülüşleri. bal sarısı kısa kesilmiş saçları. kendinden emin. ama bir o kadar naif. o insan, o asil duruşu yok mu? bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. okumaktan bıkmadım ben de. tekrar ve tekrar. ama o benim farkıma bile varmadan gitti. 4 numaralı otobüsün en gizemli ama en güzel yolcusuydu. bunu ikimizde biliyorduk. elbet yine karşılaşırız bir gün, bir yerde. belki rüyalarda. belki bir başka evrende. ama ve yine de böyle bitmemeliydi. mutlu sonları sevmezdim ben. lakin sadece filmlerde.

15 Ağustos 2010 Pazar

oh istanbul

şaka gibiydi. hatta film gibiydi. evet evet. olanları anlatacak en güzel iki kelime ; film gibi. bir sinan çetin eksikti, o derece. istanbulda geçen ama yapımcıları türk olmayan fransız-italyan karışımı bir film gibi. fonda bir de oh istanbul şarkısı eksikti nanu'nun.

ikibinlerin ilk onyılını devirmek üzere olan yaşlı, yorgun ve nemli bir istanbul akşamı. nem oranı çıldırtacak ve sıcaklar değil de nem çok kötü oluyor klişesini saniyede bir harlandıracak seviyede. bir dolmuş dolusu insan. arada figüran misali inenler binenler. başroller değişmiyor ama. cezayir aksanlı ve tipli bir şoför abi esas oğlan. sakalları olmasa sesinden tuncel kurtiz diyeceğim ama. yok kesin cezayir asıllı. başında takkesi, yüzünde sakalı.

dolmuştaki herkesle bir şekilde muhabbet halinde. hakeza dolmuştakiler de birbirileri ile. ki özellikle ön sıradakiler. muhabbetin bağını çatmışlar. öyle ki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi. ama ben biliyorum şoförün ardında devamlı kikirdeyen ana-kız haricinde kimse tanımıyor birbirini. kamera şakası desen değil. ama film bu kesin!

" gavur" filmlerinde olur ya hani birbirini tanımayan bir minibüs yahut otobüs dolusu insan uzun yola giderken başlarından çeşitli olaylar geçip de sonunda mutlu sonu bulurlar. lakin işte bizim ne yolumuz uzun ne de öyle egzantrik bir konumuz var. tek orjinalitemiz her yolcuya laf yetiştiren şoförümüz.
şoförün hemen ardında empati dergisi satan empatik olamayan kıvırcık bir kadın. kadının hemen bitişiğinde yolculuk boyunca şoförün her lafına kişneyen ana-kız konuşlanmış durumda. şoförün arkadaşı olması kuvvetle muhtemel manken eskisi tadında bir abi de şoförün hemen yan koltuğunda empatik kadının bir türlü anlatamadığı bizi aydınlatamadığı fikirleri desteklemeye çalışıyor. yeni bir aşk mı doğuyor acep? bilemiyorum..

bense bir türlü gelmeyen para üstümün derdindeyim. aynı zamanda arka dörtlünün sağdan ikincisiyim. niye almadın diyor cezayirli.
-vermeden almak allaha mahsus. vermezsen nasıl alabilirim para üstünü.
-benzetmen pek uymadı ama yine de uzatalım elden ele... var mı başka parasını üstünü alamayan parasını veremeyen ya şimdi istesin ya da sonsuza dek sussun diyor.

hemen sağımda cep telefonu kulağına yapışmış halde yirmibeşlerinde bir esmer. daha önce adını duymadıklarımda dahil olmak üzere en az yirmi çeşit tatlıyı bir çırpıda sayan, ordan feysbuk alemine dalan nefes almadan konuşan bir hatun kişi. ben müsait bir yerde indiğimde hala konuşuyordu. berke ile dilara niye ayrılmış onu çözmeye çalışıyordu. hemen solumda otuzluk delikanlı dolmuş ahalisini kah sesli kah sessiz ama pek müstehzi gülüşleri ile izliyordu.
-komedi filmi gibi dedi bir ara bana.
-türk asıllı fransız komedisi tamlaması çıktı ağzımdan. mühtehzi güldü yine. sol cam kenarındaki hanım abla kulağındaki müzikle bu dünyadan çoktan gitmişti. ümidi kestiğim an da o da gülümsedi. benim lafıma mı yoksa kıvırcığın bir türlü kıvıramadığı empatinin anlamına mı bilemedim. hemen ardından yine hayaller aleminde kayboldu gitti zati.
cezayirli şoför felsefe üstüne felsefe yaparken müsait bir yerde indim.
.
nanu - istanbul
.

1 Ağustos 2010 Pazar

o şarkı

yazma alışkanlığım da okuma alışkanlığıma döndü artık. ne zaman yazmak için bir sebep bulsam yazmamak için iki sebep buluyorum. hepsinden önemlisi özlemiyorum artık yazmayı. yanlış anlama! bu sıcak pazar akşamüstünde yapacak başka bir iş bulamadığımdan yazıyorum şimdi. öğleden sonrasını mecburi bir davet ve yine mecburi üç-dört küçük alışverişe harcadım. para verseler çıkmazdım normalde bu rutubet enflansyonunda dışarı. tabi paranın miktarına göre değişebilir kararım o da ayrı.
para demişken psikopatiyi okudum demin readerdan. tam da hislerimi yansıtmış. sanırım son yazısıydı. bir ara düşündüm ve bir iki hafta da uyguladım bile vakti zamanında bu aylaklık ikramiyesini. hani iyi güzel düşünüyoruz. iş yok, sabah erken kalkmak yok, patron yok vergi yok,beyanname yok, sunum yok. aylaklık bedava da... daaası işte, gönül bunu isterken, istemeden yan masaya misafir olan kulak gibi binbir zorluk içinde çalışanları düşünüyor bir an için... ama psi'nin dediği gibi bu lüküs hayat sendromu değil de tamamen tembel ruhun tercihi ve isteği. öyle bakmak lazım bizim olaya. insan üzülüyor için için elbet ülke insanın genel ahval ve şeraitine. lakin aylaklığı daha çok istiyor ne yalan söyleyim.
murat menteş diye bir adam var. kusura bakmasın daha bir kitabını okumuşluğum yok. sadece trt2 de bir söyleşisine denk geldim bir de afili flintalarda okuyorum bazı bazı. ki özellikle film seçimleri, önerileri süper. yok böyle bir şey. dört film tavsiyesini gördüm bugune değin. hepsini izledim. dört de dört. ya bu adam işi çok iyi biliyor ya da zevklerimiz ve renklerimiz aynı. ama müthiş.
işte o önerdiği filmlerden sonuncusunu az önce izledim. ailelerinden bir şekilde zılgıtı yemiş, illegaliteye sapmış dört kafadarın yalın hikayesi ne güzeldi öyle. özgürlük çabaları ve ulaşmaları bir şekilde. denizin içindeki peter yahut arkadaşları suda çimerken kenarda keyifle onları izleyen torkild olmak geldi içimden bir an da. ama olmaz. onlar erdi muradına film de olsa bir şekil. ama işte yine de filmleri bu yüzden seviyorum. gerçek olmadıklarını bile bile seni o sahte gerçekliğin içine çekip kısa süre de olsa keyiflendiriyor ya. o güzel işte.
salt filmler değil şarkılar da güzel elbet.
sabah saatlerinde tavan yapan rutubetten az biraz esen balkonda kah gazete okuyup kah gelen geçeni izlerken hatta karadenizle ilgili bir yazıyı okurken tüylerimi diken diken eden o bilindik, o eski, o her devrin, her dönemimin şarkısı. nasıl da unutmuşum bu yeni furyada. tam da karadenizi, farklı ülkelerin komşu köyleri ile yeşille mavinin dansını okurken huşu içinde önce o şarkı sonra rüzgar. elektrik çarpmış gibi oldum. hangisinin etkisi çoktu bilemiyorum şark kurnazlığına girmeden elbet şarkı diyorum beni bu denli çarpan. o güzelim karadeniz yaylaları, esen rüzgar ve o şarkı. üçü daha bir coşku verdi.
evet istikrarsız, kararsız,mutsuz ve huzursuz bir adamım. odaklanma sorunum var kabul. burda en az on şarkı ismi yazmışımdır. süper, ultra mega tüm zamanların en iyisi diye. ama bu şarkı.
her ne kadar unutsak da arada bir. sözleriyle hissettirdikleriyle, okuyanı ile ritmiyle kısaca her şeyi ile gelmişimin ve geçmişimin. ve geleceğimin... anladın sen işte usta.
Kimimiz yorgun, kimimiz solgun, kimi isyankar 
Acı gerçek bu, ömrümüz bir su, içiyor yıllar.... 

yaşlanıyorum sanırım.. eskiden her şeye herkese takmazdım böyle. şimdi ota, boka, çiçeğe böceğe küçük büyük her şeye herkese takar oldum. iyi yanı bu takıntıların en fazla bir gün hatta daha az sürmesi. zira ertesi gün takacak başka bir olay yahut kişi bulmada sorun yaşamıyorum. sanırım havalardan... bir de sevmediğim ortamdan.
.
normalde pazarları pek dışarı çıkmam. dedim ya mecburiyetten çıktım sokağa. sıcakta müzik dinlemek kitap okumak pek akıl karı gelmediği için yazma günlerinden kalma alışkanlıkla etrafı seyre koyuldum. hani bazı şeylere bakmana da gerek yok onlar seni buluyor. misal otobüsün en son koltuğunda oturuken inmek için arka kapıya yanaşan kızın sırtında küçük, çok hoş siyah martılar uçuyordu. yahut açılışına gittiğim yeri ararken iki adım ötedeki seks en di siti kızlarından birinin yandaki cafe sahibine -kahve falı ne kadar? -25 tl mi soru ve cevabına diğer kızların kikirdemesi ve fiyatı pahalı bulmaları. bence de pahalıydı ve çok ahmakça hatta. kahve falına yirmibeş tele vermek olacak iş değil. bu arada on lira da çok yanlış anlaşılmasın..
açılış yapılan yer dışardan daha sıcaktı. klima yoktu vantilatör yetersiz. ortamda sıktı açıkçası. kalabalıktan oldum olası sıkılırım zaten. fazla kalamadım o yüzden. başka bir yere daha gideceğim bahanesiyle işletme sahibinden izin istedim. gideceğim başka yer yoktu. iki kıytırık alışverişten sonra koşa koşa eve dönecektim. bu sıcak ve nemde ne yapılırdı ki başka.
sanırım öğretmenlik mesleğini bu yüzden seviyorum. hani görünüşteki gibi üç ay olmasa da hatırı sayılır bir tatil süresi var. yaz günleri hiç dışarı çıkmazdım arkadaş 1-2 ay boyunca. akşamları alışveriş yapar gündüzleri sadece film seyrederdim. belki akşamüstü hafif rüzgar eser diye balkona çıkar, gelen geçeni izler hatta kısa hikayeler bile yazardım haklarında. hani az biraz param olursa kuzey egede sakin ve sessiz bir yer de olurdu bu aylaklık hali için. işle insanlarla uğraşmak hakkaten çok zor bu sıcakta. tamam daha zor durumda olanları unutmuyoruz ama bana zor işte kardeşim. zor işte. eskiden bir şeyler olsun diye beklerdim. şimdi onu da beklemiyorum. sıradanlığa, kerhenliğe alıştım, akışına bıraktım. üzülüyorum tabi bu duruma ama elimden bir şey gelmiyor. kabullenmek lazımdı. kabullendim ben de.
ama titrek ışıklar iyi film.
hem de çok iyi.
.
aşkın nur yengi - geceler düşman
.

13 Temmuz 2010 Salı

eskidendi çok eskiden

bir vakit bir şehir hatlarına vapuruna binmiştim. hiç durmasın istemiştim. limana varmasın. karpostal gibiydi her yer, her şey. çünkü gemiler geçiyordu penceremden. bir sineği öldürdüm o vakit sessizce. sevda şarkıları dinledim. aşık değildim yine de. boğazımdaki yumru geçsin istedim ama. yazmak istedim. yazamadım. unutmadım. resmeyledim beynime.

bazen olur böyle, başıboş anılar gibi sevdiğim ama çok sık dinlemediğim bir şarkı tutunur önce düşüncelerime sonra da yerleşir dilime. bağıra çağıra söylemek ilk evvela, son ses dinlemek isterim en nihayetinde. üç hürel deseler bir tek o şarkılarını bilirim başka da birşeylerini bilmem.
hani pek de anlamam ama hemen girişteki o gitar solosu mu derler ne? o var ya, işte o yankılandı beynimde. sonrası bu satırlar. ha bu zaman ötesinden gelip beynimi kemiren büyüleyici melodi olmasaydı da yazacaktım yalan yok şimdi. iştah açan yemek öncesi aperatifler gibi yazma sevdasını körüklüyor kaz dağları ve şurekası. asıl diyeceğim buydu belki de.

şimdi bugün. o şarkıyı dinliyorum ama.
içimden bağırarak söylüyorum hem nasıl.

şureka diyorduk, iki gün güneşle saklambaç oynadık kaz dağı eteklerinde. lakin güneşsiz havaları da sevdim. ben gibi yabanlar kalıyor o vakitler sahilde. bir de yaramaz çocuklar. çocukları hepsini severim desem yalan olur şimdi. belli yaşın altındakileri sadece. çekilmez oluyor çünkü ötekiler.

acayip bir fon müziği ile anadolu insanı candır canandır toprağın hasıdır türü yağlamaları görünce haber bültenlerinde bir bunaltı ve bulantı basıyor. ta ki gerçeğini görünce insan o vakit rahatlıyor. böyle insanlar çoğalsın istiyor.

sonra nasıl oluyorsa gün boyu saklambaç oynayıp nerdeyse yüzünü göstermeyen güneş kapanış için teşrif ediyor. ben de şu kulağımdaki güzel şarkı bitsin öyle kalkarm diyorum. lakin el emeği kulak pası 30 şarkı birbirinden güzel. kalkmak epey vakit alıyor.

ama işte hiç durmamalıydı o vapur.
.
sezen aksu - eskidendi
.

6 Temmuz 2010 Salı

arka fondaki sanatçı

bir gün yine ebru gündeş çalarken arka fonda, oturmuştum böyle yazmaya. hava yine sıcaktı. uykum var mıydı şimdiki gibi onu hatırlamıyorum. ama gülen yüzünü unutmam mümkün değil. her gülen yüzü o'na benzetmem bu yüzden usta. onu ne çok sevdiğimi bilseydi bu kadar çok film izlemezdim belki de.
dünya kupası dev ekranında suretini görmüş seyirci gibi sevinmek istiyorum sadece. lakin delicesine. unutmak istiyorum her şeyi bir süreliğine. ama şimdiki gibi karşı parkta çalan şarkılar eşlik etmiyordu nemli geceye. desibeli çok fazla zorlamadan kadifeden kesesi diyor yazlık sinema solisti tadındaki icracı abla. pavlovun ayar olmuş köpeği gibi niye hemen çocukluk günlerini hatırlar ki böyle durumlarda insan. hatırlanacak başka şeyler yokmuş gibi niye hem?
aslına bakarsan o gün yazıp sildiğim şeyleri hatırlamak istedim şimdi yeniden otururken klavye başına. yazlık sinemaya gitmiş falan da değilim üstelik. hem silinecek kadar fena değillerdi yazdıklarım. sıcaktı. ebru gündeş çalıyordu.
ama hatırlayamıyorum işte. evimize kadar gelirdi gazinodaki şarkı sesleri. mutlulukla-mutsuzluk arası bir şeydi sanki yazdıklarım. küçüktük daha o zaman kiralık evimizin arka balkonunda. belki de yanılıyorumdur. muazzez ersoyda olabilir arka fondaki sanatçı.
ama çok sıcaktı.
.
ebru gündeş - kaçak
.
.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

gündökümü

her ne kadar kendime bile belli etmemeye çalışsam da üç defa sıçrayan çekirge şayet bugün de sıçrayamazsa boku yediğimin resmi olacaktı. ondan sonra ne yapacaktım bilmiyorum. dersime çalışmamıştım. aslında öğrencilik hayatım boyunca çok tembel değildim. çok çalışkan da. sadece geçmeye yetecek notları almasını biliyordum. ama bu hayat sınavlarında hep çakozluyordum usta. yine öyle oldu. aslında korktuğum değil beklediğim gerçekleşti. şimdi gerçekten bilmiyorum ne bok yiyeceğimi. bugüne kadar beckett amcaya tutunduk, yenildikçe daha iyi yenilmenin yolunu buluyorduk bir şekil. ama oyun bitti. artık gerçekler var.
şimdi bir süredir buraya tutunuyorum. biliyorum ki böyle giderse bir vakit sonra burası da olmayacak. hayat otuzaltı sıfır önde olmasına rağmen hala tam saha pres yapmaya devam ediyor. kenar yönetim benim gibi çaresiz. maçın tamamlanmasını bekliyoruz sanki. ya da bir mucize olmasını.
bir vapurun arka kısmında yapabildiğim tek şeyi yapıyorum.
bunları yazıyorum.
ne skime yarayacaksa. a evet relax tabi ki.
çayın bile en bulaşık sulusu bana geliyorsa. ben böyle aşkın ızdırabını...
neyse niyeti bozmayalım... usul usul yazalım....
hem ne diyor büyük üstad candan erçetin ;
...güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
çiçekler solup solup tekrar açıyorsa
ben neden aynı kalayım söyleyin bana...

şimdi çantamdan tomris uyar'ın kitabını çıkardım. rastgele bir sayfasından rastgele bir günü okudum. sonra da boğazın, serin olduğunu tahmin ettiğim parlak sularında kendimi kaybettim....

ve hayret! ilk kez bir karganın vapur kovaladığını görüyorum. üstelik simit yahut peynir atan da yok. kesin kayışı koparmış olmalı benim gibi. tentenin üstünde bir yerde kayboldu sonra.

ama en çok beşiktaş-kadıköy arası vapur yolculuklarını seviyorum. neden bilmiyorum.
eminönü-kadıköy yahut karaköy-kadıköy seferleri de aynı olması lazım gelirken üstelik.
aynı deniz, aynı şehir hatları, aynı martılar. ama işte beşiktaş-kadıköy arası yolculuk başka güzel geliyor. kimbilir fark, belki de yolculularından kaynaklanıyordur.
misal,sağ çaprazımda, mavinin en güzel tonunu giymiş, kısa saçlı, minyon ama pek bir zarif bayan tırnaklarını kemiriyor farkında olmadan. ama yazık o güzel ellere.

nihayetinde nazlı bir kuğu gibi süzüldük haydarpaşa önünden kadıköy iskeleye. ağır ve isteksiz adımlarla en son ben indim vapurdan. nereye gideceğimi bilmiyordum. gitmem gereken kapının aksi yönünden çıktım. ne yapacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu. yatılı okula verilen çocuk kadar yalnız ve çaresizdim. sadece biraz daha güneş istiyordum. iskelenin hemen yanıbaşında güneşe ve denize nazır sere serpe oturan kızlı erkekli gençlere imrendim o vakit. lakin kıyafetim uygun değildi. hem galiba biraz da utandım. sanırım bu yüzden kalabalığın peşine takılı kaldım bir süre. sonra ruhu okşayan bu mayıs güneşinde oldukça davetkar duran banka oturup gelen geçeni seyreyledim.
.
candan erçetin - elbette
.

10 Mart 2010 Çarşamba

uzanıp kanlıca'nın orta yerinde bir taşa

denize kıyısı olan, kışları sert ve yağışlı geçen bir istanbul ilçesinde çalışıyorum şimdi sevgili.
sorma, ne haldayım. sorma, sonra ben anlatırım.
işe başladığım ilk gün çok üşüdüm. çok da çalıştım öte yandan. ikinci gün hazırlıklıydım çok üşümedim. ama yine çok çalıştım. bana mısın demedim üçüncü gün bu yüzden. şimdi öğle arası bir çay içimi boşluğunda ismini vermek istemediğim bir reklam şirketinin eşantiyon blok notuna karalıyorum. hayır! sadece çay içtim. bazen kahve içiyorum ama sigara içmiyorum. bilirsin nefret ederim kokusundan.
öyle işte. yeni işyerimde böyle geçiyor günler şimdilik. yeni olmama rağmen rutine bağladım tüm işleri ve kendimi. çalışıyorum, yine çalışıyorum, akşama kadar çalışıyorum. işe gidiyorum, eve dönüyorum. aybaşına, para alana kadar devam edecek bu böyle. sonra yine çalışacağım. tekrar çalışacağım. ama ve sanırım en zoru, en hüzünlüsü işe gidip eve dönmeler. hafız zamanla alışırsın diyor ama resmen trenden indim metrobüse bindim. evet. ilk göz ağrım treni özlüyorum galiba. sabah akşam ters yöne gitmenin verdiği avantajla oluşan sakinliği ve dinginliği mi dersin, yoksa adalar ve havarisinin nev-i şahsına münhasır güzelliği mi? yahut adalarla güzellik yarışına giren her istasyonun sabah güzellerini mi? saymakla bitmez fakat en çok da kışları koltuğun yanıbaşından yüzüne yüzen vuran kaloriferin sıcaklığı ile kapı açıldığında yine yüzüne vuran o serinliği özlüyorum. deliler gibi hem de. hafız geçecek diyor. inanmak istiyorum.
bu arada içinden istanbul geçen şarkılar biriktiyorum kendime. lakin bir süre sonra unutuyorum hepsini. yabancı dilim iyi değil hatta kötü bile değil çünkü. bu joy fm'in bana kastı mı var bilmem. daha birini bulamamışken başka bir fransızca şarkıyı dinletti ve sevdirdi bana dün metrobüs sırasında. üstelik bunun da içinden istanbul geçiyordu. yahut istanbul'un içinden bu şarkı geçiyordu. bilemiyorum. ama çok güzeldi.

3 Şubat 2010 Çarşamba

tuz

 trt2 de bir filme rastladım dün akşam. belgesel gibiydi ama basbayağı filmdi. her tarafı hüzün ve keder kokan ama sanki bunu belli etmemeye çalışan yavaş akan bir filmdi. şivelerden anladığım kadarı güneydoğuda geçiyordu. yahut doğu anadolu'da. ortasında yakalamıştım ama kim kimdir, necidir , niye böyle oluyor diye çok merak etmeden sadece izledim. insanları izledim, çevreyi izledim. seslere kulak verdim. nedenini bilmiyorum ama o filmde beni kendine çeken bir şey vardı.
sonra mahallenin hocası girdi araya şöyle bir şeyler söyledi; "güzel veya çirkin diye bir şey yoktur. muğlak ifadelerdir bunlar. güzel de çirkin de bir yanlış anlamadan ibarettir."enteresan geldi bir an düşündüm. haklıydı bir bakıma hoca. herkesin güzel ve çirkin anlayışı farklıydı. göreceli kavramlardı sonuçta. niye bilmem not alma ihtiyacı hissettim bu sözleri o sıra. sonra filmin sonlarına doğru , niye gittiğini bilmediğim bir delikanlı annesine veda edip hüzünlü bir yolculuğa çıktı. ve şuna benzer bir şeyler söyledi otobüsün o soğuk camına kafasını koyduğunda ; "anamı böyle üzgün görmeseydim keşke. ayrılmak zor oldu. abilerimi , şehsuvar'ı , sırrı'yı, meryem'i, salmanı, düşündükçe hepsinin yerini bulduğunu görüyorum. peki benim yerim ne olacak? kaderim neresi olacak?" 

sanırım bizim gibilerin , hep gitmek isteyip de gidemeyenlerin, ya da cesaretini toplayıp her şeyi gözel alıp gidebilenlerin sorusuydu bu aynı zamanda!
yarısını izlediğim filmden zihnimde yer eden en canlı sahne işte bu en sonuncusuydu. sonra da film bitti zaten. ha sahi nasıl da unuttum. hayatın tuzu'ydu filmin ismi.
hayatın tuzu.
evet.
şimdi radyomda yunanca ama hüzünlü bir parça söylüyor sesi funda arar'a benzeyen bir sanatçı.
ve dışarıda kar yağıyor ince ince.
* sahi kar neden yağar?

*gölgesizler

candan erçetin - ben kimim

27 Ocak 2010 Çarşamba

yolcu

hangi ara gelip oturdu karşıma bilmiyorum. gözlerimi açtığımda dar ve şekilsiz üçlü koltuk kombinasyonunun teklisinde sağ omuzu bana bakar şekilde oturmuştu. hem rahatsız olmamak hem de rahatsız etmemek adına benim de çoğunlukla tercih ettiğim yöntemdi bu daracık tekli koltuklara yan oturmak.

ilk bakışta ve yan profilden en fazla yirmi beşinde gösteriyordu. özenle taranmış düzgün siyah saçları, parlak siyah deri montu ve şık jean pantolonu ile bir giyim mağazasının satış müdürü intibası uyandırdı ben de ilkin. iki saniyeliğine yüzünü döndüğünde yaş tahminim de yanıldığımı ama mesleki tahminimde haklı ısrarımı belirtmeliyim hemen. bu trendekilerin çoğunda gördüğüm hüzün ve kederden eser yoktu yüzünde. hayata bakış açısı pozitifti belli ki. günü ve anı yaşayanlardan biriydi muhtemelen. bu yüzdendir ki erkek olsun kadın olsun yurdumuzun o cedit yöneticilerinin suratındaki sert ve ulaşılmaz ifade de yoktu yüzünde. gülmüyordu yüzü belki ama her an gülmeye hazır, dışa dönük konuşkan bir hali de yok değildi hani. e mesleği de bunu gerektiriyor zahir!


lakin çok uzun sürmedi bu sessiz muhabbetimiz! sanki hikayeyi yarım bıraktığının farkında ve biraz da mahcup bir ifade ile ‘izin isteyerek’ kartal’da indiğinde trenden, keyifli bir sinema filminin cuk oturan final sahnesi gibi ajda kimler geldi geçti’yi fısıldıyordu o sıra kulağıma.
.
ajda pekkan - kimle geldi kimler geçti
.

25 Ocak 2010 Pazartesi

kar neden yağar?

belki de o an radyoda sıla söylediği için bu hisse kapıldım. bilmiyorum ama dışarda kar yağarken insanı sonsuz hüznün, romantizmin, sevincin ve yine üzüntünün girdabına sokacak şarkıların son tahlilde yine türk müzikleri olduğuna kanaat getirdim. belki sözlerini anlayabiliyor olmaktandan da kaynaklanıyordur bu. dedim ya bilmiyorum. henüz çıkmışken o girdaptan kar asıl şimdi "kar gibi" yağıyor. geçmiş günlerdeki teşbihlerimi geri alıyorum o yüzden. 
.
sabah erken çıktım evden. ayaklarım buz kesene kadar yürüdüm. evin yakınında bir tane varken yol uzasın diye en uzaktaki fırına gittim. dönüşte berber meto'ya uğradım hem ısınmak hem laflamak için işin doğrusu. favorileri, enseyi düzelttirdim. maksat muhabbetti dediğim gibi. üç metrekarelik soğuktan hallice dükkanda iş bekliyor. "herkes sıkıntıda, krizde ağbi nolcak böyle bilmiyorum. şu yaşıma kadar böyle şey görmedim" diyor. dedim; "olsa bağım bahçem çeker giderim".
"çözüm değil ki ağbi. ordakiler de şaşırmış durumda" diyor.
- tek çözüm var diyorum o zaman. ölüm...
.
dışarıda sıfırın altındaki soğuk bir an da içeri doluyor sanki. meto'nun yüzü kızarıyor. kısa süren sessizlikten sonra "aman ağbi yapma şeytan doldurur" diyor. gülüyoruz. sonra temizlediği enseyi yeniden karartıyoruz.
powertürk'e ne zaman nasıl döndü radyo kanalım bilmiyorum ama değiştirmiyorum frekansı. dışarda sabahtan beri durmayan kar ve peş peşe melankolik nağmeler iyi geliyor sanki hüznüme. sevmediğim halde her gün bu saatlerde içiyorum aynı kahveyi. sanırım bir tür bağımlılık oldu bu bende. aslında çayı daha çok severim. ama işte çay sevgim kadar, tembelim de çok. hazır ve çarçabuk kahve oluyor bu yüzden her daim tercihim. maksat sıcak bir şeyler geçsin boğazdan. ilginç, kahveyi içerken değil de şimdi yazarken aklıma geliyor sigara. ama, hayır içmeyeceğim.
.
uzun süreli olmayacağını bile bile inanmadığım yerlere cv gönderiyorum bir yandan. saydım. tam on yere göndermişim. muhtemelen dördü dönecek. sonra aynı kısırdöngü devam edecek. en az bir ikisini telefonla bilgi aldıktan sonra eleyip kusura bakmayın diyeceğim. bu ne genişlik? bilmiyorum. bilmiyorum. ama şaşmıyorum da kendime. kalan ikisine gidip papağan gibi aynı şeyleri tekrar edeceğim. gerçekten içime sinen bir yer olursa da hemen orada yavşayıp ; "sizi çok sevdim. hemen işe başlayabilirim" diyeceğim. daha önce iki defa yaptım. ikisi de işe yaradı. ama işte davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. yanılmışım. bekliyorum şimdi. fakat nedense hala şeffaf bir fanusun içinde kapana kısılmış gibi hissediyorum bir yandan. çıkış olmadığını bile bile çözüm arıyorum. her şey bir ışığa bağlıymış gibi hissediyorum bazen. ve ben galiba o ışığı arıyorum.
kar diyorum ne güzel yağıyor!
.
fikret kızılok&edip akbayram - ince ince bir kar yağar
.
.

24 Ocak 2010 Pazar

pazar

pazar günleri radyo eksen'in coştuğunu söylemiş miydim? evet söylemiştim. ama işte her seferinde yazasım, yazdıkça dinleyesim geliyor. az önce geldim dışarıdan. dışarısı dediğim market. üçüncü günde mecburen çıktım temel ihtiyaçlar için. aslında seviyorum market alışverişlerini. belki de yeryüzünde mecbur olup da yaptığım tek güzel şey bu market alışverişleri. bakmayın siz jonas'e söylettiğim "hayat cumartesi alışverişlerinden daha fazlasıdır" sözüne. biliyorsunuz istisnalar kaideyi bozmaz. hem bugün pazar. 
hani merak ediyorum mecburiyetler olmasa dışarı çıkmadan kaç gün kalabilirim evde. bir gün deneyeceğim bunu. ama şimdi değil.evet kar güzel, çok güzel. her taraf büyülü beyazlığa bürünüyor en başta. böyle havalarda karla oynamak hatta o beyaz örtüde yuvarlanmak, soğuğun ve o küçük beyaz taneciklerin insanın yüzüne yüzüne vurması çok güzel. fakat ben en çok yarı donmuş kar kümeleri üzerinde yürürken kırt kırt çıkan o sesi seviyorum. sonra ayazı içime çekmeyi. neden bilmem hem bedenimi hem ruhumu temizlenmiş hissediyorum işte o zamanlar.
.
markette elmaların en kurtluluarını seçtim. öyle demişti çünkü habertürkte bi profesör. aslında boşuna kürek salladığımı, batmak üzere olan gemideki suyu kaşıkla boşaltmaktan öte bir şey yapmadığımın farkındayım. lakin hoşuma gidiyor bunu yapmak. benim için farklı, yeni bir şey çünkü. yıllardır elimin tersi ile ittiğim kurtlu hatta çürük elmaları ayıklıyorum şimdi. bunu düşünürken sanki bir film aklıma gelecekmiş gibi hissettim ama gelmedi. iyi bir senarist ve yönetmen buradan bir film çıkarabilir diye düşündüm sonra. ve kendimi haklı çıkardım dün. iki film izledim. altan erkekli çok iyiydi birinde. öteki bilim kurguydu. pek sevmedim. belki seveni beğeneni çıkar diye adını vermeyeceğim şimdi bilim kurgunun. gereksiz ön yargılara yol açmayalım durduk yerde.
.
ve fil dişi karası nihayet bitti. öyküseverlere tavsiye edebileceğim okunası bir kitap. şimdi tutunamayanlara bir kez daha tutunmaya çalışsam mı yoksa ne zamandır beklettiğim gündökümü'ne mi başlasam diye düşünüyorum. ilginçtir bu havalar tıpkı bir şurup gibi okuma iştahını açıyor insanın. bir kedi gibi kaloriferin peteğine sığınıp saatlerce okuyabiliyormuş insan. hepsi ayrı keyif. muhteşem müziklerin yankılarıyla adeta dans eden pencerenin kenarında sıcak çay elinde dışarıyı izlemek de. yaşama sevinci diyor kimileri buna. ama öyle bir an geliyor ki pırıl pırıl güneşli bir havada aniden çıkan fırtına gibi tıkanıyor, tükeniyor işte her şey. o sebepsiz boşluk hissi yok mu? işte o bitiriyor adamı. ama kar çok güzel yağıyor. en azından karlar eriyene kadar uzak tutabilirim bunu kendimden. ve gelirken düşündüm. kuzey ülkelerindeki gibi aylarca yağsa, yerlerden kalkmasa bu beyaz mucize o zaman da böyle sıkılır mıydım acaba? sanırım evet.
.
nazan öncel - gitme kal bu şehirde
.

21 Ocak 2010 Perşembe

just another love story - 2007




jonas : her şey çok sıradan. ama hayat bir cumartesi günü alışverişinden daha fazlası....

13 Ocak 2010 Çarşamba

boşluk

sıradan hatta koskocaman bir hiç olarak değerlendirebileceğim şu manasız günde yine de yaşanmış bir sürü hikaye aktarabilirim size. ama şimdi ne her gün ağız dolusu küfür ettiğim insan öğüten bankanın kartal şubesindeki bugüne kadar ettiğim küfürleri geri aldıran hoş ve nazik kadından söz edeceğim ne de trendeki harlem sokağının beyaz serserileri kılıklı insan azmanı olağan şüpheliler ile girdiğim göz dalaşından. yukarıdaki kareye beni çeken neydi bilmiyorum. istasyondan çıkmak üzere iki adım inmiştim ki merdivenlerden o görüntüyle karşı karşıya kaldım. hani alakasız zamanda bir kokunun yahut müziğin hafızanızla birlikte tüm bedeninize hakim olduğu o kısacık andan bahsediyorum. sadece o kareyi gördüm. iki basamak geri çıkma ihtiyacı hissettim. geriden gelen yolcuların şaşkın ve meraklı bakışlarına aldırmadan sadece o görüntüye kilitlendim. bu durum ne kadar sürdü bilmiyorum. nuri bilge ceylan objektifinden çıkmış bir portre izliyordum sanki. ama sadece bakmak istedim. o kadar. ilk anda hiç bir şey düşünemedim. uzayan bomboş bir yol. bir boşluk gördüm önce. sonra da kendimi.
ve daha sonra geriye giden adımlarla evimin yolunu tuttum.
evet hepsi bu sanırım.
boş, bomboş...