30 Temmuz 2020

şu yüksek tepeler, adalar değil mi?

“vıcık vıcık nem. değil hareket etmeye, düşünmeye takat yok. beş metrekare oda. dağınık evraklar. kitaplar. yemek artıkları. mavi ay’ın helyum yutmuş sesli matrak dedektifi geldi aklıma. geçen ay, köşedeki züccaciyeden dört taksitle aldığım vantilatör sağa sola dönmüyor. direk bana nişanlanmış vaziyette. kulağımda müzik. sekiz parça, otuz dört dakika. nazan öncel listesi. döne döne çalıyor. bazen ve sadece bir şarkıyı yineletiyorum. çünkü hasta oluyorum. “şair leyla sokak 40 numarada yaşıyorum. kime sorsan söyler, sol taraftaki eski ev”  dedikçe içimin yağları eriyor. buz kovasıyla maria sharapova’ya meydan okumuş gibi oluyorum.”
evet,
dün akşamki halet-i ruhiyem, pür melalim böyleydi.


bu sabah ise, adalar hipotenüsünün başka bir zaviyesinden bakıyorum dünyaya. iç içe geçmiş büyükada ile heybeli’yi izliyorum. sessiz, sedasız balkonda. misafiriz. annem yanımda. neden sonra iki numara gözlükleriyle “şu yüksek tepeler, adalar değil mi?” diye soruyor. “evet, heybeliada ile büyükada” diyorum. sokak lambasındaki kara karga uzun uzun gaklayarak adeta beni tasdikliyor. annem kızıyor. “git ordan” diye bağırıyor kargaya. “ne istiyorsun anne hayvandan?” diyorum. ses vermiyor. içeri ablama yardıma gidiyor.
..


kahvaltıya kadar uzaktaki yük gemilerini, havadaki uçakları izliyorum. ezberleyecek kadar nazan öncel şarkısı dinliyorum. kahvaltıda güzel şeylerden bahsetmeye gayret ediyoruz. fakat biz uzak durdukça bir şekilde laf dönüp dolaşıp ablamın hastalığına geliyor. iyi olacağına inanıyoruz. o günü bekliyoruz. bu seneye değil ama gelecek sene için tatil planları yapıyoruz. uzakta, göğe dik uzanan çirkin binalardan konuşuyoruz. hemen altımızda istanbul’dan anadolu’ya akan trafiğe bakıp ahh ediyoruz. memlekette diyor annem “bir yer alalım. yazları gideriz en azından. kapımız, bacamız belli olur hem. ellerin yanında durmaktan iyidir.” el dediği; kendi kardeşleri, karıları, kocaları ve çocukları. babamın kardeşleri, karıları, çocukları. “baban olsaydı...” diyor sonra. sonrası gelmiyor. susuyor, gözleri dalıyor. ben diyorum ablama “ varsa bir çay daha alırım.” annemin dikkatini çekmeyi başarıyorum. “oğlum çok içtin diyor yine” sanki akşamdan kalanlar gibi. “yeni başladım daha.” diyorum. gülüyor. ne vakittir ses çıkarmayan karga, yine atılıyor ortaya. uzun uzun gaaklıyor. “pisst, git ordan diyor annem yine kedi kovar gibi. ben anneme uğraşma şu hayvanla diyorum bir kez daha. uzaklardan bir uçak daha iniyor sabiha gökçen’e.
..
saat öğleyi biraz geçiyor. nem vıcık vıcık. rüzgar yok kuvvetinde. annemin bahçesindeyim. akşam sefa’larını bekliyorum. nazan öncel’e ve tomris uyar’a kaldığım yerden devam ediyorum. gülümseyi unutma. son sanrı. kalenin bedenleri. kapaktaki hikaye başlıkları. rüzgar bazen umulmadık biçimde sert esiyor. o zaman sharapova’ya bir meydan okuma. buz kovaları. teşbihte hatalar. tecahül-i arifler ve en nihayetinde huysuz düşünceler birbirini kovalıyor. yapmak isteyip de yapamadıklarım. yapmak istemeyip de yaptıklarım. iki arada kalmaklarım. hem orada hem burada hem hiç bir yerde olmak isteklerim. sovyetler birliği’nin dağılmadan önceki durumuna benzeyen hallerim. neyse ki şarkılar var. neyseki nazan var. nazan kim? 
büyük türk ozanı diyorum ben ona. 
o ne diyor?
insan diyorlar aslıma
aslımız topraktır
..

26 Temmuz 2020

şair leyla sokak kırk numarada yaşıyorum*

“mutluluk üzerine bir cümle söylemeyi düşünüyorum. çelişmesiz ve imla kurallarına da uyabilsin. ‘aniden açılıyor kapı, içeri kim girse beğenirsiniz..’ felanla başlayan. otuz kişilik koğuşta kömür gibi yatıyorum. bin dokuzyüz yetmiş yılında ben nerdeyim.” (ankara,1970)
.
zarifoğlu’nun yaşamak kitabını her açışımda bu paragrafı mutlaka ve en az iki defa okuyorum. bugün ama dört kez. çünkü nazan öncel çok içli söylüyor. insan sormadan edemiyor. 


peki iki bin yirmi yılında ben nerdeyim?
.
galiba ve en çok iki bin on beş yılındayım. hayatımın ‘yok’ yılı. tanpınar’ın huzur’u ile ‘pessoa’nın huzursuzluğu’nu aynı anda okuduğum günler geldi aklıma. çünkü şimdi yine aynı koordinattayım. balkondayım. üç sayfa tanpınar’dan, beş sayfa pessoa’dan okuyorum. geçmişim mi yoksa geleceğim mi beni daha çok üzüyor. anlamaya çalışıyorum.
.
şöyle diyor on ikinci kısımda pessoa; “hissetiklerimi yazıyorsam, hissetmenin ateşini azaltmaktan başka çarem olmadığından.” 

peki şu an ben ne hissediyorum?

temmuzun yirmi altısı, yirmi birinci yüzyılın istanbul’unda.
yıllardır, beni ‘hasta’ edenin, huzursuz yapanın pazar günleri olduğunu düşündüm hep. oysa bunun böyle olmadığını yeni yeni anlıyorum. izlediğim filmlerin, okuduğum kitapların etkisi ve dahası sevmediğim işimin bir parçası olarak ilk iş gününden önceki son tatil günü olması kaygısıyla düşman olduğumu düşündüm pazarlara. mutlaka ama mutlaka mutlu geçirilmesi gereken bir gün nazarıyla baktım. oysa ki mecburiyetler ve otoriteyle hep sorunum olmuştu. beni boğanın bu coşkun kalabalıklar, büyükşehir aceleceliği, rüzgarımızı emen beton sıcaklığı olduğunu geç farkettim.
.
daha fazla duramadım. sokağa attım kendimi. parka gitmekti niyetim. ama nasıl olduysa her zaman ve virüse rağmen hıncahınç dolu olan semtin pastanesi bu sefer bomboştu. üstelik köşede, rüzgarı her yönden alan masa da kimsesizdi. neredeyse koşarak gidip kuruldum masaya. adeta bir tören havasında siparişimi verdim, maskemi çıkardım, kulaklığımı taktım ve yazmaya başladım.
.
tuhaf olan şu ki; enseyi karartan onca cümleden sonra şu an içimde bir bayram havası var. sanki ankara’dan abim gelecekmiş gibi. yahut da trenle uzuuun bir yolculuğa çıkacakmışım hissi. içimdeki bu kadar tantanaya rağmen, hissettiğim tüm bu şenlik havası; dinlediğim şarkıların, rüzgarın ve içimde hala barındırmaya devam ettirdiğim -ahmet kaya’nın aksine asmayıp da beslediğim- iyi niyetlerin hatırına olamaz mı?
olabilir..
ya da
kime sorsan söyler, sol taraftaki eski ev
.

25 Temmuz 2020

beş vakit - 23

sabah (square heart): bazen de yüksek ısıdan mütevellit denizden göğe yükselip buharlaşan su gibi sara lov’un square heart şarkısına adapte olmak istiyorum. hiç acele etmeden. onun söylediği gibi sakin sakin. huzur vaadeden tonda, belki kahverengi tonlarda, sezen’e de selam durarak. ağır ağır diyorum, haşim’in merdivenlerini çıkar gibi şarkının içine zerk olmak istiyorum. hem o şarkıyla birlikte belki bir deniz yolculuğu, belki de tren seyahati yapar ama mutlaka bir sahil kenarına inerdim. çünkü burası çok rutubetli, güneş kızgın, rüzgar cimri sevgilim. poyrazın dünkü hoyratlığından eser yok. neredeyse esmiyor hiç. böyle olunca elbet bahanelere sığınmak da zor olmuyor. misal tanpınar’ın huzur’u elimde sürünüyor yine bir haftadır. evle sahil arası kısa yolculuk fikri bile ürkütüyor. tembellik kaynama noktasına ulaşıyor. kendi imkanlarımla kurtulma çabam sonuç vermiyor. ama yardım da almıyorum. kısır bir döngüde geometrik şekiller çiziyorum. bazen de işte -şimdi olduğu gibi- latin harflerine tutunuyorum, yüzme bilmeyen birinin can simidine sarıldığı gibi. halbuki çok iyi derecede olmasa da -kendimi kurtaracak kadar- yüzme biliyorum. lakin bir türlü kurtaramıyorum kendimi bu girdaptan. o vakit işte sadece ve çokça sara lov dinliyorum. biraz iyi geliyor. çok daha iyi olması için buharlaşıp şarkıyla bütünleşmek istiyorum. her bir melodisini ayrı hissederek. tane tane, nota nota. gökyüzünde bir martının süzüldüğü gibi. okyanusun dibine ağır ağır çöken taş misali. veyahut  yazın erciyes’in zirvesinde usul usul eriyen kar gibi.
.
sara lov - square heart
.
öğle ( honey honey ): saat 12:39. içimdeki oblomov’ı kovdum. sahile indim. inanılmaz. yukarıda yaprak kımıldatmasına duacı olduğum rüzgar, aşağıda dizginlenemeyen kısrak gibi her yöne meylediyor. yeni türkü mamak türküsü’nü az önce bitirdi. sıla yan benimle diyor uzun yola gider gibi. uzun yolu tercih ediyorum. ilk gelen kuvvetli esintiye tutunuyorum. adalar’ı atlıyoruz. çınarcık ve yalovayı da. bulutlar zaten çok aşağıda kaldı. martılar ve göçmen kuşlar şaşkın. ben mağrur. ismini bilmediğim bir rüzgarın sırtında geniş bir kavis çizip ege’nin en kuzeyine yol alıyoruz. fonda şimdi honey honey’den little toy gun var. aşağıda yılan gibi kıvrılan bir treni takip ediyoruz. tren ama eskilerden. kömürlü, üstünde dumanı tütüyor. etraf alabildiğince yeşil. arazi bazen düz. bazen engebeli. çokça ormanlık. hedefe ulaşmak için sabırsızlanıyorum. nihayet önümüzdeki ilk tepeyi geçer geçmez denizi görüyorum. rüzgar hafif bir omuz hareketiyle denizin kucağına bırakıyor beni. sanki yıllardır görüşmeyen iki sevgili sıkı sıkı, doyayısıya sarılıyoruz birbirimize.
.



ikindi (ah istanbul):
güneşin alnında yürüyenler var. üstelik azımsanmayacak sayıdalar. onlar neyse de koşanlar bile var öğleden bu yana. büyük iş. hatta çok büyük cesaret. oysa sabah ajanslar, sıcak çarpması riski var diyordu. beni öldürseler koşmam bu sıcakta! serde tembellik var elbet. ama bu sıcakta, bu güneşin benden en uzak olmasını dilediğim mevsimde olacak iş değil. olmaz da zaten bu saatte. karşımda ikisi erkek, ikisi kadın dört emekli. kamp sandalyelerinde. ama sanki erkekler mars’tan, kadınlar venüs’ten, ayrı ayrılar. aralarından bir ırmak gibi geçen beton yol var. yarım saatte bir uzaktan uzağa konuşsalar da kadınların dedikodusu başka, erkeklerin siyaset ve futbolu başka. beyaz saçlı, ecevit gömlekli abi arada bir bana doğru bakıyor. sanki onları yazdığımı anlamış gibi. beyzbol şapkalı, oduncu gömlekli abinin sırtı bana dönük. sesi sahilde yankılanacak kadar basbariton; "o eski istanbul kalmadı artık azizim. kalmadı..”
.
bi'lodos lazım şimdi bize. bi’lodos, bi’kayık..
.
.
akşam (bir şarkı tut):  elimde çayım, karşımda burgaz, kafamda bir dolu düşünce ile balkondayım şimdi bu vakit. kürkçü dükkanına dönen tilkileri şu an en iyi ben anlıyorum. beni kim anlar? bilmiyorum. ama ve galiba nazan öncel. bir dilek ve bir sanatçı hakkım olsaydı şayet. evet sezendir candır, kandır, aşktır, istanbul'dur ama işte nazan öncel'in dillendirdiği şarkıların bendeki duygusunu anlatamam, ağlayamam. gözyaşlarıma dokunamam. orhan veli'yi tanımam. o derece ve o yüzdendir ki, nazan öncel hayat'tır. başka bir evrenin ozanıdır o.
şimdi işte; elimde kürküm, karşımda çayım, burgaz'a doğru aklımdan bir şarkı tutuyorum.
senin olsun!
sen de tut.
benim olsun!
.
.
yatsı (hatıralar):  "peki dedi sen!  sen istediğin hayatı yaşadın mı? ya da şunu yapamadığım dediğin bir şey var mı?" diye sordu. geçmiş gün. bir şey diyemedim. tıpkı babam hakkında bir şeyler sorduklarında yaptığım  gibi. yutkundum önce. sonra da bakışlarımı kaçırdım. ve şimdi ne olduğunu hatırlamadığım bir şeyler eveleyip geveledim.
üniversite sınavında yanlış tercih yapıp yahut aile baskısıyla dört sene mecburen aynı okula giden öğrenci timsali ben de yıllardır aynı hayatı gidip geliyorum. diyemezdim.
diyemedim.

24 Temmuz 2020

bir yüksek sadakat şarkısıymış meğer hayat


istanbul’un dışından az evvel içeri girdim. hala burada yaşıyor olmak çılgınlık dedim. 60 km ötesi ile berisi nasıl böyle farklı olabilirdi? bakış açımız mıydı bizi böyle ortadan ayıran yoksa gerçekten... sahi neydi?
çayımı aldım. balkona çıktım. telefonumdan rastgele bir şarkı açtım. yarım saat kadar yüksek sadakat dinledim. aynı şarkıyı, aynı pişmanlıkla. defalarca hem de. ondan sonraki şarkı emre aydın’ındı. yarım saat kadar da onu dinledim. aynı şarkı, aynı hüzün. onlarca kez hem de. her şeyde olduğu gibi yine ikisinin arasında kaldım. yoruldum, beklemekten. aynı bıkkınlıklarla, benzer cümleleleri yazmaktan. sonra geçmiş temmuzlarımı özledim. kaygısız, telaşsız yazdığım plaj günlüklerini. saros’dan kafam gibi karışık blog sayfalarıma süzülenleri. o an işte, zaman makinemin olmasını öyle çok istedim ki. öyle çok. o olmuyorsa, ışın teknolojisinin gelişmiş olmasını çok istedim. anında saros’a ışınlanıp bu günlüğü oradan yazıyor olmayı diledim. çok şey istedim. biliyordum. istemişken dedim; sen de olsaydın yanımda. uçsuz bucaksız denize birlikte bakardık. kilometrelerce susardık belki ama birbirimizi yine en iyi biz anlardık. belki geçmişi bile temize çekerdik hemen oracıkta. ay’ı da şahit yazardık. hatta kim bilir, belki bir şarkı fısıldardım kulağına gün batarken. 
kim bilir?
ben bilmiyorum. ama çok istiyorum,
o ayrı..
haa! az kalsın unutuyordum. madem isteyenin bir yüzü kara.. o vakit;
yaşlı çınar ağacının gölgesine koyacağımız ve oradan gün batımını izleyebileceğimiz bir de tahta masamız olsun istiyorum.
evet.
..

17 Temmuz 2020

marmara’da raks


normal şartlar altında bu vakitler yani temmuzun bir kenarına denk getirdiğim izin zamanlarında, balkonda olmazdım. değil bakkala gitmeye, dolaptan su almaya üşenen ben 300 km gidip 300 km dönerdim her temmuz. marmara’nın ege ile öpüştüğü koordinatta olurdum. ama balkonda martılarla kargaların kuş dalaşını izlemezdim. böyle sıcak ve nemli yaz aylarında diyorum harareti alsın diye çay içmezdim. raks eden körfez rüzgarlarının kucağında, saros’ta olurdum. ama işte şartlar denen o vahim şey yüzünden bu temmuz; burgaz ile çınarcık arasından geçen kuru yük gemilerine bakıyorum sadece. ki sevmediğimden değil. yanlış anlaşılmasın. sadece çok çabuk geçip gidiyorlar. yoksa ona bozuluyorum. onları görünce tam bir hayale başlıyorum, girişi yapıyorum. hayalim gelişirken küt gözden kayboluyorlar aniden. evrenin en çirkin, en gri ve en aptal binalarıyla beni baş başa bırakıyorlar. o zoruma gidiyor. yoksa ve malum, kuşları sevdiğim gibi severim denizi ve gemileri de.
az önce misal ve ilk defa; iki şilep girdi görüş alanıma. iki sevgili gibi, hiç telaş etmeden. kimseye ve önlerinden geçip giden şehir hatları vapuruna aldırış etmeden aşk ile yüzüyorlardı. uzun boylu, esmer olanı erkekti. antalyalıydı. kumral ve albenili olan kadındı. ve panamalıydı. iş için bu sulardalardı. ama şimdi işten konuşmuyorlardı. havadan, sudan ve tabi ki coronadan laflıyorlardı. bazen de sessizce, hiç konuşmadan birlikte yolculuk etmenin keyfini çıkarıyorlardı. aslında erkek daha yeni açılmıştı kadına. ve henüz onu öpmemişti. izmit körfezi'nden yüklerini alıp boşaltacakları limana giderken ve tam prens adalarının önünden geçerken, bir prense yakışır şekilde aşkını ilan etmişti. panamalı, hafif tornistan yapıp ciddi olup olmadığını anlamaya çalıştı antalyalı’nın. ciddiydi. eski kadıköy belediye başkanı selami öztürk’ün nikah memuruna cevap verir gibi “evet evet evet” diye bağırdı kadın. bir evlilik teklifi değildi ama kimin umurundaydı. antalyalı’nın da değildi. sevinçten olduğu yere demir attı. rüzgarın da etkisiyle ekseni etrafında dönmeye başladı. peşinden panamalı da demir attı. ve o da dönmeye başladı. tıpkı şeb-i arus semazenleri gibiydiler. onlardan daha yavaş ama onlardan daha mutluydular. aşklarına adalar’ı da şahit kıldılar. hatta ilk dansı hep beraber yaptılar. antalyalı ile panamalı dans ederken heybeliada ile büyükada, burgazadayla kınalıada dans ettiler. ben de tüm bu olanı biteni yazdım. derken en korktuğum şey oldu. antalyalıyla panamalı döne döne görüş alanımdan çıktılar. ama ben kerevetine çıkamadım. yamuk yumuk antenlerle, baz istasyonlarına ev sahipliği yapan o gudubet bina gözüme ok gibi saplandı. hiç bir şey göremez, hiç bir şey yazamaz oldum..
.
g.dalaras/bregovic- a better love

16 Temmuz 2020

hasta siempre - 9



günlük konuşmalar. rutin diyaloglar. kanıksamışlar artık. şehrin en büyük araştırma hastanesinin koridorlarında. virüsün adı yok. hayat en yeni normalinde. görüş alanım dışında iki erkek konuşuyor.
-kemalettin ağbi arabayı mı satıyorsun?
-hee
-yerine ne alacaksın?
-golf
-ooo hayırlı olsun diyor üçüncü bir ses. kadın.
kemalettin ağbi “saol” diyor mahcup bir edayla. ben maskeli süvari gibi bekliyorum mutfak bitişiğindeki abimin makam odasında. annemle birlikte tahlil örneği vermeye gittiler. boş otururken sesleri dinliyorum. kaşık sesleri, günlük dedikodular mutfaktan. uğultu şeklinde, cümleleri seçilemeyen konuşmalar uzaktan geliyor. içerisi serin. klima yasak. pencere açık. yoksa klima mı çalışıyor? hava mı mevsim normallerinin altında karar vermek güç. mutfaktaki görevli hanım, tüm misafirperverliği ile “bir şey içer misiniz?” diye soruyor. “teşekkürler, almayacağım” demeden önce sesini tanıyorum. kemalettin ağbi’ye hayırlı olsun diyen kadın bu. “bir şey isterseniz içerdeyim, seslenin lütfen” diyor. kemalettin ağbi’den daha mahcup bir şekilde “olur” diyorum. bu yaşananların abimden dolayı ‘ye kürküm’ misafirperverliği olmadığını düşünüyorum. zira sahte samimiyet gösterisi ile gerçek içtenliği ayırt edebilecek kadar yaşadım bu kavanoz dipli dünyada. küçük anadolu şehrinin büyük gönüllü insanlarının tezahürü olarak not ediyorum defterime. 
sekiz on dakika sonra bu kez abimin odacısı soruyor; “bir şey alır mısınız?”
canım acayip çay istiyor. ama ona da hayır diyorum. sabah içtiğim çayları çok güzeldi aslında. fakat önceki soran hanım görevliye ayıp olmasın diye ses etmedim. bir kez daha sorarlarsa çay isterim artık. sormazlarsa şansıma küserim.
.
antidotum - terrae

15 Temmuz 2020

başkalarının hayatı


balkonumdan uzakta bir martı, öyle bir duruş ve öyle bir bakış sergiliyor ki; sanki hayatın anlamını çözmeye çalışıyor. ve öyle ciddi. öyle vakur. ama hepsinden önemlisi beyaz. bembeyaz. çok güzel. üzerine şiirler, şarkılar yazılacak kadar yalnız bir de. oysa ben şiir bilmem. şarkı da söyleyemem. lakin söylemiştim. ancak düz yazarım. dümdüz. gördüğümü, duyduğumu, hissedebildiğimi.
şimdi işte; 21 haziran. pazar. sıcak. nemli. haliyle pencereler açık. kulağımdaki müziğin sesini delen öfkeli bir kadın sesi yükseliyor bu pencerelerin birinden. önce ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. kulaklığı çıkarıp sesin geldiği yöne kulak kesiliyorum. kadın öfkeli. kelimeler makineli tüfekten çıkan mermiler gibi. öldürmeseler bile sersemleticiler. ne dediğini anlamıyorum. ama haddinden fazla öfkeli. “haketmelisin” gibi bir tek kelime seçiliyor. ama şiddeti hoş değil. şefkatini bilemem. derinlerden gelen belli belirsiz bir erkek sesi. çocuk değil. aile içi tartışması olsa gerek. tam da dün trt haber’in sadece sinema programında tanıtımı yapılan “başkalarının hayatı” filmini tekrar izlemeyi düşünürken. kim bilir bu olaya şahit olan o beyaz martı ne düşündü? hem martılar düşünür mü? o vakit başkaları ne düşünür? misal ben bu ilk bahar ve ilk yazın neredeyse tümününü balkonda geçirirken? misal şu karşımdaki on üç katlı binanın dokuzuncu kat penceresinde sigara içen kıvırcık saçlı kadın mesela? ya da hararetli telefon konuşmasını yaparken bir yandan da gayrıihtiyari benden yana bakan keçi sakallı, yuvarlak çerçeveli gözlükleri olan kel adam? başkaları bizi nasıl görüyor ve biz başkalarını? yahut burada yazdıklarım sevgili bayım ya da siz saygıdeğer hanımefendi oradan nasıl görünüyor bilemiyorum? aslında aynı hayatı yaşıyoruz. aynı otobanın farklı şeridinde giden arabaların içindeyiz. birbirimizi görüyoruz. dokunamıyoruz. dokunduğumuzu sandıklarımız bizi yanlış anlıyor. anladığımızı sandıklarımızda da biz yanılıyoruz. oysa, .. kuşlar uçuyor*

istanbul, 21 haziran 2020
.
* cemal süreya
.

11 Temmuz 2020

guilty


dört saat otuz iki dakika süren, altmış dokuz parçalık müzik listemde bitmesini beklemeden değiştirdiğim dokuzuncu şarkıdan sonra yazmaya karar kıldım. böyle olmayacak dedim. fakat kararsızdım da bir yandan.
ne yazacaktım?
sokaktan taşan kızartma kokuları ve belli belirsiz burgazada manzarası arasına sıkışmış aklım gidip geliyordu. gidip geliyordu. bazen de ölü gibiydi. öylece duruyordu. sonra ben duruyordum. karşıda burgaz, denizde kayıklar, önümde yarım kalmış inşaat, tellerde kuşlar, balkondaki şemsiye. hatta gökte bulutlar. ezcümle sevgilim; dünya duruyordu sanki.
ama zaman?
her zaman ilaç olmuyordu. geçtikçe daha çok acıtıyordu sanki. o tanıdık ama sebebi asla bilinmeyen boşluğun orta yerinde oturuyordum yine. mevsimi belirsiz. sıcak mı soğuk mu anlaşılmaz bir hiçlik. renk yok. koku yok. tat ve tuz zaten yok. yapmayı çok istediğim bir şey yok. ıssız bir adada çok uzun bir uyku belki.
ama kızartma kokusu bazen öyle kesif, öyle ağır esiyor ki rüzgara kızıyorum. oysa onun bir günahı yok. bütün kabahat sezen'in. bir şarkı bu kadar mı içten söylenir.
.
sezen aksu - ben de yoluma giderim

9 Temmuz 2020

yalan



hayat hep dilimize pelesenk olduğu gibi tuhaf mı gerçekten yoksa büyüklerimizin dilinden hiç düşürmediği gibi yalan mı? karar vermek zor. bugün. dünyaya gözlerimi açtığım topraklara dünyaya gözlerini kapayan kadim bir aile dostu için gittim. çok yıllar sonra. değişimini fotoğraflardan anlamaya çalışmıştım üç beş yıl evvel. şimdi gözlerime inanmak istemiyorum. çocukluğumdan, beni şimdiki ben yapan yıllarımdan tanıdık bir şey. elle tutulur, gözle görülür hiç bir şey. bu kadar mı olur? bir tek o yokuş, kışları naylon leğenlerle, tahta merdivenlerle kaydığımız gamsız hasan’ın bayırı. onu da yağ gibi asfalt yapmışlar. dizlerimizi parçaladığımız o şekilsiz, maviye çalan taş parkelerden ümidim zaten yoktu. ama her şey mi sil baştan yapılır. tarihimize, geçmişimize ihaneti üç beş metre kare fazla yer (şanslı olanlar! için fazladan bir daire) ile açıklamak çok mu kolaycılık olur? yoksa ben mi çok duygusalım. en başta mahalleden göç ederek ilk ihaneti belki de ben yaptım. yoksa ve zaten globalleşen, küreselleşen, tüketmeyenin adamdan sayılmadığı, eski ile yeni arasındaki zaman farkının dahası insanlığın her geçen gün azaldığı bu çılgın dünyada değil ben kim, nasıl dur diyecekti bu azgınlığa doğrusu, onu da bilmiyorum. hani ve bazen düşünüyorum da günden güne azalan insanlığımızın değişimi sanki bu mahallelerimizin çehresini değiştirmemizle başladı. en yükseği iki üç katlı olan, çoğu müstakil ama istinasız hepsinin bir bahçesi, üzerimizde ne kadar kilovat olursa olsun tüm elektriğimizi döküp saçabildiğimiz toprağı olan evleri beton kuleler yapıp, içine de birbirini tanımayan, tanımak da istemeyen ‘robotlar’ doldurduk. sonra da reklamlarla zehirlendik. önce macit bizi otomobillendirdi, sonra 666 ay taksitle ev’lendik. televizyonlarımız renklenip, en eyçdisinden netleştikçe, içimiz kararıp algımız bulanıklaştı. yan komşumuzdan bihaber olduk. çünkü hedeflerimiz vardı. en tepeye herkesten önce çıkmalıydık. ve her koyun kendi bacağından asılıyordu artık. bir elin nesi, iki elin sesi var portakal kokulu sıralarla pembe fişlerin nostaljisi arasına sıkışmış bir deyimden başka bir şey değildi. ya da bambaşka bir şey. farklı bir alem.. yalan dünya. gerçek ise; salim amcanın artık yaşamadığı..
...
ilk tanıdığımda onları daha çocukları yoktu. hayatımda gördüğüm ilk akrabalarım olduğu gibi ilk komşularımızdı da. hatta şu duvara asılan geyikli kilim ya da halıları da ilk onların evinde gördüm. ilkokul bir ya da ikinin teneffüslerinde uzak olan bizim ev yerine su içmeye, yağ ve şekere bulanmış (şimdi milyarlar verseler yemem dediğim) bir dilim ekmeği yemeye yine onlara, havva yengelere giderdim. en büyük beşiktaşlı babamsa, ikincisi salim amcaydı. uzun uzun güzelliklerini, insanlıklarını anlatacak değilim. zaten ne ben anlatabilirim, ne de kelimeler kifayet eder. son tahlilde güzel bir insan gitti bu dünyadan. iki belediye görevlisi -kim bilir bugün kaçıncı sıradanlıkla ve görev icabı- beyazlar içindeki salim amcayı başından ve ayağından tutup bir ‘sebze gibi’ kara toprakla buluşturduğunda “yalan dünya” dedim içimden. yalan..
.

5 Temmuz 2020

hayat ne tuhaf ibrahim, dolunaylar falan?- II


bir kış boyunca ve ilkbaharın tamamında erken kalkıp güneşi beklediğim balkonda şimdi esecek bir rüzgar kırıntısına duacıyım. beklenen ve çok özlenen sevgiliyi arayan bir çift göz gibi. hatta ve biraz abartırsak -ki mübalağa en sevdiğim sanatıdır edebiyatın- godot gibi. sanki hayatımın bir amacı da salt beklemek gibi.  yahut üstüne anlamlar yükleyip içindeki acılarımızı çıkardığımız hayatımızın çok uzun bir sağlamasını yapar gibi bekliyorum. bazen de istasyonu bulamayan cemal süreya gibi niye ve neyi beklediğimi unutuyorum. neden hala durduğumu, yola devam etmediğimi düşünüyorum.
.
oysa son iki gece dolunaya uyandım. sanki bir işaretmiş gibi. lakin söylemiştim; inanmam işaretlere ve fallara. ha en çok da ben inanmak isterdim. o ayrı. ama işte her şey senin istediğin gibi olmuyor bu ihtimaller dünyasında. her neyse, dolunay diyordum. ilkinde saat gecenin 02:47’sini vuruyordu. ve ay en dolun halde karşımızdaki inşaatın iki kirişinin arasında kabak gibi parlıyordu. hatta ve adeta; uyduluktan istifa edip güneşin halefi olmaya hazırlanır gibi dünyamızı aydınlatıyordu. bir ölümlü olarak bu anı ölümsüzleştirmek lazımdı. fotoğraf makinem beş adım ötemde, çantamdaydı. lakin içimdeki oblomov mızmızlanıyordu. uyku sersemi, karanlıkta çantayı bul, çantada makineyi sonra. şarjını kontrol et, ayarını yap, kış mevsimi gibi uzun ve yorucu geldi. aslında düşünmek yapmaktan daha yorucuydu. yapmadım. tuvalete gittim. geldim. dolunay bu kez bulutların arkasındaydı. ama görünüyordu. önündeki transparan bir buluttu. hani ve sanki bir sigara tirkayisinin röntgeni çekilmiş ciğerlerindeki leke gibiydi. moralim bozuldu. fotoğrafı falan unuttum. gerisin geri yattım.
ertesi gece yani bu sabaha karşı. uyandığımda saat 03:47 idi. inka geleneklerine göre belki bu da bir işaretti. lakin işte bizim en büyük çaresizliğimizdi işaretlere bel bağlayamamak. ya yine yanılırsaydık? yine hayal kırıklığına uğrarsaydık. say say bitmezdi. belki de dilek tutmalıydım. zira iki gece üst üste birer saat arayla dolunaya uyanmam (ki belki de avrupa asya saat farkı kayması, bir zaman atlaması şeysi. aklımın ermediği şeyler. belki ve aslında aynı saatlerdi bilemiyorum.) elbet bilimsel ve tarihsel açıklamaları vardı. ama ben de yoktu. juno’ya sorabilirdim. en iyisini o bilirdi. fakat gece çok geç vakitti. yeniden fotoğraf çekme histerisine tutuldum. bu sefer röntgen temizdi. hava ve dolunay pırıl pırıldı. ve ağzına kadar dolmuş ay, iki kirişin arasından pis pis bana sırıtıyordu. bir tuhaflık vardı işte. ama çözemiyordum. uyku sersemiydim. ilkin zaten inanmadım. iki gece üst üste, aynı yerde, aynı saatte dolunaya denk gelmek ne bileyim? iki sene üst üste büyük ikramiyeyi kazanma olasılığı ile aynıydı sanki? rüya mı dedim önce. kolumu çimdikledim. değilmiş. lan dedim yoksa. tövbe haşa... hatırladığım tüm felaket ve bilim kurgu filmlerini baskıladım, atabildiğim kadar uzağa attım. bildiğim bütün duaları okudum. sevdiğim hobilerime yöneldim. lakin fotoğraf için önceki geceki düşüncelerimi yeniden düşündüm. duvarın ve kitaplığın dibindeki yeşil sırt çantam, içinde pıt pıt patlayan koruma poşetine sarılı makinem, şarjlar, ayarlar, gece çekimi, son kontroller, nasıl çıkmış diye tekrar tekrar bakmalar, çektiğini beğenmeyip yine yeniden deklanşöre basmalar falan olacak iş değildi. ağlatan istanbul nemine rağmen uyku can gibiydi. tatlıydı. kaldı ki bu kadar amansız düşünceden de yorulmuştum! vurdum kafayı yattım. ne olacaksa olsundu. hem biraz da astrologlar, göğ ve yıldız bilimciler düşünsündü canım.
.
.