21 Ekim 2017 Cumartesi

metroda game of thrones


günün yorgunluğunun ruhuma ve ayaklarıma sirayet ettiği bir akşamüstü uzunçayır'ın en uzun metro yolunda ağır adımlarla yürürken duyduğum müziğe anlam veremedim önce. doğrusu inanamadım. 
yanlış mı duyuyorum dedim. dikkatle dinledim. hayır!  bildiğim ve hastası olduğum game of thrones müziği. yine de emin olamadım. reklam falan mı acaba dedim. o da değil. yirmi yirmi beş adım sonra gerçek ortaya çıktı. sokak yahut metro çalgıcılarının marifetiydi. yakından daha hoş geliyordu sesi. beşiktaş sahaya çıkarken nasıl hisleniyorsam öyle hislendim. ama nedenini çözemedim. lakin üzerine çok da düşünmedim. son tahlilde bayım; bu müziği içok seviyorum. ama niye bilmiyorum..
..
trene inerken zihnimde artık game of trones jeneriği çalıyordu. durdurmak imkansızdı. hoş durdurmak da istemiyordum.
.
dörtlü vagonu bilerek kaçırdım. beş dakika sonra gelen sekizli vagona binip uzak köşedeki kapıya yaslandım. beynimdeki game of trones müziğini kapattım. telefondaki müziği açarken yanımda oturan beyaz saçlı abinin tablette kitap okuduğunu gördüm. gayri ihtiyari gözüm kaydı okuduklarına.
"artık mektuplarında ağırlaştırılmış bir melankoli vardı"  gözüme çarpan ilk cümle oldu.
kitap yazarının abdülhak şinasi olduğunu daha sonra gördüm. hemen ‘fahimbey ve biz' ve ‘çamlıcadaki eniştemiz’ kitaplarını anımsadım. gülümsedim. karşı kapıya yaslanan kumral güzel üstüne alındı. bu kez daha içten gülümsedim. suratını astı. üzüldüm. ruhi bey’i anımsadım. ruhi bey çok şanslıydı. 
“azıcık gülümsedim.
dünya bana gülümsedi.”*
gereksiz alınganlık yaptığımı düşündüm. devir başkaydı çünkü. hem o zamanla bu zaman arasında dünyalar kadar fark vardı. bununla avundum.
sonra kulağımdaki müzik uzunca bir süre es verdi. zihnim yine otomatikman game of thrones çalmaya başladı. telefonun müziğini kapattım. beynimde çalan müzikle bir sonraki durakta inmek için ön kapıya ilerledim.
.
*edip cansever
.

16 Ekim 2017 Pazartesi

varoş cafe



eski günlerimi özledim. bu öğlen güneşi de görünce “hadi” dedim kendime. en son ne zaman gelmiştim buraya. unuttum şimdi. varoş cafe yerindeydi. ama sahibi ve mekanın içi değişmişti. ben de değişmiştim. değişmeyen tek şey güneş ve güneşin cafeye geliş açısıydı. 

gençten, temiz yüzlü, siyah süveterli bir genç siparişimi aldı. “az şekerli”  dedim onca senenin alışkanlığında. bir yandan da mekana alışmaya çalıştım. yüksek sesli müziğine, düzenli masa ve koltuklarına. yeni dekorlarına. mekan sahiplerimin yerinde ve dozunda ilgilerine. ama canımı sıkan bir şey vardı. sanki görünmez bir el istanbul’un kaosundan beni çekip almış da helsinki’nin sakin, düzenli ve saygılı topluluğuna bırakmış gibiydi burada. hani allah için kahveleri de çok iyiydi. bizim ‘yılışık garsonun’ kahvelerine on basardı. ama yine de eksik bir şey vardı. ben o eski cafenin dağınıklığını, o kendine has salaşlığını, ne bileyim? hatta yılışık garsonun bazen aşırı ilgili  bazen umursamaz olan dengesizliğini seviyordum sanırım. 

bu yeni ‘kurumsal cafeyi’ sevemedim. sevmedim. 
bir daha gelir miyim? bilmiyorum. 
bildiğim böyle sonbahar-kış güneşlerinde zıvanadan çıktığım. çalışmak istemediğim. misal; birazdan, tam onbir dakika sonra çok sevgili ofisimde olmam gerek. oysa benim istediğim; bilhassa böyle güneşli ilk ve sonbaharlarda ve tabiki bazen kış aylarında. o cafe benim, bu cafe senin dolaşmak. özgürce ve sessizce yazabilmek. peki böyle bir şey mümkün olabilir miydi bütün mümkünlerin kıyısında?* 
onu da bilmiyorum. 
söylemiştim bayım. 
ben hiç bir şey bilmiyorum.
.
*turgut uyar

15 Ekim 2017 Pazar

güneşin izinde

yandaki iki kadının konuşmalarını bastırmak için kulağımdaki müziğin sesini önce az tehlikeli sarı işarete, en nihayetinde çok tehlikeli kırmızıya çıkardım. kalkıp gitmek de bir çözümdü. lakin bugün türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı! pazarın dokuzunda sanki metroda kampanya varmış gibi bütün anadolu yakası, kucak kucağa kadıköy’e geldik. mecburi işlerimi gördükten sonra hayyam yahut piraye’de bir daha bulunmaz bu ekim güneşini değerlendirecektim. ama işte nasıldı o meşhum söz; hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi.
.
hayyam çay evi kapanmış. doğrusu adını değiştirmiş. üstelik güneşini de kaybetmiş. yenisine oturmak gelmedi içimden. kadıköy’ün ara sokaklarında, serasker caddesinden, antikacılara, sakızgülü’nden piraye cafe’ye bir parça güneş ve demli bir çay için yollara vurdum kendimi.
dedim ya bu türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı.
 
piraye cafe’de değil boş masa bulmak iğne atsan yere düşmezdi. geldiğim yoldan ama farklı sokaklardan balık pazarına döndüm. çünkü burada, hangi fırın yahut cafeden geldiğini bilmediğim koku her şeye değerdi. cuma günkü sebepsiz sevinç gibi bir kaç saniyelik mutluluk tomurcukları açtı yine içimde. sırf bu yüzden her hafta, daha da erken gelmeli buraya dedim. kendime söz verdim. lakin kendime verdiğim sözlere sadık olmadığımı da en iyi ben biliyordum.


bu yüzden abbasağa camii’nin bekçisi kedi felix’i şahit tuttum kendime.
"sözünü tutmayanın kulakları midas gibi olsun" dedim.
dostum felix, "miyav" diyerek onayladı beni. 
sonra güneş alan, mütevazi bir çayevi bulmak umuduyla mühürdar caddesine çıktım. ve ekim güneşi sonuna kadar alan, boş yeri olan tek kahvedeki tek yer bu iki çok konuşkan ablanın yan masasıydı. çaresiz kulağımdaki müziğin sesini biraz daha arttırdım.
.

14 Ekim 2017 Cumartesi

15.mektup


bugün metroda gençliğini gördüm.
gülümsemen. başını yana eğmen. gamzelerin. saçlarının dalgası. dudaklarınn kıvrımı. yüzünün kararlı ifadesi. hemen hepsi. aynı onbeş seneki önceki sen.
bana sorarsan bugünkü sen.
çünkü onbeş sene önceki halini görmedim hiç. iyimser bir tahmin benimkisi sadece.

hani en büyük ilaç zaman derler ya hep. koca bir yalan!
dünya dönüp akrep yelkovanı ittikçe iyileşmiyor hiç bir şey. 
değişmiyor.
özlem aynı özlem. hüzün aynı hüzün. istanbul yine aynı istanbul. 
sonra trafik aynı. vapurların kadıköy’den beşiktaş’a yan yan gidişi aynı. kuşlar bile aynı. her akşam dörtle beş arası kuzeyden güneye v şeklinde uçuyorlar. 
demirkubuz’un en iyi ikinci filmi itiraf’da nilgün’ün harun’a dediği gibi;
"hiç bir şey geçmiyor. geçen yalnızca zaman."
.
bir ara göz göze gelir gibi olduk trende. ama aynı anda da kaçırdık suçlu suçlu gözlerimizi. ben bir türlü bitiremediğim kitabımı okumaya çalıştım. sen ise düşüncelere daldın. sonra ben düşünürken sen kitap okuyordun. bir türlü senkronize olamadık. birimiz erken, ötekimiz geç kaldı hep. feridun ağbi geldi aklıma. haklıydı! ‘birbirimize bir kaç aşk kadar geç kalmıştık.’ acıyla gülümsedim. okumadığım kitabı kapattım. arada orada mısın diye gizlice seni kontrol ederek telefonumda ne kadar sıla şarkısı varsa hepsini dinledim. inmek üzere, okuduğun kitabı nihayet yakaladım! adalet ağaoğlu. ölmeye yatmak. kim bilir, belki bir gün bende okurum. inerken sağıma hafif dönüp son bir kez daha baktım. huzur içinde kitabını okuyordun. bense tüm huzursuzluğumu yanıma alıp sessizce indim trenden.
.
bugün metroda seni gördüm.
hiç değişmemişsin!

.
figen genç - nazende sevgilim

13 Ekim 2017 Cuma

bu derde düşmeden önce


şu köşede salınan incir ağacı olmalı. kocaman yaprakları. güneşin alnında kıpır kıpırlar. sanırsın raks ediyorlar. öyle hareketli. öyle tangovari? işi, gücü bıraktım. elimdeki çay bardağını da. hatta bir haftadır gelmeyen kuşları beklemeyi bile bıraktım. bu neşeli ağacı izliyorum yedi sekiz dakikadır. belki de on beş dakidadır. bilemiyorum. sadece anlam arıyorum. bulamıyorum. oysa ruhumuzu yoran sebepsiz sıkıntıları bildik her vakit. ahbap olduk. hatta ve keza ‘hayırdır inşallah’ deyip defetmeyi de öğrendik. ama ve lakin sebepsiz sevinçleri kimse öğretmedi bize. belki de sırf bu yüzden. sabahtan beri bayram yeri gibi şenlenen içimi tarif  etmekte zorlanıyorum. köşedeki incir ağacının yaprakları gibi kıpır kıpır. apaydınlık. sanki yüksek dağları, düz ovaları ve engin denizleri aşarak gelen biri var. bir yol’cu. yahut aynı yol’dan ben gidecekmişim gibi. bir bilinmeze, gizli kalmış bir güzelliğe. içimdeki ve dışımdaki tüm zincirleri kırarak hem de. öyle bir coşku. öyle bir heyecan. anlatamıyorum. sadece orhan veli’ye inanmak istiyorum. ‘öyle bir yer’ olduğuna. 
o’na yaklaştığıma!
.

8 Ekim 2017 Pazar

14.mektup


kardan sonra açan güneşle nasıl ferahlıyorsa dünya gece yağan yağmur sonrası öylesine temiz bir sabah. uykum var. ama belli etmiyorum. bostancı’da uyanıyorum.
deniz havası. kuşlar. rüzgar. ve ilahi sessizlik!. 
sessizliği bozan tek şey. kayalara vuran dalgalar.. ihtiyacım olan buymuş dedim. içimden. bir martı kahkaha attı. aldırmadım. çünkü biliyorum. beni seviyorlar. ben de onları.
.
bir sene sonra ilk kez. keyfimce bir şeyler yapıyorum. kadıköy’e mecbur kalmadıkça inmiyorum. artık hem uzak. hem ... 
hem bilirsin işte. güzel hatıralar. geri gelmesi imkansız anlar.
aylar sonra işte, bugün ilk kez kendim için bir şey yaptım.
.
sahildeyim. karnım aç. gidip karnımı doyurmam gerek. lakin tembelim. hem günahtır belki söylemesi ama zarifoğlu gibi benim de hoşuma gidiyor bu durum. açlığa dayanıyorum. yosun kokusunu içime çekip dünyanın en güzel kuşlarını izliyorum. bir yandan da adalar’a bakıp bu yazdıklarımı kafamda çeviriyorum. annem geliyor aklıma. “yazmak karın doyurmaz oğlum. adam gibi sigortalı bir işin olsun” demesini hatırlıyorum. yıllar önceydi. şimdi sigortalı bir işim var ama.. 
ama işte...
.
yaradan, ölüm dışında her derdin devasını veriyor. bir saattir izlediğim, fotoğraflarını çektiğim şu 
kuşlar olmasa ne yapardım bilmiyorum. 2 lira dolmuş parasına sınırsız terapi. üstüne iyot kokusu, adalar manzarası. şanslıysan çiseleyen yağmur, sakin bir sahil. hani hep gitmek istediğimiz o küçük kasaba gibi.
.
.
hafta içi o kasabalardan birindeydim. tüm şartlar oluşmuştu. bir denizi yoktu. ama gölü vardı. yeterdi. insanlar telaşsız. insanlar sakin. korna sesi yok. koşturmaca yok. itiş kakış yok. sakinlik ve ağırlık var. ama yalan da yok! şimdi ben burada, böyle bir yerde ne kadar yapabilirim. aşk’ın o bayıltıcı etkisi geçtikten sonra olduğu gibi rutinden ve sakinlikten sıkılır mıyım? beş sene önce bu fikir kafama yattığında bana “sen yapamazsın, bu küçük şehirde çabuk sıkılırsın” diyen amcamın oğlu ve karısı haklı çıkar mıydı? 
bu düşüncelerle ilçenin saat kulesi dibine kurulmuş tek meydanına geldim. sağlı, sollu yayılmış kahvelerde dayımı aradım. üçüncüde, çınar ağacının yamacındaki 5 masası da dolu olan hilmi’nin kahvehanesinde buldum dayımı. yanında dört adam daha vardı. hiç birini tanımıyordum. onlar da beni bilmiyordu. yalnız bir tanesi beni babamdan dolayı tanıdı. dayıma doğru ; ‘ahmet’in oğlu değil mi bu?’ dediler. 
babana ne kadar çok benziyorsun evlat. gel otur bir çayımızı iç hele.’
acil işim olduğunu söyleyip dayımı bir kenara çektim. hemen istanbul’a dönmem gerektiğini, yarım kalan işleri o’nun tamamlamasını rica ettim.
ve ilk uçakla kaos şehrine geri döndüm.
.
.
şimdi. meşhur bir kahvecideyim. düşüncelerimi temize çektim. karnım aç. açlığa ve sensizliğe dayanıyorum..
.

1 Ekim 2017 Pazar

ıssız ankara, sensiz ankara..*

               

bizi diyorum ne atom bombası, ne de küresel ısınma öldürecek bayım. bizi bu duygusallık, bir de baş döndüren her şeye yetişme telaşı öldürecek. bilmiyorum? belki de bana mahsus bir mizaçtır. biraz soluklanıp not almak yerine zihnimden geçenleri anında yapma isteği. sanki dünyanın sonu yaklaşmış ya da ne bileyim aklından geçen o an yapılmazsa büyük bir felaket olacakmış gibi.veya başka bir şey. başka bir his. anlatabiliyor muyum? anlatamıyorum. öf öf.. sabahtan beri cem adrian dinliyorum. tesadüfen kanalın birinde rastladım. dilime, zihnime, en önemlisi ruhuma işledi. gitmiyor. gitmesin. çünkü bugün çok yazmak istiyorum. bitesiye. ölesiye. cem adrian diyorum. içimi parçaladı. içimi..
hafta başı çıkacağım yolculuk için hazırlanıyordum oysa. kitap arıyorum kitaplıkta. okunmamış yahut yarım bırakılmış onlarcası arasında. belki diyorum yollarda okurum. bir kaç aydır nerede kaybettiğimi bilmediğim okuma alışkanlığı yerine gelir hem. bir umut. klasiklere takıldım bir süre. budala'dan vadiden zambak'a, ekmeğimi kazanırken'den eugenie grandet'e. hepsinden birer paragraf okudum. bunalıma girdim. genç werther'in acılarıyla karşılaştım. yüzümü çevirdim. üst rafta ayfer tunç'un yarım kalan deliler evi'ni gördüm. kararsız kaldım. kafka'nın felice'ye mektuplarından birini okuyup usulca uzaklaştım. seyahat çantamın tekerini onaracaktım. aşağıya indiğimde az önce yarısını toparladığım resmi evrakları gördüm. onları tamamlamak için ileriye bir kaç adım atmıştım ki mutfaktan gelen buharı gördüm. sonra çaydanlıktaki sabırsız fokurtuyu duydum. dvdye filmi koyduktan sonra çay demleye kalktığımı hatırladım. ondan önce de anneme söylemem gereken çok önemli şeyi. ama telefonu bulamıyordum. sahi balkonda instagram fotolarına bakıyordum en son. gelen kışa, ekim ayına güzelleme yapacaktım güya en sevdiğim hüzün resimlerinden. telefonu almak için tekrar yukarı çıktım. kitaplığın önünden geçerken beynimde bir ışık yandı. şimşek çaktı sandım. değilmiş. yılmaz karakoyunlu dedim. yolculuk için yanıma alacağım kıvrak ve akıcı dil. kitabı yavaşça elime aldım. şöyle bir kokladım. çiçekli mumlar sokağı'nı alacaktım.kararım kesinleştiğinde sabahtan beri çiseleyen yağmur şiddetini artırmış camları dövüyordu. iyi de ben yukarıya ne için çıkmıştım?
.
.
cem adrian - öf öf

16 Ağustos 2017 Çarşamba

leyla

kızartmayı çok seviyorlar. her sabah olmadı her akşam mutlak kızartma kokusu geliyor açık pencerelerden. gürültüleri de hatırı sayılır. boy boy çocukları, en önemlisi vakitsiz öten horozları var yeni komşularımın. hatta bazılarının ise civcivleri var onca apartmanın arasında. misal az önce biri firar edip bahçeden atlamış. sahibesi balkondan bağırıyor. "gitmeee, buraya geell." ama anlamıyor hayvan. üç adım sonrası cadde. tehlike büyük. neyse ki ben kapı gibi dikildim önüne. sahibesi rica etti. "size zahmet bahçeye arkadaşlarının yanına koyar mısınız?"
sağ elimdekileri, sol elimdeki çantanın içine, yaramaz civcivi de güçlükle açtığım beyaz demir kapının ardındaki bahçeye usulca bıraktım. sahibesi teşekkür etti balkondan doğru. rica ettim yukarı bakmadan. lakin sahibe minnet borcunun ödenmediğine kanaat edip bu kez de hakkımı helal etmemi istedi.
 'aman canım ne hakkı. komşuluk öldü mü şunun şurasında. hem elime mi yapıştı sanki n'olcak?' demedim. sıcaktı. nem had safhaydı. yılda bir kaç kere gördüğü mahalle eşrafından birinin cenazesine helallik verir gibi otomatik bir yanıt verdim. "helal olsun" deyip hızla uzaklaştım. senin anlayacağın leyla hikayesi bol yeni mahallemin. daha yazmadıklarım var. amma ve lakin asıl söylemek istediğim; bugünkü gibi çıldırtan ağustos neminde bir tutam rüzgar esince, bir de güzel müzikler çalınca daha çok seviyorum dünyayı. seni ise ilelebet leyla. bunu zaten biliyorsun.
bilmediğin; seni ne çok özlediğim...
.
yeni muhitimde de, cadde üzerinde güneşli bir cafe buldum. arada bir buraya gelip çikolatalı pasta ısmarlayıp duble çay içiyorum. bazen sade kahve. ve sadece cem karaca dinliyorum. burası çünkü öyle bir yer. sonra caddeyi, gelip geçen insanları izliyorum uzun uzadıya. bazen hüzünlü yüzlerinde kendimi çek ediyorum. bazen de öylesine ve sessizce yaptıklarını izliyorum. tıpkı bir charlie chaplin filmi izler gibi. çok canım sıkkınsa bir çay daha söyleyip acemice bir sigara yakıyorum. acemice evet. "hiç yakışmıyor eline" demiştin çünkü bir seferinde. o gün başka şeylerde söylemiştin ama aklımda sadece bu kalmış..
bir de dörtyoldan eve yürürken kendimle ilgili bir şey farkettim bu öğle sonrası. bunu kendime itiraf etmeye korktum önce. ama düşünce zihinden çıkmıştı bir kere. tabi ki burada yazacak değilim ne olduğunu. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. yalnız şu kadarını söyleyeyim; her şeyden, herkesten kaçıyor da bir kendinden kaçamıyor insan. bunu da böylece bir kenara yazalım. hayat çünkü çok kısa. özlemler çok uzun sevgili leyla.
.
iki gündür işyerinin klimaları doğru dürüst çalışmıyordu. istanbul'un nemi zaten çıldırtıyor. hal böyle olunca yıllardır içimde biriken çıkıp gitme isteği artık taşıyor. dün misal; instagramda küçük, salaş, çok da yeni olmayan bir tekne gördüm. tekne dediğim bildiğin kayık. biraz büyükçe ama. öyle bir teknem olsun. o da evim olsun istedim bir deniz kenarında. ardını önünü düşünmeden. insanlardan, kalabalıktan, gürültüden ve tüm mecburiyetlerden uzak. bütün bencilliklerimin kıyısında
.
sonuçta üç günlük dünya.
işte geldik, işte gidiyoruz. 
sevgili leyla.
kadıköy'den beşiktaş'a vapurla geçmeyi özledim..
..

13 Ağustos 2017 Pazar

13.mektup




















kimsenin uyanmadığı, insanların hatta tüm şehrin uyuduğu tatil sabahlarını seviyorum. hiç kimsenin olmadığı erken sabahlardan bahsediyorum.
kuşların bile.
mavi gökyüzüne kuşlardan sonra en çok yakışan beyaz bulutlara bakarak hayaller kuruyorum. oysa bir sürü hayalim var. ve yalan söyleyecek değilim sevgilim.
çünkü hayallerimin hepsi seninle ilgili.
gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiç düşünmeden nasıl her gün dışarıya çıkmadan, bir duayı dilime dolar gibi zarifoğlu okuyorsam, yine her gün senli hayaller kuruyorum. inan bana zaman ve mekanın hiç önemi yok. sen varsın ya! bu yetiyor. yoksa yazmanın da yaşamanın da bir anlamı yok. hiç bir anlamı..
.
bu sabah işte; bulutlara bakmadığım vakitler zarifoğlu okudum. sekiz-on bardak çay içtim. ve hep aynı şarkıyı dinledim.
.
bir çanta dolusu kitap ve bir demlik çayla balkona çıkmıştım. onca kitap arasında elim yine zarifoğlu'na gitti. onca düşünce arasında da aklım sana.
.
yeni bir şarkı keşfettiğimde çocuklar gibi seviniyorum. suyunu çıkarana kadar dinliyorum. defalarca. ve defalarca. sonra seninle paylaşamadığım için üzülüyorum..
.
uzak, çok uzak yollardan dönüyorum düşlerimde. bu kadar yolu nasıl gittiğimi bilmeden. bir hayal uğruna. bin hayalden vazgeçerek. uzun, ince bir yolda yürüyorum.
.
bu aralar o kadar çok şey oluyor ki anlatacaklarım birikti. unutmamak için yazıyorum. küçük, sıradan şeyler belki ama. beni mutlu ve umutlu kılıyor.
yapacaklarım da çoğaldı hem. the lobster'ın yönetmeninin yeni filmini izlemek. gölyazı'da kayıklı bir kaç fotoğraf çekmek. burgazada'ya gitmek. sonra tarihi yarımadada güneşin doğuşundan batışına ölesiye yürümek. kalabalığın içinde kaybolmak gibi.
.
ama şimdi. yeniden yağmurun yağmasını bekliyorum.
ve eylülü. 
seni zaten..
.
.  

12 Ağustos 2017 Cumartesi

müebbet

bazen bazı şarkıların içine girip orada yaşamak istiyorum. ilelebet ve müebbet. çünkü öyle güzeller. öyle yaşanılasılar ki. sırf bu yüzden sabahtan akşama aynı şarkıyı dinliyorum. şimdi misal. bu çıldırtan ağustosta esen ilk rüzgarın sırtına atlayıp ilk güzel şarkının içine yolculuk etmek. ne güzel olurdu?

bazen de bir uçurumun kenarında olmayı çok istiyorum. hayır ne münasebet! atlamak için değil yaşamak için elbette. mevsim rüzgarlarının değişiklik gösterdiği. önümde uçsuz bucaksız bir mavinin kol gezdiği. yüksekçe bir yar! böylece kuşlara da yakın olabilirim hem.

ben bunları kafamda yazarken az önce güzel bir şey oldu. bana çok nadir olur böyle. çocukluğumdan beri irili ufaklı ne kadar mutlu an'ım varsa hepsi geldiler. satürnün halkası gibi etrafıma toplaştılar. noite severina vardı kulağımda. yüksekçe bir yerdeydim. tuzlu su kokan rüzgar. özgürce uçan kuşlar. bütün mutlu anlarım yanımdaydı. çünkü sen de ordaydın. dünyanın en güzel gülüşünü yanımdaki kaya parçasına bırakıp gittin. senden sonra satürnün halkası koptu. rüzgar yerini çıldırtan neme bıraktı. kuşlar kayboldu. bana da tüm bunları yazmak kaldı.
oysa insan bazı güzellikleri içinde yaşarken farkedemiyor. kıymetini idrak edemiyor. çoğu fani gibi bizim de en makus talihimiz bu sevgilim. bana sorarsan pişmanlık denen müesse tam da bu yüzden var. oysa biliriz ki eski günler geri gelmez. hadi diyelim geldi. bu sefer de eski sen, eski ben gelmez. nerden baksan çaresizlik. nerden baksan ahmet kaya. bazen de müslüm gürses. son pişmanlık çünkü ahmakça! ve neye yarar..

son tahlilde diyorum ki sevgili; artık bir şarkının içinde yaşamak istiyorum. ilelebet ve müebbet.
.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

mukaddes

deseydim ki sana; uzun cümleler beni yoruyor mukaddes. artık kısa cümleler kuralım. ve sadece şiir okuyalım. dostoyevski okuyacak yaşı geçeli çok oldu çünkü. ben misal. ilhan berk severim. sen..!
sahi sen, hangi şairi? hangi rengi? hangi çiçeği?
ah benim budalalığım.
neyse uzatmayalım.
hem ilhan da bizim. cemal süreya da, turgut uyar da.
gökyüzü zaten bizim.
demem o ki sevgili mukaddes: eylüle daha çok var. şimdi bir hamak bulalım. yanına biraz rüzgar. biraz da deniz kokusu. vaya con dios'la ölümüne uyuyalım.
ama bak! mutlaka kısa cümleler kuralım.
.
vaya con dios - pauvre diable

30 Temmuz 2017 Pazar

12.mektup

silinip silinip yazılan. bir türlü başlanılamayan mektuplardan biri daha. başlamak mühimdir oysa. bilirsin. lakin bizim bir türlü başlatamadığımız. halbuki dağların ve denizlerin hatta o denizlere dökülen tüm nehirlerin bildiği sevdamız. içten içe yaşadığımız. fakat kimseyle, kendimizle bile paylaşmadığımız. bana bu satırları yazdıran. sonra sildiren. sonra yine yazdıran. sonra...
.
ilhami algör'ün fakat müzeyyen bu derin bir tutku'da sadri alışık'a yapıştırdığı ruh hallerim. gel-gitlerim. 
özlemlerim. 
.
hani demem o ki; kimi insanların yalnız gamzeli gülüşleri özlenir. kiminin vakur duruşları. bazılarının hiç bir şey yapmasalar da sadece varlıkları. kimilerinin ise sessiz bakışları. bir şey anlatırken ki heyecanı, mimikleri bazılarının. ya da huysuzluğu bazen. geç kalışları. erken gelişleri. otuz metre öteden gülüşleri. kızgınlıkları bazen. şefkati. dostluğu. yüreği. insanlığı. dürüstlüğü. gözyaşları bazen. 
ben mesela tüm bunların hepsini özlüyorum sende. sonra işte kaleme ve kağıda sarılıyorum. 
.

25 Temmuz 2017 Salı

akşamüstü

biraz zarifoğlu okudum. biraz sevdiğim eski yazılarımı. telaşla, batıya kanat çırpan kuşların tutkusunu kıskandım. yaşar'ın son şarkısını dinledim oniki kez. belki de on üç. bulutların arasında dinlenen güneşin sıcaklığını hayal ettim. annem geldi aklıma. iyileşmesi için dua ettim yukarıya bakarak. kafileler halinde yol alan bulutlara bir turgut uyar dizesi hediye ettim. apartman aralarından seken çocuk seslerini ve çocukluğumu düşündüm sonra. arada, ilaç gibi esen rüzgara şükrettim. babamı özledim. zamanı unutmaya çalıştım. bilakis kendimi. geçmişimi. ve dahi geleceğimi. direndim. çok direndim. direnmeye çalıştım en azından. sözlüye kalkmaktan nefret eden lise talebesi misali. oralı olmamaya çalıştım. sözcüklerimin ve düşüncelerimin kendime uzanmaması için. olumsuzluk ve mutsuzluk çukuruna tekrar ve tekrar düşmemek için. ortada kuyu var yandan geç tekerlemesini bile söyledim. biliyorum salakça. ama öyle. hem nafile.. 
çünkü tahammülsüzüm.
tahammülsüzlüğüm bayım..
dünyaya mı? 
insanlara mı? 
yoksa kendime mi?
galiba hepsine.
..
bilemiyorum.
.
bildiğim.
anlaşılmaz bir hüzün var bu akşam içimde. lakin bugüne dair bir şey değil bu. sanki haftalardır. aylardır bir köşede bugünü bekliyormuş gibi. iş çıkışı mavi bir hat minibüsünün cam kenarına sıkıştırdı beni. yetmezmiş gibi minibüsün radyosunda hüner coşkuner "istanbul sokakları"nı söylüyordu. hani utanmasam hüngür hüngür ağlardım. ama ağlamamam lazımdı. söz vermiştim anneme!
..
murathan mungan bir yazısında "hayattan kaçtım edebiyata sığındım. yazıyı evlat edindim, okurları akraba " diyordu.  
ben de ne vakit hayattan kaçsam yazarken buluyorum kendimi. yazarak belki sorunlarım çözülmüyor ama en azından sıkıntım da artmıyor. 
..
bazen şımarıklık yaptığımı bile düşündüğüm oluyor. lakin ve son tahlilde; sonbahar (2007) filminin içime oturan o sahnesine biat ediyorum!



- abisi, napalım? hayattan bizim payımıza da bu düştü. ama hiç bir şey boşuna değil yani. yine yaşanması gerekiyorsa yine yaşarız anasını satiim.

yine yaşarız.
.

23 Temmuz 2017 Pazar

yaşar

"hiç bu kadar çaresiz olmamıştı kelimeler" diyor telefonumdaki şarkıcı.
bu kaçıncı tekrarı bilmiyorum. bir yandan balkonda oturmuş öylece şehre bakıyorum. gitgide çirkinleşen şehre. ağaçsız, yeşilsiz yakında kuşsuz kalacak gri şehre. 

sonra  "hiç bu kadar kimsesiz kalmamıştı hikayeler" diyor şarkıcı.
dedim ya mütemadiyen aynı şarkı çalıyor. bir yandan da düşünüyorum.
belki ben bu kadar korkmasaydım
belki sen böyle yorgun olmasaydın
belki ben o yanlış yola en başından girmeseydim
ya da ve belki her şeye rağmen sen elini uzatıp 'doğru yolumuz bu tarafta' deseydin
belki de diyorum birazcık olsa sevseydi bizi kader!
şimdi bu haddinden fazla rutubetli istanbul pazarında olmak yerine kuzey ege'nin en sakin koyunda sıfır nem, yüksek doz oksijen altında dilek tutmak için yıldızları bekliyor olurduk.

bir buçuk saattir telefonumda aynı şarkıyı söyleyen şarkıcı diyor ki şimdi;
her sabah aynada seni görmekten yoruldum. 
gelip al gözlerini. 
geri ver eski beni.


16 Temmuz 2017 Pazar

11.mektup

çayı soğuk suyla demliyorum artık. annem beğenmiyor. ben de o'nun yaptığı menemeni beğenmiyorum. ödeşiyoruz. gülüyor. "ben senin yaptığını sen benim yaptığımı beğenmiyorsun" diyor. iki huysuz, az sayıdaki birlikteliğimizde birbirimize dalıyoruz. babamdan sonra böyle oldu. önce kim özlerse ya dakikalarca susuyor. yahut diğerine sardırıyor.
şimdi arka balkonda soğuk çay dahil tüm yaşananları temize çekiyorum. güneş yok. hissedilir derecede rüzgar var. yağmur gelecek, belli. bahçedeki ağaçlar yapraklarıyla bunu kutluyorlar. tam karşımda incir ağacı. ortadakinin adını bilmediğim ince yapraklı başka bir ağaç. en sağda dut ağacı. ve bahçenin derme çatma çitleri. en az 20 yıllık. hepsinde rahmetlinin parmak ve emek izleri.
.
işte böyle.

bir babamı özlüyorum. bir zarifoğlu'nu. yanıma almadığıma o kadar pişmanım ki . o kadar pişman. 
.
oysa dört yıldır aynı fasit dairede dönüyorum. yoruluyorum. çok yoruluyorum. lakin durmuyorum. 
.
belki de cemal süreya'nın 13 gün mektuplarını almalıydım yanıma. 
.
bu yaz günler hiç geçmiyor. ama hayat çok çabuk geçiyor. çok çabuk.
.
karar veremedim. hangisi daha hüzünlü? emre aydın. sıla. ahmet kaya. galiba içlerinde en hüzünlüsü benim.
.
telefonum uyarı veriyor. şarjın bitmek üzere ya kapat ya şarj et. ortası yok. hayatta böyle değil mi? gece-gündüz. siyah-beyaz. yaşam ya da ölüm. bu kadar kesin.
.
başımın bir yanında paslı bir çivi. diğer yarısı ne vakit bir hayalin peşine düşse batıyor. dur diyor. omzumdaki yükleri sıralıyor. ağzımın tadını bozduktan sonra siktirolup gidiyor. ta ki yeni hayal kurana dek..
.
az önce üçüncü bardak çayımı aldım. hem de büyük fincanda. annem nispet yaptığımı sanıyor. ama öyle değil. çay çok güzel. doldurayım mı sana da diyorum. git işine diyor gülerek. üç tane de petibör alıyorum çayın yanına. batırıp batırıp yiyorum. tıpkı eski günlerdeki gibi.
.
dün akşamüstü yalnızlığım alıp moda'ya çıktım. ve denize bakarak sordum;
ne istiyorsun dedim kendime.
ne istiyorsun?
elimdeki kalemi bıraktım, gözlüğümü çıkardım, müziğin sesini açıp arkama yaslandım. 
soruyu tekrarladım.
şu an ne olmasını isterdin?

bu sabah, fotoğrafa bakıp hâlâ ne istediğimi düşünüyorum..
.
ve eylülü bekliyorum..

15 Temmuz 2017 Cumartesi

yol-3

üç çanta eşya ile yeni bir yola girip girmemenin kararı için gidiyorum bu sefer. ve yine bekliyorum bir semt dolmuşunda. ama dolmuş şoförü çok kibar bir amca. o kadar ki benden en az 15 yaş büyük olmasına rağmen bana abi diyor. haber dinleyip gazete okuyor. ben müzik dinliyorum. anlamını bilmeden sevdiğim şarkılardan. mad world. yarım ingilizcemle bir şarkıyı söyleyen gece kuşu'nu bir de şarkının adını çevirebiliyorum. kalanı için aklımı ve ruhumu müziğin evrenselliğine bırakıyorum.
düşününce. gerçekten çılgın bu dünya. ya da biz insanlar. birileri adalet için yürüyor! ötekiler destan diyor! ben izliyorum sadece. hiç bir şeye, hiç kimseye yakın hissetmiyorum. beşiktaş ve kuşlar hariç. gerisi olsa da olur. olmasa da. şimdi şarkı eşliğinde yüzümü okşayan yaz rüzgarı bir de.
.
night bird - mad world

11 Temmuz 2017 Salı

yol-2

metrodan inince doğancılar'dan üsküdar'a giden dolmuşa bindim. bildiğim halde tahta bavuluyla haydarpaşa garında adres soranlara nazire edercesine istanbul'a yeni gelmiş gibi sordum ben de.

-şile otobüslerinin kalktığı yere gider mi beybaba?
-atla evlat. tam adamına sordun dedi kadir savun'a benzeyen şoför.
.
dolmuşun arkası bomboş olmasına rağmen "kadir savun"un yanına oturdum. hem kanım ısınmıştı bu ihtiyara. hem de kimse yokken belki bir iki eşelerse içimdeki uru oracıkta akıtırım diye düşündüm. ama sormadı. eski türk filmlerindeki o sıcaklık yoktu bizim kadir abi'de. hayat, filmlerdeki ve kitaplardaki gibi olmadığını bize öğreteli çok olmuştu. ama işte yine de ümit ediyor insan. ümit etmek istiyor en azından. hem ümit olmadan nasıl yaşar ki insan?
eskiden turuncu bir defterim daha doğrusu ajandam vardı. 2002 ya da 2003 yılı olacak. beşiktaş şampiyon olmuştu.1995 de olabilir. emin değilim. o sene işte yerli-yabancı düşünür ve yazarların sevdiğim sözlerini yazmaya başladım bu deftere. o defter şimdi yok ama ümit ile ilgili sözü var.
şöyle diyordu o defterde konfüçyüs ;
"bir insan parasını kaybetmişse, hiçbir şeyini kaybetmemiş demektir. sağlığını kaybetmişse, hayatının yarısını kaybetmiş demektir. ama umudunu kaybetmişse, her şeyini kaybetmiş demektir."
belki de her dibe batışta beni yukarı çıkaran yahut çıkmak için çabalatan bu 'turuncu söz'dü. 
.
zeynep kamil'e kadar kimse binmedi bizim dolmuşa. ama yine konuşmadık hiç bir şey. sadece sigara içti kadir abi. üç nefeste bir derin ama sessiz oflar çekti. uzun samsun içiyordu. bana da uzattı. kullanmıyorum dedim. daha hafif bir şey olsaydı kesin alırdım. ama almadım. bir süre daha sustuk. merkeze yakın bir yerde yine bildiğim halde "ben nerde ineceğim dayı" diye sordum. sağ eliyle sol kolumu tuttu. o an göz göze geldik. gözlerindeki acı ve keder bana kendi derdimi unutturdu. "kımıldama, ben sana söyleceğim evlat" dedi. beş dakika sonra bütün yolcuları indirip beni meydanın sonuna getirir getirmez etraflıca şile durağını tarif etti. eyvallah deyip otobüslere doğru usulca uzaklaştım yanından..
.

yol-1

günlerdir içimde kopan fırtınanın büyüklüğünü kestiremiyorum. bazen gökdelen yüksekliğinde tsunamiler. benle birlikte etrafımda ne varsa alıp götürecek gibi. bazen de açık denizde kısa süreli ve zararsız bir fırtına gibi. belirsizlik ama can sıkıcı. 
iyi ya da kötü veya çoğunlukla mutsuz giden bir hikayeyi bile sonlandırmak ciddi bir efor istiyor. her şeyden önce CESARET gerektiriyor. galiba bende eksik olan. bu 7 harfli kelime. oysa mazide deli cesareti gösterdiğim çok vakıa olmuştur. lakin bu başka. işin içine 2.3.4.5.6.7. şahıslar dahil olunca. her şeyde bencil olan akrep ruhum bu hikayede "çekinser" ve umarsız kalıyor. çoğu zaman da lal. öyle olunca ya ölmek ya da hiç durmadan yazmak istiyorum. kestirmeden ölmekle ilgili fikrimi çok defa beyan etmiştim. hem korkarım. hem günah. o yüzden çalakalem yazıyorum üç gündür. peki faydası oluyor mu? eskiden oluyordu. şimdi emin değilim. ama en azından kendimi öldürmüyorum!
misal işbu satırları 4 vagonlu bir metroda solumda telefonuyla oyun oynayan elli yaşlarındaki bir abla ile sağımda kıllı bacaklarını sergileyen otuzbeşlerindeki bir adamın arasında yazıyorum. yayınlayacak mıyım? bilmiyorum. bu şekilde yazıp taslakta bekleyen onlarca yazıyı düşündüğümde pek şansı yok gibi. öyle ki bloga değil telefonun not defterine yazıyorum. bir ismi bile yok. tıpkı yarışı kaybeden spermler gibi. doğmadan ölebilir. ama ve kim bilir yeraltından gün yüzüne çıkınca fikrim değişir belki. tıpkı bu sabah olduğu gibi. hiç aklımda hatta hareket edesim yokken ani bir kararla ağva'ya gitmeye karar verdim. geçenlerde dert edindiğim benim yol'um bu işte. bu kadar. kartal'dan ağva'ya...

10 Temmuz 2017 Pazartesi

mazruf

o şarkı çalmaya başlayınca gönül yaylarım şöyle bir gevşiyor. maziden. sıradaki anım gözümün önüne geliyor. sonra şarkıyı ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlanıyorum. yetmiyor. anneme dinletiyorum. oysa annem eski toprak. çok eski. can etili. bedia akartürk seviyor. "oğlum bana türkü aç. türkü yok mu" diyor. annem benim. bir tanem. bunu kimse anlamıyor. eşim. dostum. kardeşlerim dahil. afrika hariç!
açarım tabi diyorum. ama önce şunu bir dinle. sanki dünyada ondan başka şarkı bestelenmemiş ve asla bestelenmeyecek gibi. o şarkı işte. anne kokusu gibi. dünyanın tek ve nadide güzelliği. benim için diyorum lale devri..

sibel can söylüyor. hem çok iyi söylüyor. geçmiş gün söylemiştim. yine söylüyorum. sibel can çok güzel söylüyor.

bu şarkıda neyi sevdiğimi bulmaya çalışıyorum. sonra yoruluyorum. bırakıyorum. 
babamı özlüyorum. 
eski günleri sonra. 
seni zaten hep...

hüznümü dağıtmak için anneme sardırıyorum. 

"valide sultan bir çay koysan da içsek eski günlerdeki gibi diyorum." arka fonda lale devri yirmibeşinci tekrarı yaparken. 

gözleri dalıyor. 
gözleri doluyor.
gözleri ıslanıyor.

mahallemizin çocukları artık aşka inanmıyor. oysa hepsi evli ve en az iki çocuklu. ikisini bu sabah zor tanıdım. mithad abi dediler. elime sarıldılar. daha dün sümüklerini yiyorlardı! şimdi hepsi afili delikanlı. keza dünkü mesire ve piknik yerleri şimdi rant ve betonarme tarlası. 

dünya değişiyor.
dünya ısınıyor.
dünya batıyor.

ama ömür geçiyor. çabuk geçiyor. bir de işte hep beklemekle geçiyor.
şimdi misal bu 40 derece temmuzunda kuzeyli rüzgarları bekliyorum.
ama hep seni. daima seni. 
diyorum ki ;
gel vicdansız. gel insafsız!
.



9 Temmuz 2017 Pazar

yitik

değirmen diyorlar adına. şirin, rüzgarlı bir pastane. doktoru bekliyordum. çok erken gelmiştim. beklerken üç kere yer değiştirdim. garson gıcık oldu. ama rahat değildim. bahçede üşüdüm. içeride bunaldım. hayatımda böyle işte dedim doktora gelince. rahat edemiyordum bir türlü. ara'daydım. kaybolmuş gibiydim. aslında hep öyleydim.
hem ilginçtir bugün yolla, yolda olmak ile ilgili hiç tanımadığım iki farklı kişinin yazısını okudum. kendi yolumu hayal ettim. bulamadım. yol'umu kaybetmiştim. hatta var mıydı? ondan da emin değildim.
ama tek ben değildim yolunu kaybeden. değirmen'e giderken cins bir köpek takıldı peşime. istanbul temmuzunda nefes almak için oturduğum bankta diğer iki kişiyi değil de beni seçti. önce şöyle bir kokladı, bir süre gözümün içine baktı. sonra kaşınmaya başladı. huylandım. yürüdüm. peşimden geldi. bir o öne geçti, bir ben. bir yandan beni kesiyor, bir yandan kaybettiği bir yeri ya da yiyecek bir şeyler arıyordu. 
önceleri sinir oldum bu takibe. sonra garip bir şekilde hoşuma gitti. yolunu kaybetmiş iki faninin ortak yolunu yürüyorduk sanki. galiba karnı da açtı. bakkaldan bir şey alıp versem ne yerdi ki ? biraz daha takip eder bırakır dedim. bırakmadı.
sonra bir adama rastladık. sabahın sekizinde elinde koyun bokuna benzer kedi-köpek maması. bizim cins'i çağırdı. 
adama dedim "deminden beri  yiyecek bir şeyler arıyordu. iyi ki rastladık size"
"onun nasibiymiş" dedi adam gülerek.
ama yemedi bizim cins. bir kaç kez yanına çağırdı. yok, inatçı çıktı bizimki. adam bozuldu, söylendi. 
oralı olmadı cins, beni takip etmeye devam etti. lakin yolda kadınlar korktu. hatta bir tanesi köpeğinize sahip çıksanıza diye beni azarladı. ne diyeceğimi bilemedim. manasızca yüzüne baktım. cins de durdu. o da bir şey demedi. sadece baktı. 



sokaklar geçtik. kaldırımlar aştık. metro kavşağında durduk. lakin benimle geçmedi karşıya. uzun uzun baktı bana. ben de ona. alıp götürsem götürecek yerim de yurdum da yoktu. galiba gücümde. pazar gezmesi sonrası beşiktaş iskelesinde ayrılamayan iki yeni sevgili gibiydik. aniden döndüm ve yürüdüm. bir kaç adım attım. dayanamadım. döndüm. çok hüzünlü bakıyordu it oğlu it! bir kaç adım daha. hala bakıyordu. üçüncü ve son kez. hala...
.
aslında bu akşam hem ortaokulda hem lisede sıra arkadaşım olan kemal'i bir türlü ısınamadığım, hiç denecek kadar az kullandığım facebook sayesinde seneler sonra nasıl bulduğumu, birbirimizden habersiz ama şaşırtacak kadar benzer olayları nasıl ve hem de tarihi tarihine yaşadığımızı, bir bankta hiç tanımadığı insanlara tüm hikayesini anlatan forrest gump'ı, lise birdeki tek toplu fotoğrafımızı, o fotoğraftaki maviye çalan gri süveterimi, şamil'in gözlüklerini, sazlıklardan havalanan ilhan irem'i, meydandaki çınar ağaçlarını, her saniye ve hızla değişen dünyada nasıl aynı kaldığımızı anlayamadığımı anlatacaktım. ama hayat işte.. çok da şey yapmamak lazım!

29 Haziran 2017 Perşembe

acil

oldum olasi sevmemisimdir kamu binalarini. duygusuz ve insani bogan bir hava hissetmisimdir iclerinde her zaman. hele ki söz konusu hastane binalarıysa. her daim nefes almakta zorlanirim bu gri duvarlar arasında. bir de alabildiğine soğuk gelirler bana. ne var ki bu 40 derece haziranında serinletmiyor bu soğuk. 
.
şimdi işte. acil servisin bekleme salonundayım. kırmızı ışıklı panoda tüm hastalara acil şifalar dileniyor. başka acillere göre çok sessiz burası. garip. benim işim acil değil. hasta da değilim. düşünceliyim. çok düşünceli. on gündür, üç haftadır, iki aydır ve aslında yıllardır düşünceliyim. çıkmaz bir sokakta yürüyorum. çıkışın olmadığını bilerek. hem mağlup hem mağrur. duvara toslamaya az kaldı. umursadığım duvara çarpmak değil. bile bile ve niye hala yürüyorum. sanırım bunu düşünüyorum. dün izlediğim filmde nicole kidman ; "iş, düşüncenin baş düşmanıdır" dedi. çünkü üç işte birden çalışıyordu. unutmak istedikleri vardı. geçmişi vardı. ama geleceğinin olmadığını biliyordu. sadece kalan zamanını olabildiğince iyi geçirmek istiyordu. profesör arkadaşı ise işini ve eşini kaybetmişti. bu "arıza" kadını bulmuştu. mutluydu. ve sanırım mutlu öldüler....
ama biz mutlu değiliz doktor....
olamayız da...
oysa bu şekilde kusarcasına yazdıklarımdan mutlu olduğunu söyleyen arkadaşlarım var.  elbet iyi niyetlerinden şüphem yok. lakin görüldüğü üzere buram buram kasvet ve bulantı kusuyorum burada. eskiden arada iki güzel şey yazayım diye kasardım. sonra bunun beyhude bir eylem olduğunu gördüm. içimden ne taşarsa onu yazıyorum şimdi. açıkçası kimse umurumda değil. içim bu benim. ha dışım daha farklı. nasıl bir genetiğim varsa artık. içim dışım bir değil senin anlayacağın. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. hoş iyi ve kötü kavramını kaybedeli çok oldu. yine de fazla uzağa gitmemiş olacak ki kendimle kavgalarım devam ediyor...
.
acil servisteyim hala. ama beklediğim hasta başka bir serviste ameliyatta. yalnız olmadığını göstermek için toplandık. biraz sonra dağılacağız her birimiz bir yana. aslında o kadar yalnız ve benciliz ki...
o kadar.
.
mutlu değiliz doktor!

26 Haziran 2017 Pazartesi

patates

sabahın beş buçuğu. yeni mahallemde ilk bayram sabahı. tuhaf.
nasıl anlatmalı?
çölde suya hasret bedevi misali. ya da mecnun'un leyla'ya aşkı. yahut bülbülün güle yanması gibi. canım öyle patates kızartması istiyor ki. öyle. 
gözümden ve dahi en kılcal damarlarımdan akan uyku değil de her zamanki üşengeçlik. patatesi kızartamıyorum. TRT müziği açıyorum. solistler geçidi. neşe karaböcek. zekai tunca. emel sayın. lakin uykuda zihnime  dolanan şarkıyı bulmama yardımcı olamıyor hiç biri. son vakitlerde ne çabuk unutur oldum. az balıktan değil. yaşlılık da değil. yorgunluk. şimdilerde on yaşındaki çocuklardan dahi duyduğumuz. "hayat çok zor, çok yorucu bir şey anne! " duyanlara. duymayanlara. cengiz kurtoğlu. sonra adnan şenses. yüksel uzel. sibel can. solistler bitmiyor. geçip gidiyor. bir film şeridi gibi oysa ömür. cengiz kurtoğlu'ndan sonra İstiklal marşı. ve açılış. saat tam yedi sıfır sıfır. unutulmaz şarkılarda ise cem karaca. ama ben hala arıyorum uykumdaki şarkıyı.
umut fakirin ekmeği. 
ve de inanmak.
belki de sırf bu yüzden. sabahları işe giderken bir durak fazladan yürüyorum. sessizce ve ağır. spor olsun diye değil ha! hoyratça harcadığım zamanın kıymetini bilircesine. kimseye aldırış etmiyorum. ne şehrin gürültüsüne, ne de nefes almayı zorlaştıran çirkin beton yapılara. sadece gökyüzüne bakıyorum. bir umut kuşlar. bir parça bulut. sonsuz mavi. bizi kurtaracak olan. 
yoksa ne aşk. ne para! 



çünkü dün akşamüstü "mahallece aşka inanmıyoruz" yazıyordu kentsel dönüşüm canavarına teslim olmamış iki evden birinin duvarında. ben de buna inanıyorum. canım viktor. ben de buna. seni bilemem elbet. 
bu arada dün gece rüyalarımı yoran şarkıyı buldum sonunda
sonunda. 
uzun yola gider gibi..
.



19 Haziran 2017 Pazartesi

hazan

samimiyetine inanılan kısa bir cümle ne kadar yakınlaştırıyorsa iki insanı manasız bir hareket de aynı oranda uzaklaştırıyor. oysa şunun şurası ve hepi topu üç günlük dünya değil mi? 
hem dünya fani ölüm ani ya? 

dün akşam insanın içine işleyen müziğine hayran ve hatta hasta olduğum hazan mevsimi’nde cemal'e ne diyordu recep dayı;


 "evlat, bu dünya boş. her şey boş. önemli olan giderken arkandan hoş bir sada bırakmak.

hoş bir sada.
eyvallah Recep dayı. eyvallah.

16 Haziran 2017 Cuma

az

etrafımda daha az eşya olsun istiyorum. ve daha az insan. kalabalığa tahammül edemiyorum artık. eşyamın yarısını taşınmadan önce, kalan yarısını da taşındıktan sonra attım. hala atılacak bir dolu eşya, ıvır zıvır bir çok şey var. hissediyorum. 
bu sabah mesela 06:03 de uyanıp 18 yıllık kontratları, satış sözleşmelerini, sağlık karnelerini, garanti belgelerini, bilimum senetleri ve dosyaları yırtıp attım. keşke diyorum tüm hüsn-i zanımızla hayatımıza kattığımız lakin fevkalade yanıldığımız insanları da gecenin üçünde kalkıp bu çeyrek asırlık evraklar gibi atabilseydik. ama olmuyor. 
olamıyor. 
rehberden silmekle yitip gitmiyor hiç bir şey. gönül yarası geçse de izi kalıyor. dost diye bilip kardeş diye sevdiklerinin üç günlük, küçük dünya hesaplarındaki samimiyetsizliğine mi yoksa bu kadar kör ve saf olduğuna mı yanacağını bilemiyor bazen insan. sabahın dördünde azalmak istiyor sonra. buhar olup yok olmak. 
oysa boş. 
bom boş. 
her şey. 
her kez!
her dem..

işte ben tam bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş. ama tam anlayamadım. kimdir. necidir. hatun yahut er kişi midir? yaşlı mı genç mi. yalnız mı kalabalık mı. güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? 
ama ne önemi var di' mi? 
bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. 
en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapılıp gittiğimde dank ediyor bu kafama. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen ve hatta abartılı seviniyoruz. 
ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. 

hem hayatın bizatihi kendisi çelişki değil mi zaten? 

yaşam ve ölüm. 
gece ve gündüz....

belki de salt bu yüzden sevgilim;
az'altmak lazım..
 az'almak.

15 Haziran 2017 Perşembe

dolu

önce güneş açtı sonra gök gürledi nihayet doluyla karışık yağmur yağdı yahut yağmurla karışık dolu sonra yine güneş açtı ben ölmek istedim yok hayır tam olarak öyle olmadı önce ben ölmek istedim güneş zaten hep vardı evvela hava karardı gök gürledi sonra dolu bastırdı peşinden de yağmur ama gök öyle gürlüyordu ki korktum ölmekten vazgeçtim sonra güneş açtı ben model dinlemek istedim yok yine olmadı aslında bir şiir yazmak istedim cansever'in hatırına, hilmi bey'in ruhuna lakin son vermiştim bir kış gecesi o zaman en iyi bildiğim şeyi yaparım dedim ve seni özlemeye başladım lakin öyle bir özlemek ki adını unuttum yemin ederim işte o vakit gerçekten ölmek istedim ama öğle arası uyuyamadım dışarıda zerzevatçı yeni mahsül satarken önce bulutlar kapladı ruhumu sonra gök kükredi aniden etrafa kırmızı mavi ışık'lar saçıldı kuşlar kaçtı ben kaçamadım ıslandım çok ıslandım ama özlemekten vazgeçmedim yemin ederim
.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

yapacak hiç bir şey yok*

tam üç mayıs önce yazmışım aşağıdaki yazıyı. unutmuşum. ama hisler aynı. değişmemiş hiç bir şey. okuyunca hatırladım. içinde 2011 kasımından ve 2009 baharından bir iki paragraf. 
sıkışınca, sıkılınca, başedemeyince hep başka yerlere yansıtırız ya öfkemizi? ben işte kendimden sonra en çok pazar günlerine bir de bu bloga sataşırım. 
uzmanlar bağımlılıklarınızdan öyle pat diye kurtulamazsınız diyor. ben de o hesap bir süredir yazmayarak, hatta bloga uğramayarak, canım çok yazmak isteyince de mutedil kıyıları okumayı sevdiğini düşündüğüm, bir şekilde yolumuzun kesiştiği uzak-yakın dostlara blog niyetine mektup yazarak bitirmeye çalışıyorum bu bağımlılığımı!
sonu ne olur? yahut sonu olur mu bilmem.
bi'lodos lazım şimdi. bi'kürek. bi'kayık...


11 Mayıs 2014 Pazar


sütlü kahve


sırf alışkanlıktan yapıyorum. çok aramadığım halde sanki müptelasıymış gibi az şekerli kahve içiyorum her pazar. saat tam on birde. bazen geç kalıyorum. on bir buçuğu buluyor. ama ne olursa olsun, bana hiç bir tat ve renk katmasa da sanki içmezsem ölecekmişim gibi mutlaka içiyorum o kahveyi. ve yaz kış her cumartesi akşamından bu pazar sabahı parka gidip koşacağım diye söz veriyorum  kendime. fakat sabah olunca bırak koşmayı, beşyüz metre ötedeki markete bile arabayla gidiyorum her defasında. tam beş senedir şaşmadı bu durum.  belki fikrimi değiştiririm diye eşofmanlarla gidiyorum bazen. lakin nafile. kendime söz vermeye ve onları tutmamaya devam ediyorum. özlediğim halde özlememişim gibi yapıyorum. güçsüz olduğum halde güçlüymüşüm gibi. 
biliyorum. kendimi ve çevremdekileri kandırıyorum. gözyaşlarımı kendimden dahi sakınıyorum. şarkılarla avutuyorum, bazen kanatıyorum kendimi. ama mutlaka bir iki satırını okuyorum sevdiğim roman karakterlerinin. film ve roman kahramanlarım arasında bir anlık tereddüdüm olsa da gerçeğimi bulmam uzun sürmüyor. bazen ekmel bey'i, bazen bay c.yi, bazı zaman raif bey'i okuyorum. ama yalan yok şimdi. en çok ekmel bey'i okuyorum. şimdilerde anlamsız gelen bu dünyada tek tutamağım, tek anlamım onlar artık. bir de şarkılar var elbet.

bu sabah da aynı şeyler oldu. sıradan hayatımın sıradan bir pazar günüydü. sanırım bugünkü tek farkı bunları yazmaya karar vermemdi. nedenini çok iyi bildiğim ama çözüm üretemediğim sebeplerden dolayı pazar günleriyle ve kendimle savaşım uzunca bir süredir devam ediyor. kahve alışkanlığım gibi oldu bu durum. ben çoktan alıştım da çevremdekiler için aynı şeyi söyleyemem. nedenini soranlara cevap vermiyorum artık. kaldı ki bilmek hiç bir şeyi değiştirmiyor. bunu müptelası olduğum danimarka dizisindeki replikten çok daha önce farketmiştim çünkü. 

"istemediğimiz halde bazı şeyleri yapmaya mecbur kalırız hayatta."

bazılarımız savaşçı, cesur olarak doğarlar şu hayata. bazılarımız da benim gibi.
belki masumiyet ve kader'in bekir'ini izlemeseydim bu kadar kaderci olmayabilirdim. o vakit belki ; kaderimiz bu deyip usul usul yürümezdik başımızı öne eğip.

sabah markete giderken yol kenarındaki brunch insanlarını izliyordum bir yandan. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. kaybedeli çok olmadı bu hissi. belki de çok oldu. hatırlamıyorum. en son ne zaman böyle iştahla okuyup tutkuyla bir şeyler yemiştim bilmiyorum. sigara dersen zaten birbirimize eziyetten başka bir şey değildik. sonra bir gün belki dedim yazarsam değişebilir bir şeyler. belki yazarsam..
ama değişmedi. katlanarak arttı içimdeki boşluk. çaresizlik ve eksilik hissi. tam tamamlandığım dediğim vakitte içine düştüğüm imkan-sız(ı)larım. yaralanma ve yaralamalarım.
ama işte sen de biliyorsun ki bazen..
bazen işte sevmek kâfi gelmiyor bayım.
insanız sonuçta. hata da yaparız. aklımız da karışır. duygusalız hem.
hayallerimiz vardır gerçekleştiremediğimiz. ve zorunluluklarımız bir pranga gibi. bilirsin ayaklarımızdan çok zihnimize vurulmuş prangalar. ödenmesi gereken faturalar. sunulması gereken raporlar. işe gidip eve dönmek gibi sıradanlıklar vardır hayatımızda. sonra okumamız gereken kitaplarımız. izlememiz gereken filmlerimiz ve dinlememiz lazım gelen şarkılarımız vardır sırada bekleyen.
lakin hayat beklemez. geçer gider.
son tahlilde herkesin olduğu gibi benim hayatım da bir roman bayım.
ama ne roman!

.
* sezen aksu - ah istanbul

14 Mayıs 2017 Pazar

olsun

pazarın dokuzu. bir simitçi kahvesindeyim. açık olan televizyonda sertab erener dinleyip telefonumu şarj ediyorum. dışarıda canım insanlar. ellerinde çiçekler. annelerine koşuyorlar. oysa daha dün annemizin kollarında yaşarken çiçekli bahçemizin yollarında koşuyorduk. şimdi her şey para. her yer kapitalizm.
eski günleri özlüyorum. 
sanırım. 
yaşlanıyorum. 
hayır! nostalji damarımın kabarması değil asıl sebep. eller. ellerim beni ele veriyor. bir de içine yuvarlandığım şu anlamsız boşluk. devam etmenin manasızlığı. her bahar içinden çıkamadığım mayıs sıkıntısı. bak işte, bir mayıs daha gidiyor ömürden. daha kaç mayıs katlanırım? bilemem.
bildiğim. bu kadar hüzün bünyeye zarar.
zaten doktor da öyle diyor! doktor kim? kalbi bu dünyadan daha büyük, güzel bir insan.  "şarkıların, her gün yazman güzel de hepsi hüzünlü be selim."
oysa böyle olmasını ben istemedim. belki ekim, belki bu lanet pazar günleri, belki ekmel bey'i okumam. ya da ve belki de başka şeyler buna sebep. çok şeyi olduğu gibi bunu da bilemiyorum.
bazen de öyle özlem yüklü oluyorum ki neyi özlediğimi bilemiyorum. insan neyi özlediğini bilmez mi? 
ben mesela bilmiyorum.
içimde ara ara dalgalanan hissin meylinin neye ve kime olduğunu.
ama şunu istiyorum.
basit işlerle, misal bağ ve bahçeyle, evin bozuk olan kapısını tamir etmekle, köy ya da kasabanın en yaşlısının anılarını dinlemekle, sessizliğini şakıyan kuşların ve hışırdayan ağaç yapraklarının bozduğu taşlı yollarda yürümekle, şehirden gelecek mecmuanın son sayısını yahut el yazmalı, posta pullu gerçek bir mektubu beklemeyle geçecek günler.
.
son tahlilde ve galiba gitmek lazım.
sessiz.
"kim"sesiz.
hemen şimdi.
.