30.12.2017

yeni yıldan önce son çıkış


28.12.2017

episode I : yaşar

böyle yağışsız, soğuk kış günleri yaşar dinlemeli insan. niye bilmem. ama öyle. çünkü her şeyin, her zaman bir sebebi olmamalı. zaten bizi öldürecekse bu nedensellik öldürecek bayım. oysa üstadın dediği gibi elmanın bizi sevmesine hiç lüzum yok. hem bak; kuşlar öyle mi? tüm içgüdüleriyle uçuyorlar. soğuk, yağmur, kar, fırtına demeden. güneyden kuzeye, doğudan batıya. üstelik V şeklinde. hem ne güzel? evet bir kez daha ölgün sarı ışıkların ve bir otobüs dolusu yolcunun önünde itiraf ediyorum bunu. çok kıskanıyorum kuşları. ama ve hayır yaşar’ın bununla bir ilgisi yok. sadece böyle soğuk ve yağışsız havalarda biraz olsun içimiz ısınsın istiyorum. şarkılardır çünkü iklimi akdeniz yapan. ruhumuzun baş köşesine kuzine soba kurduran. ha dersen ki; hayatı yaşanılır kılan nedir peki? o vakit, edebiyat derim tek celsede. edebiyat.
.
29.12.2017

episode II : yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl sizlere kutlu olsun

bir otobüs dolusu insan. biri hariç hepsinin yüzü asık. yahut ha asıldı ha asılacak. fakat tüm bu insanlara ve sanki dünyaya inat tüm uzuvları ile neşe saçan orta sıradaki sarışının gözleri ve yüzü öyle içten gülüyor ki; yeni yılı hakkıyla kutlayan, kutlayacak olan tek otobüs belki büykşehir hatta bölge sakini o olacak belli. hafta boyu, içinde ve dışında bulunduğumuz şirketlerde çekilişler yapıldı, karşılıklı hediyeler verildi. eski yılın bu son iş akşamında kocaman yapay gülücüklerle iyi seneler dilenip, seneye görüşürüz esprileri patlatıldı. kaçanlar kurtuldu. kaçamayanlar benim gibi enkaz altında kaldı. kim bilir? belki şu bir otobüs dolusu insan da az önce bu yapaylıktan nasibini almıştı. ama şimdi mutsuz ve kös kös bu yoğun akıcı boğaz trafiğinde evlerine gitmeye çalışıyorlardı. giderken akıllarından kim bilir neler geçiyordu. herhangi bir milli takımın ciddi teknik direktörü görünümlü kır saçlı abi otobüsün kapısında tüm ciddiyeti ve bütün vakarıyla, dimdik duruyordu. belli ki ciddi şeyler düşünüyordu. hemen karşısında ise akutçu mahruki'ye benzeyen küpeli abi de dışarıdan gelebilecek olası tehlikelere karşı tetikteydi sanki. pür dikkat dışarıyı izliyordu. bir süre sonra solumda muhteşem bir güzellik fark ettim. o'nu daha önce hiç böyle görmemiştim. belki o hep öyleydi de ben böyle bakmamıştım. bilemiyorum. ay dolun vaziyetteydi. ışıklarını cömertçe boğazın lacivert sularına yansıtmaktan hiç çekinmiyordu. anlaşılan o ki; bir kaç gün sonra havai fişeklerin yaratacağı her türlü kirliliğe karşı aceleci davranmış, iki resmin arasındaki iki bin on sekiz farkı bizlere sunmak istemişti. ya da....
.
30 aralık 2017

episode III : otomobil uçar gider

yeni yıldan iki gün gerideyiz. eskisinden 52 hafta ilerde. sekiz yolcu kapasiteli sarı dolmuşun en arkasında, en sağdayım. erken ineceğim. zahmet verip eziyet çekmek istemiyorum. sol köşemde telefonla konuşan kıvırcıklı saçlı genç adamla aramıza oturacak iki kişiyi bekliyoruz. diğer koltuklar dolu. öndeki üçlüde genç bir çift ve kocaman, bordo valizleri var. şoförün yanında da saçlarını topuz yapmış kumral bir kadın. yanımdaki boşluğa önce ceyar şapkalı, kirli beyaz sakallı bir abi geldi. peşinden ince telli kumral saçları omuzunda, koyu pembe montuyla bir kadın oturdu. şimdi kalkış için hazırız. ama kaptan yok. arkada kahya ile çene çalıyorlar. ceyar şapkalı huzursuz. 
“nerde bu kaptan. doldu işte dolmuş” dedi. 
kimse bir şey demedi. ben hariç herkes başını sağa sola çevirip kaptanı aradı. 
“arkada gevezelik yapıyor” dedi topuz saçlı kadın. ceyar şapkalı hem sabırsız hem sinirli.
“çağırsanıza şunu”
aramızda cam var. fakat en yakın benim kaptana. benim acelem yok. yine de tak tak cama vurdum. saçları alnının üstünden dökülmüş, orman sakallı kaptan bize doğru baktı. 1 saniye (belki de bir dakika) geliyorum dercesine işaret etti. otuz saniye sonra geldi.
ceyar susmadı. “hadisene kaptan işimiz gücümüz var seni bekliyoruz kaç saattir” dedi.
elinde tespih, sağ şakağında çizik olan bıçkın şoförümüzden ceyar’a atarlanmasını boşuna bekledim. dolmuş racocuna ihanet edercesine gayet sakin; “geldim abi. şimdi uçarız” dedi.
sözünün eriymiş. bağdat caddesinde denize paralel slalom yapmaya başladık. iki gündür dinlediğim yaşar’dan özür dileyerek katy tiz’i patlattım telefonumda. çünkü hızımıza böyle bir şarkı yaraşırdı ancak. the big big bang.
sahil yolunda kanat takmış, uçuyorduk. şoför yanındaki, topuzlu kadın sanırım korktu. sağındaki siyah emniyet kemerini koparırcasına kendine çekti. çıt etti bir şey. emniyet kemeri takıldı. dışarıda yağmur ha yağdı, ha yağacak. hava öyle kapalı. lakin hızımız oldukça azami. neden sonra ani bir fren. annemden getirdiğim küçük turşu bidonu ayaklarımın altından kayarak genç çiftin valiziyle öpüştü. esmer saçlarını sağa yatırmış genç adam migros poşetine sarılı turşumu bana iade etti. teşekkür ettim. sonra kaptanla dikiz aynasında göz göze gelmeye çalışarak "biraz daha sakin kullansak, içimiz dışımıza çıktı kaptan" dedim. "tamam abi" dedi yine racona aykırı. ama bildiğini de okudu. iki dakika sakinledi. ışıklardan sonra bize yine slalom, yine formula bağdat. dört şeritli kocaman yolda adalar ve havarisine hava atıyorduk. bir sağdan, bir soldan. bazen de ortadan gidiyorduk. ki az ileride kan kırmızı ışıkları gördüm önce. sonra duran araçları. nihayetinde acı bir fren sesi duydum. gözlerimi kapatma ihtiyacı hissettim. öne durdu bir gidip geldim. yanık lastik kokusu sardı bütün istanbul'u. hatta dünyayı. neyse ki ucuz atlatmıştık. neyse ki. şoföre baktım. suratı trafik lambalarından daha kırmızıydı. yanındaki topuz saçlı kadın, kemerini çıkarırken "allah belanı versin senin" dedi ve hışımla indi dolmuştan. ceyar korkudan lal olmuş. kıvırcık saçlı adam “belliydi zaten bir bok yiyeceğin” dedi. ben bir şey demedim. sadece adalar'a baktım. 
.
.

24.12.2017

tren raylarını hep sevdim*

sıcak kompartıman içinde soğuk şehirlerden geçesim var. bu sabah. radyodaki sanatçı “olağanca zenci gırtlağıyla” aint no sunshine derken zihnime düştü bu fikir. düşmekle kalmadı gördüm de. 
...
lüks sayılmayacak orta halli bir kompartıman. yataklı. gözlerimizde geceden biriken uyku. konuşmuyoruz. sabah ayazında yol alıyoruz. kimi ıslak, kimi bembeyaz örtüyle kaplı kasabalardan geçiyoruz bir bir. sağına yatmış sabah uykusundaki kavak ağaçları. katılığından ve dik duruşundan ödün vermeyen elektrik direkleri. karnında güneşi saklamaya çalışan gri bulutlar. sessiz yolculuğumuzun yol arkadaşları. 
nereye gidiyoruz? 
belli değil. galiba doğu ekspresi. ama yakın değil uzak doğu’ya kadar gitsin istiyoruz. 
zira kimsesiz mutluluğumuz bunu gerektiriyor. 
çünkü gözler yalan söylemez. 
hem sessizliğimiz uykusuzluktan değil mutluluktan. daha önce hiç geçmediğimiz köprülerden, nehirlerden, güneşin içinden, karların üstünden mutlulukla koşuyoruz. mutluluk çünkü yoldu. sevgi emekti. kar, üç harfli bir yağış şekliydi. ve çok güzeldi.
.
bir yerde duruyoruz. buğulanan camda işaret parmağımla önce bir daire çizip sonra içini de siliyorum. açılan boşluktan dışarıya bakıyorum. sarıkamış yazıyor koyu mavi tabelada. dışarıda kar atıyor. lapa lapa ama hiç acelesi yokmuş gibi sakin yağıyor. gözlerim dalıyor. farkında değilim. bunu sen söylüyorsun. hayırdır diyorum. hayır. çocukluğumun soğuk gecelerini anlatıyorum sana oracıkta. her yeni detayda gülümsüyorsun. sen gülünce içim ısınıyor. dünya daha sıcak bir yer oluyor. açlık, sefalet ortadan kalkıyor.
.
neden sonra trenimiz hareket ediyor. öncesinde kulakları sağır eden düdüğü çalıyor. peşinden bir tıslama sesi ve sarsılıp gıcırdayan tekerler. ritmi gittikçe hızlanan teker sesleriyle ağır ağır ilerliyoruz. aniden öne atılıp kolumdan tutuyorsun "eskisi gibi mektup yazsana bana" diyorsun. 
"burada mı? şimdi mi? "
evet n'olur?
çantamdan kağıt ve doğum günümde hediye ettiğin siyah dolmakalemi çıkarıyorum. yazmaya başlamadan önce her noktasını ezbere bildiğim yüzüne ama en çok gözlerine bakıyorum. gözlerinde çünkü kaybolmayı seviyorum. ve ben kaybolmazsam yazamam. bunu ikimiz de biliyoruz.
..
sevgilim,

ha deyince yazmak zor biliyorsun.
hani bütün sokak ve caddelerin ona çıktığı naif meydanları vardır bazı şehirlerin. işte tıpkı o meydanlarda olduğu gibi tüm düşüncelerim, yazdığım ve yazacağım bütün cümlelerim sana çıkıyor. ama ve yine de sana olan sevgimi kelimelerle anlatmak mümkün değil.
oysa ve şayet resmederek mümkün olsaydı seni anlatmak
önce rengini saçlarından alan kocaman bir güneş çizerdim göz kamaştıran güzelliğini anlatan
sonra beyaz, bembeyaz bulutlar çizerdim ulaşılamayacak yükseklerde ama bir tek benim görebildiğim ve ulaşabildiğim kalbinin yumuşaklığını, sevgi ile dolu olan genişliğini gösteren
anlatabilseydim şayet seni
yüksek, en yüksek dağını çizerdim ülkemin
ağrı dağı mesela, güneşe göz kırpan bulutlarla tokalaşan
anlatabilmek marifetse seni
uçsuz bucaksız bir deniz çizerdim rengini ve güzelliğini, dinginliğini gözlerinden alan
anlatabilseydim eğer seni
inadını, çocuk sevincini, hazır cevaplığını hırçın ve coşkun karadeniz dalgalarını çizerdim
seni anlatmak mümkün olsaydı şayet

şimdi ve hâlâ seni nasıl sevdiğimi anlat desen, yine anlatamam.
çünkü ben seni yaşıyorum.

bazı adamlar vardır
çok güzel yazarlar
bazıları çok güzel resim yaparlar, bazıları ise çok güzel konuşurlar
oysa ben sevgilim

çok güzel susarım gözlerinin derinliğinde

bir gün de diyorum hayallerimiz gibi büyükçe bir gemiye binelim. ve tüm dünyayı dolaşsın bu gemi. hiç durmaksızın denizler, okyanuslar aşalım beraber. sadece güneşin doğuş ve batış saatlerinde demirlesin ki her gün ilk kez görüyormuşçasına yine yeniden tanık olalım o muhteşem anlara.
ve ben o anlarda tekrar ve tekrar aşık olayım sana.
büyük hayaller kuralım sevgilim.
çünkü ben şimdi öyle yaşıyorum
                                        doğu ekspresi, 24.12.2017
..
sayfayı özenle dörde katlayıp sana uzatıyorum. hemen açıp okumak istiyorsun. ellerini tutuyorum.
"şimdi değil" diyorum. neden diye ama ve yine çok güzel bakıyorsun.
"sonra, ben yokken okumanı istiyorum."
 merak ediyorsun ama itiraz da etmiyorsun. "peki" deyip kağıdı özenle katlayıp, kalbinin üzerine saklıyorsun. gülümsüyorsun. ben bir kez daha aşık oluyorum sana. üşüyen parmak uçlarım ısınıyor. dışarıda karlar eriyor. dereler çağlıyor. nehirler taşıyor. içim içime sığmıyor.
o sırada  telefonum çalıyor.
çalıyor. çalıyor. çalıyor. elim bir türlü telefona gitmiyor.
"açsana" diyorsun.
gözlerimi gözlerinden ayırmadan elimi koltuğa uzatıyorum. telefon yok. bakıyorum hiç bir yerde telefon yok ama sesi kompartımanda artarak yankılanıyor. dönüyorum. sen yoksun. tren yok. kar yok. pazar güneşi odamın penceresinden içeri süzülmeye çabalıyor. telefonum ısrarla çalıyor.
.
.
bill withers - ain't no sunshine
.
* tezer özlü

21.12.2017

bu gece

balkanlar yine yaptı yapacağını. son gelen dalgayla aşırı soğuduk. ellerimize eldiven. boynumuzda atkı. 
şimdi.
dışarda kuşlar, içerde mahpuslar üşürler.
oysa bir turgut uyar dizesi ne güzel olurdu.
neredeyse kar başlar. 
birini düşünür gibi oluruz. biliyorum.
.
dijital, kırmızı sıcaklık göstergeleri sıfırın üstünde ama ve lakin hissedilenler hep sıfırın altında. hırıltıyla çalışan minibüs kaloriferinin kendine faydası yok. yağmur, karla karışık ön cama vuruyor. fakat silecekler bu akşam suskun. sevdiğim hoyrat sesi çıkarmıyorlar. ilginçtir etrafta pek korna sesi de yok. sadece ve az önce bir yeniyol ücreti ödeyip arkama oturan bej mantolu, esmer kadını dinliyoruz telefonun bu tarafında. çünkü öte tarafa hakim değiliz. şoför dışında beş kişi. akşamın çiseleyen karanlığında hep birlikte üşüyoruz. kaloriferin hastalıklı sesi öksürüğümü ateşliyor. oysa bugün 21 aralık. en uzun geceymiş. zaten oldum olası karıştırırım bu gün dönümlerini. tıpkı eskihisar ile topçuları karıştırdığım gibi. yahut anneannemin film izlemeleri gibi. kim kimdir, necidir, neyin nesidir. sorarım her seferinde. ama işte iyi ki kapitalizm! 
ne mutlu tüketen ve tüketilenlere! 
heyhat.
onlar olmasaydı yine bilemeyecektim bu gün dönümünü. oysa şimdi nasıl mutlu. nasıl bin atlıyım. akınlardaki çocuk gibi. 
hem.
en uzun gecenin hatrına yüz liralık herze bugün elli liraymış. 
yersen. 
yüzde yetmişe varan indirimler bile varmış. 
niçin?
çünkü bu gece yılın en uzun gecesiymiş. bu geceye özel fırsatlar sunuyorlarmış. 75 lira indirim bir tık ötemizdeymiş bu en uzun gecede. hemen incelemeliymişiz. yoksa kaçmazmış bu imkanlar. tüketicinin dostuymuşlar. özünde hepsi çok iyi insanlarmış. fesat olan bizim kalbimizmiş. hem mühim olan paraymış. insanlık zaten ardından gelirmiş. ve ilk reklamı veren hep kazanırmış. 
.
oysa bu gece.
cama vuran her damlada.
ben seni hatırlarım*
.




19.12.2017

eksik bir şey var*

belki de mozaik kekin yanındaki sade kahve kadar basit olmalıydı hayat-ımız
dinlediğimiz müzik kadar naif
izlediğimiz film kadar gerçek
okuduğumuz kitap kadar altı çizilesi belki de
ama olmadı
hiç bir şey yapmadan yorulduk
sevmeden aşık olduk
içmeden sarhoş olduk
bilmeden ahkam kestik
okumadan yazdık
yürümeden koştuk
telaşlıydık çok
ve yetişecek bir yerlerimiz vardı hep
kendimizden başka 
.
* eksik bir şey var-ezginin günlüğü

17.12.2017

çünkü güneş batıyor

sevgili doktor dün yollamış. ben az önce gördüm.
etkilendim.
önce sesten,
sonra müzikten.
ve nihayet sözlerden.
burada dursun istedim. belki başkaları da sever.
kim bilir?
.


.
LP - lost on you (Türkçe Çeviri)

14.12.2017

sabah

hani olur ya bazen. durduk yere, aniden, spontane ve bazen en olmadık yerde histerisi tutar insanın. mesela kahve. mesala çikolata. mesela .... (mesela fill in the blanks canım okuyucu her şeyi bloggerdan bekleme) 
.
işe geç kalmışım. otobüs saatinde gelmemiş. dolmuşlar dolmuş. yağmur yok, ama taksi de yok. küfür, kıyamet iki durak yürüdüm. neyse bir araç buldum. bacaklarını W şeklinde açmış, oturmak için kalan tek yere iki kişilik oturmuş üniversite öğrencisini azarla karışık ikaz ettim. oplandı. oturdum. şoföre parayı uzattım. şoför bir gözü yolda, vitesten boşalan sağ eli arkada para üstünü uzattı. camdan baka baka geliyorum. yolun kenarındaki parkta, egzos enflasyonu içinde kimi tempolu yürüyen, kimi koşan insanları gördüm. semt pazarcılarının, telaşlı hallerini sonra. karanlıkta daha bir canlanan kırmızı stop lambalarını ve yeşil trafik ışıklarını da hatırlıyorum. etraf alacakaranlık kuşağı. insanlar uyku mahmuru. ben dahil. japonya hariç. şoför sigara içemediği için huzursuz. radyosundaki iç ve dış gündem kursağına kadar yoğun. benim canım acayip müzik istiyor. ama nasıl? fakat kim? öyle herhangi bir melodi veya sıradan bir kişi kesmezdi. 
sonra işte; elektrik tellerinde sıra sıra dizilmiş minik kuşları gördüm. 
evrekaydı. 
belki çağrışım dalında en kötü oskardı. 
ama ve lakin her daim kalbimin birincisiydi. 
o bir dani. o bir klein.
buzlu su içmiş sesine ve canına yandığım. 
tabi ki vaya con dios istiyordum. 
öyle böyle değil, hem çok istiyordum. 
telefonumdaki tüm vaya con diosları dinledim. 
kesmedi. 
kotadan yeme pahasına youtube’dan da dinledim. 
yetmedi. 
işe geldim, çaydan kahvaltıdan önce yine vaya dios. yine dani. 
şimdi yazarken; hâlâ ve ısrarla; vaya con diiiioooss.
.
.

9.12.2017

rize turist çayı

hürriyet, günlük-müstakil-siyasi bir sedat simavi gazetesi iken bizim için en işe yaramaz kısımları olan seri ilanlar sayfalarını iki kanat şeklinde açıp salonun ortasına sererdi. sonra da bakkaldan aldığı sarı paketteki rize turist çayı ile kırmızı paketteki tomurcuk çayını gazeteye döküp özenle karıştırırdı. saatçi titizliğinde, yirmi yirmi beş dakika uğraşırdı. neler geçerdi aklından bilinmez. annem kızardı. ama ses etmezdi. çayı çok severdi çünkü. günde on beş yirmi bardak içmeden uyuyamazdı. eve misafir geldiğinde de kendi elleriyle demlerdi çayı. hatta bir gün mahalle kahvesinde kahvecinin acil işi çıkıp bir saatliğine kahveyi o’na bıraktıktan sonra artık mahalleli o'ndan ister olmuştu çayı. "kahveciler kaynar suyu boca ederek haşlıyorlar çayı" derdi dost meclislerinde. çayı önce bir yıkamak lazımmış. hafif ıslatıp süzdükten sonra demlenmeliymiş. yine çayı doldurmadan önce bardakları sıcak sudan geçiriyormuş ki, çayın sıcaklığı ve tadı kaçmasınmış.
çayı anlattığı gibi böyle bir sürü hatırasını anlatmayı severdi. çok da güzel anlatırdı. evde konu komşuya, kahvede esnafa anlattığı anıları bitmezdi. insanlar ağzı açık o'nu dinlerdi. ben de dinlerdim. bir gün o'nun gibi anlatabilecek miyim diye hayaller bile kurardım.
.
sözle değil daha çok hareketleri ile öğretirdi. dostluğa, arkadaşlığa önem verirdi. bir pazar günü beşiktaş maçı için ali sami yen stadı önünde buluşacağımız iş arkadaşı ile bir araya gelemedik bir türlü. şimdiki gibi telefon yok. iletişim sıfır. dön dolaş bekle. arkadaşı yok. maç başladı yine yok. girmedik maça. yanlış yerlerde beklemişiz birbirimizi. o da girmemiş maça. mutlaka gelmiştir buralarda beni bekliyordur düşüncesiyle. aynısını o da düşündüğü için ne maça girdik, ne eve döndük. maçın sonlarına doğru nihayet rastlaştık. son 15 dakikayı izledik.  kızmadılar, darılmadılar birbirlerine. dostlukları daha önemliydi çünkü. şimdi hatırlamadığım şekilde şakalaştılar birbirleriyle. yüzleri gülüyordu. bir tek ben gülmüyordum. çünkü beşiktaş kazanamamıştı. maçtan sonra tabi ki çay içmeye gittik. bildiği çok iyi çay demleyen bir çay ocağı varmış. ermeni mezarlığının arka sokağında. ben oralet içerken onlar orada bir kez daha demlediler dostluklarını.
.
israfı sevmezdi. neşet ertaş'ı ve paylaşmayı severdi. artan ekmek parçalarını ıslatıp, balkondaki kuşlara verirdi. günde iki paket maltepe sigarası içerdi. annem bu yüzden çok kızardı.

"emzik gibi ağzından düşürmüyorsun. bir gün öldürecek şu zıkkım seni" derdi.

kızmazdı. ama kendince itiraz ederdi.

"bırak hanım allah'ını seversen. şu üç günlük dünyada, üç paralık keyfimiz var. onu da burnumuzdan getirme" derdi gülerek

zekiydi, çalışkandı ama çok ileri görüşlü bir kadın değildi annem. daha çok günlük düşünürdü. yarına yarın olunca bakarız derdi. ama haklı çıktı. doktorlara göre her gün iki paket devirdiği sigara yüzünden, dayıma göre ise kaderden öldü babam.

şimdi. salonun ortasında, halının üzerine dünya gazetesini açtım. üzerine önce sarı paketteki çayı boşalttım. sonra da kırmızı pakettekini. özenle karıştırıyorum.
.
.
neşet ertaş - gönül dağı

5.12.2017

karla karışık

yarın yağmur karla karışacakmış. öyle diyor haber bültenleri. saat daha erken ama kuşları gözlüyorum şimdi. hava iyice soğudu. üzülüyorum onlar için. kendim içinde üzülüyorum. galiba ve aslında daha çok kendim için üzülüyorum. şu karşı binada oturan kadın bana geçmişimi hatırlatıyor. yapmış olduğum yanlışlarımın kefareti gibi duruyor sanki. günde en az bir kez görüyorum o’nu. bazen çocuklarıyla bazen de yalnız başına arabasına binip gidiyor. ilahi adalet denen bir şey var. buna gönülden inanıyorum artık ve aylardır.
.
burada çalışmaya başladığımdan beri çok fazla çay kahve tüketmeye başladım. bugün misal; iki kupa nescafe, dokuz bardak çay içtim. az önce bir çay daha söyledim. radyoda vaya con dios çalıyor. ne vakit vaya con dios duysam geçmişimi özlüyorum. babam geliyor aklıma. eski evimiz. hafız, fiko, cağaloğlu yokuşu sonra..
.
bugün bir şarkının altına yazılan yorum gülümsetti beni. hayır, komik olduğu için değil içindeki masumiyeti, saflığı sevdiğim için gülümsedim daha çok. “emekli olunca kahvehane açacağım ve içinde sadece ömer faruk müzikleri çalacağım” diyordu genç arkadaşım. ben emekli olunca ne yapacağım hiç bir fikrim yok oysa.
.
yazları değil de kışları daha çok gitmek istiyorum. beni boğan bu şehri, işi, gücü, sabah erken kalkmaları, akşam geç yatmaları, gürültü ve kalabalığı terkedip gitmek. sessiz ve sakin bir yer diyorum. deniz kenarında mesela. rüyalarımda böyle yerlerden dönüyorum dizlerim kan içinde. hep aynı filmlere ağlıyorum. ellerimi yazarak ısıtmaya çalışıyorum. ve bir gün belki diyerek umut ediyorum.
.
radyoda vaya con dios’tan sonra madonna ve tom waits sırasıyla. ve şimdi de haberler. yarın diyor, karla karışık yağmur varmış istanbul’da.
.

ney zen

ney dinler misin? sen de b12. ben diyeyim güneş” dedi. akla ve ruha iyi geliyormuş. zihni açarmış. hem yazma serüvenime de katkısı olurmuş.
.
normalde biraz inat, çokça titiz biriyimdir. her söyleneni hemen yapmam. önünü, ardını hesap etmeden, kolay-zor ayırmadan kafama yatmayan hiç bir işe girmem, hiç bir şeyi yapmam. ama bu sabah hiç düşünmeden, ofise girer girmez youtube’da ney dinletilerini açtım. öğlen oldu hala dinliyorum. bir yandan da çalakalem, geceden başlayıp devam eden yağmur gibi aralıksız yazdım. dört yıl önceki gibi değilim. bu kez daha kararlıyım. iki hikaye toparlayıp göndereceğim yarışmaya. kazanmak önemli değil demeyeceğim. lakin asıl önemli olan yıllardır kendi kendimi oyaladığım bu yazı serüveninin bir yere, bir duruma evriliyor olup olmadığını görmek.. belki diyorum bu yarışma dalgasına ayırdığım on-on iki tane öyküyü bir kitap haline getirmek ileride.
sonra...
sonrasını düşünmedim.
.
ama şimdi bu notu buraya bırakıp ney dinlemeye gidiyorum.

aralık 5, 2017 istanbul
sağanak yağmurlu.


.




3.12.2017

sene 1945 onlar da hep insandılar*

az sonra başıma geleceklerin bilinciyle önce telefonumdaki onsekiz şarkılık sezen listesini açtım. peşinden başımı geriye doğru, sırtımı verdiğim kırmızı duvara yasladım. güneşin yüzümün her yerini kavradığından emin olduktan sonra da gözlerimi kapadım..
.
yolculuğun başlaması an meselesiydi. ama yolcuğun yeri ve yönü hakkında hiç bir fikrim yoktu. mahalle hatta şehir her zamankinin aksine, şaşılacak kadar sessizdi. yalnızca, komşularımın hiç bir vakit vazgeçmedikleri pazar ritüellerinden kızartma kokusu. hissedilir derecede savrulmuştu ortalığa. cılız bir iki çocuk sesini ve karşı otelin gece gündüz çalışan havalandırmasının uğultusunu saymazsak bir terkedilmişlik havası hakimdi sokağa.
.
asfalt yerine, birbirine benzemeyen şekilsiz, mavi,beyaz taşlarla döşenmiş eğimli yolda çift kale maç yapan çocukları görüyorum. içlerinden bir tanesi benim. hararetle kırmızı, plastik bir topun peşinde bir aşağı, bir yukarı koşturuyoruz. sesimiz, ensesine koyduğu bir sopa yardımıyla iki omzundan aşağıya sarkıttığı, yuvarlak tepsilerdeki yoğurtları satmaya çalışan çıngıraklı yoğurtçuyu bastırıyor. sesinin yetmediği yerde elindeki çıngırağı sallıyor. peşinden bazı hecelere basarak, bazı harfleri de uzatarak “yoğurtçieeee, haydeeee yoğurtttttt” diye bağırarak yokuş yukarı gidiyor. aşağıdan, çarşı iznine çıkan, baştan aşağı koyu yeşil elbiseli askerler dörderli, beşerli gruplar halinde geliyorlar. topu bırakıp askerlere yaltaklanıyoruz. kimimiz sağ elini, kimimiz sol elini avuç içi yere gelecek şekilde alnımıza koyarak sayısız kez ; 
“asker abi merhaba, asker abi merhaba” diyoruz birer papağan gibi.
askerlerin kimi bizi iplemiyor, kimi sadece gülerek geçiyor. ancak bir iki tanesi bizi ciddiye alıp esaslı bir asker selamı verdikten sonra karadut sokağının aşılmaz gibi gözüken rampasına tırmanıp gözden kayboluyorlar. aynı askerler bu kez ertesi sabah, erken saatlerde beyaz fanila ve koyu yeşil pantolonları ile “yaylalar yaylalar” diyerek dünden daha kalabalık ve belli bir düzende üstelik koşarak geçiyorlar sokağımızdan. askerlerden sonra aralıksız süren bir havlama ve peşinden "anneeeeee" diye bağıran bir çocuk sesi. okula giden aşağı mahalle çocuğu kenan bu. annem elinde bir bardak suyla yanına gidiyor. 
“korkmuşsundur evladım. al bir yudum iç” diyor.
kenan’ın suyu içip içmediğini göremiyorum. biraz sonra kenan’ın, ondan önce de askerlerin gittiği yoldan yaklaşık yirmi dakika süren okul yolculuğuna çıkıyoruz hafız ve fiko ile birlikte. okul dönüşü çantayı fırlatıp kol ve bacakları ikişer beyaz şeritli, lacivert eşofman takımlarıyla sokağa koşuyoruz. ender abilerin erik ve elma ağaçlarını kale olarak kullandığımız yol kenarındaki şekilsiz bahçesine giriyoruz. hafız,fiko ve ben hazırız. muzo ve yadik de geliyor. sırayla kaleye geçiyoruz. ender abi’nin çektiği şutları kurtarışımıza göre puan alıyoruz. gol yiyen sıradakiyle değişiyor. sol tarafıma gelen ilk şutu artistik bir atlayışla kurtarıyorum. 
“bravo diyor ender abi 3 puan.”
benden önce kaleye geçen muzo; 
“ama abi aynı kurtarışa bana 2 puan verdin” diye itiraz ediyor. tam o anda zayıf olan sağıma gelen top gol oluyor. hışımla muzo'ya bakıp kaleyi fiko’ya teslim ediyorum. karnım acıkıyor. anneme gidiyorum. annem daha domatesi ikiye ayırırken müthiş güzel bir koku yayılıyor mutfağa. bu kokuyu seviyorum. yarım domateslerimi ve ekmeğimi alıp bahçe duvarına oturuyorum. liseye giden hatta onlardan da büyük afili abilerin yolun iki kenarına çektikleri kırmızı çamaşır ipiyle oluşturdukları voleybol sahasındaki maçlarını izliyorum heyecanla. bir yandan da belki adam eksilirse beni de çağırırlar diye umut ediyorum. küçük olduğumuz için bizi aralarına almıyorlar. ancak adam eksikliğinde, o da en arkaya fasulyeden koyuyorlar. domates kokusuna ağır bir kızartma kokusu karışıyor. o da güzel kokuyor. biber kızartması. sonra derinlerden bir ses. aliiii, aliiii. heyecanlanıyorum. mustafa abi yoksa voleybola mı çağırıyor beni? ama sesi niye bu kadar ince. hem bana niye ali diyor?
.
alii, aliii pas versene oğlum.
gözlerimi açtım. güneş gitmiş. biber kızartması olağanca ağırlığı ile duruyordu.
alt sokağın çocukları top oynamaya çıkmışlar.
sezen, aynalar’ı söylüyordu.
.
sezen aksu - aynalar

2.12.2017

mutluluk sadece 8 harf

ne diyebilirim ki şimdi sevgilim
şehrin en sessiz yerinde
yüzümde şefkatli bir aralık güneşi
aklımda tertemiz hayalin
ruhumda dinmeyen bir müzik
inanmayacaksın ama mutluyum
hem ne çok
yokluğunda necip fazıl’ı kıskandıracak kadar
.
oi va voi - ladino song



29.11.2017

merak

sabahtan beri ince ince, bazı hızlanarak, bazı çiseleyerek yağan keyifli bir yağmur var burada. sonra oradan oraya koşturan kuşlar. çok mutlu görünüyorlar. ya da bana öyle geliyor. bilemiyorum. sanki benim dışımda herkes mutlu gibi. peki ya sen?
sen nasılsın? görüşmeyeli.
.
melody gardot - if ı tell you

24.11.2017

yarın gidip bir sardunya alayım kendime

akşamın alacasında ezbere bir hüzünle gidiyoruz.
dışarının soğuğu ve içerinin sıcağı.
buğulanan camdan gözükmüyor hiç bir yer. hiç bir şey.
ama ellerim yine. düşüncelerimden daha soğuk.
oysa hayatım bu aralar karanlıkta el yordamıyla aranılan bir eşya gibi. 
belli belirsiz. bir var, bir yok.
kuytusuna sığındığım sözcükler. bazen çok uzun bir hayal kırıklığı.
sessiz bir çığlık gibi. onlara inancımı yitirmem an meselesi.
galiba ihtiyacımız olan şey uzun bir yolculuk, sevgili anna.
bir ucu marakeş’e dokunan.
bazen de tuhaf şeyler takılıyor aklıma. 
mesela benim niye hiç bitkim, bir çiçeğim yok yetiştirdiğim?
hatırladığım ilk ve tek bitki. pamuklara sarmaladığım fasulye.
ilkokul iki miydi yoksa üç mü? 
annemin vita tenekelerindeki çiçekleri bir de. 
bir çiçeğe su vermek nasıl bir duygu anne?
yine mesela.
burada, elektrik direklerini değiştirdiler. teller artık yerin altında. ama kuşları kimse düşünmüyor. nereye konacaklar şimdi?
en iyisi yarın gidip bir sardunya alayım kendime.
.
lhasa - la maree haute

19.11.2017

bir pazar hayâli

bahariye’de saat on bir gibi güneş alan tek yerin sahibi. çayım yok diye önce beni sonra da kıvırcık saçlı bir hanımefendiyi eli boş gönderdi. esnafımız işi bilmiyor sevgili viktor. hem de hiç bilmiyor. pes etmedim ama. bir kaç adım uzaklaşıp bahariye’nin moda’ya uzanan boynuna şöyle bir bakıp geri döndüm.

 “kahvede mi yok” dedim bizim tembel esnafa.


türk kahvesi var beyim” dedi.


ne duruyorsun o vakit bir az şekerli” dedim.

babamdan miras girişkenlikle “bahariye’nin tek ve en güzel güneş alan yerindesin çayım yok diyorsun” diye muhabbete daldım. hayır, gönlüm ne kahve, ne de muhabbet istiyordu. sadece güneş. ilelebet güneş. daha önce söylemiştim. şimdi burada tekrar etmekte beis görmüyorum. üstad affetsin ama mutluluğun kahvaltıyla değil güneşle hem doğrudan hem dolaylı ama mutlak bir ilişkisi var.



şimdi işte sarı bir tramvay geçerken önümden güneşe doğru acemice bir sigara yaktım. acemice çünkü bu, yüz elli iki gün sonra ilk sigaram. bundan sonrasını ne zaman yakarım bilmem. çok sevdiğim için değil. bana güzel anılarımı hatırlattığı için içiyorum. bazen de bu muhteşem güneşin hatırına. ve çayın. ve kelimelerin. ve tabi ki müziğin.

esnafa döndüm.
esnafın çayı olmaz mı hiç? böyle böyle kaçırıyorsun müşterileri” dedim.
güldü. abi dedi (benden en az üç yaş büyük olduğu halde) tazelemem gerekti o yüzden çay yok dedim
ısrar ettim.
yedek demlik bulunduracaksın” dedim.
ses etmedi. nazikçe güldü yine.

ben bu olanları yazarken kahvemi getirdi. afiyet olsun deyip yanımdan ayrıldığı vakit bir fırtına koptu! ayak seslerinin moda’dan duyulduğuna dair bahse gireceğim çok hoş kokulu, kırmızı montlu kumral bir kadın geçti yanımdan. dikkatim dağıldı. ama ne dağılmak! sigarayı, yazmayı, kahveyi hatta dünyayı bıraktım. o andan itibaren dünyam bu gizemli kadın olmuştu. ne yazık ki yüzünü göremedim. hayal etmek zorunda kaldım. ki bu daha çok hoşuma gitti.

bir yetmiş boylarındaydı. atletik bir yapısı vardı. sporcu olabilirdi. en azından lise yahut üniversitede mutlaka sporla ilgilenmiş olmalıydı. köşeyi dönüp gözden kaybolana dek hakkındaki fiziksel ve ruhsal tüm tahlil ve tahminlerimi tamamlamıştım. misal sağ yanağında doğuştan kalma -ki o’na ayrı bir hava katan- küçük bir ben vardı. belli belirsiz bir iki de gamzesi. yine doğuştan olduğunu tahmin ettiğim, her kadının sahip olmak isteyeceği türden, hokka gibi diye tabir edilen çok güzel bir burna sahipti. yeşil gözleri, biraz kederli ama hâlâ aşka olan inancını yitirmemiş şekilde ümitvar bakıyordu. kumral saçları ne uzun, ne de kısa denilebilecek boyda, ensesinin biraz aşağısında omzunun az üstündeydi. ama ve sanki üzüntüden saçlarını kestiren tüm kadınlar gibi onunki de yeni kısaltılmış gibiydi. topuk seslerini tüm kadıköy’e  hatta dünyaya duyurmasının nedeni de bu kederli hali olabilirdi. o köşeyi döndüğünde sigaram kendi kendisini tüketmiş, güneş bulutların arasına girmiş ve kahvem soğumuştu. ama bu yolculuğa değerdi. bir yandan da düşünüyordum. oturduğumdan beri onlarca güzel kadın gelip geçmişti önümden. hatta bir kaçı ile göz göze gelmiş. karşılıklı gülümsediğimiz biri bile olmuştu. lakin bu kadındaki efsun hiç birinde yoktu. eskiden olsa amerikan filmlerindeki sahnelere özenti bir hareketle masaya bir miktar para bırakıp tıpkı bay c. gibi peşinden giderdim. ama bu kez sadece bu büyülü kadının hayalini kovaladım. 
yosun yeşili gözleri, gamzeli gülüşleri, kestane rengi saçları, kendinden emin, o asil yürüyüşüyle bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. ya o baş döndüren kokusuna ne demeliydi? zaten kadıköy'ü teyakkuza geçiren ayak sesleri ve o öz güvenli yürüyüşünden ziyade dünyamı ters çeviren o kokuya teslim olmuştum ilk önce. sanki görünmez bir trenin içinde seyahat ediyordum. içinde bulunduğum bu tren daha önce hiç görmediğim engin denizlerden, devasa köprülerden ve yemyeşil ovalardan olanca hızıyla geçiyor bu bende sevinçle karışık manasız bir hüzün oluşturuyordu. kulağımda daha önce hiç dinlemediğim bir müzik eşliğinde ruhum adeta bir alçalıp bir yükseliyordu.

tam o sırada dışarıdan bir ses abi dedi.
abi diye tekrarladı. kafamı kaldırdım. bizim tembel esnaf.
çayım taze. ister misin?

uyku sersemliğine benzer bir şaşkınlıkla bir esnafa, bir bulutların arasına saklanan güneşe, bir de efsunlu kadının gittiği yöne baktım. sessizce başımı iki yana salladım. aceleyle masanın üzerine bir miktar para bırakarak hayalimin peşinden koşmaya başladım.
.


16.11.2017

kendime ve orta dünya’ya notlar

sony walkmanlerimizde kitaro dinlediğimiz günler ne güzeldi?

herkes mindhunter diyor ama the night of müthiş bir dizi. müthiş. “lostçular” final görsün!

her kış bir tanpınar romanı okumak istiyorum. bu kışın kitabı; huzur.

hayatımda ilk kez stefan zweig okuyorum. bu zweig’in değil benim ayıbım elbet. şimdilik üç kitapla başladım. gerisi gelecek. gelmeli..

uzun, ama çok uzun mektup yazasım var. bu sefer kuşlar kesin kıskanacak.

ölmeden bir okyanus göresim var. bu artık hint okyanusu mu olur yoksa büyük okyanus mu olur bilemem. onu kaderim belirleyecek.

anneyle çay içip sohbet etmek. en az onunla didişmek kadar güzel.

babaya özlem. tarifi zor. hani kar yağmıştır. soğuktur. ama elleri buz kesercesine. öyle deli bir soğuk. sonra sıcak bir yere girersin. ellerin ısınmaya başladıkça acı acı sızlar ya. işte öyle bir şey.


15.11.2017

insanias multas in libro

pessoa’nın huzursuz kitabını* tembelliğimden okumadığımı düşünürdüm hep. oysa bu pazar yeniden okumaya başladığımda anladım ki; o ruh haline, o karmaşaya girmekten korktuğum için okumamışım bunca zamandır. sonra kitabı ilk aldığımı söylediğimde -ki bundan yaklaşık dört yıl önce- sevgili doktorun sözleri geldi hatırıma.

 “dikkat et mithad efendi. çok fazla kaptırma kendini. çok fazla okuma. azar azar oku” demişti soğuk bir kasım akşamı. 

belki de bilinçatımda bu sözler yer etmişti. bilemiyorum. lakin bu okumadan çıkardığım başka bir anlam daha oldu. ben istesem de istemesemde bizatihi o ortamda yaşıyorum zaten. sabah dokuz. akşam altı. tıpkı soares gibi. muhasebecilik, sonsuza dek benim kaderim. iki kanatlı, kocaman iki camın arkasından küçük dünyamı izliyorum çoğunlukla. hayaller ve çeşitli düşünceler içinde akşamı zor ediyorum. işle ilgili basit hesaplar yapıyorum bazen. dönem dönem işler yoğunlaşınca pencereyi ve dünyayı unutuyorum. ama çok az oluyor bu. gün boyu, üç yol ağızlı sokağı inceliyorum daha çok. ismini ve türünü bilmediğim ağacın yapraklarının renk değiştirmesini. tek tük geçen insanları ve arabaları. sonra sokağın arsız, serseri, birazcık güneş görünce asfalta yayılıp yatan tembel köpeklerini izliyorum. ama en çok akşamüstü yer değiştiren kuşlar ilgimin odağı oluyorlar. burada delirmememi sağlıyorlar. özgürlükleri çünkü bana umut oluyorlar her seferinde. 
her akşam, hep aynı saatlerde geliyorlar. kafileler halinde, telaşla kanat çırpmalarını, birbirlerine çarpmadan, bazen simetrik uçuşlarını kıvançla izliyorum. aynı zamanda bir çocuğun heyecanı ile her seferinde sanki onları ilk kez görüyormuşum gibi, anlatılması olanaksız bir sevinç içinde kalıyorum. 
bazen onları niye bu kadar çok sevdiğimi düşünüyorum. net bir cevap bulamıyorum. belki diyorum hayal kurmama yardımcı oldukları içindir. çünkü ne vakit başımı göğe kaldırsam ve bir kuş görsem. hep bir hayal düşüyor aklıma. kendimi bildim bileli hiç dinmeyen uzaklara gitme isteğ meselai. bazen kapkara, yılan gibi upuzun bir trenle gidiyorum. dağları, ovaları, gölleri ve nehirleri aşarak karların ve yağmurların içinden geçip güneşe uzanır gibi. belki biraz yorgun ama huzurlu, hiç dinmeyen bir seyahat yapıyorum. bazen bir geminin burnunda, rüzgara ve hırçın dalgalara meydan okuyarak dünyanın bütün önemli boğazlarını geçiyorum. bazen de bir kuşun kanadında, tüm kafile ile birlikte bulutların ve mevsimlerin içinden geçip kışları afrikaya, ilkbaharda kuzeye uçuyorum.

ama ve lakin kısa sürede sert düşüşler yaşıyorum. iki pencerelik dünyama dönüş yapıyorum. yıllardır olagelen şeyleri şimdi olmuş gibi yeni farkediyorum. 
misal sabahları hep zamanında, tam dokuzda işimin başında oldum. ne beş dakika erken, ne de geç. hep onikiotuzda yemeğe indim. ve hep onsekizde bıraktım işi. dört buçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. fakat sanki yeni bir şeymiş gibi bugün farkına vardım bunun! 
oysa hayatımda farkında olarak veya olmayarak adeta beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim öyle çok alışkanlığım var ki. ama ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değil. hiç biri.
.
üç aydır, öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri işte. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba.
ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. bazı şeylerin, bir çay kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor uzun süredir.

işte bu acziyete yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen, hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların.
vazgeçer gibi oluyorum her yılgınlıkta. ama bu da başka bir alışkanlık olduğundan olsa gerek bırakamıyorum.

soares ya da pessoa, “yaşam öykülerini yazabilenlere gıpta ediyorum” diyordu. ve ekliyordu; “ben olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum”

oysa ben iyi bir anlatıcı olamadığım, anlatamadığım için yazıyordum daha çok. sanırım bir de unutulmamak için yazıyorum. belki bir iz bırakmak için. bu dünyadan bir mithad selim geçti desinler diye belki de. ama iyi ki yazıyorum. acılarımı çünkü bir tek yazarken sevebiliyorum. hayallerimi keza öyle. yazarken yaşıyorum. ve sadece yazarken anlıyorum kendimi. belki de bu yüzden anlaşılmak gibi bir kaygım yok yazmaya başladığımdan beri. çünkü ben aslında ve sadece yazarken yaşıyorum.
.
bir de kuşları çok kıskanıyorum..
.
.
*huzursuzluğun kitabı - fernando pessoa
.

14.11.2017

14 kasım

bazen düşünüyorum da insanoğlu için tek bir seçeneğe mahkum olmak mı daha kötü yoksa hiç bir seçeneğe sahip olmamak mı?

mahallenin daha doğrusu civarın tek kahvesi. ya da sosyetik adıyla cafesi. bakımsızlıktan ve ilgisizlikten el değiştirdi geçen ay. korkarım aynı kaderi bu da paylaşacak. tıpkı bir öncekinde olduğu gibi bunda da ilk zamanlar ilgi ve hürmet zirvede. hoşgeldiniz efendimler, kahvenin yanında ucuz lokumlar, sahte gülümsemeler falan.
hangisi önce başlıyor farkedemiyorum. ilgisizlik mi yoksa kesat giden işler ve müşteri kaybı mı?
birbirini tetikledikleri muhakkak. 
ama ve lakin bu varoş cafenin değişmeyen ve benim de vazgeçmediğim tek güzel yanı muazzam güneş açısı. ruha ve bedene tam oturan güneşi. ellerimi ısıtan, yazma iştahımı artıran sıcaklığı.
.
bir sürü olumsuzluğuna rağmen sırf güneşinin hatırına yemeği yer yemez varoş cafeye adımladım. hem belki bir şeyler yazardım eski günlerde olduğu gibi. hiç bir şey yazamazsam, bugünlerde zor bulunası güneşin tadını çıkarıp sevdiğim şarkıları dinlerdim. 
terkedilmiş şehri andıran bu kimsesiz, sessiz mahallenin sokaklarında yürürken bunları düşündüm. başka şeylerde düşündüm. mesela seni. en çok seni.
bilmiyorsun.
.
bazen de diyorum ki; sadece iki seçeneğinin olması, griye yer olmaması insan hayatında çok büyük bir yük. çok..
.



12.11.2017

beş vakit - 16

sabah:
caddenin girişindeki ilk dükkana girip “gözlük askısı var mı” diye sordum.
tezgahtar kız anlamadı. soran gözlerle başını kaldırdı. açıklama yapma ihtiyacı hissettim. “hani dedim gözlük düşmesin diye boynumuza asıyoruz ya.”  tezgahtar kız, bu kez dudağını büzüştürdü. gözleriyle, sessizce sordu. yine anlamadım?
hemen akabinde de arkasındaki müdürü ya da patronu olduğunu düşündüğüm sakallı adama döndü. sakallı işinin ehliydi. tezgahtar kızı rencide etmeden, müşterisini taltif ederek ve sol avucunun içiyle yerlerini de göstererek; “beyfendi, gözlük ipi istiyor şule hanım” dedi. yılanı deliğinden çıkaracak bir ses tonu ile.şule hanım, sakallı’nın gösterdiği yerden kahverengi ile bordo karışımı gözlüğüm için siyah bir ip getirdi. gözlüğe taktı. ezberlenmiş meslek ritüeliyle, “nasıl” diye sordu.
 “
fena değil” dedim.
ücretini ödedikten sonra aklıma geldi.
 “peki bu ipin kahverengisi yok mu?” diye sordum. 
şule hanım, solundaki ayakkabı bağcıklarına benzer gözlük iplerine umutsuzca bakıp bir iki karıştırdı. “maalesef yok” dedi. sakallı abi arkada birleşmiş milletler gücü gibi teyakkuzdaydı yine. 
incelerinden istediğiniz renk var ama bu gözlükte hoş olmaz. rahatsız eder sizi” dedi. ikna olmadığım halde ikna olmuş gibi göründüm. teşekkür edip ayrıldım dükkandan.
.
öğle:
aynı cadde üzerine sıralanmış üç berberden yeni açılana sırf boş olduğu için girdim. berberde sıra beklemeyi sevmem. lüzumundan fazla ilgiyi ve boş konuşmaları da sevmiyorum. her şey olağan seyrinde olmalıydı. ne eksik, ne fazla. sırf bu sebepten mahalleye taşındığımdan beri değiştirdiğim dördüncü berber.
ilki, çok ve boş konuşuyordu. allah için içlerinde en ustası, eli en pratik olanı oydu.

ikincisinin hem eli çok ağırdı, hem de muhabbeti. fenerbahçe aşağı, aykut kocaman yukarı. resmen şiştim. yazlık traş için girmiştim. traş bittiğinde mevsim güzü bırakıp kışa girmeye hazırlanıyordu. öyle bir ağırlık. bir de patronu gereksiz bir adamdı. doğrusu, en çok o’na kızdım. iş arayan suriye’li bir berbere “sen berber misin” diye sorması vardı ki o’nun kibrinden, kendi insanlığımdan utandım. gitmedim bir daha.

üçüncüsü pek konuşkan değildi. ama o'nun da eli çok ağırdı. 40 dakika benden önceki müşteriyi, 30 dakika kendi traşımı bekledim. oysa yetmiş dakika şu kısacık ömürde çok ama çok önemli. dolayısı ile üçüncüyü de eledim.

şimdi işte; dördüncü ve yepyeni bir berber. fakat o da girişte, gereksiz iltifatlarla, ağdalı sözlerle daha makas vurmadan eledi kendini..
ikindi :
traşı olup bir kaç öte beri aldıktan sonra eve dönerken güneş kanıma girer gibi oldu. kadıköy’e inip alnını güneşe dayayan bir cafede çay, kahve eşliğinde öylece oturmak. belki bir iki satır bir şeyler karalamak. bunu yapmayı çok istedim. lakin önce tembelliğim sonra yorgunluğum galip geldi. ‘köşeyi dönsem ölüm, düz gitsem hayat ikilemindeydim’ üçüncü seçeneği denedim. merdivenleri çıkıp eve girdim.
.
akşam :
televizyon açık, kendi kendine bir şeyler çalıyordu. kafka’nın felice’ye yazdıklarını okuyordum. sonra sezen’in vazgeçtim şarkısının o insan ruhunu, delik deşik eden ezgisi girdi odamdan içeriye. inceden, aniden ama çok derinden. kağıt kesiği gibi. bir dalgıç nasıl vurgun yiyorsa öyle. her şeyi bir kenara itip dün geceye götürdü beni. oradan uzaklara. çok uzaklara..
.
yatsı:
belki diyorum seni hiç görmedim. tanımadım. belki ömrümce de görmeyeceğim. ama dün gece. dokunuşundaki sıcaklığı, gözlerindeki sevgiyi, dudağındaki şehveti, ellerindeki şefkati, boynundaki huzuru tanıdım. ben diyorum; belki seni hiç bilmedim. sesinin rengini hiç tanımadım. oysa çok az kalmıştı. sabaha karşı beş gibi. lanet balkonun kapısı rüzgardan açılmasaydı. uyandırmasaydı beni.

10.11.2017

egzersiz

neredeyse her sabah görüyorum onları. işe giden yolumun üzerinde. semt parkının içinde. egzersiz aletlerinin üzerinde. ama her gün. kol ve bacaklarını sallıyorlar düzensiz tekrarlarla. ben onlar gibi olmayacağım diyorum. her seferinde. elli üstü, altmış yaş altı emekli abiler. sarıya boyalı demirler üzerinde. eller havaya, bacaklar ileriye. çok fazla konuşmuyorlar. sanırsın, olimpiyatlara hazırlanıyorlar. öyle ciddiler. konuştuklarında da konu sezen’in şarkılarından farksız. kimi takmış hükümete. kimi fenerden şikayetçi. sabahın köründe artık temizlik bahanesine karıları mı kovuyor evden. yoksa emekli oldukları günden beri bir türlü tutmayan uykuları mı buna sebep?
bilmiyorum. ama kentsel beton dönüşümleri ve egsoz dumanları arasında spor bahanesine ölümü beklemek diyorum. delilik!
.

3.11.2017

17. mektup

bu kış. saat dört gibi kuşlar geliyor. beşte üşümeye başlıyorum. ellerim en çok. bazen ayaklarım. beş senedir alıştım artık. hani doğrusu bu ya; garip bir haz da alıyorum bu durumdan. yazmak için bahanem oluyor hem. kuşlar ve kış soğuğu. yanına müziği de katık edince dünyalar benim oluyor. misal no blues diye bir grup keşfettim. bir haftadır onları dinliyorum. bıkana kadar da dinlerim artık.
.
kuşları izlemekten kalan boş zamanlarımda emeklilik hayalleri kuruyorum. bir prefabrik alıp köyüme gideceğim diyorum. rahmetliden kalma tarlaya, göle karşı dikeceğim. etrafa da domates, biber, soğan. ne tutarsa artık. protein için üç beş de tavuk. böyle küçük, sıradan hayaller. ama yetmiyor. kadim dostlarıma da anlatıyorum. hem anlatırsam, birilerini de ortak edersem diyorum hayalime. gerçekleşme şansı artar. batıl bir inanç belki. ama inanıyorum. dün mesela hafız'a anlattım uzun uzadıya. bu akşam da şeko’ya. yaklaşık bir aydır aramayınca merak etmişler. bir gün arayla aradılar. ‘sizi denemek için aramadım ibneler’ dedim. güldüler. hayattan, metropol bulantısından ve biraz da beşiktaş'tan bahsetttik. en kısa zamanda yüz yüze görüşmek için sözleştik...
.

bir hayalim daha var. ama bak bunu kimseye anlatmadım. yalnız sana. yalnız senin için. içinde, kimsenin bilmediği yahut az duyduğu çok çeşitli şarkıların çaldığı bir cafe. küçük, mütevazı bir yer diyorum. elbet uzaktan da olsa bir ucu deniz ya da göl görmeli. yeri mühim değil. kuzey ege'de olur. zonguldak'ta. ama her daim güneş alsın. yaz ve kış. hem ilk, hemi sonbahar. yağmur da yağsın. içeride gelişigüzel serilmiş 4 masa olsun mesela. fazla değil. dört yeter. bilemedin beş masa. hem 4 benim uğurlu sayım. biliyorsun. amaç da zaten para kazanmak değil. hoş bir seda bırakmak. kalan ömrümüzü neşe ve mutluluk baloncukları içinde tamamlamak. sonra duvarlarda bir iki beşiktaş posteri olur. sen sevdiğin artistlerden, filmlerden bir kaç resim asarsın. kalanı da gelip geçen ve eli kalem tutanların içinden gelen iki satırı yazacağı masmavi 4 duvar. mavi çünkü. mutluluğun ve umudun rengi bana sorarsan. ha sen mavi huyum değil dersen yarısı mavi olur. yarısı senin istediğin renk. ama ne olursa olsun mutluluğumuzun bir resmi mutlaka olsun. yanında da bir nazım şiiri..
.
no blues - black cadillac

2.11.2017

herkes gider mi? *

böyle soğuk kış akşamlarında diyorum. sıcak bir otobüs, bir de müzik bulunca babamı özlüyorum. üzerine maltepe sigarası sinmiş mavi montu geliyor gözümün önüne. soğuk bir pazar günü gittiğimiz ilk beşiktaş maçı sonra. üniversite okumam için beni ankara ayazına teslim edişi. vedalaşmamız. 
üzüldüğünü belli etmemeye çalışarak nasihat etmesi. nedenini hâlâ bilmediğim ama hafızamda en güzel anımız olarak bellediğim vapur seyahati. kadıköy’e yanaşırken gecenin siyahında parıldayan haydarpaşa silüeti. içimden tarifsiz bir mutluluğun aktığı o soğuk akşam. galiba cumaydı. 
böyle serin akşamlarda diyorum. 
soğuktan değil de bazen hüzünden titriyor insan.

30.10.2017

16. mektup

nasıl anlatsam?
öyle zor ki tarifi.
hani mücadele edersin ya kendinle bazen. ama basit bir ikili mücadele değil bu. kora kor, dişe diş. hatta ölümüne bir mücadele.
bir sinir harbi. sonuçta kazananın olmayacağı bir savaş yani.
bir yanın tıpkı bir çağlayan gibi dur durak bilmeksizin akıp gitmek ister ya hani. içinde ne var ne yok söküp atmak ister de diğer yanın buna set olur. keban barajı olur. yahut ağrı dağı olur, dikilir karşına. geçit vermez. vermemeye çalışır.
ama su bu. durmaz. yolunu bulur akar gider ya.
işte öyle bir şey.. 
ya da başka bir şey.
..
yok anlatamıyorum. sesimi duyuramıyorum. 
içimdeki özlemi, ateşi, pişmanlığı, çaresizliği, suskunluğu, kırgınlığı ve kızgınlığı hangi şiir, hangi şarkı yahut hangi yol’culuk dindirir? 
bilemiyorum.
bilseydim. buraya (sana) gelmezdim. 
ama böyle vakitler sadık gelir aklıma hep. ve o meşhum cümlesi peşinden. 
bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor.*”
sahiden.
iki gündür. içim ve dışım; farjad, makis ve le trio jourban. 
bu şarkılar bana dokunuyor. en iyisinden fena yapıyor!  hem nasıl.
ve bilhassa bir tanesi.

diyorum ki..
bana jourban sevdiren kadın şimdi nerdesin? 
bazen kulaklarım çınlıyor. sen sanıyorum. 
sen misin?

aklımda bir an var. bir binanın yola bakan ikinci katı. duruşun mağrur.
ve gülüşün öyle sıcak. öyle insancıl. öyle sevgi dolu. 
sonra şair arşi’de söylediğimiz şarkılar.
şimdi pencereme konan kuşun kanadında arıyorum o güzel günleri. 

burada günler sensiz çok yavaş geçiyor. hayat ise çok hızlı.
sahi sen nasılsın?
sormak istediğim ne çok şey var oysa.
anlatmak istediğim.
ama soramam ki?
ben de bu ben varken anlatamam ki.
nasıl anlatsam?
.
.

* sadık yalsızuçanlar - garip
.
le trio joubran - masar
.




29.10.2017

büyük hayaller kuralım sevgilim*

uzağı çıkarıp yakını takıyorum. çünkü bitesiye yazmak istiyorum. okuyamıyorum madem nicedir. o vakit yazmalıyım. akıl sağlığım için. annem için. kuşlar için..
.
yaşlanıyorum. ama bunu ne değişen takvim yapraklarından, ne yakın gözlüğünden anlıyorum. ellerim çünkü. her geçen sonbahar daha çok üşüyor. ve şarkı listeleri artık telefonuma sığmaz oldu.
.
 delilik bu!
.
söylemiştim! bir sait faik olmak hiç kolay değil. ama ve yine de çok güzel hayaller kurabilirim. hem de büyük hayaller. içinde sen ve ben olan. gerekirse kış ve de güneş olan. hatta soğuk. kanada soğuğu gibi mesela. lakin gitmedim hiç kanada'ya. bir gün diyorum kanada'ya gidelim.
.
* sait faik abasıyanık
.

28.10.2017

bu sene kış sert geçmeyecek diyorlar ibrahim

bu şehir çok gürültülü ibrahim.
bu şehir yoruyor. bu dünya. bu insanlık.
.
gündüz kentsel dönüşümün iş makinaları. gece sonradan görmelerin havai fişek patlamaları.
artık çekilmiyor. 
.
hem bir de soğuk. bilhassa akşamları.
gün boyu üşüdü ellerim. bu satırları yazarken şimdi yine hem.
aslında her kış böyle. ekim onbeşten nisan yirmibire. 
.
şimdi. baba yadigarı evde soğuktan büzüşmüş parmak uçlarımı nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum. 
.
soğuk belki ama aynı zamanda enstrümental. bir akşam. 
bir no blues. 
bir farid farjad. 
hüznün dibi. 
ellerim değil ama. içim ısındı gibi. 
.
kimi unutmak için yazar. kimi konuşamadığı için. kimi de benim gibi... ellerim diyorum. yazdıkça ısınıyor. ısındıkça parmak uçlarım düzleşiyor, bir ipeksileşiyor sanki ibrahim.
.
ve cumartesi süprizi. ayva. olmakla olmamakla arası. 
annemin komşusundan. ne halden ne pazardan. yandaki ağaçtan. 
biraz mayhoş. ama sulu. leziz. bizim sokak gibi. hayat gibi.
.

bir doğum günü için çalgılı şiir*

yine dörtnala gidiyoruz gecenin siyahına
saat on dokuza biraz var 
telefonumda voyage’dan aparma bir müzik
ama nasıl güzel. nasıl duygulu
içinde biraz hüzün. biraz neşe
biraz sen. biraz ben
ama en çok da yeni yaşım var
biliyorsun
bugün benim doğum günüm 
bildiğin halde susuyorsun?
bugün diyorum yeni yaşım otuzdokuz
kutlu ve mutlu olsun!
ama en çok da sağlıklı olsun
devrik cümleden yapılma bu şiYir de senin olsun
hem üstad'ın dediği gibi
benim değildir artık o ve kopyası yoktur*
.
2017 çemberlitaş, 
yirmiyediekim cuma
.
* edip cansever
.

22.10.2017

big in japan


ruhumuzdan bir parça daha ödünç alan güneşli bir pazar. 22 ekim. itiraf etmeliyim. yıldızım bir türlü barışmadı bugünle. özgürmüş gibi gözüken aslında özgürlük kısıtlayıcı bir gün bana kalırsa. meg ryan ablamızın kate leopold filminde dediği gibi;

pazar işe başlamadan önceki gün! böylece zehirlenmiş oluyor....
.
çalışmak değil mesele. programlanmış zorundalıklar. bir sıkışıklık, bir yokluk hissi. 
manasız. 
.
normalde böyle güneşli pazarlarda evde kalmam. her ahval ve şeraitte dışarı atarım kendimi. lakin bugün üzerimde bir eylemsizlik hakim. anlamaya çalışmıyorum. yine de sıkıyor bu durum. yoruyor. çok yoruyor. ezeli alışkanlık. dışarıda salınan güneşe kayıtsız kalamadım. balkona çıktım. müziği açtım. bu şarkıya ve bu sese bayılıyorum. ane brun-big in japan. sanki biraz sakinleştim. şimdi. yazmaya başladım. fakat yazının nereye gideceğini hakkında hiç bir fikrim yok. iki üç cümle sonra bitebilir. veyahut tarihimin en uzun yazısını da yazabilirim. 
bilmiyorum. 
kahve içmem lazım. şekersiz. az sütlü. belki de artık bazı şeyleri değiştirmeliyim. sade kahve içmeliyim. pazar günü inşaat yapan hödük komşuma sinirlenmemeliyim. daha fazla tom waits, daha çok vaya con dios dinlemeliyim. haddinden fazla şiir okumalı. daha çok fotoğraf çekmeliyim. az önce mesela tepemden geçen bir uçağın fotoğrafını çektim çocuksu bir heyecanla. pek bir şeye benzemedi. ama o heyecan kafi geldi. bir şeyleri özlüyorum. bazı insanları. geçmişimi. belki çocukluğumu. bazen geleceğimi! lakin içimde halka halka olan boşluğu tarif edemiyorum. keşke şiir yazabilme kabiliyetim olsaydı. belki diyorum o zaman...
.
az önce bir uçak daha geçti. onu da fotoğrafladım. büyüklü küçüklü, çeşit çeşit, rengarenk uçaklar. beyaz ağırlıklı. kırmızı, lacivert, gri uçaklar. görüş açısına girip çıkmaları on, bilemedin on beş saniye. ömür de böyle. bir göz açıp kapama mesafesinde aslında. bir varsın. bir yok. ama insanız. aldanıyoruz. hayatı çok uzun sanıyoruz. oysa kuşlar uçuyor!

21.10.2017

metroda game of thrones


günün yorgunluğunun ruhuma ve ayaklarıma sirayet ettiği bir akşamüstü uzunçayır'ın en uzun metro yolunda ağır adımlarla yürürken duyduğum müziğe anlam veremedim önce. doğrusu inanamadım. 
yanlış mı duyuyorum dedim. dikkatle dinledim. hayır!  bildiğim ve hastası olduğum game of thrones müziği. yine de emin olamadım. reklam falan mı acaba dedim. o da değil. yirmi yirmi beş adım sonra gerçek ortaya çıktı. sokak yahut metro çalgıcılarının marifetiydi. yakından daha hoş geliyordu sesi. beşiktaş sahaya çıkarken nasıl hisleniyorsam öyle hislendim. ama nedenini çözemedim. lakin üzerine çok da düşünmedim. son tahlilde bayım; bu müziği çok seviyorum. ama niye bilmiyorum..
..
trene inerken zihnimde artık game of trones jeneriği çalıyordu. durdurmak imkansızdı. hoş durdurmak da istemiyordum.
.
dörtlü vagonu bilerek kaçırdım. beş dakika sonra gelen sekizli vagona binip uzak köşedeki kapıya yaslandım. beynimdeki game of trones müziğini kapattım. telefondaki müziği açarken yanımda oturan beyaz saçlı abinin tablette kitap okuduğunu gördüm. gayri ihtiyari gözüm kaydı okuduklarına.
"artık mektuplarında ağırlaştırılmış bir melankoli vardı"  gözüme çarpan ilk cümle oldu.
kitap yazarının abdülhak şinasi olduğunu daha sonra gördüm. hemen ‘fahimbey ve biz' ve ‘çamlıcadaki eniştemiz’ kitaplarını anımsadım. gülümsedim. karşı kapıya yaslanan kumral güzel üstüne alındı. bu kez daha içten gülümsedim. suratını astı. üzüldüm. ruhi bey’i aklıma geldi. ruhi bey çok şanslıydı. 
“azıcık gülümsedim.
dünya bana gülümsedi.”*
gereksiz alınganlık yaptığımı düşündüm. devir başkaydı çünkü. hem o zamanla bu zaman arasında dünyalar kadar fark vardı. bununla avundum.
sonra kulağımdaki müzik uzunca bir süre es verdi. zihnim yine otomatikman game of thrones çalmaya başladı. telefonun müziğini kapattım. beynimde çalan müzikle bir sonraki durakta inmek için ön kapıya ilerledim.
.
*edip cansever
.

16.10.2017

varoş cafe



eski günlerimi özledim. bu öğlen güneşi de görünce “hadi” dedim kendime. en son ne zaman gelmiştim buraya. unuttum şimdi. varoş cafe yerindeydi. ama sahibi ve mekanın içi değişmişti. ben de değişmiştim. değişmeyen tek şey güneş ve güneşin cafeye geliş açısıydı. 

gençten, temiz yüzlü, siyah süveterli bir genç siparişimi aldı. “az şekerli”  dedim onca senenin alışkanlığında. bir yandan da mekana alışmaya çalıştım. yüksek sesli müziğine, düzenli masa ve koltuklarına. yeni dekorlarına. mekan sahiplerimin yerinde ve dozunda ilgilerine. ama canımı sıkan bir şey vardı. sanki görünmez bir el istanbul’un kaosundan beni çekip almış da helsinki’nin sakin, düzenli ve saygılı topluluğuna bırakmış gibiydi burada. hani allah için kahveleri de çok iyiydi. bizim ‘yılışık garsonun’ kahvelerine on basardı. ama yine de eksik bir şey vardı. ben o eski cafenin dağınıklığını, o kendine has salaşlığını, ne bileyim? hatta yılışık garsonun bazen aşırı ilgili  bazen umursamaz olan dengesizliğini seviyordum sanırım. 

bu yeni ‘kurumsal cafeyi’ sevemedim. sevmedim. 
bir daha gelir miyim? bilmiyorum. 
bildiğim böyle sonbahar-kış güneşlerinde zıvanadan çıktığım. çalışmak istemediğim. misal; birazdan, tam onbir dakika sonra çok sevgili ofisimde olmam gerek. oysa benim istediğim; bilhassa böyle güneşli ilk ve sonbaharlarda ve tabiki bazen kış aylarında. o cafe benim, bu cafe senin dolaşmak. özgürce ve sessizce yazabilmek. peki böyle bir şey mümkün olabilir miydi bütün mümkünlerin kıyısında?* 
onu da bilmiyorum. 
söylemiştim bayım. 
ben hiç bir şey bilmiyorum.
.
*turgut uyar

15.10.2017

güneşin izinde

yandaki iki kadının konuşmalarını bastırmak için kulağımdaki müziğin sesini önce az tehlikeli sarı işarete, en nihayetinde çok tehlikeli kırmızıya çıkardım. kalkıp gitmek de bir çözümdü. lakin bugün türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı! pazarın dokuzunda sanki metroda kampanya varmış gibi bütün anadolu yakası, kucak kucağa kadıköy’e geldik. mecburi işlerimi gördükten sonra hayyam yahut piraye’de bir daha bulunmaz bu ekim güneşini değerlendirecektim. ama işte nasıldı o meşhum söz; hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi.
.
hayyam çay evi kapanmış. doğrusu adını değiştirmiş. üstelik güneşini de kaybetmiş. yenisine oturmak gelmedi içimden. kadıköy’ün ara sokaklarında, serasker caddesinden, antikacılara, sakızgülü’nden piraye cafe’ye bir parça güneş ve demli bir çay için yollara vurdum kendimi.
dedim ya bu türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı.
 
piraye cafe’de değil boş masa bulmak iğne atsan yere düşmezdi. geldiğim yoldan ama farklı sokaklardan balık pazarına döndüm. çünkü burada, hangi fırın yahut cafeden geldiğini bilmediğim koku her şeye değerdi. cuma günkü sebepsiz sevinç gibi bir kaç saniyelik mutluluk tomurcukları açtı yine içimde. sırf bu yüzden her hafta, daha da erken gelmeli buraya dedim. kendime söz verdim. lakin kendime verdiğim sözlere sadık olmadığımı da en iyi ben biliyordum.


bu yüzden abbasağa camii’nin bekçisi kedi felix’i şahit tuttum kendime.
"sözünü tutmayanın kulakları midas gibi olsun" dedim.
dostum felix, "miyav" diyerek onayladı beni. 
sonra güneş alan, mütevazi bir çayevi bulmak umuduyla mühürdar caddesine çıktım. ve ekim güneşi sonuna kadar alan, boş yeri olan tek kahvedeki tek yer bu iki çok konuşkan ablanın yan masasıydı. çaresiz kulağımdaki müziğin sesini biraz daha arttırdım.
.