9 Aralık 2017 Cumartesi

rize turist çayı

hürriyet, günlük-müstakil-siyasi bir sedat simavi gazetesi iken bizim için en işe yaramaz kısımları olan seri ilanlar sayfalarını iki kanat şeklinde açıp salonun ortasına sererdi. sonra da bakkaldan aldığı sarı paketteki rize turist çayı ile kırmızı paketteki tomurcuk çayını gazeteye döküp özenle karıştırırdı. saatçi titizliğinde, yirmi yirmi beş dakika uğraşırdı. neler geçerdi aklından bilinmez. annem kızardı. ama ses etmezdi. çayı çok severdi çünkü. günde on beş yirmi bardak içmeden uyuyamazdı. eve misafir geldiğinde de kendi elleriyle demlerdi çayı. hatta bir gün mahalle kahvesinde kahvecinin acil işi çıkıp bir saatliğine kahveyi o’na bıraktıktan sonra artık mahalleli o'ndan ister olmuştu çayı. "kahveciler kaynar suyu boca ederek haşlıyorlar çayı" derdi dost meclislerinde. çayı önce bir yıkamak lazımmış. hafif ıslatıp süzdükten sonra demlenmeliymiş. yine çayı doldurmadan önce bardakları sıcak sudan geçiriyormuş ki, çayın sıcaklığı ve tadı kaçmasınmış.
çayı anlattığı gibi böyle bir sürü hatırasını anlatmayı severdi. çok da güzel anlatırdı. evde konu komşuya, kahvede esnafa anlattığı anıları bitmezdi. insanlar ağzı açık o'nu dinlerdi. ben de dinlerdim. bir gün o'nun gibi anlatabilecek miyim diye hayaller bile kurardım.
.
sözle değil daha çok hareketleri ile öğretirdi. dostluğa, arkadaşlığa önem verirdi. bir pazar günü beşiktaş maçı için ali sami yen stadı önünde buluşacağımız iş arkadaşı ile bir araya gelemedik bir türlü. şimdiki gibi telefon yok. iletişim sıfır. dön dolaş bekle. arkadaşı yok. maç başladı yine yok. girmedik maça. yanlış yerlerde beklemişiz birbirimizi. o da girmemiş maça. mutlaka gelmiştir buralarda beni bekliyordur düşüncesiyle. aynısını o da düşündüğü için ne maça girdik, ne eve döndük. maçın sonlarına doğru nihayet rastlaştık. son 15 dakikayı izledik.  kızmadılar, darılmadılar birbirlerine. dostlukları daha önemliydi çünkü. şimdi hatırlamadığım şekilde şakalaştılar birbirleriyle. yüzleri gülüyordu. bir tek ben gülmüyordum. çünkü beşiktaş kazanamamıştı. maçtan sonra tabi ki çay içmeye gittik. bildiği çok iyi çay demleyen bir çay ocağı varmış. ermeni mezarlığının arka sokağında. ben oralet içerken onlar orada bir kez daha demlediler dostluklarını.
.
israfı sevmezdi. neşet ertaş'ı ve paylaşmayı severdi. artan ekmek parçalarını ıslatıp, balkondaki kuşlara verirdi. günde iki paket maltepe sigarası içerdi. annem bu yüzden çok kızardı.

"emzik gibi ağzından düşürmüyorsun. bir gün öldürecek şu zıkkım seni" derdi.

kızmazdı. ama kendince itiraz ederdi.

"bırak hanım allah'ını seversen. şu üç günlük dünyada, üç paralık keyfimiz var. onu da burnumuzdan getirme" derdi gülerek

zekiydi, çalışkandı ama çok ileri görüşlü bir kadın değildi annem. daha çok günlük düşünürdü. yarına yarın olunca bakarız derdi. ama haklı çıktı. doktorlara göre her gün iki paket devirdiği sigara yüzünden, dayıma göre ise kaderden öldü babam.

şimdi. salonun ortasında, halının üzerine dünya gazetesini açtım. üzerine önce sarı paketteki çayı boşalttım. sonra da kırmızı pakettekini. özenle karıştırıyorum.
.
.
neşet ertaş - gönül dağı

5 Aralık 2017 Salı

karla karışık

yarın yağmur karla karışacakmış. öyle diyor haber bültenleri. saat daha erken ama kuşları gözlüyorum şimdi. hava iyice soğudu. üzülüyorum onlar için. kendim içinde üzülüyorum. galiba ve aslında daha çok kendim için üzülüyorum. şu karşı binada oturan kadın bana geçmişimi hatırlatıyor. yapmış olduğum yanlışlarımın kefareti gibi duruyor sanki. günde en az bir kez görüyorum o’nu. bazen çocuklarıyla bazen de yalnız başına arabasına binip gidiyor. ilahi adalet denen bir şey var. buna gönülden inanıyorum artık ve aylardır.
.
burada çalışmaya başladığımdan beri çok fazla çay kahve tüketmeye başladım. bugün misal; iki kupa nescafe, dokuz bardak çay içtim. az önce bir çay daha söyledim. radyoda vaya con dios çalıyor. ne vakit vaya con dios duysam geçmişimi özlüyorum. babam geliyor aklıma. eski evimiz. hafız, fiko, cağaloğlu yokuşu sonra..
.
bugün bir şarkının altına yazılan yorum gülümsetti beni. hayır, komik olduğu için değil içindeki masumiyeti, saflığı sevdiğim için gülümsedim daha çok. “emekli olunca kahvehane açacağım ve içinde sadece ömer faruk müzikleri çalacağım” diyordu genç arkadaşım. ben emekli olunca ne yapacağım hiç bir fikrim yok oysa.
.
yazları değil de kışları daha çok gitmek istiyorum. beni boğan bu şehri, işi, gücü, sabah erken kalkmaları, akşam geç yatmaları, gürültü ve kalabalığı terkedip gitmek. sessiz ve sakin bir yer diyorum. deniz kenarında mesela. rüyalarımda böyle yerlerden dönüyorum dizlerim kan içinde. hep aynı filmlere ağlıyorum. ellerimi yazarak ısıtmaya çalışıyorum. ve bir gün belki diyerek umut ediyorum.
.
radyoda vaya con dios’tan sonra madonna ve tom waits sırasıyla. ve şimdi de haberler. yarın diyor, karla karışık yağmur varmış istanbul’da.
.

ney zen

ney dinler misin? sen de b12. ben diyeyim güneş” dedi. akla ve ruha iyi geliyormuş. zihni açarmış. hem yazma serüvenime de katkısı olurmuş.
.
normalde biraz inat, çokça titiz biriyimdir. her söyleneni hemen yapmam. önünü, ardını hesap etmeden, kolay-zor ayırmadan kafama yatmayan hiç bir işe girmem, hiç bir şeyi yapmam. ama bu sabah hiç düşünmeden, ofise girer girmez youtube’da ney dinletilerini açtım. öğlen oldu hala dinliyorum. bir yandan da çalakalem, geceden başlayıp devam eden yağmur gibi aralıksız yazdım. dört yıl önceki gibi değilim. bu kez daha kararlıyım. iki hikaye toparlayıp göndereceğim yarışmaya. kazanmak önemli değil demeyeceğim. lakin asıl önemli olan yıllardır kendi kendimi oyaladığım bu yazı serüveninin bir yere, bir duruma evriliyor olup olmadığını görmek.. belki diyorum bu yarışma dalgasına ayırdığım on-on iki tane öyküyü bir kitap haline getirmek ileride.
sonra...
sonrasını düşünmedim.
.
ama şimdi bu notu buraya bırakıp ney dinlemeye gidiyorum.

aralık 5, 2017 istanbul
sağanak yağmurlu.


.




3 Aralık 2017 Pazar

sene 1945 onlar da hep insandılar*

az sonra başıma geleceklerin bilinciyle önce telefonumdaki onsekiz şarkılık sezen listesini açtım. peşinden başımı geriye doğru, sırtımı verdiğim kırmızı duvara yasladım. güneşin yüzümün her yerini kavradığından emin olduktan sonra da gözlerimi kapadım..
.
yolculuğun başlaması an meselesiydi. ama yolcuğun yeri ve yönü hakkında hiç bir fikrim yoktu. mahalle hatta şehir her zamankinin aksine, şaşılacak kadar sessizdi. yalnızca, komşularımın hiç bir vakit vazgeçmedikleri pazar ritüellerinden kızartma kokusu. hissedilir derecede savrulmuştu ortalığa. cılız bir iki çocuk sesini ve karşı otelin gece gündüz çalışan havalandırmasının uğultusunu saymazsak bir terkedilmişlik havası hakimdi sokağa.
.
asfalt yerine, birbirine benzemeyen şekilsiz, mavi,beyaz taşlarla döşenmiş eğimli yolda çift kale maç yapan çocukları görüyorum. içlerinden bir tanesi benim. hararetle kırmızı, plastik bir topun peşinde bir aşağı, bir yukarı koşturuyoruz. sesimiz, ensesine koyduğu bir sopa yardımıyla iki omzundan aşağıya sarkıttığı, yuvarlak tepsilerdeki yoğurtları satmaya çalışan çıngıraklı yoğurtçuyu bastırıyor. sesinin yetmediği yerde elindeki çıngırağı sallıyor. peşinden bazı hecelere basarak, bazı harfleri de uzatarak “yoğurtçieeee, haydeeee yoğurtttttt” diye bağırarak yokuş yukarı gidiyor. aşağıdan, çarşı iznine çıkan, baştan aşağı koyu yeşil elbiseli askerler dörderli, beşerli gruplar halinde geliyorlar. topu bırakıp askerlere yaltaklanıyoruz. kimimiz sağ elini, kimimiz sol elini avuç içi yere gelecek şekilde alnımıza koyarak sayısız kez ; 
“asker abi merhaba, asker abi merhaba” diyoruz birer papağan gibi.
askerlerin kimi bizi iplemiyor, kimi sadece gülerek geçiyor. ancak bir iki tanesi bizi ciddiye alıp esaslı bir asker selamı verdikten sonra karadut sokağının aşılmaz gibi gözüken rampasına tırmanıp gözden kayboluyorlar. aynı askerler bu kez ertesi sabah, erken saatlerde beyaz fanila ve koyu yeşil pantolonları ile “yaylalar yaylalar” diyerek dünden daha kalabalık ve belli bir düzende üstelik koşarak geçiyorlar sokağımızdan. askerlerden sonra aralıksız süren bir havlama ve peşinden "anneeeeee" diye bağıran bir çocuk sesi. okula giden aşağı mahalle çocuğu kenan bu. annem elinde bir bardak suyla yanına gidiyor. 
“korkmuşsundur evladım. al bir yudum iç” diyor.
kenan’ın suyu içip içmediğini göremiyorum. biraz sonra kenan’ın, ondan önce de askerlerin gittiği yoldan yaklaşık yirmi dakika süren okul yolculuğuna çıkıyoruz hafız ve fiko ile birlikte. okul dönüşü çantayı fırlatıp kol ve bacakları ikişer beyaz şeritli, lacivert eşofman takımlarıyla sokağa koşuyoruz. ender abilerin erik ve elma ağaçlarını kale olarak kullandığımız yol kenarındaki şekilsiz bahçesine giriyoruz. hafız,fiko ve ben hazırız. muzo ve yadik de geliyor. sırayla kaleye geçiyoruz. ender abi’nin çektiği şutları kurtarışımıza göre puan alıyoruz. gol yiyen sıradakiyle değişiyor. sol tarafıma gelen ilk şutu artistik bir atlayışla kurtarıyorum. 
“bravo diyor ender abi 3 puan.”
benden önce kaleye geçen muzo; 
“ama abi aynı kurtarışa bana 2 puan verdin” diye itiraz ediyor. tam o anda zayıf olan sağıma gelen top gol oluyor. hışımla muzo'ya bakıp kaleyi fiko’ya teslim ediyorum. karnım acıkıyor. anneme gidiyorum. annem daha domatesi ikiye ayırırken müthiş güzel bir koku yayılıyor mutfağa. bu kokuyu seviyorum. yarım domateslerimi ve ekmeğimi alıp bahçe duvarına oturuyorum. liseye giden hatta onlardan da büyük afili abilerin yolun iki kenarına çektikleri kırmızı çamaşır ipiyle oluşturdukları voleybol sahasındaki maçlarını izliyorum heyecanla. bir yandan da belki adam eksilirse beni de çağırırlar diye umut ediyorum. küçük olduğumuz için bizi aralarına almıyorlar. ancak adam eksikliğinde, o da en arkaya fasulyeden koyuyorlar. domates kokusuna ağır bir kızartma kokusu karışıyor. o da güzel kokuyor. biber kızartması. sonra derinlerden bir ses. aliiii, aliiii. heyecanlanıyorum. mustafa abi yoksa voleybola mı çağırıyor beni? ama sesi niye bu kadar ince. hem bana niye ali diyor?
.
alii, aliii pas versene oğlum.
gözlerimi açtım. güneş gitmiş. biber kızartması olağanca ağırlığı ile duruyordu.
alt sokağın çocukları top oynamaya çıkmışlar.
sezen, aynalar’ı söylüyordu.
.
sezen aksu - aynalar

2 Aralık 2017 Cumartesi

mutluluk sadece 8 harf

ne diyebilirim ki şimdi sevgilim
şehrin en sessiz yerinde
yüzümde şefkatli bir aralık güneşi
aklımda tertemiz hayalin
ruhumda dinmeyen bir müzik
inanmayacaksın ama mutluyum
hem ne çok
yokluğunda necip fazıl’ı kıskandıracak kadar
.
oi va voi - ladino song



29 Kasım 2017 Çarşamba

merak

sabahtan beri ince ince, bazı hızlanarak, bazı çiseleyerek yağan keyifli bir yağmur var burada. sonra oradan oraya koşturan kuşlar. çok mutlu görünüyorlar. ya da bana öyle geliyor. bilemiyorum. sanki benim dışımda herkes mutlu gibi. peki ya sen?
sen nasılsın? görüşmeyeli.
.
melody gardot - if ı tell you

24 Kasım 2017 Cuma

yarın gidip bir sardunya alayım kendime

akşamın alacasında ezbere bir hüzünle gidiyoruz.
dışarının soğuğu ve içerinin sıcağı.
buğulanan camdan gözükmüyor hiç bir yer. hiç bir şey.
ama ellerim yine. düşüncelerimden daha soğuk.
oysa hayatım bu aralar karanlıkta el yordamıyla aranılan bir eşya gibi. 
belli belirsiz. bir var, bir yok.
kuytusuna sığındığım sözcükler. bazen çok uzun bir hayal kırıklığı.
sessiz bir çığlık gibi. onlara inancımı yitirmem an meselesi.
galiba ihtiyacımız olan şey uzun bir yolculuk, sevgili anna.
bir ucu marakeş’e dokunan.
bazen de tuhaf şeyler takılıyor aklıma. 
mesela benim niye hiç bitkim, bir çiçeğim yok yetiştirdiğim?
hatırladığım ilk ve tek bitki. pamuklara sarmaladığım fasulye.
ilkokul iki miydi yoksa üç mü? 
annemin vita tenekelerindeki çiçekleri bir de. 
bir çiçeğe su vermek nasıl bir duygu anne?
yine mesela.
burada, elektrik direklerini değiştirdiler. teller artık yerin altında. ama kuşları kimse düşünmüyor. nereye konacaklar şimdi?
en iyisi yarın gidip bir sardunya alayım kendime.
.
lhasa - la maree haute

19 Kasım 2017 Pazar

bir pazar hayâli

bahariye’de saat on bir gibi güneş alan tek yerin sahibi. çayım yok diye önce beni sonra da kıvırcık saçlı bir hanımefendiyi eli boş gönderdi. esnafımız işi bilmiyor sevgili viktor. hem de hiç bilmiyor. pes etmedim ama. bir kaç adım uzaklaşıp bahariye’nin moda’ya uzanan boynuna şöyle bir bakıp geri döndüm.

 “kahvede mi yok” dedim bizim tembel esnafa.


türk kahvesi var beyim” dedi.


ne duruyorsun o vakit bir az şekerli” dedim.

babamdan miras girişkenlikle “bahariye’nin tek ve en güzel güneş alan yerindesin çayım yok diyorsun” diye muhabbete daldım. hayır, gönlüm ne kahve, ne de muhabbet istiyordu. sadece güneş. ilelebet güneş. daha önce söylemiştim. şimdi burada tekrar etmekte beis görmüyorum. üstad affetsin ama mutluluğun kahvaltıyla değil güneşle hem doğrudan hem dolaylı ama mutlak bir ilişkisi var.



şimdi işte sarı bir tramvay geçerken önümden güneşe doğru acemice bir sigara yaktım. acemice çünkü bu, yüz elli iki gün sonra ilk sigaram. bundan sonrasını ne zaman yakarım bilmem. çok sevdiğim için değil. bana güzel anılarımı hatırlattığı için içiyorum. bazen de bu muhteşem güneşin hatırına. ve çayın. ve kelimelerin. ve tabi ki müziğin.

esnafa döndüm.
esnafın çayı olmaz mı hiç? böyle böyle kaçırıyorsun müşterileri” dedim.
güldü. abi dedi (benden en az üç yaş büyük olduğu halde) tazelemem gerekti o yüzden çay yok dedim
ısrar ettim.
yedek demlik bulunduracaksın” dedim.
ses etmedi. nazikçe güldü yine.

ben bu olanları yazarken kahvemi getirdi. afiyet olsun deyip yanımdan ayrıldığı vakit bir fırtına koptu! ayak seslerinin moda’dan duyulduğuna dair bahse gireceğim çok hoş kokulu, kırmızı montlu kumral bir kadın geçti yanımdan. dikkatim dağıldı. ama ne dağılmak! sigarayı, yazmayı, kahveyi hatta dünyayı bıraktım. o andan itibaren dünyam bu gizemli kadın olmuştu. ne yazık ki yüzünü göremedim. hayal etmek zorunda kaldım. ki bu daha çok hoşuma gitti.

bir yetmiş boylarındaydı. atletik bir yapısı vardı. sporcu olabilirdi. en azından lise yahut üniversitede mutlaka sporla ilgilenmiş olmalıydı. köşeyi dönüp gözden kaybolana dek hakkındaki fiziksel ve ruhsal tüm tahlil ve tahminlerimi tamamlamıştım. misal sağ yanağında doğuştan kalma -ki o’na ayrı bir hava katan- küçük bir ben vardı. belli belirsiz bir iki de gamzesi. yine doğuştan olduğunu tahmin ettiğim, her kadının sahip olmak isteyeceği türden, hokka gibi diye tabir edilen çok güzel bir burna sahipti. yeşil gözleri, biraz kederli ama hâlâ aşka olan inancını yitirmemiş şekilde ümitvar bakıyordu. kumral saçları ne uzun, ne de kısa denilebilecek boyda, ensesinin biraz aşağısında omzunun az üstündeydi. ama ve sanki üzüntüden saçlarını kestiren tüm kadınlar gibi onunki de yeni kısaltılmış gibiydi. topuk seslerini tüm kadıköy’e  hatta dünyaya duyurmasının nedeni de bu kederli hali olabilirdi. o köşeyi döndüğünde sigaram kendi kendisini tüketmiş, güneş bulutların arasına girmiş ve kahvem soğumuştu. ama bu yolculuğa değerdi. bir yandan da düşünüyordum. oturduğumdan beri onlarca güzel kadın gelip geçmişti önümden. hatta bir kaçı ile göz göze gelmiş. karşılıklı gülümsediğimiz biri bile olmuştu. lakin bu kadındaki efsun hiç birinde yoktu. eskiden olsa amerikan filmlerindeki sahnelere özenti bir hareketle masaya bir miktar para bırakıp tıpkı bay c. gibi peşinden giderdim. ama bu kez sadece bu büyülü kadının hayalini kovaladım. 
yosun yeşili gözleri, gamzeli gülüşleri, kestane rengi saçları, kendinden emin, o asil yürüyüşüyle bitmesini istemediğim, tekrar tekrar okuduğum bir kitap gibiydi. ya o baş döndüren kokusuna ne demeliydi? zaten kadıköy'ü teyakkuza geçiren ayak sesleri ve o öz güvenli yürüyüşünden ziyade dünyamı ters çeviren o kokuya teslim olmuştum ilk önce. sanki görünmez bir trenin içinde seyahat ediyordum. içinde bulunduğum bu tren daha önce hiç görmediğim engin denizlerden, devasa köprülerden ve yemyeşil ovalardan olanca hızıyla geçiyor bu bende sevinçle karışık manasız bir hüzün oluşturuyordu. kulağımda daha önce hiç dinlemediğim bir müzik eşliğinde ruhum adeta bir alçalıp bir yükseliyordu.

tam o sırada dışarıdan bir ses abi dedi.
abi diye tekrarladı. kafamı kaldırdım. bizim tembel esnaf.
çayım taze. ister misin?

uyku sersemliğine benzer bir şaşkınlıkla bir esnafa, bir bulutların arasına saklanan güneşe, bir de efsunlu kadının gittiği yöne baktım. sessizce başımı iki yana salladım. aceleyle masanın üzerine bir miktar para bırakarak hayalimin peşinden koşmaya başladım.
.


16 Kasım 2017 Perşembe

kendime ve orta dünya’ya notlar

sony walkmanlerimizde kitaro dinlediğimiz günler ne güzeldi?

herkes mindhunter diyor ama the night of müthiş bir dizi. müthiş. “lostçular” final görsün!

her kış bir tanpınar romanı okumak istiyorum. bu kışın kitabı; huzur.

hayatımda ilk kez stefan zweig okuyorum. bu zweig’in değil benim ayıbım elbet. şimdilik üç kitapla başladım. gerisi gelecek. gelmeli..

uzun, ama çok uzun mektup yazasım var. bu sefer kuşlar kesin kıskanacak.

ölmeden bir okyanus göresim var. bu artık hint okyanusu mu olur yoksa büyük okyanus mu olur bilemem. onu kaderim belirleyecek.

anneyle çay içip sohbet etmek. en az onunla didişmek kadar güzel.

babaya özlem. tarifi zor. hani kar yağmıştır. soğuktur. ama elleri buz kesercesine. öyle deli bir soğuk. sonra sıcak bir yere girersin. ellerin ısınmaya başladıkça acı acı sızlar ya. işte öyle bir şey.


15 Kasım 2017 Çarşamba

insanias multas in libro

pessoa’nın huzursuz kitabını* tembelliğimden okumadığımı düşünürdüm hep. oysa bu pazar yeniden okumaya başladığımda anladım ki; o ruh haline, o karmaşaya girmekten korktuğum için okumamışım bunca zamandır. sonra kitabı ilk aldığımı söylediğimde -ki bundan yaklaşık dört yıl önce- sevgili doktorun sözleri geldi hatırıma.

 “dikkat et mithad efendi. çok fazla kaptırma kendini. çok fazla okuma. azar azar oku” demişti soğuk bir kasım akşamı. 

belki de bilinçatımda bu sözler yer etmişti. bilemiyorum. lakin bu okumadan çıkardığım başka bir anlam daha oldu. ben istesem de istemesemde bizatihi o ortamda yaşıyorum zaten. sabah dokuz. akşam altı. tıpkı soares gibi. muhasebecilik, sonsuza dek benim kaderim. iki kanatlı, kocaman iki camın arkasından küçük dünyamı izliyorum çoğunlukla. hayaller ve çeşitli düşünceler içinde akşamı zor ediyorum. işle ilgili basit hesaplar yapıyorum bazen. dönem dönem işler yoğunlaşınca pencereyi ve dünyayı unutuyorum. ama çok az oluyor bu. gün boyu, üç yol ağızlı sokağı inceliyorum daha çok. ismini ve türünü bilmediğim ağacın yapraklarının renk değiştirmesini. tek tük geçen insanları ve arabaları. sonra sokağın arsız, serseri, birazcık güneş görünce asfalta yayılıp yatan tembel köpeklerini izliyorum. ama en çok akşamüstü yer değiştiren kuşlar ilgimin odağı oluyorlar. burada delirmememi sağlıyorlar. özgürlükleri çünkü bana umut oluyorlar her seferinde. 
her akşam, hep aynı saatlerde geliyorlar. kafileler halinde, telaşla kanat çırpmalarını, birbirlerine çarpmadan, bazen simetrik uçuşlarını kıvançla izliyorum. aynı zamanda bir çocuğun heyecanı ile her seferinde sanki onları ilk kez görüyormuşum gibi, anlatılması olanaksız bir sevinç içinde kalıyorum. 
bazen onları niye bu kadar çok sevdiğimi düşünüyorum. net bir cevap bulamıyorum. belki diyorum hayal kurmama yardımcı oldukları içindir. çünkü ne vakit başımı göğe kaldırsam ve bir kuş görsem. hep bir hayal düşüyor aklıma. kendimi bildim bileli hiç dinmeyen uzaklara gitme isteğ meselai. bazen kapkara, yılan gibi upuzun bir trenle gidiyorum. dağları, ovaları, gölleri ve nehirleri aşarak karların ve yağmurların içinden geçip güneşe uzanır gibi. belki biraz yorgun ama huzurlu, hiç dinmeyen bir seyahat yapıyorum. bazen bir geminin burnunda, rüzgara ve hırçın dalgalara meydan okuyarak dünyanın bütün önemli boğazlarını geçiyorum. bazen de bir kuşun kanadında, tüm kafile ile birlikte bulutların ve mevsimlerin içinden geçip kışları afrikaya, ilkbaharda kuzeye uçuyorum.

ama ve lakin kısa sürede sert düşüşler yaşıyorum. iki pencerelik dünyama dönüş yapıyorum. yıllardır olagelen şeyleri şimdi olmuş gibi yeni farkediyorum. 
misal sabahları hep zamanında, tam dokuzda işimin başında oldum. ne beş dakika erken, ne de geç. hep onikiotuzda yemeğe indim. ve hep onsekizde bıraktım işi. dört buçuk yıldır hiç değişmedi bu durum. fakat sanki yeni bir şeymiş gibi bugün farkına vardım bunun! 
oysa hayatımda farkında olarak veya olmayarak adeta beynimi ve yüreğimi uyuşturup kendime empoze ettiğim öyle çok alışkanlığım var ki. ama ve lakin hiç biri gerçekten yapmak istediklerim değil. hiç biri.
.
üç aydır, öğlenleri buradaki tek kafeteryaya kahve içmeye geliyorum. sigara içmediğim halde soğuk sıcak demeden hep dışarıda oturuyorum. aslında olmazsa olmazlarımdan değil kahve. o da kendime meylettiğim basit alışkanlıklardan biri işte. bir de ofiste çayı çok içtiğimden değişiklik olsun istiyorum galiba.
ne var ki insanın değiştirebileceği şeylerin kısıtlı olması, bazı şeylerin elinde olmaması ne acı. bazı şeylerin, bir çay kahve ikame kolaylığında olmaması mesela canımı sıkıyor uzun süredir.

işte bu acziyete yazarak merhem sürmeye çalışıyorum ben de. lakin böyle derde neyler hekim misali bu esen, hem oldukça soğuk esen tepede  buz gibi bir masada, bir açıp bir kapayan güneşin sıcaklığı kadar tesiri oluyor ancak bu yazmaların.
vazgeçer gibi oluyorum her yılgınlıkta. ama bu da başka bir alışkanlık olduğundan olsa gerek bırakamıyorum.

soares ya da pessoa, “yaşam öykülerini yazabilenlere gıpta ediyorum” diyordu. ve ekliyordu; “ben olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum”

oysa ben iyi bir anlatıcı olamadığım, anlatamadığım için yazıyordum daha çok. sanırım bir de unutulmamak için yazıyorum. belki bir iz bırakmak için. bu dünyadan bir mithad selim geçti desinler diye belki de. ama iyi ki yazıyorum. acılarımı çünkü bir tek yazarken sevebiliyorum. hayallerimi keza öyle. yazarken yaşıyorum. ve sadece yazarken anlıyorum kendimi. belki de bu yüzden anlaşılmak gibi bir kaygım yok yazmaya başladığımdan beri. çünkü ben aslında ve sadece yazarken yaşıyorum.
.
bir de kuşları çok kıskanıyorum..
.
.
*huzursuzluğun kitabı - fernando pessoa
.

14 Kasım 2017 Salı

14 kasım

bazen düşünüyorum da insanoğlu için tek bir seçeneğe mahkum olmak mı daha kötü yoksa hiç bir seçeneğe sahip olmamak mı?

mahallenin daha doğrusu civarın tek kahvesi. ya da sosyetik adıyla cafesi. bakımsızlıktan ve ilgisizlikten el değiştirdi geçen ay. korkarım aynı kaderi bu da paylaşacak. tıpkı bir öncekinde olduğu gibi bunda da ilk zamanlar ilgi ve hürmet zirvede. hoşgeldiniz efendimler, kahvenin yanında ucuz lokumlar, sahte gülümsemeler falan.
hangisi önce başlıyor farkedemiyorum. ilgisizlik mi yoksa kesat giden işler ve müşteri kaybı mı?
birbirini tetikledikleri muhakkak. 
ama ve lakin bu varoş cafenin değişmeyen ve benim de vazgeçmediğim tek güzel yanı muazzam güneş açısı. ruha ve bedene tam oturan güneşi. ellerimi ısıtan, yazma iştahımı artıran sıcaklığı.
.
bir sürü olumsuzluğuna rağmen sırf güneşinin hatırına yemeği yer yemez varoş cafeye adımladım. hem belki bir şeyler yazardım eski günlerde olduğu gibi. hiç bir şey yazamazsam, bugünlerde zor bulunası güneşin tadını çıkarıp sevdiğim şarkıları dinlerdim. 
terkedilmiş şehri andıran bu kimsesiz, sessiz mahallenin sokaklarında yürürken bunları düşündüm. başka şeylerde düşündüm. mesela seni. en çok seni.
bilmiyorsun.
.
bazen de diyorum ki; sadece iki seçeneğinin olması, griye yer olmaması insan hayatında çok büyük bir yük. çok..
.



12 Kasım 2017 Pazar

beş vakit - 16

sabah:
caddenin girişindeki ilk dükkana girip “gözlük askısı var mı” diye sordum.
tezgahtar kız anlamadı. soran gözlerle başını kaldırdı. açıklama yapma ihtiyacı hissettim. “hani dedim gözlük düşmesin diye boynumuza asıyoruz ya.”  tezgahtar kız, bu kez dudağını büzüştürdü. gözleriyle, sessizce sordu. yine anlamadım?
hemen akabinde de arkasındaki müdürü ya da patronu olduğunu düşündüğüm sakallı adama döndü. sakallı işinin ehliydi. tezgahtar kızı rencide etmeden, müşterisini taltif ederek ve sol avucunun içiyle yerlerini de göstererek; “beyfendi, gözlük ipi istiyor şule hanım” dedi. yılanı deliğinden çıkaracak bir ses tonu ile.şule hanım, sakallı’nın gösterdiği yerden kahverengi ile bordo karışımı gözlüğüm için siyah bir ip getirdi. gözlüğe taktı. ezberlenmiş meslek ritüeliyle, “nasıl” diye sordu.
 “
fena değil” dedim.
ücretini ödedikten sonra aklıma geldi.
 “peki bu ipin kahverengisi yok mu?” diye sordum. 
şule hanım, solundaki ayakkabı bağcıklarına benzer gözlük iplerine umutsuzca bakıp bir iki karıştırdı. “maalesef yok” dedi. sakallı abi arkada birleşmiş milletler gücü gibi teyakkuzdaydı yine. 
incelerinden istediğiniz renk var ama bu gözlükte hoş olmaz. rahatsız eder sizi” dedi. ikna olmadığım halde ikna olmuş gibi göründüm. teşekkür edip ayrıldım dükkandan.
.
öğle:
aynı cadde üzerine sıralanmış üç berberden yeni açılana sırf boş olduğu için girdim. berberde sıra beklemeyi sevmem. lüzumundan fazla ilgiyi ve boş konuşmaları da sevmiyorum. her şey olağan seyrinde olmalıydı. ne eksik, ne fazla. sırf bu sebepten mahalleye taşındığımdan beri değiştirdiğim dördüncü berber.
ilki, çok ve boş konuşuyordu. allah için içlerinde en ustası, eli en pratik olanı oydu.

ikincisinin hem eli çok ağırdı, hem de muhabbeti. fenerbahçe aşağı, aykut kocaman yukarı. resmen şiştim. yazlık traş için girmiştim. traş bittiğinde mevsim güzü bırakıp kışa girmeye hazırlanıyordu. öyle bir ağırlık. bir de patronu gereksiz bir adamdı. doğrusu, en çok o’na kızdım. iş arayan suriye’li bir berbere “sen berber misin” diye sorması vardı ki o’nun kibrinden, kendi insanlığımdan utandım. gitmedim bir daha.

üçüncüsü pek konuşkan değildi. ama o'nun da eli çok ağırdı. 40 dakika benden önceki müşteriyi, 30 dakika kendi traşımı bekledim. oysa yetmiş dakika şu kısacık ömürde çok ama çok önemli. dolayısı ile üçüncüyü de eledim.

şimdi işte; dördüncü ve yepyeni bir berber. fakat o da girişte, gereksiz iltifatlarla, ağdalı sözlerle daha makas vurmadan eledi kendini..
ikindi :
traşı olup bir kaç öte beri aldıktan sonra eve dönerken güneş kanıma girer gibi oldu. kadıköy’e inip alnını güneşe dayayan bir cafede çay, kahve eşliğinde öylece oturmak. belki bir iki satır bir şeyler karalamak. bunu yapmayı çok istedim. lakin önce tembelliğim sonra yorgunluğum galip geldi. ‘köşeyi dönsem ölüm, düz gitsem hayat ikilemindeydim’ üçüncü seçeneği denedim. merdivenleri çıkıp eve girdim.
.
akşam :
televizyon açık, kendi kendine bir şeyler çalıyordu. kafka’nın felice’ye yazdıklarını okuyordum. sonra sezen’in vazgeçtim şarkısının o insan ruhunu, delik deşik eden ezgisi girdi odamdan içeriye. inceden, aniden ama çok derinden. kağıt kesiği gibi. bir dalgıç nasıl vurgun yiyorsa öyle. her şeyi bir kenara itip dün geceye götürdü beni. oradan uzaklara. çok uzaklara..
.
yatsı:
belki diyorum seni hiç görmedim. tanımadım. belki ömrümce de görmeyeceğim. ama dün gece. dokunuşundaki sıcaklığı, gözlerindeki sevgiyi, dudağındaki şehveti, ellerindeki şefkati, boynundaki huzuru tanıdım. ben diyorum; belki seni hiç bilmedim. sesinin rengini hiç tanımadım. oysa çok az kalmıştı. sabaha karşı beş gibi. lanet balkonun kapısı rüzgardan açılmasaydı. uyandırmasaydı beni.

10 Kasım 2017 Cuma

egzersiz

neredeyse her sabah görüyorum onları. işe giden yolumun üzerinde. semt parkının içinde. egzersiz aletlerinin üzerinde. ama her gün. kol ve bacaklarını sallıyorlar düzensiz tekrarlarla. ben onlar gibi olmayacağım diyorum. her seferinde. elli üstü, altmış yaş altı emekli abiler. sarıya boyalı demirler üzerinde. eller havaya, bacaklar ileriye. çok fazla konuşmuyorlar. sanırsın, olimpiyatlara hazırlanıyorlar. öyle ciddiler. konuştuklarında da konu sezen’in şarkılarından farksız. kimi takmış hükümete. kimi fenerden şikayetçi. sabahın köründe artık temizlik bahanesine karıları mı kovuyor evden. yoksa emekli oldukları günden beri bir türlü tutmayan uykuları mı buna sebep?
bilmiyorum. ama kentsel beton dönüşümleri ve egsoz dumanları arasında spor bahanesine ölümü beklemek diyorum. delilik!
.

3 Kasım 2017 Cuma

17. mektup

bu kış. saat dört gibi kuşlar geliyor. beşte üşümeye başlıyorum. ellerim en çok. bazen ayaklarım. beş senedir alıştım artık. hani doğrusu bu ya; garip bir haz da alıyorum bu durumdan. yazmak için bahanem oluyor hem. kuşlar ve kış soğuğu. yanına müziği de katık edince dünyalar benim oluyor. misal no blues diye bir grup keşfettim. bir haftadır onları dinliyorum. bıkana kadar da dinlerim artık.
.
kuşları izlemekten kalan boş zamanlarımda emeklilik hayalleri kuruyorum. bir prefabrik alıp köyüme gideceğim diyorum. rahmetliden kalma tarlaya, göle karşı dikeceğim. etrafa da domates, biber, soğan. ne tutarsa artık. protein için üç beş de tavuk. böyle küçük, sıradan hayaller. ama yetmiyor. kadim dostlarıma da anlatıyorum. hem anlatırsam, birilerini de ortak edersem diyorum hayalime. gerçekleşme şansı artar. batıl bir inanç belki. ama inanıyorum. dün mesela hafız'a anlattım uzun uzadıya. bu akşam da şeko’ya. yaklaşık bir aydır aramayınca merak etmişler. bir gün arayla aradılar. ‘sizi denemek için aramadım ibneler’ dedim. güldüler. hayattan, metropol bulantısından ve biraz da beşiktaş'tan bahsetttik. en kısa zamanda yüz yüze görüşmek için sözleştik...
.

bir hayalim daha var. ama bak bunu kimseye anlatmadım. yalnız sana. yalnız senin için. içinde, kimsenin bilmediği yahut az duyduğu çok çeşitli şarkıların çaldığı bir cafe. küçük, mütevazı bir yer diyorum. elbet uzaktan da olsa bir ucu deniz ya da göl görmeli. yeri mühim değil. kuzey ege'de olur. zonguldak'ta. ama her daim güneş alsın. yaz ve kış. hem ilk, hemi sonbahar. yağmur da yağsın. içeride gelişigüzel serilmiş 4 masa olsun mesela. fazla değil. dört yeter. bilemedin beş masa. hem 4 benim uğurlu sayım. biliyorsun. amaç da zaten para kazanmak değil. hoş bir seda bırakmak. kalan ömrümüzü neşe ve mutluluk baloncukları içinde tamamlamak. sonra duvarlarda bir iki beşiktaş posteri olur. sen sevdiğin artistlerden, filmlerden bir kaç resim asarsın. kalanı da gelip geçen ve eli kalem tutanların içinden gelen iki satırı yazacağı masmavi 4 duvar. mavi çünkü. mutluluğun ve umudun rengi bana sorarsan. ha sen mavi huyum değil dersen yarısı mavi olur. yarısı senin istediğin renk. ama ne olursa olsun mutluluğumuzun bir resmi mutlaka olsun. yanında da bir nazım şiiri..
.
no blues - black cadillac

2 Kasım 2017 Perşembe

herkes gider mi? *

böyle soğuk kış akşamlarında diyorum. sıcak bir otobüs, bir de müzik bulunca babamı özlüyorum. üzerine maltepe sigarası sinmiş mavi montu geliyor gözümün önüne. soğuk bir pazar günü gittiğimiz ilk beşiktaş maçı sonra. üniversite okumam için beni ankara ayazına teslim edişi. vedalaşmamız. 
üzüldüğünü belli etmemeye çalışarak nasihat etmesi. nedenini hâlâ bilmediğim ama hafızamda en güzel anımız olarak bellediğim vapur seyahati. kadıköy’e yanaşırken gecenin siyahında parıldayan haydarpaşa silüeti. içimden tarifsiz bir mutluluğun aktığı o soğuk akşam. galiba cumaydı. 
böyle serin akşamlarda diyorum. 
soğuktan değil de bazen hüzünden titriyor insan.

30 Ekim 2017 Pazartesi

16.mektup

nasıl anlatsam?
öyle zor ki tarifi.
hani mücadele edersin ya kendinle bazen. ama basit bir ikili mücadele değil bu. kora kor, dişe diş. hatta ölümüne bir mücadele.
bir sinir harbi. sonuçta kazananın olmayacağı bir savaş yani.
bir yanın tıpkı bir çağlayan gibi dur durak bilmeksizin akıp gitmek ister ya habi. içinde ne var ne yok söküp atmak ister de diğer yanın buna set olur. keban barajı olur. yahut ağrı dağı olur, dikilir karşına. geçit vermez. vermemeye çalışır.
ama su bu. durmaz. yolunu bulur akar gider ya.
işte öyle bir şey.. 
ya da başka bir şey.
..
yok anlatamıyorum. sesimi duyuramıyorum. 
içimdeki özlemi, ateşi, pişmanlığı, çaresizliği, suskunluğu, kırgınlığı ve kızgınlığı hangi şiir, hangi şarkı yahut hangi yol’culuk dindirir? 
bilemiyorum.
bilseydim. buraya (sana) gelmezdim. 
ama böyle vakitler sadık gelir aklıma hep. ve o meşhum cümlesi peşinden. 
bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor.*”
sahiden.
iki gündür. içim ve dışım; farjad, makis ve le trio jourban. 
bu şarkılar bana dokunuyor. en iyisinden fena yapıyor!  hem nasıl.
ve bilhassa bir tanesi.

diyorum ki..
bana jourban sevdiren kadın şimdi nerdesin? 
bazen kulaklarım çınlıyor. sen sanıyorum. 
sen misin?

aklımda bir an var. bir binanın yola bakan ikinci katı. duruşun mağrur.
ve gülüşün öyle sıcak. öyle insancıl. öyle sevgi dolu. 
sonra şair arşi’de söylediğimiz şarkılar.
şimdi pencereme konan kuşun kanadında arıyorum o güzel günleri. 

burada günler sensiz çok yavaş geçiyor. hayat ise çok hızlı.
sahi sen nasılsın?
sormak istediğim ne çok şey var oysa.
anlatmak istediğim.
ama soramam ki?
ben de bu ben varken anlatamam ki.
nasıl anlatsam?
.
.

* sadık yalsızuçanlar - garip
.
le trio joubran - masar
.




29 Ekim 2017 Pazar

büyük hayaller kuralım sevgilim*

uzağı çıkarıp yakını takıyorum. çünkü bitesiye yazmak istiyorum. okuyamıyorum madem nicedir. o vakit yazmalıyım. akıl sağlığım için. annem için. kuşlar için..
.
yaşlanıyorum. ama bunu ne değişen takvim yapraklarından, ne yakın gözlüğünden anlıyorum. ellerim çünkü. her geçen sonbahar daha çok üşüyor. ve şarkı listeleri artık telefonuma sığmaz oldu.
.
 delilik bu!
.
rüyalarımda dar yollardan geçiyorum. ibiza sokakları olsa gerek. belki de casablanca.
emin değilim. 
işin aslı sevgilim; daha önce gitmediğim, hiç bilmediğim yerler. ama tüm bu sokakların ortak özelliği ne biliyor musun?
önce denize, sonra sana açılıyor olmaları.
.
söylemiştim! bir sait faik olmak hiç kolay değil. ama ve yine de çok güzel hayaller kurabilirim. hem de büyük hayaller. içinde sen ve ben olan. gerekirse kış ve de güneş olan. hatta soğuk. kanada soğuğu gibi mesela. lakin gitmedim hiç kanada'ya. bir gün diyorum kanada'ya gidelim.
.
* sait faik abasıyanık
.

28 Ekim 2017 Cumartesi

bu sene kış sert geçmeyecek diyorlar ibrahim

bu şehir çok gürültülü ibrahim.
bu şehir yoruyor. bu dünya. bu insanlık.
.
gündüz kentsel dönüşümün iş makinaları. gece sonradan görmelerin havai fişek patlamaları.
artık çekilmiyor. 
.
hem bir de soğuk. bilhassa akşamları.
gün boyu üşüdü ellerim. bu satırları yazarken şimdi yine hem.
aslında her kış böyle. ekim onbeşten nisan yirmibire. 
.
şimdi. baba yadigarı evde soğuktan büzüşmüş parmak uçlarımı nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum. 
.
soğuk belki ama aynı zamanda enstrümental. bir akşam. 
bir no blues. 
bir farid farjad. 
hüznün dibi. 
ellerim değil ama. içim ısındı gibi. 
.
kimi unutmak için yazar. kimi konuşamadığı için. kimi de benim gibi... ellerim diyorum. yazdıkça ısınıyor. ısındıkça parmak uçlarım düzleşiyor, bir ipeksileşiyor sanki ibrahim.
.
ve cumartesi süprizi. ayva. olmakla olmamakla arası. 
annemin komşusundan. ne halden ne pazardan. yandaki ağaçtan. 
biraz mayhoş. ama sulu. leziz. bizim sokak gibi. hayat gibi.
.

27 Ekim 2017 Cuma

bugün benim doğum günüm kendi kendime kutlayacağım*

bugün benim doğum günüm. kendi kendime kutlayacağım. sonra kalabalık yerlere gideceğim. bir de hediye almak istiyorum kendime. belki bir kitap. belki de iyi bir ağızlık alırım.”*


türkçe sözlü hafif müzikler eşliğinde acı çekiyoruz. olmak istediğimiz kişi ile olduğumuz kişi arasında sıkışıp kalmışız. araf diyorlar. ben ne diyeceğimi bilemiyorum. bazen dizi repliklerini duygularımıza katık ediyoruz.
"hayat diyoruz. sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer" **  
bazen gerçeklerden kaçıyoruz. melankoliyi ve hüznü seviyoruz. çünkü acıyan yerlerimize iyi geliyor bir parça hüzün. bazen de coğrafyanın kaderi alnımızın yazısı oluyor. fakat ilk elini uzatanı, ilk zorlu virajda bırakıyoruz. meftunuz. ama benciliz. maşukuz. ama gururluyuz. ne çok şeyiz.  aslında hiç bir şeyiz.
.
bugün benim doğum günüm. ne bir hediye aldım kendime. ne de yoğun kalabalıklara karıştım. sessizce çalıştım gün boyu. odamdan hiç çıkmadım. mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmadım. mecbur olduğumda ise tek kelimelik kısa cümleler kurdum. evet ya da hayır.

sen de bir şeyler var bugün” dedi bazı meraklı kediler.
yok bir şey. sadece yaşlanıyorum” dedim.
anlamadılar. gittiler.

telefonuma geceden gönderilen banka ve bilimum kurumsal firma kutlamalarını okumadan sildim sabahleyin. öğleye doğru bir iki yakınım aradı. sevindim. akşam üzeri bir martı geldi penceremin önüne. bugüne kadar hiç bir martıda görmediğim akrobatik hareketler yaptı. sanki doğum günümü kutlar gibiydi. üç dört dakika öylece onu izledim. sonra içten bir gülümsemeyle yolcu ettim. akşam olunca rutinin dışına çıkmadım. aynı saatte, yine aynı dolmuşla döndüm eve. yolculuk esnasında güne yaraşır küçük mutluluklar inşa ettim kendime. eve varana kadar bunlarla avundum. sevdiğim şarkıları dinleyip sevdiklerimi düşündüm. şükrettim.

.
belki diyorum yarın. bir hediye veririm kendime. erkenden kadıköy’e inerim. sevdiğim sokakları dolaşırım. balıkçılar çarşısını, sakızgülü’nü, sahafları falan. oradan sahile inerim. şanslıysam belki yağmur yağar. biraz ıslanırım. bir de kitap alırım. belki de evden hiç çıkmam. yine yağmur yağar. pencerenin kenarında yağmuru izlerim. 
..
istanbul, 
2017 yirmiyedi ekim
.
* edip cansever

** yeditepe istanbul

22 Ekim 2017 Pazar

big in japan


ruhumuzdan bir parça daha ödünç alan güneşli bir pazar. 22 ekim. itiraf etmeliyim. yıldızım bir türlü barışmadı bugünle. özgürmüş gibi gözüken aslında özgürlük kısıtlayıcı bir gün bana kalırsa. meg ryan ablamızın kate leopold filminde dediği gibi;

pazar işe başlamadan önceki gün! böylece zehirlenmiş oluyor....
.
çalışmak değil mesele. programlanmış zorundalıklar. bir sıkışıklık, bir yokluk hissi. 
manasız. 
.
normalde böyle güneşli pazarlarda evde kalmam. her ahval ve şeraitte dışarı atarım kendimi. lakin bugün üzerimde bir eylemsizlik hakim. anlamaya çalışmıyorum. yine de sıkıyor bu durum. yoruyor. çok yoruyor. ezeli alışkanlık. dışarıda salınan güneşe kayıtsız kalamadım. balkona çıktım. müziği açtım. bu şarkıya ve bu sese bayılıyorum. ane brun-big in japan. sanki biraz sakinleştim. şimdi. yazmaya başladım. fakat yazının nereye gideceğini hakkında hiç bir fikrim yok. iki üç cümle sonra bitebilir. veyahut tarihimin en uzun yazısını da yazabilirim. 
bilmiyorum. 
kahve içmem lazım. şekersiz. az sütlü. belki de artık bazı şeyleri değiştirmeliyim. sade kahve içmeliyim. pazar günü inşaat yapan hödük komşuma sinirlenmemeliyim. daha fazla tom waits, daha çok vaya con dios dinlemeliyim. haddinden fazla şiir okumalı. daha çok fotoğraf çekmeliyim. az önce mesela tepemden geçen bir uçağın fotoğrafını çektim çocuksu bir heyecanla. pek bir şeye benzemedi. ama o heyecan kafi geldi. bir şeyleri özlüyorum. bazı insanları. geçmişimi. belki çocukluğumu. bazen geleceğimi! lakin içimde halka halka olan boşluğu tarif edemiyorum. keşke şiir yazabilme kabiliyetim olsaydı. belki diyorum o zaman...
.
az önce bir uçak daha geçti. onu da fotoğrafladım. büyüklü küçüklü, çeşit çeşit, rengarenk uçaklar. beyaz ağırlıklı. kırmızı, lacivert, gri uçaklar. görüş açısına girip çıkmaları on, bilemedin on beş saniye. ömür de böyle. bir göz açıp kapama mesafesinde aslında. bir varsın. bir yok. ama insanız. aldanıyoruz. hayatı çok uzun sanıyoruz. oysa kuşlar uçuyor!

21 Ekim 2017 Cumartesi

metroda game of thrones


günün yorgunluğunun ruhuma ve ayaklarıma sirayet ettiği bir akşamüstü uzunçayır'ın en uzun metro yolunda ağır adımlarla yürürken duyduğum müziğe anlam veremedim önce. doğrusu inanamadım. 
yanlış mı duyuyorum dedim. dikkatle dinledim. hayır!  bildiğim ve hastası olduğum game of thrones müziği. yine de emin olamadım. reklam falan mı acaba dedim. o da değil. yirmi yirmi beş adım sonra gerçek ortaya çıktı. sokak yahut metro çalgıcılarının marifetiydi. yakından daha hoş geliyordu sesi. beşiktaş sahaya çıkarken nasıl hisleniyorsam öyle hislendim. ama nedenini çözemedim. lakin üzerine çok da düşünmedim. son tahlilde bayım; bu müziği çok seviyorum. ama niye bilmiyorum..
..
trene inerken zihnimde artık game of trones jeneriği çalıyordu. durdurmak imkansızdı. hoş durdurmak da istemiyordum.
.
dörtlü vagonu bilerek kaçırdım. beş dakika sonra gelen sekizli vagona binip uzak köşedeki kapıya yaslandım. beynimdeki game of trones müziğini kapattım. telefondaki müziği açarken yanımda oturan beyaz saçlı abinin tablette kitap okuduğunu gördüm. gayri ihtiyari gözüm kaydı okuduklarına.
"artık mektuplarında ağırlaştırılmış bir melankoli vardı"  gözüme çarpan ilk cümle oldu.
kitap yazarının abdülhak şinasi olduğunu daha sonra gördüm. hemen ‘fahimbey ve biz' ve ‘çamlıcadaki eniştemiz’ kitaplarını anımsadım. gülümsedim. karşı kapıya yaslanan kumral güzel üstüne alındı. bu kez daha içten gülümsedim. suratını astı. üzüldüm. ruhi bey’i aklıma geldi. ruhi bey çok şanslıydı. 
“azıcık gülümsedim.
dünya bana gülümsedi.”*
gereksiz alınganlık yaptığımı düşündüm. devir başkaydı çünkü. hem o zamanla bu zaman arasında dünyalar kadar fark vardı. bununla avundum.
sonra kulağımdaki müzik uzunca bir süre es verdi. zihnim yine otomatikman game of thrones çalmaya başladı. telefonun müziğini kapattım. beynimde çalan müzikle bir sonraki durakta inmek için ön kapıya ilerledim.
.
*edip cansever
.

16 Ekim 2017 Pazartesi

varoş cafe



eski günlerimi özledim. bu öğlen güneşi de görünce “hadi” dedim kendime. en son ne zaman gelmiştim buraya. unuttum şimdi. varoş cafe yerindeydi. ama sahibi ve mekanın içi değişmişti. ben de değişmiştim. değişmeyen tek şey güneş ve güneşin cafeye geliş açısıydı. 

gençten, temiz yüzlü, siyah süveterli bir genç siparişimi aldı. “az şekerli”  dedim onca senenin alışkanlığında. bir yandan da mekana alışmaya çalıştım. yüksek sesli müziğine, düzenli masa ve koltuklarına. yeni dekorlarına. mekan sahiplerimin yerinde ve dozunda ilgilerine. ama canımı sıkan bir şey vardı. sanki görünmez bir el istanbul’un kaosundan beni çekip almış da helsinki’nin sakin, düzenli ve saygılı topluluğuna bırakmış gibiydi burada. hani allah için kahveleri de çok iyiydi. bizim ‘yılışık garsonun’ kahvelerine on basardı. ama yine de eksik bir şey vardı. ben o eski cafenin dağınıklığını, o kendine has salaşlığını, ne bileyim? hatta yılışık garsonun bazen aşırı ilgili  bazen umursamaz olan dengesizliğini seviyordum sanırım. 

bu yeni ‘kurumsal cafeyi’ sevemedim. sevmedim. 
bir daha gelir miyim? bilmiyorum. 
bildiğim böyle sonbahar-kış güneşlerinde zıvanadan çıktığım. çalışmak istemediğim. misal; birazdan, tam onbir dakika sonra çok sevgili ofisimde olmam gerek. oysa benim istediğim; bilhassa böyle güneşli ilk ve sonbaharlarda ve tabiki bazen kış aylarında. o cafe benim, bu cafe senin dolaşmak. özgürce ve sessizce yazabilmek. peki böyle bir şey mümkün olabilir miydi bütün mümkünlerin kıyısında?* 
onu da bilmiyorum. 
söylemiştim bayım. 
ben hiç bir şey bilmiyorum.
.
*turgut uyar

15 Ekim 2017 Pazar

güneşin izinde

yandaki iki kadının konuşmalarını bastırmak için kulağımdaki müziğin sesini önce az tehlikeli sarı işarete, en nihayetinde çok tehlikeli kırmızıya çıkardım. kalkıp gitmek de bir çözümdü. lakin bugün türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı! pazarın dokuzunda sanki metroda kampanya varmış gibi bütün anadolu yakası, kucak kucağa kadıköy’e geldik. mecburi işlerimi gördükten sonra hayyam yahut piraye’de bir daha bulunmaz bu ekim güneşini değerlendirecektim. ama işte nasıldı o meşhum söz; hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi.
.
hayyam çay evi kapanmış. doğrusu adını değiştirmiş. üstelik güneşini de kaybetmiş. yenisine oturmak gelmedi içimden. kadıköy’ün ara sokaklarında, serasker caddesinden, antikacılara, sakızgülü’nden piraye cafe’ye bir parça güneş ve demli bir çay için yollara vurdum kendimi.
dedim ya bu türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı.
 
piraye cafe’de değil boş masa bulmak iğne atsan yere düşmezdi. geldiğim yoldan ama farklı sokaklardan balık pazarına döndüm. çünkü burada, hangi fırın yahut cafeden geldiğini bilmediğim koku her şeye değerdi. cuma günkü sebepsiz sevinç gibi bir kaç saniyelik mutluluk tomurcukları açtı yine içimde. sırf bu yüzden her hafta, daha da erken gelmeli buraya dedim. kendime söz verdim. lakin kendime verdiğim sözlere sadık olmadığımı da en iyi ben biliyordum.


bu yüzden abbasağa camii’nin bekçisi kedi felix’i şahit tuttum kendime.
"sözünü tutmayanın kulakları midas gibi olsun" dedim.
dostum felix, "miyav" diyerek onayladı beni. 
sonra güneş alan, mütevazi bir çayevi bulmak umuduyla mühürdar caddesine çıktım. ve ekim güneşi sonuna kadar alan, boş yeri olan tek kahvedeki tek yer bu iki çok konuşkan ablanın yan masasıydı. çaresiz kulağımdaki müziğin sesini biraz daha arttırdım.
.

14 Ekim 2017 Cumartesi

15.mektup


bugün metroda gençliğini gördüm.
gülümsemen. başını yana eğmen. gamzelerin. saçlarının dalgası. dudaklarınn kıvrımı. yüzünün kararlı ifadesi. hemen hepsi. aynı onbeş seneki önceki sen.
bana sorarsan bugünkü sen.
çünkü onbeş sene önceki halini görmedim hiç. iyimser bir tahmin benimkisi sadece.

hani en büyük ilaç zaman derler ya hep. koca bir yalan!
dünya dönüp akrep yelkovanı ittikçe iyileşmiyor hiç bir şey. 
değişmiyor.
özlem aynı özlem. hüzün aynı hüzün. istanbul yine aynı istanbul. 
sonra trafik aynı. vapurların kadıköy’den beşiktaş’a yan yan gidişi aynı. kuşlar bile aynı. her akşam dörtle beş arası kuzeyden güneye v şeklinde uçuyorlar. 
demirkubuz’un en iyi ikinci filmi itiraf’da nilgün’ün harun’a dediği gibi;
"hiç bir şey geçmiyor. geçen yalnızca zaman."
.
bir ara göz göze gelir gibi olduk trende. ama aynı anda da kaçırdık suçlu suçlu gözlerimizi. ben bir türlü bitiremediğim kitabımı okumaya çalıştım. sen ise düşüncelere daldın. sonra ben düşünürken sen kitap okuyordun. bir türlü senkronize olamadık. birimiz erken, ötekimiz geç kaldı hep. feridun ağbi geldi aklıma. haklıydı! ‘birbirimize bir kaç aşk kadar geç kalmıştık.’ acıyla gülümsedim. okumadığım kitabı kapattım. arada orada mısın diye gizlice seni kontrol ederek telefonumda ne kadar sıla şarkısı varsa hepsini dinledim. inmek üzere, okuduğun kitabı nihayet yakaladım! adalet ağaoğlu. ölmeye yatmak. kim bilir, belki bir gün bende okurum. inerken sağıma hafif dönüp son bir kez daha baktım. huzur içinde kitabını okuyordun. bense tüm huzursuzluğumu yanıma alıp sessizce indim trenden.
.
bugün metroda seni gördüm.
hiç değişmemişsin!

.
figen genç - nazende sevgilim

13 Ekim 2017 Cuma

bu derde düşmeden önce


şu köşede salınan incir ağacı olmalı. kocaman yaprakları. güneşin alnında kıpır kıpırlar. sanırsın raks ediyorlar. öyle hareketli. öyle tangovari? işi, gücü bıraktım. elimdeki çay bardağını da. hatta bir haftadır gelmeyen kuşları beklemeyi bile bıraktım. bu neşeli ağacı izliyorum yedi sekiz dakikadır. belki de on beş dakidadır. bilemiyorum. sadece anlam arıyorum. bulamıyorum. oysa ruhumuzu yoran sebepsiz sıkıntıları bildik her vakit. ahbap olduk. hatta ve keza ‘hayırdır inşallah’ deyip defetmeyi de öğrendik. ama ve lakin sebepsiz sevinçleri kimse öğretmedi bize. belki de sırf bu yüzden. sabahtan beri bayram yeri gibi şenlenen içimi tarif  etmekte zorlanıyorum. köşedeki incir ağacının yaprakları gibi kıpır kıpır. apaydınlık. sanki yüksek dağları, düz ovaları ve engin denizleri aşarak gelen biri var. bir yol’cu. yahut aynı yol’dan ben gidecekmişim gibi. bir bilinmeze, gizli kalmış bir güzelliğe. içimdeki ve dışımdaki tüm zincirleri kırarak hem de. öyle bir coşku. öyle bir heyecan. anlatamıyorum. sadece orhan veli’ye inanmak istiyorum. ‘öyle bir yer’ olduğuna. 
o’na yaklaştığıma!
.

8 Ekim 2017 Pazar

14.mektup


kardan sonra açan güneşle nasıl ferahlıyorsa dünya gece yağan yağmur sonrası öylesine temiz bir sabah. uykum var. ama belli etmiyorum. bostancı’da uyanıyorum.
deniz havası. kuşlar. rüzgar. ve ilahi sessizlik!. 
sessizliği bozan tek şey. kayalara vuran dalgalar.. ihtiyacım olan buymuş dedim. içimden. bir martı kahkaha attı. aldırmadım. çünkü biliyorum. beni seviyorlar. ben de onları.
.
bir sene sonra ilk kez. keyfimce bir şeyler yapıyorum. kadıköy’e mecbur kalmadıkça inmiyorum. artık hem uzak. hem ... 
hem bilirsin işte. güzel hatıralar. geri gelmesi imkansız anlar.
aylar sonra işte, bugün ilk kez kendim için bir şey yaptım.
.
sahildeyim. karnım aç. gidip karnımı doyurmam gerek. lakin tembelim. hem günahtır belki söylemesi ama zarifoğlu gibi benim de hoşuma gidiyor bu durum. açlığa dayanıyorum. yosun kokusunu içime çekip dünyanın en güzel kuşlarını izliyorum. bir yandan da adalar’a bakıp bu yazdıklarımı kafamda çeviriyorum. annem geliyor aklıma. “yazmak karın doyurmaz oğlum. adam gibi sigortalı bir işin olsun” demesini hatırlıyorum. yıllar önceydi. şimdi sigortalı bir işim var ama.. 
ama işte...
.
yaradan, ölüm dışında her derdin devasını veriyor. bir saattir izlediğim, fotoğraflarını çektiğim şu 
kuşlar olmasa ne yapardım bilmiyorum. 2 lira dolmuş parasına sınırsız terapi. üstüne iyot kokusu, adalar manzarası. şanslıysan çiseleyen yağmur, sakin bir sahil. hani hep gitmek istediğimiz o küçük kasaba gibi.
.
.
hafta içi o kasabalardan birindeydim. tüm şartlar oluşmuştu. bir denizi yoktu. ama gölü vardı. yeterdi. insanlar telaşsız. insanlar sakin. korna sesi yok. koşturmaca yok. itiş kakış yok. sakinlik ve ağırlık var. ama yalan da yok! şimdi ben burada, böyle bir yerde ne kadar yapabilirim. aşk’ın o bayıltıcı etkisi geçtikten sonra olduğu gibi rutinden ve sakinlikten sıkılır mıyım? beş sene önce bu fikir kafama yattığında bana “sen yapamazsın, bu küçük şehirde çabuk sıkılırsın” diyen amcamın oğlu ve karısı haklı çıkar mıydı? 
bu düşüncelerle ilçenin saat kulesi dibine kurulmuş tek meydanına geldim. sağlı, sollu yayılmış kahvelerde dayımı aradım. üçüncüde, çınar ağacının yamacındaki 5 masası da dolu olan hilmi’nin kahvehanesinde buldum dayımı. yanında dört adam daha vardı. hiç birini tanımıyordum. onlar da beni bilmiyordu. yalnız bir tanesi beni babamdan dolayı tanıdı. dayıma doğru ; ‘ahmet’in oğlu değil mi bu?’ dediler. 
babana ne kadar çok benziyorsun evlat. gel otur bir çayımızı iç hele.’
acil işim olduğunu söyleyip dayımı bir kenara çektim. hemen istanbul’a dönmem gerektiğini, yarım kalan işleri o’nun tamamlamasını rica ettim.
ve ilk uçakla kaos şehrine geri döndüm.
.
.
şimdi. meşhur bir kahvecideyim. düşüncelerimi temize çektim. karnım aç. açlığa ve sensizliğe dayanıyorum..
.

1 Ekim 2017 Pazar

ıssız ankara, sensiz ankara..*

               

bizi diyorum ne atom bombası, ne de küresel ısınma öldürecek bayım. bizi bu duygusallık, bir de baş döndüren her şeye yetişme telaşı öldürecek. bilmiyorum? belki de bana mahsus bir mizaçtır. biraz soluklanıp not almak yerine zihnimden geçenleri anında yapma isteği. sanki dünyanın sonu yaklaşmış ya da ne bileyim aklından geçen o an yapılmazsa büyük bir felaket olacakmış gibi.veya başka bir şey. başka bir his. anlatabiliyor muyum? anlatamıyorum. öf öf.. sabahtan beri cem adrian dinliyorum. tesadüfen kanalın birinde rastladım. dilime, zihnime, en önemlisi ruhuma işledi. gitmiyor. gitmesin. çünkü bugün çok yazmak istiyorum. bitesiye. ölesiye. cem adrian diyorum. içimi parçaladı. içimi..
hafta başı çıkacağım yolculuk için hazırlanıyordum oysa. kitap arıyorum kitaplıkta. okunmamış yahut yarım bırakılmış onlarcası arasında. belki diyorum yollarda okurum. bir kaç aydır nerede kaybettiğimi bilmediğim okuma alışkanlığı yerine gelir hem. bir umut. klasiklere takıldım bir süre. budala'dan vadiden zambak'a, ekmeğimi kazanırken'den eugenie grandet'e. hepsinden birer paragraf okudum. bunalıma girdim. genç werther'in acılarıyla karşılaştım. yüzümü çevirdim. üst rafta ayfer tunç'un yarım kalan deliler evi'ni gördüm. kararsız kaldım. kafka'nın felice'ye mektuplarından birini okuyup usulca uzaklaştım. seyahat çantamın tekerini onaracaktım. aşağıya indiğimde az önce yarısını toparladığım resmi evrakları gördüm. onları tamamlamak için ileriye bir kaç adım atmıştım ki mutfaktan gelen buharı gördüm. sonra çaydanlıktaki sabırsız fokurtuyu duydum. dvdye filmi koyduktan sonra çay demleye kalktığımı hatırladım. ondan önce de anneme söylemem gereken çok önemli şeyi. ama telefonu bulamıyordum. sahi balkonda instagram fotolarına bakıyordum en son. gelen kışa, ekim ayına güzelleme yapacaktım güya en sevdiğim hüzün resimlerinden. telefonu almak için tekrar yukarı çıktım. kitaplığın önünden geçerken beynimde bir ışık yandı. şimşek çaktı sandım. değilmiş. yılmaz karakoyunlu dedim. yolculuk için yanıma alacağım kıvrak ve akıcı dil. kitabı yavaşça elime aldım. şöyle bir kokladım. çiçekli mumlar sokağı'nı alacaktım.kararım kesinleştiğinde sabahtan beri çiseleyen yağmur şiddetini artırmış camları dövüyordu. iyi de ben yukarıya ne için çıkmıştım?
.
.
cem adrian - öf öf

16 Ağustos 2017 Çarşamba

leyla

kızartmayı çok seviyorlar. her sabah olmadı her akşam mutlak kızartma kokusu geliyor açık pencerelerden. gürültüleri de hatırı sayılır. boy boy çocukları, en önemlisi vakitsiz öten horozları var yeni komşularımın. hatta bazılarının ise civcivleri var onca apartmanın arasında. misal az önce biri firar edip bahçeden atlamış. sahibesi balkondan bağırıyor. "gitmeee, buraya geell." ama anlamıyor hayvan. üç adım sonrası cadde. tehlike büyük. neyse ki ben kapı gibi dikildim önüne. sahibesi rica etti. "size zahmet bahçeye arkadaşlarının yanına koyar mısınız?"
sağ elimdekileri, sol elimdeki çantanın içine, yaramaz civcivi de güçlükle açtığım beyaz demir kapının ardındaki bahçeye usulca bıraktım. sahibesi teşekkür etti balkondan doğru. rica ettim yukarı bakmadan. lakin sahibe minnet borcunun ödenmediğine kanaat edip bu kez de hakkımı helal etmemi istedi.
 'aman canım ne hakkı. komşuluk öldü mü şunun şurasında. hem elime mi yapıştı sanki n'olcak?' demedim. sıcaktı. nem had safhaydı. yılda bir kaç kere gördüğü mahalle eşrafından birinin cenazesine helallik verir gibi otomatik bir yanıt verdim. "helal olsun" deyip hızla uzaklaştım. senin anlayacağın leyla hikayesi bol yeni mahallemin. daha yazmadıklarım var. amma ve lakin asıl söylemek istediğim; bugünkü gibi çıldırtan ağustos neminde bir tutam rüzgar esince, bir de güzel müzikler çalınca daha çok seviyorum dünyayı. seni ise ilelebet leyla. bunu zaten biliyorsun.
bilmediğin; seni ne çok özlediğim...
.
yeni muhitimde de, cadde üzerinde güneşli bir cafe buldum. arada bir buraya gelip çikolatalı pasta ısmarlayıp duble çay içiyorum. bazen sade kahve. ve sadece cem karaca dinliyorum. burası çünkü öyle bir yer. sonra caddeyi, gelip geçen insanları izliyorum uzun uzadıya. bazen hüzünlü yüzlerinde kendimi çek ediyorum. bazen de öylesine ve sessizce yaptıklarını izliyorum. tıpkı bir charlie chaplin filmi izler gibi. çok canım sıkkınsa bir çay daha söyleyip acemice bir sigara yakıyorum. acemice evet. "hiç yakışmıyor eline" demiştin çünkü bir seferinde. o gün başka şeylerde söylemiştin ama aklımda sadece bu kalmış..
bir de dörtyoldan eve yürürken kendimle ilgili bir şey farkettim bu öğle sonrası. bunu kendime itiraf etmeye korktum önce. ama düşünce zihinden çıkmıştı bir kere. tabi ki burada yazacak değilim ne olduğunu. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. yalnız şu kadarını söyleyeyim; her şeyden, herkesten kaçıyor da bir kendinden kaçamıyor insan. bunu da böylece bir kenara yazalım. hayat çünkü çok kısa. özlemler çok uzun sevgili leyla.
.
iki gündür işyerinin klimaları doğru dürüst çalışmıyordu. istanbul'un nemi zaten çıldırtıyor. hal böyle olunca yıllardır içimde biriken çıkıp gitme isteği artık taşıyor. dün misal; instagramda küçük, salaş, çok da yeni olmayan bir tekne gördüm. tekne dediğim bildiğin kayık. biraz büyükçe ama. öyle bir teknem olsun. o da evim olsun istedim bir deniz kenarında. ardını önünü düşünmeden. insanlardan, kalabalıktan, gürültüden ve tüm mecburiyetlerden uzak. bütün bencilliklerimin kıyısında
.
sonuçta üç günlük dünya.
işte geldik, işte gidiyoruz. 
sevgili leyla.
kadıköy'den beşiktaş'a vapurla geçmeyi özledim..
..