28 Nisan 2017 Cuma

mercimek çorbası

yoruluyor insan. neden yorulduğunu bilmiyor. sadece bildiğini sanıyor. küçük mutluluklar arıyor.

iş çıkışı, yeni sulanmış bahçe kokusu. ismini bilmediğim güzel rayihalı çiçekler sonra. bir özlemi çağrıştırıyor. bulamıyorum. belki de bahçivan olmalıymışım. belki sonraki hayata! bilemiyorum..

bugünlerde. kitap okuyamıyorum. duvar yazıları okuyorum. akşamına unutuyorum ama.birini unut-a-madım. gri zemine, siyah büyük harfler.

"herkeZ bir yere sahipken gönlümde senin ülken vardı."

herkes'i belki bilerek yanlış yazdı. belki bilmiyordu gerçekten. ben cümlenin şatafatına kapıldım. ilk kez bir imla hatasına takılmadım.

ama herkes sinirli. herkes aceleci. kimse beklemek istemiyor.
ne çok kırmızı ışık var!

şehirde. cuma kaosu. bostancı metro'da açılan dolmuş kapısından içeri dolan nefis koku. mercimek çorbası. 

ama en çok. hastane durağındaki mavi montlu, siyah etekli, esmer genç kadın. güneşi karşısına almış, bu dünyanın umudu gibi duruyordu. en azından benim için. sizi bilemem..

.

26 Nisan 2017 Çarşamba

beni bu güzel havalar..*

memlekete ve bizim şirkete bahar gelince kimi her bahar aşık olduğundan dem vurur, kimi göçmen kuşlardan bahseder. bense istisnasız orhan baba'yı anarım böyle güzel havalarda. hayır şarkıcı olanı değil. şair olanı.

inanmayacaksın ama sevgilim bazen hayat bile bulutlar üstü oluyor böyle güzel havalarda.

hem orhan veli diyorum ne güzel adam. tom waits, leonard cohen falan. tezer özlü ile birsen tezer'i daha önce söylemiştik zaten. ne şahane kadınlar.

ama orhan veli diyorduk....
bundan tam üç bahar önce okuduğum nahit hanım'a mektuplarından (yalnız seni arıyorum) sonra daha bir güzel gözüktü gözüme. ve bugün o'nu bir dost meclisinde yine cahit sıtkı ile karıştırdılar. üzüldüm. dayanamadım. ukalalık yaptım. yolun yarısı diyen şair cahit sıtkı ve 46'sında öldü. garip'im orhan veli 36'da vefat etti dedim. kötü kötü baktılar. "iyi anladık be" der gibi.

öğlen yemeğini yemedim. birsen abla'ya sığındım. balıkesir şarkısını dinleyerek varoş cafeye geldim. sinek avlayan yılışık esnafa bi'orta kahve söyledim. nasılsa az şekerli söyleyince de orta getiriyor. duramadı sırnaştı yine. "hemmen abim dedi iki avucunu birbirine sürterek. "yoksundur epeydir" diye de devam etti. duymazdan geldim. başımı hayır anlamında yukarı kaldırıp müziğe ayar verdim. önceki yaz aşık olduğum ezginin günlüğü-rüya şarkısı çalmaya başlamıştı çünkü. ağaç dallarının arasından seken güneşle ruhumu, telefonumda çalan şarkıyla bedenimi, hafif esen rüzgarla zihnimi eşleştirip dünyadan ayrıldım bir süreliğine!

döndüğümde kimi bahar geldi dedi yine, kimi yaz. öğle sonrası açan güneşe aldanarak.
oysa bana sorarsan gelen sadece mayıs.

düşündüm de geçen sene tam da bu vakitler iyi değildim. ama güzeldim!
hem hatırlıyorum dün gibi.
evet evet eski yazılara bakmaya gerek yok. misal şu an yanı başımda duran tomris uyar'ın gündökümü vardı yine.
ve barbaros bulvarından beşiktaş'a inerken türlü düşünceler kafamda.

hafız aramıştı. "takma kafana be olm" demişti.
ama takıyordum. elimde değildi.
sonra marmara denizi. bir adet vapur kenarı. yanında nefis bir de rüzgar.
ve özgür kuşlar.
ve tabi ki o kadın. 
yeşil gözlü, parlement mavi elbiseli, okyanus hüzünlü o kadın. 
ben beynimi, o ise tırnaklarını kemiriyordu.
iyi değildim ama güzeldim.
peki ya şimdi?

şimdi? 
bana sorarsan sevgilim; gelen sadece mayıs. sadece mayıs..
.
.
* orhan veli - güzel havalar
.
.


23 Nisan 2017 Pazar

bir pazar hayali

normalde böyle güzel hafta sonlarında insan sevdikleriyle beraber deniz kenarında bir çay bahçesine gider. "garson bize 2 çay. biri açık" der. yahut 'moda'ya ayak uydurup açık büfe bir kahvaltı söyler adalar'a nazır.

ama ben hiç bir şey yapmak istemedim bu sabah.
sadece bundan iki yıl sonra aşağıdakine benzer cümleler kurmak istedim.
sadece bunu!


"iki yıl kadar önce köye yerleşirken yapmak istediğim tek şey vardı: bir şeyler yazmak. çok küçük bir hayat. en temel olanlarla yetinerek; zeytin, zeytinyağı, şarap, çay, balık, pirinç ve o köyün ekmeği, sebzeleri.." *
.
.
* içeriye bakan kim - mehmet günsür
.
.

22 Nisan 2017 Cumartesi

9. mektup

hani bazen, bazı kelimeler dilinin ucuna gelir de söyleyemez insan. yazamaz bile. ya kelimelerin doğruluğundan emin değildir. ya da kendi gibi emin olduğu kelimelerin yanlış anlaşılacağından korkar.

biliyorum. sana bir açıklama borçluyum. ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. oğuz abi yaşasaydı o'na sorardım belki. ama oğuz abi yok. tezer hanım yok. madak zaten kuşları bize bırakıp gitti. gördüğün gibi benim kimsem yok müjgan!

sabah yine erken kalktım. baktım nefes alamıyorum. gitmem gereken işe gitmedim. sahile indim. kalamış'a. bir sürü kuş fotoğrafı çektim. kayaların üzerine oturdum. rüzgarla güneşin bedenimi sarmasına izin verdim. dalga sesleriyle biraz olsun huzur buldum. oysa yıllar var ki gelmemiştim buraya. kendime ne çok kötülük ettiğimi buraya gelince anladım. sana haksızlık ettiğimi ise dün gece üç ayrı rüyada seni gördüğümde anladım. üç ayrı rüyada çünkü. ne vakittir uykularım artık üçe bölündü. ben kaç parçaya bölündüm onu bilmiyorum. ama sayamayacağım kadar çok. sayamayacağın kadar fazla.

şimdi sahilde yalnızca sezen dinliyor. sadece seni ve geceki rüyaların anlamını düşünüyorum. cevap bulamıyorum. belki senin bir cevabın vardır?

son tahlilde bu mektup senin. en latin harfleriyle, kısa ama devrik cümleleriyle, yorgun ama en samimi kelimeleriyle, virgülüyle ve noktasıyla senin. uzun efkarlar, derin hüzünler benim.
.
kalamış, 22.4.2017

16 Nisan 2017 Pazar

ahh ediyor bir gül için. şu bülbül bana benziyor*

hayat hikayelerini hep sevdim. bayılarak okudum her defasında. ama iş kendi hikayemi yazmaya gelince duraksadım hep. elim kaleme gitmedi. yeditepe istanbul'da yusuf'un önem'e söylediği gibi kendi hikayemi beğenmediğimden değil de nasıl yazacağımı bilemediğimden bekledim. ama bu sabah ne oldu bilmem. içim dolu bir şekilde hem de çok erken kalktım. aslında üç haftasonudur böyle. oysa hafta içi sürünerek, zor kalkıyorum yedide. günlerce, gecelerce uyumak için hafta sonunu iple çekiyorum. sonra hoca sabah ezanını okumadan gözlerim beyaz tavanda. bu sabah da öyle oldu. gözlerimi açtığımda saat 05:03'tü. güneşin doğuşunu izlemek isterdim. ama yaşadığım yerde bu mümkün değil. etrafım beton binalarla çevrili. kuş sesleri de olmasa yaşadığımın farkına varmayacağım. bilemiyorum. belki gelecekte bu mümkün olabilir. sadece güneşin, kuşların, balıkların, ağaçların ve rüzgarın hayat bulduğu bir yaşam alanı diyorum. en büyük hayalim. kim bilir? ben bilmiyorum.
hayallerimiz ama iyi ki var. kitaplar. ve mektuplar sonra..
.
uyku tutmayınca biraz kuşları, biraz şehrin pazar sessizliğini ama en çok kendimi dinledim. kendimi, kendime şikayet ettim. sonra uyumuşum. kadrolu kargamız rafi'nin iğrenç sesine uyandım tekrar.
balkona çıktım. yaz görünümlü bir nisan havası. bir kaç kedi, üç beş kuş dışında yaprak kımıldamıyor. bir de oy kullanmaya giden yaşlı insanlar. gençler çünkü uyuyor hala. içeri girdim. çay suyu koydum. televizyonun radyosunu açtım. slowtime. anlamadığım yabancı sözler, hafif müzikler. kafam karışmıyor böylece. hatta dinlendiğim bile söylenebilir. 
milena'ya mektupları aldım elime. ilk mektuptan yeniden okumaya başladım.
ikinci mektup bitti. sabahki yazma şevki yeniden doldu içime. kitabı kapadım.
bir şeyler. çok şeyler yazmak istedim. 

ama güneşi de görmek istedim. çaydan vazgeçtim. aceleyle dışarı attım kendimi. asansördeyken evin kapısını çekip çekmediğim aklıma takıldı. normalde stop düğmesine basar geri dönerdim. dönmedim. girişte yönetici cezmi beyle karşılaştım. oy kullanmadan dönüyormuş. "hayırlı olsun" dedim. 
"siz de mi gidiyorsunuz" diye sordu. akşam gideceğim dedim. 
cadde boyunca yürüyerek güneşi güzel olan bir kafeye geldim. ilk kez kahveyi sütsüz söyledim. güneşi kucaklayan bir masaya kuruldum. canım tütün çekti. 6 ay önceki paket çantamdaydı. içmedim. anneme söz vermiştim çünkü. içimde çalan müziği susturup telefondaki şarkıları sıra ve şarkıcı gözetmeksizin karışık dinlemeye başladım.
.
hayat hikayesi demiştim. insanın kendini anlatması zor. girişi belli olmayan devasa bir bina gibidir insan hayatı. karışık. anlamak, anlatmak için önce girişi bulmak lazım...

komşu ailelerin, yaramaz çocuklarına örnek gösterdiği uslu, içe kapanık bir çocuktum ben. askere gidene kadar da böyle oldu hep. on yıldır durmaksızın ve bu kadar çok yazıyor olmamın sebebinin bu kapanıklık olduğunu düşünüyorum bazen. yıllardır söyleyemediklerimi, içimde tuttuklarımı asfaltın orta yerinde patlamış su borusundan fışkıran sular gibi ortaya saçmamın başka izahı olamaz.

hikayemi anlatacaksam eğer özlem'den başlamalıyım. benim ve hatta sınıfın geri kalan 22 erkeğinin hikayesi özlem'le başladı çünkü ilkokulda. doğrusu benimkine özlem'in yanında bonus olarak hafız ve fiko'da eklendi. üst katımızda oturuyorlardı. aynı fenni sünnetçide sünnet olup aynı ilk ve orta okula yazıldık. aynı derede yüzdük. aynı erikleri çaldık.(allahım sen affet)

özlem diyordum evet. sınıfta üç sıra gerimde ve çaprazda oturunca arkaya dönmek için sebep bulmak zor oluyordu her seferinde. rüyalarımda görmek istiyor, her gece yatmadan onu düşünüyordum. ama göremiyordum. oysa hafız benim gibi yaptığını ve gün aşırı gördüğünü söylüyordu. fiko'ya sordum. "ben de göremiyorum" dedi. bir gün hafızı sıkıştırdık. yemin billah etti.  "haftada 3 kez görüyorum olm" dedi. inanmadık. abisi fikoyla birlik olup dövdük herzeyi. biz göremiyorsak o da görememeliydi çünkü. neden sonra orta ikide itiraf etti. bir kez hayal meyal görmüş bir daha da görememiş.
özlem, başta bizim üçlü tayfa olmak üzere neredeyse tüm sınıfın aşık olduğu, anne-babasından çok 1 c'nin hatta okulun göz bebeğiydi. bu arada tüm sınıf aşık derken erkekleri kastediyorum elbet. hem aşk değil de başka bir şeydi bu. şimdi üç yaşındaki veletlerin bildiği fırlamalıkları, her boku da bilmezdik ayrıca. bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim.
işte özlem bu sınıfın pırlantası idi. biz de ağır işçileri ümit yaşar oğuzcan misali. her gün, 24 saat onu düşünürdük. ama camp nou'da barcelona karşısına çıkmış ümitsiz alt sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik. hem sınıf farkı vardı bi'kere aramızda! özel okul furyası olmadığı için daha o vakitler, zengin ve yoksul aynı okullardaydık. aynı siyah önlük, aynı beyaz yakayı giysek de en güzel olmasının yanı sıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibiydi özlem. ha allah'ı var şimdi kalemtraşı da çok güzeldi. yalan yok. neticede özlem bir bey kızı, biz barış ağbi'nin osman'ı. özlem ay parçası, bizler birer deli oğlan. doğrusu; özlem de güzel kızdı hani. şimdi ne yapar ne eder bilmem. ben unutmadım. o bizi unuttu mu bilmem. ama bilmese de bizim hikayemizin bir parçası olmayı başardı.
neticede özlem'lerim olmasa belki hiç yazmazdım. belki çok az yazardım. iyi ki özlem'lerim var diyorum o yüzden. iyi ki...
.
ilk yıllarda olduğu gibi sonraki yıllarda da çok dikkat çekmeyen, her gün okula gidip gelen, derslerine zamanında çalışan teşekküre yakın takdirden uzak sıradan bir öğrenciydim. ama yıllar sonra mesela facebookta fotoğrafımı gören lise arkadaşım türkiye'yi avrupa birliğine almışlar gibi çok şaşırdı. hal ve hareketlerim gibi tipim de değişmişti çünkü. sen misin olm bu? dedi. evet dedim. inanmadı. görüntülü aramak istedi. siktirgit dedim. ikna oldu. bir hafta sonra lise organizasyonu düzenlediler. beni de çağırdılar. gitmedim. eski ben olsaydım giderdim. ama ben eski ben değildim. ukalalıklarına ve kibirlerine dayanamaz ağzıma geleni söyler beşinci dakikada çıkar giderdim. hem beş dakika için değmezdi.

aslına bakılırsa sıradan hayatım çok fazla değişmiş değil. eskiden okula gidiyordum. şimdi sabah işe gidiyorum, akşam eve dönüyorum. her pazar sabahı önce market alışverişine sonra da kadıköy'e, sözde kahve içmeye gidiyorum. aynı tarz filmleri izleyip aynı tür kitapları okuyorum. yenisini bulana kadar hep aynı fransızca şarkıları dinliyorum. işe gidip gelirken, markette alışveriş yaparken hep aynı yüzleri görüyorum. garip bir şekilde iş arkadaşlarım değişiyor ama yol arkadaşlarım değişmiyor. her şeye alıştığı gibi buna da alışıyor insan. her şeye alışıyor.

alışmak demişken babam ölüm yatağında yatarken o öldüğü zaman ben de öleceğim sandım. dayanamazdım. çünkü daha önce hiç babam ölmemişti. hem çünkü insan her şeye alışırdı, dayanırdı. ama babasını ....
yedi ay, yirmi üç gün boyunca her geçen gün bir öncekinden daha çok eridi. sonra işte yağmurlu bir yaz günü dünyanın bütün ışıklarını kapattılar. her yer karardı. babam öldü. ben ölmedim. alıştım! ama çok özledim. özlediğim her gün yazdım. yazmadığım her gün özledim. bu yazdıklarımı okusa ne derdi bilmem. gidince soracağım!

babamdan sonra çok şey değişti hayatımda. en çok da işlerim. bir ara her mevsim iş değiştirir olmuştum. kafamı bozdular mı sorumluluklarıma, eldeki avucumdakine bakmadan istifa ediyordum. ilginçtir ülke ve insanlar kriz kriz diye ünlerken ben ertesinde iş buluyordum. bir iki üç derken bu güven de oturunca çoğu zaman incelmeden kopardım iş yerlerimle bağımı. ceketimi alıp çıktım. hiç istifa etmemiş olanlara tavsiye bile edebilirim. çünkü ve zira o beş parasız ama 'dünyanın sahibi benim' pozunda özgürlüğe kanat çırpmanın hissi anlatılmaz, paha biçilmez. sadece yaşanır. bir de tabi çamaşır değiştirir gibi her mevsim iş değiştirmek hayatımı külliyen değiştirmekten kolay geliyordu o zamanlar. son yıllarda biraz akıllanıp uslandım gibi. hani insanlar yaşlanınca çocuklaşır derler ya. sanırım benimki de o hesap. uslandım! daha da içe kapandım.

eskiden bir şeylerin olmasını beklerdim. ne olduğunu bilmediğim ama hissettiğim güzel şeyler, hayatımı değiştirecek herhangi bir şey mesela. ama hiç bir şey olmazdı. şimdi artık beklemiyorum hiç bir şey. hissetmiyorum da. yine bir şeyler olmuyor. oysa benim gibiler için imkansız olmasına rağmen uzun yıllar başka türlü bir hayatımın olabileceğini hayal ettim hep. gerçeklerden kaçtım. yüzleşmek zorunda kaldığımda ise en yakınlarımı suçladım. haklı olduğum taraflar çok olsa da olan olmuş, ölen ölmüştü. bunu anladığımda otuz beş yaşındaydım. çırpınmak faydasızdı. uzunca bir süre elimden kayıp giden hayatım için üzüldüm. galiba biraz da acıdım kendime. sonra işte bekir'i tanıdım. önce kader'i sonra masumiyet'i izledim. oysa önce masumiyet'i sonra kader'i izlemeliymişim. olsun. sonuç tek ve aynıydı. kaderimiz belliydi. eğip başını usul usul yürümekten başka şansımız yoktu!..

o günden sonra mesela daha az görüşür oldum etrafımdakilerle. 
az sayıdaki dostlarımın sayısını biraz daha azalttım. artık on beşte bir her pazartesi anneme gidiyorum.  zaman zaman incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden maraza çıkarsa da aramız fena değil annemle. fiziğimden ötürü hep babama benzetirler beni. oysa ben huysuzluğumdan ötürü kime benzediğimi çok iyi biliyorum. "ben yaşlanınca senin gibi olmayacağım" diyorum. anneye öyle söylenmez taşkafa diyor şakayla karışık. önce enseme vurduğu şaplak sesi sonra hüzünlü kahkahalar yankılanıyor baba ocağında. beraber gülüyoruz. çay içiyoruz. bazen kederleniyoruz birbirimize göstermemeye çalışarak. komşularını anlatıyor bana, televizyonda sevdiği programları bulmamı istiyor. beceriksiz olduğumu bildiği halde belki bir gün denerim diye erik ve vişne kompostosunun tarifini yapıyor sonra. benim anlatacak çok fazla bir şeyim olmadığı için erkenden uyuyor. kimseye anlatamadıklarımı oturup buraya yazıyorum ben de.

son tahlilde; çok iyi bir insan olduğumu iddia edemem. lakin kötü olduğumu da söyleyemem. ama ve galiba şu dilimize pelesenk, teşbihlerimize klişe olan  "özünde iyi bir insanım" galiba! fakat yine de ve farkında olmadan kırıyorum sanırım bazen bazı insanları. ya da insanlar çok alıngan. ya da bazen ben çok alınganım. 
en sevdiğim yazar ayfer tunç'un, en sevdiğim hikayesi suzan defter'in, en sevdiğim kahramanı ekmel bey; "unutulmayacak bir iz bırakan adamlardan değilim" derken. unutulmak istiyordu okunur okunmaz. ama sen beni unutma okuyucu. unutulmak çünkü kötü. eminim ekmel bey de unutulmak istemezdi. belli ki şartlar denen vahim şey söyletmişti bu kelimeleri o'na da. hem iz bırakma konusunda bir farkım olmasa da ekmel bey'den sen beni unutma yine de unutma sevgilim okuyucu.
bu arada hak demişken, pazarın hakkını pazara vermeli. yıllardır sıkıldıkça, nefes alamadıkça pazar günlerine bok atıp durdum. oysa tüm sorun bendeydi. içimde. insanız sonuçta, kabullenmesi zor. ama şimdi itiraf vakti. pazarın hiç bir suçu yok. bütün kabahat benim.
ve kalbimi kıranları ben affediyorum şimdi tüm yüreğimle. umarım kalbini kırdıklarım da beni affeder.

diyeceklerim şimdilik bu kadar..

ha bi'de kuşlara iyi bakın.
.
.

* batan gün kana benziyor-necdet rüştü efe
.
.

14 Nisan 2017 Cuma

duvara karşı

güneşe karşı. dolu dizgin gidiyoruz. yeleleri sırtında bir kısrak gibi. kimseye aldırış etmiyoruz. trafikmiş, istanbulmuş, yol ve hava durumuymuş. her şeyden ve herkesten bağımsız. öyle vurdumduymazız. pencereden içeri dolan poyraz da alıyor bundan nasibini. kuşlar gibi özgürüz. çocuklar gibi şeniz. mahalledeki arkadaşlarımı hatırlıyorum aniden. özlüyorum. yadik'i, muzo'yu, ıssız'ı, hafız'ı, fiko'yu. geri gelmeyecek olanın hüznü doluyor içime.

sonra birden bir kadın çığlığı dolduruyor dolmuşun içini.

şoför bey yavaş. öldürcek misin bizi.

şoför ses etmiyor. daha fazla abanıyor gaza. ben o sırada şoförün hemen sağında başka gezegenden gelmiş gibi ama dünyevi düşünceler içinde, tepkisiz güneşin gözünün içine bakıyorum.
bir kaç gündür huzuru lhasa de sela'da bulmuş ve bu akşam da işten çıkmadan dokuz şarkısını kaydetmiştim telefona. bir yandan o'nu dinliyor öte yandan günsür'ün daha önce iki kez okuduğum kitabının altını çizdiğim kelimelerini okuyordum. ama kadın hiç susmuyordu. 

şoför ayağını gazdan kesmeden cevap vermek zorunda kaldı. 

talisca'nın dün geceki maçta boş kaleye gol yapamadığı kafa vuruşu gözümün önüne geldi. 

ablacım, saatli gidiyoruz. dakikaya yetişmeliyim dedi şoför tüm gençliğiyle.

saat mi önemli bu kadar insanın canı mı diye sordu kadın. 

şoförden yine ses çıkmadı. 

haklı. doğru söylüyor dedi arkalardan bir teyze. bir iki cılız erkek sesi de onları destekledi. 

geçen yaz deniz kıyısında, güneyde bir köyde tatil yaparken kendime yazıp gönderdiğim mektubu çıkarıyorum. bu kış, bu mektubu yeniden okuma isteği sık ve olmadık zamanlarda geliyor. bu gece de nedense öyle oluyor. "evdeki şeylere mektup" diye başlıyor. bir kez daha okuyorum..*

poyraz yüzümü yakmaya başladı. pencereyi kapadım. başımı dolmuşun camına dayadım. yorgun, uykusuz ve beşiktaşlıydım.

talisca kafayı düzgün vursa maç 2-0 olacak. kalecimiz fabri belki o hatayı yapmayacak. biz beşiktaşlılar bu kadar üzülmeyecektik.

kadın inince plakanı alıp şikayet edeceğim seni dedi. 
evet şikayet etmeli sizin gibileri dedi başka bir adam
duraktan çıkınca adım adım gelip sonra dakikaya yetişiyoruz. olmaz böyle birader dedi ahmet mekin jargonuyla. biraz babacan. biraz kulak çekerek.

şoför ilk kez geri adım attı. haklısın abi kusura bakmayın dedi. 

kadın ve yandaşları bu kez daha çok çullandılar genç şoföre. 
haklısın demekle olmaz. yavaş gideceksin. kurallara uyacaksın. can taşıyorsun sonuçta. 

lhasa ne güzel kadın. ne de güzel söylüyor. muazzam bir buğulu ses.

tamam abla kusura bakmayın. uzatmayalım isterseniz. germeyin beni daha fazla.

böyle bir kaç kişi çıkışınca yola geliyor bunlar dedi arkadaki teyze. ama insanlar her zaman destek vermiyorlarmış. bunlar hep böyleymiş. memleketin çivisi çıkmış. 

şikayet edicem hepsini şikayet edicem dedi çığırtkan kadın.

şoför'ün arkasındaki kadına dönüp eee yeter bee demesiyle dolmuşa bindiğimden beri ilk kelimem olan kaptan dikkat ünlemem birleştiğinde büyük bir gürültü koptu.
gözlerim karardı. 
babamı özledim. 
yadik'i, muzo'yu, ıssız'ı, hafız'ı ve fiko'yu.
.
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim
.


10 Nisan 2017 Pazartesi

güneşli pazartesi

cafe nero diyorlar. etraf liseyi kıran ergen dolu. mütemadiyen konuşuyorlar. hiç susmuyorlar. piraye'nin sırnaşık kedileri gibiler. rahat bırakın beni diyorum. dinlemiyorlar. oysa biraz güneşlenip gideceğim. arada muzlu çikolatalı pasta. sütlü kahve. böyle hüzünlü günde çay içmemeli insan çünkü.
.
bu bağlılık, bağımlılık konusunu da bir daha düşünmeliyim. alt tarafı teneke parçası. trafikten, kalabalıktan nefret edersin zaten diyorum içerden içerden. züğürt tesellileri işe yaramıyor. bir sigara olsaydı şimdi. ergenlere bakıyorum. soluma dönemedim. boynum ve omzum tutulmuş yine. farkında değilim. sağımda motorcu bir abi. çok güzel sigara içiyor. abinin iki fırtından seken dumanlarla yetiniyorum. 
.
denizle aramda, deniz otobüsleri. ilginç, hiç martı yok. sesleri var uzakta. sanki ada'dan geliyor. güneş jose ile santa kıvamında. bir gemim bile yok. ama deniz görmem lazım. nefes almalıyım. isteğim var kalkasım yok.
.
iskele 4'de yorgunum. bulutlara uzak. güneşe yakınım. teşbihte hata olmasın. ya da olsun. kime ne? lùzumlu, lùzumsuz bir çok eşyanın fırlatılıp atıldığı arka balkon gibi karmakarışığım bugünlerde. şeytan aklımı çelmeye çalışıyor. gözümün önünde kaz dağları. ama ve aslında o da ümidi kesti benden. biliyor kımıldayamayacağımı. eğleniyor dürzü. ama gitmeli. güneş bulutlara yenildi. ben kime ve neye yenildim bilmiyorum. üşüyorum.
.
iskele 3'ten insanlar iniyor. yorgun,dikkatli ve ağır adımları. anakaraya çıkınca tuhaf bir tedirginlik. sanırım ada yolcuları. birbirlerine saygılı, güzel giyinen insanlar. eski istanbul nasıldı acaba?
.
bazı insanların beden dilini hiç sevmiyorum. kibirli oturuşlarını misal. belki de yanılıyorumdur. bilemiyorum. nazan öncel dinlemek istiyorum sabaha kadar. 
.
belki sonra yine yazarım.
üşüdüm şimdi.
.

5 Nisan 2017 Çarşamba

bugün benim doğum günüm. kendi kendime kutlayacağım*

söylemek istediğim ne çok şey var oysa. kendime bile söyleyemediğim. 
ama sadece şarkılar.
şarkılar geçiyor şimdi içimden
.

ispanyolca sözlü hafif müzikler eşliğinde acı çekiyoruz. olmak istediğimiz kişi ile olduğumuz kişi arasında sıkışıp kalmışız. araf diyorlar. ben ne diyeceğimi bilemiyorum. bazen dizi repliklerini duygularımıza katık ediyoruz. hayat diyoruz. sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer** bazen gerçeklerden kaçıyoruz. melankoliyi ve hüznü seviyoruz. çünkü acıyan yerlerimize iyi geliyor bir miktar hüzün. coğrafyanın kaderi alnımızın yazısı oluyor. ama elini ilk uzatanı, ilk zorlu virajda bırakıyoruz. meftunuz. ama benciliz. maşukuz. ama gururluyuz. ne çok şeyiz! aslında hiç bir şeyiz. bunu da biliyoruz. lakin tecahül-i arif yapıyoruz. oysa kendimizi sevdiğimiz kadar sevmiyoruz hiç bir şeyi. hiç kimseyi. ben misal seni çok özledim. yalan yok şimdi. şurda güneşin ve tüm insanlığın ortasında karşıma çıksan ne çok sevinirim. ne çok. hatta dünyaya aldırmaz, hasretle sarılırım. yüz yıllık bir hasretle hem. yokluğunda birikmiş bir dünya dolusu söylenmemiş söz. ama ve yine kimseye söyleyemiyorum. sana da söyleyemiyorum. zira bu sözleri duymak isteyeceğinden emin değilim. istesen bile ben bu sözlerin ağırlığını taşıyamacağımdan korkarım. çok korkarım. ben söylemediklerimde yanarım. sen duyamadıklarında. şiirlerle,  şarkılarla avunuruz. yaşarmış gibi yaparız. fakat ne ölürüz, ne de yaşarız. araf diyorlar bazıları. ben ne diyeceğimi hala bilemiyorum.
söylemek istediğim ne çok şey var oysa kendime bile söyleyemediğim
ama sadece şarkılar,
şarkılar geçiyor şimdi içimden
duyuyor musun
?
.
.
* edip cansever
**yeditepe istanbul
.

4 Nisan 2017 Salı

cadde-i kebir

güzel olduğu kadar kibirli. yürüyüşünden belli. güzelliğinin de farkında ayrıca. bunun verdiği özgüven ve gururla yürüyor atatürk caddesinde. sanırsın monaco prensesi. lakin yine de ölçülü adımlarla geçiyor caddeyi. ne çok hızlı. ne çok yavaş. ömrümüz gibi. olması gerektiği gibi. fakat çok canlar yakmış belli. bu gidişle çok da yakacağa benziyor. öyle bir gülüşe ve havaya sahip olsaydım ben de deler geçerdim ozon tabakasını yalan yok şimdi. sabah trafiğinde, dört beş dakika beraber gidiyoruz. o yaya, ben otobüste. sanki izlendiğinin farkında. ama farketmemiş gibi davranıyor. ben de farkettiğimi, farkettirmemeye çalışıyorum. telefonla konuşuyor iki dakikadır. değişik, havalı beyaz bir mont var sırtında. düzgün bacaklarında asker yeşili bir etek dizlerinin hemen üstünde. ve bordoya çalan kahverengi pabuçlar. biz yelkenli değirmen durağına yanaşırken o eliyle bay bay işareti yapıp sağdaki caddeye döndü. küstah ama güzeldi.

2 Nisan 2017 Pazar

bi'kaç cümle yazmak istedim bugün

pazar günleri hayatın çizgilerini yeniden çiziyormuş gibi hissediyorum bazen.
sevdiğim filmleri yeniden izliyor, kitapları tekrar okuyorum. aslında hep aynı şeyleri görmeme ve okumama rağmen her defasında daha önce fark etmediğim yeni bir şeyi de fark ediyorum. keşke hayat da filmlerdeki ve kitaplardaki kadar kolay, sade ve yalın olsa diyorum işte o zaman. 
esnek olsa bir de onlar gibi. ya da ve mesela geriye sarma imkanımız olsaydı bir film şeridi ya da zaman makinesi gibi. böylece daha önce altını çizdiğimiz yerleri daha dikkatli geçip keşke demek zorunda kalmasaydık. keşke!

bazen de tek derdi hissedilir derecede ısınan havalarda apartman bahçesine inip lak lak etmek olan ablaları kıskanıyorum.
yemin ediyorum.
bak yemin verdim.
misal az önce yine bir apartmandan apartmana muhabbetine kulak misafiri oldum. 

-medihanım bahar geldi artık
-evet bu sefer gerçekten geldi sanki
-bahçeye ne zaman çıkıyoruz
-böyle devam ederse yarın çıkarız bedianım.
........

benim derdime bak ablaların derdine bak.
reva mı?

herkesi yorgan-döşek yapan bahar gribi tam beni teğet geçti derken. iki gündür zaten tatsız olan hayat iyice çekilmez oldu. en çok şu iki günlük muazzam güneşi kaçırdığıma yanıyorum. yoksa...

daha üç gün öncesi iş çıkışı yapışkan istanbul trafiğinde ağır ağır akarken "eski takvime göre bitmedi daha mart" diyordu dolmuştaki bir teyze. karşısındaki de o'nu onayladı. "doğru daha on beş gün var tam ısınması için" dedi ve ekledi "kırlangıç fırtınası var daha
eski insanlar başka oluyordu. takdirden öte gıpta ettim. sonra mevzu birden değişti.  "bir gün de safiye'lere gidelim" dedi eski takvimci teyze. "gidelim kız" dedi beriki heyecanla. ocaktaki yemek, akşam işten eve gelecek eş, okuldan dönecek çocuk, referandum, enflasyon, dünya barışı, 4.sanayi devrimi hak getire.
ama bu sadeliğe, bu günübirlikçiliğe bayılıyorum.
böyle havadan sudan konuşacağımız basit şeyleri özlüyorum. basit yaşamayı. ekonomiyi, borsayı, geleceği, 3.dünya savaşını, pazartesi trafiğini, salı ankara'dan gelecek heyeti, perşembe günkü kritik toplantıyı, ozon tabakasını falan düşünmeden bu teyzeler gibi günlük hatta anlık yaşamak diyorum. ne güzel şey?
.
hastayım ya? sabah erken kalktım. kış çayını ayrı, ıhlamuru ayrı demledim. sırf latince telaffuzlarını sevdiğim için bir kaç ilaç prospektüsü okudum. türk sanat musikisinin en seçkin eserlerinin icra edildiği bir radyo kanalını dinledim uzunca bir süre. sıkıldım sonra. sadece göksel dinledim. çünkü.

bir tek göksel. bir tek o'nun sesi. iyi geliyor. sakinleştiriyor. 
ah bir de gündüz vakti uyuyabilsem. iyi olacak. senelerdir çünkü türk hekimlerinden öğrendiğim şey; grip illeti bol sıvı ve bol istirahatle geçer. ama işte bir uyuyabilsem. söylemiştim; kuşları ve gündüz uyuyabilen insanları çok kıskanıyorum. bir de bahar güneşinde apartman geyiği yapan ablaları..
.

27 Mart 2017 Pazartesi

bir bahar akşamı rastladım kendime

bir bahar akşamı, yorgun argın eve döndüğünüz otobüste 30 yıl sonraki haliniz yanınıza oturursa ne yapardınız?


"olur mu öyle şey" demeyin.
oldu işte.

açıkçası önce ben de anlamadım ne olduğunu. baston niyetine kullandığı siyah şemsiyesi ve jilet gibi koyu gri takımlarıyla, boylu poslu, saçları kırlaşmış, kırlaşmayan kısımları dökülmüş bir amca yanıma oturdu. kısa bir süre göz göze geldik. fakat selam vermekten öte daha çok suçlu gibi öne eğdik başımızı. konuşmadık. çünkü kulaklarım doluydu. ayıptır söylemesi çok şahane bir portekiz şarkısını onyedinci kez dinliyordum. neden sonra otobüs ana yola çıkmak üzereyken dile geldi bizim bey amca.

- her yerde trafik var. ne olacak bunun sonu böyle dedi. 

biliyorum ortaya, öylesine söylenmiş sözlerdi bunlar. ama gayri ihtiyari baktım amcaya. demin kaçırdığım gözlerine bu kez dikkatle baktım. aynı benim gözler. burnu zaten bir kilometreden herkes tanıyor. hem sonra o her daim şikayetçi huysuz ve huzursuz duruşu aynı ben. hepsinden önemlisi onyedi yaşımın hatırası. bir bursa deplasmanında karşı tribünden atılan kesici aletin alnımın sol çeperinde bıraktığı kalıcı iz. artık emindim. yanımda oturan, otuz yıl sonraki halimdi. öyle ki; hala trafikten şikayet ediyorum. hala huysuzum. hala insanlara mesafeliyim.
ama hala yakışıklıyım. şimdi yalan yok..
ve hala istanbul trafiğinde sürünüyorum. demek ki kaçıp gidememişim şu lanet şehirden. her zaman olduğu gibi mecburiyetlerimin yahut mecbur hissettiklerimin esiri olmuşum. ya da ve kısaca korkmuşum. gidememişim. onca sene boş yere gitme türküleri söylemişim. yazık. çok büyük hayalkırıklığı oldu bu şimdi. her ne kadar ha deyince gitmenin zor olduğunu, imkansıza yakın olduğunu bilsem de pamuk ipliğine bağlı o mucizenin umudu ile yaşadım hep. çok yazık!
.
çaktırmadan bir daha baktım kendime. o renk vermeyen, mesafeli yüz hatları yerli yerinde, bıyık yok çok şükür. sakal da yok. sinek kaydı bir traş. takım elbise falan. ama dur bir dakika. akşamın bu vakti...
lan lan lan! yoksa...
ulan mithad bey! 
ulan mithad bey!
yedi yaşında ne isen yetmişinde de o'sun şerrefsizim. seni yere bakan, yürek yakan köftehor seni. 
kim bilir hangi hatunun kalbini kazandın yahut fethetmeye gidiyorsun şimdi? gemileri karadan karadan yürütüyorsun akşam akşam. 
ne diyelim?
 o vakit gazan mübarek ola mithatcım.
gazan mübarek ola.
bize de kerevetine çıkmak düşer artık bu saatten sonra... kerevetine..
.

23 Mart 2017 Perşembe

bülbülüm altın kafeste

şu an acayip saz çalmak istiyorum. nedenini sorma, bilmiyorum. ayrıca saz çalmasını da bilmiyorum. değil çalmasını, nasıl tutulacağını bile bilmem. lakin kaç gündür içimden çıkmayan sıkıntının tek ilacı buymuş gibi hissediyorum.
pazar sabahından beri ne yaptıysam olmadı. üç defa bahariye'yi gidip geldim. balık pazarını turladım. sahaflara, en sevdiğim sakız gülü sokağına inip çıktım, rexx sinemasında gelecek programa baktım. sahile indim. yosun kokusunu, genzimi yakan soğuğu iliklerime çektim. kuşlara ekmek, çiçeklere su verdim. sayfalarca yazdım. sildim. yazdım. sildim. işyerinde yok yere kavga çıkardım. yağmurda sırılsıklam ıslandım. fenerli ahmet'e takıldım. "nasıl koydu aykut kocaman" dedim. selamsız, meymenetsiz 3 numaraya selam, geçiş üstünlüğü olmayanlara trafikte yol bile verdim. yeter ki biraz daha iyi hissedeyim. ama yok! yine olmadı. azalacağına katar katar arttı içimdeki sıkıntı.
en son bu akşam iş çıkışı hafız'ı aradım. eş durumundan konuşamadı kılıbık herif. fiko telefonu açmadı. şevket de mesaideymiş. hiç düşünmeden otobana çıktım. güneş battı batacak. akşam bastı bastıracak. hoş bir alacalık. ama içim çok kalabalık. gaza bastım tüm gücümle. kadrana bakmadım. trt türküyü açtım. gidecek yerim yoktu. vardı ama yoktu.
ben feleğe neylemişim aman. beni her bahar ağlatır... diyordu radyodaki hanım sanatçı. o mu çok içli söylüyordu. yoksa ben mi ağlamaya teşneydim. bilmiyorum. ama yine geçmedi içimdeki. ayağımı gazdan çektim. emniyet şeridine geçtim. havanın kararmasını bekledim. sonra ablama gittim. pilav pişirmemiş. ben zaten pilav sevmem. "sen iki yumurta kır, yanına bir de çay demle. eski günlerdeki gibi he" dedim. gözleri doldu. gözlerim doldu. babamı hatırlatmıştım. babamı hatırlattığımı anlamıştım. ablam çay demleyeyim diye mutfağa kaçtı. ben de hava alayım diye balkona çıktım. adalar'a baktım. bir sigara yaktım. ama içime çekmedim. söndürdüm. enişte bey geldi. nasılsın dedi. iyiyim dedim. iyi olmadığımı üçümüzde biliyorduk. ama bunun üzerine konuşmadık. referandumdan, beşiktaş'tan, havaların dengesizliğinden bahsettik. üç bardak çay içip izin istedim. yine gel dedi ablam. eniştem de dedi gönülsüzce. gelirim dedim. oysa bundan sekiz ay önce gelmiştim en son. zararsız yalanlar söylüyorduk birbirimize. herkes mutsuzdu ama kimse şikayetçi değildi. değiştiremediğimiz şeyler için güçlü değildik ama güçlü görünüyorduk.
ben mesela. ağlarken utanmadım. şimdi yazarken de utanacak değilim. bir kadın için ilk kez ağladığımda çok gençtim. son kez ağladığımda fazla olgun! ama ben en çok babam için ağladım. şimdi işte beni bu koca şehirde yalnız bırakma derken nazan öncel bir şeyler yazmak istedim. yazarsam belki geçer dedim. geçmedi. ama saz çalmayı hâlâ çok istiyorum. o ayrı.
.
melihat gülses - bülbülüm altın kafeste

21 Mart 2017 Salı

bir sevda türküsü, sadece 2 hece*

hani o çok merak ettiğin halde bir türlü gelemediğin varoş cafe'de bu öğlen buluşmuş olsaydık. alacaklı gibi kurulsaydık güneşin karşısına. ve hayat en azından bunu borçlu bize deseydik. hatta ileri gidip dünyanın en güzel güneşlenme mekanı burasıdır diye hemfikir olsaydık kahvelerimizi beklerken. ciddi şeyler yerine, önemsiz görünen sıradan şeylerden konuşsaydık. sonra seni cafenin hem sahibi hem garsonu olan zor beyle tanıştırsaydım. sen de bana yazılarında anlattığın gibi biri değil bu adamcağız deseydin. beni açıklama yapmak zorunda bıraksaydın. sonra ikna olmadığın halde ikna olmuş gibi gülümseseydin. ben ikna olmadığını bildiğim halde o gülüşe kansaydım. ve bu güzel gülüşün şerefine rastgele bir şarkı açmış olsaydım. o şarkı gülay'ın beni verme ellere şarkısı olsaydı. şarkıyı çok ama çok sevseydin. onüç defa üst üste dinleseydik. sonra cafeye gelen ve her hallerinden aylardır belki de yıllardır görüşmediği belli iki eski dostun samimi kucaklaşmaları içimizi ısıtmış olsaydı. bu iki güzel insanın gıyabında iki kelam etseydik. ve hemen akabinde, güneşin ruhumuzun en karanlık bölgelerine nüfuz ettiği, bedenimizde şenlikler düzenlediği dakikalarda öğle paydosumun bitmesini üzüntüyle karşılasaydık. anlık karar verip öğle sonrası için işe dönmekten vazgeçseydim. hatta çantamı almaya bile gitmeseydim. hem şaşkın, hem mutlu eee şimdi ne yapacağız diye sorsaydın? her sabah, her akşam bir saat on beş dakikalık azap yolumu sayende cennet yolu yapacağım deseydim. sen yine dünyanın en güzel jestiyle bana gülseydin. ben sana bir kez daha aşık olsaydım. ne güzel olurdu. ne güzel?
...
..
..
.

20 Mart 2017 Pazartesi

los lunes al sol


bazı pazartesiler, ki güneşli pazartesiler bahsettiğim sevgilim.
tek başına güneşlenilmez. mutlaka paylaşılmalı.
şunu demeye çalışıyorum.
sen, ben ve güneş. 
öğle vakti. bir vaya con dios şarkısında kaybolur gibi.
zamandan ve mekandan bağımsız.
işten güçten, gereksiz yaşam telaşından soyunmuş. 
demek istediğim sadece.
güneş, sen ve ben.
pi sayısının hakkını son virgülüne kadar vermiş gibi. yahut hem gidişin, hem sonucun doğru olduğu bir matematik problemi gibi. yanlışın olmadığı. olsa da doğruları götürmediği. güneşli bir pazartesi.
bilmem anlatabiliyor muyum?
ben, güneş ve sen.
her şeyi geride bırakıp sahil kasabasına yerleşmiş gibi. ya da bir üçgenin iç açıları toplamı gibi.
diyorum ki sevgilim.
ille de sen, sen ve sen.
güneşle ben zaten hazırız.
.


17 Mart 2017 Cuma

kurumlara basma

yağmur hiç durmadı. şoför yanı bir numarada. kâh pıt pıt cama vuran yağmurun narin sesi, kâh hart hurt sileceklerin çıkardığı hoyrat sesi ama en çok ağır bir arabeks dinledim bu akşam. anlamaya çalıştım. soluma döndüm. şoförün yeni terleyen bıyıklarında vazgeçtim empati yapmaktan. sonrası zaten nerden geldiği belli olmayan, iflah olmaz, kesif bir is kokusu. 
.
"kurum" derdi annem. rahmetli babam da öyle derdi. onların anne ve babaları ne derdi bilmem. kuzine (biz güzine derdik) sobamız vardı eskiden. belli yaşın üstünde ve belli gelirin altındaki çoğu insanın da vardı zaten. evet bu sobaların kestanesi, patatesi ayrı bir keyifti. lakin bizim evde senede en az iki, en çok dört kez kurum boşaltma çilesi yaşanırdı bu sobalar yüzünden. burada herhangi bir devlet kurumundan bahsetmediğim anlaşılmıştır sanırım. siyah, kemerburgaz kömürü sobada yandıkça aynı renkteki kurumlarını. kahverengi soba borularının içine bırakırdı. asker olmayan ama askeri bir kurumda çalışan babam haliyle titiz bir adamdı. lodos, zehirlenme vb ihtimallerden çok ihtimamlıydı bu konularda. işbu sebeple daha kışın ortası gelmeden kurum temizleme harekatı başlatırdı evde. bu harekat neden bilmem her zaman cumartesi sabahları olurdu. mustafa yolaşan'lı tatil sabahı yahut radyo tiyatrosu başlamadan bizimkilerin hır-gür, tatlı-sert temizlik seferliği başlardı. bir yandan iş yapar, bir yandan didişirlerdi. çünkü enerjilerinin yakıtı buydu. ben gürültüye uyanıp uykulu gözlerle etraf pislenmesin diye yerlere serilen eski gazetelerin üstünde yürürken annemin şefkatten uzak, nazi subayına yakın ses tonuyla ayaklı uykumdan uyanırdım. KURUMLARA BASMAAA, KURUMLARA BASMAAAA. 
o panikle daha çok basar, annem daha çok delirirdi. bu kükremeye bu sefer kardeşim uyanıp gelirdi. annem bir kez de o'nun için ama bu sefer yalvarır tonda terennüm eylerdi ; "evladım allah rızası için basmayın şu kurumlara, geride durun. az geride"
.
oysa en büyüğümüz ilkokul dörde gidiyordu. kurum nedir, devlet kime denir bilmiyorduk. en fazla yerli malı yurdun malı, bir de hayat bilgisi kümeleri ufuk-tan-doğan-güneş vardı körpe zihinlerimizde. kemalettin tuğcu bile okumaya başlamamıştık daha. düşün artık gerisini. bu büyükleri anlamak ne zordu o zamanlar.
.
ama şimdi.....
büyük olmak zor.
yağmurun çamurla, alacakaranlığın is kokusuyla karıştığı bu ıslak mart akşamında kalabalığın içinde biri ; "kurumlara basma, soluma o pis kurumu içine" diyecek gibi hissediyorum.
hemen peşinden de müşfik bir sesin "bırak hanım çocuklara yüklenmeyi de bir an evvel bitirelim şu temizliği" demesini bekliyorum. lakin olmuyor. kimse bir şey demiyor. sadece yağmur. 
hiç durmadı bugün..
.


13 Mart 2017 Pazartesi

şep of may hart

kimseye söylemiyorum. kendime saklıyorum. martın onüçü. bir elimle ötekinin soğukluğunu hissetmek diyorum. sonra öteki ile diğerinin soğukluğu. hayır. üşümüyorum. bilakis içim ısınıyor.
.
dışarısı yağmurlu. soğuk ve son derece hüzünlü. dolmuşun içinde genzi yakan is kokusu. sonra iflah olmaz bir radyatör sıcaklığı. bünyesinde tüm türleri vaad eden sinema filmi gibiyiz. karşıdan bize sellektör yapan aynı hattın şoförü. o'na kornasıyla selam veren bizim şoför. yolcuların sessizliği. sileceklerin hoyrat sesi. nihayet kırmızı stop lambaları.
.
usul usul yağan yağmurun bir şeyler hatırlatmasını umuyorum. günlerce, delicesine ve defalarca dinlediğim bir şarkıyı. eski ve hüzünlü bir hikayeyi. yahut mutlu bir hatırayı. 
hiç bir şey gelmiyor aklıma. senden başka.
.
söylemiştim. yazmak büyük, çok büyük lütuf insanoğluna. yüz yüzeyken mesela bunları anlatmam imkansız gibi bir şey. sesler, renkler ve sonra mimikler giriyor araya. yazmak ama. başka. bambaşka.
.
sonra işte ahmet kaya. yağmurun açtığı yarayı dağlıyor. hiç haberin yok!
bazen söyleyemediklerim. 
bazen yazamadıklarım. 
en çok ama sessiz özlemlerim. 
.
şiire. ve gazele..
.

12 Mart 2017 Pazar

cahil periler

eskisi gibi değilim artık. hemen unutuyorum.

bazen soruyorlar. 

niçin yazıyorsun?

diyorum ki onlara; unutmamak için yazıyorum.

eskiden de sorarlardı..

o zamanlar. şey derdim.
şey.. ..
bak yine unuttum. şimdi.
ama aklımdayken sevgilim.
bir vakit ferzan özpetek günü yapalım diyorum.
güneşli bir öğleden sonrası mesela.
hafta içi.
bir bahaneyle işten kaçalım.
eski günlerdeki gibi. okulu kırar gibi.
sahilde biraz denizi, biraz kuşları dinledikten, aşkımızı demledikten sonra diyorum.
cahil periler'den başlarız izlemeye.
sonra...
sonrası işte. elhamdülillah mutluluk..
.
yasemin sannino - birdenbire
.


4 Mart 2017 Cumartesi

üçvirgül 14

bir belediye bahçesindeyim şimdi. cumartesi. ve öğle güneşi. paha biçilmez.  yanımda sarışın, toraman bir köpek. uzanmış boylu boyunca. o da güneşten nasipleniyor. insanlar geçiyor sonra. tek tük. ağır aksak. sanki bahara inanmıyorlarmış gibi. tekdüze ve coşkusuzlar.
yapraksız ve çiçeksiz ağaçlar yüzünden olabilir mi?
hayır. sanmıyorum.
başka bir şey olmalı.
güneşin bu hayat ve umut vaad eden cazibesine rağmen ben de bu içi çekilmiş insanlardan farksızım bugün.
ama neden?
söz vermiştim oysa. böyle sorular sormayacaktım. sigara da içmeyecektim hem sonra.
.
her bahar aşık olan şair gibi. her bahar düşüyorum bu manasızlık çukuruna. boşluklar büyütüyorum içimde. kimseye farkettirmeden. kimseye de-ğ-meden. yalnız benim olan. yalnız beni boğan. yalnız ben.. amaçsız. duygusuz. dilsiz. renksiz ve kokusuz boşluklar. büyüyor. büyüyor. 
.
çay bahçesinde dokuz masa. ikisi dolu. birinde ben. ötekinde beyaz saçlı bir amca. altmışlarında, yorgun yüzlü. tembel garsonu bekliyoruz on dakikadır. beklerken ben özlüyorum. amca düşünüyor. derin ve kederli.
.
güneş öylesine samimi ki kalkıp gidemiyor insan. garson geliyor nihayet. binbir özür. güneşin hatırına susuyorum. güneşin hatırına. lakin güneş de bir yere kadar. bugün. ruhumda tarifsiz bir hazan giysisi. varım ama yokum. nasıl anlatsam? anlatamıyorum. orhan veli yardım etse!
.
15 dakikada geçen üçüncü ambulans bu.  içimi de alıp götürse ya bir an evvel. güneş girmeyen ruha doktor da giremez desinler acil serviste. o zaman belki ben de kendi başımın çaresine bakarım. bir sezen şarkısının terkisinde ağlarım bile belki. ya da..
üç nokta. .
.
bazen öyle doluyorum ki; uzun, çok uzun mektuplar yazmak istiyorum. hani sarayburnu'ndan mudanya'ya. tüm marmarayı kapsayan. sonra üşeniyorum. hayır yazmak değil sorun olan. bir şişeye koyup marmara'ya salmak fikri yoruyor beni daha çok.
.
23. dakika ve bu geçen dördüncü ambulans. ben üçüncü çayımdayım. içilen sigara sayısı iki. girilen düşünce girdabı sonsuz. öte yanda sıla içli sesiyle ciğerimizi yakmaya devam ediyor.
.
ama işte her şeye rağmen böyle güneşli ve soğuk havalarda tom waits dinlemek diyorum. hem ruha hem kalbe şifa. en azından benim için. seni bilemem tabi?
...

3 Mart 2017 Cuma

üç kez seni seviyorum diye uyandım*

bir hayalim var. aslında bir sürü hayalim var. senli olan ama. bir tane. cumbalı bir ev. mütevazı. küçük. cumba demirlerde rengarenk çiçekler. ben akşam işten dönerken sen pencerede akşam sefalarını suluyormuşsun mesela. ama beni farketmiyorsun. çiçeklerle bir güzel hasbihâl ediyorsun. böyle bir güzelliğe daha ne kadar, ne vakit rastlarım. doyasıya izliyorum. neden sonra usulca yanaşıyorum cumba boşluğuna. bir şarkı tutturuyorum o bet sesimle. şaka elbet. kıyabilir miyim? kıyamam. hem utanırım öyle ulu orta. ama şiir okurum. çünkü şiir başka. ilhan berk başka...

"üç kez seni seviyorum diye uyandım. tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim. bir bulut almış başını gidiyordu, görüyordum."

başımı yukarı kaldırdığımda dünyanın en güzel gülüşünü bana bağışladığını görüyorum. 
sonra.

"karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum."
.
ben mesela. bu hayalin gerçek olmasını bekliyorum. bir kaç yüzyıldır!
ama işte. ömrümüz. beklemekle geçiyor. kış gelince baharı. baharda yazı. yazın eylülü ve yağmuru. sonra her akşam kuşları. her sabah güneşi. seni zaten ezelden beri.
.
şimdi misal ellerim hiç olmadığı kadar soğuk. ve ben hiç olmağı kadar nisan taraftarıyım bu akşam.
hani diyorum sen de gelmiyorsun. bana hep boran. bana hep kış. ısınmak için çaym var. bir demlik. hüznüm için tütün. ikisi de geçiyor lakingeceler zaten kara tren. -laf aramızda bu şarkıyı en güzel nazan öncel söylüyor-
.
oysa. kuşlardan almamız gereken dersler var. bugün dört çayında böyle dedim içimden. akabinde yine bir ilhan berk dizesi sessizce. akşam vakti hüzünler sonra. 
.
bazen de anlamını bilmediğim fransızca şarkılar geçiyor içimden. sana dair. bize dair hayaller. sonra. zaman geçiyor. kimseye hissettirmeden. ömür zaten göz açıp kapayıncaya kadar...
.
bir şey daha var ki. bunu daha önce söylememiştim sana. aklıma gelse kesin söylerdim. şimdi radyoda hiç duymadığım bir şarkısını dinlerken düştü aklıma. ben seni sezen dinler gibi sevdim. şarkılarını ezberlediğim gibi ezberledim yüzündeki hüznü ve neşeyi. 
diyorum ki sevgilim; sen benim bitmeyen şarkımsın.
ve
bir hayalim var benim..
.

* ilhan berk

1 Mart 2017 Çarşamba

the walking deads

öğlen güneşi. fransızca şarkılar. kahve kokusu. iyimser hayaller. varoş cafe'de hepsi çok güzel. lakin eksik.
.
bir şey var. 
.
mecburiyetlerimizin arttığı oranda kırılıyor umutlarımız. 
.
ilk mart güneşi bedenimi ısıtıyor. oysa ruhum serseri ayazların ikliminde hala. bir karar vermem gerekiyor. öldürmeyen ama süründüren. bir hâl. bir araf. 
.
baharın ilk ışıklarıyla kabaran isyan damarlarımız. sonra önlenemeyen özlemlerimiz. bitmeyen ahh'larımız. hayatı çok fazla ciddiye alışlarımız. miz mız miz failün. 
.
her biri diğerinin aynı olan günleri anlamsız buluyorum bazen. ayları ve yılları da. zamansızlığı seviyorum. ama geçtiğim yerlere dönemiyorum. altını çizdiklerim dışında okuduklarımı tekrar okuyamıyorum. izlediklerim falan. hep aynı. 
.
bir tek şarkılar.  onlar da olmasa...
.
bir gün diyorum. madam destina gelsin! masayı kursun* söz. müzeyyen'in yanına eşlik edecek şiirleri ben okurum. kim bilir belki hüsamettin albay da gelir. sonra en kötü günümüz böyle olsun diyelim. 
ve en kötü yazımız bu olsun mesela..
.
sezen aksu-cihan okan : yine mi çiçek

23 Şubat 2017 Perşembe

nisan balıkları

daha önce söyledim mi bilmiyorum? bu muhteşem güneş olmasa dünya yaşanılır bir yer olmazdı yemin ediyorum. hayır doğasal mutlakından bahsetmiyorum. elbette ki kastettiğim güneşin bir sihir gibi üzerimize çöken manevi gücü. cemal süreya mutlulukla kahvaltı arasında sade, anlaşılır bir bağıntı kurmuştu. oysa bana sorarsanız bayım; güneş mutluluğun bizatihi kendisi. hele ki bu yaz-bahar başlangıçlarında.
.
bundan mütevellit, öğlen işyerinde duramadım. yemeği çarçabuk yiyip sokağa attım kendimi. beni dışarı çeken güneşe rağmen hava rüzgarlı ve soğuktu. olsundu. bir bildiğim vardı. üç dakikada, keklik gibi sekerek varoş cafe'ye geldim. güneşi tam karşıdan gören, köşede her daim oturduğum masa boştu. zaten cafe de dolu sayılmazdı. yanda, minibüs durağının emekçileri. dört kişilik masaya yedi kişi oturmuşlar. hararetle bu sene kim şampiyon olacak onu tartışıyorlar. imremdim onlara. hayattaki tek dertleri buymuş gibi basit, sade bir telaşın içindeydiler. sessizce katıldım onlara. tabi ki beşiktaş şampiyon olacak dedim içimden. öte yanda mesleği konusunda muhasebeci ile satış temsilcisi arasında kararsız kaldığım genç bir kadın düşünceli düşünceli sigara içiyordu. ama öyle dertli ama öyle güzel içiyordu ki... kendi sırtımdaki onca yüke rağmen bir an için o'nun sırtındakileri hafifletmek istedim.. amma ve lakin mümkün değildi.
.
neden sonra yılışık kahveci geldi. az şekerli kahve söyledim yine. sevdiğimden değil. sırf alışkanlık olduğu için. kahvecinin peşinden, okurum diye yanımda getirdiğim tomris uyar'ın gündökümü'ne baktım şöyle bir. ama okuyamadım. beynim çünkü fazla mesai yapıyor bugünlerde. tüm algılara açık. oysa sadece güneşin tadını çıkarmak istemiştim. sırtımı cafenin camına, ruhumu güneşin sıcaklığına dayadım. lakin bir şey eksikti hala. müzik..
.
sevgili doktorumun kulaklarını çınlatıp 'sağır olma pahasına' kulaklık diyetimi bozdum. telefonun müzikçalarını açtım. yarım saatten bir şey olmazdı! hem bu güneşi şarkısız bırakmak çok ayıptır. herkes bilir bunu. sadece güneşe uygun bir şarkı bulmakta zorlandım. bir an tereddüt ettim, bocaladım. ama nisan balıkları imdadıma yetişti. 
nisan balıkları diyorum; ne güzel bir isim..
.
.

22 Şubat 2017 Çarşamba

bazı şeyler

içimde bir özlem. öyle ki dünya kadar. hem dünyadan geçecek kadar. yıllardır tırmalıyor ruhumu. bir özlem. lakin neye ve kime? bilsem. ahh bir bilsem. gidip diyeceğim ki; bu iş böyle olmayacak. ya vuslat. ya hiçlik.
.
oysa bugünlerde gitme ağrısı saplandı daha çok içime. uzaklara. çok uzaklara. hiç bilmediğim, kimsenin beni bilmediği yerler. elbet bir kolu denize uzanacak.
.
geçenlerde izlediğim bir filmde bir kadın, bir adama daktilo hediye ediyordu. nasıl kıskandım. nasıl! en az kuşlar kadar.
.
sonra diyorum ki; bu bitmek bilmeyen, sakız gibi uzayan iş dönüşü yolculuklarımı çekilir kılan şarkılar. iyi ki varlar. ve elbet latin harfleri.
.
ve bazı durak isimleri ne güzel. aşık olası geliyor insanın. şair nedim, yelkenli değirmen misal yıllardır. şimdi şebnem sokak.
.
şubatın yirmiikisi. hala soğuk zemheri. hani kafiye olsun diye değil ellerim gerçekten buz gibi. parmak uçlarımda roma rakamıvari çizgiler. bir soğukluk, bir üşümeler falan. tıp onbir yıldır çözemedi. gitmediğim doktor kalmıştır mutlaka. ama gittiğim de çok oldu. hani laf aramızda ben de çözülsün istemiyorum pek. seviyorum bu hallerimi. zalimce!
.
halbuki sıcak ve rüzgarlı bir şehirde olmalıydık şimdi. tuzlu su parçacıkları yüzümüze damlarken.
.
bir gün okyanus görmeye gidelim.
atlas okyanusu mesela..
.

21 Şubat 2017 Salı

nothing else matters

kahvesi beş para etmez. ama güneşi harika. bu zaten her şeye değer. çok uzun zaman oldu varoş cafe'ye gelmeyeli. en son geçen bahardı sanırım. kahveci de unutmuş. kahve orta mı abi? diye sordu. -benden büyük olmasına rağmen bana abi demesine uyuz oluyorum. kötü kahvesine de. ama dedim ya bu civarın en güzel güneşi o'nun kahvesinde.-
az şekerli dedim..
.
kahveci gidince tüm benliğimi güneşe teslim edip cebimdeki şarkıları dinlemeye başladım. ardından da seni düşündüm. bugün seni düşünmek için sebebim her zamankinden çok çünkü. bu sabah beş ile altı arası. yine çok güzeldin. ben yine çok hüzünlü. sonumuz böyle n'olacak? 
sonumuz böyle..
.
kahveci siparişimi getirdi. ama yılışmadan da duramadı. ne var ne yok. nerelerdesin epeydir? güneş çıkınca ortaya çıkıyorsun dedi. 
güldüm. gerzek bir espri yapacaktım. kendimi tuttum. yeniden güneşe döndüm. yine bizi düşündüm..
.
aklımda bir anı. belli belirsiz. belki bir rüya. emin değilim. sahildeyiz. güneş var. ama çok da rüzgarlı. çay bahçesi gibi bir yerdeyiz. rüzgar saçlarını dağıtıyor. gülerek düzeltiyorsun. bir, iki, üç, beş tam on defa. ben sana yüzlerce kez aşık oluyorum. bilmiyorsun. hadi yürüyelim diyorsun. biraz daha oturalım diyorum. biraz daha..
.
şarkıda dediği gibi aslında; 
ne kadar uzak olsak da yakınız. ve başka hiç bir şey önemli değil.
başka hiç bir şey..

19 Şubat 2017 Pazar

kader

çok fazla şey istemedim oysa. biraz sakinlik, bir parça güneş. müzik zaten cebimde hazırdı. annemin emekli aylığını çekmeye diye çıktım evden. güneşle bulutlar birbirlerine üstünlük kurma çabasındaydı. güneş galip gelecek gibiydi. altı buçuk aydır çantamda sakladığım sigarayı yanıma almadığıma pişman oldum. ama yürümeye de devam ettim. hüner coşkuner'in tüm meyhanelerini dolaştığı gibi neredeyse tüm kafelerini dolaştım semtin. spora gidenler. yirmi sekiz çeşit pazar kahvaltısından dönenler. çekirdek aileler. son model otomobiller. yanımdan geçip gittiler. herkes kendi dünyasındaydı. kimse birbirinin farkında değildi. ben daha çok havaya bakıyordum. farklı bir kuş türü görebilir miyim diye. bazen bulutlar pamuk gibi oluyordu. lacivert gökyüzünde ağaç dallarıyla müthiş bir tablo oluşturuyordu. gençler telefonuna, yaşlılar adımlarına bakıyordu daha çok. bir saat kadar yürüdüm. güneş alan sakin bir yer bulamadım. maalesef parçalı bulutların günüydü bugün. santa ile jose geldi aklıma. şanslı piçler dedim! sonra mecburen eve dönerken aylak adam düştü aklıma. yolu uzattım. geldiğim yolun aksine farklı bir yoldan döndüm eve. daha önce hiç girmediğim, görmediğim sokaklardan geçtim. belki bir gün biri adres sorarsan faydası olur dedim içimden. güldüm kendime. taşlıcalı yahya sokağında berber rafet'le karşılaştık. hasta beşiktaşlı rafet. yaklaşık 2 aydır uğrayamadığımdan sekli şemalı kaymış saçım sakalımdan evvel "abi n'olur bu akşam maç" diye sordu hemen. "telaşa lüzum yok rafet, rahat alırız. ama bu benim saç-sakal n'olur sen de o'nu söyle bari" dedim. "rahat alırız abi. bugün yasak. çalışmıyorum malum. yarın akşam gel hallederiz" diyerek telaşla uzaklaştı. ben de tütüncü ragıp efendi caddesinden usulca evimizin sokağına girdim. son bir umut havaya baktım. güneş dönecek gibi durmuyordu. eve girdim. kahve için su koydum. radyoyu karıştırdım. balkan türküleri çalan bir radyoyu hafızaya kaydettim. pencereyi açtım. bulutsuz ve pürüzsüz bir güneş gözümü aldı. ama tekrar dışarıya çıkmayı benim gözüm almadı. amerikalıların filmlerdeki o meşhum sözü dilimin ucuna geldi. ama ben kader dedim.
.
Amira Medunjanin & Gayda İstanbul- ajde jano / karanfil beyaz

17 Şubat 2017 Cuma

bana çay pişir, bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin*

şunu çok iyi biliyoruz sevgilim; her gün ölesiye şikayet ettiğimiz şeyleri gün gelip çok ama çok özleyeceğiz. misal ben bir saat onbeş (bazen 1,25) dakika süren bu 15 km'lik yolculukları özlerim kesin. ekimden marta ellerimi buz kesen 0-5 c aralığındaki hava durumlarını keza. pinti ve huysuz patronumu sonra. ve nihayet; her gün 9-6 pineklediğim ama canım kuşları seyrettiğim ikibuçuk metrekarelik cam ofisi.
yine sana "nasılsın" diye soramamanın kendi içimdeki kavgasını ya da yarın yine mi iş var dediğim pazar öğleden sonralarını veyahut her defasında arabasını otoparka gelişigüzel parkeden ayyaş 11 numaraya küfretmeyi hatta ve hatta dolmuşla, otobüsle giderken telefonda bağıra bağıra bütün hayat hikayesini anlatan ablaları bile özleyeceğim. adım gibi biliyorum.
ama şimdi durup dururken nerden çıktı bu mevzu?
öğlen ikibuçuk gibi uykum geldi. fakat öyle böyle değil. bir ağırlık, bir ağırlık. sorma! "fabrıga doktorunun grip için verdiği ilaçlar yüzünden olmalı. oysa ne kötü. çıkıp gidememek. bir mahpus gibi" diye söylendiğimi hatırlıyorum. 
kendi imkanlarınla kurtulmanın mümkün olmadığı zamanlar yahut bir mucizenin ışığına tutunmanın dayanılmaz hafifliği bahsettiğim. her gün aynı bilindik rutinler, robotsal ifadeler ve hareketler. bunalıyor. bir değişiklik, bir çeşitlilik arıyor insan. özgürlük ana fikir. teoride cazip geliyor. lakin pratikte korkuyor insan. alışmak sevmekten daha kolay geliyor çünkü. sevgililer günü, doğum günü, pilav günü, kısır günü, diş çıkarma günü, evliliğin-çıkmanın- inmenin-rastlaşmanın yıldönümü, analar-babalar-görümceler günü hep bu sıkılmışlığın ve sıkışmışlığın icadı. yoksa kapitalizmin bir suçu yok.
bugün işte. 4.kattaki planlama müdiresi ferhunde hanımın doğum günüymüş. saat üçte önce çay geldi. sonra pasta. çikolatalı-muzlu. en sevdiğim. pastayı yedim. çayı içtim. rehberden ferhunde hanımın dahilisini buldum. yapmacık bir tonla. iyi ki doğdunuz ferhunde hanım. yoksa bu güzel pastayı yiyemezdik dedim. o da her zamanki şuh ve gür kahkasının yol açtığı neşeyle ilahi selim çok yaşa emi dedi. teşekkür etti.  telefonu kapattım. saate baktım. üçü sekiz geçiyordu. uzun yol kuşlarının gelmesine daha vardı. canım hiç çalışmak istemiyordu. lakin patronun üç gün evvel istediği raporlar yine patronun yüzüyle bana bakıyordu. üstelik hayli sinirlilerdi. sinirli olması değil de dedim ya alışkanlıklar. hayat standardı. belirsizliği sevmemem vb sebepler rapor kapağını açtırdı bana. kendime itaatsizliğim ilk ne zaman ve nerde başladı hatırlamıyorum. tıpkı kendime verdiğim sözleri ne vakit tutmamaya başladığımı hatırlamadığım gibi. garip şeyler oluyor çünkü. önceden ayda yılda bir gördüğüm dejavuları nerdeyse her gün görüyorum. kendimi bir bilimkurgu filmin içindeymiş gibi hissediyorum çoğu zaman. sonra dinlediğim müziklerle -bilhassa öğle paydoslarında- gitmediğim, görmediğim ama hep gitmek istediğim yerlere gidiyorum. misal bu öğlen gördüğüm; fas ile ispanya arasında isimsiz, belirsiz bir yer. süt beyaza boyalı evler arasındaki dar sokaklar. kaybettiğim ama ne olduğunu bilmediğim bir şeyler ya da birini arıyor gibiyim. müzik bazen fransızcaya bazen ispanyolcaya çalıyor ama ben hep arada kalıyorum. ispanya fas arası yahut fransızca ile ispanyolca arası gibi ama aslında senle sensizlik arası tuhaf bir yer. tedirgin eden bir huzur hali. sonra aniden simsiyah, marakeş ekspresi geçiyor tüm ihtişamıyla. hayran hayran bakıyorum ilk şaşkınlıkta. akabinde seni arıyor hemen gözlerim. ve kendimi. lakin ikimizi de bulamıyorum. rüya gibi bir şey. ama kimse uyanmıyor.
.
* oğuz atay - tehlikeli oyunlar
.
arisa - missiva damore