sekizli trenin en arka vagonunun son kapısına denk gelen sarı çizgide hazır kıta bekliyorum. ama ve aslında kulağımdaki müzik nereye sürüklerse oraya gidiyorum.
neden sonra metrodan önce; acayip huzur ve serinlik veren rüzgarı geliyor. sonra metronun çığırtkan sesi. bir şey oluyor. bir his, bir düşünce peydahlanıyor bu tatlı serinlik anında.
bildiğim kadarıyla depresyonda değilim. yaşanan onca tatsızlığa, zorluğa ve aşırı yorgunluğa rağmen hayat hala güzel. hala yaşanılası. ama işte o tatlı rüzgarla birlikte gelen metronun ışıklarına ve akabinde raylara odaklanıp ‘kendimi şimdi bu zifiri ve nemli boşluğa bıraksam ne olur ki?’ düşüncesi. bir an için. ışık hızıyla geçti gitti içimden. ama sadece o kadar..
şimdi eğri oturup doğru konuşalım ibrahim.
senin hiç öyle bir anın olmadı mı?
ya sizin bayım?
peki ya siz hanımefendi?
açık denizde gürül gürül giden bir feribotun güvertesinden kendimi denize bıraksam ne olur acaba demediniz mi?
yahut numarası ve hattı önemli değil saliselik de olsa herhangi bir metronun önüne çivileme atlama isteğiniz, bir merakınız olmadı mı hiç?
sanırım albert camus’un yabancı’sındaydı. “sevdiğiniz birinin ölmesini istediğiniz bir an olmadı mı hiç? “ gibi bir diyalogdu. ya da zeki demirkubuz’un yabancı romanından esinlendiği yazgı filmindeydi benzer bir diyalog. emin değilim oralarda bir yerde benzer düşünceler, anlar, olaylar işte..
aslında gerçekten istediğiniz bir eylem, bir sonuç değil. biraz merakla, belki biraz bıkkınlıkla soslanmış gelip giden kötü bir düşünce sadece.
ben de zaten bunun depresif ve kesin sonuca yönelik bir eylem, bir düşünce değil de aşırı yorgunluğa bağlı beyin ve kalp arasındaki bağlantının bir kaç saniyeliğine kopmasına bağladım. çok da şey yapmadım yani!
hem ne diyorduk böyle durumlarda; bazen olur öyle..
.
