pazar görünümlü pazartesi sabahı. ne güzel. sokakta in
cin top oynuyor. her günün böyle olmasını istediğim huzurlu bir sessizlik, derin bir
insansızlık. üstelik güneşli. yer yer rüzgarlı. üzerine hafif bir şeyler
aldıracak kadar. çayımı çikolatamı hırkamı kulaklığımı kitabımı ve gözlüğümü
alıp balkona çıktım. hepi topu 5-6 metre kare balkonumun güneş alan tek
köşesine kuruldum. beğendiğim şarkıları açtım. sonra da kitabımı..
“gençken mektup yazardım. mektubu zarfa koymak, pulu
yalayıp sağ üst köşeye yapıştırmak, hemen altına alıcının adı soyadı ve adresini sol üst köşeye de gönderen olarak kendi ad ve adresini yazmak. gönderdiğim kişiyle
onun henüz bilmediği bir bağ kurardı sanki. şimdi böyle bir bağı kimle ve nasıl
kuruyorum? e-postayla mı, whatsapp mesajıyla mı?”
böyle diyor yazar mavi kaplı kitabında.
düşünüyorum.
yazarın yazdıklarını. kendimi. önümüzdeki yazı. biraz güneşe bakıyorum. biraz
boş bakıyorum. sonra çayımdan bir yudum alıyorum.. ve eternity and a day
filminin o bilindik sahnesini anımsıyorum...
"son zamanlarda dünyayla tek bağlantım
şu bilinmeyen, karşı pencere. bana hep aynı müzikle karşılık veren. kim bu?
nasıl biri? bir sabah, onu bulmaya çıkmıştım. ama sonra bir daha düşündüm…
belki bilmemek ve hayal etmek daha iyidir."
sonra yine kendime dönüyorum.
benim dünyayla ve hatta kendimle bağ kurma aracım da sanırım zaman zaman
kağıttan gemi ya da bir şişenin içine sıkıştırılmış mektuplar misali internet
okyanusuna bıraktığım ve kimlerin okuduğunu tam olarak bilmediğim asla da
bilemeyeceğim yine yazdıklarımın kime iyi, kime kötü geldiğinden bihaber, kendime mi yoksa
dünyaya mı meydan okuduğumu kestiremediğim devrik cümlelerim.
belki de diyorum; bilmemek daha iyidir..
.
