yalan yok. evde yapmam gereken işten kaytarmak için bir sebep, yazmak için bahane arıyorum. üstelik bugün hava da bir acayip. kasvetli ve yağmurlu. istanbul'un havası diye boşuna dememişler hem. ama bunların hiçbiri yeter şart değil, içimdeki kayıtsızlığa ve sıradanlığa. mutlak butlan hiç değil..
.
mebrure'ye takıldım bu sabah. spotify'daki şarkılarını dinliyorum pencerenin kenarında, tülün arkasında. yağan yağmurun ıslattığı sokakları izliyorum. bir yandan önceki gün pencerenin en sivri köşesi ile yardığım kafamdaki kabuk bağlamış yarayı didikliyorum. karşı apartmanda bir çift göz daha var benim gibi ıslak asfaltı ve sokak sakinlerini izleyen. sol çaprazımda ve iki kat aşağımda sağ elinin avucunu, çenesine yapıştırmış bembeyaz saçlı bir teyze bir sensör gibi sokağı izliyor. yeşil valizini çekiştiren kıvırcık saçlı kadını sokağın bir başından ötekine kadar izledi mesela. sonra yerdeki kuşları kovalayan tekir kediye dikti bakışlarını. neden sonra yerde bir noktaya kilitledi hüzünlü yüzünü. ne düşünüyor kim bilir? geçen günlerine mi üzülüyor yoksa zamanının azaldığına mı?
.
boş odada yankılanan müziğe kulak veriyorum bazen. düşüncelerimden sıyrılıp şarkının çaldığını hatırlıyorum. bu arada mebrure isminden dolayı mesture'yi anımsatıyor hayat bana. mesture kim?
yıllar yıllar önce, askerden yeni gelmiştim. işsizdim. hayattaki yönümü arıyordum. pangaltı'da bir holdingte çalışan hafız'ın yanına gider karşılıklı dertleşirdik haftada bir. ben yön bulma çalışmalarımı, o ise kendine yüz vermeyen aşkını anlatırdı. galiba iyi bir dinleyiciydim. ya da hafız anlatacak kimseyi bulamamıştı. o ziyaretlerin birinde tanıştım işte mesture ile. hayır hafız'ın aşkı o değildi. kimdi peki? sahi adı neydi? bir saniye.. gizem .. yok değil. meltem. o da değil. didem. evet didem'di. sorsam şimdi hafız'da unutmuştur. unutmuş mudur sahi? mevzunun aklıma gelmesi de zaten bu unutmama yüzünden. benim öyle bir hastalığım var maalesef!
bir gün yemek sonrası hafız'la çay içerken geldi mesture. hafız'a işle ilgili bir şey sordu. ama çok kalmadı. yine de ayak üstü tanıştırdı bizi hafız. o gün işte, birkaç şey kaldı aklımda mesture'yle ilgili. adı, sarı kazağı ve siyah taytı. ha bir de neşesi. bir daha hiç görmedim. fakat unutmadım da. yıllar sonra laf nereden döndü, nasıl dolaştı da o günkü ziyaretime geldi hiç anımsamıyorum. hafız yanındaki arkadaşını hatırlamaya çalışırken "mesture'yi diyorsun sen" dediğimde hafız'ın şaşkınlıktan büyüyen gözlerini hiç unutamam. "lan oğlum 3 saniye gördüğün kızın adını bunca sene ne diye aklında tuttun" şeklinde sorunca; "sarı kazağı ve siyah taytı da vardı" deyince. "siktir lan" deyip sol omzuna sağlam bir yumruk geçirdi şerrefsiz. eli de ağırmış. sonradan morardı kolum. neyse, bu olay mesture ile tanıştıktan beş altı yıl sonraydı. şimdi ise rahat çeyrek asır vardır. sonuç, mebrure mesture'yi tetikledi. söyledim ya; unutmama hastalığım var. galiba görsel bir şey bu. çünkü üniversite birinci sınıf beden finalindeki koşuda kemal'in yanlardan 3 ince beyaz şeritli, açık mavi eşofmanını on beş yıl sonra söylediğimde şafak da hafız'a benzer bir tepki vermişti. hala gözümün önünde zira. yaklaşık 100 metrelik bir parkurda onarlı dizerek yarıştırmıştı o günkü beden hocası. düdüğü çalar çalmaz açık bir mavi eşofman diğerlerine en az 10 metre fark atmıştı.
.
hayat diyorum; kesin yargılara varmayı güçleştirecek kadar karmaşık olsa da yıllar içinde gömülü kalmış kimi tatlı anıları su yüzüne çıkartacak kadar cömert olabiliyor bazen.
yıllar içinde hayatta ve internette o blogdan bu bloga yelken açan sevgili biladerim de sığınacak yeni bir liman bulmuş kendine. mail atmış, haber vermiş. eksik olmasın. hayırlı olsun. ben de sevenlerine duyurayım istedim. ama böyle yazınca da kendimi iktidara yahut muhalafete yakın olup önemli bir haberi ilk uçuran gazeteci gibi hissediyorum her yeni blog haberinde. bir uçan kuşçuluğumuz kalmamıştı. bilader sayesinde o da oldu. bakalım. daha neler...
.
