31.12.19

ara'lık 2019


ara'lık 31  şenlik dağıldı. doğrusu ben biraz erken ayrıldım. aslında duman ve aşırı gürültüye çok bile tahammül ettim. tutkulu, coşkulu ve dahası mutlu insanların arasında biraz daha kalmak istedim galiba. çünkü ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları şeyi tutku içinde gerçekleştirenlere hep saygı duydum. sanırım biraz da kıskandım. zira bizim işçilerin keyfine diyecek yoktu. oturdum onların yeme, içme ve eğlencelerini izledim. dedim ya böyle ortamlar fazla açmaz beni. çabuk sıkılırım. ama işte işçilerin senede bir günlük samimi ve dahası mutlu hallerine imrendim. normalde beş dakika kalacağım etkinlikte kendi rekorumu kırıp bir saat kaldım. belki bana da bulaşır diye aralarına karışıp şakalar bile yaptım. evet o iğrenç espriyi de yaptım. "seneye görüşürüz" dedim. gülmediler. "abi, bi'güncelle artık kendini" dediler. sarıldılar. öptüler. patron bile. dokuzuncu yılbaşımda ilk kez. "iyi ki buradasınız mithad bey. iyi ki bizimlesiniz. iyi seneler olsun." dedi. şok oldum. eşek yükü para kazandırdığım işlerde bile teşekkür etmeyen, 'eline sağlık' demeyen patron. kulaklarıma inanamadım. gözlerine baktım. evet alkolün etkisiyle biraz çakırkeyifti. ama daha çok samimiydi. elini kuvvetlice sıktım. "görüşürüz" dedim. 
oysa yeni yıldan bir dilek hakkım olsaydı; anadolu'nun hiç bilmediğim, en ücra köşelerine günlerce sürecek karlı bir tren yolculuğu yapmak isterdim. ve o yolculukta; donmuş bir gölün üzerine yatarak takım yıldızlarına bakıp özellikle odius’u bulmaya çalışırdım elbette.


.
ara’lık 30 yağmur damlaları, ofis penceremde sanatsal şekiller oluşturuyor.  siyah, küçük kuşlar, ufacık bedenlerine aldırmayıp tüm kuvvetiyle esen çılgın rüzgara kafa tutup adeta dalgalarını geçiyorlar. oysa rüzgarın da keyfi yerinde. kuşların dalgasına aldırmadan ıslık çalarak kâh aşağıda ağaçlarla kâh yukarıda bulutlarla sevişiyor. ve az ileride, bir evin kıpkırmızı çatısında telaşlı, beyaz bir duman cuma akşamı okuldan çıkan çocuklar gibi neşeli ve hür. ben niye hüzünlüyüm bu kadar. bilmiyorum.

ara'lık 29 pazar sabahı. erken saatler. galiba bu kışın en soğuk günü olmalı. çamlıca’ya kar bile yağmıştır şimdi. öyle zemheri. dışarıda küfrederek işe gidenler. bir de benim gibi uykusuzlar var. az ötede, 500T' yi yakalamaya çalışan kırmızı kaşkollü bir kadınla, siyah paltolu bir adam aksi istikametten koşuyorlar. "bırakın kaçsın bir kez de. bu hayatta otobüsten daha önemli şeyler var yakalanması gereken" diyorum. duymuyorlar beni. nefes nefese yetişiyorlar. oysa onlar için çok farklı bir gün olabilirdi. 


ara'lık-27  uzun zamandır beklenen aralık yağmuru nihayet şehri dövüyor. yağışın şiddeti ve haftanın son iş günü olması hasebiyle trafik her zamankinden daha telaşlı. yorucu ve çılgın. yarısından çoğu buğulanmış, bulanık, soğuk ve karanlık camdan rengarenk dükkan ışıkları görünüyor. isimleri okunmuyor. ama az çok ne oldukları tahmin ediliyor. çoğu yeme içme işletmesi. işte kebapçılar. tostçular. marmaris ve bodrum büfecileri. bazı telefon, kimi ayakkabı ve kuaför esnafı. pazar sokağına geldiğimizde ise cumanın ve akşam pazarının telaşı hakim. bir hafta, bir gün ve nihayet bir yıl bitiyor. oysa nasıl geçti habersiz...

.
ara'lık-26  soğuk. akşam dolmuşunda tıngır mıngır gidiyoruz. oturan 11, ayakta 4 kişiyiz. bir de kaptan şoför. arka dörtlünün önündeki ikili koltuktayım. arkada afili bir telefon müziği. lakin sahibi çalan telefona ; “efendim aşkım” diye cevap verdikten sonra 3.kelimenin “alooo” ve dördüncü ve beşinci kelimelerin “sesim geliyoo mu?” olması içerideki ve hatta dünyadaki bütün romantizmin, tüm karizmanın tükendiği an değilse nedir viktor?
.
ara'lık - 23  annelerin “hoşgeldin, nasılsın, günün nasıl geçti?” demeleri çeşit çeşittir. benim annem misal; salonun olmayan kapısı nedeniyle akşamları, iş dönüşü anahtarla açtığım kapıdan girer girmez görür beni ve halimi, hatırımı sorar.
geldin mi oğlum?
her defasında 'yok anne ofisteyim. on dakika daha işim var sonra geleceğim' gibi salakça bir espri çörekleniyor zihnime. kıyamıyorum.
kıyılır mı hem?
geldim de demem ama.  “iyiyim, anne sen nasılsın?” derim.
.
ara’lık-13
bugün yalnızca didem madak okudum. bu akşam diyorum bayım; dönüp dolaşıp iris’in ölümü’nü okudum. bir sondan. bir baştan. puslu şarkılara katık ettim şiiri. oysa ne bahar bahçe bir yanım. ne de yaprak döküyor öte yanım. yorgunum sadece. her yıl olduğu gibi bu yıl da. istiap haddini aşmış yük kamyonları gibiyim. bugün diyorum sadece didem madak’ı dinledim. anlamını bilmediğim şarkılar okudum. boş boş pencereden dışarıyı izledim. süzülen yağmur damlaları gibi yitip giden hayatımın röntgenini çektim. içimde manasızlığı yine içime sordum. ama em-ar gerekliymiş. sktir ettim. dışarıyı izlemeye devam ettim. kuşlara öykündüm. uzaklara, çok uzaklara gitmek istedim. o sırada anlamını bilmeden bir şarkı daha sevdim. fakat kimseye söylemedim. çünkü bazı şarkılar vardır: uzun, ince bir yolda yürütür insanı. hüznü, kederi ve sevinci aynı anda yaşatır. bazı şarkılar; karla karışık yağan yağmurlu bir gün gibidir. arada yalancı güneşi gösterir. ama sonrası kar kıyamettir. bazı şarkılar diyorum..
.
ara’lık 03
eski, son kullanma tarihi dolmak üzere olan dolmuşun silecekleri karla karışan yağmura yetişmeye çalışıyor akşamın ayazında. çok kalabalık değiliz. üşüyen üç beş kişiyiz. şoför dahil. afrika hariç. bu akşam işler kesat. sanki herkes işinden gücünden kaytarmış gibi. normalde balık istifinden hallice oluruz bu iş çıkışı saatlerde. şoför işsizlikten bozuk paraları sayıyor şıkır şıkır. yirmi beş kuruşları ayrı, elli kuruşları ayrı, bir liraları başka bölmelere koyuyor pür dikkat. hemen yanındayım. belgesel izler gibi onu seyrediyorum. fakat sinirli çok. az olan yolcu sayısına mı, hayattaki talihine mi, yağmura mı yoksa akmayan trafiğe mi kızgın belli değil. on beş saniyede bir offluyor. gereksiz yere önündeki ardındaki şoförlerle hırlaşıyor. arada “bıktım artık” diye hayıflanıyor. en son, yolun sağında yolcu alırken arkadan zaart zaart kornaya basan sabırsıza başını camdan çıkarıp “ ne var lan?” diye bağırdı. arkadaki bir daha kornaya basmadı. bizimki vitesi hışımla ileri atıp “adamın başını belaya sokar bunlar” dedi. peşinden de radyoyu açtı. radyodaki yumuşak sesli hanım solistimiz ‘bülbülüm altın kafeste, öter aheste aheste’yi söylüyordu. şarkının ağırlığı tüm benliğimi sardı. içerisi daha sıcaktı şimdi. ve ağırlaşan göz kapaklarıma karşı koymak istemiyordum. zira herkes gibi ben de çok yorgundum. herkes gibi uzaklara gitmek istiyordum. çok uzaklara.
.

21.12.19

bazı şeyler : 63 - 71 bu değil, bu değil, bu hiç değil..

63- bir yılın daha son demlerini yaşarken, amansızca geçip giden yıllara metro yahut metrobüsle giderken geçtiğim yarısını gördüğüm yarısını görmediğim, dikkat etmediğim durak muamelesi yaptığını fark ettim az önce. ya da ali ağaoğlu’nun bir reklamı vardı hani; “bu değil, bu değil, bu hiç değil” diyerek projelerin yüzüne bile bakmadan bir bir, elinin tersiyle fırlatıp attığı. ben de yıllarımı aynı hız ve hoyratlıkta tükettim işte. sanki çok daha iyisi karşıma gelip dikilecekmiş gibi. oysa elimdekiyle yetinmeyi öğrenecektim. olmadı. önümüzdeki yıllara bakıyorum artık.
.
64- biliyorum. bir gün bana soracaksın; en güzel hikayen hangisi diye. en güzeli hangisi bilmiyorum ama en güzel hikayelerimi hep otobüs, dolmuş köşelerinde yazdım” demek için yazıyorum.
.
65- kitap kokusuna tutunup eski, çok eski, şimdilerde olmayan kışlara, mesela 2004 kışına gitmeyi çok seviyorum. o kar ve fırtınada barbaros yokuşundan inip okulu kıran liseliler gibi kâh şakalaşarak, kâh kayarak beşiktaş iskeleye yürüdüğümüz öğleden sonrası ne güzeldi. bazı kışlar diyorum, unutulmaz..
.

66- kuşlar kadar asil, kadirşinas, dostkâm başka yaratık var mıdır şu gökyüzünde?
dün akşam beş gibi, yine kafileler halinde kuzeyden güneye kanat çırpıyorlardı. 8-10 kuşluk bir grup ileriye gitmekten vazgeçip tam ofisin üstünde daireler çizmeye başladı. yıllardır onları izlerdim ama bunu ilk kez yapıyorlardı. merak ettim. onları seyretmeye koyuldum. neredeyse beş dakika mevlevi ayini yapar gibi eksenleri etraflarında döndüler. neden sonra yine beş on kuşluk bir grup gelip bunlarla birleşince yollarına devam ettiler. günümüz dünyasında, insanların kuşlardan öğreneceği çok şey var. hem de çok..
.
67- zonguldak. hiç gitmesem de bu kömür karası şehre ayrı bir muhabbetim var öteden beri. eskiden türkiye’nin şehirleri zonguldak’ta, plaka numarası 67’de biterdi. niye ve nasıl oldu bilmem. orta ikiydi sanırım. türkiye ve dünya atlasımın en arka sayfasına şehirleri ve plaka numaralarını yazdım. tek tek, birden altmış yediye. adana’dan zonguldak’a kadar. sonra onları bir güzel ezberledim. ve bir daha da hiç unutmadım. hala hatırlarım.
.
68- söylemiştim. çok söylemiştim işaretler ilgimi çekmiyor, hiç inandırıcı gelmiyorlar diye. ancak filmlerde olur öyle şeyler. yahut kitaplarda. çünkü hayat gerçek. hayat acımasız. hayat bıçak sırtı gibi. ama işte çarşaf gibi lacivert deniz, mavi gökyüzü, dalga sesleri sonra hafif bir de rüzgar vardı o akşamüstü. peki tamam. tam da seni düşlerken o şarkı çalmaya başladı. uzaktan, çok uzaktan geliyordu ses. lakin yankısı ve etkisi çok büyüktü benim için. bu yazdıklarımı düşündüm sonra. sonuç; işaret diye bir şey yoktur az votka vardır.
.
69- süpermarkette kasiyerin suratıma dahi bakmadan robotsal bir ifadeyle söylediği "hoş geldiniz" lafına boş bulunup aynı otomatiklikle "hoşbulduk" demek tuhafıma gidiyor her seferinde. alışamadım.
.
70- ülkemiz trafiğinde taksici ve minibüsçülerin amerika ve dahi liderleri kadar itibarları yoktur. lakin istisnalar hariç. bir gün önce olmadık yerden dönüş yaparak trafiği arapsaçına çevirdiği için kendisine bodoslama girmeyi düşündüğüm taksici de bir gün sonra geçiş üstünlüğü kendisinde olmasına rağmen oldukça medeni şekilde ve hatta bana rüya mı görüyorum dedirtecek biçimde gülümseyerek yol veren taksici de yurdum insanı. ayrılamayız biz. et tırnak, köfte piyaz gibiyiz.
.
71- akdenizli kadın diye enstrümental bir şarkı. o kadar güzel ki şu an radyomda. tıpkı sevdiğinin gözlerinde kaybolmak gibi.
.


19.12.19

sonra


sonra bir şey oluyor... 

dayanılmaz bir his doluyor içime. sen giriyorsun bütün hücrelerime. tek tek. ince ince. lime lime. dünya yalnız ikimizden müteşekkil bir gezegen oluyor. yo hayır! bu dünyada yalnız sen varmışsın gibi. ve yalnız benim dünyam oluyorsun. ben çünkü uzak başka bir gezegendeyim. aşkımızın pratik bir karşılık bulması için hesaplamalar, planlar yapmaktayım. arada şiir kitapları falan okuyorum. lakin başaramıyorum. edebiyat çünkü karın doyurmuyor sevgilim. lise yıllarında fizik, kimya ve matematiğe edebiyat kadar asılmadığım, gerekli önemi vermediğim için kendime kızıyorum. affetmiyorum bu yüzden kendimi.  “insanın yapamayacağı tek şey, kendini bağışlamaktır.” diyordu morgan freeman along came a spider’da. freeman’a hak veriyorum.
.
sonra bir şey oluyor...
fikrim geliyor. yazabilirim diyorum. sayfalar, günler, haftalar boyu. hatta tüm işi gücü bırakıp uzaklaşmak. her şeyden. herkesten. sessiz, sakin bir köşede sadece yazmak. seni yazmak. sana yazmak. seni özlemek. sana umutlanmak. özledikçe yazmak. yazdıkça umutlanmak. umutlandıkça özlemek. sadece bir çanta dolusu eşyayla, bir kış günü. ilk trenle uzaklaşmak diyorum.
.
sonra bir şey oluyor...
ofiste canım hiç çalışmak istemiyor. ve dahi hareket etmek. akşamüstleri. kuşların gelmesine yakın. -bazen, geldikten sonra.- anlamını bilmediğim şarkılar dinliyorum. belki içlerinden birkaçını severim diye. hani ben seversem belki sen de seversin diye. lakin yeni bir şarkı çıkmıyor. hep bilindik melodiler dönüyor. yine de sevebilme ihtimaline tutunuyorum.
.
sonra bir şey oluyor...
bir otobüsün şoför arkasında buluyorum kendimi. akşam iş çıkışı. bir numara. yoksa üç mü? karıştırıyorum hep. tıpkı apartmanların bir numarasının girişin sağındaki mi yoksa solundaki olduğunu çözemediğim gibi. ama mühim mi? değil. daha ciddi sorunlarımız var. akşamları biraz serin olsa da emsallerinin aksine ılık bir aralık. haddinden fazla sıcak bir kış. oysa ellerim dahil. bu kış hiç üşümediğimi düşünüyorum.
.
sonra bir şey oluyor..
tarifsiz bir özlem doluyor içime. titriyorum.
.
.


16.12.19

güneşli 1 pazartesi

zoraki. güneşin hatırına çıktım dışarı. içeride boğulmaktansa açık havada yanmak daha evladır dedim. çünkü bir şeyler oluyor içimde. ama tarifi yok. manasız, yahut ve artık eskisi gibi önemi olmayan sıradan sıkıntılar. kılık değiştirip girmişler gibi içime. tek tek ayıklayamıyorum. gücüm de isteğim de yok hem. sadece güneşe yayıldım tembel kediler gibi. tepemdeki aralık güneşine şükür mü edeyim yoksa endişe mi? bilemedim. bu mevsimde sıcaklık 16 C. söylesen kimse inanmaz. çünkü acayip şeyler oluyor. bedenimde sanki başka biri var. hissetmiyor. duymuyor. görmüyor. tanıdık olan tek ortak duygu güneşin şefkati. gerisi nisyan ile malul olmuş bir hafıza. kırık dökük, belli belirsiz anılar. kırışmış, kime ait olduğu belli olmayan siyah beyaz fotoğraflar. sahaf köşesine gizlenmiş şiir kitapları. tesiri yüksek şarkılar.
bu saatte gelebileceğim tek yer. en uygun mekan. varoş kafe. semtin en güzel güneş alan biricik kafesi. gelirken üşüyordum. şimdi ise sıcaktan montumu çıkardım. keşke içimizdeki, sırtımızdaki yükleri de bu kadar kolay soyunabilsek. bir sade kahve söyleyip kabuğuma çekildim. ne orjinal saçlı garsonun ne de diğer müşterilerin hikayesine bakmıyorum. oturmuş kendi hikayesizliğime ağıt yakıyorum. mütemadiyen akan bir nehirin sürüklediği dal parçası gibi beynimin duvarlarına çarpa çarpa ilerleyen düşüncelerimi izliyorum bir süre. ama çabuk sıkılıyorum. aklıma geleni yazıyorum bu kez. belki bir müddet sonra silerim diyerek. nihayet açık olan pencere kanadına yansıyan kendime bakıyorum şimdi. yüzümde siyah çerçeveli, yakın gözlükler. yanağımdan aşağı sarkan beyaz kulaklık. gözlerimde ifadesiz nazarlar. tepkisiz, mimiksiz bir surat. üzgün mü, düşünceli mi kederli mi belli değil. daha çok ne yapacağını şaşırmış, yolunu kaybetmiş insanların çaresizliği. bir kaybolmuşluk hali. güneşli bir pazartesi, jose’nin santa’nın kaybederken bile yüzlerine yansıyan huzurun, doygunluğun esamesi yok. ne yazık. tek kurşun atmadan teslim olmuş komutanın pes etmişliği. aklımdaki konuyu değiştirmek için boş fincanı almaya gelen garsona bir çay söylüyorum. o da ocaktaki adama bağırıyor “ yakup abi, bir demli çay.” uzak köşede çalan televizyonunun sesini bastırmak için dinlediğim şarkıya volume basıyorum. hoşuma gidiyor. sabahtan beri keyif aldığım tek şey. güneş hariç. çayım geliyor. bir yudum alıyorum. suratımı ekşittiğimi tüm hücrelerimle hissediyorum. çay, çok mu demli yoksa çok mu geçmiş? kararsızım yine. halbuki en kötü karar bile.....
bunu düşünmem çaydan daha çok koyuyor. ruhum ekşiyor. klişelerin canı cehenneme diyorum. yandaki abinin bardağı şıngırdatan çay kaşığı sesi ile irkiliyorum. kafamı kaldırıyorum. karşımdaki duvara monte edilmiş düz ekran televizyonda bir klip dönüyor. santa ile jose feribot kaçırmışlar. denizin ortasında, en üst güvertede güneşleniyorlar. ama öyle mutlular ki. öyle huzurlu. güneşli bir pazartesi günü. kıskanmamak elde değil.

14.12.19

hasta siempre-8

dış kulak, orta kulak, iç kulak yazan kulak anatomisi panosunun sol üstünde şarlo tablosu var. bir tahta sandalyede öyle masum uyuyor ki. başında siyah fötr şapkası. kendine has siyah bıyığı. füme renkli, kalın paltosuna sarılmış, sol kolunun arasında bastonunu sıkıştırmış. uzattığı ayakları soba yahut masa gibi bir şeyin altında. çok yorgun ama çok tatlı uyuyor.
şarlo’nun hemen çaprazında kocaman bir tablo. manzara resmi. yeşille mavinin öpüştüğü. denizle ormanın bitmeyen bir dansa tutuştuğu bir dünya cenneti burası. en büyük hayalim; böyle bir yerde kalan ömrümü bitirmek. sırtını ormana yüzünü denize vermiş sakin bir koy. işte bu fotoğraf. yoksa resim mi demeliyim? öyle canlı ki ressam elinden değil de ara güler’in objektifinden çıkmış gibi. ama bazı renkler de var ki; ilmek ilmek boyanmış gibi. karar vermek zor gözükse de eminim artık. böyle bir yerde ölmez insan! 



deniz maviden hafif laciverde çalmış. sakin. sessiz. biraz düşünceli. kıyıda envai çeşit ağaç var. zeytin mi çam mı bilmiyorum. (ağaç ve çiçek türlerini öğrenmeliyim bu kış) bu ağaçların yaprakları bazı bazı kahverengiye çalmış. mevsim güz olmalı. vakit öğleden sonra  üç gibi. güneş sağdan, eğik geliyor ormanın içindeki adeta saklanmış olan tek, müstakil eve. kışın nasıldır acaba burası? ağaçların hepsi yaprak döker mi? içinde yaşayan başka canlılar var mıdır? yahut çetin midir, sert midir kışları?  ama ne önemi var değil mi? üç ay kış olsa -ki ayrı güzelliği vardır hele de kar yağıyorsa- kalan dokuzu yaz bahar ayıdır. şifadır. candır. böyle bir yer diyorum. ormanın kalbinde, denizin kıyısında. bana kalırsa fotoğraf değil resim bu tablo. sıra sıra , sıra dağlarla aynı hizada dizilip giden bulutlardan anlıyorum bunu. evet evet kesin bir ressamın tablosu. 
bu tablonun tam karşısında ise ilaç şirketlerinin birinden eşantiyon alınmış mavi bir saat var. çık çık çık geçen zamanı kafamıza sokuyor sinir eder biçimde. bu dünyadaki vaktiniz azalıyor. mutlu olmak için acele edin diyor adeta. tabi ben öyle okuyorum. yetmiş üç yaşındaki doktorum nasıl okuyor bilmiyorum. çünkü hiç sormadım. ona göre kulağımda ciddi bir sorun yokmuş. bir damlayla geçermiş. boğazıma da bir sprey verdi. ama burnum. operasyonlukmuş. yaş aldıkça daha da zorlayacakmış beni. şimdiye değin elzem değilmiş. doğuştan kemik eğriymiş. ameliyat olursam iyi hissedermişim. tavsiye edermiş operasyonu. oysa korktuğumu, bu yaşa değin hiç narkoz yemediğimi, hastane kokusuna tahammül edemediğimi söylemedim. o, iç sesimi duymuş gibi. “artık eskisi gibi değil. teknoloji gelişti. bir günde hallediliyor artık” dedi. teşekkür ettim gülümseyerek. karşılık olarak odanın ortasına içten, kocaman bir gülümseme bırakıp elimi sıktı doktorum. 
seviyordum bu ‘ihtiyarı’. kulak, burun ve boğazımı yıllardır ona emanet etmiştim. her hastane değişikliğinde -tıpkı berber altan’da olduğu gibi- peşinden gittim. şimdi işte yirmi iki kilometre yolu yine onun için teptim. biraz hünerli, bilgili mütehassıslığı için. biraz güleryüzü. ama çokça insanlığı için. çıkarken anatomik tabloyla göz göze geldim yine. duymanın ötesi yazıyordu en üstte. altında bilimum kulak resimleriyle beraber dış kulak. orta kulak. iç kulak...
.

12.12.19

küçük bir çay meselesi


gittikçe kötüleşiyor. oysa yenilendikçe, tecrübe edindikçe, daha iyisi olması gerekmez mi? yahut ve hani beckett amca’nın da dediği gibi yenilsek bile her seferinde daha iyi yenilmemiz, yenilenmemiz gerekmez mi? peki ya gelen gideni aratır sözünü kim, ne vakit,  niye söylemiş? oysa genellemeleri sevmem. bunun üzerine yatıp kolaycılığa kaçanları hiç sevmem. ama işte birisinin bana şu çay meselesini anlatması lazım. çünkü ve zira; yılların ‘çay delisi’ olarak bir türlü çözemedim bu meseleyi. kaç defa çömlek hanım’a sordum. (gülme lütfen böyle isim mi olur diye. hödük babası zamanında düşünmeden bu adı koymuş kadına. o da kırk üç yıl çömlek hanım aşağı, çömlek hanım yukarı gidip geldim. bu saatten sonra da ben değiştirmek istemiyorum. değiştirirsem sanki köklerime ihanet edecekmiş gibi hissediyorum selim bey demişti bir gün.) çömlek hanım da işte her soruya ve soruna aynı matbu yanıtı veren kamu kurum ve kuruluşları gibi her defasında aynı cevabı veriyor; “valla aynı demlik selim bey. dem ayarını yapamıyorum belki. ya da benden habersiz mutfağa girenler büyük demliği tutmayı bilmedikleri için fazla sallayıp karıştırıyor da olabilirler”
ne sabah ne de öğle sonraları. bir, iki, üçüncü bardakların sayısı ve sırası arttıkça tadı ve demi daha da bozuluyor çayın. sadece iş yerinde değil dışarıda da böyle bu durum.
halbuki diyorum; bir gün bize gelsen ve ben sana çay demlesem. hani şu her seferinde ukalalığımın başkenti yaptığım, “ben çok güzel çay demlerim” mottosunu pratiğe döksem. hem belki aşkımız da didaktik bir karşılık bulur böylece. sen bize gelirsen. övmelere doyamadığım, mütevazı kelimesini hayattan soğuttuğum dünyanın en güzel çayını demlerim. bir gün diyorum bize gelsen..
..
“sen otur keyfine bak” deyip televizyon kumandasını eline tutuşturup “ben bir çay koyup geleyim” diyerek mutfağa gitsem. sen ise oturma odasında keyfine bakmayıp elinde kocaman tv kumandasıyla mutfağa gelip tüm hücrelerinle gülerek ve dünyayı on saniyeliğine çok güzel bir yer yaparak “eğer bir sır değilse tv yerine çay demlemeni izlemek istiyorum” desen. beni gülümsetsen. beraber gülümsesek. sonra ben amerikan film ve dizilerinde hasta olduğum repliklere öykünüp “şuur şuur” diyerek ve sağ elimi açarak seni mutfağa davet etsem. çayın marketten gelip demliğin içine kadar süren yolculuğunu, paketten çıkarıp kavanoza koymadan önce tozu toprağı gitsin diye en ince makarna süzgecinde çay tanelerini süzüp kavanoza öyle koyduğumu, demlemeden önce de toz kalma ihtimaline karşı ve de çayın haşlanmaması için demliğin içinde soğuk suyla yıkadığımı ondan sonra kaynayan suyu, oksijen alabilsin diye olabilecek en uzak mesafeden demliğe dikkatle boşalttığımı anlatsam. sen sesini çıkarmadan gülen gözlerinle mutlu mesut dinlerken ben de mutlu olsam. ve böylece mutluluğun çok küçük detaylarda, bilhassa çayda olduğunu dünyaya kanıtlasak. sonra sen küçük mutfağımın, küçük penceresinden karşıdaki on katlı huzur apartmanı’nı farkedip bir kelebek gibi pencereye konsan ve “kim bilir ne çok hikaye vardır şu karşı apartmanda?” diye sorsan. ben demlemeye yüz tutmuş çayın buğusuna tutunup iki adımda yanına yaklaşsam. sol yanağımı sağ yanağına, çenemi sağ omzuna dayayıp tüllerin ardından işaret parmağımla anlatmaya başlasam...
..
“bak şu sağ yanda, en üstte albayım oturuyor. (evet gerçek karakterlere, kitap kahramanlarımın ismini vermeye bayılıyorum) asker tıraşlı kafası, sakalsız, sert yüz ifafesiyle evde olduğum her gün mütemadiyen görürüm onu. balkona sigara içmeye çıkar. 
albayım’ın hemen altında ise maria puder hanım var. onu da sigara içerken görürüm hep. ama maria hanım balkonda değil mutfak camında içer sigarasını. ve albayım’ın aksine sigarayı adeta çikolata yer gibi, çarçabuk bitirmez. keyfini çıkararak ve genellikle sade kahvesiyle içer. ressamdır maria hanım. salonunda kocaman bir tuali vardır. portre resimleri çiziyor genelde. ve de kara kalem. 
maria hanım’ın üç kat aşağısında ise tesadüf bu ya; başka bir tiryaki, bay c. oturur. karmaşık bir adamdır bay c. bazı balkonda, bazı mutfakta bazen de salon camında içer sigarasını. otuzların sonu olduğunu tahmin ettiğim genç yaşına rağmen çalışmaz. hafta içi, hafta sonu evde olduğum zamanlar hep görürüm onu. sanırım atalarından kalan gayrimenkullerin kira gelirleriyle geçiniyor. bazen de aşağıda top oynayan çocuklarla çocuk olur. “cemilll, nasıl koydular olm akşam cimboma” diye bağırır altı kat yukarıdan. cemil de aşağıdan önce siktir sonra da öfkeli bir şut çeker çöp konteynerinden müteşekkil kaleye. 
bay c.’nin hemen altında; ‘çalıkuşu feride’ oturur. çok sık görmem onu. bazen sevgilisi gelir. çok mutlu görünür o günler. bazen haftalarca görmem. evet, feride de sigara içiyor. bir devlet lisesinde edebiyat öğretmeni olmalı. nadir gördüğüm günler elinden kitap hiç düşmez. bazen de sınav kağıdına benzer dosya kağıtları görürüm. belki de yazardır. bilemiyorum. ama edebiyat öğretmenliği daha çok yakışıyor ona.
.
binanın sol blokuna gelince ilginçtir sigara içen kimseyi görmedim daha. güney cephesi hep sakin. küçük sahil kasabaları gibi. sessiz, sakin insanları barındırır bünyesinde. tuhaf belki ama evet gerçekten de bir yıldır sigara içen tek bir kul görmedim bu cenahta. sanki günümüz kafeleri gibi binayı da sigara içenler ve sigara içmeyenler diye ikiye ayırmışlar. 
işte bu sigarasız ve sessiz sol cenahın gediklilerinin başında; en üstte oturan, siyah, kalın çerçeveli gözlüğü ve koca göbeğinden çıkarıp ikide bir baktığı köstekli saati olan hayri irdal gelir. uzun uzun adalar’a bakarken görürüm onu. bir de işte saatine bakarken.
hayri irdal’in hemen alt katında ise; selim ışık otururur. o da adalara bakar mütemadiyen. bazen de kendi kendine konuşur gibi bir şeyler mırıldanır. uzaktan anlayamam ne dediğini. ama anlamayı çok isterim.
selim ışık’ın iki alt katında; iki genç adam görürüm çoğunlukla. bazen de muhtelif yaşlarda dört ya da beş insan görürüm. ama sıklıkla bu iki genç adam. muhtemelen üniversite öğrencileri ve hukuk oluyorlar. raskolnikov ve razumihin diyorum ben onlara. şimdiye kadar bir yanlışlarını görmedim. ama gözüm üzerlerinde.
ve tabi ki aşk. 
aşksız bina mı olur? 
4.katın ve sitenin ve hatta hatta mahallenin çifte kumruları. taze evlileri. daha iki ay önce site düğünü ile (evet modern şehirlerde artık salon, kır düğününden sonra böyle bir akım var. varoşu, okumuşu fark etmiyor semtin) gürültü rekorunu kırıp kulak zarımızı iğfal ederek tam bir saat on dokuz dakika süren davul-zurna-korna kombinasyonuyla dünya evine girdiler. apartmanın adı huzur olunca bizimkilerin de ismi doğal olarak mümtaz ile nuran oldu. o vakit sinirden tebrik edememiştim. ama şimdi mutluluklar diliyorum onlara. umarım sonları benzemez kitaptakine. gerçi şu ana kadar bardak çanak şangırtısı ve bilimum bağırış çağırış sesleri gelmediğine göre mutlu olmalılar. elbet daim olsun mutlulukları. biz de çıkalım kerevetine.” deyip cümlemi bağlar bağlamaz sen “ne güzel! bunları bir hikayeye dönüştürsen ya?” demeden hemen önce “canım omzum uyuştu galiba” desen. ben özür mahiyetinde öpsem uyuşan omzunu. hemen akabinde “çay demlenmiş olmalı” desen. taze demlenmiş çayın kokusunu aynı anda hissetsek. bir kez daha mutlu olsak ve cemal süreya’nın kahvaltılı mutluluk tarifine sataşıp mutluluğun bizatihi ve safi kaynağı çaydır diyerek altına da imzamızı atsak diyorum.
bir gün.
bize gel.sen.
ben.
çay demlesem.

11.12.19

kışlık


pazar akşam üstü 4 gibi. belki de beşti. emin değilim. kışlıkları çıkardım. irishman’i beğenmeyip yarım bırakmıştım zira. yapacak daha iyi bir işim var mıydı. bilmiyorum. bir anda aklıma geldi. önce çorapları çıkardım. çoraplar mühimdi çünkü. şimdi misal, yine buz gibi olan ellerimden sonra en çok onlar. hatta her kış, en az ellerim kadar ayaklarım üşürdü. çoraplar önemliydi bu yüzden. annemin kaç yıl önce, gözleri şimdikinden daha iyi görüyorken ördüğü yün çoraplar ilk sıradaydı. bir tanesi gri. ve diğeri...
doğrusu ötekinin rengini bilmiyorum. kahverengiye benziyor ama değil. sütlü kahve mi ne diyorlar? galiba öyle bir şey. hem renkler önemli değildi zaten. mühim olan çoraplardı. sıcak tutmasıydı. her kış çünkü en çok ellerim ve ayaklarım... ama severdim bu üşüme halini. ki hala seviyorum. tuhaf gelecek ama yaşadığımı hissediyorum üşüyünce. değişik bir hayat sevinci yayılıyor ruhuma. anlatmak en az anlamak kadar zor. biliyorum.
peki ya kışlık, kalın çoraplar? 
hasta olmamak içindi. daha geçen gün bir adam arkadaşına anlatırken duymuştum. tam olarak nerdeydi anımsamıyorum. ama dediklerini kelime kelime hatırlıyorum. “ayakların ısındın mı tamamdır birader. hasta olmazsın. ayaklar mühim. yeter ki ayaklarını üşütme” demişti. 
çorapların yanında kazaklar. kadife pantolonlor. süveterler. kazaklar. yün gömlekler yığıldı sonra. şöyle bir baktım odamdaki umum manzaraya. açık dolaptan yatağın üzerine hatta yerlere saçılan eşyalara. ihraç fazlası ürün satan mağaza reyonu gibiydi. aslında gereksiz, ne çok eşyamız var. hepsine gerçekten ihtiyaç var mı sorgu sual sarmalına gireceğimi anladığım an bir hışımla kapattım dolabın kapağını. rastgele bir film açtım. ismi ilginç geldiği için tercih etmiştim filmi. konusuna bile bakmadan izlemeye başladım. deprem kuşu idi filmin adı. ağır gidiyordu ama ilgimi çekmeye başardı. öyle ki; fotoğraf makinamı satmaktan vazgeçtim filmin hemen başında. sonunda ise yine satmaya karar verdim. başrolde oynayan herif düpedüz psikopat çıktı. oysa tahmin etmeliydim. ettim de aslında. sonra nasılsa ve nedense unutmuşum. dikkatimi adam ve fotoğraflarından ayırıp kadına vermişim. zaten en basit şeyleri unutur oldum bugünlerde. insanları, telefon numaralarını, ineceğim durakları karıştırır oldum. misal bu akşam dolmuş gelmeden az önce takmıştım kulaklıkları. dolmuş gelince de müziği açmayı unutmuşum. şimdi yazının ortasında fark ettim bunu. gündüz de dahili numaraları karıştırdım iş yerinde. ellerim beynimi dinlemez oldu. alışkanlıklarının esiri olmuşlar. kafamda düşündüğümü değil en çok çaldırdıklarımı arar oldular. bir de işte bu aralık’ta çok üşür oldular. oysa geçen akşam tüm kışlıkları çıkarmıştım. ama eldivenleri unutmuşum. ellerim diyorum, çok üşüdü bugün.
.

10.12.19

beş vakit - 22


sabah: iş yerine doğru yürüyorum. hava karanlık. biraz alaca. gecenin mi yoksa sabahın mı karanlığı? seçmesi zor. sis de var. nerden anlıyorum? sağımdan aşağı yuvarlanan yokuş boyunca sağlı sollu sıralanmış, aydınlatma direklerinden süzülen ölgün sarı ışığın hüzmesinde topaklanmış ve cetvelle çizilmiş gibi yola doğru uzanmış beyaz sis bulutunu görüyorum. dışarıda benden başka canlı yok. sokak lambalarından yansıyan sarıyla gökten aşağı inen beyazın aşk içinde birbirlerine sarılmasımı izliyorum. öyle simetrik. öyle geometrik. yok anlatamıyorum. manzara diyorum öyle durgun. öyle dingin ve öyle sade ki kıskanıyorum. hafızama kazıdığım bu görüntüyü ölümsüzleştirmek istiyorum. elim cebime gidiyor. ama aynı saniyede vazgeçiyorum. telefonla hem de bu kadar uzak mesafeden kafamdaki gibi muhteşem bir görüntü olmayacak. fotoğraf makinamın yanımda olmadığıma hayıflandığım ikinci an bu. o makina ki daha alalı üç ay olmamışken satış listesine koymuştum. ofise gittim. çayı demledikten hemen sonra fotoğraf makinasını satış listesinden kaldırdım.
..
öğle: tüm dinlenme vaktim boyunca gözlerimi kapadım. ve yalnızca carla morrison dinledim. tek bir sanatçı. bir tek şarkı. fakat böyle bir sesi bu zamana kadar niye dinlemediğim yahut buna dikkat etmediğim için kendime kızdım. çok kızdım. carla morrison çünkü hasan hüseyin korkmazgil şiiri gibiydi. “beklenilen günler gibi güzeldi. çok güzeldi. 
..
ikindi: carla’yı bırakamadım. dinlerken kah çalıştım. kah çay içtim. geniş kanatlı pencereden dışarıyı da izledim. bazen rüyalarıma giren karatepe’ye baktım uzun uzun.  son bir kaç ayımı düşündüm. derken son beş yılımı. son on yıl, on beş yıl derken. hayatımı koydum masanın orta yerine. sonuç; ‘yükümüz ağır. yükümüz çok ağır’ derken yakaladım kendimi. oysa hepimizin irili ufaklı, sayılı sayısız bir sürü yükü vardı. benim de vardı elbet. bugüne kadar yüklerimi hep dışımda aradım. ağırlığı içimdeydi ama hep dışıma yansıttım. bana göre yüklerimin sebebi dışsal faktörlerdi. oysa fena yanılmıştım. zarifoğlu haklıydı. “bize ağır gelen kendimizdik. yolda, okulda, işte. başkalarıyla birlikte taşıdığımız kendimiz.”
..
akşam: anneme geldim. yemeği yedik. ben yazmaya oturdum. o bir yandan televizyondaki diziyle konuşurken bir yandan da meyve soyuyor. portakal. kokusuyla uzaklara savruluyorum. yine ve çünkü carla var kulağımda. dimağımda eski, tek katlı ama büyükçe bir bina. siyah önlüklerimiz, beyaz yakalarımızla ‘yerli malı yurdun malı. herkes onu kullanmalı” yazılı duvarın önünde sıralarımızı yan yana dizmişiz. yerli malı haftası kutluyoruz. bir sürü meyve var masaların üstünde. ben sadece portakalı görüyorum. bir de tam karşımda gözlerinin içi gülen özlemi. ayrı düşmüşüz. kümelere ayrılmışız. ufuk-tan-doğan-güneş. ben ufuk kümesindeyim. o güneş. aramızda portakallar var. mandalina ve dahi elmalar. çaktırmadan güneş kümesine geçmek istiyorum. önce hafız’ı siper ediyorum kendime. sonra turan’ı. nihayet turgut’un arkasından da geçip tam güneş kümesine, özlem’in yanına geçmek üzereyken “ayva’da güzelmiş. biraz da ayva keseyim yer misin?” dedi annem. hemen peşinden de dizi yapımcılarına kızarak, “bunlar da hep aynı şeyleri gösteriyorlar” diyerek sitem etti.
..
yatsı: yıllar önce babamla toplu olarak çektirdiğimiz eski bir fotoğrafı arıyorum. bulamıyorum bir türlü. anneme soruyorum. boynunu hafif sağa eğip bilmem anlamında dudaklarını büzüştürüyor önce. dolap çekmecelerini adres gösteriyor sonra. fotoğrafı bulamıyorum. ama bordo renkli, küçük bir telefon defteri buluyorum çekmecede. açıyorum. babamın defteri. en az yirmi yıllık. belki daha fazla. kendine özgü, 8 çizip üzerine şapka yaptığı yumuşak g harfleri tanıdık geliyor önce. sonra a yazışı. kapaktaki imzası daha sonra. rehberin a harfi için ayrılmış sayfasında 10 isim var. yarısı, onun gibi hayatta değiller şimdi. hayatta olanların da nerede, ne yaptıklarını ben bilmiyorum. birden aklıma bir şey geliyor. sahafta elime ilk kez aldığım kitapları kokladığım gibi büyük bir heyecanla kokluyorum bordo renkli defteri. onu hatırlatacak bir koku arıyorum. başka bir iz. ama hiç bir şey hissedemiyorum. onu öldüren lanet sigarasının kokusuna bile razıyım. sadece koskocaman bir boşluk. yokluk hissi. boğaza dizilen koca bir yumrudan başka. hiç bir şey. 
...

7.12.19

kadıköy


en sevdiğim güzellik tasarlanmadan ortaya çıkandır” gibi bir cümle okudum bu sabah başladığım kitapta. sizin için ama size bağlı olmadan birden ortaya çıkan. gerçi kadıköy’ün benim için kadim olan güzelliği belliydi. tartışmasızdı. lakin bugün hiç aklımda, fikrimde yokken ve bilhassa geçtiğimiz iki hafta sonu işlerimi yarım saatte halledip kaldığımdan fazla süreyi yolda geçirip kaçar gibi uzaklaştıktan sonra daha bir ay uğramam sanıyordum. ama işte hayat sevmediğimiz yemeği önümüze dürten bir anne gibiydi. biz plan yaparken de yapmazken de kendi müfredatını ısrarla ve inatla koyuyordu yolumuza. 
bir şey oldu. kozyatağı’nda inmedim. kitaptaki bir kelime, metroda karşımda oturan kır saçlı, yeşil parkalı üzgün adam ya da ve belki de o an kulağıma hüzünlü bir melodi fısıldayan laura marling. bir şey oldu. inmedim kozyatağı’nda. kadıköy’e kadar okudum. oturdum. müzik dinledim. sonrasını düşünmeden.
..
geçen hafta bırak selam vermeyi, yüzüne bile bakmadığım haydarpaşa’dan özür diledim önce. sonra kuşlardan. sırasıyla denizden ve şehir hatları vapurlarından. sonra uzunca sustuk öyle. kadıköy ve ben. bir süre ayrı kaldıktan sonra söyleyecek çok şeyleri olup da söylememenin en iyi şey olduğuna kanaat getiren iki aşık gibi. sustuk. fonda derin ve akustik bir sessizlik çalarken. kelimelerin kifayetsizliğine biat ettik. ben ve kadıköy. barıştık. sessizce.
..
ayaklarım, sesli komut verilen siri hanıma inat güdüsel olarak ben daha bir şey söylemeden ve dahi düşünmeden çoktan oluşturmuştu rotamı. ışıklardaki azgın kalabalığın kollarına bırakıp kendimi karşıya geçtim. çarşı yolundan kahveci beylerin kahve kokusunu içime çekip balık çarşısına girdim. esnafın ve kuru kalabalığın telaşından çabuk sıyrılıp sakızgülü sokağ’nı kesen caddeye çıktım. güneşli bir çay ya da kahvehane aradım. bulamadım. bir saat önce gelsem yakalayabilirdim belki. yüksek binaların arkasına düşmüştü güneş. mecbur bahariye’ye çıktım. ama işte esnafımız iş bilmiyor azizim. kış günü, yağmuru anladım da güneş varken dükkana tente çekmek de neyin nesi? turgut uyar’ın atladığı evler gibi dört ya da beş dükkan atladım böyle güneşten kaçınan. nihayet halk eğitim merkezi karşısında bir dükkan buldum tentesi güneşe kadar uzanamayan.
..
sonra beyaz milli piyango şapkalı, biletçi “80 milyon ayağınıza geldi” diyerek yanaştı masama. uzak olsun benden dedim. içimden elbet. ben tepkisiz kalınca yan masaya sırnaştı o da. iki kadından esmer, kıvırcık olanı “söz veriyor musun çıkacağına?” dedi. 
“şans bu abla. belli olmaz.” dedi beriki. 
kıvırcık bu kez karşısındaki kırmızı montlu, sarı saçlı kadına doğru; “sevim abla hadi senin şansına çekelim” dedi. sevim abla nazlandı önce. piyangocuyla, kıvırcık üsteleyince de dayanamadı bir çeyrek çekti aradan sevim abla. 
...
bir vakit sonra benim gibi bir güneş manyağı daha geldi yanıma. lakin tam dibime oturdu az ötede boş masalar varken. çeyrek porsiyon güneş alan masa için. adamı suçlayamam. ama bana büyük ikramiyeyi verseler oturmam tanımadığım adamın kıçına. ha metroda, otobüste nasıl? o başka. hem ben biliyorum. ne çektiğimi. bir ben. ama işte bu kahveci dükkanların en nefret ettiğim yanı masa ve sandalyeleri kıç kıça koymaları. tıpkı on kişilik minibüsü on dörde on altıya çıkaran dolmuşçular gibi. nefes alacak alan bırakmıyorlar insana. görsen her yer paris. her yer roma. ama kafalar..!
..
kaç gündür haberleri izlemiyorum. ucundan kıyısından mecburen gördüklerim bile çıldırtmaya yetiyor beni. kime kızacağımı bilemiyorum. kendime kızıyorum. sonra diyorum bu böyle olmaz. küçük pollyanna oyunları buluyorum kendime. misal ve en başta güneş. sonra önümden geçen  kırmızı tramvaylar. ve halk eğitim merkezi’nin önünde, hemen solumdaki ağaçtan (galiba kavak) düşen tek bir sarı yaprağın aheste yolculuğunu izlemek. yüzünü görmediğim, fakat kokusu hoş kadınların yanımdan geçerken topuklu ayakkabılarının çıkardığı tok tok sesleri dinlemek., köşedeki kestaneciden yayılan kokuyu duyumsamak falan. yarama ancak bant oluyor bir süre için. fakat acımı dindirmiyor.
..
hülasa-ı kelam, güneşli bir cumartesi bilançom; bir buçuk saatte bir sade kahve, bir çay. çayı güzel olsa en az üç olurdu. ama sevmedim işte. hem zaten güneş ha kayboldu ha kaybolacak. hava serinledi. insan sirkülasyonu arttı. nefes almak zorlaştı. artık gitme vakti. tasarlanmayan bir cumartesi. bir tatlı huzur kalamış’ına denk bir kadıköy öğlen sonrası. yetmez. ama. evet.
.


3.12.19

bazı şarkılar vardır, cızırtılı bir yağmur gününü anlatır*



bugün yalnızca didem madak okudum. bu akşam çevirip çevirip iris’in ölümü’nü okudum. bir baştan, bir sondan. puslu şarkılara katık ettim şiiri. oysa ne bahar bahçe bir yanım. ne de yaprak döküyor öteki yanım. dengesizim tanrım. dengesiz. birazcık da yorgun. ah hayır! yalan söyledim. biraz değil. çok, haddinden fazla yorgunum. istiap haddini aşmış yük kamyonları gibiyim. oysa yalan büyük günah. ya yaşıyormuş gibi yapmak? zemheri soğunun terkisinde. bugün. sadece didem madak dinledim. ahmet kaya okudum. uzaklara gitmek istedim. boş boş pencereden dışarı baktım. süzülen yağmur damlaları gibi yitip giden hayatımın röntgenini çektim. içinde bulunduğum manasızlığı yine içime sordum. ama o susma hakkını kullandı. ben, anlamını bilmeden bir şarkı daha sevdim. fakat kimseye söylemedim. çünkü bazı şarkılar vardır. uzun, ince bir yolda yürütür insanı. hüznü, kederi ve sevinci aynı anda yaşatır. bazı şarkılar vardır. karla karışık yağan yağmurlu bir gün gibidir. arada kar toplamak için güneşi gösterir. sonrası kar kıyamet. sonrası... 

..
ve şimdi aklımda bir şey var. karanlık, uzun bir yol. mevsimsiz. kokusuz. çok uzak bir diyar. ama renkli. üç renkli. sanki dünyada sadece bu üç renk varmış gibi. gecenin zift siyahı. parlak bir mavi ve yoldaki ışıkların sarısı. bir de işte, kafası kesik tavuk gibi çırpınıp sağa sola koşuşturan insanlar. bir bir sayıyorum onları. iki, üç, beş, sekiz. tam on iki siyah kafa. gecenin ayazında. bir şeyler konuşuyorlar. her kafadan ayrı ses çıkıyor. hiç bir şey anlamıyorum. otobüsün, her biri kendi bağımsızlığını ilan etmiş yağmur damlalarıyla dolu camından dışarıya bakıyorum. babam yolun ortasında. öylece bekliyor. sağ elinin işaret ve orta parmağı arasına sıkıştırdığı, yarısı bitmiş maltepe sigarasıyla el sallıyor. babamın pantolonu siyah olmalı. belden yukarısı görünüyor sadece. montu mavi. parlement mavisi. yüzü? yüzü; aydınlık. çok aydınlık. güneşten bile. heyecanla ve tüm çocuk korkumla bağırıyorum. “ezileceksin, çekil kenara.” duyuramıyorum sesimi. kendime bile. karşıdan kocaman ışıklarıyla, devasa bir şey geliyor. alıp götürüyor babamı. babamla birlikte herkes, her şey kayboluyor. o koşturan konuşan adamlar yok. otobüs yok. sarı ışıklar yok. yapraklarını döken ağaçlar yok. bir tek kış sabahının karanlığı ve cızırtılı bir yağmur var.
..
yalan yok şimdi. özledim. çok özledim onu. şimdi gelse ve doktor kesal’in hikayesindekiler gibi başımı göğsüne koysam. ve sarılsam. hiç sevmediğim sigara kokusunun, üzerine sindiği gri süveterine yaslasam başımı. hiç konuşmadan öylece dursam diyorum. öylece.
evet, ercan kesal’in peri gazozu’nu okuyorum bugünlerde. doğrusu fazla uzağa gidemedim. kitabın hemen başında, kesal’in babasıyla olan siyah beyaz fotoğrafında tıkandım kaldım. ne öyle bir fotoğrafımız vardı. ne başımı göğsüne yaslamışlığım. ama anılarım var elbet. taze anılarım. şimdi diyorum o gri süveteriyle gelse başımı göğsüne yaslasam.
..
eski, son kullanma tarihi dolmak üzere olan dolmuşun silecekleri karla karışan yağmura yetişmeye çalışıyor akşamın ayazında. çok kalabalık değiliz. üşüyen üç beş kişiyiz. şoför dahil. afrika hariç. bu akşam işler kesat. sanki herkes işinden gücünden kaytarmış gibi. normalde balık istifinden hallice oluruz bu iş çıkışı saatlerde. şoför işsizlikten bozuk paraları sayıyor şıkır şıkır. yirmi beş kuruşları ayrı, elli kuruşları ayrı, bir liraları başka bölmelere koyuyor pür dikkat. hemen yanındayım. belgesel izler gibi onu seyrediyorum. fakat sinirli çok. az olan yolcu sayısına mı, hayattaki talihine mi, yağmura mı yoksa akmayan trafiğe mi kızgın belli değil. on beş saniyede bir offluyor. gereksiz yere önündeki ardındaki şoförlerle hırlaşıyor. arada “bıktım artık” diye hayıflanıyor. en son, yolun sağında yolcu alırken arkadan zaart zaart kornaya basan sabırsıza başını camdan çıkarıp “ ne var lan?” diye bağırdı. arkadaki bir daha kornaya basmadı. bizimki vitesi hışımla ileri atıp “adamın başını belaya sokar bunlar” dedi. peşinden de radyoyu açtı. radyodaki yumuşak sesli hanım solistimiz ‘bülbülüm altın kafeste, öter aheste aheste’yi söylüyordu. şarkının ağırlığı tüm benliğimi sardı. içerisi daha sıcaktı şimdi. ve ağırlaşan göz kapaklarıma karşı koymak istemiyordum. zira herkes gibi ben de çok yorgundum. herkes gibi uzaklara gitmek istiyordum. çok uzaklara.
.
2019, üç aralık 
..
*didem madak - iris’in ölümü



23.11.19

no story



bazen gerçekten, ciddi ciddi düşünüyorum. onca yıldır ve özellikle son 5 yıldır böyle harala gürele, çalakalem ve üstelik ipe sapa gelmez biçimde yazmak neye yarıyor? daha açık olayım; neyime iyi geliyor? 
düşündüm. pek bir şey bulamadım, arabasız işe geldiğim günler, lanet istanbul trafiğini daha az hissetmekten başka neye yarıyor? 
sonuçta üç gün üst üste dolmuşta teker üstüne düşme potansiyeli olan bir insanım. misal bugün üçüncü gün ve yine bir dolmuşun teker üstünden yazıyorum işbu talihsiz satırları. hem sadece teker üstü değil meselem. çünkü ve zira, markette yazarkasanın yahut kredi kartı cihazının kağıdı hep sıra bana geldiğinde biter. vapuru ya da otobüsü son saniye kaçırmalarım yakaladıklarıma üç haneli fark atar. devlet dairesinde hakeza sıra bana geldiğinde memurun da çişi gelir yahut müdürü çağırır. bence insanların şans eğrisi diye bir şey var. o nasıl bir şey diye soran olursa. açıkçası bilmiyorum. şimdi uydurdum. ama çan eğrisi gibi bir şey olabilir. ne bileyim? çok söyledim. ben her şeyi bilemem bayım. kabiliyetlerim çünkü çok sınırlı.
ama ve demem o ki; hani bir şeyi ters giderse insanın peşi sıra bütün her şey ters gider ya. işte öyle bir şey bu hayattaki şans eğrisi. iyi giderse de iyi gidiyor işte. para parayı çeker deyişi boşuna söylenmedi. ama ve tabi her şey maddiyat değil. bu yüzden mayasında aşk yoksa insanın aşk meşk işlerini beceremiyorum diye yakınmasına, ortalıkta gezinmesine gerek yoktur. hayır! bunu birilerini değil bizatihi kendimi hedef alarak söylüyorum. kendi kendimi on ikiden vurmakta üzerime yoktur zira. oysa askerde, atış taliminde beş yüz kişilik bölükte beş yüzüncüydüm. hem nasıldı o laf? keser evet. nalıncı keseri gibiydim. lakin bir harfle kaybediyordum her şeyi. tıpkı 96 yılbaşısında büyük ikramiyeyi bir numarayla kaybettiğim gibi. keser diyordum evet. ama kendime değil kendimi yontuyordum doğduğumdan günden beri. misal dün akşam üstü iş yerinde çok sıkıldım. aslında son bir kaç aydır akşamüstleri çok sıkılıyorum. dün de iş de aşırı sıkılınca radyo frekansını ankara üniversitesi’nden alaturka’ya çevirdim. cihangir hanım’dan bir demli çay daha istedim. peşinden de hayat eğrimi çizmeye kalktım. doğumdan bugüne köşe taşlarını, önemli satır başlarımı, mihenk yaşlarımı anımsamaya çalıştım. hani şöyle esaslı bir hikaye yazmak istesem hangisi öne çıkardı diye düşündüm. lakin değil esas adam, yardımcı eleman olabilecek bir hikaye bile barındırmadığımı kahrolarak gözlemledim. matematikte sıfırın bile yutan eleman fonksiyonu vardı. benim hiç bir şeyim yoktu. çünkü hep figüran olmuşum başkalarının hikayesinde. misal daha beş yaşımda; doğan biraderimin ardında kalmışım, kapı eşiğinden mutlu aile tablosuna bakarak. 
.
on birimde; ki esaslı tek hikayem. onda da baş kahraman hala kızım zehra'ydı. iki çocuklu artist sinan’a kaçmıştı, bıçak gibi keskin, soğuk bir kasım akşamında. bu olayla birlikte iki sene sonra sigaraya başlayan, yanmayan sobada ellerini uzatmış ısınmaya çalışan babam, “zehraaa zehraaa” diye böğürüp mahalleyi inleten ablam ve otoritesi elli metre uzaktan hissedilen büyük eniştem. nam-ı diğer çerkes hamdi. hepsi hikayenin as karakterleriydi. bir ayılıp bir bayılan annem keza. sonra ve sanki evde cenaze varmış gibi bize tabak tabak yemek taşıyan yan komşumuz şefika teyze. mahallenin delisi sadık ve hatta o karmaşada sadık’a saldıran mahallenin kedileri bile başroldeydi. ama ben yoktum. çünkü öksürüğünü duyar duymaz çerkes hamdi’den korkuma üst kattaki hafız’lara kaçmıştım. olaylar sıradan, orta halliden hallice bir kenar mahalle evinde nasıl cereyan etmesi gerekiyorsa öyle akıp gitmiş ve yalancı bir mutlulukla bitmişti. halam ve küçük eniştem zehra ile barıştı. artist sinan’la evlenildi. bir sene sonra da hiç kimsenin tesiri ve baskısı altında kalmadan boşanıldı.
.
on beş yaşımda; annemin bin bir zahmetle ördüğü, ela gözlerine meftun olduğum sınıf arkadaşım ayşe’nin hayran kaldığı yeşil kazağımı çaldılar. orada bile sazı annem eline aldı. tefi rahmetli babam çaldı. faydasız biraderim bile benden rol çaldı. hem kazağımdan, hem hikayemden oldum. ne kazak, ne de hırsızlar bulundu. 
.
on yedimde; tersane işçisi oldum. ağır geldi işçilik. 
on dokuzumda; üniversiteyi kazanmak zorunda kaldım. baş şehire gittim. denizsiz şehri sevemedim. önce izmir dokuz eylül’e bir yıl sonra da istanbul’a yatay geçiş yaptım. hem okudum hem çalıştım. hiç bir şey olamıyorsam muhasebeci olurum dedim. galata’da bir muhasebe bürosunda çalıştım iki sene. ama bahtıma insan kaynakları düştü demir turnikeli, çok katlı bir plaza şirketinde. 
.
şimdi işte geniş ve yüksek pencereli bir odada insandan çok kuşları izleyerek ve emekliliğimi özleyerek geçiyor dokuz altı mesailerim. işe gidiyorum. eve dönüyorum. iş çıkışı teker üstünde, olmayan hikayeler yazıyorum. hikmet benol* gibi her yazdığım satırı bunu niye yazdım ki şimdi diye kendime kızıyorum. lakin yazmaktan da geri kalmıyorum. bu bir çelişki midir? ya da değilse nedir? bilmiyorum. söylemiştim! ben her şeyi bilemem bayım.. 
.
*tehlikeli oyunlar - oğuz atay
.

jonas


zekai tunca açık olan televizyonda gerdan kırarak “artık yağmur yağsa da hoş yağmasa da” derken ben geri kalan zamanında ne yapacağımı düşünüyorum. 20 km yol tepip şehrin bir kenarından diğer kenarına geldim annemin uzak akraba ziyareti için. onu yerine bırakıp aynı yolu geri tepeceğim. aynı trafikte, aynı ışıklardan, aynı yollardan, aynı ev ve avm kenarlarından geçerek. tabi böyle olunca hayatın bitmez tükenmez tekrarlardan ibaret olduğu gerçeğini göreceğim. hafta içi beş gün boyunca sabah işe git. akşam eve dön. cumartesi pazar, insanların abartılı ve aşırı gürültülü temaşasından sıyrılabilecek güneşli ve sakin bir kafe ara (mümkünse deniz kenarında), akşamında bir -şanslıysam iki- sinema filmi izle, beş on sayfa kitap oku, haftalık alışverişi yap. sonra pazartesi sendromuyla sarhoş olup tekrar işe git. akşam eve dön. ve yeni bir döngü için hafta sonunun gelmesini bekle. beklerken aynı tarz dizi ve filmleri izle, aynı tür kitapları oku ve uzun uzun denize bak bir sonuç alamamacasına. ama en azından gidiş yolum doğru klişesiyle biraz olsun avunmak aynı demli çayları peş peşe içerken.
böyle vakitler işte;  jonas geliyor hep aklıma. “her şey çok sıradan. hayat bir cumartesi alışverişinden fazlasıdır” diyen. her seferinde de; “öyle değil jonas efendi. öyle değil.” derim.
çünkü öyle değil..
..

20.11.19

geniş vakitler



20 kasım çarşamba / sabah:
nerdeyse her sabah görüyorum onu. bu sabah da gördüm. karşı kaldırımlardayız. o iniyor. ben çıkıyorum aşiyan’dan hallice yokuşu. nasıl dakiksek artık aşağı yukarı hep aynı yerlerde karşılaşıyoruz. ve her gördüğümde sağ eli mutlaka dolu. sigarayı tutuşu, içine çekişi öyle sahici ki. üstelik ben bu hayatı çözdüm dostum tadında bir de mağrur yürüyüşü yok mu? insan imreniyor. çevirip sorası geliyor. nasıl başarıyorsun? nasıl?

15 kasım cuma / yatsı

usta, yirmi liradan bi’çemenzar vardı” diye seslendi grip olmuş ya da olmak üzere olan hastalıklı bir ses. tam arkasında oturduğum şoför ya duymazlıktan geldi ya da gerçekten duymadı. cevap vermedi. beriki bekledi. bir dakika, iki dakika. sanırım üçüncü de tekrar seslendi. 

20 liradan çemenzar vardı” dedi. 
şoför kayıtsız kalmadı bu sefer.
tamam abi, on lira gelsin vericem para üstünü” dedi.
yolcu “tamam” diyerek sonlandırdı diyaloğu.
keşke dedim benim de tek derdim, dolmuştaki para üstü olsa. ama işte o işler öyle olmuyordu.
ben bunları yazarken kaptan şoförümüz; "öteki 20 lira çemenzar mı?" diye sordu. ama para üstü vermedi kimseye. sanırım grip olmuş ya da olmak üzere olan abinin gazını aldı. tam o sırada yanımdaki boş koltuğa oturmaya çalışan bir kadın koltuk yerine sağ baldırıma oturdu. ama ne oturmak! leğen kemiğine denk geldiysem demek ki hala ağrıyor bacağım. inene kadar da ağrıdı. üstüne sanki ben onun bacağına oturmuşum gibi dönüp soldan soldan baktı bana. günahını almayayım ama şimdi. belki de özür dileyecekti. kulaklığımı ve pıtır pıtır telefona bir şey yazdığımı görünce vazgeçmiş olmalı. lakin çemenzar’a gidecek abinin vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. tam on beş dakika sonra yine hortladı. 
“benim 20 liranın üstünü niye vermiyorsun usta?”

18 kasım pazartesi / akşam
aylak adam’ı henüz bu akşam okumaya başladım. az önce, on sekizi biraz geçe. aslında 17'yi biraz geçe tanpınar mı atılgan mı ikilemine düşmüştüm. patrona özel sebeplerim var diyerek bugün işe gitmemiştim. özel işlerimi erkenden bitirip mahallede yeni açılan markete girdim. düğündeki çalgıcılara dolar saçan görgüsüzler gibi herkesin pazar torbasıyla geldiği markette kasadaki kıza “dört tane poşet istiyorum” dedim. kız şöyle bir yüzüme baktı. sonra emin olmak için "dört mü? dedi. kıza uğurlu sayımın 4 olduğunu, ayrıca aldıklarımı temizlik ve gıda olarak ikiye ayırdığımı, ağırlıkları dengeli olsun diye onları da ikiye ayırdığımı anlatmak uzun süreceğinden sağ el baş parmağını avucumun içine gizleyerek dört işareti yaptım ve evet "dört poşet lütfen" dedim. alış verişi yapıp eve gelir gelmez bir aydır müptelası olduğum dizimi izledim akşama kadar. tam beş bölüm. galiba bu dizi izleme rekorumdu. emin değilim. lost ya da yeditepe istanbul’la egale de etmiş olabilirim. ama çok mühim değil. sonra işte dizinin bir yerinde aylak adam düştü aklıma. peşinden tanpınar huzur’u. dizi biter bitmez aylak adam için kitaplığın başına gittim. fakat önce zarifoğlu gülümsedi bana. tezer özlü 'ayran mı içtik' der gibi baktı. birhan hanım susma hakkını kullandı. nihayet arkalarda, kaytaran tembel öğrenciler gibi atılgan ve tanpınar’ı sırt sırta vermiş olarak gördüm. akşamın güneşini selamlıyorlardı. kararım katiydi. bu kış ikisini birlikte okuyacaktım. içeriye geldim. ikisini üst üste masama bıraktım. çay demlemeye gittim. dönüşte diziden bir bölüm daha izledim. dizi bittiğinde saat on sekizi biraz geçiyordu. radyo voyage açtım. çayımdan bir yudum aldım. sağıma baktım. huzur. hemen altında da aylak adam duruyordu. atılgan'ın kitabını sanki bir yerini incitirim korkusuyla yavaşça aldım ve okumaya başladım.
..
19 kasım salı  / öğle
bazen, bazı insanların hiç seçenek hakkı olmuyor. oysa benim üç seçeneğim vardı. elli beş dakikalık paydosum için ya ofiste radyo voyage açıp gözlerimi dinlendirecektim. yahut dışarı çıkacaktım. evet iki seçenek oldu, doğru. fakat dışarı çıkınca ya kahve ve güneş için varoş kafeye ya da sadece güneş için belediye parkına gidecektim. üçüncüsünü seçtim. güneşin alnında hotel california dinliyorum şimdi.
..
17 kasım pazar  / ikindi:
çocukluğumuzun en uzun, en dik yokuşunun başındaydık. arabanın içinde iki kocaman adam. dile kolay tam çeyrek asır sonra. hüzünle, eski mahallemizin değişen çehresini izliyorduk. kafamızdan onlarca anı, bir film şeridi gibi geçerken birden sordum. 
hatırlıyor musun? çocukken bu yokuşu çıkmak ne zor gelirdi bize. baksana şuna üç adım da bitiyor hem sandığımız kadar da dik değilmiş.
şoför koltuğundaki istifini bozmadı hiç. sadece dışarıda tuttuğu sol elini içeri aldı, sigarasından da derin bir nefes. dumanını dışarı üfledikten sonra kısa ve öz konuştu.
çocukken insanın dünyası çok büyük oluyor selimciğim. ama büyüdükçe bu dünya küçülüyor. şimdi yaşadığımız tam da böyle bir şey işte.”
..


çınar altı



çınaraltı çay evi diyorlar buraya. hepi topu dört masa, sekiz sandalyesi, dört de bankı var. yıllardır arabayla yanından geçiyorum. bir buçuk senedir de bu mahalledeyim. ama daha yeni farkediyorum. sadece çay satıyor. çayı çok mu demli yoksa bayat mı çözemedim daha. ama hayat mı hep bir problem koyuyor çözmemiz için önümüze yoksa baktığımız yer mi yanlış? bunu da çözemedim. 
dört masanın gölgede kalan ikisi dolu. yarısı ve tamamı güneş alan diğer ikisi boş. tam güneş alan masayı seçiyorum. benden en az beş yaş büyük garson; vebalıymışım gibi uzaktan “çay mı vereyim abi?” diye sesleniyor. evet anlamında başımı sallıyorum iki kez. hemen geliyor çayım. klasik hareketlerle, tak diye masaya indiriyor kırmızı beyaz renkli klasik tabağın içindeki ince belli bardağı. ardından ezbere bir hareketle mor renkli metal küllüğü bana doğru itiyor sigaramın olmadığını bilmeyerek. sonra “afiyet olsun” diyerek hızla uzaklaşıyor.
bir turist merakıyla etrafı izliyorum. tam karşımda sulu yemek yapan bir esnaf lokantası. solumda bir kebapçı. arkamda bir gaziantep tatlıcısı. sağımdan ise tarifeli belediye otobüsleriyle dolmuşların geçtiği ana yol. 
neden sonra kulağımda hep ladino song’un çaldığını farkediyorum. sanırım dokuzuncu tekrar ya da onuncu çalışında uyanıyorum. dünkü göksel şarkısını yinele demiştim. eski haline almamışım. mümkün olmayacağını bile bile kendi ayarlarımı da eski haline almak istiyorum. misal yıllar öncesindeki o yol ayrımına gidip diğer seçeneğine evet demek istiyorum. olmuyor. az önceki yaşlı garsonun yerine genç bir garson geliyor boşu almaya. 
“bir çay daha vereyim mi abi?” diyor. 
“alırım” diyorum.
“yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye de ekliyorum peşinden. 
saçını di caprio modeli yapmış bu genç adam; “şu an için yok ama şurada olabilir” diyerek az önceki kebapçıyı işaret etti sol elinin işaret parmağıyla. tamam deyip yolcu ettim onu. bir dakika sonra iki eliyle tuttuğu çay bardağını, dökmemek için büyük gayret gösterek masama bıraktı. ama küllüğe hiç dokunmadı..
..
oi va voi - ladino song

16.11.19

aylak adam


bu kış belki de tanpınar inadımdan geçip aylak adam’ı yeniden okumalıyım. yahut geçen günlere yazık edip kalan gün sayımı bilmediğim hayatıma sil baştan başlamalıyım sevgili viktor. ama sıfırdan. hiç bir şeysiz. hiç kimsesiz. işsiz. güçsüz. evsiz. kimseyi bilmediğim. kimsenin beni bilmediği yabancı bir coğrafyada. bugüne kadar cesaret edemediğim bu eyleme bu kez cesaret edebilir miyim bilmiyorum. bu kasım diyorum çünkü; eski kasımlara, bildiğim ve dedelerimizden bize miras kalan kasımlara hiç benzemiyor. 
hayır hayır! n’olacak bu dünyanın hali, küresel ısınma, değişen iklimler deyip çevreci duyarlılığı kasmaya hiç niyetim yok. zira yol aldığım uçağın kabin basıncı düştü ve önce kendi oksijen maskemin takmanın derdindeyim şu an. bu yük diyorum; ağır gelmekten ziyade artık yavaş yavaş öldürüyor beni canım viktor. uzun yıllar karanlık bir odada el yordamıyla çıkışı aradıktan sonra son bir kaç yıldır umudu kesmiş, kabullenmiştim yazgımı. fakat o el rahat durmuyor, aynı yordamla yine bir çıkış arıyor kendine.
.
eski bir boksörün işlettiği denize sıfır bir balıkçı kahvesinden yazıyorum şimdi. serseri kuşlar cirit atıyor etrafımda. ve hemen on metre önümde güneş ışınları, marmaranın sakin sularıyla cilveleşiyorlar. karşımdaki iki üç masada mutluluğu satın almaya çalışan hafta sonu kahvaltıcıları, mutsuz yüzlerle, birbirleriyle sohbet etmeden, ellerindeki telefonlarla cumartesi kahvaltısına oturmuşlar. ben ise güneşten alabileceğim maksimum faydanın peşindeyim. çünkü böyle zamanlarda ruhumun ve bedenimin tek ilacı bu sarı mucize. arada ters esen rüzgarla kaldırımda yürüyenlerin birbirinden hoş kokularıyla uzak, çok uzak diyarlara gidiyorum.
.
misal ilk güzel kokuyla ‘küçük bir sahil kasabasına’ iniyorum. daha önce hiç gelmediğim bir yer burası. ege mi akdeniz mi yoksa içinde bulunduğum marmara’nın bir parçası mı? hiç bir fikrim yok. ama denize sıfır, salaş bir mekan. dalga seslerine karışan, hafif tatlı bir de müzik var. şarkıyı tanıyacak gibi oluyorum ama bir türlü çıkaramıyorum. sonra denizin içine sokulmuş, rengarenk, ağaç masa ve sandalyeler. ve gökkuşağının her tonu var. karşıdaki dağı henüz aşmayı başarmış güneşin ilk ışıkları da bu cümbüşe katılmakta fazla gecikmiyor. arkada konuşlanmış mekanın içinde kimse yok. işletmecileri henüz uyanmamışlar. aslında kimse uyanmamış. sanki bütün dünya uyuyor. yahut büyük bir felaket olmuş da yalnızca ben kalmışım gibi. öyle bir yoksunluk. öyle bir sessizlik. kuşlar bile yok. sadece geceden ya da felaketten önce açık bırakılan müzik sesi. şarkıyı bir yerden çıkaracağım ama bulamıyorum bir türlü. belki de diyorum..
.
belki de hiç direnmemeli. akıntıya karşı kulaç sallamak yerine akıntının götürdüğü yere gitmeli. ama bu kış diyorum aylak adam’ı mutlaka okumalı. mutlaka..

14.11.19

öğle

düşünmekten ve yazmaktan başka yapacak daha iyi bir işim yok. bu öğlen. bu kasım. bu kış. hep böyle olur zaten. tepedeki bir kar topunun hareketlenmesine bakar çığın saniyesinde ortaya çıkıp önüne gelen her şeyi yutması. düşünmek ve yazmak. bir de bunların yanına katık olsun diye sade kahve ve biraz kasım güneşi. çünkü her şeyin olduğu gibi pastırma güneşinin de çoğu zarar. bir de işte sigara. olsaydı, içerdim bir buçuk seneden sonra. fakat içime çekmezdim. içim zira yeterince dolu. ama işte yazmak, yazarken düşünmek için bu öğlen de geldiğim varoş kafede kelimeler boğazımda değil de elimde düğümleniyor sanki. her şey o kadar boş geliyorki buna yazmak da dahil deyip tüm bu içimden süzülenleri yine telefonun not defterine yazıyorum şimdi. üşüdüğümü hissediyorum öte yandan. güneş bulutların arkasına saklandı. benim saklanacak bir yerim yok. benim hiç bir şeyim yok. uykum bile*
acı kahvemi içiyorum. sadece sezen dinliyorum. sayfalar dolusu yazmak istiyorum. yazamıyorum. bu öğleden sonra mesela çalışmak istemiyorum. gidemiyorum. çünkü senenin tüm izin haklarını kullandım. minnet de etmek istemiyorum kimseye. kaç zamandır böyle aslında. dokuz altı prangası çok koyuyor bana. lakin işi olmayanları dahası keyfi işsiz kalıp bu ucube prangayı bile özlediğim zamanları düşünüyorum. düşündükçe yine üşüyorum. üşüdükçe bu saçma satırları yazıyorum. oysa yazdıkça büzüşen parmak uçlarım ısınıp düzleşiyor. hiç bir şeye yaramasa bile sırf bunun için bile yazmaya değer diye garip bir avuntuya sarılıyorum. fakat bu eylem de ısıtmıyor içimi. şimdi bana lazım olan bir parça gerçek güneş. belki biraz lodos. belki bir de kayık.
.
sıkıldım. güneş biraz kendine gelir gibi oldu. o sırada içeriye kısa sarı saçlı, yemyeşil yağmurluklu, uzun boylu, elli yaşlarında bir kadınla, kadından daha kısa boylu, biraz kilolu, aynı yaşlarda kel bir adam girdi. hangi masaya oturacaklarına kadın karar verdi. dominant bir karakteri var gibiydi. ama ne yiyeceklerine adam karar verdi. arka taraftaki yiyeceklere bakıp tek tek istediklerini söyledi. kadın telefonundaki mesajları okudu. belki instagram ya da facebookta bir kaç beğeni yaptı. ben bu olanları yazdım. başımı tekrar kaldırdığımda kadının beni izlediğini gördüm. ama kafasında başka düşünceler vardı eminim. karşısındaki kel adam patronu gibiydi. elindeki anahtarlardan onun arabasıyla geldikleri belliydi. adamın telefonu iphone’nun en son modeliydi. kesin patrondu. kadın onun üst düzey yöneticisiydi. öyle alelade bir elemanı değildi. ve bence en az 3 dil biliyordu. acaba sevgililer miydi? çok fazla konuşmuyorlardı. bir zamanlar sevgili olmuş ama yürütemeyince arkadaş kalmaya karar vermişler gibi ya da son demleriydi sevgililiklerin. bilemiyorum. bildiğim; aralarındaki gerilim elli metre öteden bile anlaşılıyordu. kadın sadece kahve içiyordu. adam gırtlağının peşinde, hamur işlerine yumulmuştu. belli ki çok konuşmayacaklardı.
hemen yanlarında oturan siyah deri ceketli, siyah kumaş pantolonlu, gözlüklü kadını gördüm sonra. beyaz çerçeveli gözlüklerinin ardından laptopuna seri hareketlerle bir şeyler yazıyordu. yazar olabilir miydi? sanmam. iş kadınıydı daha çok. pazarlamacıydı hatta. son raporlarını geçiyordu satış müdürüne. yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı. severek yapmıyordu o da işini belli. ve hemen yanımda bir yandan sigarasını içip bir yandan da televizyondaki klibi izleyerek ayağıyla tempo tutan kravatsız, siyah takım elbiseli genç adamın mesleğini çözemedim. ama bir sigara istemeyi düşündüm önce. lakin hemen vazgeçtim. yine üşüdüm. saate baktım. bire beş vardı. gitmeliydim. hesabı istemedim. onun yerine amerikan filmlerinin en sevdiğim hareketini yaparak kahve fincanının yanına fazladan para bırakıp arkama bakmadan kafeyi terk ettim.
.
* memet baydur