24.06.2019

hasta siempre - 2

gelirken yanımda getirmelerini tembihledikleri yarım litre suyla, grinin en karamsar tonuna boyanmış bekleme salonuna girdim. benden önce gelen yedi kişinin oturmadığı kırmızı koltuklardan birine oturdum. kimse konuşmuyordu. ya uykularını alamamışlardı. ya da içinde bulundukları durumu düşünüyorlardı. bir tek yanımdaki kır saçlı adam telefonuyla oyun oynuyordu.
.
lacivert önlüklü, beyaz gözlüklü ömrünü buralarda tükettiği belli, yorgun ve yaşlı bir kadın görevli neden sonra adımı okudu. ilkokuldaki gibi “burda” diye seslendim. takip etmesini söyledi kendini. pavlov’un köpeğine nazire edercesine takip ettim. soğuk ve loş bir odada, sallanan bir koltuğa oturtup bazı direktifler verdi.
iğneden sonra beş numaralı odaya geç. bir bardak su iç. adın okununcaya kadar orada bekle.
söylediklerini içimden tekrar ettim. iğneyi vurdu. özensizdi. canım acıdı. ses etmedim. bu sefer bant da vermediler. pamuğu bastır dediler sadece. bastırdım.
.
beş numaralı odayı bir kaç bakınmadan sonra kolaylıkla buldum. odayı benden önce bulan üç kişinin yanına oturdum. bekleme odasından tanıyordum onları. ama konuşmadık. onlar suyunu çoktan içmişti. bende içtim. sonra yine konuşmadık. bir kaç dakika sonra direktör kadını, zamanında gelmediği ve isim okumalarına cevap vermediği için sinirlendiren komik bir abla geldi odaya. bir litrelik suyunun kapağını açmaya çalıştı. açamadı. hamle yaptık yardım için. daha yakın olan başka bir abla açtı kapağı. ve ona anlatmaya başladı.
bir buçuk senedir geliyorum. ilaçlar, tahliler, röntgenler, emarlar bulamıyorlar anacım. samatya’ya gönderdiler önce. sonra haseki’ye. bu yaptırdıklarımın hepsini orada da yaptırdım. ilaçlı filmler. kan tahlilleri her yerde aynısı. yeniden yeniden. böyle böyle öldürecekler beni dedi. tutamadım kendimi. gayri ihtiyari gülümsedim. baktım suyun kapağını açan abla da gülüyor. anlatan abla zaten gülüyor.
,
mithad selimmmm” diye seslendi sarı kafalı, lacivert önlüklü teknisyen. bu kez ortaokuldaki gibi “burdayım” dedim.
buyrun” dedi.
buyurdum. çantamı kahverengi koltuğa bırakabileceğimi söyledi. bıraktım. ayakkabılarımı çıkarıp sırt üstü uzanmamı söyledi. uzandım.
kafamı oynatmamam gerekiyormuş. ama gözlerim ve kulaklarım açık. uzaktan ve derinden bir hırıltı sesi geliyor önce. matkap gibi. trafo sesi bir de. sonra tepemdeki floresan lambalar. sekizerden dört sıra yapılmış 32 floresan bir kutunun içinde bir yanda. 32 si öte yanda. sağ çaprazımda duvar tipi ama kapalı bir klima. en arkada bir klima daha. kafamın üstünde huniye benzeyen, krem rengi, sivri kısmu bana bakan soğuk bir metal. sanki boğazıma saplayacaklar. öyle tedirginim. lakin makina sesleri bir müddet sonra rutine döndü. kumanda odasından gelen iki kadın sesi var şimdi bu soğuk ve gergin dünyamda. ne dedikleri tam anlaşılmıyor ama şen ve şuh kahkahaları taptaze. moralleri yerinde. espriler, şakalar gırla. onlar da haklı tabi. buraya gelen her hastaya ayrı üzülseler üç aya kalmaz verem olurlar. ama ve yine de biraz sessizlik. biraz saygı güzel olurdu. kendimi onların yerinde düşünüyorum. belki ben coşup eğlenirken de bildiğim yahut bilmediğim yerlerde insanlar acı çekiyordu. adaletsiz dedikleri hayat aslında çok adil. adaletli olmayan ise insanoğlu sonucuna ulaştığımda müslüm baba’yı duydum. rüya mı görüyordum? matkap sesi. florenslar. klimalar. konuşan iki kadının sesi. hepsi tamam. son kez sağ elimle, sağ baldırımı sıktım. hayır, rüya değildi. müslüm gürses’ti. ama şarkıyı çıkaramadım. tam şarkıyı bulacakken lacivert önlüklü, yapay sarışın beni içinde bulunduğum tünelden büyük bir gürültüyle çıkardı. 
sonuçlar cuma öğleden sonra, geçmiş olsun” dedi. 
‘affet’ diye mırıldandım. 
şaşkınlıkla yüzüme bakarak “pardon” dedi.
teşekkür ederim. iyi günler” dedim gülerek.
güldü.
..
.

22.06.2019

hasta siempre - 1

doğuyorlar, büyüyorlar, evlenip çocuk yapıyorlar sonra. ve hastalanıp ölüyorlar. insanlar diyorum niye böyle anne? oyunun sonunda hepimizin gireceği yer santranç torbası değil mi?
hal böyleyken bu kadar şamataya, davula ve zurnaya ve şatafata ne gerek var?
ve ölmek ne garip şey anne?
ahmet kaya dinleyelim mi bugün? baştan sona. ve hatta sondan başa 32 kısım tekmili birden. çünkü bugün haziran şairin dediği gibi. ve bilirsin; haziranda ölmek zor.


.
şimdi işte ben bu naçiz satırları yazarken sokağımızın hemen başında -ki üç bina sonrası- bangır bangır bir orta anadolu davulcusu ile zurnacısı bir tutam serinlik aradığım türk balkonumda kulak zarımı iğfal ediyorlar. kendimi tutamayıp uzanıp kanlıca’nın orta yerine bağırasım geliyor; “alın adetlerinizi de siktir olup köyünüze gidin a.k. köy mü lan burası!” diye haykırasım tutuyor. tam uzanıp bağıracağım. jetonum düşüyor! ama harbi köy lan burası. tabelaya bakıyorum. kadı-köy yazıyor! soldan sağa. yukarıdan aşağı istisnasız hep köy okunuyor. bu ne yaman çelişkidir annem. bu ne yaman çelişki? diyorum ki; ahmet kaya dinleyelim bugün. asıl diyeceğim çünkü bu değil. ama bak üzülmek yok. söz mü? bilirim çok üzüldün babama. ben de çok üzdüm seni. ama bu kez üzülmek yok. hem sen üzülürsen ben üzülürüm. ben üzülürsem sen yine üzülürsün. zaten böyle devam etmez hayat. çünkü insanlar doğarlar, büyürler, evlenip çoluk çocuk sahibi falan olurlar. sonra da hasta olurlar.
..
geçmiş gün şikayetlerim dinmeyince önce özelin sonra devletin doktoruna gittim. parası dışında aralarındaki fark; özelde kan örneği verdikten sonra bantı özelin hemşiresi yapıştırıyor deldiği koluma. devlette ise self-servis. hemşire pamuğu bastırdıktan sonra bantı ağzına sokuyor. "bunu deldiğim yere yapıştır" diyor. ben ise doktoruma “içim yanıyor içim” diyorum. susmuyorum. çünkü sıra bana gelecek. biliyorum! aslında ben hiç bir şey bilmiyorum. o yüzden soruyorum..
içimin sıcaklığı yüzüme vuruyor. gözlerim falan sonra. bir sıcaklık, bir ateş. bir iltihaplanma. santorio abimiz sağolsun ateş ölçeriyle, koltuk altımı ölçüyorum. ama sanki fahrenheitlar yalan söylüyor. bir türlü 36,2 yi geçemiyorum. lakin işte içim yanıyor. içim. kırgınlıklarım oluyor sonra. yazılarımı yazdığım kollarım, düşüncelerimi adımladığım bacaklarım.
doktor yüzüme bakıyor sadece. altın sarısı saçları, zümrüt yeşili gözleriyle. hani doktor hasta ilişkisine zeval gelmeyeceğimi bilsem oracıkta önce bağımsızlığımı, sonra ilan-ı aşkımı açık edeceğim. doktorum durmuyor ama ilk gittiğimde 'önce şu , bu ve o tetkikleri yaptıralım” dediği kan sonuçlarıma bakıyor dikkatle. soruyor sonra; "çarpıntınız oluyor mu? kalbi yorar bu hastalık?"
sizi görür görmez başladı bir çarpıntı diyemiyorum haliyle. "hayır" diyorum önden. fakat ardından ilave ediyorum: "ama ayda bir iki kez rahatsız etmeyecek şekilde oldu" diyorum.
biraz düşünüyor. "şimdi gitmeden şu tetkiki yaptırıp beni mutlaka görün” diyor. belli ki doktor da hemen ayrılmak istemiyor. ama işte hasta-doktor etiği, sonra hipokrat falan. bunları düşünerek yaptırıyorum hayatımın en güzel ikinci ekagesini. ilkini çeyrek asır önce babamla karanlık bir devlet hastanesinde çektirmiştik. babam çünkü çok güzel adamdı. şimdi doktor da güzel. ama işte hipokrat. penceresiz kaldım anne!
.
sonucu alır almaz bir koşu gidiyorum doktora. içerideki hastanın çıkmasını bekliyorum. çıkıyor. destursuz giriyorum. çünkü artık tanıyoruz birbirimizi. kısmetse bu üçüncü buluşmamız. teamül gereği hocam diyorum benden üç beş yaş küçük olsa da. hem aşkın yaşı da yok zaten. “hocam yaptırdım istediğiniz tetkiki” diyorum. sonuç kağıdını zarif eliyle alıp güzel kaşlarını hafif çatıyor. “hmm tahmin ettiğim gibi. bir tık fazla atıyor kalbiniz” diyor anlamadığım iki üç latince kelime eşliğinde. o bilmiyor ama konuşurken ölmeden önce en çok yapmak istediğim şey latince öğrenmek oluyor. bir latince bu kadar mı güzel telaffuz edilir? duvarlar konuşmuyor anne!
.
doktorum önce ilave bir tetkik daha istiyor. randevusu için ana binaya gitmem gerektiğini söylüyor. sonra küçücük, gözleri gibi yemyeşil bir kağıda, şahane el yazısıyla reçetemi yazıp bir anne şefkatinde ilaçlarımı nasıl kullanacağımı anlatıyor. can kulağı ile dinlerken dalmışım.
mithad bey, müsaade ederseniz sıradaki hastamı çağırmak istiyorum” dediği an büyü bozuldu, ayağımdaki spor ayakkabı çarığa dönüştü. aksayarak ve hiç istemeyerek çıktım odasından...

8.06.2019

okul tıraşı

dükkanı pazar sokağının hemen başındaydı berber recep’in. çocukluğumun en dik ve en uzun yokuşunu çıktıktan sonra, iğneci kemal’in evinden sola dönüyorduk her ayın bir ya da ikinci pazarı. ne sabah, ne öğlen, her zaman akşamüstü giderdik. babam, ben ve biraderim. neden akşamüstü bilmem? 
o zamanlar kürt memet’in kahvesine takılırdı babam. sanırım okeyden, elli birden ancak fırsat buluyordu. selamün aleyküm, aleyküm faslından hemen sonra “recep, bizim çocukların saçları yine uzadı. okuldan kızıyorlarmış. her zamanki gibi bi’okul traşı yapıver” derdi babam maltepe sigarasını yakmadan evvel.



berber recep, dondurma kepçelerine benzeyen, elektriksiz ve yağsız, kapı gıcırtısı gibi ses çıkaran el makineleriyle, kafamızı öne yukarı, sağa soka ittirerek üç numara traş ederdi. okul tıraşı dedikleri bildiğin asker tıraşıydı aslında. mahallemizin altındaki levazım bölüğünden çarşı iznine çıkan asker abilerin kafası da öyleydi çünkü. ama dert etmiyorduk çok. başta fiko ve hafız’ınki olmak üzere sınıfın bütün erkekleri aynı kaderi paylaşıyorduk. kızların saçları örgülü, önlükler siyah, yakalar beyaz. ilkokul beşten sonra da lacivert takım elbise ve üniformalar. dışarıdan bakıldığında kim fakir ve kim zengin, kim orta halli belli olmuyordu. fakir ve varlıklıları çok küçük detaylarda, çok dikkatli bakarsan görebiliyordun. dedim ya bunlar dert edilecek şeyler değildi okulda. daha mühim sorunlarımız vardı. misal bir erkeğin en büyük endişesi, ne sözlüye kalkmak, ne matematikten ikmale kalmaktı o günlerde. en korktuğumuz şey müdür muavinin bütün okulun önünde kafamızda tren yolu açmasıydı. bu yüzden o vakitler hayatımda en çok nefret ettiğim şey olsa da okul tıraşını her seferinde hatta çoğu kez zamanından bir iki hafta önce ben hatırlatırdım babama. lakin işte sakınan göze çöp batarmış ya! 
bir keresinde bizimki fener beşiktaş muhabbetinden berber recep’le küstü. onbeş gün konuşmadılar. mahallede şimdiki gibi adımbaşı bulunan berber, kuaför, güzellik salonu, hiç biri yok. serbest piyasa ekonomisi zaten yok. saçlar elvis’in saçları oldu nerdeyse. cavit müdürün x-ray gözlerinden kaçmanın imkanı yok. mayıs ortasında hastayım diye yattım bir hafta evde. gitmedim okula. haftasonu babamla berber recep barışsınlar diye dua ettim. ama nafile. hasta olmadığım da ortaya çıktı. son çare anneme açtım mevzuyu. her ne kadar tahsili olmasa da güngörmüş, maharetli kadındı annem. nice iş teknik ödevinden 10 almışlığı vardı. ben anlatır anlatmaz;  “sen makinenin gözünden getir bakayım makası” dedi. bir bildiği var elbet deyip ikiletmeden koşup singer dikiş makinesinin çekmecesinden kaptığım makası verdim eline. gel dedi benle. ördek yavrusu gibi takip edip yüksek giriş evin balkonuna çıktım peşinden. balkondaki demir ayaklı, kırmızı kadife oturağı olan sandalyeye oturttu beni. sonra beyaz bir çarşafı, boynumdan aşağı üstüme örttü. başladı saçlarımı kısaltmaya. yirmi yirmibeş dakika sonra banyodan getirdiği aynayı yüzüme tuttu. türk filmlerindeki kör adamın, ameliyattan sonra gözündeki sargıların açılıp aynaya baktığı heyecanla baktım ben de.
ilk tepkim; “berber recep’in elinin ayarını s.keyim” oldu. anında enseye tokatı yedim tabi. ama annem berber recepten de lise-üniversite yıllarımın kuaförü ümit’ten de iyi kesmişti saçımı. “kimseye söylemek yok ama” diye tembih etti annem. lakin çocuktuk nihayetinde. anlattım. hafız’la fiko’da yavşadı hemen. fakat annem kabul etmedi. sanki bir hakkı vardı ve onu da benim için kullanmıştı.
.
not: bu sabah okul tıraşı isimli bir filmin varlığından haberim oldu. sonra da iş bu yazı...
.
jill barber - plus bleu que tes yeux

görsel: izleyiciplatformu.com

7.06.2019

serasker

bu sabah, bilgisayarımı tamirciye emanet ettikten sonra kadıköy’ün denizine inmekti niyetim. lakin ayaklarım beynimden önce davrandı ve çarşıdan, serasker caddesine girdi. oradan bahariye ve nazım hikmet’e gitmek çok zor olmadı. 


bahçenin en sakin köşesine konuşlandım. bir dakika sonra garson “hoşgeldiniz efendim” dedi. sade kahve ile çikolatalı pasta karşılığında 132 numaralı hesap kartını masama bırakıp gitti. siparişler gelene kadar tanıdık yüz var mı diye etrafa bakındım. yoktu. telefondaki müzik listemi açtım. slowly isimli. 50 parça varmış. 3 saat 20 dakika sürüyormuş. liste çok uzun zamandır var. fakat tüm bunları yeni fark ediyorum. yine çarşı ile bahariye caddesi arasında yürürken nerden esti bilmem, bir yürüyüş yahut zaman analizim yapılsa tüm hayatım boyunca serasker caddesi açık ara birinci olur dedim. sakızgülü de ikinci olurdu. hani lüzumsuz işler müdürleri -neye ve kime göre hesapladıklarını bilmediğim bir şekilde- hayatımızın bilmem kaç yıl, kaç gününü tuvalete geçiriyoruz diye bilimsel verilerle aydınlatıyorlardı ya bizi. oradan aklıma geldi sanırım. sonra arkama yaşlı bir çift geldi. oturmadan sigaralarını yaktılar. hatta biri küba purosunu. dumanı rahatsız etti. şöyle bir arkama baktım gidecek gibi değillerdi. yan masaya geçtim. garson az önce istediğim suyu yazmak için peşimden koştu. “numara kaçtı abicim?” diye sordu. “132” dedim. hem bu masa daha serin, daha bir rüzgar alıyor gibi şimdi. ve ismini yanlış bilmiyorsam yasemen kokusu geliyor buram buram. kırılmasından korktuğum yeşil, plastik sandalyemi şöyle elimle bir tarttıktan sonra, iyice geriye kaykıldım. tam o sırada rüzgar yaz günü en istenecek kıvamda esmeye başladı. yelkeni şişen, hızlanmaya hazır bir tekne gibiydim. derin bir nefes aldım. yazmaya başladım.

...
..
hemofili bir fil hastalığı olamaz*

sevgili julia. (sana julia diyorum zira gerçekte kim olduğunu bilmiyorum) önceki gün başladığım bir hikayede julia kristeva mahlasıyla yazdığın mektubunu okudum. bazı cümleler çok teknik ve ağır. mektubun geneli karmaşık bir ruh halini yansıtsa da neden bilmem tekrar tekrar okudum mektubunu. bağımlılık yaptı adeta. sanırım tüm bu karmaşanın, kaosun içinde uçurum çiçeği misali açan bazı cümlelerine meftun oldum. bu cümlelerin hatırına defalarca okudum. boş kaldıkça, aklıma geldikçe kitabı açıp mektubunu okudum. öyle ki kitaptaki diğer hikayeleri bırakıp sadece bu mektubu okuyorum iki gündür. yazarın (sahip) dediğine göre psikaytr arkadaşına gelen mektuplardan almış. ama hikayenin sonunu okuduğumda kurgu olma olasılığın yüksek. sorun değil. zaten hepimiz aynı bokun laciverdi değil miyiz? 
misal ben deniz hayri irdal'da ‘sahip yazar'ın bir kurgusuyum sonuçta. saatleri ayarlama enstitüsü'nü duymuşsundur. benim sahip de bu kitabı çok sever. aslında beni seçtiğine şaşırmadım desem yalan olur. zira aynı kitapta halit ayarcı gibi muazzam bir beyin, abdülselam bey gibi şaaşalı bir osmanlı beyi yahut dokor ramiz gibi avrupada tıp eğitimi almış, freudyen psikoanaliz kuramını benimsemiş bir duayen dururken varlığı ile yokluğu pek belli olmayan bir adamı, hayri irdal'ı yani beni seçti. değişik bir adamdır bizim sahip. ser verir, sır vermez. bir adını biliyorum. bir  de kuşları, güneşi ve şarkıları çok sevdiğini. fazla konuşmaz. hem fazlasına da gerek yok zaten. yemeklerden bahsetmek daha keyifli olabilir. misal lazanya vardı dün öğlen yemeğinde. lakin sevmem. görevli kadını her defasında verme diye uyarmak zorunda kalıyorum. dün de uyardım. bir gün ben söylemeden tabağıma lazanya koymadığında sevincimin nasıl olacağını tahmin edemiyorum. belki de hayri irdal'ın laneti vardır üzerimde. kim bilir? 
ben bilmiyorum.
yemek diyordum. çorba ve pırasaydı diğer yemekler. işte pırasayı yerken karar verdim sana yazmaya. hayır, çağrışım yapan herhangi bir şey olmadı. sadece bugün julia'ya yazmalıyım dedim. madem açıkça kime yazıldığı belli olmayan bir mektup var ortada. tereddütsüz talip oldum. üzerime alındım. ben belki oraya gelemem ama sen hayallerime gelebilirsin. 
hem belki öperim seni hayallerimde, her yerinden, belki? 
merakla?
.
her vakit sizin,

hayri irdal
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim

tonina saputo - historia de un amor

6.06.2019

29. mektup

istanbul’un boşalmış hali buysa’ diye başlayan cümle kurmak istemiyorum artık sevgili leyla. şayet mümkünse ve en kısa zamanda, en sakin, en ücra sahil kasabasına ışınlanmak istiyorum. birlikte elbet..
.
oysa dün akşamki sevgili ve sayın sarı taksiciye kalsa son yirmi beş yılın en sakin arefesi ve bayramıymış. istanbul çok boşalmışmış. hangi istanbul dedim ama dinleyen kim? 
bir konuşkan, bir susmak bilmez. hükümetten girip caretta carettalardan çıktı hazret. pes dedim ineceğim yerden bir kilometre evvel indim. 
.
bu sabah da sakin olur diye erkenden indim deniz kenarına. sakindi. lakin saatler ilerledikçe sakinlik bir tedirgenliğe bıraktı yerini. ama yeri gelmişken bilim insanlarına yalvarıyorum buradan; eli kapıya sıkışmış gibi mütemadiyen zırlayan çocuklar için bir şey geliştirin artık. olmuyorsa da bir aşı, bir toz serpin üzerimize toptan yok olalım. bu ne ya allahaşkına. 
tamam günahtır belki söylemesi ama insan olan yerden kaçıyorum artık. çocukları ayrı zırlar, anaları babaları ayrı teraneden bağır çağır konuşurlar. kararımı verdim karada ve istanbul’da hayat yok artık leyla. şayet sana da uyarsa ve şu bizim ışınlanma olayı da olmayacaksa hani; nohut oda, bakla sofa bir tekne ile ancak denizde hayat mümkün görünüyor. bırakalım istanbul’da, tapındıkları koltukları da, çirkin binaları da, tabakhane koşturmaları da onların olsun. 
şöyle küçücük, mütevazı ama büyük sevdamızı taşıyacak sağlamlıkta bir tekne diyorum. sonrası zaten uçsuz bucaksız bir mavi. uçsuz bucaksız sevda. uçsuz bucaksız..
.
hani 13 gün mektuplarında eşi zuhal’e diyordu ya cemal süreya; “her yerden yazıyorum sana. gerekirse nikaragua’dan, kongo’dan, çin’den de yazarım.” 
pek çok yerden yazıyorum ben de. ama en çok balkondan yazmayı seviyorum sana. ha gerekirse çin’den de, prag’dan da, endülüs’ten de yazarım. o ayrı.
.
.

3.06.2019

haziran notları

bir haziran:
onunla ne zaman tanıştığımı anımsamıyorum. ama nerden baksan bir on senesi var. eli hünerli, kalbi temiz, çalışkan bir orta anadolu çocuğu. o üç kez dükkan, ben iki kez ev ve semt değiştirdim. bırakmadım. ona gitmeye devam ettim. işin aslı mekanım değişince berberim de değişirdi hep. altan bunun tek istisnası oldu. hepimiz gibi onun da sıkıntıları, başetmekte zorlandıkları oldu. ama umudunu, yüzündeki tebessümünü eksik etmedi hiç. ondaki iş disiplinini, çalışma azmini ve hayata sarılma biçimini görünce barış manço’nun ahmet bey’i gelir aklıma hep. meslekdaşları 10’da 11’de dükkan açarken o müşteri olsun ya da olmasın, hafta içi yahut hafta sonu demeden “ya nasip” diyerek hep 07:00’de açar dükkanı. işte bu sabah yine erkenden altan’a gittim. bayram tıraşı bahaneydi. muhabbet şahaneydi. her zamanki gibi güleryüzlüydü. samimiydi. eline mahirdi. ve her tıraşta olduğu gibi yine önce beşiktaş’ı sonra memleketi kurtardık. aslında kurtardığımız kendimizdi! keşke herkesin bir altan’ı olsa.
..
iki haziran:
nilüfer’in bir şarkısı var hani; haziran vakti. “bitmezki bu dünyanın derdi
biz kavuşalım bir hele” dediği.
şimdi işte; güneşsiz, ağır rutubetli pazar sabahı bir tutam rüzgarın yolunu gözlediğim gibi bekliyorum. biliyorum imkansız, vladamir ve estragon’un bekleyişleri gibi biraz. ama yine de; çıkıp gelsen diyorum ya bir haziran vakti.
.
bu sabah martıların derdi ne bilmiyorum. yarım saattir nara atarak dolaşıyorlar binanın etrafında. kim bilir belki de havada tomurcuklanan nem onlara da dayanılmaz kılıyordur hayatı? yeşilin her geçen gün azalıp grinin galebe çaldığı bu öksüz şehirde kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarını gideremedikleri için böyle belki de. bilemiyorum müjgan. bilemiyorum, söyledim ben zaten hiç bir şey bilmiyorum. gözlerinden başka!
.
egm mesaj atmış sabaha karşı. emniyet kemeri hayat kurtarır mealinde. takside, kısa mesafede bile takıyorum. hem yol’suzum hem istanbul kalabalığından kaçıp bodrum’un kalabalığına sığışmak bana göre değil dedim. aynen böyle yazdım. on saniye sonra gülen surat ifadesi düştü ekranıma. sonra uyandım, balkona çıktım. biraz rüzgar esse, biraz yağmur yağsa rahatlayacak ama. esmiyor. yağmıyor. haziran vakti aniden çıkıp gelsen oysa.. ne güzel olur. ne güzel..
..

üç haziran:
metronun serinleten karanlığına inen üç kişiyiz yürüyen merdivenlerde. en önde kırklı yaşlarda, kır saçlı, mavi gömlekli, hafif kamburca bir adam. sağ eli merdivenin tutamağında ama aklı sanki kilometrelerce uzakta. kır saçlının hemen ardında, ortamızda, siyahlar giymiş genç bir kadın. kısa kumral saçları, beyaz kulaklıkları, kırmızı çantasıyla, dimdik durmuş, kendini otomasyonun insiyatifine bırakmış, merdivenin götürdüğü yere gidiyor. 
biraz sonra, üçümüz de sarı çizginin gerisinde, diğer insanlarla birlikte sanki boşalan istanbul’un artıkları gibi duruyoruz. ama bizim dönüşümüz değil asıl dönmemek üzere gidişimiz muhteşem olacak der gibi bakıyoruz dünyaya. insanlara. metronun siyah beyaz saatine.  elbet bir gün diyoruz içimizden.
elbet bir gün.


29.05.2019

sana benzeyen



ismini bilmediğim bir sanatçı radyomda tanju okan şarkısını söylüyor
arabasından inip tam karşımdaki bahçeli evine giren kadın sana benzerken
durduk yere geçmişin, geri gelmeyecek olanın hüznü doluyor içime
sıcaktan bunaltan mayıs, temmuz ayından rol çalarken
hiç unutmam, bir keresinde “eline hiç yakışmıyor” demiştin,
nazım hikmet’te sigaramın yarısını rüzgar alıp götürürken
aynı nazım hikmet’te şairi kıskandığımı düşünüyordun oysa
ben babamı özlerken
şubattı, üşüyordum
tokat’lı kadın bahçesine kaçan topumuzu bıçaklarken
benim geçmişim diyordum
domates kokusuydu
anne elinden çıkma bir çeyrek ekmeğe katılmış
şimdi işte plaza dedikleri bu camlı kafeste, hesap makinesi gibi karışmış kafamla ben ne halt ediyorum burada derken
tanju okan şarkısı söylüyor sana benzeyen bir kadın
.
nesrin sipahi - hasret

25.05.2019

metronom

dörtlü vagonu pas geçtim. henüz perona gelen trene hareketlenmedim. sekizli vagonun kırmızı sınır çizgilerinde bekledim. o sırada trenin vatmanıyla göz göze geldik. “hayırdır birader, niye binmiyorsun?” der gibi baktı. 
bi’arkadaşı bekliyorum” bakışıyla cevap verdim. halbuki yalan! sekizliyi bekliyordum her zamanki gibi.


.
beş dakika sonra geldi sekizli. bunun vatmanıyla göz göze gelemedik. uyuyordu çünkü. sağ avucunu, sağ yanağına dayamış kısık gözlerle karanlık boşluğa bakıyordu. duracağı yeri de ayarlayamadı, on metre kadar peronu geçti. diğerlerinin aksine geri gelmedi. kimse de umursamadı benden başka. 
.
en ön vagonun bomboş koltuklarında üç kişiydik biz; karşımda, sağ eli mavi kotunun cebinde, yumruk yaptığı sol eli sol şakağında uyuyan, kirli sakallı, temiz yüzlü kumral bir genç adam, 
adamın oturduğu sıranın diğer ucunda, telefonundaki fotoğraflara dikkatle bakan,  siyah deri montlu, kleopatra saçlı esmer bir kadın. ve tam karşılarında ben suphi!
üç kişiydik koca vagonda.
.
 “huzurevi” dedi mekanik sesli abla. bir tuhaf oldum nazan öncel böyle konuşma ağlatacaksın derken aynı anda. anılarım üşüştü aklıma. huzurevi en sevdiğim durak. çünkü her yeri senle dolu. hala senli mi bak onu bilmiyorum. ama oradan geçmiş olduğunu bilmek hala güzel.
.
inmeye yakın melisa kesmez’in domates tohumları hikayesini okudum. şimdi bize yedirdikleri ve adına domates dedikleri kırmızı şeylerde duyamadığım domates kokusunu hissettim hikayenin bir yerinde.
.
babam geldi aklıma. uçak hariç bütün araçlara binmiştik beraber. yaşasaydı kesin metrobüs ve metroya da binerdik. ben en çok vapuru sevmiştim. sanırım o treni seviyordu.
.
gelecek istasyon pendik dedi sonra mekanik ses. sanırım kafiye durumdan orhan veli şiirine düştüm bu kez. gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma diyordu ya şair. istasyon çıkışı denizi gördüm. sevindim.
.

18.05.2019

kahverengi

onu her ziyaretimde konu dönüp dolaşıp nasıl en sevdiğim kahverengi ayakkabılarıma geliyor anlamıyorum. hayır malum deyiş geliyor aklıma dostlukla düşmanlıkla ilgili lakin yılların annemi. konduramıyorum. o ısrar ediyor.
"o ayakkabıyı değiştir, şöyle güzel bir ayakkabı al kendine" diyor üçtür. belli bir yaştan sonra eşyalarıma nasıl bağlandığımı bilmiyor. anlatmak istiyorum. vazgeçiyorum.
anneme uğrayacağım günler siyah ayakkabımı giyiyorum artık.
.
her zaman çıktığım o devasa metro istasyonunda yolumu kaybettim. ilk kez. her şey birbirine girdi sanki. zaman, mekan, insanlar, düşünceler. bir an kaybolduğumu düşündüm ciddi ciddi. ilginç olan bu his hoşuma gitti. sonra rastgele bir çıkış numarası seçip oradan çıktım. yanlıştı. ama güzeldi.
.

geçenlerde tesadüfen, doğrusu sırf kapak ismini sevdiğim için aldığım ve bir sürü kadın hikayesinden oluşan melisa kesmez'in "atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz" kitabını okudum. altını çizdiğim yerler oldu. güldüğüm, hüzünlendiğim yerler de. sahici bir dili vardı. bütün kahramanları kadınlar olsa da etraflarına bir yerde ben de vardım sanki. o filmin içindeydim yani.
son tahlilde sevdim bu öyküleri, kitabı. diğer kitaplarını da merak ettim ama şimdi atları serbest bırakma zamanı..
.
ne vakittir zarifoğlu okumamıştım. herhangi bir sayfasından üç beş cümle okumak için elime aldım. içinden babam çıktı! bir kaç fotoğraf düştü yaprakların arasından. üçünde de babam vardı. ilki, emekli olduğunda iş yerinde çekilmiş bir fotoğrafı. bir masaya oturtmuşlar. yakınında kimse yok. adeta bundan sonra tek başınasın der gibi. sağında ve solunda iki vazo, rengarenk çiçekler. koyu kahverengi bir takım elbise ile mutlulukla hüzün arası bir bakış göndermiş zamana. ikinci fotoğrafta ben de varım. biraderim ve o vakitler asker olan ahmet abi. kahverengi bir pantolon var yine üzerinde. bu kez gülüyor. sanırım mutlu. ve üçüncü fotoğrafta hafız'ın babası mehmet amca ile kütüphane dediğimiz eski tip bir çek yata oturmuş çay içiyorlar. bisiklete yaka, kahverengi bir kazak var üzerinde. kış ya da sonbaharın sonları olsa gerek. ama güldüklerine göre keyifleri yerinde olsa gerek. kim bilir kaçıncı çayını içiyor elinde tuttuğu ince belliyle?
.
pomme - j'suis pas dupe

12.05.2019

gıda

pazar şeysi..
ben çok seviyorum.
aklıma geldikçe de açıp açıp dinliyorum.
siz de sevin canım insanlar.
.



.
eleni karaindrou - eternity and a day

11.05.2019

asansör

sabah. 05:57. uykudan yeni uyandım. doğrusu uyandırıldım. ve yüzümü yıkamadan hatta ilk kez müzik olmadan bir yazı yazıyorum. çünkü bu yazıyı asansör zoruyla yazıyorum sevgili kardeşlerim. abilerim. ablalarım.
en iyisi hikayeyi baştan anlatmak. nasılsa uyku piç oldu bir kere...
1999 yazında vatani görevimi tamamladıktan sonra idealleri olan her türk genci gibi ben de taşı ve toprağı altın olan bu mega kente geldim. amacım; ilk bir kaç sene istanbul’da orta sıralarda tutunmak, sonra şampiyon olup avrupa’ya açılmaktı. istanbul’a karşı boş değildim. filmlerden izlediğimin ve kitaplardan okuduğumun üstüne sağolsun istanbul’un hoyratlığını, insan öğüten bir şehir olduğunu anlatan, öğüt veren bir iki de büyüğümüz vardı. bu yüzden istanbul niyetimi anlamasın diye şehre haydarpaşa garından giriş yapmadım. hayır esenler’den de girmedim. uçak zaten pahalıydı o zamanlar. otobüsle körfez’e kadar gelip oradan otostop yaptım maltepe’ye kadar. ilk zamanlar çok zorlandım elbette. insanları, hayvanları ve dahi vasıtaları bile bir garipti bu koca şehirin. hepsi ayrı telden çalıyordu. neyse mevzudan uzaklaşmayalım. istanbul’da tutunduk tutunmasına ama avrupa’ya açılamadık. orta sıra insanı olarak ne şişimiz ne de kebabımız yandı. ne uzadık, ne kısaldık. işe gittim. eve döndüm. hiç haz etmediğim kalabalığına pek karışmadım. yirmi senede beş ev değiştirdim bu yedi tepeli şehirde. biri hariç hepsinde de en üst katı tercih ettim. çünkü ve zira; beynimin içinde koşan veletler, manasızca gart gurt sağa sola çekilen sandalyeler, kanepeler ve evin içinde topuklu veya topuksuz terliklerle şıppıdı şıppıdı gezmeler yoğurdu üfleyerek yedirtti. yediden aşağı olmamak kaydıyla yukarıları tercih ettim hep. insanlardan uzak, allah’a yakın olma hasleti de diyebiliriz buna. yukarılar iyi hoş, havadar ve bazen manzaradar olmasına rağmen tek ve en büyük kötülüğü asansörün makine dairesine yakın olmasıydı. hele ki şimdi ki gibi, 10 kat ve her katta 4 daireden 40 haneli bir köyde yaşıyorsan girenin çıkanın, inenin binenin haddi, hesabı, saati ve dakikası belli olmuyordu. bütün bunların üstüne bir de bizim asansörler benzerlerinin üç misli gürültülü olunca derin uykulardan uyanmamanın imkanı yoktu. bir kalkışı var sanki ramazan topu patlıyor. fakat en kötüsü de duruşu, duruşunu hiç sormayın kardeşlerim. sanırsın ki deniz kurdu bir tatbikatı bizim apartmanda yapılıyor. öyle seri patlamalar! elbette, gün içinde hayatın ve televizyon yayınlarının olağan akışında diğer seslerle harman olup alışıyorsun bu gürültüye. ama ve lakin; gecenin köründe, sabahın ayazında en tatlı rüyalardan seni uyandırması yok mu? işte o çok koyuyor. o çok kötü oluyor. hayır bir kerede en dehşetli, en cedit kabusta uyandırsa amenna. ama ve sanki en güzel duygularımın ve hayallerimin katili olarak icat edilmiş bu gavur makinası. zaten uyandıktan sonra da bir daha uyumak ne mümkün. makine dairesinin bütün sesleri. asansör aksamının aralarında yaptıkları tüm dedikoduları duyuyorsun. mır mır mır, gıy gıy gıy; yok efendim fren tertibatı ile redüktör kavga etmiş, tahrik kasnağı çelik halatı aldatmış, asansör kabini 5.kat kapısına küsmüş vb bir sürü gereksiz ayrıntı. 
bu sabah da işte son yüzyılın en güzel rüyasındaydım. leyla ile endülüs’ün portakal çiçeği kokulu dar sokaklarında, o önde ben arkada denize doğru yürüyoruz. elini uzatmış bana dünyanın en güzel gülümsemesiyle; “gel bak seni nereye götüreceğim” diyor.


tam elimi uzattım, elini tutacağım. 
güm! 
şerefsiz asansör devreye girdi. ramazan topunu erken patlattı. sıçrayarak uyandım. ilk şoku atlattıktan sonra saate baktım. daha beş kırkbeş. bu saatte nereye gider ki insan? üzerine fazla düşünmedim. zira endülüs’te sevgilim bekliyordu. gözlerimi ve bütün kapıları kapadım sımsıkı. yorganı da çektim üstüme. lakin canavar uyanmıştı bir kere. aşağı yukarı. gacur gucur, tak tuk, mır mır gıy gıy bir kaç kez indi çıktı büyük gürültüyle. oh tamam gittiler demeye kalmadı bir teyze sesi aşağılardan aşağılardan;
evladım bir şeyini unutma sakın. biletini yanına aldın mı? telefonun yanında mı? gidince mutlaka ara emi? beni merakta koyma sakın. dikkat et kendine. dışarılarda bir şey yiyip içme sakın. ilaçlarını zamanında iç. inince beni mutlaka ara. merak ediyorum sonra. ha bak montunu unutuyordun az daha. al şunu sırtına üşüteceksin. hadi selametle. güle güle git güle güle gel evladım. yolun açık olsun
allahaısmarladık anne” dedi kırk beş yaşlarında basbariton bir insan evladı. pat diye kapandı bir otomobil kapısı. ardından hırıltılı bir motor sesi ve hemen akabinde foşuuuurt diye bir ses. teyzem senin allah iyiliğini versin emi. karga bokunu yemeden nerden aklına geldi bir kova su dökmek, hadi aklına geldi nasıl taşıdın o koca kovayı. pencereye koştum, baktım vallahi. hem siz kova dediğime bakmayın sevgili kardeşlerim. kazan kazan. bütün apartmana yetecek yemek yapılır içinde. kolunda bacağında kireçlenme çıkmasın teyzem! sen beni yarimden aldın allah da senin....
iyiliğini versin.
hadi selametle!
ben şimdi seyahate çıkıyorum endülüs semalarına doğru.
bekle beni leyla! bekle..
.
mesto - leyla
.
fotoğraf : www.today.com

5.05.2019

küfür


bir adada yaşamak hayalim oldu hep. adada yaşamak değil ama adalar’ın tam karşısında yaşamak nasip oldu bir kaç yıldır. balkona çıktığım her sabah burgazada’yı görüyorum tam karşımda. doğrusu bu ya; hepsini değil de yarısını görüyorum burgaz’ın. çünkü ve zira; istanbul’u piç eden o şekilsiz, iğrenç binalardan ikisi adanın tamamını görmeme engel oluyor. bir küfür gibi göğe yükselen bu binalara izin verenlere, istanbul’u bozanlara önce bir yükseliyorum sonra diyorum allah sizi bildiği gibi yapsın. uğraşamam. çünkü benim daha derin dertlerim var ibrahim. kendi içimde çözüp dışarıya aktarmam gereken sorunlarım. malum dünya ve hatta üçüncü şahıslar için minik benim için devasa dertlerden bahsediyorum. dünyanın yuvarlak olduğunu dönüp dolaşıp aynı derde takıldığım zaman anlıyorum ben. yoksa bana kalsa dünya ne tepsi gibi düz, ne de top gibi yuvarlak. dünya dediğimiz şey sevgili ibrahim; işine gelince düz, işine geldiğinde yuvarlak, bazı üçgen, bazı beşgen olan elastiki, şahsiyetsiz, güvenilmez pezevengin teki afedersin.
neyse dert diyorduk. derman diyorduk. pazar yine. ve hava kapalı. sıkıcı. planlarım vardı. sabah yürüyüşüm. hafız’a kahve sözüm vardı. hepsini iptal ettim. balkona çıktım. karşıya baktım. burgaz’ı yine eksik gördüm. yalan yok mübarek gün küfür ettim. psikolojide yansıtmaymış bunun adı. canımı asıl sıkan şey çünkü burgaz değildi. içeride, derinlerdeydi. belki dedim sana yazarsam geçer. geçmeyecek biliyorum ibrahim. ama yazmam da lazım. yazmasam zira ‘sait faik olabilirim.’ kalemimi yonttum. hafız’dan özür dileyerek bir sade kahve yaptım. nazan’a dur dedim. bugün ahmet kaya günü. müziği açtım. kafamı kaldırdım. burgaz’ı yine göremedim. yine küfür ettim. gökyüzüne baktım. her daim umut veren o mavilik yoktu. edip cansever’e rahmet okudum. beyaz bulutlar. kuşlar da gitmişti. derdim ama benim başka dedim. dışarıda aramamalıydım. bedia ceylan güzelce’nin dün kafa dergisinde okuduğum yazısı geldi aklıma birden. etrafına ve efkarına bakıp derdine derman olsun diye küçük esnaf olmak istiyordu! tıpkı benim sana yazdığım gibi. ya geçerse diye. geçmeyeceğini bile bile. gerçi bedia hanımın derdi gibi ateşli bir aşk hastalığı değildi benimkisi. keşke dedim tek derdim bu olsaydı ve burgaz’ı göremeyince bir daha küfür ettim.
.
ahmet kaya - içimde ölen biri var

4.05.2019

sahilde


.
deniz ve kenarı çok güzel. bu bahar. elbet bu güneş ve bu rüzgar. günahtır belki söylemesi ama bu insanlar yok mu? gürültülerine, hoyratlıklarına tahammül edemiyorum ibrahim. yoksa işte bu adalar. bu martılar çok güzel. bu gökyüzü.
.
yine yeniden sahile inilip “garson 2 çay biri açık” denilecek bir cumartesi. sahile indim. garsona iki çay söyledim. ikisini de kendim içtim.
.
kafa dergisini ilk kez okuyorum. daha yarısındayım. ama ve ne vakittir iktidara geçirmeyi dert edinip edebiyattan vazgeçen ot dergisinden fazla sevdim sanki. buradan yetkililere...
.
yürüme yolunda yürüyen, koşan çocuklarının ardından berkeeee, kağaannn diye çığlık çığlığa çığıran anneler azalarak bitsin ve birileri onlara anlatsın lütfen. çocuk bu düşer, kalkar. sonra yine düşer, yine kalkar. sonra yine.. 
.
bu kez nazan öncel listesi yaptım telefonumda. şimdilik beş şarkı var. ama sayının artmasından endişe ediyorum! sözlerinin ve ritminin öyle hastasıyım ki; 'parti kur, oy verelim' kıvamında seviyorum.   “bana" diyor, "mutlu birini göster alnından öpeyim” diyor.  
.
kıpkırmızı tişörtü, masum yüzü ve kısacık winona ryder saçlarıyla sahilin en güzel kızıydı. yemin ederim.
.
hiç bir fotoğraf, hiç bir resim gözün gördüğü, beynin algıladığı duyguyu ifade edemez. kaşık adası ile burgazada arasındaki boşlukta salınan küçük bir yelkenli ve sanki cetvelle çizilmiş puslu, kalınca bir sarı çizgiden bahsediyorum. eşsiz mavilikte, sarı çizgiye paralel giden teknenin ağır ağır, sanki bir ömrü tamamlar gibi ilerleyişini hangi sanat eserini anlatabilir ibrahim?
.
saatler ilerledikçe, vakit geçtikçe kafileler halinde, ellerinde iğrenç purolarıyla ve evlerinde biriktirdikleri tüm patavatsızlıklarıyla boş masaları bir bir doldurdular. bir karabasan gibi çöktüler güzelim sahile. allah’ın gücüne gitmesin ama onlar varsa ben yokum ibrahim. ben yokum.
.

3.05.2019

by-pass


güzergah dışına çıktık. dar ve şekilsiz sokaklardan içimiz dışımıza vura vura geçtik. yollarından minibüs geçmesine alışık olmayan bir kaç mahalleli arkamızdan el hareketi yaparak söylendi. minibüsün içinde acaba yanlış dolmuşa mı bindim diye tedirgin davrananlarımız oldu. yetinmeyip bunu dillendirenler de oldu. “kaptan yelkenlideğirmen’den gitmiyor mu?” diye sordu orta yaşlı, kavruk, tıknaz bir adam.
hâki tişörtlü, saçsız, çember sakallı kaptanımız açıklama yapma ihtiyacı duydu.
gidiyor sayın abim, pazar trafiğini geçmek için bu sokağa girdim.”  
tıknaz abi ses etmedi bir daha. ses etmeyip pür dikkat konuşmaları dinleyen yanımdaki endişeli teyze derin bir nefes aldı. bir çocuk minibüsün önüne atladı. neyse ki çok hızlı değildik. yol bozuktu. biraz sarsıldık. az savrulduk. ama iyi yaptık. pazar sokağının ve dahi cuma akşamının çıldırtan trafiğini baypas ettik böylece. şoförü takdir ettim. çünkü hepsi cesaret etmiyor buna. güzergah dışında yaşanacak kazanın veya şikayetin cezası ağır. bir bedeli var yani. şoför bunu göze aldı. benim gözümde büyüdü. leyla ile mecnun’un ismail abisine benzeyen bu şoföre bir daha baktım. otuz yaşlarında. parmağında yüzük yok. elinde tespih, yüzünde bir bıkkınlık var. ışıklarda durduğunda gözlerini kısıp uzaklara bakıyor. diğerleri gibi yolcu kapma yarışında değil. belli ki vakit öldürüyor. beşiktaş sarıyer hattında ömür tüketiyor. yolculara karşı mesafeli. mecbur kalmadıkça konuşmuyor. ne çok ağır abi, ne de çok kaypak. parasını uzatamayanları sormuyor mesela iki dakikada bir. ama para üstü almayanları da merak etmiyor. kendi içinde bir denge kurmuş. ama hacıosman yokuşundan bir kurtulamamış hali dikiz aynasındaki gözlerinden okunuyor. belli ki şoförlükteki mahareti hayata sökmemiş. bir baypas da hayata çekememiş. ama eminim bir fırsatını kolluyor. o şansı bulur bulmaz da hayatın vitesini beşe takıp hayallerinin otobanında gaz kesmeden hedefine gidecek. gidemese bile bu yolda ölecek, beşiktaş sarıyer arasında müsait bir yerde değil. hayallerinin umutlarına değdiği bir yerde olacak bu by-pass. en mühimi o bunu biliyor. artık ben de biliyorum.
.
vitaa - sans regrets

1.05.2019

1 mayıs


şarkıdaki gibi milyon şey var aklımda. misal şekersiz içtiğim çayı -bilmediğinden dolayı- her seferinde kaşık ve şekerle getiren garsona şeker kullanmıyorum demek yerine kaşığı ve şekeri bir kenara koyuyorum. ikinci seferinde tam diyecek gibi oluyorum. demiyorum. sanki bir yanım kendisi anlasın istiyor. ya da hiç konuşmak istemiyor.
.
23 nisanda geldiğim deniz kenarına 1 mayısta da geldim. denizler çünkü bayım; benim bayramım.
.
bize hizmet eden kafe çalışanları belki de bugün çalışmadığımız için şanslı olduğumuzu düşünüyorlar. ama kazın ayağı öyle değil sevgili kardeşlerim. hiç öyle değil. zira yusuf gülseçen haklıydı; hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlardı çoğu zaman *
.
bir insan görüyorum bazen. hiç tanımadığım, hayatımda ilk kez gördüğüm belki de bir daha hiç görmeyeceğim, görsem de hatırlamayacağım. işte bu insan çok bir iyi insan diyorum. üç beş saniyede veriyorum bu kararı. ve yanıldığımı hiç düşünmüyorum. az önce misal yine oldu. kızıyla deniz kenarına yürüyordu. çok iyi bir insandı. biliyorum. çünkü hiç yanılmamıştım!
.
martılar toplaşmış kayalıkların üzerine. iki kadın, bir çocuk da pür dikkat onları izliyor. bense hepsini izliyorum. adalar dahil. afrika hariç..
.
sonra bir sade kahve, bir top kek söyledim. garson şaşırdı. "mozaik mi?" dedi. "hayır top kek" dedim. çikolatalı diye de ilave ettim. bu kadar ısrar ettim ama ilk kez deneyeceğim. umarım başarılı olurum!
.
sabah sahile inerken oldukça endişeli ve açıp açmamakta kararsız olan güneş efendi şimdi tüm kararlılığı ve yanıcılığı ile açmış vaziyette. dosta düşmana da ben buradayım mesajımı veriyor. ki mesajı aldık ve bir kez daha bağlılık yemini ettik. güneşsiz olmaz çünkü. 
.
zaman zaman bu koca dünyanın neresine sığamıyorsun diye öz eleştiri getirirken hepi topu bir metrelik masaya sığmak için savaş vermek ayrı bir ironi kendi kişisel tarihimde. öyle ya dünyaya sığamayan adam olarak nasıl sığacaktım. bir el çantası. bir gözlük kılıfı. bir okuma gözlüğü. bir güneş gözlüğü. bir tükenmez kalem. bir kurşun kalem. bir aylık dergi. bir kitap. kahve kupası ile masanın demirbaşları kültablası ile peçetelik. ve bir de ben. sığamadık elbet. ama sonuca çok yaklaştık..
.
sonra beynim bir kısa film çekti.
sekiz yaşlarında bir çocuk taburede oturan babasının iki omzuna basarak tepesine çıktı. kır saçlı, güneş gözlüklü adam hiç istifini bozmadı. sakince kolasından bir yudum alıp ayağı kalktı ve oğlunun elini tutarak sahil şeridinde beraber uzaklaştılar. tam karşımda bir dondurmacı bembeyaz şemsiyesini açtı. arkasından iki bisikletli geçti. en arkada, kayalıklardan bir martı havalandı. hepsi bir dakika sürmedi. işte bu hayattı.
.
* yeditepe istanbul
.
selda bağcan - öyle bir yerdeyim ki

28.04.2019

karışık

çocuk
üstüne bir şey alsaydın oğlum. bu bahar sıcağına aldanma çarpar adamı” diyor.
25, 30, 40 kaç yaşında olursa olsun evlatlar hala korunup kollanması gereken küçücük bir çocuk anne gözünde ve yüreğinde.
bi’şey olmaz” diyorum ama yaklaşık kırk dakika sonra omzumdan sağıma dönemediğimde rüzgara çarpıldığımı anlıyorum.
25,30,40 kaç yaşında olurlarsa olsunlar. evlatlar hala büyük sözü, anne sözü dinlemeyen birer çocuklar.
.
zaman
duvardaki yahut telefondaki takvime bakmadan anlayamıyorum hangi zamanda olduğumuzu. bir sürü sebebi olabilir. ama ve galiba en mühim nedeni; geleceğe dair bir beklenti ve ümidim olmaması. fena. çok fena..
.
kahve
yine de güzel şeyler yok değil hani. misal, balkona oturup, dünya uyanmamışken daha sabah kahvesi içmek. müzik eşliğinde iki satır bir şeyler karalayabilmek hala.. güzel. çok güzel..
.
pelür
heybeli ve burgazada dünkü gibi net gözükmüyorlar. belli belirsizler. sanki resim defterindeki o hışır hışır, pelür kağıdına benzer, ince bir zarın arkadındaymış gibi silikler. ama orada olduklarından emin olmak güzel. istediğin vakit bir vapura atlayıp gidebileceğini bilmek.
.
broadchurch 
görünüşte bir ada polisiyesi. ama bana kalsa sağlam, çok sağlam bir drama. ve eşssiz manzarasıyla bir pastoral sergi adeta.  hinterland'ı sevenler bunu da çok sevecek. eminim. ben kendim. bir haftada üç sezonu yedim bitirdim. öyle sevdim. bir de dedektif bay hardy'nin yardımcısına millaarr deyişine hasta oldum. evet.
.
bazen
hayat bazen; sallama çay gibidir. sevmezsin ama içmek zorunda kalırsın.
.
çay
normalde ve böyle güzel havalarda insan sevdikleriyle deniz kenarına iner ; "garson, 2 çay. biri açık" der. sonra sigarasından derin bir nefes çeker. ve mühim bir şey söyleyecekmiş uzun uzun, moda'dan bakırköy'e bakar. ama hiç bir şey söylemez. söyleyemez.
  .
leyla
biz çocukken güzeldik leyla. çocukluğumuz çünkü sıcaktı. naifti. sevecendi. tüm yoksulluğumuza ve yoksunluğumuza inat bizi biz yapan değerlerimiz vardı.  oyunlarımız sahiciydi. sevgilerimiz gerçekti. kavgalarımız mertçeydi. dostluklarımız ebediydi. beğenilerimiz samimiydi. biz eskiden diyorum sevgili leyla; çok güzeldik. 
.
istek
renkli bir kart at bana. mekke yahut kudüs şart değil. istanbul içi de olur.

27.04.2019

ayrılıkçeşmesi





yapacak daha iyi bir işim yoktu. sırf istasyonlar daha çabuk bitsin, zaman su gibi akıp gitsin diye yazıyorum şimdi. yazmaya başlamadan evvel biraz metronun televizyonundaki kadayıf böreğinin tarifini izledim. yapacağımdan değil hani. sırf vakit geçsin diye. zaten çok karmaşık geldi. böreği bıraktım. yedişerli koltuktan üç bloktaki yirmibir yolcuya baktım tek tek. çünkü daha iyi işim yoktu. hem salt vakit geçsin diye. onaltısı telefonuyla meşguldü. üçü uyukluyordu. biri boş boş tünelin karanlığına bakıyordu. kalan bir kişi de tuğla kalınlığında bir kitap okuyordu. insanlardan çabuk sıkıldım. halbuki eskiden böyle değildi. saçından başından, kırmızı pabuçlarından türlü hikayeler uydururdum. ama işte bugün tuhaf. sanki nisandan mayısa geçiş sıkıntısı. yahut bir nuri bilge ceylan draması. öyle nötr. öyle vurdumduymaz. müşkülpesent bir cumartesi. ne yapsam olmuyordu.
sonra biraz, boş bakan esmer abi gibi ben de tünelin karanlığında takılı kaldım. oradan da çabuk sıkıldım. kapının üstündeki istasyonları hem sağdan hem soldan iki kez okuyarak bir kez de ezberden saydım. ezberden sayarken iki istasyonda yanılmışım. tekrar saydım. bu kez hepsi doğruydu. baktım ineceğim istasyona daha çok var. kağıdı kalemi çıkardım. yazmaya başladım. 
hayat bazen karışık kurabiye tabağı gibi. biraz tatlı. biraz tuzlu.
bunu metroda yazmadım. köşe bir pastanenin sigara içilen bölümünde ama sigara içmeyerek, metroya yürüyenlere bakarak yazdım. çünkü yapacak daha iyi bir işim yoktu.
.