18.08.2019

kuşlara iyi bakın*


bir kez daha, kafileler halinde gidiyorlar. ama ne güzel göç ediyorlar. döne döne, adeta aşağıda -benim gibi- onları hayranlıkla izleyenlere, bu anları metrelerce aşağıdan ölümsüzleştirmeye çalışanlara reverans yapıyorlar.
defaetle söylemiştim. yine söylüyorum. çünkü ölümüne kıskanıyorum onları. kanatları olduğu için. özgürce uçabildikleri için. bütün okyanusları kucaklayabildikleri için.
.


adalar üzerindeki bu kaçıncı kafile bilmiyorum. ama zarifoğlu gibi hatta hep birlikte içimizden düşünüyormuş gibi sorabiliriz.
nereye gidiyorlar?”
nereye?
bize anlatmak istedikleri nedir? 
bu gel-gitlerden öğrenmemiz gerekenler örneğin?
bulutlara, eşsiz maviliğe erişmek için o şekilsiz, çirkin, insanı boğan gri binaları yükseltmenize hiç gerek yok mu diyorlar mesela. mavi gezegene saldığımız gazların, diktiğimiz betonların sadece insanoğlunu değil tüm canlıları tehdit ettiğini mi söylemek istiyorlar?
nedir, mesele nedir?
 bize öğretmek istedikleri hayatın gizi nedir, nerededir, gittikleri yerde midir?
.
* didem madakl
.

17.08.2019

akşama doğru azalırsa yağmur

beklenen ama aniden bastıran yağmur. ayıptır belki söylemesi ama bir alışverişin merkezinde mahsuruz. düşünmek için değil fakat yazmak için vaktim oldu. şimdi hatırı sayılır bir kalabalık, meşhur bir kahvecinin tahta masalarında oturuyoruz. kimimiz yorgun, kimimiz vurgun. bazılarımız kahve içiyor. bazıları mozaik pasta yiyor. sarışın, kalın siyah çerçeveli gözlüğü olan genç kadın ise hem kahve içip hem börek yemek için dolu olan masayı boşalttı. kendi tepsisini özenle yerleştirdi. belli ki keyif işi yapacak. ama müziği yok. oysa müziksiz olmaz. olmamalı.
az ötede, bir kısım yağmurzede kahvecinin sigara içilen saçağının altına yeni cami'de yem bekleyen kuşlar gibi tünemiş, beyaz dumanlar salıyorlar gökyüzüne.
beride saçlarını topuz yapmış, enine, kırmızı-beyaz-mavi, rengarenk tişörtü olan esmer kadın hararetli bir şekilde telefonla konuşuyor. karşısındaki sakallı adam tüm dikkatiyle onu dinliyor. ama ve sanki birazdan ilan-ı aşk edecek de söyleyeceklerini zihninde toparlamaya çalışır gibi. öyle dikkatli. bir yandan öyle tedirgin.
sol çaprazımda bir oğlan çocuğu, sevinçle ve işaret parmağıyla annesine beni gösteriyor. galiba gözlüğümü. eski istanbul insanları gibi gülümsüyoruz karşılıklı. sonra ve hemen yanımdaki beyzbol şapkalı abi koca avm'ye sığamadı bir türlü. hart hart tahta sandalyeleri çekiyor. bir çekti. ters baktım. anlamadı. iki çekti. kaşlarımı çattım. görmezlikten geldi. eh artık üçüncü çekişte günah benden gitti. dayanamadım.
"o sandalyeyi kaldırmadan, bir daha çekersen seni o sandalyeyle öldürürüm!"
demedim tabi öyle bir şey. zaten bir daha da çekmedi adamcağız. hem ben öyle bir insan mıyım sevgilim? teessüf ederim.
.

kulağımdaki müzikler bir bir değişirken etrafa daha geniş açıdan bakıyorum.
sanki zaman durmuş. yahut büyük bir felaket olmuş da bir grup insan kocaman bir fanusun içine sıkışmış gibiyiz. hareketlerimiz her zamankinden daha yavaş. büyük şehirde, büyük bir alışveriş merkezindeyiz ama telaş yok. koşturmaca yok. sanki rüyada gibiyim. 
öte yandan umursamaz olanlar normal yaşamına devam ediyor, çay kahve içiyor. endişesini her daim cebinde taşıyanlar neredeyse iki saattir dinmeyen yağmuru giriş kapısının önünde düşünceli gözlerle izliyorlar. aşıklar el ele, göz göze koridorlarda volta atıyor. bazıları üst katta yağmurdan habersiz yemek yiyor. romantik gerilim filmi gibiyiz.
.
yağmur az önce dindi. taksi bulamayanlar taksi bulmaya başladı. arabası olanlar, arabalarına gidebildi. kahveci dükkanı, festivali sona eren şehrin öksüzlüğüne ve eski sıradanlığına kavuştu. şimdi işte; bir kaç kahve bağımlısı ve benim gibi tembel, rehavet insan kaldı burada. şu noktayı koyduktan biraz sonra ben de terk edeceğim burayı. nokta.
.

14.08.2019

ah o gemi


çok uzaklarda, bir gemi görüyorum. kınalıada açıklarında seyreden bir şehir hatları vapuru. yani öyle olmalı. çünkü ben miyopum sevgilim. ama şimdi mevzu bu değil. asıl söylemek istediğim; ‘ahh o gemide ben de olsaydım.’ ve o gemi önce kadıköy’e, oradan sirkeciye değil de çanakkale boğazından firar edip yunan adalarına selam verse. adriyatik’e bir bakıp çıksa. sonra da sardunya önünden, cebelitarık içinden atlas okyanusu’na açılsa. hepsinden mühimi; o geminin kaptanı ben, tek yolcusu da sen olsan. ne güzel olurdu? ne güzel..
.
sade - the big unknown

13.08.2019

özgürlük


çok kahrımı çekti. yaz demeden, kış demeden, yağmur çamur dinlemeden kimseye anlatmadığım onlarca derdimi yalnız o dinledi. içmeyi bir türlü beceremediğim sigaranın dumanına sadece o katlandı. etrafımda kimse kalmadığında bir tek o teselli etti beni. yoluma yoldaş, kışıma yorgan oldu. şimdi işte bir bayram sabahında, tam iki yıl sonra özgürlük parkındayım. hiç bir yere sığamadığım, gidecek bir yer bulamadığım yapış yapış istanbul ağustosunda yine o kucak açtı. pek çok şey gibi burası da değişmiş. öyle ya; değişmeyen tek şey değişimdi. hayatın bizatihi kendisi değişmekti. yıldan aya, haftadan güne, saatten dakikaya, saniyeden saliseye. her şey çok çabuk değişiyor. bir saniye önceki benle sonraki ben bir olmuyoruz.
.

marmaray’a ilk kez bugün bindim. tavandaki mekanik ses göztepe dediğinde irkildim. çünkü iki çok mühim anım vardı bu istasyonla ilgili. anonsu duyar duymaz huysuz bir kısrak gibi kıpırdandım oturduğum yerde. telaşlandığımı gören yanımdaki abi; “göztepe” dedi. değişikliklerden mi yoksa anılarımdaki silik izlerden mi bilmiyorum kıpraşmaya devam ettim. bunu gören abi “göztepe göztepe” diye ikiledi. “eski istasyon mu?” diye sordum. 
evet” dedi. oysa hiç bir şey eskisi gibi değildi artık. bunu ikimizde biliyorduk. gözlerimden ikna olmadığına kanaat getirmiş olmalı ki bu kez; “bana sor sen. göztepe eski istasyon burası” dedi. uzatmadım. feneryolu’nda indim. eyüppaşa sokağı’na girdim. yolun kenarından ve gölgeden yürüdüm. olanları düşündüm. burada geçen 15 yılımı. hayatımı. ne yaptığımı. bundan sonra ne yapacağımı. işyerindeki mühim analiz toplantılarda olduğu gibi bir sonuca varamadan dağıldım.
.

mekanın tek kafesine yöneldim. suyun kenarında en güzel yerler çoktan tutulmuştu. ortada, etrafı sakin bir masaya oturdum. 66 numara. bu numaradan iyi bir hikaye çıkar aslında diye düşündüm. düşündüğümle kaldım. masama bir tırtıl düştü. davetsiz misafir hoş gelmişti. ama yalnız değildi. etraf tırtıl ordusuyla doluydu. garsona sordum. “bu sene böyle oldu abi” dedi. sonra çay söyledim elindeki menüyü masaya bırakmasına fırsat vermeden.
.

kafeden, kalabalığından çabuk sıkıldım. ucuz amerikan filmlerinden aparma bir hareketle çay ücretinin biraz fazlasını masaya bırakıp çıktım. eskiden parka yürüyerek gidip geldiğim evimin yolunu tuhaf hislerle izledim. kısa bir tereddütten sonra bu kez minibüs caddesine yöneldim. mustafa mazhar bey’de yine gölgeden yürürken, güzel esen, temiz bir pastane gördüm. üstelik köşedeki masası da boştu. yola hakimdi. rüzgarı ağustos normallerinin üstündeydi. diğer kafelerin aksine masalar arasında yirmibin fersah vardı. insanlar dip dibe oturmak zorunda değildi. en çok bu özelliğini sevdim. hem su böreği de fena değildi. ama benim için en önemli kriter olan çayı çok güzeldi. ikinci çayı bile..

12.08.2019

beş vakit - 20

sabah :
zengin adamdan zarar gelmez, fakir adamdan zarar gelir” dedi yanındaki kır saçları alnının üstünden ve kafasının tepesinden açılmış, gözlüklü arkadaşına. “öyle mi?” dedi gözlüklü. berikisi üniversite kürsüsünde ders verir gibi devam etti. “fakir adam kıştır, soğuktur, üşütür insanı. oysa zengin adam, yazdır, sıcaktır.” içimden bu teze katılmadığımı söyledim. otobüsüm gelmeseydi belki dışımdan da söylerdim.
..
.
öğle:
"burası dedi tam emekli yeri. sessiz, sakin. çıt çıkmıyor sabah akşam." 
haklıydı. şehrin ortasında, büyük şehrin gürültülü keşmekeşine bulanmamış. saklı bir cennet, adeta çölde bir vahaydı. o şansını kendi yaratanlardandı. marjinaldi. hırslıydı. lise birincisiydi. üniversitede de hayli iyiydi. boşlukları sevmezdi. bir koltuğunda değil iki, üç karpuz birden taşırdı. şimdi işte bu dünya cennetinde mutsuz.
 “niye böyle?” dedi. sustum. çünkü cevabını bilmediğim değil de en çok cevabını bildiğim sorulardan korktum ben. bir kez daha “neden?” diye sordu. yine sustum. uzunca bir süre sonra sadece “babanı aramalısın” dedim. 
ben oradayken aramadı. sonra aradı mı bilmiyorum.
..
.


ikindi:
bayram ve tatil dolayısıyla budanmış bir ağaca dönen şehirde yine de hatırı sayılır bir kalabalığı olan işlek kafelerden birinde gölgeleniyorum. caddede hareket eden araç ve insan sayısı her zamankinden daha az. hani bazen kaptırınca, esen rüzgarın da tesiriyle orta halli bir anadolu şehrinde olduğunu bile hayal ediyor insan.
şehrin bu geçici sakinliğine rağmen düşünüyorum da ; sait faik, günümüz dünyasında ve mesela istanbul’da yaşasıydı. ne yapardı? burada insan ve hikaye çok deyip kalemini yine iştahla mı yontardı. yoksa sokaklarından insan akan bu gürültü şehirden yorulup daha eylül gelmeden ağustosun on ikisinde dökülen yaprak misali erkenden pes mi ederdi? orhan veli ya da? 
ne yaparlardı?
..
.
akşam :
annemle evinin balkonunda benim demlediğim çayı içiyoruz. bana sorarsan süper bir çay. dünyanın en iyi demlenmiş ikinci çayı. çünkü söylemiştim; dünyanın en iyi çayını babam demlerdi. ama işte annem her vakit olduğu gibi bunu da beğenmedi. lafı değiştirdim. akşam sefalarını ve diğer çiçeklerini sordum. gözleri parladı. “hava serinledi. birazdan sulayalım mı?” dedi.  “olur sulayalım” dedim. ama emeğimin peşini de bırakmadım, ekledim. "tamam babam kadar kimse yapamaz ama hadi itiraf et benim çayım da o kadar kötü değil di’migüldü. çok içten güldü. fakat bu kez gözlerinin derinliğindeki hüznünü gizleyemeden güldü. ama çok içten güldü..
.
yatsı :
niye bilmem, zaz’dan  ‘la lune’ şarkısını dinleyerek bu vakti yazmaya çalışıyorum şimdi. elbetteki telefonumdan rastgele seçtiğim ilk parçaydı. sonra değiştirmedim. yineleye bastım. şimdi döne döne zaz söylüyor. la lune mösyö. la lune madam. la lune.
oysa bir vakit şöyle demiştim. yahut bir yerde okumuştum. emin değilim.
keşke hayatımızın da bir pause tuşu olsa. çok bunaldığımızda o tuşa basıp nefeslenebilsek. yeterince güçlü hissettiğimizde de kaldığımız yerden, istediğimiz sorudan yeniden başlayabilsek. ama işte hayat gerçek bir sınavdı. ve dört değil bazen bir yanlış bütün doğruları götürmeye yetiyordu. çünkü feridun abi haklıydı. hep haklıydı. hayat bize şekil yapar, matematik kandırır, sezen hüzünlendirirdi. 
evet..
..
.
.
morcheeba - blood like lemonade

10.08.2019

bu bayram barışır mıyız? - 2

sona doğru yaklaştıkça, -çok muhteşem olmasa da ve hatta biraz acımtrak olduğu halde- başlardaki anlarını, deneyimlerini daha çok özlüyor insan. en azından ben de böyle oluyor. belki fabrika ayarlarım böyleydi ve ben yeni farkına varıyorum. bilemiyorum.
bildiğim; anneme her geldiğimde siyah beyaz fotoğraflarımıza daha çok bakıyorum. 


çocukluğumdan bu yana pek sohbet etmediğim annemle, her gelişimde daha çok sohbet eder buluyorum kendimi. keza annemin her cümlesi, her kelimesi beni çocukluğumun ve ilk gençliğimin bir başka anısına yuvarlıyor her seferinde. biraz kafam gözüm yarılıyor ama değiyor. yirmi beş yıl içinde yaşarken fark etmediğim evimizin küçük detaylarının farkına varıyorum. bu kimi zaman duvardaki bir çatlak olurken kimi zaman da kapının buzlu camındaki desenler oluyor. bazen de güneşin odaya geliş açısı oluyor. bu vakitler, annemin bahçeye ektiği bitkilerin tomurcuklanıp çiçek açması gibi açılıyor tüm algılarım, duyularım. ister istemez o günden bugüne gelinen yoldaki kırılma anlarım, yol ayrımlarım, tereddütlerim, ön yargılarım, heyecan ve coşkularım, korkularım, kararsızlıklarım, ayak diretmelerim, duygusallıklarım, gaddarlıklarım, cahilliklerim, ukalalıklarım ve daha bir sürü şeyim bir hesap cetveli olarak geliyor önüme. o zamanki aklım ve şimdiki aklım. şarkının dediği gibi; ‘konuşsam faydasız ya, ama susamıyorum.’
.
sona doğru yaklaştıkça diyorum kaçırdığı mutluluklara da üzülüyor insan. elinde olmayan kadere sonra. dünya çünkü fani. hayat kısa. kelimeler uzun. bir de şartlar denen o vahim şey. 
ne olurdu sanki zaman ikimiz için ayrı ayrı kırılacağı yerde tek bir noktada kırılsaydı da paralel evrenlere sıkışıp kalmasaydık. benim mars’lı tecrübelerim. senin venüs’lü sezgilerin. dünya bizim etrafımızı değil de biz dünyayı dolaşsaydık. homeros’un ilyada’sına karşılık, iki kişilik deliliğimiz. eşgalsiz mutluluklarımız.

bu bayram diyorum barışır mıyız?
.


.

4.08.2019

pazar 04.08.2019

pazarın sekiz buçuğunda dört vagon dolusu insan, yerin altında bir bilinmeze gidiyoruz. içinde bulunduğum vagon neredeyse ağzına kadar dolu. tünelin ucundan ne çıkacağını merak eden mülteciler gibiyiz. kimse konuşmuyor. çoğunluk uykulu. hatta yer yer gözleri kapalı. bazıları telefonda oyun oynuyor. üç beş kişi kitap okumaya çalışıyor. mecburiyetleri olmasa ülkenin yüzde sekseninin kıçında pirelerin uçuştuğu, horul horul uyuduğu bu tatil sabahında, ağustos sıcağında kimse yerinden kımıldamazdı eminim. ama işte mecburiyetler. sorumluluklar. arkadaşlıklar. 



.
yaklaşık üç sene önce gençliğinle karşılaşmıştım bu vagonların birinde biliyorsun. acaba yaşlılığına ne vakit tesadüf ederim, bilmiyorum. ama bildiğim ‘ne güzel yaş alırsın sen?*’
.
büyükçe bir meydana konuşlanmış kafede hafız’ı bekliyorum. söylemiştim; randevularıma erken gelme hastalığım var. şikayetçi değilim ama. dünkü cehenneme göre daha az güneşli, bol rüzgarlı bugün hava. hatta ufaktan yağmur da çiseliyor. öyle bir kaç dakikalık bahtiyarlık. rüzgar kulağımdaki şarkıyla birlik olup ruhumu yine uzak diyarlara uçuruyor. hiç bilmediğim, görmediğim hayallerle tanıştırıyor. misal hep tren yolculuğu dedik de bir mavi yolculuk hayal etmedik seninle. şimdi işte, ben ikimizin yerine o hayalin içindeyim. denize açılmışız. ama kıyıda bembeyaz evler de seçiliyor. ben diyeyim yunan adaları, sen endülüs. geminin ucunda öylece duruyoruz. konuşmuyoruz. bir oyun tutturmuş gidiyoruz. iyot kokusu ile birlikte aşkımızı içimize çekiyoruz. sonra yüzümüze çarpan su damlalarından oluşan mutluluklarımızı birleştirip tekrar denize salıyoruz. sonra yeniden tuzlu su parçacıkları. sonra yine özgürlük. sonra hafız’ın kart sesi.. selimmm. selimmm.
.
“vay ihtiyar kurt” dedi kucaklaştık. bilinçli bir hitap değildi. kurtluk, aslanlık. hafız böyledir. o an aklına eseni söyler. bugün kurt, yarın kartal, ertesi gün tavşan oluruz. ben alışkındım da toplum buna hazır değildi. hafız’ın bu destursuz girizgahından sonra ön taraftaki pazar kahvaltıcılarından bir kaç tanesinin boyunlarını geri esnettiklerini gördüm. gülümsemekle yetindim. biri gülümsedi. kaçak bakış atan diğer ikisi hiç bir şey olmamış gibi önlerindeki serpme kahvaltılarına döndü.
anlatacaklarımız birikmiş. eski ve yeni anılar birbirine karıştı. sonra içtiğimiz çaylar kana. seviyordum bu deli dolu adamı. fiko’yu da unutmadık. amanoslar’a canlı bağlandık. sonra ve her zamanki gibi dağıldık..
.
dönüş yolculuğunda, acıbadem’de iki sevgili tahteravalliye biner gibi karşılıklı oturmuşlar. yüz yüze. ama gözleri çok uzaklarda. can yücel’in iki insan arasındaki mesafesi gibi araları. birbirine yakınlar ama çok da uzaklar aynı zamanda. erkeğin sırtını görüyorum. kamburundan üzgün olduğunu anlıyorum. kadının ise yüzü net görünüyor. güzel. duru. ama hüzün bir yüze nasıl yakışıyorsa öyle güzel. aracımız hareket ederken, onlar hala uzaklara bakıyorlardı. aralarındaki buhranı tez vakit atlatmalarını diledim nazan öncel; ‘bu kaçıncı bahar’ı söylerken.
.
şimdi, balkona oturmuş sadık yarim adalar’a bakarak yaşadıklarımı tarihe not düşüyorum. peki ama niçin? onlarca cevap üretebilirim bu soruya. ama ve sanırım tek bir cevap kafi; unutmamak için...
..
.



3.08.2019

ağustos, mutluluk ve anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar

yalan yok! gece, melek ve bizim çocuklar gibi afili bir başlık olsun istedim yukarıda. ama işte bu kadar oldu. sorun mu? değil. peki o halde sorun ne? işte onu bilmiyorum sevgili viktor. doğrusu bir fikrim var ama emin değilim. zihnim ayrı, kalbim ayrı oyun oynuyor zira bu aralar. hani çoook eskiden, banliyö trenleri varken, marmaray yokken, haydarpaşa hala istasyonken ve işe trenle gidip gelirken, her sabah ama her sabah pendik’i geçip denizi görmeden bir inşaat levhasına kıpkırmızı boyayla yazılmış “alem göt olmuş” sloganını gördüğümü yazmıştım. işte içim dışım, zihnim ve kalbim o “alem” gibi olmuş bana oyun oynuyor canım viktor. ağustos neminde yapmayın oğlum diyorum. dinlemiyor ibneler. sağlı sollu, içeriden ve dışarıdan, yetmiyor rüyalarımda bile saldırıyorlar.  o da yetmiyor küçük meseleleri kendime hem dert hem yük ediniyorum. oysa doktor richard abimiz; “küçük şeyleri dert etmeyin. hepsi de küçük şeylerdir.” der her zaman. ama ben sanki derinlerde, çok derinlerdeki başka bir mutsuzluğumu ve huysuzluğumu gizlemek, bastırmak istercesine cuma günü işyerinde yaşadığım kıçı kırık, yüzeysel bir tartışmayı dert ediniyorum şu saatlerde.


içimdeki buhran geçsin diye sahile iniyorum, esen tatlı yaz rüzgarlarına rağmen geçmiyor. adaların arkasını kaplayan sis yığınına ve masmavi denize odaklanıyorum. sisler arasından çıkan gemi ve motorları saydığım halde yine geçmiyor sıkıntım. yorgunluk kahvesi. bir tutam müzik. bir kaç pragraf cümle okumak.. yok hala kafam ve içim yerli yerinde değil. tam o sırada ıssız arıyor. karşıya geçelim diyor. kabul etmiyorum. sahilde yalnız ne yapıyorsun oğlum diyor. anlamıyor. yalnızlıktan nefret eder. tadını alsa en çok o sevecek. ama bilmiyor. “ben de sıkıldım zaten eve dönüyorum” dedim. dediğimi de yaptım. kendi çayımı kendim gibi değil bu kez babam gibi demledim. biraz babamı özledim. biraz eski günleri. çayla birlikte uzun zaman sonra ilk kez bir film izledim. iki saat on dakika sürdü. fena değildi. buram buram yavşak israil propagandası koksa da sıkılmadan izledim. sonundaki müziği de çok sevdim. akşama belki bir tane daha hatta belki gece bir tane daha film izlerim. eski alışkanlıklarımı diyorum böyle tekrarlarla belki geri kazanırım. yarın da hafız’la buluşacağım. altı ay sonra ilk kez. oysa bir, en fazla bir buçuk ay uzardı abisi fikoyla birlikte buluşmalarımız. aylardır hücrelerimi saran şu atalet duygusundan kurtulursam belki ağustosla da baş edebilirim hem. ama işte özlemlerimle nasıl başa çıkabilirim bak onu bilmiyorum sevgili viktor. onu çünkü hiç bilmiyorum. ama işte şu yazı çizi işleri var ya bir kaç saatliğine de olsa ayağını ve ruhunu yerden kesiyor insanın. bu dünyadan alıp orta dünyaya, oradan kış tepesine ve nihayet hep hayalini kurduğum; yeşilin her tonunun, eşsiz maviliğe hem dik hem paralel uzandığı, etrafta klmsenin olmadığı, sadece dalga seslerinin duyulduğu, bu dünyadaki cennetime götürüyor. elbet anlamını bile bilmeden sevdiğimiz şarkılar eşliğinde. ama ve oysa daha gitmediğim, görmediğim nice yerler var benim. üstelik gitmesem de görmesem de çok seveceğimden emin olduğum. misal daha dün, yıllar sonra beni facebooktan bulup arkadaşlığımızı tekrar harlandıran arkadaşım gökçeada’yı öyle bir anlattı ki az daha kaza yapıyordum. çünkü cuma akşamıydı. istanbul ve trafiği çılgın atıyordu her zaman ki gibi. kaderime yahut cesaretsizliğime ve bahanelerime söverken kırmızı yanmış. öndeki mercedese vurmama ramak kala durdum. kerem dedim lütfen bu bahsi kapatalım. yoksa benim ayarlarım bozuluyor. çıplak vatandaş gibi arabayı bırakıp asfalt ortasında koşasım geliyor dedim. güldü, dalga geçti pezevenk. “ooo dedi sen asıl eylül’de göreceksin oraları. tam senin istediğin kıvama geliyor. hem daha bunun bozcaada’sı, datça’sı, kaş’ı var” dediğini hatırlıyorum en son. kendime geldiğimde nasıl becerdiysem benzinliğe çekmişim arabayı. ve içeride son ses amy winehouse çalıyordu. hemen sonra zarifoğlu düştü aklıma, onun gibi mutluluk üzerine bir cümle söylemeyi düşündüm. bulamadım.
.

25.07.2019

hasta siempre - 4

çok uzun zamandır hastane bahçesinde bekliyorum. çünkü tüm randevularıma erken, çok erken gelmek gibi bir hastalığım var sevgilim. ne vakit, nereden veyahut kimden bulaştı bilemiyorum. ama işte huy. bilirsin. çıkmıyor candan önce. hem can demişken ve hastanede beklerken necip fazıl’ın şiiri düşüyor durduk yere aklıma. gelme artık neye yarar diyor ya üstad:
geçti istemem gelmeni
yokluğunda buldum seni
bırak vehminde gölgeni
gelme, artık neye yarar
..
diyor ya böyle. çok dokunuyor bazen. bilmiyorsun. lakin üstad gibi keskin ve güçlü değilim ben sevgilim. o yüzden sen gel. hatta bir sezen şarkısına bin de gel. benimle baharı kutlamaya gel mesela. ya da ve yağmur sonrası açan bulutların kararlılığında gel. üstad kusura bakmasın. ama sen gel. terliklerinle gel. mecnun hırkanla gel. dünyayı durduran gülüşlerinle gel. ama bak mutlaka gel. ben bekliyorum seni. ben zaten hep beklerim. iyot kokan adamların geçtiği yollarda beklerim misal. yahut deniz kenarında günlük son konuşmalarını yapan martıların önünde beklerim. olur olmaz kornaya basan şoförlerin yanında da beklerim. sonra esen yaz rüzgarının kulağımda çalan şarkıya bulandığı huzura beş kala vakitlerinde beklerim. ve nihayet selvi ağacından koluma düşen uğur böceği ile birlikte beklerim. yeter ki diyorum sen gel. çünkü ben..
.


kırk üç dakikadır bekliyorum. oysa randevuma daha yarım saat var. güneş yok. hafiften rüzgar var. çok sıcak değil. soğuk da değil. insanlar geçiyor sürekli etrafımdan. sağlıklı, sağlıksız insanlar. uzun boylu, kısa boylu, esmer ve beyaz tenli insanlar. yaşlı ve genç insanlar. bazen arabalar ve hastanenin kadrolu kedileri ara sıra. her şey, herkes hareket halinde. yapraklar bile. buna dünya dahil, afrika hariç. 
..
şimdi diyorum; laleli’den kabataş’a giden bir tramvayda olsaydık seninle, ne güzel olurdu? hem hayal bu ya ; bakarsın karşı koltukta da cemal süreyya otururdu. üstelik bir kenara fırlattığı ikinci y’si ile. eminim kırmazdı bizi. iki satır bir şey yazardı. ama cansever’i kıskandığım gibi süreya’yı da kıskanırdım böyle güzel yazdığı için. bunu ona da söylerdik. sigarasından bir fırt çektikten sonra gülerdi. gülerdik. sonra ben uyanırım. aklıma gülüşün gelir. sanatçılar’daki yürüyüşün. pervazdaki son bakışın nihayet. işte bütün yoksunluk asıl o zaman başlar, bütün kara parçalarında. afrika dahil değil.
...
neden sonra oturduğum bankıma kırmızı tişörtlü, siyah çantalı bir adam yanaşıyor. bankta yer olmasına rağmen kibarlıktan kırıılıp biraz daha toparlanıyorum. tebessümle teşekkür ediyor bana. tam karşılık verecekken elindeki sigarayı görüyorum ve bilmem kaçıncı sınıf insan yerine koyuyuyorum abiyi. “ o sigarayla oturursanız ben giderim” diyorum açık açık. abi ağzı açık bana bakarken dediğimi de yapıyorum. yirmi metre ötedeki başka bir banka kuruluyorum. ama işte vakit bir türlü geçmek bilmiyor. hal böyleyken nasıl oluyor da hemen teoaman’a bağlıyorum. buna şaşıyorum. çünkü ve gerçekten yıllar ve hayatlar çabuk geçiyor sevgilim. ama ben vazgeçmiyorum. ısrarla bekliyorum. hem de çok uzun zamandır. ben çünkü...
..
sezen aksu - kutlama



21.07.2019

biraz rüzgar esse rahatlayacak ama..

temmuz ve pazar sıkıntısını atmaya çalışan bir grup istanbul insanıyla sahilde oturmuş denize bakıyoruz. en azından ben öyle yapıyorum. yoksa koloni halinde gelip geyiğin dibine vuranlar da var. 0-6 yaş çocuğunu eğlendirmeye çalışan da. prens adalarını yahut martıları izleyenler ve müzik dinleyip kitap okuyan bir kaç kişi sonra. ortak noktamız istanbul’un çıldırtan neminden kaçmamız. bir tutam rüzgar ve aslında huzur arayışımız. yarın çünkü iş günü. prangalı mahkumlar gibi bir çoğumuz sabahın erken saatlerinde yollara düşeceğiz. en mavi yakasından, en beyazına. şimdi biz çalışmak için mi yaşıyoruz. yoksa yaşamak için mi çalışıyoruz? eskihisar ve topçular iskelelerinin hangi kıyıda olduğunu karıştırdığım gibi bu meseleyi de hep karıştırıyorum zira. yıllar önce bu sözü aydın’lı bir arkadaşımdan duymuştum da çok hoşuma gitmişti. o çalışmak için yaşamamız gerektiğini savunuyordu sanırım. yoksa tersi miydi? emin değilim. evvelsi gün izlediğim dizide de (la casa de papel olabilir) yaşamak için ne çok, ne az, gerektiği kadar çalışmak lazım türünden laflar demişti artistin biri. rahmetli sabancı’nın da dediği gibi çalışmaak, çalışmaak, çok çalışmaak. mühim evet. ha yaşamak için, ha çalışmış olmak için. ama aslolan insanın kendine yakışanı giymesi gibi hür ve özgür hissettiği, severek yaptığı bir işte çalışması. ama bak kimse, ‘sevdiğin işi yapamıyorsan yaptığın işi sev’ gibi kitap cümleleriyle gelmesin lütfen. kalbinizi kırarım! ve o yüzden bu bahsi burada kapatalım. hem birbirimizi üzmeyelim. hem zaten mevzu çok derin. 
oysa ben böyle pazar günlerinde hep ayfer tunç’u anarım. çünkü ‘beni’, bizi en iyi o anlıyor. işten önceki son tatil gününü en iyi biçimde değerlendirmeye çalışan, neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye gayret eden, mutlu görünen mutsuz azınlıklarız sonuçta. 


şimdi işte, saatlerin öğleyi vurduğu temmuzun en deli pazarında, dokuz mevcutlu prens adalarının ancak altısını görebiliyoruz. üçü görünmese de orada olduklarını biliyoruz. belki bunun için ve için için seviniyoruz. umudun ve ihtimallerin gücüne inanıyoruz çünkü. bugün olmasa bile belki yarın belki gelecek yıl, belki de üç vakte kadar o adalarda yahut benzerlerinden birinde ömrümüzün kalan kısmını yaşayabilme ihtimalini seviyoruz. seviyorum.
lakin şu an, kuzeyden esecek rüzgarı bekliyoruz godot misali. biraz yağmur da fena olmazdı hani. memleket kurtaranlar, çocuk avutanlar aç karınlarını doyurmaya gittiler. biz kaldık sahilde. biz kimiz? biraz rüzgar, biraz yağmur ama çokça sessizlik ve huzur arayanlarız. biraz rüzgar esse rahatlayacak derneğinin kurucu ve daimi üyeleri. yeryüzüne bir daha gelecek olsak; deniz feneri bekçiliğini, orman yangın gözetmenliğini meslek tercihinde ilk sıraya yazacak olanlar. yaz sıcağında esen bir tutam rüzgarı, dünyalara değişmeyecek olanlar.
ama işte sıcak değil de nem çok fena hafız. nem çok fena..
.
oi va voi - refugee

20.07.2019

merhaba

aşağıda çok fazla gürültü var doktor. gökyüzüne sevdam bundandır. kuşları, bulutları sevmem sonra. uçakları hatta.
ama ve yine de yağmur yağsın isterdim bu sabah*
.


bir vakit instagrama köyümden bir fotoğraf koyup altına ; “bu güzelliği bırakıp istanbul illerinde niye sürünür ki insan” diye ahh etmiştim de “bir yolunu bulun dönmeyin o vakit” demişti değerli bir blogcu. oysa ben sadece gülümseyip şartlar denen o vahim bahanenin ipine sarılmıştım. ki tam üç yıl sonra hala aynı ipe dolanık yaşıyorum. her yaz sabahları yağmur yağsın istiyorum. gürültüden nefret ediyorum. sahilinden geçtim, sade ve küçük kasaba hayalleri kuruyorum. emeklilikte yaşa takılıyorum. bahanelerden tespih yapıyorum. sonra da onları bir bir iyi niyetlerimin yanına asıyorum. iyi niyetlerimin yanına bir bir.
.
şimdi işte istanbul’u benim için çekilir kılan tek yerde, balkondayım. huzur veren bulutları ve onlarla adeta raks eden martıları, tarifeli uçakları izleyip düşüncelere dalıyorum. şansım yaver gidip lodos denizin üstündeki pusu dağıtırsa uzaktan da olsa marmara denizini ve adaların bir köşesini görüyorum. güneşin batışını da izliyorum elbet. üstüne ahmet kaya dinleyip hüzünlerime hüzün katıyorum. sonra vakit akşam da olsa yağmur yağsın istiyorum yine.
.
bazen de bir şarkıya takılıp kalıyorum. ama öyle böyle değil. günde üç öğün, beş vakit, çalışırken, dinlenirken, arabada, vapurda, kitap okurken, -şimdi olduğu gibi- yazarken, yağmur yağıp güneş açarken, bulmaca çözerken, çöpü dışarı çıkarırken, tıraş olurken, dolmuşta para üstü uzatırken, markette alışveriş yaparken, balkonda kuşları izlerken sadece ve defalarca hep aynı şarkıyı dinliyorum. soluduğum hava, içtiğim su oluyor bu şarkı. ama işte sonunda abdülhak şinasi hisar beyfendi haklı çıkıyor. çünkü insanoğlu değişiyor. günler hatta haftalar boyu ayıla bayıla dinlediğim şarkı önce yeni şarkılar arasında gittikçe daha az dinlenilir oluyor ve sonra kayboluyor. aylar sonra rastladığında da gayet sıradan, olmasa da olurmuş kabilinden geliyor bazıları. o vakitler ne yaşıyormuşum da böyle histerik biçimde dinlemişim oluyor. işte böyle zamanlarda abdülhak şinasi gelir aklıma. fahimbey ve biz romanında “insanoğlu değil yıllar geçtikçe, günden güne, saatten saate değişir.” diyordu. galiba böyle bir şeydi yaşadığım. galiba..
.
bu arada cemal süreya’nın on üç gün mektuplarını yeniden okuyorum. doğrusu; altını çizdiğim satırlarını okuyorum bir bir. o kadar çok çizmişim ki akşam bitiremedim. sabah kaldığım yerden devam ediyorum. belki diyorum bir gün oturup gerçek bir mektup yazarım. sakıncasız, düşüncesiz. kalpten kağıda. içeriden dışarıya. belki bir gün. ama bugün değil..
.
son tahlilde; aşağısı diyorum doktor çok kalabalık ve sıcak. yağmur yağsa bu sabah, ne güzel olur. hem ne güzel..

18.07.2019

18 temmuz


iş için bile olsa mesai saatlerinde dışarıda olmak çok güzel. ama biraz hüzünlü sevgilim. çünkü bu güzel havalar, en çok yokluğunla mahvediyor beni. orhan veli’ye rahmet okutuyor. tütüne alışılıyor da istifa etmek günümüz kapitalizmde geçer akçe değil maalesef. ama bak nazan öncel’i en çok böyle havalarda dinliyorum. onlarca vapur, bulut ve martı fotoğrafı çekiyorum sonra. uzak düşüncelere de dalıyorum. orta son çocukluğuma kadar gidiyorum mesela. ama ve yine de as'lolan bir resim. resmin. o da yüzüme bakmıyor.
.
şimdi işte bir vapurun ön tarafında rüzgara karşı don kişot gibiyim. temmuzda üşüyorum desem yalan söylemiş olmam. iki üç kişiyiz. tavanından paslı teneke parçaları düşen vapurda. inatçıyız. ayrılmıyoruz. kadıköy’den karaköy’e yüzmüyor, adeta uçuyoruz. şairin söylediği gibi mutsuz ama bahtiyarız sevgilim*
.

devletin resmi rengi olan gri duvarlar arasında yirmi üç dakika bekledim. memure hanım yemekten dönmemiş. vatandaşız. bekleriz. neden sonra danışmadaki kır saçlı abi; ferhunde hanımın yerine teşrif ettiğini ve on yedinci katta beni beklediğini salık buyurdu. çıktım. odası dağınıkmış. toplantı salonuna davet etti. çay söyledi. istemedim. önceki bayat çaylarından tecrübeliydim çünkü. yoksa benim hayati sıvım elbetteki çay.
"hemen çıkmam lazım. eksik evraklar burada, imza atıp gideyim" dedim.
kahve diye ısrar etti devlet geleneklerine aykırı bir biçimde. o vakit sütsüz olsun dedim. türk kahvesini kastettim dedi.
"neden anlaşamadığımız ve altıncı kez buraya gelişimin sebebi şimdi belli oldu" dedim. boşboğazlık ettim. ferhunde hanım ise tam tersi, aylardır bu salak esprimi bekliyormuş gibi kahkahayı hatta kayışı koyverdi. 17 kat aşağıdaki simitçinin sesini bastırdı. o kadar uzattı ki 112 acil servisi aramayı bile düşündüm. kadının yüzü kıpkırmızı oldu ve artık sessiz kahkaha atmaya başlamıştı ki coldplay imdadıma yetişti. buna cevap vermek zorundayım diyerek açtım telefonumu. ofisten lüzumsuz bir şey için aramışlardı ama ben 3.dünya savaşı çıkmış gibi telaşlı davrandım. ferhunde hanım varsayılan ayarlarına döndü. imzayı atıp kahve alacağım olsun diyerek koşarak ofisinden uzaklaştım.
.

iskelede, geldiğim vapura denk geldim. yine ön tarafa ama bu kez deişiklik olsun diye sol tarafa oturdum. fakat yine aynı kıyıyı izleyerek döndüm. bu tarihi yarımadaya her gelişimde bu sefer kesin her yerini dolaşacağım diyorum. fakat her defasında yeni bir bahane bulup bir an evvel kadıköy’e dönüyorum. yine öyle oldu. bu sefer ki bahanem; sıcak ve temmuzdu. kendim de inanmadım. lakin kayıtlara geçti bir kere. belki de birlikte gezmek için sözleşip gezemeyişimizin bilinçaltı tezahürüdür. kim bilir? ben gerçekten bilmiyorum.
.
* birhan keskin
.
.

15.07.2019

beş vakit - 19

sabah:
ya skiyim otobüsü. bırakın gitsin ya!” diye bağırdı önünde koşan iki kızın peşinden. kızlardan kısa saçlı ve esmer olanı bir an duraksayıp geriye, sarı kafalı arkadaşına baktı. hızlanmadan önce de benimle göz göze geldi. durmadı. uzun saçlı kumral arkadaşının peşinden koşmaya devam etti. bizim sarı kafa da koştu mecbur kalıp. az ilerideki durakta da yaşlı bir amcanın yavaş hareket etmesinin yardımıyla yakaladılar otobüsü....
hepsi bu.
ne onlar benim bu yazdıklarımdan ve onların sinkaflı diyaloglarına şahit olduğumdan haberdarlar (belki esmer kız) ne de ben onların otobüsteki hesaplaşmalarından. ama işte kısa hayatlarımızın minik bir anına dokunduk yine de.
..



öğle:
sanki istanbul’un bir yarısı tatile çıkmış gibi değil de dünyanın yüzde sekseni ortadan kaybolmuş gibi. öyle ıssız. öyle sakin bir yeryüzü. iki saniyede bir motorlu taşıtın, motorsuz insanın eksik olmadığı caddede serin rüzgarlar cirit atıyor şimdi. hem ne esmek. mecbur montumun yakalarını biraz daha dikleştiriyorum. döner ekmeğin son lokması ile ayranın son yudumunu denk getirdiğim gibi güneşin ısısı ile rüzgarın serinliğini denkleştirmeye çalışıyorum bu öğle iznimde. ama mümkün olmuyor. ya güneş çok yakıyor. ya rüzgar çok serin esiyor. soluma, varoş kafeye doğru başımı eğiyorum. bir acı kahve teklif ediyorum kendime. lakin kararsız kalıyorum. çünkü beyaz bir kelebek sarı bir papatyaya konuyor o sırada. ve bir çift kuş havalanıyor telaşla. olmamış şey değil. şaşılacak da şey değil ayrıca. doğanın kanunu. kendimce anlam yüklüyorum olanlara. gitmiyorum kahve içmeye. ama biliyorum ki safi üşengeçlikten. bir de sanki rüzgarın etkisi azaldı gibi. azaldı sanki.
..
ikindi:
elimde olmayan şeyleri elimdeymiş gibi göstermeyi sevmiyorum. hani istesem de beceremem zaten. demem o ki bayım; hiç bir zaman iyi bir poker oyuncusu olmadım, olamam. dolambaçlı yollara girmiyorum yani. elimde ne varsa tüm kartlarımı açıyorum. açık. net. şeffaf. adı her neyse o oluyorum. bugün öğleden sonra gelen hizmet sektörü temsilcisi zarif hanımefendiye de öyle oldum.
yekten şunu şöyledim: bana bildiğimiz, klasik  pazarlama taktiklerini, fayda maliyet analizlerinizi yapmayın lütfen. bütçem bu. istediğim şu. olur mu olmaz mı? bunu söyleyin.
inadını, eğitimlerde öğrettikleri ezberlerlerini kırmam kolay olmadı. o santrançtaki bildiği ve en güvendiği hamlesini yaptı yine de.
savunma yerine yine hücum ettim. “ işiniz bu biliyorum ama benim horoz şekerine ihtiyacım var. ne elma şekeri, ne de pamuk şekeri istiyorum. pazarlık amacım da yok. açık konuşacağım sizinle” dedim. konuştum da. sonuçta ikimizde ücretli çalışanız. patronlarımıza daha çok kazandırmak için ego çarpıştırmaya, akıl oyunlarına ihtiyacımız yok. ben dedim sattığınız horoz şekerine en fazla üç otuz para verebilirim diyerek elimi ve tüm kartlarımı açtım. artan maliyetlerden girmek üzereyken elimi bir kez daha açtım ve öne doğru uzattım. olur mu olmaz mı diye tekrar sordum. gülerek elimi sıktı. “maalesef olmaz” dedi. o kahve için ben zahmet edip geldiği için karşılıklı teşekkürleşip görüşmeyi sonlandırdık.
..
akşam:
önce yağmur. sonra güneş. okul öncesi son tatil gününde yıkanmış ilkokul öğrencisi gibi tertemiz oldu istanbul. bütün pisi, sisi ve pusu dağıldı. öyle ki denizi böyle mavi, burgazada’yı böyle canlı görmek çok mümkün olmuyor her zanan. ama işte bugün. bu akşamüstü istanbul başka güzel. adalar bir başka. sen her daim..
..
yatsı:
bir fotoğraf daha buldum. yine zarifoğlu’nun kitabının arasından düştü. tam da babasından aldığı mektuplara öykünürken. peki tamam. babamın olduğu satırlarda yalan söyleyecek değilim. zarifoğlu’nun babasıyla olan mektuplaşmalarını her okuduğumda çok kıskanıyorum. yine kıskandım. şimdi yine onları kıskanırken sanki bir işaret gibi düştü fotoğraf önüme. oysa bütün fotoğrafları albüme kaldırdığımdan emindim. 
seksenlerin sonu yahut doksanların başı olmalı. henüz tadilat aşamasındaki kuruyemişçinin önünde. güneşli bir gün. babamın yanında çocukluk arkadaşım ahmet var. uzun yıllar önce taşınmışlardı mahallemizden. ziyarete gelmiş olmalı. üstünde mont ve kazak var. belliki kış günü. babamda yeşil iş önlüğü. dükkandan fotoğraf için ayrılmış belli. yüzünde bir an önce işe dönme telaşı olsa da içten gülümsemeyi başarmış. iki eli önlüğünün cebinde. gözlerini güneşten sakınmak için biraz kısmış. yaşından genç ve dinamik görünüyor. yakışıklı, otoriter babam benim. ahmet’in iki eli de siyah kotunun ceplerinde. o da samimi. güleç yüzlü. her zamanki gibi. sanırım fotoğrafı çeken benim. ama anımsamıyorum o günü.. 
yalan dünya. yalan zaman. 
bir kez olsun diyorum mektup yazabilseydim. alabilseydim. hiç olmazsa yazarak söyleyebilirdim onu sevdiğimi. çok sevdiğimi...
.


14.07.2019

en verite



bugün bir şarkı dinledim; hayatım gözlerimin önünden geçti. 
çocukluğum
ilk gençliğim
orta yaşım sevgilim
film şeridi gibi
ama çok yavaş
fakat nasıl desem; biraz hüzünlü
biraz eksik
belki olması gerektiği gibi
belki hiç olmamış gibi
halüsinasyonlardan bozma rüyalar içinde
sanki bir şeylerimizi çalar gibi
lakin benliğimizi kutsarcasına
annenin özenle hazırlayıp verdiği salçalı ekmek gibi
hiç bir özel anı atlamadan
anlık sevincin kursakta bıraktığı buruk bir tat gibi
iki halin ortasında yetim kalırcasına
bir şarkı diyorum sevgilim
bu kadar mı...?
.
sersemletir
ilk görüşte aşk gibi
alır ötelere vurur seni
kapıdağı’ndan aşağıya yuvarlar
temmuz cehenneminde rüzgarsız bırakır
sonra sağanak olur yağar, meltem olur eser
damarlarındaki kan gibi tüm benliğini sarar
bir şarkı diyorum..
bu kadar mı?
..
misal bir monet resmi gibi
güzel olur bir şarkı
gökkuşağına serenat yapar notaları
cansever’in şiirlerine canverir 

bir şarkı diyorum sevgilim şimdi
her notası sen olmuş yağıyor üzerime üzerime
yürüyüşün, gülüşün

bir şarkı dinledim bugün
seni özledim.
..

13.07.2019

hasta siempre - 3

benden önceki hasta çıkar çıkmaz, ışıklı tabelada ismimim yanıp sönmesini beklemeden kapısını tıklatıp girdim içeri. “günaydın hocam” dedim. hiç istifini bozmadı. kafasını kaldırmadan, ben odasına girerken yapmakta olduğu işine devam etti. bir önceki hastanın verilerini mahkeme katibi gibi on parmağı ile seri bir şekilde bilgisayarına girdi. yahut haftaya çıkacağı tatilinin rezervasyonunu tamamladı. emin değilim. günahına boynuna artık. ama ben günaydınımın havada asılı kalmasına bozuldum. yalan yok şimdi. yine de belli etmedim. sonuçta türk hekimlerine emanettik. doktor hakları, hipokrat, devlet baba, mhrs, 182 ve nihayet hasta hakları.
yazısına son noktayı koyup enter tuşuna sertçe bastıktan sonra elimde hazır olan ve üşenip de hala yenisini almadığım eski mavi plastik kimliğime uzandı. hemen akabinde de sordu.
-nedir şikayetiniz?
bir bir anlattım şikayetlerimi. o beni tepki vermeden dinlerken ben bir yandan da iki hastane, üç doktordan toparladığım tüm tahlil ve filmlerin olduğu mavi evrak dosyamı çıkardım çantamdan. son çektirdiğim filmi istedi. sonuçlarımı dikkatlice incelerken bir yandan da ‘bu tür vakalara çok sık rastladım, bu da onlardan birisi’ dercesine on saniyede bir hıı, hım, hıı diye ünledi. sonunda haklı çıktım. çok sık karşılaşılan bir durummuş benimkisi. adını da söyledi ama diyemiyorum şimdi. hafızam hala çok iyi iş görse de latincem çok kötü. telaffuzuna bayıldığım latin adlarından biriydi işte. bir iki küçük takviye dışında ilaca da gerek yokmuş zaten. geldikleri gibi gideceklermiş. 
yeni doktorumun baştaki ketum ve ilgisiz tavırlarından eser yoktu şimdi. uyum devresini çabuk atlatmıştık. sorduğum ve hatta sormadığım tüm izahatları bir bir anlattı. devlet hastanesinden ziyade tonlarca para yatırmış olduğum özel bir hastanenin, özel bir hastası gibi hissettim kendimi. haberi olmadan odanın içine doldurduğum baştaki olumsuz düşüncelerimi yine ondan habersiz geri aldım hemen.
kontrol amaçlı tahlilleri yenilememi istedi. not kağıdı bittiği için eski tahlil sonuçlarımın üzerine ilacımın reçete kodunu yazdı. günde bir tane almamı tembihledi. on beş gün sonra tekrar görüşelim dedi. teşekkür edip odanın kapısını açmamla benden sonraki hasta içeri düştü adeta. doktorum en baştaki ketum ve kaynanalar dizisinin asabi tijen hallerine büründü yeniden. 
niiit nitttt beklemesini öğrenemediniz hala diye haykırdı önce. çağırmadan, ekranda adınız yanmadan gelmeyin içeri efendiler diye kükredi ardından.
lafın ucu biraz bana dokunsa da o evreyi çoktan atlatmıştık ve başa dönmeye hiç hazır değildim. içeri düşen hastayı nazikçe dışarı davet ettim. birazdan çağıracak sizi diyerek ikna ettim ve laboratuvara kan vermeye gittim. ikizler burcu doktorum hastayı çağırdı mı ya da ne zaman çağırdı bilmiyorum. 
.

24.06.2019

hasta siempre - 2

gelirken yanımda getirmemi tembihledikleri yarım litre suyla, grinin en karamsar tonuna boyanmış bekleme salonuna girdim. benden önce gelen yedi kişinin oturmadığı kırmızı koltuklardan birine oturdum. kimse konuşmuyordu. ya uykularını alamamışlardı. ya da içinde bulundukları durumu düşünüyorlardı. öylesine hareketsiz, öylesine sabit bakışlarla. bir tek yanımdaki kır saçlı adam telefonuyla oyun oynuyordu.
.
neden sonra lacivert önlüklü, beyaz gözlüklü, ömrünü buralarda tükettiği belli, yorgun ve yaşlı bir kadın adımı okudu. ilkokuldaki gibi “burdaa” diye seslendim. kendisini takip etmemi söyledi. ilaç kokulu duvarlar arasında, pavlov’un köpeğine nazire edercesine peşi sıra adımladım. yolculuğumuz soğuk ve loş bir odada nihayetlendi. beni topal bir koltuğa oturtup bazı direktifler verdi.
"iğneden sonra beş numaralı odaya geç. bir bardak su iç. adın okununcaya kadar orada bekle."
anladım dercesine başımı iki kez öne eğdim. söylediklerini içimden tekrar ettim. iğneyi vurdu. özensizdi. canım acıdı. ama ses etmedim. bu sefer bant da vermediler. pamuğu bastır dediler sadece. bastırdım.
.
beş numaralı odayı bir kaç bakınmadan sonra kolaylıkla buldum. odayı benden önce bulan üç kişinin yanına oturdum. bekleme odasından tanıyordum onları. ama hiç konuşmadık. onlar tembih edilen sularını çoktan içmişlerdi. bende içtim. sonra yine konuşmadık. bir kaç dakika sonra direktör kadını, zamanında gelmediği ve isim okumalarına cevap vermediği için sinirlendiren komik bir abla geldi beş numaralı odaya. bir litrelik suyunun kapağını açmaya çalıştı. açamadı. hamle yaptık yardım etmek için. benden daha yakın olan başka bir abla açtı kapağı. ve ona anlatmaya başladı bizim komik abla.
“ bir buçuk senedir geliyorum. ilaçlar, tahliller, röntgenler, emarlar. bir türlü bulamıyorlar anacım. samatya’ya gönderdiler önce. sonra haseki’ye. bu yaptırdıklarımın hepsini orada da yaptırdım. ilaçlı filmler. kan tahlilleri. her yerde aynısı. yeniden yeniden. böyle böyle öldürecekler beni” dedi. tutamadım kendimi. gayri ihtiyari gülümsedim. baktım suyun kapağını açan yardımcı abla da gülüyor. anlatan abla zaten gülüyor. gülüyoruz dertlenecek halimize..

mithad selimmmm” diye uzaktan seslendi sarı kafalı, lacivert önlüklü teknisyen. bu kez ortaokuldaki gibi “burdayım” dedim.
buyrun” dedi.
buyurdum. çantamı kahverengi koltuğa bırakabileceğimi söyledi. bıraktım. ayakkabılarımı çıkarıp sırt üstü uzanmamı söyledi. uzandım.
kafamı oynatmamam gerekiyormuş. ama gözlerim ve kulaklarım açık. uzaktan ve derinden bir hırıltı sesi geldi önce. matkap gibi. trafo sesi bir de. sonra tepemdeki floresan lambalar. sekizerden dört sıra yapılmış 32 floresan bir kutunun içinde bir yanda. 32 si öte yanda. sağ çaprazımda duvar tipi ama kapalı bir klima. en arkada bir klima daha. kafamın üstünde huniye benzeyen, krem rengi, sivri kısmı bana bakan soğuk bir metal. sanki boğazıma saplayacaklar. öyle tedirginim. öyle savunmasız. ölümcül bir aşka tutulmuşum sanki. makine sesleri bir müddet sonra rutine döndü. kumanda odasından gelen iki kadın sesi var şimdi bu soğuk ve gergin dünyamda. ne dedikleri tam anlaşılmıyor. ama şen ve şuh kahkahaları taptaze. moralleri yerinde. espriler, şakalar, kahkahalar gırla. onlar da haklı tabi. buraya gelen her hastaya ayrı üzülseler üç aya kalmaz verem olurlar. ama ve yine de biraz sessizlik. biraz saygı güzel olurdu. kendimi onların yerinde düşündüm. belki ben coşup eğlenirken de bildiğim yahut bilmediğim yerlerde insanlar acı çekiyordu. adaletsiz dedikleri hayat aslında çok adildi. adaletli olmayan ise insanoğlu sonucuna ulaştığımda müslüm baba’yı duydum. rüya mı görüyordum? matkap sesi. floresanlar. klimalar. konuşan, şakalaşan iki kadının sesi. hepsi tamam. son kez sağ elimle, sağ baldırımı sıktım. hayır, rüya değildi. müslüm gürses’ti. ama şarkıyı çıkaramadım. tam şarkıyı bulacakken lacivert önlüklü, suni sarışın beni içinde bulunduğum tünelden büyük bir gürültüyle çıkardı.
"sonuçlar cuma öğleden sonra" dedi. 
affet’ diye mırıldandım. 

şaşkınlıkla yüzüme bakarak “pardon” dedi.
"teşekkür ederim, iyi günler" dedim gülerek.
bu kez gayri ihtiyari gülümsedi ve "geçmiş olsun" diyerek yolcu etti beni. 
..
.

22.06.2019

hasta siempre - 1

doğuyorlar, büyüyorlar, evlenip çocuk yapıyorlar sonra. ve hastalanıp ölüyorlar. insanlar diyorum niye böyle anne? oyunun sonunda hepimizin gireceği yer santranç torbası değil mi?
hal böyleyken bu kadar şamataya, davula ve zurnaya ve şatafata ne gerek var?
ve ölmek ne garip şey anne?
ahmet kaya dinleyelim mi bugün? baştan sona. ve hatta sondan başa 32 kısım tekmili birden. çünkü bugün haziran şairin dediği gibi. ve bilirsin; haziranda ölmek zor.


.
şimdi işte ben bu naçiz satırları yazarken sokağımızın hemen başında -ki üç bina sonrası- bangır bangır bir orta anadolu davulcusu ile zurnacısı bir tutam serinlik aradığım türk balkonumda kulak zarımı iğfal ediyorlar. kendimi tutamayıp uzanıp kanlıca’nın orta yerine bağırasım geliyor; “alın adetlerinizi de siktir olup köyünüze gidin a.k. köy mü lan burası!” diye haykırasım tutuyor. tam uzanıp bağıracağım. jetonum düşüyor! ama harbi köy lan burası. tabelaya bakıyorum. kadı-köy yazıyor! soldan sağa. yukarıdan aşağı istisnasız hep köy okunuyor. bu ne yaman çelişkidir annem. bu ne yaman çelişki? diyorum ki; ahmet kaya dinleyelim bugün. asıl diyeceğim çünkü bu değil. ama bak üzülmek yok. söz mü? bilirim çok üzüldün babama. ben de çok üzdüm seni. ama bu kez üzülmek yok. hem sen üzülürsen ben üzülürüm. ben üzülürsem sen yine üzülürsün. zaten böyle devam etmez hayat. çünkü insanlar doğarlar, büyürler, evlenip çoluk çocuk sahibi falan olurlar. sonra da hasta olurlar.
..
geçmiş gün şikayetlerim dinmeyince önce özelin sonra devletin doktoruna gittim. parası dışında aralarındaki fark; özelde kan örneği verdikten sonra bantı özelin hemşiresi yapıştırıyor deldiği koluma. devlette ise self-servis. hemşire pamuğu bastırdıktan sonra bantı ağzına sokuyor. "bunu deldiğim yere yapıştır" diyor. ben ise doktoruma “içim yanıyor içim” diyorum. susmuyorum. çünkü sıra bana gelecek. biliyorum! aslında ben hiç bir şey bilmiyorum. o yüzden soruyorum..
içimin sıcaklığı yüzüme vuruyor. gözlerim falan sonra. bir sıcaklık, bir ateş. bir iltihaplanma. santorio abimiz sağolsun ateş ölçeriyle, koltuk altımı ölçüyorum. ama sanki fahrenheitlar yalan söylüyor. bir türlü 36,2 yi geçemiyorum. lakin işte içim yanıyor. içim. kırgınlıklarım oluyor sonra. yazılarımı yazdığım kollarım, düşüncelerimi adımladığım bacaklarım.
doktor yüzüme bakıyor sadece. altın sarısı saçları, zümrüt yeşili gözleriyle. hani doktor hasta ilişkisine zeval gelmeyeceğimi bilsem oracıkta önce bağımsızlığımı, sonra ilan-ı aşkımı açık edeceğim. doktorum durmuyor ama ilk gittiğimde 'önce şu , bu ve o tetkikleri yaptıralım” dediği kan sonuçlarıma bakıyor dikkatle. soruyor sonra; "çarpıntınız oluyor mu? kalbi yorar bu hastalık?"
sizi görür görmez başladı bir çarpıntı diyemiyorum haliyle. "hayır" diyorum önden. fakat ardından ilave ediyorum: "ama ayda bir iki kez rahatsız etmeyecek şekilde oldu" diyorum.
biraz düşünüyor. "şimdi gitmeden şu tetkiki yaptırıp beni mutlaka görün” diyor. belli ki doktor da hemen ayrılmak istemiyor. ama işte hasta-doktor etiği, sonra hipokrat falan. bunları düşünerek yaptırıyorum hayatımın en güzel ikinci ekagesini. ilkini çeyrek asır önce babamla karanlık bir devlet hastanesinde çektirmiştik. babam çünkü çok güzel adamdı. şimdi doktor da güzel. ama işte hipokrat. penceresiz kaldım anne!
.
sonucu alır almaz bir koşu gidiyorum doktora. içerideki hastanın çıkmasını bekliyorum. çıkıyor. destursuz giriyorum. çünkü artık tanıyoruz birbirimizi. kısmetse bu üçüncü buluşmamız. teamül gereği hocam diyorum benden üç beş yaş küçük olsa da. hem aşkın yaşı da yok zaten. “hocam yaptırdım istediğiniz tetkiki” diyorum. sonuç kağıdını zarif eliyle alıp güzel kaşlarını hafif çatıyor. “hmm tahmin ettiğim gibi. bir tık fazla atıyor kalbiniz” diyor anlamadığım iki üç latince kelime eşliğinde. o bilmiyor ama konuşurken ölmeden önce en çok yapmak istediğim şey latince öğrenmek oluyor. bir latince bu kadar mı güzel telaffuz edilir? duvarlar konuşmuyor anne!
.
doktorum önce ilave bir tetkik daha istiyor. randevusu için ana binaya gitmem gerektiğini söylüyor. sonra küçücük, gözleri gibi yemyeşil bir kağıda, şahane el yazısıyla reçetemi yazıp bir anne şefkatinde ilaçlarımı nasıl kullanacağımı anlatıyor. can kulağı ile dinlerken dalmışım.
mithad bey, müsaade ederseniz sıradaki hastamı çağırmak istiyorum” dediği an büyü bozuldu, ayağımdaki spor ayakkabı çarığa dönüştü. aksayarak ve hiç istemeyerek çıktım odasından...

8.06.2019

okul tıraşı

dükkanı pazar sokağının hemen başındaydı berber recep’in. çocukluğumun en dik ve en uzun yokuşunu çıktıktan sonra, iğneci kemal’in evinden sola dönüyorduk her ayın bir ya da ikinci pazarı. ne sabah, ne öğlen, her zaman akşamüstü giderdik. babam, ben ve biraderim. neden akşamüstü bilmem? 
o zamanlar kürt memet’in kahvesine takılırdı babam. sanırım okeyden, elli birden ancak fırsat buluyordu. selamün aleyküm, aleyküm faslından hemen sonra “recep, bizim çocukların saçları yine uzadı. okuldan kızıyorlarmış. her zamanki gibi bi’okul traşı yapıver” derdi babam maltepe sigarasını yakmadan evvel.



berber recep, dondurma kepçelerine benzeyen, elektriksiz ve yağsız, kapı gıcırtısı gibi ses çıkaran el makineleriyle, kafamızı öne yukarı, sağa soka ittirerek üç numara traş ederdi. okul tıraşı dedikleri bildiğin asker tıraşıydı aslında. mahallemizin altındaki levazım bölüğünden çarşı iznine çıkan asker abilerin kafası da öyleydi çünkü. ama dert etmiyorduk çok. başta fiko ve hafız’ınki olmak üzere sınıfın bütün erkekleri aynı kaderi paylaşıyorduk. kızların saçları örgülü, önlükler siyah, yakalar beyaz. ilkokul beşten sonra da lacivert takım elbise ve üniformalar. dışarıdan bakıldığında kim fakir ve kim zengin, kim orta halli belli olmuyordu. fakir ve varlıklıları çok küçük detaylarda, çok dikkatli bakarsan görebiliyordun. dedim ya bunlar dert edilecek şeyler değildi okulda. daha mühim sorunlarımız vardı. misal bir erkeğin en büyük endişesi, ne sözlüye kalkmak, ne matematikten ikmale kalmaktı o günlerde. en korktuğumuz şey müdür muavinin bütün okulun önünde kafamızda tren yolu açmasıydı. bu yüzden o vakitler hayatımda en çok nefret ettiğim şey olsa da okul tıraşını her seferinde hatta çoğu kez zamanından bir iki hafta önce ben hatırlatırdım babama. lakin işte sakınan göze çöp batarmış ya! 
bir keresinde bizimki fener beşiktaş muhabbetinden berber recep’le küstü. onbeş gün konuşmadılar. mahallede şimdiki gibi adımbaşı bulunan berber, kuaför, güzellik salonu, hiç biri yok. serbest piyasa ekonomisi zaten yok. saçlar elvis’in saçları oldu nerdeyse. cavit müdürün x-ray gözlerinden kaçmanın imkanı yok. mayıs ortasında hastayım diye yattım bir hafta evde. gitmedim okula. haftasonu babamla berber recep barışsınlar diye dua ettim. ama nafile. hasta olmadığım da ortaya çıktı. son çare anneme açtım mevzuyu. her ne kadar tahsili olmasa da güngörmüş, maharetli kadındı annem. nice iş teknik ödevinden 10 almışlığı vardı. ben anlatır anlatmaz;  “sen makinenin gözünden getir bakayım makası” dedi. bir bildiği var elbet deyip ikiletmeden koşup singer dikiş makinesinin çekmecesinden kaptığım makası verdim eline. gel dedi benle. ördek yavrusu gibi takip edip yüksek giriş evin balkonuna çıktım peşinden. balkondaki demir ayaklı, kırmızı kadife oturağı olan sandalyeye oturttu beni. sonra beyaz bir çarşafı, boynumdan aşağı üstüme örttü. başladı saçlarımı kısaltmaya. yirmi yirmibeş dakika sonra banyodan getirdiği aynayı yüzüme tuttu. türk filmlerindeki kör adamın, ameliyattan sonra gözündeki sargıların açılıp aynaya baktığı heyecanla baktım ben de.
ilk tepkim; “berber recep’in elinin ayarını s.keyim” oldu. anında enseye tokatı yedim tabi. ama annem berber recepten de lise-üniversite yıllarımın kuaförü ümit’ten de iyi kesmişti saçımı. “kimseye söylemek yok ama” diye tembih etti annem. lakin çocuktuk nihayetinde. anlattım. hafız’la fiko’da yavşadı hemen. fakat annem kabul etmedi. sanki bir hakkı vardı ve onu da benim için kullanmıştı.
.
not: bu sabah okul tıraşı isimli bir filmin varlığından haberim oldu. sonra da iş bu yazı...
.
jill barber - plus bleu que tes yeux

görsel: izleyiciplatformu.com

7.06.2019

serasker

bu sabah, bilgisayarımı tamirciye emanet ettikten sonra kadıköy’ün denizine inmekti niyetim. lakin ayaklarım beynimden önce davrandı ve çarşıdan, serasker caddesine girdi. oradan bahariye ve nazım hikmet’e gitmek çok zor olmadı. 


bahçenin en sakin köşesine konuşlandım. bir dakika sonra garson “hoşgeldiniz efendim” dedi. sade kahve ile çikolatalı pasta karşılığında 132 numaralı hesap kartını masama bırakıp gitti. siparişler gelene kadar tanıdık yüz var mı diye etrafa bakındım. yoktu. telefondaki müzik listemi açtım. slowly isimli. 50 parça varmış. 3 saat 20 dakika sürüyormuş. liste çok uzun zamandır var. fakat tüm bunları yeni fark ediyorum. yine çarşı ile bahariye caddesi arasında yürürken nerden esti bilmem, bir yürüyüş yahut zaman analizim yapılsa tüm hayatım boyunca serasker caddesi açık ara birinci olur dedim. sakızgülü de ikinci olurdu. hani lüzumsuz işler müdürleri -neye ve kime göre hesapladıklarını bilmediğim bir şekilde- hayatımızın bilmem kaç yıl, kaç gününü tuvalete geçiriyoruz diye bilimsel verilerle aydınlatıyorlardı ya bizi. oradan aklıma geldi sanırım. sonra arkama yaşlı bir çift geldi. oturmadan sigaralarını yaktılar. hatta biri küba purosunu. dumanı rahatsız etti. şöyle bir arkama baktım gidecek gibi değillerdi. yan masaya geçtim. garson az önce istediğim suyu yazmak için peşimden koştu. “numara kaçtı abicim?” diye sordu. “132” dedim. hem bu masa daha serin, daha bir rüzgar alıyor gibi şimdi. ve ismini yanlış bilmiyorsam yasemen kokusu geliyor buram buram. kırılmasından korktuğum yeşil, plastik sandalyemi şöyle elimle bir tarttıktan sonra, iyice geriye kaykıldım. tam o sırada rüzgar yaz günü en istenecek kıvamda esmeye başladı. yelkeni şişen, hızlanmaya hazır bir tekne gibiydim. derin bir nefes aldım. yazmaya başladım.

...
..
hemofili bir fil hastalığı olamaz*

sevgili julia. (sana julia diyorum zira gerçekte kim olduğunu bilmiyorum) önceki gün başladığım bir hikayede julia kristeva mahlasıyla yazdığın mektubunu okudum. bazı cümleler çok teknik ve ağır. mektubun geneli karmaşık bir ruh halini yansıtsa da neden bilmem tekrar tekrar okudum mektubunu. bağımlılık yaptı adeta. sanırım tüm bu karmaşanın, kaosun içinde uçurum çiçeği misali açan bazı cümlelerine meftun oldum. bu cümlelerin hatırına defalarca okudum. boş kaldıkça, aklıma geldikçe kitabı açıp mektubunu okudum. öyle ki kitaptaki diğer hikayeleri bırakıp sadece bu mektubu okuyorum iki gündür. yazarın (sahip) dediğine göre psikaytr arkadaşına gelen mektuplardan almış. ama hikayenin sonunu okuduğumda kurgu olma olasılığın yüksek. sorun değil. zaten hepimiz aynı bokun laciverdi değil miyiz? 
misal ben deniz hayri irdal'da ‘sahip yazar'ın bir kurgusuyum sonuçta. saatleri ayarlama enstitüsü'nü duymuşsundur. benim sahip de bu kitabı çok sever. aslında beni seçtiğine şaşırmadım desem yalan olur. zira aynı kitapta halit ayarcı gibi muazzam bir beyin, abdülselam bey gibi şaaşalı bir osmanlı beyi yahut dokor ramiz gibi avrupada tıp eğitimi almış, freudyen psikoanaliz kuramını benimsemiş bir duayen dururken varlığı ile yokluğu pek belli olmayan bir adamı, hayri irdal'ı yani beni seçti. değişik bir adamdır bizim sahip. ser verir, sır vermez. bir adını biliyorum. bir  de kuşları, güneşi ve şarkıları çok sevdiğini. fazla konuşmaz. hem fazlasına da gerek yok zaten. yemeklerden bahsetmek daha keyifli olabilir. misal lazanya vardı dün öğlen yemeğinde. lakin sevmem. görevli kadını her defasında verme diye uyarmak zorunda kalıyorum. dün de uyardım. bir gün ben söylemeden tabağıma lazanya koymadığında sevincimin nasıl olacağını tahmin edemiyorum. belki de hayri irdal'ın laneti vardır üzerimde. kim bilir? 
ben bilmiyorum.
yemek diyordum. çorba ve pırasaydı diğer yemekler. işte pırasayı yerken karar verdim sana yazmaya. hayır, çağrışım yapan herhangi bir şey olmadı. sadece bugün julia'ya yazmalıyım dedim. madem açıkça kime yazıldığı belli olmayan bir mektup var ortada. tereddütsüz talip oldum. üzerime alındım. ben belki oraya gelemem ama sen hayallerime gelebilirsin. 
hem belki öperim seni hayallerimde, her yerinden, belki? 
merakla?
.
her vakit sizin,

hayri irdal
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim

tonina saputo - historia de un amor

6.06.2019

29. mektup

istanbul’un boşalmış hali buysa’ diye başlayan cümle kurmak istemiyorum artık sevgili leyla. şayet mümkünse ve en kısa zamanda, en sakin, en ücra sahil kasabasına ışınlanmak istiyorum. birlikte elbet..
.
oysa dün akşamki sevgili ve sayın sarı taksiciye kalsa son yirmi beş yılın en sakin arefesi ve bayramıymış. istanbul çok boşalmışmış. hangi istanbul dedim ama dinleyen kim? 
bir konuşkan, bir susmak bilmez. hükümetten girip caretta carettalardan çıktı hazret. pes dedim ineceğim yerden bir kilometre evvel indim. 
.
bu sabah da sakin olur diye erkenden indim deniz kenarına. sakindi. lakin saatler ilerledikçe sakinlik bir tedirgenliğe bıraktı yerini. ama yeri gelmişken bilim insanlarına yalvarıyorum buradan; eli kapıya sıkışmış gibi mütemadiyen zırlayan çocuklar için bir şey geliştirin artık. olmuyorsa da bir aşı, bir toz serpin üzerimize toptan yok olalım. bu ne ya allahaşkına. 
tamam günahtır belki söylemesi ama insan olan yerden kaçıyorum artık. çocukları ayrı zırlar, anaları babaları ayrı teraneden bağır çağır konuşurlar. kararımı verdim karada ve istanbul’da hayat yok artık leyla. şayet sana da uyarsa ve şu bizim ışınlanma olayı da olmayacaksa hani; nohut oda, bakla sofa bir tekne ile ancak denizde hayat mümkün görünüyor. bırakalım istanbul’da, tapındıkları koltukları da, çirkin binaları da, tabakhane koşturmaları da onların olsun. 
şöyle küçücük, mütevazı ama büyük sevdamızı taşıyacak sağlamlıkta bir tekne diyorum. sonrası zaten uçsuz bucaksız bir mavi. uçsuz bucaksız sevda. uçsuz bucaksız..
.
hani 13 gün mektuplarında eşi zuhal’e diyordu ya cemal süreya; “her yerden yazıyorum sana. gerekirse nikaragua’dan, kongo’dan, çin’den de yazarım.” 
pek çok yerden yazıyorum ben de. ama en çok balkondan yazmayı seviyorum sana. ha gerekirse çin’den de, prag’dan da, endülüs’ten de yazarım. o ayrı.
.
.

3.06.2019

haziran notları

bir haziran:
onunla ne zaman tanıştığımı anımsamıyorum. ama nerden baksan bir on senesi var. eli hünerli, kalbi temiz, çalışkan bir orta anadolu çocuğu. o üç kez dükkan, ben iki kez ev ve semt değiştirdim. bırakmadım. ona gitmeye devam ettim. işin aslı mekanım değişince berberim de değişirdi hep. altan bunun tek istisnası oldu. hepimiz gibi onun da sıkıntıları, başetmekte zorlandıkları oldu. ama umudunu, yüzündeki tebessümünü eksik etmedi hiç. ondaki iş disiplinini, çalışma azmini ve hayata sarılma biçimini görünce barış manço’nun ahmet bey’i gelir aklıma hep. meslekdaşları 10’da 11’de dükkan açarken o müşteri olsun ya da olmasın, hafta içi yahut hafta sonu demeden “ya nasip” diyerek hep 07:00’de açar dükkanı. işte bu sabah yine erkenden altan’a gittim. bayram tıraşı bahaneydi. muhabbet şahaneydi. her zamanki gibi güleryüzlüydü. samimiydi. eline mahirdi. ve her tıraşta olduğu gibi yine önce beşiktaş’ı sonra memleketi kurtardık. aslında kurtardığımız kendimizdi! keşke herkesin bir altan’ı olsa.
..
iki haziran:
nilüfer’in bir şarkısı var hani; haziran vakti. “bitmezki bu dünyanın derdi
biz kavuşalım bir hele” dediği.
şimdi işte; güneşsiz, ağır rutubetli pazar sabahı bir tutam rüzgarın yolunu gözlediğim gibi bekliyorum. biliyorum imkansız, vladamir ve estragon’un bekleyişleri gibi biraz. ama yine de; çıkıp gelsen diyorum ya bir haziran vakti.
.
bu sabah martıların derdi ne bilmiyorum. yarım saattir nara atarak dolaşıyorlar binanın etrafında. kim bilir belki de havada tomurcuklanan nem onlara da dayanılmaz kılıyordur hayatı? yeşilin her geçen gün azalıp grinin galebe çaldığı bu öksüz şehirde kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarını gideremedikleri için böyle belki de. bilemiyorum müjgan. bilemiyorum, söyledim ben zaten hiç bir şey bilmiyorum. gözlerinden başka!
.
egm mesaj atmış sabaha karşı. emniyet kemeri hayat kurtarır mealinde. takside, kısa mesafede bile takıyorum. hem yol’suzum hem istanbul kalabalığından kaçıp bodrum’un kalabalığına sığışmak bana göre değil dedim. aynen böyle yazdım. on saniye sonra gülen surat ifadesi düştü ekranıma. sonra uyandım, balkona çıktım. biraz rüzgar esse, biraz yağmur yağsa rahatlayacak ama. esmiyor. yağmıyor. haziran vakti aniden çıkıp gelsen oysa.. ne güzel olur. ne güzel..
..

üç haziran:
metronun serinleten karanlığına inen üç kişiyiz yürüyen merdivenlerde. en önde kırklı yaşlarda, kır saçlı, mavi gömlekli, hafif kamburca bir adam. sağ eli merdivenin tutamağında ama aklı sanki kilometrelerce uzakta. kır saçlının hemen ardında, ortamızda, siyahlar giymiş genç bir kadın. kısa kumral saçları, beyaz kulaklıkları, kırmızı çantasıyla, dimdik durmuş, kendini otomasyonun insiyatifine bırakmış, merdivenin götürdüğü yere gidiyor. 
biraz sonra, üçümüz de sarı çizginin gerisinde, diğer insanlarla birlikte sanki boşalan istanbul’un artıkları gibi duruyoruz. ama bizim dönüşümüz değil asıl dönmemek üzere gidişimiz muhteşem olacak der gibi bakıyoruz dünyaya. insanlara. metronun siyah beyaz saatine.  elbet bir gün diyoruz içimizden.
elbet bir gün.