18.03.2019

gölge

bazı şeyleri hiç anlamadım. anlamayacağım. misal böylesine nefis bir bahar güneşi ömrü boyunca kaç kez nasip olur ki insanoğluna ve insanlar hiç yakmayan bu sıcaklıktan sakınıp niye gölgelere hücum ederler? oysa daha haziran değil, ağustos hiç değil. onlara söylemedim ama içimden kınadım bu gölgeseverleri. bir az şekerli kahve söyledim sonra garsona.
.
slimane - nous deux

17.03.2019

keçi



inatçı keçi adlı mekanda tarihimde beni, daha doğrusu bizi en çok ekmiş, randevu sakarı arkadaşımı bekliyorum. onun adalet dağıtan bir hakim olması, bizim her seferinde inatla onu bekleyişimiz ayrı bir ironi ve bahis konusu.
.
91 baharından beri tanıyorum onu. 28 yıl. dile kolay. murathan mungan’la ataol behramoğlu’nun şiirlerini birbirine karıştırarak ve kendi üslubuyla okuması, beş kişilik grubumuzun en neşeli üyesi olması, cebindeki son kuruşu yine ihtiyacı olan diğerleri için harcayan cömertliği ve kimsenin bir bok anlamadığı iktisat dersinin hem makrosunu hem de mikrosunu çok iyi bilmesi bu kusurunun kefareti oldu hep! ne verdiğimiz cezalar, ne de uyarılar bu makus alışkanlığından vazgeçirmedi onu. biz de öyle kabul ettik onu. kendince marjinal bir adamdı. saat kullanmayı sevmezdi. grupta asla oy birliğiyle karar alamazdık. doğuştan muhalifti. bir özelliği de kimseyle küsmeyi bilmezdi. yıllar içinde bu beşli çil yavrusu gibi dağıldık. her birimiz bir köşeye savrulduk. kimi yurtdışına, kimi yurdun değişik bölgelerine. sorarsan müsebbibi hayattı. zaten ne vakit açıklayamayacağımız bir durum olsa çamur atacak bir 'hayat' her zaman elimizin altında değil miydi?
hepimizi bir araya toplayan o oldu yine. görevi nedeniyle bulunduğu şehirden dün gelmiş. “buluşalım” dedi. “elbette” dedim. “ama sen saati söyle ben bir saat sonrasına geleyim” diye de ilave ettim. güldü. "yarın tam yarımda" dedi. "tamam" dedim.
.
saat şimdi 12:44. ben hala bekliyorum. beklerken de boş durmuyorum. kâh bu satırları yazıyorum. kâh pazar insanlarının telaşlı hallerini izliyorum. yazarın dediği gibi; "neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye gayret ettikleri*", iş gününden önceki bir günü mutlu geçirmek için çırpınmalarını izliyorum bir köşede. her telden, her cenâhtan onlarca insan geçiyor önümden. kimi yeşili bekleyip düzen ve tertibe önem veriyor. kimi beklemeden kırmızıda geçiyor, kuralsızlığı seçiyor. bazıları geçen seçim otobüse sövüyor, bazısı alkış tutuyor. sevgilisinin elini sıkı tutan da var. tabakhaneye yetişir gibi çekiştiren de. ama bu kadar kaosun, karmaşanın en güzel şeyi çocuklardı. güneşle birlikte beni gülümseten muhteşem varlıklar.
neden sonra insanları da bırakıp elimdeki kitabı karıştırırken iki üç fotoğraf düştü arasından. biri çocukluğum geçtiği mahallede babamın fiko'nun babasıyla olan, diğeri de emekli olduğunda kucağında bir vazo çiçekle çekilmiş fotoğrafları. ne vakit ve niye koymuşum oraya. unutmuşum. kendimi de randevuyu da. kendime geldiğimde sol yanımda garson menü uzatırken sağ yanımda hakim "yine geç kaldım değil mi?" diyordu sırıtarak. "önemli değil" dedim. hasretle sarıldım.
.
* ayfer tunç - taş-kağıt-makas
.
vitaa - sans regrets

16.03.2019

yalancı


bugün bahar yalancı. güneş de öyle. kendini arada bir gösteriyor ama pir göstermiyor. sokaktaki soğuk ise ısırıyor. geçmiş kıştan izler taşıyor. ahval ve şerait böyleyken güneşe bilerek aldanıyorum. kadıköy’e iniyorum. kadıköy bildiğimiz gibi. uykusundan yeni uyanmış bir güzel gibi karşılıyor beni. tatil sabahının sakinliği ve mahmurluğu üzerine sinmiş. ama yine de yüzünü yıkamadan kahvaltıya oturmuş ergenin telaşlı halleri de yok değil. ekmeğinin peşindeki esnafın ve martıların sesi dışında baskın bir ses yok şimdilik. yeni yeni çıkıyor insanlar sokaklara. öğleden sonra artacak kalabalık ve hareketliliğin ön sevişmesi gibi. sabırsız olanlar yeşili beklemeden ışıktan geçiyorlar. haldun taner’in önünde karaköy vapuruna yetişmek için koşuyor bir kaç kişi. saray muhallebicisi’nin çaprazında toplanmış bir grup gelecek diğer arkadaş veya arkadaşlarını bekliyor. yapı kredi’nin önünden mühürdar caddesi’ne yol alıyorum. acelem yok. türk kahvecilerinden burnuma çalınan hoş koku kahveye değil de sigaraya meylettiriyor beni daha çok. oysa kaç ay oldu sürmedim ağzıma. sürmeye de niyetim yok. kilisenin karşısındaki bankamatikte babası para çeken sarı kafalı bir turist çocuğunun haşarılığına gülümsüyorum. karşıdan gelen uzunca boylu, kırmızı montlu mavi jeanli güzel kadın üzerine alınır gibi oluyor. başını çeviriyor hemen. oysa ingiliz sarayından çıkmış asilzadelere has dik duruşu, mağrur yürüyüşü ve biçimli yüzüne oracıkta aşık olabilirdim. ağzındaki sakız olmasaydı şayet. bir de hemen yanımda yürüyen başka bir kadın; “duydun mu zehra? saniye salkımsaçak hamileymiş. oğlu olacakmış” diye telefonun öteki ucuna yetiştirdiği sabah dedikodusuyla dikkatimi dağıtmamış olsaydı bir şansımız daha olabilirdi kırmızılı kadınla. olmadı. arkamı döndüğümde kırmızılı kadın yoktu. rüya mı görmüştüm. hayır. bahar bugün yalancıydı. buna inandım.
.
piraye cafe, on altı mart 2019
.
.

15.03.2019

bahane


bu fotoğrafı dün öğleden sonra çektim. çok sevdim. bana bir sürü şeyler anlattı. sevindirdi. hüzünlendirdi. bu fotoğraf diyorum; çok verimli geçmeyen günün tek müspet duygusu oldu. kafamda bir dolu şey vardı oysa tarihi yarımadaya geçerken. karaköy’deki işimi erken bitirip çıkınımdaki gezi planlarını bir bir gerçekleştirmekti amacım. vaktim vardı. hevesim de. ama olmadı. bir sürü şeyi bahane ettim. havanın soğukluğunu, ayağımdaki ağrıyı, insanı boğan huzursuz kalabalığı, keyifsizliğimi. en çok da sensizliği. ama seni özlemenin bahanesi olamazdı. çünkü yıllar geçiyor, insanlar doğuyor, insanlar ölüyor, liderler değişiyor, buzullar eriyor, bayramlar kutlanıyor, vapurlar kaçıyor, filmler izleniyor, şarkılar ezberleniyor ama sonuçta hayat devam ediyordu. dünya hiç durmuyor, daima dönüyordu. ben de işte onca olan bitene rağmen hep aynı yere dönüyordum. bazen serin bir rüzgarla, bazen soluk bir manzara ile. aynı şarkıya. aynı hüzne. aynı özleme. misal şu vapura beraber hiç binmedik biz. ama ve sanki binmiş gibi özlüyorum şimdi. ben diyorum; bu fotoğrafı çok sevdim. içinde sen varmışsın gibi.
.
ima - gracias a la vida

10.03.2019

an


elimdeki kitabın gitmek temalı hikayesini okurken, iki bin on yılının en çok dinlediğim nazan öncel şarkısı çalmaya başladı, tebessüm etmekle üzülmek arası bir çıkmaza girdiğim an bulutların arasından homurdanan uçağın sesini duydum, başımı yukarı kaldırır kaldırmaz adalara, ahenkle kanat çırpan beyaz mucizelere tanık oldum, kendimi bıraktım, yüzyıldır gülümsememişçesine mutlulukla tebessüm ettim, çayımdan bir yudum aldım, şarkıyı başa sardım, şarkıyla birlikte neredeyse tüm geçmişimi bir film şeridine hapsettim, kuş uçumu beş km uzakta bir parçası görünen ve denize ayağını uzatmış adada yaşama ihtimalimi düşündüm, ‘olmaz’ dedim içimden, sebebini yine kendime izah ettim usulca, ‘bu kadar yakın olmamalı şehire’ dedim, içimdeki diğer ses bunu makûl karşıladı, ilk kez haklı buldu beni, ben yine tebessüm ettim, yüzümü güneşe çevirdim, kafamdaki kocaman beyaz kulaklığı çıkardım, gözlerimi kapadım, dünyanın alışık olduğum tüm seslerini geride bıraktım, benliğimi de hemen yanı başımdaki portatif masaya teslim edip bilinmezliğe doğru bir yolculuğa çıktım..
.
nazan öncel - bu havada gidilmez
.

7.03.2019

uzak


marttan nisana, oradan da ömrün sonuna hızla yol alan bir tramvayın içindeyiz sanki. insanlar, arabalar, ağaçlar, kuşlar, köpekler, ışıklı reklam tabelaları, anılar ışık hızında geçiyor önümden. ama çalışmanın bu kadar zül geldiği başka bir takvim anımsamıyorum. üç dört gündür santa’nın, jose’nin kulaklarını çınlattım. içimden çalışmak gelmedi hiç. eve gidip güneşli pazartesiler’i bir kez daha izlemek istedim. hatta iki üç kez. bıkana kadar. lakin patrona söyleyecek makul bir yalanım yoktu. öğleni zor ettim. güneşe çıktım. varoş kafeye. çay söyledim. garson her zamanki gibi kahve niye değil dercesine baktı. ocaktaki kadın tepsiyi düşürdü. gürültüye irkilen herkes ocaktan yana döndü. garson dahil. ben hariç. çayımdan bir yudum aldım. yüzümü güneşe, aklımı geçmişe çevirdim. tam beş yıl önceki bugüne gittim. o günkü hatalarımı şöyle bir çek ettim. sanırım şimdi olsa yine aynı yanlışları yapardım. insan çünkü hata yaparak büyüyor. ama asla uslanmıyor, oysa ve bana kalsa bir saniye bile durmam. çeker giderim buradan. babadan kalma bir avuç toprağa. memlekete. göle karşı bir ağaç ev kurarım. hatta iki katlı. aşağısı kafe olurdu. içinde gelişigüzel konmuş, hepsi farklı renkte 4 masa. fazla değil. ama onlarca kitap, müzik cdsi ve sadece iki film dvdsi. bir gün güneşli pazartesileri, ertesi gün smoke filmi olurdu ekranda. film olmadığı zaman ağırlıkla vaya con dios ve tom waits şarkıları çalardı. iki masa da dışarıda olurdu. güneşli günler için. akşama kadar kasabanın yaşlılarıyla, dışardan gelen turistlerin hikayelerini dinlerdim. hikayesi olandan çay kahve parası almazdım. olmayandan da almazdım. sonuçta maksat para değil hoş bir sada kazanmak. hem siz kafe dediğime bakmayın! öyle sabahtan gece yarılarına kadar açık olmazdı. akşam güneş batmak üzereyken kapatıp göl kenarına giderdim. batana kadar güneşi izler, battıktan sonra da gölün etrafında yürürüm. bir gün diyorum. bir gün basıp gideceğim buralardan..
.

6.03.2019

keşke



sen seviyorsun diye aldım. yoksa biliyorsun kokusundan hiç haz etmem’ dediği balığı pişiriyor mutfakta. bense salonda haberleri izlerken birden aklıma düşen çok eski bir fotoğraf için eski albümlere yöneldim. hayatımızda bir çok şey değişti. ama albümlerin yeri hiç değişmedi. bir de işte o yataklı kanepenin. ölmeden bir hafta kadar önce, televizyonun tam karşısına taşıtmıştı rahmetli. albümü o kanepenin altında elimle koymuş gibi buldum. biraz dağınık. hatta bazı yaprakları kopmuş. düzeltmeye vaktim yok. doğrusu gücüm ve cesaretim yok. sanki çok fazla kurcalarsam bazı anılar yok olup gidecekmiş gibi geliyor. sakin sakin, bir serçeyi sever gibi bakıyorum geride kalan yıllara. aradığımı bulamadım. fakat daha önce hiç görmediğim bir çift fotoğraf buldum. oysa ve neredeyse her geldiğimde en az bir kez bakarım bu eski fotoğraflara. kaybettiğim bir şeyi arar gibi. dalgın dalgın. dakikalarca. ama işte bu iki fotoğraf? sanki dün konmuş gibi. en azından kış boyu görmedim. bordo bir vesikalık kılıfına sağlı sollu, özenle yerleştirilmişler. siyah beyazlar. ve çok genç. şimdiki yaşımdan da gençler. yan yanalar. annem bilinçli mi yaptı bunu bilmiyorum ama sol yanına koymuş babamı. fotoğraflarda gülme emaresi yok. ama mutsuz değiller. bilakis umutlu görünüyorlar. gözlerindeki ışıktan anlıyorum bunu. hiç yaşlanmamışlar, hiç ayrılmamışlar gibi. siyah-beyaz, kocaman bir tarih. ama artık yarısı yok. sonsuz bir özlem var.. albümü toparlayıp usulca yerine koymuştum ki içeri girdi. “balık hazır” dedi ve ilave etti. “keşke” dedi, sustu. devamını getirmedi. ama biliyordum dilinin ucunda sakladığını. babam da çok severdi balığı.



4.03.2019

mektup-2


burada insanlar güneşin kıymetini bilmiyor sevgilim. sanki dört ay boyunca güneş arayıp asık suratla dolaşanlar onlar değilmiş gibi güneş tüm sıcaklığı ve sevecenliğiyle insanlığı sarmalayınca onlar gölgeye kaçtılar. birer ikişer sandalyeleri sürüklediler. don kişot misali bir ben kaldım güneşe karşı. üstelik şarjım da bitmek üzere. daha kaç kelime yazarım bilemiyorum. oysa bana şimdi güneşin kıymetini bilen biri lazım. bana diyorum sen lazımsın. yoksa güneş bahane.
.
zayn - satisfaction

3.03.2019

mağribi


şimdi. üç mart pazar günü, ünlü bir kahvecinin terasında mal bulmuş mağribi gibiyim. çünkü bayım ve çok sevgili hanımefendi güneş bugün çok cömert. söylemiştim güneş benim yaşam yakıtım. güneş olmayınca kırılıyor kolum kanadım. 3-0 öndeyken ezeli rakibine maç veren beşiktaş gibi oluyorum. kahroluyorum. vehmediyorum. küsüyorum. ama işte böyle bir güneşi görünce tüm yaylarım gevşiyor, tarih sözlüsünden 100 almış öğrenci gibi sırıtıyorum dünyaya. ne bileyim, sanki vaya con dios şarkılarıyla duş almış gibi seviniyorum.
son tahlilde bayım ve çok kıymetli hanımefendi; kahve bahane, güneş şahane.
.
vaya con dios - pauvre diable

2.03.2019

kuşlar


mühürdar caddesinin başında, kilisenin hemen önünde bir grup fotoğraf sevdalısı toplanmış. hayatın en renkli anlarını çekmek için plan yapıyorlar. kimi esniyor, kimi tembel bir kedinin fotoğrafıyla alıştırma yapıyor. tam karşılarındaki pastanenin önünde, soğukta kumral bir kadın çayının buğusunda, stefan zweig kitabında kaybolmuş. çaprazlarındaki eşfâk bey kahvecisinde ise iki eski dost koyu bir sohbete tutuşmuşlar. az yukarıdaki çarşıda balıkçılar en taze balığın kendilerinde olduğunu haykırıyorlar. balıkçıların hemen üstünde daireler çizen martılar bir parça da bize düşer mi umuduyla uçuşuyorlar. metrodan çıkanlarla, beşiktaş vapurundan inenler birbirine karışıyor. çünkü dünya bir an olsun durmuyor. hayat olağanca hızıyla akıyor. 
.
fazla sürmüyor. başımı döndüren bu girdabın içine düşüyorum. ücra bir köşedeki kafeden bir yudum çaya karşılık üç beş adet gemi fotoğrafı çekiyorum. beğenmediğim bir  iki tanesini siliyorum. garson serpme kahvaltı sipariş vermem konusunda ısrarcı ama ben değilim. on saniyede bir mızmızlanıp viyaklayan sevimsiz çocukla, bağıra bağıra sıradan ve basit anılarını anlatan kadın yüzünden mekanı erken terkediyorum. 
.
dışarıda algı yağmuru dinmiyor. bakıyorum; bizi boğaz turuna çıkarmak isteyen motorcuyla, fırından yeni çıkmış sıcak simiti satan simitçinin derdi aynı ve halis. telefonuma her gün mesaj atan farklı cenah siyasilerin derdi de aynı ama kirli. 
.
nefes alamayacak gibi oluyorum. kafamı yukarıya kaldırıyorum. gökyüzünün haşarı çocukları. bembeyaz. çığlık çığlığa. 

24.02.2019

liste


yakınlarından tren geçen bir evde oturmak istedim bu sabah. öyle durduk yere. yok hayır, tövbe! iri bir kar tanesi cama yapışırken, siyah bir kuş gökyüzüne uçarken düşündüm bunu. denizi bir şekilde bulurdum. ama raylar, tren sesi, bekleme salonları mühimdi. ve kar tüm kış boyunca, tıpkı bugünkü gibi yukarıdan aşağıya ve bazen aşağıdan yukarıya sakin sakin yağmalıydı. bir de kedim olurdu. adı sarı. hayır! renginden dolayı değil. rengi siyah-beyaz olurdu kesin. sarı çünkü; annemin yıllar önce kaybolan kedisinin ismiydi.
kar diyordum evet. böyle salına salına yağarken ve evlerin başına beyaz şapkalar takarken sarı’yla seksenli yılların şarkılarını dinlerdik. madonna’yı, phill collins’i, bryan adams’ı, celin dion’u falan tanıştırırdım onunla. türdeşlerinin nankörlüğünü gördükçe çünkü bir kedisi olsun istiyor insan! kuşlar ve bulutlar nasılsa bizim. bir de işte; böyle karlı bir günde beraber uzun, çok uzun yürüyüşler yapalım istiyorum seninle. bol güneşli, ılıman günler onların olsun. unutulmuş istasyonlar ve kediler bizim. ama ve lakin susmuyorlar hiç! susmuyorlar. diyorlar ki; “kuzum siz istanbullular bu kar yağışını ne çok abartıyorsunuz. ne çok?”  bilmiyorlar ki; mutluluktan. vallahi mutluluktan..
.
madonna - la isla bonita
.

23.02.2019

akış



sabah. pencerenin kenarındaydım. kaç gündür adeta davul zurnayla haberi yapılan, trakya’dan yurda giriş yapan kar yağışını izledim önce. sıkışan trafiğe baktım. kuşları düşündüm. trafiğin ve soğuğun içinde tartışan kırmızı ve yeşil montlu iki arkadaşı gördüm sonra. ‘mevzunuz nedir bilmiyorum ama bu hayat için değmez’ demek istedim onlara. diyemedim. zaten büyük bir gürültüyle seçim otobüsü girdi ana caddeye. tartışmayı bitirmek zorunda kaldılar. pencereden ayrıldım. ne vakittir elimde sürünen tanpınar’ın huzur’undan rastgele bir sayfa açtım. sanki meydan larousse açar gibi. o sayfada mümtaz’ın yarım sigara paketini sokaktaki işçilere verdiğinden ve ressam rembrandt’tan bahsediyordu. çok ilginç bir şey yoktu hani. aldığım yere yavaşça bıraktım kitabı. bu kez 2014 yazından kalma bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi’ni aldım elime. o da çok uzun sürmedi. üzerine bir blogda tanıtımını gördüğüm netflix dizisi russian doll’u açtım. yirmibirinci dakikasında kapatıp true dedective’in 3.sezon 3.bölümünü açtım. sıkıldım. instagrama bir kuş resmi koydum. rastgele ve şuursuzca bir sürü fotoğraf beğendim. sonra takip ettiğim ama tanımadığım birinin fotoğraflarında rembrandt’ı gördüm. gülümsedim. hatta üşenmedim, fotoğrafın altına bir paragraf da yorum yazdım. fakat saçma buldum yaptığımı. benim yaşadığımı ve hissettiğimi onun bilmesine gerek var mı dedim. sildim yorumu. bu minik tesadüflerden farkında olarak ya da olmayarak milyonlarcasını yaşıyorken. gereksiz buldum. pencerenin kenarına yeniden geldim. gazetelere, ana haber bültenlerine, dost meclislerine meze yapılan kar yağışına odaklandım yeniden. arka fonda lynda thalie varken ince ince, sakin sakin yağan karın evlerin ve arabaların çatılarını yavaş yavaş beyaza bulamasını izledim. eski günleri özledim. geri gelmeyecek olanın hüznü doldu içime. radyoyu kapattım. televizyonu açtım. mekanik bir ses konuşuyordu. “istanbul’da beklenen kar yağışı nihayet başladı sevgili izleyiciler..”
.
lynda thalie - adieu mon pays

18.02.2019

mektup



bu akşamüstü, üç ila beş arası. altıda olabilir. kuşlar yeni yeni geliyordu. kafileler halinde. çılgıncasına telaşlı. bir o kadar özgür.
bu akşam diyorum dört gibi. kulaklarım çınladı. hem öyle az buz da değil. fasılalarla, uzun uzun. yine sen sandım. yine sen değildin. 

17.02.2019

balkon


sezonu açtım bugün. büyük konuşmak doğru olmaz belki ama balkonsuz bir ev, bir hayat düşünemiyorum. tıpkı güneşsiz ve müziksiz olmayacağı gibi. gerisi nasılsa halledilir. fakat balkon mühim. önce kış boyu biriken çeri çöpü süpürdüm bir güzel. peşinden iyice yıkadım. ardından da ağır hareketlerle, keyfini çıkararak, sezonluk tesis açanların itinası ile sandalye ve masamı kurdum. sonrası hayat bana güzeldi. şubat güneşi. bir tutam ada manzarası. ama sonsuz gökyüzü. sınırsız müzik. bahar dedim bugün geldi. hem de çok hoş geldi. oysa anneme sorsan bahara çok vardı. anne diyorum geçmiş dün; “şubatın onaltısı artık bahar çok yakın.” annem eski insan, biraz da inatçı. “yok oğlum” diyor. “hükümet takvimine göre şubat 16 ama kocakarı hesabına göre daha yeni girdi şubat.” ısrar etmedim. hatta yolda karşılaştığımız hasan amca da aynısını söyleyince hiç sesimi çıkarmadım. güngörmüş, tecrübeli insanlar sonuçta. onlardan çok mu iyi bilecektim? işin doğrusu soğuktan donmuştum. konuyu değiştirdim. hasan amcanın ankara’da tıp okuyan torununu sordum. son senesiymiş bu sene. dersleri çok iyiymiş. iftiharla mezun olmasını bekliyorlarmış. hem doktor çıktığında onlara da faydası olacakmış. onun zaten bir ayağı çukurdaymış. ama anne babasının ihtiyacı varmış torununa. yıllardır hastanelerden beri gelmiyorlarmış. hele bir bitirsin, hayırlısıyla doktor çıksınmış gözleri açık gitmeyecekmiş. allah gecinden versin hasan amca dememize müsaade etmeden bastonunu tuttuğu sağ elini yine bastonuyla birlikte havaya kaldırarak “öyle öyle” dedi. sustuk. çok sustuk. dünya güneşin etrafında bir tam tur atmış gibi uzunca bir süre sustuk. hasan amca bozdu yine sessizliği. “hadi o zaman bize gidelim, çay çorba bir şeyler içeriz. niye ayakta dikiliyoruz?” dedi. işimizin olduğunu ama haftaya mutlaka uğrayacağımızı söyleyip ayrıldık. hasan amcayla içemediğim çayı içiyorum şimdi balkonda. bir yandan da düşünüyorum. iyi ki bir balkonum var. iyi ki..
..
vitaa - je te le donne

4.02.2019

mutluluk



bi’keresinde cemal süreya’ya muhalif olup mutluluk kahvaltıda değil şu tepemdeki kış güneşindedir demiştim. ki hala aynı fikirdeyim. şimdi işte; bu mutluluğun ortasından yazıyorum. evdeki, işteki ve dahi hayattaki tüm dertleri yarım saatliğine oturmuş olduğum bu varoş kafenin altına gömdüm.
ocaktaki kız “çay mı abi?” diye seslendi. sanki hayattaki son cümlesini kurar bir bıkkınlıkla. “türk kahvesi. az şekerli olsun.” dedim gülümseyerek. istemsizce ve belli belirsiz gülümsedi. oralı olmadım. güneşe döndüm yüzümü. bizi kurtaracak olan nedir bilmiyorum ama güneş, kış güneşi her derde deva. yalnız bedeni değil ruhu da ısıtıyor.
garson döke saça getirdiği kahve ve suyu bir şey demeden masaya bırakıp gitti. belki sessizce ‘afiyet olsun’ dedi. ben duymadım. kulağımdaki müzik ayrı, kafenin müziği ayrı telden çalıyor çünkü. ama dedim ya hiç biri mühim değil şimdi. ocakçı kızın hayattan bezmişliği, garsonun vurdumduymazlığı yahut kafenin kulak tırmalayan müzik sesi. güneş. kış güneşi. iyi ki var. önce her kış üşüyen ve büzüşen parmak uçlarımda gezdirdim güneşin parlak sıcaklığını. sonra yüzümü, tek bir boşluk kalmayacak şekilde şefkatli elleriyle okşamasına izin verdim. nihayetinde kalbimi teslim ettim tüm sevgisine. her zamanki gibi içten kucakladı beni. tam da vaya con dios çalarken. böyle minik tesadüfleri çok seviyorum. meftunu olduğun güneş ve sevdiğin şarkıyla sarmaş dolaş olmak. üstelik defalarca ve dakikalarca. mutluluk diyordum. cemal süreya yaşasaydı şayet ona şunu sorardım. “üstad kış güneşinde kahvaltı ederken mutluluk üzerine düşündün mü hiç?”
.
vaya con dios - pauvre diable

2.02.2019

ada



mümkün olabilseydi şayet bir adada yaşamak isterdim. denizin tam ortasında, küçük, mütevazı bir ada. tıpkı sakinleri gibi. üretken, çalışkan, gülümseyen, günaydın, iyi akşamlar diyebilen. toprağı ve denizi seven insanlar. illaki okumayı da severler. dolayısıyla ve mutlak sait faik köşesi bulunan minik bir de kütüphanesi olur. varsın kışları sert ve soğuk, yazları hep yağışlı olsun. yeter ki bir ada. sırtını ağaçlara, yüzünü denize verebildiğin küçük bir kara parçası. bisikletle bir ucundan, diğer ucuna dolaşabileceğin. sabahları yahut gün batımında uzun soluklu yürüyüşlere çıkabileceğin. elbet tek kişilik değil bu isteğim. malum aşk iki kişilik sevgilim. benim de hayallerim. hep sen'li. ağaçtan, bir kulübe yapmak istiyorum mesela. elbet iki kişilik. tamam söz! bağ bahçe işleri senin olsun. istediğini ekebilirsin. ama küçük bir ricam olacak senden. bahçede havuç mutlaka olsun. havuç mühim çünkü. siyah ve kırmızı turplar da olursa tadından yenmez hani. peki tamam, karışmıyorum başka bir şeye. istediğin kavanozlara, istediğin konservelerden koymak serbest. yok ama tutamayacağım kendimi. turşu mutlaka olmalı o raflarda. turşusuz olmaz çünkü. ha unutmadan; kulübenin pencerelerini cumbalı yapacağım ki sevdiğin çiçeklerini koyabilesin. ve sonra kırkikindi yağmurlarını beraber selamlayacağımız iki de tahta sandalye yaparım. diyorum ki sevgilim; sonsuz bir laciverdin ortasında, göçmen kuşların rotasında, kekik kokulu bir ada bulursam şayet benimle gelir misin?
.
jehan barbur - yeni hayat

31.01.2019

poz


  
nişantaşı’ndan, etiler’den evvel nasıl dutluklar vardıysa instagramdan önce de flickr, fotokritik vardı. bir nesil, ara güler olma hevesimizi buralarda bileyledik hep. ama ve hepsinden önce çekirdek aile fotoğrafçısıydık 24 pozluk makinalarda. şimdiki gibi börtü böcek çekmek moda olmadığı, boğaz köprüsünü de senede bir kez memlekete giderken gördüğümüz için salt portre çalışırdık. babamı mesela sigara içerken ya da pikaplı radyoya kulağını dayayıp maç dinlerken, annemi mutfakta yemek, salonda ütü yaparken, biraderi de bruce lee tekmeleri atarken resmederdim. yine de bitirmezdim hemen 24 pozu. bir sıfır beş kalemin ucu nasıl kıymetliyse pozun bir tanesi de öyle değerli, öyle mühimdi. sakınan göze çöp batardı ama. pozlardan bir kaçı mutlaka yanardı. ve ne hikmetse en iyi çektiğine ya da çıktığına inandığın poz yanardı her seferinde. kimseyi inandıramazdım buna. şimdi hamd olsun dijital makinalar, akıllı telefonlar var. beğenmediğini anında yok ediyorsun. beğendiğini ise filtrelerle, programlarla konuya komşuya hatta elaleme beğendiriyorsun. 'layklatıyorsun' falan. ama işte hiçbirinde o eski tat yok. fotoğrafların basılmasını beklemenin verdiği haz, fotoğrafa dokunmanın, tek tek albümlere yerleştirmenin, bazılarını edebiyat kitabının arasında taşımanın verdiği o garip mutluluk diyorum. artık yok...
.
ed sheeran - photograph   

29.01.2019

nazar



uzunca sayılabilecek bir yolda kısa adımlarla yürüyor. ne çok yavaş, ne de çok hızlı. olması gerektiği gibi, olduğu gibi. hayatı bir kez yaşamış da ikinci şans verilmiş gibi. öyle ağır, öyle sindire sindire adımlıyor sokağı. sanki bir monet tablosuna bakar gibiyim. telaşsız, dingin, huzur veren bir havası var. dizlerine kadar inen siyah kadife paltosu ve sol omzunda taşıyıp eliyle sıkı sıkıya tuttuğu siyah bir de çantası. sağ elinde de bir market poşeti. para vermiş midir acaba, yoksa evden mi getirmiştir? bilemiyorum. bildiğim etrafına sakinlik veren havası hiç değişmiyor. dik ve asil yürüyüşü de. hayır bunu kibrinden yaptığını düşünmüyorum. sağlıklı yaşayıp düzenli spor yaptığı için böyle olmalı. bir de işte ikinci şans. herkese verilmiyor! kim bilir kaç zamandır yürüyor da bu yolda ben ilk kez görüyorum. fakat o, hemen başının üstünde v biçiminde, sanat eseri gibi uçan kuşları görmüyor. oysa sadece yola bakmayıp başını gökyüzüne kaldırsa canım kuşları görecek. yahut sola çevirip az yukarı baksa beni görecek!
.
cem karaca - resimdeki gözyaşları

28.01.2019

seçim



mütemadiyen konuşuyorlar. hiç susmuyorlar. kafam arı kovanında sanki. yahut kaptan şoförümüz rusya devlet radyosunu açık unutmuş gibi. öyle karmaşık, öyle anlaşılmaz bir dalga boyundayız. birbirinden bağımsız sesler korosu. ritimsiz. renksiz. kokusuz. bazı sesler anlaşılır. “yemeğin var mı evde?”,  “o tayfayı tanıyorum zaten.”, “beş dakika sonra okuldayım.”," bizim ev kalabalık abi ya.” “inecek mi var? son soran kaptan şofördü. yok demek istedim. vazgeçtim. kimse de bir şey demedi. kaptan bir daha sordu. 
inecek var mı?”
müsait bir yerde” dedi bej montlu bir kadın. kapı açıldı. indi. ayaklarımı hissettim. soğuk. tepkisiz. ellerim ama sıcak eskiye nazaran. hayır üşümüyorum. kaptan ahmet kaya çalıyor çünkü. 
..
şimdi kırmızı ışıkta ve okul durağında kapımız açık bekliyoruz. sanki dolmuşun hareketine duyarlıymış gibi birden sustu içerideki geveze kalabalık.erenköy’e metroya bostancı’ya bu araba” diyor pala bıyıklı, ecevit şapkalı kâhya. açık kapıdan içeri süzülen ayaza karşı koyamıyoruz. ses de etmiyoruz. hipnoz olmuşçasına kâhya ile kaptanın seçim muhabbetini dinliyoruz sadece.
 "
ıssız kamilkazanacak mı?" diye soruyor kır saçlı şoför. "şansı çok" diyor beriki. ama kaptana kalırsa belli olmazmış bu işler. kâhya iddialı. “yok yok bu sefer kesin kazanacak" diyor sağ eliyle kirli sakallarını avuçlarken. kaptan şoförümüz bu kez yan camına gelen kâhyaya bahşişini verip vitesi ikiye takarken “inşallah kazanır” diye seslendi. “inşallah, bakalım” dedi kâhya sağ eli havada. yeşili beklemedik. sarı ışık yanarken hareket ettik. içerideki yorgun kalabalık yeniden homurdanmaya, uğultu şeklinde konuşmaya başladı. penceremi buz gibi başıma dayadım!

26.01.2019

çöps



bir yemek mekanın önündeyim. ortamda çalan müzik o kadar gürültülü ve berbat ki kulağımdakini kırmızı, tehlikeli seviyeye çıkarıyorum. bir yandan önümdeki yemekten bir lokma alıyor, bir yandan etrafa bakıyorum. öyle gelişigüzel, öyle boşvermiş halde yapıyorum ki bu eylemleri. boşluğun farkındayım. ‘niye buradayım, buradayız?’ diyorum içimden. tam karşımda, ikbal lokantasında yan yana durmuş, müşteri bekleyen genç adamla, orta yaşlı kadının bomboş bakan gözlerinde de okuyorum aynı soruyu. niye buradayız? keza hemen önümde sultanahmet köftecisi ile lahmacuncu arasında kararsızca gidip gelen -muhtemel mağaza çalışanı- kumral ve sarışın iki kadının adımlarında görüyorum bu soruyu. ne yapıyoruz biz? az önce, aşağıda, remzi kitabevinde okuduğum ercan kesal’ın kapak yazısı geliyor aklıma. “bu kitapta anlatılan kişi ve olayların hepsi kurmacadır. tıpkı hayatımız gibi.
öyle mi gerçekten?
dün gece uyumadan önce de geldi bu manasızlık. nötrleşme hali. önce beşiktaş’ın puan kaybetmesine yordum. ama değildi. artık kendimi bile kandıramaz oldum. uzunca bir süredir, yazarak, okuyarak ve film izleyerek tutunuyordum. fakat en son bir kitabı iştahla okuyarak ne zaman bitirdiğimi hatırlamıyorum şimdi. yine aynı şekilde bir filmi? başladığım bir kitap veya film, beşinci sayfasında ya da dakikasında kapanıyor. o da zorlayarak. 
şimdi ve yine, insanlara bakıyorum. lahmacun yerken selfie çekmelerine gıpta ediyorum. yahut daha masaya oturmadan, yoldayken iştahla ve arzuyla tabaktaki patatesleri yemelerine. her şey normalmiş gibi çılgınca ve umarsızca alışveriş etmelerini de hayranlıkla izliyorum. siyahı olan çanta ya da kazaklarının bordosunu, yeşilini ve krem rengini büyük bir özveriyle aramalarını, tezgahtara soruşlarındaki heyecanı diyorum çok kıskanıyorum. su içer gibi kitap okuyup, film izleyenleri ve bununla yetinmeyip okuyup izlediklerini bir güzel yazan, yazabilen insanları da hem seviyor hem çok gıpta ediyorum onlara da. bıkmadan, usanmadan aynı istanbul’un, aynı vapurlarının ve aynı kuşlarınının fotoğrafını çeken insanlar; siz de benim kahramanlarımsınız. vapurlar ve kuşlar zaten ezeli ve ebedi dostum! ama işte alt kata kayıyor tekrar aklım. ercan kesal’ın kelimeleri. akşamki boşluk. dönmeyen bir dünya. akmayan zaman. bir anda çalmaya başlayan hotel california. sonra metroda siren sesleri. altıyol’dan kadıköy çarşı’ya akan insan seli. rodrigo’nun gitar konçertosu. hemen hepsi bir avm’nin yemek katında. müzik o kadar gürültülü ve karışık ki, ne yazacağını şaşırıyor insan! ne yiyeceğini de..
.
supertangox feat - eleanor rigby

24.01.2019

bir kış gecesi eğer...



şoför gaza yüklendikçe sol çaprazımda açık olan pencereden içeri dolan soğuk rüzgarı iliklerimde hissediyordum. ama neredeyse boş olan araçta kalkıp camı kapatmıyordum. üşengeçlik miydi? değildi. bulamadığım başka bir şeydi sebebi. rüzgarın serinliğini bedenimle birlikte ruhum da hissediyordu. üşüyordum. en çok ellerim yine. fakat hiç bir şey yapmıyordum. sonra tanıdık bir koku bindi dolmuşa. kadın kokusu. hayır al pacino’nun oynadığı değil. sanırım iki bin on iki'den bir parfüm. böylesi soğuk bir kıştı. belki de bahar sonuydu. iki bin on'da olabilir. bilemiyorum. bazı parlak, bazı soluk hisler. karışık. çok karışık. lakin ümit verici. aslında o zamanlar da şimdiki gibi kayıptım. fakat olric vardı. turgut da, selim ışık da. ben yoktum. bugünden farkım; daha çok okuyor. daha çok izliyor. ve daha çok yazıyordum. her şeyden çok. koku diyordum. kendime getirdi beni. sebepsiz bir sevinç hali. kalktım açık olan pencereyi kapattım. yeniden yerime oturdum. kısa, kumral saçlıydı. sol elinde tuttuğu kahverengi çantası vardı. siyah deri kabanı bir de. yüzü güleçti. lakin yorgundu. kokunun sahibini diyorum. kadıköy’e gidiyormuş. -şoföre sordu oradan biliyorum.- eskiden ben de çok giderdim kadıköy’e. şimdi yalnızca eve gidiyorum. her akşam, aynı yoldan. aynı karanlıkta. aynı soğukta. yemeğimi yiyip bir bölüm saga noren izledikten sonra yatıyorum. sabah erkenden işe gidiyorum. akşam tekrar eve dönüyorum. dönüşte mutlaka bir şeyler yazıyorum telefonumun notlar bölümüne. sıradan, basit, olağan insan ve yol halleri. bilemiyorum. belki günlük gibi, üç beş satırı geçmeyen bu hallerimi de toplamalıyım bir yerlere. hem kim bilir belki bir gün gerçekten çok sıkılırım ve oturup hepsini baştan sona okurum.
.
son çalan şarkı : izaline calister - gracias a la vida

20.01.2019

muhbir



karadeniz fm’de niye sıla şarkısı çalarlarki diye düşünürken alakasız bir fotoğraf karesi düştü zihnime. renkli. seksenlerden. dört kişiyiz fotoğrafta. babam. kardeşim. ben ve ahmet abi. haki renkli asker üniforması var ahmet abi’de. anne tarafından akrabamız. ama annem niye yok fotoğrafta bilmiyorum. metris’te askerdi. bazı hafta sonları evci olarak gelirdi bize. şimdi hatırladım. başka bir fotoğrafta annem de var. ahmet abi ama sivil. babamın montu yine mavi. bu fotoğrafta ise ben de gri bir pantolon. üstümde bordo beyaz bir eşofman. doğrusu bu ya; yırtıp, yok etmek istediğim fotograflardan. hayır üstümdekilerden dolayı değil. şapşal duruşumdan. uzun, sıska, anlamsızca sırıtan bir ergen. laurel miydi o komiklerden zayıf olanı. yoksa hardy mi? aynı o işte. haberli ya da habersiz zaten hiç bir fotoğrafta iyi çıkmam. bu ise en kötüsü. ama atamam. yırtamam. babam var çünkü. meşhur mavi montu. içinde siyah gömleği. sağ elinde sigarası. derin bakışları sonra. mağlup ama mağrur duruşu. atamam. kaybedemem. kardeşimin üzerinde de beşiktaş forması. onun duruşu benden daha şapşal. hatırlasa o da yok etmek ister bu pozsuzluğunu. ama işte içimizde bir tek ahmet abi. en gösterişli olanımız. hem mecazi hem gerçek anlamda. çocuğuz tabi o vakit. bilmiyoruz. sonra sonra öğreniyoruz. askerlikte adetmiş. fotoğraf çektirirken vücut geliştiricilerin hareketlerine benzer şekilde hafif yan dönüp sağ ya da sol pazudaki rütbeyi göstermek. memleketteki bekleyenlerine, eşe dosta hava atmak! 
şimdi düşünüyorum da benim pozum, hava atma biçimim de bu birbirinden devrik, iç anadolu ayazına tutulmuş, hüzünlü şarkılara ve çokça kasvete bulanmış cümlelerim mi acaba?
.
sıla - muhbir
.

19.01.2019

hüzünlü bir akşamüstü susmuşuz, durgunuz hepsi bu*



ilk taşı atabilecek bir günahsız var mıdır gerçekten içinde yuvarlandığımız bu yerkürede? yahut kendi düşen gerçekten ağlamıyor mu? ya da geçelim tüm bunları da galata kulesine çıkalım ve aşağıdaki meraklı kalabalığa avazımız çıktığı kadar soralım; bir insan için bugün şer gibi görünen yarın hayır oluyor mu sahiden? on saniyede ve üç kelimeyle yıktığınız hayallerini, örselediğiniz umutlarını hangi profesyonel gerçeklerle ve hangi iyimserlik bardağıyla anlatabilirsiniz? dört yanlışın bir doğruyu yok ettiği bu coğrafyada bir doğru neden her şeyi parçalamak, yok etmek zorunda?
maskelerimiz, bırakın başkalarını kendimizin dahi aşamadığı savunma hatlarımız, iki yüzlülüğümüz, bahane duvarlarımız, bencilliğimiz, haklı çıkmak için arayıp da çok rahat bulduğumuz doksan dokuz adet sebebe rağmen niye hala bok gibi hisseder ki insan?
çoğunluğun hayrı için bir insanı feda etmek nasıl bir duygudur bilir misin viktor? ben biliyorum. hiç iyi bir şey değil canım viktor. hiç iyi bir şey değil. dedim ya bok gibi hissediyorsun. göğsüne oturup kalkan fillerin, kursağında tıkanan elmaların, armutların haddi hesabı olmuyor. keza vicdanına diş geçirmek için sıraladığın haklı sebeplerin de bini bir para etmiyor.
işte tam da böyle zamanlarda saga noren olmak istiyorum. maskesiz, hesapsız, kitapsız birileri üzülecekmiş yahut alınacakmış, küsecekmiş ya da kızacakmış diye gerçeği gizlemeden, tüm çıplaklığı ortaya seren malmö polis teşkilatının acar dedektifi saga noren.** olaylara yalnızca siyah ya da beyaz olarak yaklaşan, defterinde griye yer olmayan saga kızımız. doğru bildiğinden şaşmayan, aldığı kararları asla sorgulamayan. düz, dümdüz. tali yollara sapmadan. hep ana yoldan giden ilkeli dedektif.
acaba zor olan, zaman zaman ve hatta çoğu zaman yaşamı dayanılmaz kılan hayatın bizatihi kendisi mi yoksa zarifoğlu çok mu haklı? 
bize ağır gelen yine kendimiz miyiz?
yolda, okulda, işte başkalarıyla birlikte taşıdığımız kendimiz. her şeyi böyle komplike, en ince ayrıntısına, üçüncü dördüncü etki alanına kadar düşünüyor oluşumuz, basit yaşamayı beceremeyişimiz?
şimdi neden birinci çoğul konuşuyorsam..
neyse ve son tahlilde saga noren olmadığıma, olamadığıma göre böyle durumlarda yapılacak iki şey vardı benim için. ya zil zurna sarhoş olacaktım ya şarkılara vuracaktım kendimi. sarhoş olmayı bilmediğimden bildiğim en iyi şeyi yaptım. hiç dışarı çıkmadım bugün. telefonumdaki bütün ahmet kaya şarkılarını -ki 33 adet şarkı- üç tur dinledim. ama içimdeki o berbat, o acımtırak ve kesif duygu hiç dinmedi. bir açıklaması vardır elbet. bir açıklaması.. ama ve yine de mithad der ki; ilk taşı en günahsız olanınız atsın.
.
ahmet kaya - hep sonradan
.
** bron/broen

4.01.2019

bu 10 liradan bi’bostancı mı alıyoruz?


üç öğrenci, bir tam kozyatağı diyen tuna huş sesli abi, şoförün motoruna benim de neredeyse sol baldırıma oturdu. sol avcuyla, sol koluma dostça dokunup “rahatsız olmadın di mi abi?” diye müşfik bir tonlamayla sordu. tatlı dil miydi yılanı deliğinden çıkaran? çıktım. “sorun yok baba” dedim! şoför güldü. trt’de spiker olacak hitabetteki abi güldü. ben güldüm. ama biraz üşüdüm. biraz da bozuldum doğrusu. bu kadar soğuğa, bu kadar yaygaraya ve tabi ki istanbul'a çarşaf teşbihini haklı çıkaracak bir kar beyazlığı yakışırdı. olmadı. yalan yok şimdi. yaşı kaç olursa olsun şöyle lapa lapa, vagonlar ve gemiler dolusu kar yağsın istiyor insan. olmayınca kuzey dizilerine sarılıyor. küçük balıkçı kasabalarındaki izlandalıları, danimarkalıları ve onların mütevazı dramlarını izliyor. pazartesinden cumaya işe gidiyor. eve dönüyor. cumartesi ne yapsam acaba diyene kadar ve şimdi zaten her yer ana baba günüdür düşünceleri arasında akşam oluyor. pazar günü de yarın yine lanet olası iş var düşüncesiyle (kate-leopold kuramı) zehirleniyor. nihayet pazartesiden cumaya kuzey dizileri. işe gidip eve dönmeler. hüzünlü sezen ezgileri. emre aydın şarkıları. sonu mutlulukla biten cümle kurma çabaları. hayattan ve beşiktaş’tan ümit kesmeler. 
 sonra işte bir umut. ailemizin sürmeli'si bay bünyamin. 'istanbul’a sağlam kar geliyor' der. sanki ankara’dan abim gelecek. öyle bir bayram havası. kaşkoller. eldivenler. havuçlar. kömürler. kar üstünde kısa paslaşmalar. bizim çocukluğumuz güzeldi be’viktor. hem çok güzeldi. yoksa diyorum bu özlem midir bizi bu kadar hüzünlendiren. latin harflerine böyle ağıtlar yaktıran. yoksa..? bilemiyorum viktor. bilemiyorum.
..
.
emre aydın - çocuğum belki 
.