31 Ocak 2021

bazı şeyler : 80- 83 (bir kış gecesi eğer bir yolcu)




80- öyle ya da böyle bu sene de kış geldi. üstelik kar bile yağdı. ama bu kışın tadı yok gibi. en azından ben alamadım. doğrusu ne vakittir hayatın da yok bir tadı tuzu. her zamankinden değişik bir döngüde dolanıyoruz. raydan çıkmakla çıkmamak arası bir yerdeyiz. sanki uçurumun kenarındayız. ama kendimizi atmaya cesaretimiz yok. birileri bizi itsin istiyor gibiyiz. yanılıyor olabilirim elbette. ama bu kışın diyorum hiç tadı yok..
.
81- oysa bu şehre, bu bölgeye ve hatta bu ülkeye en çok yakışan mevsim kış. ve bembeyaz karlar. öyle olmasa dün akşam üstü peri masalı misali, temizlenen hava sayesinde çınarcık’ı tüm ihtişamıyla ve daha önce görmediğim kadar net ve bir o kadar yakınımda gördüğümdeki şaşkınlık olmazdı. üzerindeki karlarla öyle bir duruşu vardı ki beni benden aldı. zirvesindeki çizgi çizgi beyazlıklarla, yaş aldıkça daha da güzelleşen, yaşanmışlıklarını ve yorgunluklarını sindirmeyi başarmış orta yaşlı bir kadındı adeta. tüm kusur ve becerileriyle meydan okuyor gibiydi. bir an fotoğrafını çekmeye yeltendim bu güzelliğin. lakin aynı hızla vazgeçtim. zira fotoğraf, çıplak gözle hissettiğim duyguyu asla vermeyecekti. hem zaten ayrık otları gibi yerden göğe yükselen onlarca şekilsiz beton yığını da buna müsaade etmeyecekti. yapılacak tek bir şey vardı balkonda. on yılda bir gelecek bu güzelliği ve temiz havayı, soğuğa ve yağmura rağmen sindire sindire içine çekmekti. 
.
82- kış diyorum herkese bir şeyleri, birilerini hatırlatır. bana babamı hatırlatıyor. kış mevsimini bu kadar çok sevmem, bu yüzden olmalı. eve geç geldiği kış akşamlarında, merdivenleri sakin sakin adımlayıp zili çalması, dış kapının açılıp içeri dolan keskin soğuk ve kış kokusu. kapının hemen dibinde beni görünce gülümsemesi. yaşadığım sevinç, ferahlama hissi. 
.
83- biz seninle, güneşli bir kış günü deniz kenarında oturmadık hiç. dolayısıyla biri açık, iki çay da söylemedik. bir gün diyorum; denize sıfır bir bankta oturalım. bir kış günü. konuşmasak da olur. ellerimiz üşümesin yeter!
.
.

30 Ocak 2021

ağrı



şimdi. unutmak için yazıyorum. neyi? sağ omzumdan, dirseğime doğru inen ağrıyı. ben yazdıkça sanki daha çok ağrıyor. durunca da ağrıyor. orta yolu bulmak, dengeyi tutturmak zor. hayatta da öyle değil mi? 
keza unutmak için youtube’da ispanyolca sözlü hafif müzikler dinliyorum bu sefer. ama dinledikçe de ağrıyor. sustukça yine. sonra saatli maarif takvime bakmak aklıma geliyor. eskiler, otuz ocak için ne diyorlar acaba? kırlangıç fırtınasına daha çok var mı? zemheri kışı bitti mi? merak ediyor insan. koridoru bir uçtan öbürüne adımlıyorum. ağrımı bir süreliğine unutuyorum. koridorun sonunda yani saatli maarifin asılı olduğu duvarın dibindeyim. lakin duvar boş. iki bin yirmi takviminin dikdörtgen şeklinde izi var sadece. bu kış 2021 takvimi almadığım aklıma geliyor. aynı anda omzumun ağrısını anımsıyorum. olmaz böyle bir ağrı. omzumdan dirseğime yarıyorlar kolumu sanki. boş duvara bakıyorum. takvimi olmayan duvar da bana. sarıya çalan duvardaki boyanın tam rengini, sosyetik adını hatırlamaya çalışıyorum. oysa çocukluğumuzda çok farklı seçenek yoktu. tavan kireç, duvarlar ya mavi ya da sarı olurdu. zaman ilerledikçe seçenekler arttı. şimdi işte; önünde dikildiğim, bu sktiğimin duvarı şampanya mıydı ay ışığı mıydı, fil dişi miydi yoksa. neydi, neydi? halbuki bu eve taşınırken boyattığım usta, ballandıra ballandıra anlatmıştı. istisnasız kırk kere söylemiştir rengini. lakin bulamıyorum. bulamadıkça omzuma bir bıçak saplıyorlar sanki. takvim yok. hafıza bitik. bu durum daha çok ağrıma gidiyor. işin doğrusu bir süredir yaşadığımız bu sıkıcı kısırdöngü. kimseyi görmeden, beş kilometre yarıçapındaki hayat çizgimizde işe gidip eve dönmek. beş gün “eşşek” gibi çalışıp dört gözle hafta tatilini beklemek. hafta sonunda da neredeyse tüm birikimini, marketlere, iste gelsincilere, getir götürcülere, en büyük indirim bizdecilere ve ismini sayamadığım daha bir sürü hede hödelere yatırmak diyorum. bunlar için yani çalışmak. delilik. akla ilk gelen o mahur beste! yaşamak için çalışmak mı çalışmak için mi yaşamak? neydi, neydi?  sevgi neydi, emek neydi? eski filmler ne güzeldi. eski takvimler. sonra. ve ahmet mekin. sen ne güzel bir abimizdin. oysa şimdi. eski takvimin sadece izinin kaldığı, şampanya mı yoksa ay ışığı mı olduğu belli olmayan duvarın yan tarafındaki ecza dolabından bir kutu ağrı kesici alıyorum. içersem diyorum belki...
.
.

23 Ocak 2021

tahammülsüzleştim



neler oluyor? hiç bir fikrim yok. sanırım. dünya dönüyor. önce gece ve gündüz. sonra mevsimler oluyor. haftalar, aylar sonra. yoksa tersi miydi? işe gidip eve döndüğüm gibi. son bir kaç aydır bilhassa. karıştırıyorum. önce eve mi dönüyorduk yoksa işe mi gidiyorduk? ilk ne zaman başladı? kim başlattı? oysa kısa cümleler kurmak en büyük dileğim. az konuşmak. hiç yorulmamak. insanlardan ve belki dünyadan uzaklaşmak. yahut uyumak yüzyıllar boyu. çünkü batıyor! her şey. herkes. eski bir ferdi tayfur şarkısı gibiyim. ne huzurum kaldı ne tahammülüm. sevgili ibrahim. sen o kadar dikkat ederken kurala, nizama. kendinden başka kimseyi sevip saymayan “insancıklar” o kadar çok ki etrafımda. eskiden geçiş üstünlüğü onda olmasına rağmen yol veren taksici, minibüsçüler bile olurdu. şimdi haklı olanın değil gözünü açanın hükmü geçiyor. haşa ve kat’a eski istanbul beyfendileriyle hanımefendilerini aradığım düşünülmesin. sakın, ha sakın. ama ve lakin; siz arkadan gelirken apartman kapısını tutan, günaydın iyi akşamlar diyen insanlar çok uzağımızda değillerdi. keza gecenin üçünde son ses tv açan mahlukatlar daha yoktu. hem olric’te yoktu. ve 87 kışı daha yaşanmamıştı.
demem o ki ibrahim; dünya kirlendikçe biz büyüdük. biz büyüdükçe dünya daha da çekilmez oldu. misal her daim ve şartta maskem yüzüme yapışık dolanıp gözümden nefes alırken, yanımda yöremde maskesiz, gerine gerine gezen soytarılara kafa göz dalmamak için zor tutuyorum kendimi. keza markette ödemesini yaptıktan sonra senin beklediğini göre göre, sen yokmuşsun gibi kenarda toplayacağı malzemesini geniş geniş ve ağır çekimde kasada toplayan abiler ve ablalar yok olsun istiyorum. yalan yok şimdi. ha, olmuyorsa şayet yanıma üç şey bile almadan bir adaya transfer hakkı istiyorum. çünkü tahammülsüzleştim sevgili ibrahim. anlıyor musun? bir kedi bile istemiyorum. istanbul'u ve trafiği ve üzerime üzerime düşen yüksek binaları söylemiyorum bile! insanların dünyada kendilerinden başka varlık yokmuş gibi rahat davranmalarına, vurdumduymazlıklarına ayar oluyorum!
bu kafayla iklim de değişmez. film de gelmez şehre.
ama sen yine de gülümse sevgili ibrahim.
somurtmak, öfkelenmek benim işim.
lakin işte, ben sırada kuzu kuzu beklerken yandan yandan girenlere kafadan girmek istemem suç sayılmamalı. olacaksa da eğer; bir ormana salın beni. hayvan dostlarımla daha medeni yaşamazsam ben adam değilim. hatta beşiktaşım küme düşsün. bak büyük yemin verdim. ötesi yok. ama öte taraftan patron kaprisiyle uğraşırken bir de patronun hısımlarıyla imtihan olmak istemiyorum. ha imtihan olacaksam da istediğim küfürden başlama hakkım baki olmalı. günah olmamalı. fırından çıkarken insanlık namına tuttuğum kapı için teşekkür beklemek gibi bir saflığa düştüğüm için kendime ayrı kızıyorum. tahammül edemiyorum. zira teşekkürü geçtim, abi kapıya ‘pandemik elini’ sürmemek için aradan sıyrılmaya çalışıyor. o noktada işte çıkıyorum insanlıktan. bırakıyorum kapıyı suratına suratına. çünkü bundan böyle, öyle. kısasa kısas. ama neler oluyor bize. yine neler oluyor dersen. hiç bir fikrim yok. uzaklara gidesim var. çook uzaklara.. insansız topraklara..

19 Ocak 2021

diyet


saat 10:00'dan sonra hasta bakmıyormuş. zaten istediğim tahlilleri, o istese de bugün yaptıramıyormuşum. kan işlemleri için de sekizle dokuz arasında gelmem gerekiyormuş. internetten 10:10 a randevu aldığımı söylememe gerek yoktu. ama ben yine de söyledim. omzunu silkti beş metre öteden. ailemizin hekimi olmasına rağmen çok mesafeliydik. o devletin bahşettiği makamında oturuyordu. bense kapının ağzında ayakta duruyordum. yeni tip muayenemiz böyleydi. aslında yaz sonu geldiğimde de böyleydi. fakat nedense bugün daga çok mahkemede hissettim kendimi. patron bir kere şahit yazdırmıştı oradan biliyordum. hakime beş metre mesafeden, ayakta soruları cevaplamıştım. lakin hep doğruları söylediğim için davayı kaybetmiştik. avukat hanım ve patron kızmıştı ama sokakta neyse de mahkemede doğrular söylenmeliydi. neyse işte. adımı sordu doktor bey. soyadımla birlikte söyledim yine uzaktan. masasının üstündeki bilgisayardan gözlerini kısarak güçlükle buldu bilgilerimi. en son eylülde bakmışız. hmmm, hı, haa.. dedi. şeker, kolesterol, b12, hemoglobin vs. yarın sabah sekizde gel. yaptıralım. ama bir dakika diyet yaptın mı? 

"hayır"
o zaman bir anlamı olmazmış. üç ay diyet yapmalıymışım. poğaça, börek çörek, yağlı, kuruyemiş hede hödö yememeliymişim. ayrıca kilo da vermeliymişim. gerçi kilom gözükmüyormuş ama yine de kilo vermeliymişim. ondan sonra gelmeliymişim. ama artık burada eskisi gibi ertesi gün çıkmıyormuş tahlil sonuçları. beş günü buluyormuş. bunu bilerek gelmeliymişim.
 "gelme diyorsunuz yani hocam."
"efendim?"
"teşekkür ederim hocam üç ay sonra görüşürüz."
ardıma bakmadan çıktım.
tahlil yaptıracağım diye kahvaltı da yapmamıştım. kurt gibi açtım. köşedeki pastaneye girdim. 2 sade, bir zeytinli ne olur ne olmaz diye bir de kaşarlı poğaça aldım. ama eve gitmeden evvel iki buçuk aydır robinson'a dönene saçlarımı kestirmeliydim. iki buçuk ay önceki gibi tufaya düşmemek için en iş yapmayan, en sapa yerdeki berberi gözüme kestirdim. zira, bu lanet virüsün en alevli zamanında, bir pastırma kasımında saçlar yine böyle robinson’ken bir sabah kimse olmasın, tenha olsun diye evin tam karşısındaki dükkanın açılışını beklemiş ama ben içeri girer girmez nerede pusuda yattıkları belli olmayan 2 müşteri daha gelmiş, 5 metrekarede 6 kişi olmuştuk. kapı açıktı ama acayip gerilmiştim. öte yandan basiretim de bağlanmış, kalkıp gidememiştim. üstelik bana denk gelen 'genç berber'in eli de acı verecek kadar ağırdı. o kadar ağırdı ki düşünün sonbaharın sonunda girdiğim berberden yaz başlangıcında çıktım nerdeyse. ben tamam oyalanma, favorileri düzelt gideyim dedikçe o misafire ikramı seven ev sahibi gibi abi dur daha tatlımız, çayımız da var diyordu. hem niye sıkıldın demez mi bir de? neyse yusuf yusuf diyerek tıraşımızı olduk. çok şükür corona olmadık. ama on yıllık berberim meto'yu ektiğim için başıma gelen bir ceza, bir diyet gibi düşündüm bunu. o vakit söz verdim kendime. saçlarım yere değene kadar uzasa da meto'dan başkasına gitmeyecektim. lakin işte hayatın mı cilvesi benim mi bedeviliğim bilemedim. hafta sonu yasakları geldi bir hafta sonra. zira evim de, işim de ters meto'ya. ancak hafta sonları gidebiliyordum. saçlar da uzadıkça sinirimi bozmaya başladı. uzun lafın yanisi; bu meto'yu ikinci atlatışım. acayip suçluluk hissi var içimde ama şartlar denen vahim şey diyerek teselli ediyorum züğürt gönlümü. işbu berberimiz benden 4-5 yaş büyük olmasına rağmen. "nasıl keselim ağbi?" diye girdi söze. "her taraftan kısalt, toparla işte" dedim. bu ağbinin eli, önceki genç berberi aratacak denli ağırdı ama çene zehir gibiydi. bir siyasete giriyoruz, bir futbola. arada, kafamızın üstündeki televizyonda dönen haberlere yorum yapıyoruz falan. ama ve lakin ne vakit hemşeri çıktık farkına varamadım. hani eskiden mahalle aralarında dolanan, "bohçacı geldi aanııım, çok güzel fal da bakarım" diyen bohçaçı ablalar vardı. çarşafları, yastık kılıfları gösterirken annemlerin ve asuman yengelerin falına bakar, saniyede on beş yirmi laf sayarken ağzı açık dinleyen annemler "ahan da bildi, valla her şeyi bildi" diyerek sevinirler kadını bohça alamdan zengin ederlerdi! işte bu bohçacılar gibi on saniyede beni de hemşeri olduğumuza ikna etti nedim ağbi. ee tabi, o kadar şey anlatıp ismini belletmez mi? nedim ağbim ya!! sonra işte; yaban domuzlarının fındık yediğini, ‘elit’ kesimin oturduğu mahallerde karları havada yakalayan belediyeler olduğu için buzlu kaldırımların olmayışını, dünürünün dünürünün köyündeki temiz havadan ve sonsuz yeşillikten, askerde tugay komutanının ondan başkasına tıraş olmadığını falan otuz iki dakikada, otuz iki kısım tekmili birden öğrendim. meto'nun kulaklarını çınlattım içimden. dedim oğlum meto sana ilk saç kesimimde ben de kurban keseceğim! bu son diyetim olsun dedim ve kapıdan çıkar çıkmaz poşetteki poğaçaları yemeye başladım..

.
churupaca-luna nueva




 

17 Ocak 2021

sahi 'kar neden yağar?' *


yalan yok, bu soruyu sormayı özlemişim. çünkü insan; ne kadar yaş alırsa alsın bir yanı hep çocuk. bir yanı hep nostaljik. o yüzden belki de gece her kalktığımda -tıpkı çocukluğumdaki gibi- evvela camdan dışarıya, sokak lambasının ışığına odaklandım. çok şükür yağıyordu, ince ince bazı. bazen de lapa lapa. sabah kalkar kalmaz yine penceredeydim. bu kez yalnız değildim. bütün mahalle ve hatta tüm dünya pazar uykusundayken birbirini tanımayan üç geçkin adam, üç farklı binada pencerelere yapıştırılmış birer beden gibi usul usul yağan karı izliyorduk. onlar neyi düşünüyordu bilemem. kim bilir belki geçmişlerini temize çekiyorlardı. belki de düşüncelerini sadeleştiriyorlardı. bense dünyanın bir süreliğine de olsa temizlendiğini, bu beyaz mucizenin tüm kötülükleri örttüğünü düşündüm. erkenci bir kaç çocuğun sevinç çığlıklarıyla da yeniden umut bir olabileceğini aklımdan geçirdim. saçlarını uzun vakit önce kaybetmiş, kilolu, hafif tıknaz adam vazgeçti ilk olarak manzaradan. yahut aklındaki düşüncelerden. siyah kalın çerçeveli gözlükleri olan, top sakallı siyah tişörtlü diğer adam sağ elindeki sigara kendini yiyip bitirirken, sol eliyle çenesindeki sakalları yoluyordu. içeri girmeye niyeti yoktu. benim de pencereden ayrılma isteğim. lakin tutunacak karlı bir anım yoktu. sadece bacaklarımı dayadığım kaloriferin sıcaklığı vardı. bir de işte peş peşe yağan yağan kar taneleri gibi akan düşüncelerim. sonra birden çocukluğumuzdaki bir oyun geldi aklıma. kollarımızı iki yana açıp yağan kar tanelerini yakalamaya çalışırdık. radyoda yine anlamını bilmediğim sıcak müzikler çalarken, ben de peşi sıra yağan düşüncelerimi yakalamaya çalışacaktım. oysa daha önce denemiştim. ve pek muvaffak olamamıştım. ayrıca yorucu bir meşgaleydi. ama yağan kar tanelerinin şerefine bir kez daha deneyecektim. lakin ondan evvel; dünyanın en güzel şeyinin kar olduğuna hemfikiriz değil mi sevgilim?

.

kirsty mcgee - kisses

.

*gölgesizler

16 Ocak 2021

38.mektup


hayatımda ilk kez bir şarkının sözlerine bu kadar takıldım. hatta ilk defa bir şarkının müziğinden evvel sözlerine çarpıldım. oysa bilirsin. şarkıların sözlerine çok takılmazdım. sözlerden çok bazen bir keman, bazen bir piyano ve bazen de ney sesiyle dalgalanan ruhuma dokunan her türlü şarkıyı severdim. bu şarkıyı tanımazdan evvel.  ama işte her şeyin bir ilki vardır mı denir ya da başka ne denir?
bilemedim.
bu sabah kahvaltı hazırlarken radyoda çalan bir şarkının direk sözleri vurdu bu kez kalbimi. 

.

gel vazgeçelim hiç zorlamadan
sen aklı selim, ben yorgun adam
bir yer bulalım, dünyadan uzak

bir yer bulalım, dünyadan uzak

.

oysa kimse inanmıyor sevgilim. en yakınımdakiler, en uzağımdakiler. sevdiklerim, sevenlerim. dostlarım, arkadaşlarım, akranlarım. kardeşlerim. nasihat bedava ya, herkes bir öğüt verme peşinde. halbuki para istemedim onlardan. sadece yorgunum dedim. çok yorgun. insanlardan, patronlardan, dokuz altılardan, kalabalıktan, yüksek binalardan, işe gidip eve dönmelerden, gittikçe kararan bu şehirden yorgun düştüğümü değil iki kış, bir kış daha dönemeyeceğimi söyledim. metropol şımarıklığı dediler. bulmuşsun, bunuyorsun dediler. yüzüme demediler elbet. süslü cümlelerinin arasına zehirli bir yılan gibi soktukları kelimelerinde dediler. sohbetin en alevli anındaki derin suskunluklarında söylediler. 800x600 ekranlarındaki mimiklerinde söylediler. ama asla ve kata yüzüme karşı söylemediler.
son tahlilde inanmadılar.
galiba bir ben inanıyorum ve belki bir de sen.

diyorum ki sevgilim; bir yer bulalım dünyadan uzak, deryaya yakın..

ha' ne dersin?

.

pinhani - dünyadan uzak


15 Ocak 2021

bazı şeyler: 77- 79 (üç yıldızlı kar istiyoruz)



77- eskiden yani çocukken bazı şeyler ulaşılmaz, çok uzak (yetişkin diliyle ütopik) gelirdi. misal uzay1999 dizindeki 1999 yılı yahut ‘bak racırs’lı 25. yüzyıl dizisindeki 25 tane yüzyıl. (gerçi hala ulaşamadık ve ulaşabilecek gibi de görünmüyor bu yaşlı ve koca dünya)  şimdi tersinden, geriye doğru bakıyorum. bazı şeyler yine ulaşılmaz görünüyor. misal istanbul ve kar mevzuu. üç gündür hatta dört yıldır kar kar diye inlerken bu şehrin insanları. şöyle hatırı sayılır kar ne vakit yağdı diye dönüp ardıma baktım. en bilineni hatta en fecaatlisi 86 mart. en yakını 2003 2004 olmalı. bunlar 4 ve 5 yıldızlıktı. 3 yıldızlı da 2017 ocaktı. çünkü bir pazar günü makineyi alıp kadıköy’e fotoğraf çekmeye gitmiştim. şimdi işte; çayım gelmeden meteoroloji genel müdürlüğü’nün tahmin sayfasına baktım. yarın için istanbul tek yıldızlı kar yağışı, cumartesi ve pazartesiye ise iki yıldızlı tahmin var. lakin gönül en az üç yıldızlı kar istiyor!
istanbul,14 ocak
.
78- akşam vakti. ortada bir sofra. ama öyle ne halil ibrahim sofrası ne de zengin sofrası tadında. kendi halinde, geleneksel bir yemek etrafında 4 insan. ikisi erkek, ikisi kadın. biri evin daimi misafiri. diğer üçü şehrin bir kenarından bu sofra için kopup gelmiş. gülüp eğleniyorlar. her şey normalmiş gibi. her şey tamammış ve hiç eksik yokmuş gibi. oysa ve tam on dokuz yıldır bir kişi eksik o sofrada. çok özlenen biri. 
13 ocak
.



79- şimdi usul usul, sakin sakin tüm kötülüklerin üstünü örter gibi yağıyor kar. ve yine bütün özlemleri dindirircesine. istanbul’a da yağarmış meğer kar!
15 ocak.
.
.

2 Ocak 2021

balkonsuz


her şeyi anlamak zorunda değiliz elbette. amavelakin, milyarlarca para ödeyerek balkonsuz evlerde oturanları anlayamıyorum. keza, açık balkonlarını kapatanları. oysa bugünkü gibi güneş herkese, her eve lazım. ben mesela kayıtsız kalamadım. en fransız, en kapalı balkonlara karşı belki de sokağın tek açık balkonuna gururla konuşlandım. tam cepheden gördüğüm güneşe diyorum bayım, hiç direnmedim. tereddütsüz teslim oldum. ondan önce 26 parçalık yeni müzik listemi açtım. komşu evlerden gelen, yeni yılın ilk kızartma kokularıyla şenlik tamamlandı. gözlerim kapalıydı. şairin kıskanacağı, neresi olduğunu kestiremediğim ama çok iyi bildiğim bir duygunun içindeydim. sahici bir domates kokusu hakimdi gezegene. öyle ki annem mutfakta henüz kesmiş. bıçakla ikiye ayırır ayırmaz kokusu yüksek giriş balkonunuza kadar uzanmıştı. ayaklarımı boyumdan büyük sandalyeden sallandırmış, sokakta voleybol oynayan abileri izliyordum. tingir’in -bastiani kalesi’nden hallice- bahçe duvarından, emin amca’nın dut ağacına gerdikleri kırmızı çamaşır ipinden mütevellit filenin bir yanında memet abi, mustafa abi, ali ekber ve arkada fasülyeden ferhat, öte yanda cengiz abi, hasan abi, turan ve fasülye namık var. cococolasına oynuyorlar. çok hırslılar ve kan ter içindeler. mevsim yaz olmalı. domates olduğuna göre. en kötü, bahardan yaza dönmek üzeredir. servisi atmak üzere olan memet abi; “atan beş, karşılayan üç” diyor gururla. tam servisi kullanacağı sırada heyecanlı ve sürekli bir korna sesi. yukarıdan aşağı hızla gelen kırmızı ekmek arabası bu. oyuncular iki yana çekiliyorlar. memet abi, çevik bir hareketle emin amca’nın duvarına çıkıp kamyonetin tentesi takılıp koparmasın diye ipi yukarı kaldırıyor. kamyonet aralarından geçip niyazi amca’nın bakkalının önünde duruyor. memet abi duvardan inip yeniden servis konumuna dönüyor. “atan beş karşılayan ikii” diyor. 
“sktirlan demin üçtük ne ara iki olduk adam gibi say şunu” diyor hasan abi. pis pis sırıtıyor memet abi. “atan beş karşılayan üç, setlerde bir sıfır öndeyiz. üç seti alan kazanır. unutma!” der demez aniden servisi kullandı. karşı taraf hazırlıksız yakalandı. top kimseye değmeden siyah toprakla çizili oyun alanına düştü. 6-3 dedi ali ekber abi ve memet abiyle çak yaparak kutladı sayıyı. hasan abi yerde seken topa hışımla bir tekme savurdu. fasulye ferhat’ı babası çağırdı. “ferhat hadi oğlum amcanlara gidiyoruz.” aşağıda bütün olan biteni pazar sabahları izlediğim western filmini seyreder gibi gözümü kırpmadan takip ediyordum. memet abi’nin “selim selim” diye bağırışını neden sonra fark ettim. “hadi geç arkaya” diyerek fasülye ferhat’ın yerini almamı istiyordu. bir elimdeki domatesli ekmeğe bir memet abi’ye bakıp aşağıya fırladım. ekmeği kenarda oturan benden bir yaş küçük hilmi’ye verdim. sakın yeme ha diye de tembih ettim.
memet abi servisi kullandı. turan abi iki avucunu birleştirerek yaptığı manşetle topu havaya yükseltti. hasan abi, cengiz diye bağırıp pas vermek yerine çok sert bir smaç vurdu. en son hatırladığım buydu. bir de suratımdaki dayanılmaz yanma izi. ve durmadan beynimde yuvarlanıp duran şarkı sözleri.
our frail little bones
we are here and then we are gone
gözlerimi açtığımda fransız balkonundan bir kadın bana doğru bakıyordu. kim bilir kaç dakikadır. yüzümdeki bu acı. telefonumun saatime göre, bir saattir buradaydım. aynı telefonumun kamerasından bu kez yüzüme baktım. pancar gibi kızarmıştı. karşıda, fransız balkondaki kadın şimdi de ellerini uzatmış ancak avuç içlerine vuran güneşi tutmaya çalışıyordu. yüzümdeki acıya rağmen onları hala anlamıyordum. ama anlamak zorunda da değildim!
.