31.01.2009

vivaldi

kadıköy'den bir tatlı huzur almayalı uzun zaman olmuştu. aşağıdan yukarı baştan aşağı bir güzel arşınladım bahariye’yi. kozmetikçi ablanın beni kandırıp pahalı bir parfüm vermesine göz yumdum. lakin hemen akabinde dükkanı satmaya kalkması karşısında dirayetli davrandığımı söyleyebilirim. sonra moda'ya çıkıp adalar'a selam durdum. moda’dan inişte ise altıyolu ve boğa’yı cepheleyen kafenin en jeopolitik konumuna yerleştim sıcak denizlere inmek isteyen ruslar gibi. aceleyle koşuşturan insanları, hiç durmayan trafiği izledim dakikalarca. yanımda bitiveren kedilerle konuştum. pek sevmeseler de tostumu paylaştım. arkamda kibar bir beyefendi ile yüksek volümde konuşan hanımefendinin otopark maceralarını dinledim. sarışın kadının vivaldi sevdiğini böylece öğrendim. daha sonra rüzgarı dinledim. hemen kafenin altında satışa sunulan kır çiçekleri ile karışan kış kokusunu da içime çektim. evet.

30.01.2009

kırmızı

her gün aynı vagonlardan iniyoruz. o hiç vazgeçmediği üçüncü, bense birinci vagondan. tam on bir gündür şaşmadı bu vaziyet. ve her sabah istasyonun o hınca hınç kalabalığında kan kırmızı mantosuyla ilk o ısırıyor gözümü. samanlıkta iğne olsa o manto ile bulunmamasına imkan yok. ve o kadar yavaş yürüyor ki sanki yılların ağırlığını taşıyor omuzlarında. tempo hiç değişmiyor. büyü bozulacakmışcasına ve de geç kalma pahasına ben de hızlandırmıyorum adımlarımı. yine de bu yavaşlıkta mağlup ama mağrur bir duruş gözlerden kaçmıyor. niye ısrarla üçüncü vagona bindiği konusunda hiç bir fikrim yok. yoo hayır! aslında var. uğurlu sayısı üçtür belki. ya da arkadaşı ile her sabah üçüncü vagonda buluşuyorlar, arkadaşı kartalda iniyor o devam ediyor. olamaz mı? kim bilir belki... üçüncü vagon tercihinden emin olamam ama kırmızı ve tonlarını çok sevdiğine göre akrep burcu olma olasılığı yüksek. ne iş yapar, ne yer ne içer bunu da bilemem. ama her sabah aynı saatte aynı mantosuyla ve hep aynı ağır adımlarla sanki bir törendeymişcesine yürümesi yok mu?
bu satırları yazdırıyor işte.

26.01.2009

alakadar

sevmiyorum bu kaz gelecek yerden tavuk esirgememe hallerini, güdümlü çıkar ilişkilerini. sahte, yapay ve zoraki gülüşleri, samimiyetsiz yüz ifadelerini. bunun için yapılan sıkıcı iş yemeklerini. allahtan arka fonda deniz ve üç beş balıkçı teknesi vardı da çekip çıkardı beni bu boğan ortamdan, bedenim ordaydı belki ama ruhum başka diyarlardaydı. lakin arada kaçak yapıp düşüveriyordum bu bol dumanlı ve puslu ortama. yedi kişiydik. en az konuşanıydım grubun. zaten tavuğu bağışlayan ve kaz vereceklerden başka konuşan yahut konuşmaya niyetli pek kimse yoktu, olanlar da kümes sahipleri tarafından bertaraf ediliyordu nazik ama samimiyetten uzak plaselerle. işte o kaçak anların birinde garsonlar pervane olmuşken etrafta arkalardan bir yerden; o naif, o eski istanbul nezaketinde ama otoritesinde; "alakadar olun" çıkışını duydum hanfendinin. dönüp bakmadım bu naif ama hakkını arayan insana. belki de utandım halimden, halimizden. bir kaç kez daha tekrarladı bu sözcüğü. ama bir kelime bu kadar mı hakkı verilerek söylenir. bir tek kelime. o an o lanet olası toplantıyı terkedip o hanfediyle sohbet etmek hatta ben hiç konuşmayayım o anlatsın hep ben dinleyeyim istedim. arkada rüzgarla ve dalgalarla oynaşan sevda çiçeği'nin içinde olmak ya da....

of

dolmuşa binen abla en derininden bir OFFFFFFF çekip "hiç sevmiyorum" dediğinde yanındaki abiye, sevmediği pazartesiler miydi yoksa benimkisi gibi "her sabah her sabah çekilecek çile mi lan bu" babında bir offf muydu bilemedim. trabzonun ilçesi tadındaki espriyi yapmıyorum farkındaysan. neyse o abla bu şekil yani etna yanardağının en koyu derinliklerinden gelen çok ama çok içten off’u çektiğinde en dışından bense tüm derinliğimle ama en içimden "ne ki bu şimdi? sabahın köründe hem de pazar hariç her sabah her sabah hep aynı kalabalık, aynı trafik ve her zaman bir tarafa yetişmeye çalışan biz insancıklar. nihayetinde hep aynı terane. hayat mı lan bu? bunun sonu nereye varacak böyle?" vari nadir yaptığım felsefik, oşinografik ve asitmetrik paralel tadındaki içsel söylenmelerimi yapıyordum. yoo hayır bunamadım daha. tamam bazen şizofrenik belirtiler gösterebiliriz ama onun dışında eşek gibi sağlıklıyım. ruhen ve bedenen…evet. zaman zaman böyle mevsim normallerinin dışına çıktığında havalar, ben de normallerimin dışına çıkıyorum işte. beyin ve kalp damarlarım kısa devre yapıyor. o kadar. "işte ben böyle şansızsızım gül diksem diken biter işte" tadında işe giderken yazdan kalma güzel bir kış güneşinin yerküreyi ısıttığı bu sabah dolmuşun penceresini sonuna kadar açtım temmuzda dahi zatürre olacağı sanıp bir türlü açmayan ablalara, amcalara inat. ohh püfür püfür esiyor şerefsizim. sonra müsait bi'yerde indim.

23.01.2009

istiyorum

çok bencilce biliyorum ama bugün sadece sevdiğim şarkılar çalsın istiyorum ofiste. bu uğurda merkezi müzik yayınını ele geçirdim. en sevdiğim şarkıları doldurdum winampa ve şimdi o şarkılar çalıyor binada.

bir de dünden beri acayip yazmak istiyor canım. kış karıncaları gibi her gün için birer tane saklayıp ısıtıp ısıtıp koymak istemiyorum. ağustos böceği gibi har vurup harman savurup aklımda ne kadar birikmiş varsa salmak istiyorum kalbimden temiz şu beyaz vörd sayfalarına. evet bunu istiyorum. bir de finlandiya’ya gitmek.

ayrıca her köşede her dost sayfasında türk filmi anlatımının dayanılmaz ağırlığından, dostlar yazdıkça hasetimden nasıl çatladığımı yazmak istiyorum. fıkra kültürüm gibi eski türk filmi kültürüm de zayıftır. ama çok severdim eskiden eski türk filmlerini. ama işte eskidendi çok eskiden. o zaman çocuktum. ve kirlenmemişti dünya. sanırım ilkin sadece salı günleri çıkardı trt1 de. sonra cuma daha sonra cumartesi oldu diye hatırlıyorum. türk filmi hastasıydık ailece ve mahallece. sonra yabancı diziler geldi mertlik bozuldu. bakmaz oldum yüzlerine. hala da bakmıyorum. ama dostlar bir bir döktürdükçe, o nevi şahsına münhasır filmlerden pasajlar sundukça hasetimden çatlıyorum. ben de izlemek istiyorum ben de izlemek istiyorum. ama sonra gene izlemiyorum.

ama şimdi elimdeki iki klasörlük işi bir an önce bitirip rahatlamak istiyorum. sonra sevdiğim bloglar arasında gezinmek istiyorum. nette dolaşırken dikkatimi çeken iki kitabı alıp hemen okumak istiyorum. ama onlardan önce sırada bekleyen dört kitabımı bitirmek istiyorum. daha fazla robinson crusoe olmadan saç sakal traşı olmak istiyorum. pencereme tık tık vuran yağmurun altında ama bahariyede ıslanmak istiyorum. yanmak, benliğimden uzaklaşıp günlük telaşlardan kaçmak istiyorum. yazmak, hiç durmadan daha çok daha çok yazmak istiyorum. ayran içip çöp şiş yemek, sevgiliyle yan yana fotograf çektirmek istiyorum. küçük bir sahil kasabasına yerleşmek istiyorum. martı jonathan gibi özgür olmak istiyorum. püfür püfür bir vapurun yan kenarında olmak istiyorum. ne zamandır ertelediğim amores perros'u artık izlemek istiyorum. preason break'in bekleyen tüm sezonlarını bir de. hepsinden önemlisi bir sevda sözü fısıldamanı ve inanmaya hazır olmayı istiyorum. tıpkı şarkıdaki gibi. ne çok şey istiyorum.

all for love

o’nu gördüğümde bryan "all for love" diyordu. aslında her sabah görüyordum da ses etmiyordum! uyuklayarak geldiğim kartal’da kurulmuş saat gibi onu görmek için aralandığını gözlerimin sanki bugün farkettim. gerçi dışardan bakınca tam bir soğuk nevale idi. ama güzeldi. güzelliğinin farkında idi. hem belki de bu güzelliğe askıntı olunmaması için sonradan öğrenilmiş bir nevalelik olması da muhtemeldi bu soğuk duruşun. olamaz mıydı?  her sabah en ön vagonunun en ön koltuğuna oturuyordum. her sabah kartal’da en ön vagonun arka sıralarına oturuyordu. o binerken, ben inerken görüyordum o’nu sadece. bu sabah farklıydı sanki. öyle ki buraya yazacak kadar. all for love çalıyordu o’nu gördüğümde. güneş kadar parlaktı. fransızca şarkılar kadar güzeldi. inerken baktım, bizim vagonda yoktu!
.
bryan adams - all for love
.

22.01.2009

nakarat

bu şarkıyı duyduğumda her ne yapıyorsam bırakıyorum olduğu gibi. trendeysem elimdeki kitabı bırakıp, soğuk camdan uzaklara çok uzaklara gidiyorum. ofisteysem eğer penceremden küçük bir parçası görünen mavi suların derinliklerine iniyorum. eve dönüş yolunda isem şayet kanatlanıp uçuyorum adeta. hiç bitmesin istiyorum. candan söylesin hep istiyorum. hülasa-ı kelam ben bu şarkıyı çok seviyorum. ki hakkında ikinci kez kalem oynatacak kadar. geçimsizim bugünlerde.
evet.
.

17.01.2009

yazıyorum

sabah erken sınavım vardı ama ben dün gece çalışmak ümidiyle geldiğim evde son samuray'ı izledim sonuna kadar. kaldı ki daha önce bir buçuk kez izlemişken ve izlediğim bir filmi ikinci kez izlemeyi sevmezken. oturdum sonuna kadar izledim. çok mükemmel bir film değil ama eski şogın günlerinden ve 7 samuray'dan kalma sevgi ile olsa gerek oturdum bi'daha izledim.
düşünme, hiç düşünme....

*

erenköy kız lisesinin 12 nolu sırasında oturan genç arkadaşım. masandaki açılmış kalem çöpü için senden özür dilerim. acele çıkmak zorunda kaldım. zaten sınav da çok iyi geçmedi. umarım beni affedersin... böyle bir de şarkı vardı sanırım.

*

akşam soğuk. trenin gelmesine dakikalar var. üşümemek için bir ileri bir geri hareket halinde herkes. gökyüzünde kuşlar yalnız değil bugün. gruplar halinde ve ahenkle uçuyorlar. lastik vücutlu su balerincileri geldi akılıma. lakin balerinler çalışılmış hareketleri sergilerken onlar ve onlarcası aynı anda ve çok kısa sürelerde hep beraber aynı yöne nasıl hareketler ediyorlar ilginç doğrusu. resmeylemeye çalıştım lakin cep telefonunun zoom zavazingosu yetmedi.
olduğu kadar artık.

13.01.2009

özleyeceğim

pazar akşamı yarın gene iş var. artık emekli olmak istiyorummm iç haykırışımdan hemen sonra bazen sevip bazen nefret ettiğim tren seyahatlerimi özleyeceğimi düşündüm bir an. bir nevi geleceği özleyeceğimi hissettim yani. çalışmak çalışmak tamam da kardeşim nereye kadar. işkolik adam yahut kadınları anlayamıyorum. büyük ihtimal onlar da benim gibi aylak adam felsefesini sevenleri anlamıyordur. sorun şu ki emekli olmama yıllar var. hayat gailesi geçim telaşı tabi bir de. geçen gün bir firma denetimimize gelen müfettiş işinizi aşkla yapın diyordu. ama işte aşk olmayınca sevgi de olmuyordu. sevemedim karagözlüm oluyordu işim sonra bana. ama iş için dahi olsa banliyö seferlerimi özleyeceğim kesin. hele şimdiki gibi kışa denk gelenleri. kestane kavrulan sobanın kenarında oturur gibi uyuklamaları yahut kitap okuyuşlarımı özleyeceğim. karşı perondaki trenin içindeki insanları özleyeceğim. misal bugün bostancı da sabahın köründe ankara expresinde cin gibi etrafa bakan bir vagon dolusu japonu da arkadaki vagonda askılı atletiyle oturan abiyi de özleyeceğim. satış müdiresi kılığında karşıma oturan ablayı da suadiyeli eli her daim kitaplı abiyi de. sanırım seçimden sonra al aşağı edecekler tüm rayları. raysız ve trensiz kalacağız uzunca bir süre. özleme hakkımı şimdi kullanmak istedim o kadar. hepsi bu.

9.01.2009

cuma

bu rastlantıya ne deniyordu şimdi tam olarak hatırlamıyorum. ama güzel bir tesadüf yahut tevafuk oldu. öyle ekstrem mutlulukları çok sık yaşamam. ve önceden cumartesileri çalışmadığım zamanlarda çok severdim cumaları. bugünün cumasını çok sevdim ama. hayatımıza bir şekilde girip sonra çıkanlar insanlar vardır hani. işte onlardan biri ama uzun zamandır görüşmediğim biri aklıma düşmüştü dün nereden estiyse. bugün mailini gördüm. dün göndermiş ama. hal hatır sormuş. en sevdiğim yazarın yeni kitabı çıkmış, onu görünce aklına düşmüşüm, yazmış bana. demek ki bir iz bırakabilmişim dedim. yazmayabilirdi ama yazmış. sevindim kendi adıma. bugün cuma. ve güzel bir gün. teşekkürler...

8.01.2009

geçimsizim

ilk duyduğumda da çok beğenmiştim ama bu sabah başkaydı. sanki son günlerdeki haleti ruhiyeme eşlik edercesine daha bir yürekten dinledim vagonun en kuytu, en sıcak köşesinde.
geçimsizim bugünlerde kimsesizim bu yerlerde... diyordu.
sanki beni bir tek o anlıyordu. ya da sözler sadece benim için yazılmıştı sanki. çember'den sonra en sevdiğim ve hatta çember'den öte şarkı, şarkım oldu.
candan'ı hep sevdim. zaten bir sezen bir candan. gerisi yalan.
kusura bakma ama öyle!
.
candan erçetin - ben kimim

6.01.2009

hikaye


yeni bir yıl. yeni bir blog. sanırım blogdan bloga atlayıp bir türlü tamamlayamadığım hikayemim nedenini 7tepe istanbul'un yusuf gülseçen'i açıklıyor önem'le girdiği şu diyalogda;

önem, yusuf'a gelerek kendisi ile ilgili tüm yazıları sazanların tarihi'nden çıkarmasını ister...

yusuf: seni çıkarırsam romanın yarısı gider.
önem: madem o kadar çok şey yaşıyorum, benim niye haberim yok.
yusuf: çünkü kimse kendi hikayesini beğenmiyor!!