22 Kasım 2020

pazar notları - 22.11.20



denklem: bu sokak kısıtlaması işi, eskinin yaz saati uygulamasına, misal fazladan kaç saat ya da eksik uyuyacağız gibi ahiret suallerine döndü sanki? sıkıldım ama. bir de elimizde kerat cetveli gibi bir tablo. her yaş grubuna ayrı talimat! ve haber kanalları, sokakta insan avına çıkmışlar sabahın onunda. abaküs hesabı yapıyorlar. yapmayın canım kardeşim! yapmayın.
.
balkon: sigara içmediğim halde onlar gibi balkonda ve ayaktayım. sigara yerine balkon setine bıraktığım kahvemi içiyorum. kâh pazar sersemliğindeki cılız sokak hareketlerini, kâh burgaz’ın önündeki bir tutam durgun suya bakıp düşünüyorum. öyleyse varım!
.
sokak: nerdeyse yirmi beş dakikadır yaprak kımıldamayan sakin sokak, bir anda kovanına çomak sokulmuş arıların etrafı kuşatması gibi insanlarla doldu. sanki görünmez bir el düğmeye basmış gibi hareketlendi. ilk olarak karşı sokaktan, otuz beş yaşlarında saçlarını kazıtmış yeşil yağmurluklu, lacivert eşofmanlı bir adam kelini sıvazlaya sıvazlaya gelip solumdaki okul caddesine doğru telaşlı adımlarla giderken, sağ yandaki postane caddesinden gelen pespembe montunu sıkı sıkıya kapatmış, siyah taytlı kadın sabah sporunu icra ediyordu. ardından vücudu gibi ağır adımlarla gelen kır saçlı abi, taba rengi montu, lacivert eşofmanı ve spor ayakkabılarına eklediği filesiyle hem sporunu, hem alışverişini yapmanın gururunu yaşıyordu. sokağın tartışmasız en sevimlileri, en aşıkları, en saygıdeğerleri el ele tutuşup asırlık adımlarla yürüyen yaşlı çifti. en centilmeni ise; yolun ortasından yürüyen bu çifte korna çalmadan, sabırla kenara çekilmelerini bekleyen beyaz polodaki adamdı.
.
misafir: dün akşam sokağa çıkma yasağından önce yatıya misafir gelenler, şimdi yasaktan sonra yerin yedi kat üstüne sağ elleriyle allahaısmarladık işareti yapıp metalik gri arabalarına binip yuvalarına dönüyorlar.
.
zarifoğlu: bir pazarı daha onsuz geçmek olmazdı. yaşamak kitabı elimdeydi yine. ilk kez almış gibi kokladım kitabı. çikolata koktu. az önceki kahve keyfimden kalma olabilir miydi? yeniden kokladım. değişik bir aroma kokusu geldi bu sefer. ama yine çikolataya benzer. ilk sayfasını açtım. bir haziran 2013'de D.R'dan almışım. hatırlamıyorum. o yaz ne yapıyordum? hangi ruh halindeydim. zorladım. çıkaramadım. kitabı bir kere daha kokladım.
.
tembel: son zamanlarda bir çok şeyi ertelediğimi görüyorum. zamansızlıktan değil. üşendiğimden. en başta saçlarım. annemim deyimiyle "papaz gibi" oldum! pandemiyi bahane ediyorum meto'ya. ama hafta sonumun bir-iki saatini oraya harcamak. üstelik cumartesi trafiğinde arabayla git-gel. ölüm gibi. sonra biriken faturalar, makbuzlar, evraklar tek tek dosyalanmalı. en mühimi bilgisayara kaydettiğim,sevdiğim müzikler bir aydır telefona atılmayı bekliyor. ve yazılması gereken uzun bir mektup. şimdi düşünüyorum da; galiba hayatı da böyle basit üşengeçliklerle erteliyorum.
.
selâ: tam da bu satırları yazarken selâ verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş. ama tam anlamayadım kim olduğunu. allah rahmet eylesin. kimdir, hatun kişi midir er kişi midir, yaşlı mı genç mi, yalnız mı kalabalık mı, güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? koronadan sebep mi ölmüş yoksa başka sebepten mi? ama ne önemi var değil mi? bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. en çok da otobanda kamyon arkası yazılarına kapıp gittiğimde geliyor işte aklıma. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen hatta abartılı seviniyoruz. ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. hayatın kendisi çelişki değil mi zaten? 
.
eksi üç: fiko ile konuştum önceki gün. dönmemiş istanbul'a. ama kararsız. eksi üçe düştü sıcaklıklar, çok soğuk diyor, tek başıma sıkılıyorum diyor. yak sobanı otur aşağıya oğlum. bulmuşsun bunuyorsun, kardeşin hafızla ben senin yerinde olmak için neler vermezdik, unutma! diyorum. ben gidip biraz daha odun getireyim diyor.  
.

21 Kasım 2020

bir de baktım yoksun*



millet olarak kafa karışıklığını seviyoruz galiba. ya da bizi hep öyle alıştırdılar. bilemiyorum ibrahim bilemiyorum. kafam çok karışık. sabah yağmura uyandım. baktım dolap tam takır. markete gitmeli. ama şimdi yasak mıydı? saat ondan evvel mi çıkabiliyorduk? yoksa sekizden sonra mı çıkamıyorduk? paketleri kim taşıyacaktı? yağmuru kim döküyordu? dünden sonra yarından önce de oynayan zuhal olcay mıydı? ünzile kaç koyun ediyordu? abartmıyorum. buzdolabında olmayan kahvaltılıkları görünce başımda aşağı dökülen kaynar sorular bunlardı. sağ olsunlar internet gazeteleri, ana haber bültenleri sayfa sayfa sokağa çıkma kısıtlaması rehberleri yayınlıyorlardı. lakin kim okuyacak, kim bakacaktı şimdi ibrahim? sonuçta; büyük ikramiye çıkma olasılığı olan milli piyango listesine ilk önce amorti var mı diye bakan milletiz. şahsen ben öyleyim. bunca yıldır az buçuk tanıdıysan beni, bilirsin. bugüne kadar hiç bir listeye tam bakmadım. amorti ve büyük ikramiye yoksa, o bilet bitmiştir benim için. son tahlilde demem o ki; ara’ları sevmem. onla yirmi arası, yirmi ile beş arası, ekmek arası, devre arası hep kafa karıştırıcı olmuştur benim için. bir işi ya tam yapacaksın. ya hiç yapmayacaksın. allah’tan apartman görevlimiz tevfik abi geldi de söyledi. markete gidebiliyormuşuz. park ve bahçelere de. yok dedim, market yeter. bu havada kitap okunup dizi izlenirdi zaten. şimdi misal; medium.com yazılarının müdavimi olduğum ve daha çok yazmasını istediğim elif key’in bize iki çay söyle kitabı var elimde. genelde kitap önsözlerini, sunuşlarını okumam. lakin elif key sunuşu kendi yazdığı için iki kere okudum. çünkü hayatı kelimeleriyle resmeden ender insanlardan biri. kitabı okumaya başlamadan evvel kendime kahve yaptım. bilgisayarın radyosunu açtım. kablosuz mausu da uzaktan kumanda yapıp ayaklarımı uzattım. sunuş kısmının altını çizdiğim son paragrafını bir kez daha okudum;

“.. ben hala küçük resimlere bakıyorum. küçük resimler dediğimse bazı vesikalıklar. çünkü az da kalsalar cüzdanında vesikalık taşıyanlar, tam derdini açacakken komi gelip de ‘tabakları değiştireyim mi?’ dediğinde komiyi terslemeyenler, bir de kitap okurken altını çizenler var.

gülümsedim.
kapı çaldı. tevfik abi sanıp daire kapısının tek gözünden baktım kimse yoktu. megafondan “kim o?” dedim. ses yoktu. kitabın başına oturdum. bir kez daha çaldı kapı. kalkmadım. bir daha çaldı. muhatabımın duymayacağını düşünmeden sunturlu bir küfür ettim. sonra bir daha çalmadı. kitabı bıraktım. ayağa kalktım. akşamdan beri ağrıyan dizlerimi pencere kenarındaki kalorifere yaslayıp dışarıya baktım. yerler ıslaktı. sanki yasak başlamış gibi kimsecikler yoktu sokakta. yol kenarına sıra sıra park etmiş muhtelif renkte arabalar vardı sadece. bir de ekmeğinin peşindeki kuşlar. kargalar ve martılar en çok. bir martı misal, az önce on üç katlı binanın çatısından aşağıya pike yapıp elektrik direğine kondu. benim gibi etrafı kesiyor şimdi. metalik yeşil toyota'nın arkasında bir karga ceviz kırmaya çalışıyor. sarman bir kedi uzaktan kargayı kesiyor. ama ortamda cumartesiye yakışmayan bir sessizlik var. düşün, karşı inşaattakiler de çalışmıyorlar. pazarları bile çalışıyorlardı oysa. belli ki herkesin kafası karışık. neden sonra bizim martı sıkılıp telaşla havalandı. tam o sırada ilk kez bir adam gördüm. bakkalın sokağından bizim sokağa girdi. siyah paltolu, siyah kasketli, uzun boylu bir adam. öksürüyor. pencereyi açıyorum. öksürüğü babama ne çok benziyor. adımları da öyle. hatta sağ eli cebinde, sol elinde burhan altıntop çantasıyla o vakur yürüyüşü. tam bizim apartmanın önünden geçerken durdu. kalp atışlarım hızlandı. bahçe kapısına baktı. sonra da başını yavaşça yukarı çevirdiği an kapı yeniden çaldı. gayriihtiyari ve otomatikman kapıyı açmak için sırtımı döndüm. az önceki cevapsız çalışlar aklıma geldi. hemen cama yönelip aşağı baktım. kimse yoktu.
.
* yekta kopan- bir de baktım yoksun

18 Kasım 2020

unforgiven



karşı kaldırımda iki adam. hararetle bir şey konuşuyorlar. biri sarı şapkalı. soluk gri, belediye ceketli. boyundan büyük küreğe yaslanmış öylece karşısındakini dinliyor. o kürek beni orta ikiye götürüyor. tarım dersi vardı. küçük bir de bahçesi okulun. toprakla ilk haşır neşir oluşumuz. mavi önlükler bir de dizlerimize uzanan. iş teknik ve tarım mıydı dersin adı, yoksa ayrı ayrı iki ders miydi? ama elimizde kürekler. hayır beller vardı. o kesin! toprağı sırayla ve iyice bellemiştik. otuz dokuz mevcut. bir öğretmen. bahçenin altını üstüne getirmiştik. karşısı mezarlıktı okulumuzun. bu ayrıntıya ne gerek vardı şimdi? bilemiyorum. zaten sonra tarım dersi iş teknik mi olmuştu? yoksa orta bire mi gidiyorduk? ve sarı kemal neden bana ‘sen bittin olm’ işareti çekmişti sabah iştimasında bir türlü oturtamıyorum. ayaktaki diğer adam; ha bire anlatıyor belediye ceketliye. elleri kolları havada. süavi sakalı var. bir de siyah papak var kafasında. bizim köyde ve evde papak denirdi çünkü bu örgü şapkalara. babamın da işte böyle siyah, yün papağı vardı. kışın evin içinde hep o papakla dolaşırdı. onunla yatıp onunla kalkardı. halbuki çirkin, siyah bir papak. bunu ona hiç söylemedim. bazı sabahlar ayak yolunda karşılaşıp korkmuşluğum da çoktur. bunu da söylemedim. ama artık biliyordur. bilmediği çok şey var oysa.
.
kafam edison’un ampülü gibi. bir yanıp bir sönüyor. nereye bakacağımı, ne düşüneceğini şaşırıyorum. enformasyon yağmur gibi. zaten dışarıda da yağmur yağıyor. kuşlar uçuyor. telefonlar hiç susmuyor. köpekler havlıyor. kuşlar yine uçuyor. hayat sandığımızdan çok uzun dostlarım. sanki küçük çaplı bir cinnetin ilk virajındayım. köprüden önce son çıkışı kaçırmışım. “köşeyi dönsem ölüm. düz gitsem hayat” 
öyle miydi o şarkı? 
bana kalsa, bu havada bir nazan öncel şarkısının içinde kıvrılıp uyumak isterdim. ama işte, bana kalmıyor.
.
oğuz atay’a özenip rahmetli babama mektup yazsam bana kızar mı? ya da zaten kızıyor mudur ondan sonra yaptıklarım için? onu dinlemeyip yaptığım tek yanlış için bir doğru gerekirken. yanlışlar  halkası oluşturduğumu görüp dövünüyor mudur? halbuki ve içten içe bu tek yanlışım için onu suçladığımı da biliyor mudur? metallica’nın unforgiven’ı mı yoksa clint eastwood’un affedilmeyen’i mi? beni kim affedecek? ben kendimi, babam beni, ben babamı affedebilir miydim? hem töbe haşa! affetmek kim, biz kimiz?
.
sonra işte o kış günü. gece on buçuk on bir gibi. ispanyollar zaten akşam yemeğini o saatlerde yermiş. maçları da o saatte oynuyorlar. bilbao’da beşiktaş'lı gökhan keskin yaradana sığınıp otuz beş metreden vurdu. sakar kaleci, zubizarreta topu elinden kaçırdı. goool diye höykürdü babam. goool. kulağındaki radyoyu kıracağından korktum. ama kafasındaki siyah papağı fırlattı yere. bir daha giymeyecek sanıp ben de sevinmiştim. gool gol diye. fakat peşinden dört gol yedik. ve babam o papağı ondan sonra hiç çıkarmadı. sevmedim. ama çok özledim.
.


15 Kasım 2020

pazar notları



özlem: pazar sabahları, kadıköy'ün sessiz, sakin ve henüz uyanmakta olan ara sokaklarında maskesiz, umarsız ve özgürce adımlamayı özledim.
.
dizi: uzun zaman sonra ilk kez bir türk dizisi ilgimi çekti. dahası, sardı sarmaladı. horoz şekerine sarılan çocuk gibi bırakasım gelmedi. ama ilk iki bölümünü izledim şimdilik. türü için psikolojik dram diyebiliriz. ülkenin ortasından, hayatın tam içinden meseleler. dram ama yer yer meryem’in diyaloglarına gülmemek elde değil. oğuz atay’ın deyimiyle “acıklı güldürü” halleri var. ama mesele ciddi. oyunculuklar güçlü. sevdim ben bu ‘bir başkadır’  isimli diziyi. 
.
kitap: bu aralar oğuz atay okuyorum. ama bir değil üç kitabını birden. günlük’le başladım. tehlikeli oyunlar ve tutunamayanlar’ı ekledim. haliyle hayatta tesadüf ettiğm en küçük bir olay direk kitaplarda okuduğum bir cümleye yapışıp kalıyor. seviyorum bu duyguyu. kendimle çelişmeyi. çünkü yıllar evvel yine burada;  ‘hayat asla, kitaplardaki yahut filmlerdeki gibi değildir’ gibi bir atar yapmıştım. oysa bal gibi de öyle!
.
alacak : kime sorsam, kime dokunsam, hepsinin bir alacağı var hayattan. benim de var elbet. ama işte nasıl alacağımı bilmiyorum.
.
hatıra: aniden bir fotoğraf canlanıyor zihnimde. bir hastane odası. kardeşimin ayağı alçıda. babanın gözleri düşünceli. gömleği siyah. gülmüyor. somurtmuyor da. sıradan, gündelik bir poz vermiş. yanında hafız’ın babası. mavi gömleği, alnından açılmış saçlarıyla bugünkü hafız’a ne çok benziyor. fotoğraf çektirmenin adetinden olsa gerek o biraz gülümsemiş. ben yokum. hafız da yok fotoğrafta. ama geri gelmeyecek olan zamanın hüznü var.
.
bulantı : sartre, 30 ocak salı günü: “yeni bir şey yok. sabah dokuzdan bire kadar kütüphanede çalıştım” diyor ya hani. 15 kasım pazar günü için benim diyebileceğim de benzer. yeni bir şey yok. yine çok sıkıcı bir pazar günü. klasik ve haftalık market alışverişi. kısa bir yürüyüş. bolca iç daralması.
.
hayat: belki de ve sadece; bulutların arkasına saklanmış güneşi beklemektir.
.
müzik'siz olmaz. 
.

14 Kasım 2020

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar v.4



kaçacak bir yeri olmayan, geliş gidişli yolda koca şehri yırtan sireniyle gelen ambulansa yurdum insanından beklenmeyecek zeka ve senkronizasyonla yol verdiler. her iki yöndeki araçlar birer teker sağa kayarak adeta fermuar gibi açılarak ortalarında ambulansa koca bir şerit sundular. yapacak daha iyi işim yoktu. tuttum bunu yazdım. nuri bilge ceylan yahut herhangi bir yönetmen olsaydım bir filmimi böyle bir sahneyle açardım. ama değildim. peki neydim?
.
uzun zamandır, her gün bu soruyu soruyorum kendime. cevabı bulduğumda zaten burada olmayacağım. galiba kendiyle derdi olan pek çok insan gibi ben de yazıyla bir meselem varmış gibi yapıyorum. yıllardır. mesela iki bin altıdan beri. bir de özel sektör memurculuğu oynuyorum. her sabah işe gidip her akşam eve dönüyorum. istanbul’un trafik canavarına yakalanmamak için her sabah bir saat erken işe gidiyorum. güvenlik görevlisi ilk günler merak edip soruyordu “hayırdır abi, erkencisin?” gülüp geçiyordum yanından. beşinciden sonra sormayı bıraktı. ben de rahat rahat yirmi dört basamak çıkıp çay için kettle düğmesine bastım. sonra bir yirmi dört merdiven daha çıkıp ofisin penceresini açtım. kışın doğan güneşi izledim. yazın güneşlikleri indirdim. tam on bir yıl dokuz ay. ne için?
.
insanca geçinmek için. kuyruklu yalan. böyle olmadığını ikimizde biliyoruz. biz kimiz?
ben ve içimdeki ses. viktor.  peki niye ibrahim değil de viktor? o zamanlar çok gençtim. itiraf ediyorum. yaptığım biraz replikacılık, biraz kolaycılıktı. o dönem çünkü; olricler, sebastianlar havada uçuşuyordu. ben de benimkine victor ismini verdim. kolaycılığımın farkına vardığımda viktor’a çok alışmıştım. tıpkı işim, korkularım ve arkadaşlarım gibi. sonra zaten hayat bizi çok acayip savurdu. kimi savurmadı ki?
.
şimdi; ibo show yeniden başlamış. formula bir istanbul’daymış. sıcaklıklar ülke genelinde düşmüş. trump destekçileri sokaktaymış. virüsün aşısı bulunmuş. hepsi bir filmin sonundaki kayan yazılar gibi zihnimden aşağı akan notlar. halbuki az önce okuduğum saatli maarif takvimde; 14 kasım son güz başlangıcı yazıyor. niye öyle yazmışlar hiç bir fikrim yok. ama bana sorarsan bu kış çok sert geçecek ibrahim. bu kış çok çetin geçecek. seni bilmem?
.
yerimden kalktım. mehmet günsür'ün içeriye bakan kim kitabının en sevdiğim bölümünü bir kez daha okudum. "bu sabah uyandığımda üzerimde bir ağırlık vardı. hani olur ya, çok derin nefes almak istersin. ya da gitmeye mecbur olduğun yere değil de, başka... neresi olduğunu bilmediğin bir yerlere gitme isteği.."
kitabı kapadım. yerine geri bıraktım.
sonra, çığlık çığlığa bir ambulans girdi sokağımıza.
.

5 Kasım 2020

tehlikeli oyunlar


bu sabah. yağmurla geldim işe. güneşle mesaiye başladım. 3.7 ile sallandım. ilk tepkim AHA oldu. yan odadaki çocuklar. önce güldüler. sonra kaçıştılar. arkalarından bağırdım. “kaçmayın lan bina sağlam, çelik konstrüksiyondan yapılma!” 
haliyle konstrüksiyonu ilk seferde doğru söyleyemedim. dilim dolandı. ama onlar anladı. yine de kaçtılar. bu arada beklediğim çay her zamanki vaktinden 7 dakika geç geldi. hayır çaycı da kaçmamış. ben sormadan zaten muazzez hanım açıkladı. patronun misafiri varmış o yüzden gecikmiş. aşağı kaçan çocuklardan biri tık nefes yanıma geldi. “mithad bey, mithad bey! patron sizi çağırıyor aşağıda” dedi. çayımdan bir yudum aldım. suratımı ekşittim. muazzez hanıma baktım. sessizlik.
tık nefes çocuğa döndüm;  “çayımı içtikten sonra geleceğimi söyle ona” dedim. ama mithad bey diyecek oldu. sadece ama demesine izin verdim. “çık dışarı” dedim. muazzez hanım sen kal. muazzez hanım kaldı sarıdan pembeye dönen suratıyla. açıklama yapma ihtiyacı hissetti. “sabah gelince elmas hanım demledi sandım çayı ama demlememiş o yüzden.....” sözünü tamamlamasına izin vermedim. “onu sormayacaktım.” şaşırdı. “yine çayı mı değiştirdiniz?” diye sordum. rahatladı. yüzü eski haline döndü. “eşfak bey bu çayı denememizi istedi. hem daha hesaplıymış” sinirlenir gibi yaptım. “miş mış. hesaplıymış. denemeliymişiz. bitene kadar bana kahve getirirsin o zaman. çayı da eşfak bey denesin.”
“tamam mithad bey” deyip çıktı muazzez hanım. ardından ben de çıktım bir hışımla. odasının önünden geçerken az önce içtiğim çayın buruk tadı aklıma geldi. “eşfak bey, denettiğiniz çay bok gibi.” dedim. patronun ortanca kardeşi eşfak bey, yakın gözlüklerini çıkarıp yatar vaziyette internet gazetesi okuduğu koltuğundan yüz on kiloluk vücudunu güçlükle doğrulttu. şaşkın şaşkın bakıp bir şey diyecek gibi oldu. beklemedim. bir kat aşağı indim. patron çardakta sabah kahvesini içiyordu. beni görünce canı sıkkınmış gibi yapıp “gel mithad bey gel” dedi. gittim karşısına oturdum. sol bacağımı sağ bacağımın üzerine attım. çünkü yıllardır sağ bacağımı sol bacağım üzerine atamam. galiba kaslarım kısaymış. ondan. patronun hoşuna gitmedi. ama bununla ilgili bir şey de demedi. başka bir şey dedi. malum ekonomik koşullar, pandemi, döviz artışı, amerikan seçimleri vb nedenler tasarrufa zorluyor. uzun lafın kısası iki elemanınla yollarımızı ayırmamız gerekiyor. bir şey demeden beş altı saniye yüzüne baktım. 
sonra, bir şey soracağım dedim. dinliyorum dedi. diyelim bu iki arkadaşı çıkardık. muhasebeyle birlikte, finansman, insan kaynakları, dış ticaret, satın alma ve idari işleri yine biz mi yapacağız? hiç tereddüt etmeden “evet” dedi. benim cevabım da netti. sağ el başparmağımı işaretle orta parmağımın arasına sokup burnuna doğru uzatıp “nah biz yaparız” dedim. ilave ettim. “bütün bunları benim yaptığım paraya yapacak kullanışlı bir enayi bulursan yaptırırsın” dedim.
ne yani istifa mı ediyorsun şimdi?
el hareketimin hırçınlığını biraz olsun yumuşatarak, “bak patron!” dedim en mülayim sesimle. “seninle arkadaşlığımız baki. lakin bu yaptığın düpedüz fırsatçılık, ibnelik, taoculuk adı her neyse işte. senin yaptığın ne biliyor musun?”
neymiş?
bu sabah yağmurda, ıslak yolda sol şeritten kopmuş gelirken hıyarın biri geldiğimi görmesine rağmen kafayı çıkardı. iki kez sellektör yaptım. bir kez kornaya bastım. çekilmedi. girdi şeridime. yol ıslak fren koysam ne olacağımız meçhul. basmadım frene. ama gazdan da çekmedim ayağımı. çünkü istanbul’dayız. ya pandemiden ya depremden ya da trafikten ölecektik. belki o gün bugündür dedim. ama manyaklığımı anladı öndeki. o bastı gaza ve uçtu gitti. sen de işte bu hıyar gibisin. ama ben de benim işte. 
“anladım” dedi patron. 
bari bir kişi kalsın,  bir kişiden tasss. sözü havada kaldı. 
“bu bina çelik konstrüksiyondu değil mi?” dedim. 
“evet. allah korusun 7,5 a dayanacak şekilde yapıldı. yalnız konstürksiyon değil o” dedi. “biliyorum” dedim...
.

1 Kasım 2020

pazar


pazar günlerini sevmem. ama pazar sabahlarının sessizliğini, sokakların insansızlığını, sadeliğini severim. pazarları erken kalkarım. yapabilirsem yürüyüş, yapamazsam kahvaltı yaparım. sonra mutlaka balkona çıkarım. müjdeli bir haber verecekmiş evvela burgazada’ya bakarım. ama o hiç bir vakit vermediği müjdeyi yine vermez. kaderimi kabullenirim. lakin bekir’in* aksine eğmem başımı. yukarı kaldırırım. mavi gökyüzüne. bembeyaz bulutlara. bazen griye. şanslıysam bir kuş görürüm. gülümserim. bu sabah kuş görmedim. ama yine de şanslıyım. çünkü nefis bir güneş. bembeyaz bulutlar. ileride burgaz var. on dakikadır balkonda ayakta duruyorum. çünkü oturduğum yere güneş gelmiyor. balkonun ucunda, güneş alan tek yerde dikiliyorum. kızarmış ekmek kokuları arasında sokağı izliyorum. siyah paltosu ve lacivert sırt çantası ile genç bir kadın martıya binmiş sessiz sedasız gidiyor. bizim sokağın köşesinde minik bir s yapıp karşı sokakta ilerliyor şimdi. sanki bir film karesi izler gibiyim. karşı sokak uzun. köşesinden dönene kadar onu izledim. amelie, lola yahut ejderha dövmeli kız gibi gözden kayboldu. sonra kül rengi bir kedi, belini incelterek alüminyum bariyerlerin altından karşı inşaata girdi. ellilerinde beyaz saçlı, kırmızı tişörtlü adamı servis minibüsünü silerken gördüm sonra. yoruldum. oturdum. güneş kollarıma geliyor şimdi. araç ve korna sesleri de gelmeye başladı. şehir yavaş yavaş uyanıyor. bir kedi gibi geriniyor. tek tük korna sesleri buna işaret. bir kaç saate kalmaz sokaklar, caddeler işten ve okuldan önceki son tatil gününü en iyi şekilde değerlendirmek isteyen insanlarla dolup taşacak. ben, pazar günlerini sevmem cümlesiyle başlayan bir yazıya otururum. üşenmezsem kendime az sütlü bir kahve yaparım. pessoa’yı, zarifoğlu’nu ve oğuz atay’ı yanıma alır, düşünür dururum. düşünür dururum. ama bir sonuca varamam. bir umut, burgaz’a bakarım. önündeki bir tutam maviliğe. fakat beklediğim müjde yine gelmez. buhar olup uçmak isterim. çünkü her şey ağır gelir artık. en başta pazar günleri....
...
.
*masumiyet(1997)
.