28 Eylül 2020

bulmaca


çayı demleyeli yirmi dakika oldu. belki de yarım saat. gidip almadım. hayır, üşenmekten değil. insan en sevdiği içeceğe, en büyük keyfine üşenir mi? ben de üşenmedim. ama gidip de almadım işte. sırt üstü uzanmış, parmak uçlarımdaki japon yapıştırıcıları yolmaya çalışıyordum. bir yandan da yüzüme yüzüme vuran vantilatörün sahte serinliğine kanıp derin dehlizlerde düşüncelerimi gezdiriyordum. ama gidip de o lanet çayı almıyordum. belki de abartıyordum. belli ki, içimde çöreklenip kaynayan ve vakti gelince de yok olan onca sebepsiz sıkıntıdan biriydi. ama işte sebebini bilseydim. belki biliyordum da görmezden geliyordum. lakin bilemiyordum işte. bildiğim, hissettiklerim. sanki, aralıksız ve üst üste otuz iki ahmet kaya şarkısı dinlemiş gibiydim. tam iki saat, yirmi sekiz dakika. ner'den biliyordum? çünkü telefonumda kayıtlıydı. ama dinlemedim. direndim. dün öğleden sonra üç gibi ve boğulacakmış gibi. nefes alsam veremeyecek, versem tekrar alamayacakmış gibi. bir, iki, üç değil dört duvarın hepsi birden üstüme geldi. cüneyt arkın’lı filmlerden aparma bir haykırışla; “tek tek gelin bre soysuzlar” dedim. kime söylüyordum. duvar olup duymazdan geldiler. iyice köşeye sıkıştırdılar. nefes alamaz gibiydim. yine de düşündüm, film şeridi gibi akan zaman diliminde. acil çıkış butonu çok uzaktaydı. balkon ve kınalıada kesmezdi. kestirmeden ve son bir gayret, semtin parkına koştum. yamuk bir daire şeklindeki küçük parkımız her hafta sonu olduğu gibi yine istiap haddini aşmıştı. pervane böcekleri gibi öbek öbek kâh yürüyüp kâh koşan saadet çemberine giremezdim. sahil paklardı beni ama o da çok deniz aşırı gözüktü gözüme. heyula gibi çirkin ve gri binaların ardında kendi kalabilmiş tek katlı, küçük de olsa bahçeli evlere sahip arka mahallenin tenha sokaklarında yürüdüm ben de. seri ve sert adımlarla. durmadan akan gümüş dere gibi. soldan sağa ve yukarıdan aşağı arşınladım. tıpkı bir bulmacayı doldurur gibi ayak izlerimi bıraktım her bir karesine. sokakların birinde çukur dizisinin set ekibini taşıyan minibüsü gördüğüm an bir şey fark ettim. ya da o an bir düşünce uyandı zihnimde. yoksa, diziymiş, çukurmuş, yokuşmuş sebep ya da aksesuardı sadece. as'lolan benim yıllardır bu bulmacanın içinde olduğumdu. yahut bir 'çukur'un içinde çırpındığımdı. ve cevap verilmesi gereken bir soru daha vardı; bulmaca mı zordu yoksa ben mi çözmek istemiyordum? bunca senedir niye hep yürüdüğüm, yazdığım, çizdiğim kareleri tekrar ediyordum. niçin yeni ve hiç dokunulmamış karelere adım atmıyordum? 
neden?
.
.


21 Eylül 2020

öz hakiki eylül


uzmanların, kanaat önderlerinin ve ahlak bekçilerinin gücüne gidecek belki ama yemin ediyorum aylaklık gibisi yok sevgilim. hele ki haftanın ilk iş gününde. evet, işe gitmedim bugün. çünkü, baktım eylül gelmiş, hoş gelmiş. okullar yarım yamalak açılmış. hava mevsim ve eylül normallerinde. tereddütsüz indim sahile. kahvemi, tatlı ve tuzlu atıştırmalıklarımı, bir de müziği aldım, denize sıfır oturdum. yaz boyu defalarca aşık olduğum adalar’a bu kez karşıdan baktım. martılar doluştu hemen yanıma. özlemişler beni. ben de onları özlemişim. biraz tarçınlı kurabiye, biraz dereotlu poğaça verdim. tarçınlıyı sevdiler. dereotluya gagalarını kıvırdılar...
aylaklık diyordum evet. boşa sürünüyoruz şu keşmekeşte yemin ediyorum. biliyorum, çok yemin ettim. bir paragrafta iki kez hem. bir ömre bile çok. çocukken tembihlerlerdi. “öyle olur olmaz her şeye yemim edilmez oğlum” diye. ama bu şey, bu aylaklık. bu deniz ve iyot kokusu, özgürlük hissi diyorum sevgilim. uçmak gibi. hele bir de öyle bir tatlı rüzgar esiyor ki görsen... ahh bir bilsen..
...
şimdi yanımda olsaydın. bu yaşlı belediye bankını paylaşsaydık. uzaklara ama çok uzağa değil misal en yakın adaya, kınalı’ya bakıp bir dilek tutsaydık. yok hayır! hemen söylemeyeceğiz dileklerimizi. o sırada çünkü ada’nın arkasından geçen yolcu vapurunu göstereceğim sana. sen bana bembeyaz bir martıyı işaret ederken. işaret parmaklarımız çarpışacaktı. gülecektik ikimiz birden. sonra manasız bir suskunluk olacaktı aramızda. ben her zamanki bir anlam arayacaktım. birbirimiz olmadan geçen günlerin pişmanlığına verecektim bu sessizliği. oysa ki ve sadece mutluluğun sükutu olduğunu söyleyecekti gözlerin kısa bir süre sonra. denizin dinginliği üzerimize şefkat ve huzur damlacıkları olarak sıçrayacaktı. başını göğsüme yaslayıp aynı gözlerle, hiç konuşmadan beni sevdiğini söylerken eğilip seni öpecektim. iki aydır kredi satmak isteyen şerrefsiz ve dombili banka aramasaydı şayet.
...
bankta yalnızdım gözlerimi açtığımda. martılar gitmişti. kara bulutlar grilerle nöbet değişimini çoktan yapmışlardı. biraz daha ısrarcı olsam güneş bile açacaktı. hatta sen bile..
...
şimdi; dinlediğim müziğe sahildeki küçük dalgaların ritmik sesleri karışıyor. rüzgar tatlı tatlı esmeye devam ediyor. uzakta bir şehir hatları vapuru ada’dan anakaraya yolcu taşıyor. martılar, mahallenin serseri çocukları gibiler, hatta bana sorarsan; akınlardaki bin atlı gibi çocukça ve şendiler. yan tarafta onlara simit atan abiye sorarsan; günlük rızıklarının peşindeler. her iki halde de çok güzeller. tıpkı, bir pazartesi aylaklığı gibi.
..
.


20 Eylül 2020

dünden sonra yarından önce


dün akşamüstü altı gibi:
başımı arkaya, hani şu turuncu, pütür pütür yalıtıma boyanmış duvara yasladım. yüzümü ve ruhumu akşam güneşine verdim. alt dairelerden taşan kızartma kokularının eşliğinde düşünüyorum. başka bir deyişle, doğruluk mu (ya da vicdan) cesaret mi oynuyorum kendi kendime. 
...
fiko diyor ki; tosun (ilk kim niye, ne zaman böyle hitap etti. hatırlamıyorum. oysa ki -övünmek gibi olmasın- aramızda hafızası en güçlü olandım. ben bilmiyorum. onlar da hiç hatırlamıyorlar. hafız, fiko ve ben selim. millet, birbirine devre, kanka, moruk, kardeşim vs derken biz üçümüz birbirimize tosun diyoruz. hayır, hiçbirimizin tosunluk hali de yok!)
tosun diye tekrar etti ben sarı ışıkta geçerken; “sana buradan bir yer ayarlayalım (batı karadeniz'in şirin orman köylerinden biri) hafız da gelir hem. eskisi gibi üçümüz birlikte. ne dersin? ”
- allah derim. keşke mümkün olsa tosunum. ama biliyorsun şartlar neden o vahim şey..
sustuk sonra. konuşmadık uzunca bir süre.
.
halbuki, ne vakittir göksel’e hak veriyorum. “artık, dayanamıyorum. gidelim buralardan” diyorum. son on dört yıldır milyonuncu, son iki aydır yüz altmışıncı kez. sıkıcı bir durum. kabul ediyorum. hatta ben olsam beni takip etmezdim! lakin, en iyisi olmasa da elimden gelen bu bayım. yoksa ben istemez miyim sanıyorsun. güzel şeylerden bahsedeyim. sevgi pıtırcığından hallice yuvarlak ve dahi süslü kelamlar edeyim. sevgili emel müftüoğlu’nun dileğinin gerçek olduğunun müjdesini vereyim. birlik olup el ele tutuşalım istemiyor muyum sanıyorsun. elbette istiyorum. hem bu uğurda değil bir, iki yüzümün bile kararmasına razıyım. ama, ama işte..
....
.
bu sabah:
sahile inecektim. hatta katlanır sandalyemi de alıp denizin içinde oturacaktım. mecazsız, kaygısız. dünden bu düşünceye kurdum kendimi. erkenden uyandım yine. pencereden dışarıya baktım. kararsız kaldım. sabah, pazar kahvaltıcılarının, öğlen de pazar gezmecilerinin kalabalığını düşündüm. vazgeçtim. şortumu, tişörtümü giyip dün sabah yaptığım gibi, arka mahallenin tek katlı ve bahçeli evlerinin olduğu sessiz ve dar sokaklarında tempolu adımlarla yürüdüm, labirenteki fare gibi. bazen hızımı alamayıp koştum. yorulunca fırına girdim. yaktığım kalorilere denk bir poşet dolusu hamur işi aldım. çayı demledim. şimdi işte münzevi balkonumdan, başı dumanlı çınarcık’a, burgazada’nın görünebilen burnuna ve bir karış durgun maviliğe bakıp düşüneyazıyorum.
...
zarifoğlu’nun yaşamak kitabından sonra ikinci başucu kitabımı karıştırıyorum. diyor ki yüz yirmi altıncı sayfasında; “eskisinden çok daha az kazanıyorum, daha küçük bir hayat ama en azından zihnim neredeyse tümüyle bana ait*.”
büyük şehir keşmekeşinden sızlanıp duran hepimizin istediği zaten böyle küçük bir hayat değil miydi?
.
sonra, güneş bugün ilk kez yüzünü gösterdi. gömleğini çıkardım. başımı turuncu duvara, ruhumu müziğe teslim ettim.
.
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim

13 Eylül 2020

u z a k


caddeden geçen civciv sarısı, son model spor arabaya bakıp "keşke her zamanki gibi sade söyleseydim kahvemi" dedim. iyi ki az şekerli demişim! bildiğin şerbet yapmışlar. tıpkı istanbul’un havası gibi. yapış yapış. iki gündür nemiyle ıslatan istanbul yağmura hasret bıraktı zira. duramadım. yürüyüşe diye çıktım evden. ayaklarım zaman zaman uğradığım cadde kafeye götürdü. seviyorum burayı. açık alanda sigara içilmeyen bölümü var bir kere. sonra yazın rüzgarı boldur. ferahtır. eğlencelidir. yanından gelip geçen hikayesi çoktur.
hemen bitişikte uzanan caddesi çok uzundur. öyle ki yanımdan geçen bir araca el etsem beni çok uzaklara, misal memleketime bazen de çocukluğuma götürecekmiş hissi uyandıran derinliktedir. ya da ben çok hayalperestim. bilemiyorum. 
.
yaklaşık on dakikadır caddeyi izlemeyi bıraktım. kendime bakıp bakıp sırıtıyorum. hayır aynada değil. telefondaki 4-5 yaşındaki halime. bir aile fotoğrafı. yuvarlak bir kafam. meraklı gözlerim. şapşal bir yüz ifadem var. bazen kendimi, kendime benzetemiyorum. bazen de inanamıyorum. o kadar yıl geriye gitmek. çok acayip bir duygu. hatırlamıyorum elbet. ama fotoğraf çok şey anlatıyor. siyah beyaz olsa da. konuşuyor benimle. ailecek üzerinde oturduğumuz divan. babamın üzerindeki gömlekle aynı beyazlıktaki duvar boyası. muhtemelen kireçle boyanmış duvarın üzerinde hiç bir şey asılı değil. ne bir tablo. ne de o vakitler moda olan geyikli duvar halılarından. yan duvarda perde var. dünya yuvarlaklığında bir dairenin altına ve üstüne ikişer adet yarım ay konulmak ve çoğaltılmak suretiyle desenlenmiş. bej ya da açık kahverengi diye tahmin ediyorum rengini. kadrajda televizyon yok. gerçekte de yok. masa da karşıda olmalı. hem yer darlığından hem yokluktan sade döşenmiş bir oturma odası. ama mutluyuz fotoğrafta. şimdi her şeyimiz var. mutluluğumuz eksik..
yanımda, benden dört yaş büyük ablam. dokuz ya da on yaşın verdiği tüm bilgiçliği, hayatın anlamı çözmüş mağrur ve olgun bakışlarıyla orada da bugünkü halinden farksız. tüm saflığı, samimiyeti ve iyi niyetiyle objektife bakıyor. polo yaka tişörtü kırmızı olmalı. çünkü kırmızıyı çok sever. ve kırmızı ona çok yakışır. saçları şimdiki gibi yine çok kısa. sevmiyor kısa saçı. ama çok yakında yeniden uzayacak. biliyoruz. ablamın yanında, annemin kucağında kardeşim. bir yaşında muhtemel patlayan flaşın korku ve şaşkınlığında bakıyor. tişörtlerimiz aynı. enine çizgili. lakin renkleri muhtemel farklı. benimkinin çizgileri daha koyu. onunkiler açık. annemin kolundaki saati hatırlıyorum. ince, koyu kahverengi renkli deri kordonu vardı. düğün hediyesi olabilir. singer dikiş makinesinin gözünde, gözü gibi saklıyor. tıpkı babamla birlikte çektirdikleri bir fotoğrafı cüzdanında sakladığı gibi. babam, hafif soluna bize doğru dönmüş, başını çevirmek yerine gözlerini çevirmiş fotoğrafçıya doğru. o an ne düşündü ya da ne düşünüyor acaba? sağ eli dizinde, sol kolunu bizi kavrayıp kollayacak şekilde uzatmış. yok, ama bir saniye! sol elini yumruk yapıp böğrüne dayayıp resmen poz vermiş. hey gidinin koca yusuf’u. bu fotoğrafa en az yüz kez bakmışımdır. şimdi fark ediyorum bu detayı. tuhaf işte. bir güldürüp bir ağlatan fotoğraf sonunda gülümsetti beni bu küçük detayla. hayat, daha bakalım neler gösterecek..
..
ben fotoğraftan çıkarken tam karşıma bir çift geldi. yirmilerin ilk yarısındalar. delikanlı hamburger kola söyledi. kız, ağzını yaya yaya, kelimeleri özenle yuvarlayarak bir şeyler istedi ama anlamadım. garson bir tepsi yiyecekle geri döndü on dakika sonra. kız mütemadiyen konuşuyor susmuyor. oğlan hamburgeri yuttu. silip süpürdü. kız, nefes almadan, alfabenin bütün harflerini aynı cümlede kullanmaya yemin etmiş gibi.kulağımdaki müziğin sesini mecburen kırmızı, tehlikeli seviyeye aldım. lakin nafile. uzayıp giden yolun sonundan çok uzaklara, belki aile fotoğrafımızın içine hatta o zamanlara ışınlanmak istedim. geveze kız bahaneydi elbet. onun haberi bile olmadan, yitip gitmemin, bu yavanlıktan uzaklaşabilmemin sebebi olurdu. kim bilir? ben yine bilmiyorum..
.
beck - everybody's got to learn sometime

12 Eylül 2020

çıkmaz


pandemiden bu yana ilk kez metroya bindim. yine aylar sonra piraye kafe’ye geldim. öncesiyle birlikte tam dokuz ay aradan sonra. bir canlının cenine düşüp gelişip dünyaya teşrif ettiği vakite denk. uzun. ya da kısa. mesele bu değil. peki nedir, mesele nedir ilhami ağbi?*
hayat bilgisi derslerinde öğretmediler çünkü. matematiğin zaten kendisi hep problemdi. fizik kuralları da bize uymadı. kala kala elimizde kısıtlı bir türkçe ve sağdan soldan ödünç alınmış bir edebiyat. hayatımın tek bilgisi. yazmak oldu belli bir yaştan sonra. çünkü ve zira yazmasam sait faik olabilirdim! yeri geldi kalemimi yonttum. yeri geldi mavi mavi tükettim. işte son on dört yıl da arial ve verdana fontları arasında gidip geliyorum. ama aslına bakarsan ben en çok georgia’yı seviyorum. 
pandemiye gelirsek. ne bazı arkadaşlar gibi kahrettim. nerden çıktı bu diye isyan edip küfürler savurdum havaya. ne de paranoyaklaşıp dünyaya küstüm. ara’larda bir yerde dolanıp durdum yedi aydır. tıpkı hayatım gibi. hani yeditepe istanbul’un yusuf’unun “çünkü ben yarım kalmış bir niyetim” dediği gibi ben de arafta yaşamak için gönderildiğimi düşünüyorum artık dünyaya. hep bir şeylerin, birilerinin arasında. herkesin kıramadığı bir döngüsü var bu hayatta. benimkisi de bu oldu. işe gidip eve döndüm eskisi gibi. arada çıkıp güneşlendim yine. insan yoğunluğu az olan kafelerde elbette. denize de girdim. ada’ya da gittim motorla. maske takıp, çantamda kolonya taşımak dışında hayatım pek fazla değişmedi. keza kalabalık ortamlara girmemeye gayret ettim. canım kadıköy isteyip de yorgunluğum ve bezginliğim galip gelince boku pandemiye attım. aslında takatim yoktu gitmeye. bu şehirde yaşamaya. kaç aydır artık geri gidiyor ayaklarım işe giderken. patronun cambazlıkları. büyükşehir kaosu. üstüne bir de pandemi. böyle olunca, mecbur ahmet kaya. nazan öncel listebaşım oluyor. nerede duracağımı bilmiyorum. bakmayın siz metroda ‘burada durunuz’ demelerine. gitmekle kalmak arasında sıkışıp kaldım. megaköy istanbul yerine ona yakın, hiç bilmediğim gerçek bir köyle çok uzaktaki kendi köyüme gitme hayallerimin sayısı arttı. ama hayal işte. burada kaldığım her gün ölüyorum. tüm bağlarımı koparıp gidersem de orada öleceğim. biliyorum. sophie’nin seçimi geliyor aklıma. aynı değil farkındayım. ama aklımdan da çıkaramıyorum. böyle hayal dünyasında yaşarken ve bazen, piraye kafe’de yemek yiyen insanların masalarına içli içli bakan kedilere benzetiyorum halimizi. ama onlar bizden şanslı. onları seven, yiyeceklerini paylaşan insanlar mutlaka oluyor. fakat hayalimizi gerçekleştirmek için en başta bizim kendimizi sevmemiz gerekiyor. en zoru da bu işte sevgili ilhami ağbi. en zoru da bu!
.
.
* ilhami algör - fakat müzeyyen bu derin bir tutku

7 Eylül 2020

hasta siempre - 10


sevgili 182 servisinin 6 kez mesaj atıp 4 kez sesli aramasına müteakip saat 10:00 gibi hastanedeydim. aman allahım! tatile gidip de dönenler, gitmeyip de belgrad ormanında nöbet tutanlar, öğrenciler, uzaktan eğitim veren öğretmenler, aşçılar, memurlar, işçiler ama istisnasız bütün istanbul hastanenin bahçesindeydik. kimimiz yüksek giriş merdivenlerini iniyor. bazılarımız ise çıkıyordu. yarımız asfalta yolda, kalan yarımız toprak yolda bir aşağı bir yukarı gidiyorduk. şöyle bir geri çektim kendimi. bir bankın üstüne çıkıp şairin istanbul'a baktığı gibi tepeden nazar ettim insanlara. annemin bahçeli evindeki karıncalar gibiydiler. belli bir otomatiğe bağlanıp çaresizlik içinde sağa sola, ileri geri koşturuyorlardı. karıncalara mı yazıktı bu insanlara mı bilemedim? çok düşünmek istemedim. dahiliye polikliniğine yöneldim. doktorumun ışıklı tabelası sönüktü. randevu saatime beş dakika varken dışarıda bekleyen bir çifte sordum.
-içeride hasta var mı?
-yok ama faik diye seslendiler. siz misiniz?
-hayır ben kara muratım (içimden) diyerek kapıyı vurup içeri girdim.
aaa. doktorum yerine başkası vardı. lakin kapıda onun ismi. tc kimliğimin son iki rakamını sordu. öyle kaldım. çünkü hepsini ezberlemeye programlanmıştım. sesli olarak kimlik numaramın 11 rakamını 3-3-2-3 düzeninde okuduktan sonra, son iki rakamını tekrarladım. "kırk iki" dedim. vekil doktor ya da asistan güldü.
- peki nedir dedi şikayetiniz?
nerd'en aklıma geldiyse ferdi tayfur'a bağladım. geçen yıl bu zamanlar dedim. bir kaç saniye sustum. "evet geçen yıl bu zamanlar subakut tiroidit oldum ben hocam" dedim.
hocam şaşırdı. şöyle bir irkildi. başını geri çekti. dudaklarını büzüştürdü.
subakut tiroidit ha dedi. basbayağı şaşırdı. ama ketumdu. neye şaşırdığını belli etmedi. benim subakut tiroiditi bilmeme mi, yoksa onu hatasız söyleyebilmeme mi yahut yakışıklılığıma mı şaştı bilemedim. ama devlet hastanelerine hasta doktor mahremiyetini bilecek kadar gidip geldiğim ve ayrıca asıl doktorumu merak ettiğim için pek ses etmedim. sadece "a. hanım seneye kontrol edelim demişti değerlerimi, asıl onun için gelmiştim." bu arada a. hanım bugün gelmeyecek mi sorusunu sıkıştırdım araya. yanlış anlaşılacağını bile bile, yanlış anlamayın ama diyerek sormuştum. kaşları çatıldı vekil doktorun. "bugün işi çıktı yerine ben bakıyorum" dedi. şu şu şu tahliller önemli diyerek bir sürü latin ismi söyledi yine. aklımda tutamadım. o da çok üstelemedi. "yarın sonuçlar çıkar, a. hanıma gösterirsin" dedi. dövdü mü sevdi mi işini mi yaptı yine bilemedim. oysa geçen yaz boyu a. hanım teşhis ve tedavi etmişti beni. sanki özel doktorum gibiydi. tüm değerlerimi biliyordu. evet özelin doktorları cep telefonlarını bile veriyordu. istediğimiz sorudan başlayıp soru da sorabiliyorduk. ama işte ben yine de devletimin doktorlarını çok seviyordum. vekil hanıma teşekkür edip çıkarken o "geçmiş olsun" dedi barıştık.
kapının önü, laboratuvar içi ve dışı ana baba günüydü yine. millet gelecek olan covid-19dan değil gelmiş olan, halihazırdaki küçük ya da büyük hastalıklarının derdindeydi. corona sonraki işti. onların için topuğunun ağrısı, bir türlü inmeyen şekeri, tiroditi haşimatoya bağlamış mıydı, çıkan tansiyonu, düşmeyen kolesterolü mühimdi. anlıktı. onlar da anı yaşıyordu. sıram gelip kolumu deldirdikten sonra bantı yapıştırmak için dışarıda bir gölge bankına oturdum. yine insanları izledim. bizim bahçenin karıncaları gibiydiler. sabit duran kimse yoktu. o sırada telefonuma bir mesaj geldi. 182'ydi. işin bittiyse hastane etrafında oyalanma hadi evine git artık diyordu. kafamı yukarı kaldırdım. bir sola baktım. bir de sağa. sonra tekrar sola baktım. geldiğim ağaçlı yoldan evime doğru yürüdüm..
.
jason mraz - look for the good

5 Eylül 2020

4 Eylül 2020

pas


nicedir pas tuttu her yerim. en başta zihnim, sonra ellerim. nihayet kalemim. yazmakla yazmamak arasında kaderim. hafız’a diyorum; ne pandemi, ne beşiktaş ne de ekonomi. bizi diyorum; bu şehir mahvediyor olm.
 “artık şarkı dinlemek istemiyorum. şarkı söylemek istiyorum” büyük şair gibi. biliyorum. yıllardır, aynı nakarat hep çünkü. trafik. gürültü. betonarme. kalabalık. artık trafikte kuralları hiçe sayan şerefsizlere, şerefsiz demek istemiyorum. yahut burgaz dönüşü, ruhuma saplanan o çirkin, gri yapıları görmekten yoruldum. keza, beni boğan kalabalıklar yerine, köyümün toprak yollarını adımlamak, kurşunsuz benzin yerine çam kokusu solumak istiyorum. patronun insanın önüne parayı koymasına tahammül edemiyorum. bir de yaptıklarına onay istemiyor mu iyice deliriyorum. tasdiklemiyorum tabi. susuyorum.
hafız da susuyor. muzdarip olduğumuz dert aynı çünkü. birbirimizin ağlama duvarıyız. bir de işte bu blog. 
nihayet konuşuyor hafız.
“olm diyor daha dünkü çocuk, 25 yaşındaki adam bıkmış bu şehirden. öldürüyor burası bizi diyor. bedenimizde çıkan arazlarımız yaşlılıktan değil, içinde bulunduğumuz jeopolitikten.”
bu sefer ben susuyorum. kırk yıldır çünkü elimiz ayağımız olduk birbirimizin. bir de işte fiko.
.
güney batı karadeniz ile kuzey iç anadolu arasında. telefonu çekmiyor fiko’nun. ama hayatı son damlasına kadar içine çekiyor. gıpta ediyoruz. siz de gelin diyor bilmezmiş gibi kamburlarımızı. siz de gelin. yine de bir klişeye sarılmaktan imtina etmiyoruz. “bakarız” diyoruz. bakarız.
.
ben her akşam, balkondan burgaz’a bakıyorum. hafız okmeydanı’na. yalan yok şimdi. sevdiğim zamanları da var bu bakışmaların. bilhassa haftasonu sabahları. in cin top oynarken. kargalar kahvaltılarını yapmamışken. bu sessiz ve sakin, yavaşlamış dünyayı seviyorum. çok seviyorum. ama yine de gitmek istiyorum. o ayrı.
.