23 Ağustos 2020

algo familiar


ağustosta diyorum çay harareti almıyor. bilakis artırıyor sevgilim. bunu da bir yere not edelim lütfen. hayır belki bir gün lazım olur diye değil. ‘mithad selim geçmiş gün böyle söylemişti’ diyerek belki adımı bu şekilde anarsınız diye. biliyorum taammüden bencillik. ama işte hayat çok kısa sevgilim..
sabahın yedi buçuğundan beri balkondayım. bu sıkıcı günün pazar olduğunu bilmek için takvime bakmaya gerek yok. mahalledeki hareketsizliğe ve sessizliğe bakmak yeterli. öyle ki kuşlar bile yok bugün. yaprak dahi kımıldamıyor düşün. ama ben her vakit olduğu gibi burgaz’a bakıyorum. önündeki bir tutam soluk maviye. tepesindeki koyu yeşil ormanlığa. sonra, aralarda ayrık otu gibi serpilmiş evleri seçiyor yaşlı gözlerim. düşünüyorum; acaba o evlerden birinde, hatta adada bir kulübede yaşasaydım yine böyle sıkılır mıydım? böyle huzursuz olur muydum?
düşüncemi bir koku dağıtıyor. kadın parfümü olmalı. meyve aroması fazla kaçmış gibi. tam beğeneceğim, ‘çok güzel bir koku bu’ diyeceğim, çocukluğumun plastik topları geliyor aklıma. patladığı zaman karpuz gibi ikiye yarar, içini dışına getirir kafamıza takardık. plastik topun içi işte, bu parfüm gibi kokardı biraz. bilemiyorum, belki de yanılıyorumdur.
adaya çeviriyorum yüzümü. üstünde duran beyaz ve yorgun bulutlara sonra. iki gündür içimden çıkmayan bu sıkıntının sebebi nedir?
midemin içinde plastik bir top var sanki. bu sıradanlık, bu işe gidip eve dönmeler, sırtımdaki yükler ölmeden bitmeyecek mi? ağustos bitiyor, nem gidiyor. eylül ve yağmur geliyor. sonra en sevdiğim ekim. kış oluyor. bahar açıyor. her şey değişiyor. ama içimdeki sıkıntı geçmiyor. bilemiyorum sevgilim. bilemiyorum. bir çay daha mı içsek?
.

22 Ağustos 2020

1960

tomris uyar’ın kalenin bedenleri hikayesinde dediği gibi; “yıllar sonra bakıldığında, irkiliniyor.”
ama işte benim gibi, altmış yıllık bir fotoğrafı ilk kez görüyorsa, üstelik o fotoğrafta kanından ve canından bir parça varsa irkilmekten öte, şehir cereyanına tutulmuş gibi titreyebiliyor insan. yıllardır, nasıl olmuş da görmemişim bu fotoğrafı. 
siyah beyaz elbette. kim artık nasıl sakladıysa. bir mektup gibi dörde katlanmış. kat yerlerinde ince beyaz çizgiler. arka fonda, derme çatma bir dükkan. duvarı kerpiç mi tuğla mı seçilmiyor. lakin cama yapıştırılmış küçük fotoğraflardan, bir fotoğrafçı dükkanı olduğu aşikâr. belki yer darlığından, belki o zamanın geleneğinden dükkanın önünde poz verdirilmiş. iki sandalye etrafına kümelenmiş dört insan. doğrusu, bir kadın ve boy boy, yaş yaş üç erkek çocuk. kadın ve en büyük çocuk tahta iskemleye oturmuş. kafası üç numaraya vurulmuş önlüklü çocuk ortalarında ve ayakta. kadının kucağında ise bir ya da iki yaşında başka bir çocuk. büyük çocuk benim babam. on dörtmüş yaşı. oysa bu fotoğrafta yirmi olduğuna yemin edebilirim. kadın, babaannem. ki onu hep gözlüklü bildim, tanıdım. biraz da otoriter. şimdi işte, bu siyah beyaz anıda gözlüğü yok. biraz olsun gülümsemeye çalışıyor. ama gözleri özlem tütüyor. çünkü büyük oğlu askerde. zaten bu fotoğrafta hatıra olarak ona gidecek. dedem yok bu fotoğrafta. çünkü babamın öldüğü yaşta ölmüş o da. kucağındaki çocuk, oğlunun oğlu. yanında siyah önlük, beyaz yakayla on yaşlarındaki çocuk ise küçük amcam. ben tabi babamla ilgileniyorum ilk andan beri. şaşılacak derecede kendimi görüyorum orada. hatta o yaşlarda neredeyse tıpa tıp bir fotoğrafımız var. memlekete gittiğimizde, yıllardır görmedikleri halde suretimden hemen tanıyıp sen falancanın oğlu değil misin diye sormalarını şimdi daha iyi anlıyorum. daha dikkatle bakıyorum fotoğrafa. şaşkınlıkla, mahcubiyet arası yüz ifadesini gördüğümde doluyor gözlerim ilkin. kim bilir ilk fotoğrafı belki de. benim gördüğüm en genç fotoğrafı çünkü. sonra sol eli. sanki elinde bir sigara varmış gibi birleştirmiş parmaklarını. bu anı da görmüştüm çok defa. otuz, kırk, kırk beş, elli yaşlarında. 
çok koyu olmayan ama kalın bir takım elbise var üzerinde. kıştan henüz çıkılmış ama bahara da girilmemiş gibi. güneşli ama soğuk. sanki şubat. belki mart başı.
açık renk gömleğinin üzerinde, yine açık renk bir süveter. V yaka. halbuki hiç V yaka giyerken görmedim onu. hatta hep gömlek giyerdi. çoğunlukla koyu renk ve siyah. bu tercihi ne zaman ve ne oldu da değişti acaba? 
hem bu fotoğrafta bir şey eksik. madem asker olan büyük amcama gidiyor bu aile fotoğrafı. amcanın da çocuğu var. o vakit yengem nerede?
hayır çok şükür hayatta hala.
ama?
adet midir, töre midir, nedir?
fikrim yok hiç.
sanırım kendi özel mektubuyla ayrı bir fotoğraf yollamıştır yengem. belki bir tutam da saç. kokusunu da ulaştırmıştır. hem şimdiki gibi çok kısa değil o zamanlar askerlik. hatta hayat da çok uzun. çabuk tükenmiyor olmalı hiç bir şey. özlemler, sevgiler, aşklar, arkadaşlıklar, dostluklar. verilen sözler...
fotoğrafa dönelim biz evet.
bu fotoğraf diyorum; babam kokuyor. biraz maltepe sigarası. biraz da demli çay. yıl bin dokuz yüz altmış. anılar siyah beyaz. elbette biraz hüzünlü. biraz kırık. biraz şaşkın. biraz da mahcup. ama ekseriyetle ölü. çünkü bu fotoğraftakilerin çoğu artık hayatta değil. askerdeki amcam dahil...
sadece bir kişi hayatta, yıllar sonra bu fotoğraftan haberdar olmamı sağlayan, fotoğrafı bana veren kişi. babaannemin kucağındaki o bebek!
..



21 Ağustos 2020

yüzüm ada’ya dönük şehre bakmaya korkuyorum


adadayım. karşıdan istanbul’a bakıyorum. baktıkça korkuyorum. gördükçe sıkılıyorum. düşündükçe bunalıyorum. çünkü bir iki saat sonra bu beton mezarlığına mecburi dönüş var. iki mesafe arası bu kadar yakınken diyorum nasıl böyle... anlatamıyorum. ağlayamıyorum..
dönmek istemiyorum. ama.. 
ama işte.
.
nazan öncel’in bir şarkısı var hani. 
beyoğlu. 
kıyılara götür beni, kıyıları yaşayalım
takalara binelim, balıkçılık yapalım diyor.
benim gideceğim yok. sen götür beni sevgili. birlikten göç doğuralım. ege’ye de değil karadeniz’e, yeşile gidelim. maviyi nasılsa buluruz. biz bulmazsak, o bizi bulur. ama gidelim. yeter ki gidelim. n’olur gidelim.
iki elimiz önce ses, sonra dört olsun. pelit ağacının gölgesine evimizi kuralım. sen de çok istediğin üzüm bağını kurarsın bahçeye. sincapları zaten bulursun. ben güneşi birlikte batıracağımız tahta masayı yaparım. bildiğim kadarıyla domates, biber falan da ekerim. ama çiçekler sana emanet. söylemiştim; çiçek bilgim ilkokul terk. istediğin çiçekten başlayabilirsin dikmeye. ama bak; konserve ve turşular benim. söylemedi deme sonra!
.


şimdi işte; ada motorundayım. yüzüm ada’ya dönük. ama şehre bakmaya korkuyorum. 
diyorum ki sevgilim; işi gücü ve gelmişi ve geçmişi s*ktir edelim, gidelim bu şehirden. vallahi gidelim..
.

18 Ağustos 2020

36. mektup

                               
 
                                                  bu sabah şu denizi kirala,
                                     mavi mavi hatırlayalım birbirimizi*

saat 08:08. ofiste oturmuş, sade poğaça kemiriyorum. yanında henüz demlediğim çay. aklımda sen. bir kaç dize haydar ergülen sonra. ama en çok kokun. çaydan bir yudum. poğaçadan bir ısırık. hiç bir şeyin tadı yok. perşembe. cuma. cumartesi. rüya gibi. rüyadan ileri. benden öte. benden ziyade. radyoda nükhet duru; “öyle özledim ki bir bilsen” diyor. dışarıdan ırgatların sesi geliyor. güneş bugün de çok kızgın. tüm hararetiyle ofisin devasa camlarını dövüyor. rüzgarın esamesi okunmuyor. çaydan bir yudum. poğaçadan bir lokma. yok hiç bir şeyin tadı. o güzel günler gelmez bir daha geri biliyorum. radyom şimdi içli bir yunan şarkısı mırıldanıyor. caddede bir ambulans çığlık çığlığa gidiyor. zaman çabuk geçiyor. zaman hiç geçmiyor. şarkıdaki zamansız yarınlardayım sanki. tam son lokmamı yutarken makbule hanım gelip “bir isteğimiz var mı? diye soruyor. “yok” diyorum. yok, hiç bir şeyin tadı ve anlamı..
...
.
* haydar ergülen


16 Ağustos 2020

return


dönüşler hep zor olur. nitekim öyle oldu. daha şimdiden, istanbul’a 450 km varken, huysuz, aksi ve lanet bir adama dönüştüm. günahtır söylemesi belki ama ‘cennetten kovulan adem’ gibiyim. nereden başlayacağımı bilemediğim ama başlayıp yazmasam da çatlayacağım hatta birinin kazara dokunmasıyla oturup hüngür hüngür ağlayacağım bir konumdayım. tarifi var mı bu duygunun bilmiyorum. bazıları; ‘sudan çıkmış balık gibiyim’ diyor böyle durumlarda. kimi damdan düşmüş gibi hissediyor. bazısı ise, far ışığına tutulmuş tavşanla özdeştiriyor kendini. düşmek, çıkmak, tutulmak. ben bunların neresindeyim? niye buradayım? ve niye yaraya tuz basar gibi içli şarkılar? oysa tali yoldan ana yola kadar ağzımı bıçak açmadı. zaten kimse yoktu yanımda. ama müzik de açmadım uzunca bir süre. şimdi ise oksijen isimli bir otoban tesisinde kalemimi yontup acıyan yerlerime nazan öncel ezgileri eşliğinde devrik cümleler basıyorum. iyi mi yoksa kötü mü olacak? hiç bir fikrim yok. ama yazmasam...
..
.

on iki ağustos 2020
bu yaz, bir değişik, bir tuhaf sevgilim. hayır ve elbetteki kastım corona değil. başka bir şey, izah edilemeyen farklı bir tatsızlık var dimağlarda. hani ansızın insan içine çöreklenen sebepsiz sıkıntı gibi diyorum bu yaz. 
şimdi işte bir tamirci dükkanındayım. çırak değilim. cem karaca hiç değil. ama onun gibi çoook yorgunum. çok. lakin mavi limana da çıkmak istiyorum.
yarın yeni bir yolculuk var. bir haftada ikinci uzun metrajlı yolculuğum. halbuki ne havada ne de yerde leylek görmüşlüğüm var. ama işte şartlar denen o vahim şeyin tutsağıyız hepimiz. her zaman, her isteği olmuyor insanın.

yolculuk hazırlığını bahane edip işten erken çıktım. sanayi sitesinde arabayı rot-balansa, duygularımı türbülansa soktum. bir gölgede, dükkanın önündeki piknik masasında öylece durmuş bekliyorum. dışarıdan bakanlar nasıl görüyorlar. bilmiyorum. ama ben kendimi hiç iyi görmüyorum. bir şeyi, bir şeyleri çok istersin ya hani? ve bu isteğini gerçekleştirecek gücün de yüreğin de vardır. bilirsin bunu. lakin ve öte yandan kör olasıca şartlar denen o vahim şey girer araya. imkansızın şarkısını söyler. bilinmeyen bütün denklemler önüne serilir. şimdi o denklemin içinde, imkansız şarkıyı dinliyorum. bir yandan da düşünüyorum. düşünüyorum.

.

on üç ağustos 2020
osmangazi köprüsü rampasından aşağı inerken kararımı vermiştim. imkansız şarkının bestesini olmasa bile güftesini değiştirebilirdim. hayal, gerçek oldu. yorgun olmama rağmen mavi limana çıkmayı başarabildim. inanmakta güçlük çektiğim anlar gözlerimi kapayıp yeniden açtım, kolumu çimdikledim yetmedi etraftakilere sordum biz gerçek miyiz, rüya değil di’mi bu yaşadıklarımız? meczup mu bu bakışı fırlattılar önce. sonra anladılar halimi. ilişmediler bir daha. 

.

on dört ağustos 2020
rüya devam ediyor. adeta bulutların üzerinde rodeo yapar gibiyim. ayaklarım yerden kesilmiş vaziyette. denizin tam orta yerindeyim. dünyanın merkezinde kuzeyli rüzgarlarla sevişiyorum. tüm yüklerimden, sorumluluklarımdan, istanbul’un kaosundan ve neminden, endişelerimden, cevapsız sorularımdan ve elbette huzursuzluğumdan soyunup kendimi ege denizi’nin şefkatli kollarına bıraktım. sağ olsun, sarıp sarmaladı o da beni. asla yargılamadı. nasihat etmeye kalkmadı. bir tutam tuzlu suyla birlikte huzurun anahtarını teslim etti sadece. “ihtiyacın olduğun her vakit buradayım” dedi en içten gülümsemesiyle. fazla konuşmadık. daha çok bakıştık. ama birbirimizi anladık. gözler çünkü kalbin aynasıydı. bir, iki tam üç gün böyle geçti. ayaklarım yere değmeden. kollarım gökyüzüne paralel. ama yalan yok şimdi; rüzgarın keyfini çıkarıp kanat çırpmadan üzerimizde süzülen o beyaz kuşları yine çok kıskandım. çok.

.

on beş ağustos 2020
dönüş yolculukları hep zorlu olmuştur. yine öyle oldu. yemeden içmeden, sütten kesilen kuzu gibi. bir boşlukta dönüyor gibi döndüm ben de. etrafımda konuşanların ne dediğini anlamadan. koku alma ve tat duygumu yitirmiş vaziyette. dünya ile ilişiği devamsızlıktan değil de aşktan kesilmiş biçimde döndüm. oysa ayrılıklar da sevdaya dahilmiş. öyle diyor şair. 

peh! 

kusura bakmasın ama onsuz nefes alamadığın dünyada ayrı kalsan n’olur, sevda sahibi olsan ne olur?

...

.. 

...

11 Ağustos 2020

örselendi aşklarım, bir uzak diyardayım


beni neyin beklediğinin bilincinde, çok erken çıktım köyden. aslında planım 05:00’de hareket etmekti. lakin ve ancak 05:45 de yola koyulabildim. hani veda edenlerden birisi “dur, gitme” dese hemen oracıkta kontağı kapatmaya hazırdım. ama kimse bekle demedi. ben de beklemedim zaten. 
.
ağustostu, güneş alacadağ’ın ardından yeni doğuyordu. üşüyordum. falat kısa da olsa huzurlu bir serinlik hissettim. dikiz aynasından geriye doğru son bir kez baktım. kıpkırmızı bir güneşi, köyün minaresini, köye tırmanan ağaçlı yolu, sapsarı güne bakanları, ferahlatan çam ormanlarının serinliğini, iki günlük ama yıllarca unutulmayacak anıların baş aktörlerini, hepsini ama hepsini daha oracıkta özleyerek ve hüzünlenerek geride bıraktım. sigara olsa içecektim. yoktu. torpido gözünde ahmet kaya vardı!
.
anadolu’dan istanbul’a yaklaştığım her adımda önce sıcaklık, sonra trafik arttı. elbette sinir katsayım da. huzursuzluğum eski kıvamına gelmiş, yasal sınırları çoktan geçmişti. istanbul’un girişinde artık sinir uçlarım iyice keskinleşmişti. sanki ve yalnızca tüm türkiye değil bütün dünya istanbul’a girmeye, bu yedi tepeli şehirde kendine bir boşluk, bir oyuk bulmaya çalışıyordu. öyle bir kaos, öyle bir telaş. sıcak ve nemi söylemiyorum bile. yedi saatte geldiğim yolun yetmişte birini bir saatte gidemiyordum. bütün araçlar, yayalar, yol kenarlarındaki o çirkin plazalar kollarını açmış beni boğmak istiyor gibiydiler. çaresizdim. ancak çare bendim!
.
cinnet geçirmeme beş vardı. böyle gitmezdi. bu oyun bozulmalıydı. ana yoldan çıktım, ara yollardan, bulabildiğim boşluklardan sahile indim. arabayı denize yakın bir konuma çekip önce pencereyi sonra makis usta’nın bahar’ını açtım. gözlerimi kapadım.
çamlıca gişelerinden geriye doğru gitmeye başladım. doğuya, anadolu’ya doğru gittikçe ve özellikle ılgaz’da önce sıcaklık, sonra araç sayısı ve tabi ki hava kirliliği azaldı. karnımın acıktığını hissettim. galiba bunda yol kenarındaki 1 kg akçaabat köftesi seksen lira tabelalarının etkisi büyüktü. ilginç olan ise; istanbul’dan anadolu’ya giderken 80 liralık köfte anadolu’dan istanbul’a dönerken 75 hatta 70 lira oluyordu. beş on liranın lafı mı olurdu? olmazdı elbet. sadece merak. yol kenarında yüksekçe bir alana kurulmuş, bütün vadiyi gören aktaş kalesi’nde köfteyi yiyip çayı içtikten takribi 4 saat sonra köye geri girdim. ama köyde kimsecikler yoktu. herkes işinde gücündeydi herhalde. sadece kazlar karşıladı beni. pek hoş da karşılamadılar açıkçası. dert etmeyip pelit ağacına koştum. manzara müthişti yine. sessizlik, toprağın ve yeşil nebatatın kokusu da öyle. rüzgarla dertleştim sonra biraz. akabinde bir telli turna geçti üstümden. dedim bir mesaj söylesem iletir misin? dedi hay hay. 
o zaman git konuş onlara. mithad selim iliğini kurutan o istanbul’unuza geri dönmeyecekmiş. de onlara tamam mı kardeş?
ben bunu söyler söylemez, yeşil turna kocaman beyaz bir martıya dönüşüp klak klak ötmeye başladı. öyle ki, ses her geçen saniye daha da arttı. martıyı görmesem biri cama vuruyor diyeceğim öyle sık, öyle tok ve aceleci bir ses. neden sonra martı dile geldi.
“birader buraya park etmek yasak. çek arabanı yoksa ceza yazacağım.”
gözümü açtım. yeşil şapkalı park görevlisi. devletin ve belediyenin ona verdiği yetkiye yaslanıp en otoriter emir kipi ve işaret parmağıyla, uzakta bir alanı gösterip “oraya park et arabanı” diyor.
.


9 Ağustos 2020

pelit



üçüncü gelişimde öğrendim adını. pelitmiş meğer. bilinen adı ile meşe palamudu yani. bilmiyordum. benden on yaş büyük halaoğlu söyledi. hatta yaşını da ilave etti. nerden baksan en az iki yüz yıl dayıoğlu dedi. o da en azmış. ağzım açık kaldı. bir şey diyemedim. neden sonra etrafımdaki herkes gitti. doğrusu bir bahane uydurup ben yalnız kaldım. sonra geleceğim dedim. 
üçüncü yılımda da geleneğim bozulmadı. köy aşağıda. dağlar yukarıda. serin esen rüzgar tüm hücrelerimde. candan hanımın dediği gibi kendine kalıyordu insan eninde sonunda. ben de öyle yaptım. çünkü ‘burada insan yaşlanmaz dediğim ikinci yerdi burası. (ilki burgazada)
.
uzunca bir süre sessizliğin muhteşem akustiğini dinledim. mezarlıktan gelen kuş seslerini. otların atasındaki ağustos böceklerini. rüzgarın romantik şarkısını. bildiğim halde gerçekliğinden emin olamadım. gerçekliğini idrak ettiğimde ise ruhum ve bedenim ikiye ayrıldı adeta. çılgınca ama aşık olunası bir sessizlikti zira bahsettiğim. insanın gerçekten inanası gelmiyor. hem ortama. hem kendine. insan kendine niye bunu yapar?
iliğini kurutan büyükşehir tapınmasına neden ihtiyaç duyar ya da neden bitmeyen mazeretler üretir. oysa yaşayacağı hepi topu bir hayatı yok mu? 
.
hiç bir vakit cevap alamafdığım bu tatsız soruları hemen orada toprağa gömdüm. köye adını veren dağlara baktım yine. sessizliği ciğerlerime çektim. manzarayı umumiyeyi çıldırasıya dinledim. rüzgarın ve kuşların ve ağustos böceklerinin etrafa yaydığı huzurla yıkadım hem ruhumu hem bedenimi. ve bir dahaki buluşmanın temelli olmasını dileyerek ağır ağır köyün yolunu tuttum.
.

2 Ağustos 2020

yalova çınarcık hattı


yine ve sadece insan ırkından ben kalmışım gibi. sabah yedi buçuk. sevgili kargalar ve ben ayaktayız. çıt yok. ileride bulutlar adeta yere inmiş vaziyette. öyle ki yalova çınarcık’ı adalar sandım önce uyku sersemi. neden sonra idrak ettim. görebildiğim tek ada burgaz’dı. onun da çeyreği. oysa şimdi ressam bob’un resimleri gibi. başı dumanlı karşıki dağların. sanki tonlarca sis bombası atılmış gibi. bir haftadır bizi hırpalayan nem şimdi karşı yakanın boğazını sıkıyor. yavaş yavaş gözden kayboluyor. önce yalova sonra çınarcık. sonra insanlık..
.
orta ikideyiz. akşam ezanı çoktan okunmuş. okuldan eve yürüyoruz. hafız, fiko ve ben. nasıl yürüyoruz allah bilir. ama zihnime kazınan rengarenk bir dükkan. yeşil, pembe, mavi parlak yorganlar. kel bir adam yorganların içine oturmuş yorgan dikiyor. o akşam hala kızı feride, artiz sinan’a kaçıyor. babam yıllardır ağzına sürmediği sigaraya yeniden başlıyor. ablam sinir krizleri geçiriyor. hiç susmayan annem hiç konuşmuyor. sanki görünmez, ağır bir sis çöküyor evimize. kilitliyor her birimizi. 
.
poyraz nemi dağıtıyor. yalova, çınarcık ve burgaz tam takım tekmil veriyor şimdi. fakat aradan görünen bir parça mavilikte gemi yok. beyaz kuşlar da. didem madak ne derdi bilmem bu kuşsuzluğa. ama mutlaka bir sözü olurdu biliyorum. benim yok.
.