31 Mayıs 2020

bir fotoğraf bir paragraf - olamaz mı?


hayal bu ya; tek araçla rahatlıkla gidebilecek bir yer için önlü arkalı iki minibüsle çıkmışız yola. yahut bir otoyol benzincisinde karşılaşmışız kırmızı ve pembe vosvoslarımızla. hatta benzinci marketinde aynı anda aynı soğuk gazoza uzanmışızdır.
olamaz mı?
olabilir.
fonda, hareketli bir fransızca şarkı. yüzümüzde, rüzgarın kuvvetinin değil de işlevinin önemli olduğu bir yaz esintisi. kalbimizde henüz açılmamış mutluluk tomurcukları. ben gemlik’i geçince denizi gördüğümüz yoldayız diyorum. sense datça’ya inen kıvrımlı asfaltta olduğumuzu iddia ediyorsun.
olamaz mı?
olabilir.
sonuçta mefkuremiz aynı. hedefimiz masmavi deniz.
hayal bu ya..
.
bülent ortaçgil - eylül akşamı

26 Mayıs 2020

balkon konuşmaları - v7.9


- işsizlik ve sıkıntıdan, bokunda boncuk arayan kediler gibi gözlüğümün çerçevesinde deneysel fotoğraflar aradım bu sabah. saat tam onu beş geçe. galiba buldum da.. (bkz. şekil bir a)

***

- oysa ‘eski normalin’ böyle bir tatil gününde yapacağım; biraz sahile inip iki insan, bir martı hikayesi alıp eve dönmek olacak ve günün çoğu evde geçecekti. -bugünkü durum elbet sağlığımız için itirazım ve isyanım yok aman yanlış anlaşılmaya- ama, ama’sı var işte. o da şu; bu tarz zorunluluklara -ner'den gelirse gelsin, ana baba kardeş eş dost hısım akraba müdür patron apartman yönetimi encümen üyesi ihtiyar heyeti fark etmiyor- mukavemet eden bir beynim var. (sanırım var) belki de kalbimdir direnen. midem değil ama onu biliyorum. böyle olunca yani; bir tuhaf kimyasallar salgılıyor vücudumun paralimpik azaları. ne yediğini ne içtiğini, ne sevdiğini ne de vehmettiğini anlıyor. üç bilinmeyenli denklemin en bilinmezi, insanların en çekilmezi oluyorum. soluğu balkonda alıyorum. yazıyor yine yazıyor yeniden yazıyor daha mı iyi yazıyorum bak onu bilmiyorum?

***


- bu sakinliğin en güzel yanı; hız sınırını ve sosyal mesafeyi hiçe sayan martıların iki apartman boşluğunda, balkona neredeyse sıfır vaziyette ve sanki şehir hatları vapurundan atılan bir lokma simidi kapmış gibi gururla geçmelerini, gökyüzünün kuşlara ve bulutlara, gerçek sahiplerine kaldığını görmek.

***

- galiba en kötü yanı da bu kısıtlamanın; iki sevgili gibi uzaktan bakıştığımız burgazada’ya gidememek, ne vakit gideceğini bilememek. (eylül demesin kimse kalbinizi kırarım! ayrıca eylül diyen o singapurluların da başımıza bu belayı saran çinlilerin de kaynanası ölsün. hatta dişlerinin kovuğuna yedikleri vahşi hayvan eti kaçsın da kürdansız kalıp çıkaramasınlar inşallah)
***


- bulutlara anlam yükleme oyunu oynuyorum son bir kaç dakikadır. şu yukarıdaki bulutu mesela; önce kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti haritasına benzettim. fakat biraz sonra masmavi bir gölde başını suya gömüp de susuzluğunu gideren beyaz bir kuğu oldu. ve nihayet bir kaç saniye sonra atlantis’ten gelen adam oldu. ama nasıl oldu sorma ben de bilmiyorum..

***

- balkon masamın üzerinde zarifoğlu ve kuyucaklı yusuf var bu kez. yolda okurum diye yanımıza alıp okumadığımız kitaplar gibi mahzunlar. fazla üzülmesinler diye zarifoğlu’dan açtığım rastgele bir sayfanın altını çizdiğim satırlarında şöyle yazıyor: “yılların küçük memuruyum ve başıma olağan ya da olağandışı hiç bir şey gelmemiş. kitap okumam. gazete okumam. kahvehane bilmem. spor sevmiyorum. futbol manyaklarına kim aldırır. işe giderim. gelirim.*”
onca cümlenin, bu kadar hal ve eylemin son iki cümlesi hariç hepsi tamamen zıt bana. o vakit niye çizmişim hepsini bilmem. ama yarın işe gidecek olmam bugünü pazar sandırıyor ve eski alışkanlık hortluyor. içimi bir sıkıntı basıyor. evde zorunlu kalmak nasıl geriyorsa işe gitmeye mecbur olmak da öyle geriyor. jim carrey’nin truman’ı gibi hissediyorum ister istemez. ha şimdi kişisel gelişimci dostlarımız bir işin olduğu için sevinmelisin diyecekler. onlara saygı duyarım. ama ben ibrahim tatlıses sevmem. zarifoğlu’nun kurgu adamının aksine futbol severim. kitap, gazete okurum. başıma olmadık belalar açarım. nihayet, işe giderim. eve dönerim.

***



- hani neredeyse deniz mevsimindeyiz ya ve deniz deniz, tuzlu su, iyot kokusu diye yaz kış ölen ben şimdi, şu an ve son bir kaç zamandır köyüm de köyüm diyorum en fransız, en bohem aksanımla. ağıstos böcekleriyle, çekirgelerin lambada yaptığı, ahlat ağacının bulutlara serenat ve kır çiçeklerinin kelebeklere kur yaptığı yeşilırmak’ın en küçük kolunun yamacındaki yazımızda*(köy dil müessesimize göre yazı: ekilmemiş, ağaçların, kır çiçeklerinin, envai çeşit yeşilin hüküm sürdüğü boş arazi) sırt üstü uzanıp gökyüzüne bakmak istiyorum. hem belki nehrin seslendirdiği akustik şırıltılar sayesinde yıllardır beceremediğim gündüz uykusunu bile uyuyabilirim. kim bilir? ben yine bilmiyorum. ama çok istiyorum doktor. hem ne çok..
.
lorenna mckennit - sun, moon and stars


25 Mayıs 2020

memories - 2


yine balkondayım. ve yine akşam güneşine karşıyım. yeldeğirmenine karşı duran don kişot misali savunmasız biraz. ama çok gönüllüyüm o ayrı. güneş yüzüme, yüzüm elimdeki telefonun siyah ekranına yansıyor. ilk kez görüyormuşçasına inceliyorum kendi suretimi. gözümde kalın çerçeveli, bordo saplı, siyah yakın gözlükleri görüyorum evvela. sonra şakaklarımdaki beyaz telleri fark ediyorum. ve nihayet, alnımın üstünden geriye yatan saçlarımda parlayan beyazlıklardayım şimdi. ama çok kalmıyorum. orta bire geçeceğim yaza gidiyorum. zihin acayip bir varlık çünkü.. annem, ablam ve karşı komşumuz havva abla; elmas teyzenin kiracısı güzel insan. orta bire kayıt yaptırmak için fotoğraf çektirmişim ya da işte elde olanlardan seçim yapıyoruz sanırım. emin değilim. çünkü o günden hatırladığım iki, yok hayır üç fotoğraf var zihnimde. ilk fotoğraf; ben, annem, ablam ve havva ablayla pazar sokağının başında legal bir küme oluşturduğumuz bu seçme ve seçilme anı. ikincisi; benim ergen olmamış, bıyıkları terlememiş, gözlüklü, çocuksu aksimin düştüğü bir siyah beyaz fotoğraf. üçüncü ve hiç unutmadığım fotoğraf ise; doğuştan duymayıp konuşamayan havva abla’nın o çocuk fotoğrafıma kayıt için onay verircesine ve aynı zamanda çok beğendiğini ifade ettiği, beş parmak ucunu gökyüzüne bakacak şekilde bir noktada birleştirip sağ elini çok güzel dercesine aşağı yukarı salladığı anın fotoğrafı. artık tartışmak yersizdi. o fotoğrafla yaptırdım ortaokula kaydını. lise kaydı için de çok bastırdım ama kabul görmedi. zaman acımasızdı. biz savruk. o fotoğrafım kayboldu zaman içinde. sonra sonra fotoğrafın hikayesi silikleşti, unutuldu. pazar sokağında kümelenmemiz, havva abla’nın tüm kalbiyle, ilaveten jest ve mimikleriyle sunduğu ‘sahici like’ı kayboldu önce. sonra da hikayenin kahramanları gözden ırak olmaya başladı. zira mahalleden taşındık. havva ablaları, elmas teyzeleri, hasan abileri görmez olduk. ablam evlenip şehir dışına yerleşti. nihayet ben önce askere, sonra yurtdışına gittim annemden uzağa. şimdi işte; yırtık bir parayı onarır gibi çeyrek asır önceki bu fotoğraf karesini birleştirmeye çalışıyorum zihnimin puslu sokaklarında. akşam güneşine cephe ve asla geri gelmeyecek olanların hüznüne karşı savunmasız.
.
mirkelam - hatıralar

samsun asfaltında otomobiller


en güzel, en net biçimde hafız’ların balkonundan görünüyordu. bu yüzden ne vakit o uzun, karanlık ve yaz kokulu yolculukları özlesem uyduruk bir bahaneyle hafız’larda alırdım soluğu. okmeydanı’na cephesi olan tepelerdeki evlerde otururduk. şehirlerarası otobüsler tam karşımızdaki çevreyolundan geçerlerdi. şimdiki gibi bırakın yüksek binaları bu kadar çok ev bile yoktu. dolayısıyla ve sadece uçan kuşları değil harıl harıl çalışan karıncaları, saz çalıp oynayan ağustos böceklerini, dut ağaçlarının meyvelerini, boş arsada çelik çomak oynayan çocukları ve tabi ki uzun yol otobüslerini rahatlıkla görürdük.
hafız’ların alt katında oturuyorduk. bizim yarım balkondan da görürdüm çevreyolundaki otomobilleri, özellikle uzun yol otobüslerini. sanki hepsi benim memleketime giderdi. hafız kendi memleketine gittiğini iddia ederdi. az kavga etmedik bu yüzden. büyükler araya girdi. ikiniz de haklısınız hatta turgut da haklı dediler. turgut kim? turgut karşı apartmanda oturan sınıf arkadaşımız, mamak’lı. hafız çankırı’lı ben samsun. bizi barıştırmak, aramızı hoş tutmak için yalan söylüyordu büyüklerimiz, biliyordum. yoksa ve elbetteki bütün o otobüsler samsun’a gidiyordu. özellikle tam da bu mevsimlerde. baharın bitip yazın başladığı günlerde otururdum balkona. anneme ekmek arası bir şeyler yaptırırdım. artık şimdi unuttuğum o domatesin kokusu mu yoksa esen kuzeyli rüzgarların etkisiyle mi bilmem gövdesine uzun ve kalınca kırmızı-mavi bir kuşak çizilmiş bembeyaz otobüsün cam kenarında bulurdum kendimi. güneş batmak üzereyken geçerdik 'boğaz köprüsünden'. her defasında önce ne tarafa bakacağıma şaşırır, tereddüt eder sonra tarihi yarımada da karar kılardım. tuzla'dan son yolcu da alındıktan sonra lacivert pantalonlu, mavi gömlekli bıyıkları yeni terlemiş muavin limon kolonyasını elimize damlatırken "hoş geldiniz" derdi. görüp göreceğimiz tek ikram buydu. o vakitler çünkü çay-kola-kek servisi hatta yolculuğumuzun kaç saat süreceğini bildiren anonslar yoktu. zaten ve yaklaşık 12 saat süreceğini bilirdik. çoğunda da uyurduk. tosya'da çişin var mı diye uyandırılıp yemek molasına, tuvalete inerdik. bizimkiler pek sevmezdi ama gündüz cehennem gibi yanan istanbul sıcağından iç karadeniz'in bu gece ayazına inmek benim hoşuma giderdi. keza mola yerlerindeki anonslarda o cızırtılı, grip olmuş gibi belli bir notada konuşan kadının ne söylediğini anlamazdım ama onu da severdim. lokanta bölümüne girince bir yanda sıcak mercimek çorbası kokuları öte yanda çay kokuları. bunları da severdim. moladan sonra otobüse tekrar bindiğimizde şoför ışıkları söndürmeden önce muavin arkada kalan olmasın diye yolcu sayımı yaptıktan hemen sonra bir kez daha limon kolonyası gezdirirdi uyanık yolcular arasında. sabaha karşı, güneş henüz doğmamışken ama etraf alacakaranlıkken ve nedense yüksek yüksek tepelerin, dağların arasından geçerken şoförün radyosundaki türküyle uyanırdık. aslında gece boyu çalan radyoyu pek duymazdık. şoför acaba hem sabah oldu hem de yolumuz çok az kaldı demek ister gibi radyonun sesini bilerek ve isteyerek açtığı için mi uyanırdık yoksa uykumuzu aldığımız için mi bunu hiç çözemedim. ama çok sevdim. kışın işte en çok bunları özlerdim. yemeyi içmeyi değil. o anın içinde yaşamayı. yolda olmayı. özlem dayanılmaz hal aldığında da hafız'la kavgayı göze alıp bir bahaneyle onlara çıkardım. çünkü anılar en güzel hafız'ların balkonundan izleniyordu.
.
jehan barbur & evrencan gündüz - mamak türküsü

24 Mayıs 2020

yeni normal


sabah tam 06:02 de başladı mesaj yağmuru. dııt dıt dııt dıt. sesini kıstım telefonun. kim ya da kimler diye merak etmedim. ama uyumadım da. radyo voyage’ı açtım. uyur gibi yaptım biraz. içimin bayramları çoktan ölmüşken dışındakine ihtiyacım yoktu zira. bu dünyada hatırı sayılır süredir varım. çok şey yaşadım. çok şey gördüm. ama ve hala ne için yaşıyoruz? kim için mücadele ediyoruz? bilmiyorum. bunca telaş, kaygı, endişe, mutsuzluk, bencillik, sömürü (maddi ve manevi), sahtekarlık, mişler muşlar, canımlar cicimler, kar-zarar hesapları, doğuştan alacaklılar, ölümüne borçlular, gelenekler, genetikler, işe gidip eve dönmeler, ciğeri beş para etmeyen insanlara katlanmalar, ne için, kim için ve hem daha ne kadar? ben olamamışken biz olmaya çalışmak diyorum bayım. bana sorarsan düpedüz aptallık. artık ben biz’e inanmıyorum. kelimelere de. (aşka inamadığımızı zaten mahallecek deklare etmiştik daha evvel.)
oysa üstadın aksine yıllardır kelimelerin bir çok anlama geldiğine inanıp durdum. tırmalayıp yazdım. kâh içimdeki irinleri akıttım. kâh bayramlık sevinçlerimi halka arz ettim. ama artık pes ettim. kelimeler çünkü bayım; bazı değil hiç bir anlamlara gelmiyorlar. hem bana da gelmiyorlar artık. ama asıl konumuza gelirsek ve bir cümleyle ifade edersek; bencillikle fedakarlık arasındaki ince çizgide yürümektir hayat. ya da ve başka bir deyişle yüreğinin istediği yola gitmenin değer verdiklerini üzeceğini ve bunun sana yaşatacağı acıyla, istediğin yola gitmeyip kaldığında çekeceğin acıların ağırlığını tartmaya çalışmaktır. her iki halde de arafta kalacağını bilmektir. yani; iki ucu boklu değnektir. sakalla bıyık arası bir yerdir. belki de “bekir olmaktır” (masumiyet-1997) nihayetinde yalandır. bugün olan, yarın olmayandır. sonu belli olandır.
hal ve şerait böyle iken yani sonu bu kadar kesin bir hayat eldeyken hala sağlama yapmaya çalışmak, bunca karmaşa, komple yaşama çabası, her boka yetişme gayreti, hiç bir şeyden geri kalmama dürtüsü, bu kadar çok düşünmek, dert ve yük edinmek neden?
etrafını memnun etmekten kendini nisyan ile malûl etmek, vicdan muhakemesini ehil olmayan ellere yaptırıp dışarıdan kaya gibi sert içeriden tam yağlı ezine peyniri gibi yumuşak olduğu gerçeğiyle yüzleşememek (ki her defasında golü ezine tarafındaki kaleye yemek) ve bunu vicdanla bağdaştırma yanılgısına düştüğünü bilip de bilmemezlikten gelmek, aslında her boku ve çok bilinmeyenli bir sürü denklemi bilip de tek ve en basit denklemin formüllerinin ayak ucunda sürünmenin izahatını kendine yapamamak? farklı cümlelerle aynı tekrarlarda boğulmak diyorum oysa ne garip?
saat şimdi, yarıma yedi var. telefonum hala sessizde. titreşiminden mesajların gelmeye ettiğini anlıyorum. okur muyum bilmiyorum. okursam onlara ne diyeceğimi bilmiyorum. yıllar önce söylemiştim. ben hiç bir şey bilmiyorum bayım. şimdi gider miyim kalır mıyım? bilmiyorum.
hem biliyor musun?
var mıyım yok muyum? onu da bilmiyorum.
ama onlar halâ mesaj atmaya devam ediyorlar..
.


18 Mayıs 2020

balkon konuşmaları - v7.8


- yaz sabahlarının diyorum bu sakinliğini ve serinliğini seviyorum. sessizliği sadece bıcır bıcır öten serçelerin bozmasını. balkonda öylece oturup ve gözlerimi kapatıp sadece istanbul’u değil, tüm dünyayı dinlemeyi. sonra hayaller kurabilmeyi çok seviyorum. az önce yine, yeniden sevdim.
.
- oysa güneşin balkonumu selamlamasına daha iki saat var. ben biten inşaatın kabasına bakıyorum afedersin. hatta biraz üşüyorum. biraz ahmet kaya dinliyorum. ama aralarında bir bağlantı kuramıyorum. ayağa kalkıp sokağa bakıyorum. tam apartmanımızın dibinde dün sabahki lacivert takımlı abi, robotik hareketlerle tempolu ama öyle ciddi yürüyor ki gülesim geldi. hem allah, hem o affetsin güldüm de biraz. fakat öyle dalga geçer gibi değil de hani tatlı bir gülümseme, hoş bir sada gibi.
.
- kartondan küçük, ipli bir çantam var. yıllar önce bir doğum günümde içine hediyeler koymuştun hani. her sabah o çantayla çıkıyorum balkona. içinde zarifoğlu’dan yaşamak, tezer hanım’dan kalanlar ve tanpınar’dan huzur kitapları. her seferinde. birer cümle onlardan. iki hatıra senden. sonra işte yüzümü gökyüzüne çeviriyorum. 
.
- 'hani benim gençliğim' diyor derinlerden hüzünlü bir ses. ürperiyorum. ama bildiğin üşüyorum. güneş hala yok ortalıkta. tanıdığım, bildiğim ilk balkonumuz geliyor gözümün önüne. yüksek giriş dairemizin  bahçeye bakan penceresinin önünde. ama evden direk çıkamıyoruz balkona. dış kapıdan dolaşıp ulaşabiliyoruz. dışarıdan gelen herhangi biri de beş basamaklı merdiveni çıkıp pekâlâ oturabilir balkonda. fakat bizim pencerenin kıta sahanlığında olduğu için sadece biz kullanıyoruz. bazen çaya gelen hafız’ın babası ve annesi o kadar. şimdi işte o balkonda; annemle babam oturuyor. ben yokum, abim de yok, ablam da. hafız’ın anne babası zaten yok. hiç bir vakit oradan ayrılmayan tembel kedimiz sarı bile yok. sadece elinde sigara, oldukça düşünceli babam. yanında ağlamaklı annem. orada olmadığım için soramıyorum. niye böyle üzgünsünüz? ne oldu diyemiyorum. sonra uyanıyorum. üşümüşüm. çok üşümüşüm.
.
- saat dokuz buçuğa gelirken, güneş yine gözükmezken ve polenlerin sayısı giderek artarken zarifoğlu’nun o meşhum sorusu gelip takılıyor zihnime yeniden; “yazarak, hayattan eksiklerimizi, ihtiyaçlarımızı mı kapatmaya çalışıyoruz?”
öyle mi gerçekten?
bilemiyorum sevgilim. bilemiyorum..
.
- yan komşum hulusi bey. emekli hariciyeci kendisi. benim gibi uykusuzun teki. balkonu kapalı ama penceresi açık. bir buçuk saatte sanırım bu yedinci telefon konuşması. hiç sıkılmadan bu kadar saat konuşması ilginç. hem sıkılırım, hem yorulurum ben. ama ve kim bilir belki o da hayattaki eksiklerini konuşarak kapatmaya çalışıyordur?
.
- kalkmaya yakın, hatta tam kalkarken muhteşem bir sürprizle karşılaştım hepi topu üç buçuk metre kare balkonumda. sanki ne vakittir görmediğim, göremediğim yar çok uzaklardan beni ziyarete gelmiş gibi oldum. öyle sevindim. öyle çok.
gökte bir karartı gördüm önce, uzaklarda, epey uzakta bir kuş yumağı sanki.
yaklaştıkça anladım, güneye indikçe sevindim. bir sürü leylek, daireler çize çize geliyordu bana doğru. telefonu bir kenara attım. içeri koştum. fotoğraf makinemi aldım. sanki yılardır görmediğim sevgiliyi bir anda karşımda bulmuş gibi. aceleyle, heyecandan ellerim titreye titreye çektim bir kaç poz. sonra makineyi bırakıp yüksek binaların ardında gözden kaybolana dek onların bu muhteşem ayinini izledim. bir küfür gibi göğe yükselen bu kasvetli ve ucube binaları başımıza musallat edenlere ve buna müsaade eden biz insancıklara çok kızdım. çok içerledim. bildiğin gibi değil.
.
ahmet kaya - hep sonradan

17 Mayıs 2020

she


hastane bahçesinde oturuyordum. içerideki hastamın çıkmasına daha vardı. rüzgar öyle tatlı, öyle şefkatli esiyordu ki bir an için kalamış’ta sandım kendimi. fakat değildim. öylece durmuş, bomboş yola bakıyordum. on beş dakikada bir falan araç geçiyordu. boş asfaltta kedilerle kargalar it dalaşı yapıyorlardı. karşıda, iki katlı evin balkonundaki kırmızı puantiyeli elbisesi olan kadın balkon demirlerini maviye boyuyordu. o sırada edip cansever “mavi huydur bende” dedi kulağıma sanki. ya da bana öyle geldi. ama yan balkondaki kıvırcık saçlı, sarışın kadının suladığı çiçeklerle konuştuğuna yemin edebilirdim. ama etmedim. çünkü konuşuyordu. sonra işte rüzgar gibi o geçti solumdan. önce kokusunu duydum. daha önce hissetmediğim, çok hafif, çok çiçek özlü, çok etkili bir koku. başım dönmüş müydü? evet. ama kokudan değildi. o öz güvenli, aynı zamanda umursamaz yürüyüşü, ben bu hayatın hem anasını hem babasını satmışım dostum havası, iki saniyelik göz göze gelişimizde ve ela gözlerindeki muzip bakışıydı döndüren başımı. üstünde bembeyaz bir gömleği vardı. altında mavi bir kotu. hızlı adımlarına eşlik eden beyaz spor ayakkabıları sonra. gömleğinin aksine, at kuyruk yaptığı simsiyah saçları beline geliyordu. acelesi vardı. ama müzik zevkinden tavizi yoktu. sanki yürümüyor. adeta dans ediyordu kulağındaki müzikle bütünleşip. eczanenin köşesinde kaybolana dek izledim bu dansı. sonra, biraz rüzgar essin diye dua ettim.
.
bebe - respirar

16 Mayıs 2020

balkon konuşmaları - v7.7



- yazacak bir şeyler bulamayınca yahut yazmak istemediğimde yıllanmış albümleri karıştırır gibi eski yazılarımı okuyorum. az evvel, bir dönem başlattığım balkon konuşmaları serisine rastladım. pek çok seri gibi onu da öksüz bırakmışım. ağustostan rol çalan bu sarsak mayıs cumartesisinde seriye devam kararı aldım. çünkü hayat tuhaf, balkonlar falan.
.
- doğrusu bu ya üşendim bu sabah. her zaman eğlenerek ve çiçeklerle hasbihal eden yurdum insanı gibi ben de onunla konuşarak yıkadığım balkonu bugün yalnızca ve sessizce süpürdüm. sonra da sokağımızın ıssızlığına uyarak sessizce oturdum rejisör koltuğuma. o bir şey demedi. ben “motor” dedim. karşı inşaatın vinci hareketlendi. 
.
- şimdi işte, balkonun güneş almayan yarısındayım bu kez. inşaatçılar öğle paydosunda. duyduğum tek ses no blues’a ait. bir de arada üstümden homurtuyla geçen tek tük uçaklar. sokaklar mı bize alıştı yoksa biz mi böyle ıssız sokaklara? ya da gerçekten alıştık mı?
.

- o kadar insan bizi neyin tuttuğunu bildiğimiz ama ve aslında bilmediğimiz de bir sepetin içinde mahsur kalmışız gibi. hareket alanımız kısıtlı. kim, ne zaman kurtaracak bizi? ya da kurtulacak mıyız? bu oyun bozulur mu? kurtar bizi tatar ramazan!
.
turgut uyar diyorum gerçekten büyük şair. yıllar evvel dört bir yanımızın bu soğuk ve gri beton kütleleriyle sarılacağını anlamış olmalı ki; göğe bakalım demiş. göğe bakalım. şimdi işte sağım-solum-önüm-arkam-saklanmayan ve saklanan her şey beton, pireler berber, develer tellal iken, sokağa zaten çıkamazken, esecek bir rutam rüzgara muhtaçken kafamızı göğe kaldıralım. kendi kendimize konuşur gibi mırıldanalım. içimizden ve hatta dışımızdan soralım; ey güzel bulutlar ve aşık olduğum kuşlar nereye gidiyorsunuz böyle, nereye?
.
- eskiden, çok eskiden dizi önerirdi insanlar birbirine. itiraf ediyorum; gençliğimde ben de hem yüzsüzlük hem tembellik eder krize girerdim. bana bir dizi önerenin kırk sezon kölesi falan olurdum. şimdi ise şarkı krizine girdim. üst üste seksen beş kez -bak ama seksen altı değil- dinleyebileceğim bir şarkıya rastlamadım kaç zamandır. balkonda kuş sesleriyle vinç seslerini harman edip dinliyorum artık. düşün halimi doktor. bi’düşün..
.
- 26.06.2016’da yine balkonda yazmışım aşağıdaki paragrafı da. o zaman ne içiyorsam artık!

“ ya da ve belki de bir salgın geldi topluca öldük. kabir azabı çekiyoruz! çünkü bu kadar şiddet, vahşet, karmaşa. acı ve gözyaşı. hiç mi güzel bir şey olmaz bu dünyada! tamam haziran normallerinin üzerindeki sıcak hepimizin ayarını bozdu. lakin şuna ne diyeceksin hafızsabah tam 07:50 de karga sesiyle gözümü açtım. açık olan balkon kapısının dibinde yatıyorum. tek gözümü açtım. balkon demirinde bir karaltı. sanki boğazlıyorlarmış gibi mahalleyi ayağa kaldırıyor şerefsiz karga. işte o an sağımı solumu yokladım el yordamıyla. telefon geldi elime. tam atacakken. vazgeçtim. saate baktım. o arada bu ibne karga kaçtı zaten. saat; 07:50. sonra uyumuşum. çok güzel bir rüya gördüm. şimdi burada anlatacak değilim rüyamı elbet. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. neyse bu güzel rüya bayağı sürdü ama. uyandım. saate baktım. inanılmazdı. tam 07:50 idi. duvar saatine baktım o da aynıydı. üşenmedim, kalktım. yan odadaki masa saatine baktım. 07:50. kolumu çimdikledim. elimi yüzümü yıkadım. bir kaç karga çığlığı, martı haykırışı dinledim. gördüğüm rüyayı düşündüm. karar verdim. zaman dediğimiz şey tamamen aldatmaca hafız. tamamen aldatmaca. şimdi saatlerce maitre gims dinlemek, üst üste üç tane juliette binoche filmi izlemek lazım.”
evet.



12 Mayıs 2020

bugün



sol kolumun dirsek içine vuran güneşi izliyorum bir süredir. başka bir deyişle siyah tişörtümün omuz kısmından sarkan sol kolumun iç kısmına bakıyorum. çünkü bu balkonda acayip bir şey var. oturur oturmaz bir şeyler yazmak zorunda hissediyorum. bilmediğim, tarif edemediğim bir güç itiyor beni. bu şey, ota boka hayat olabiliritesi biçen gevşek göynümü tartaklıyor. zihnimin etten duvarlarını hunharca dövüyor. hayır mevzu ‘yazmasam çıldıracaktım’ durumu değil. ben asıl yazarsam çıldırıyorum. şekil bir a; iş bu yazı. hem bu kadar ipe sapa gelmez yazıyı kim niye okur, ben niye yazarım?
söyledim işte. bu balkon efsunlu balkon! biraz güneş, hafif rüzgar ve bolca müzik olunca zaten ben istemesem de beynim metin bakkalın yazar kasası gibi çık çık çık yazıyor. misal şimdi yine zihnim çırçır fabrikasının makinaları gibi çalışırken, kulağımda türlü müzikler dönüyor. her birini zamanında çok sevmiş, benimsemiş, üst üste en az altmış yedi kere falan dinlemiş olduğum şarkılar. bazıları artık çok uzak gelse de çoğu ilk günkü etkiyi yapıyor hala. beni hayatta olduğuma ikna ediyorlar. zira, içinden geçip gitmekte olduğumuz yahut içimizden geçip giden şu talihsiz corona günlerinde ne yapacağını şaşırıyor. hatta bazen sapıtıyor insan evladı. şekil bir b; (bkz. şekil bir a.)
.

oysa bu sabah ne güzeldi. annemin ismini bilmediğim rengarenk çiçeklerinden bahsedecektim. onları tek tek sularken nasıl keyif aldığımı anlatacaktım. toprağın kokusunu, suyun sesini. ve elbet fotoğraflarını çekecektim şayet unutmasaydım. 
keza bu derde (covid-19) düşmeseydik şayet, fotoğraf makinamı alıp yollara düşecektim. bu ilk bahar ve ilk yaz aylarında. istanbul sokakları kazan, ben kepçe olacaktım. hayır ne münasebet! sizi temin ederim ki bayım maksat artistlik değil. asla ve kata. eduardo galeano nasıl ‘futbol dilencisi’ ise ben deniz de öyle naçizane bir hikaye dilencisiyim. fotoğraf amaç değil. bu yola giden bir araç. nasıldı o kelam; sözde değil özde demokrasi miydi? ama yok girmeyelim bayım, çıkamayız buradan. demem o ki; fotoğraf işiyle kah bir kedinin rehavetinde, kah bir kuşun özgürlüğünde, bazen bir emekçinin sırtındaki yükte, bazen yüzyıllık bir sokağın gölgesinde tutunabileceğim küçük, sıradan hikayeler biriktirebilmekti muradım. ne var ki; evdeki hesap dünyaya uymuyor bayım. hem de hiç..
.
ama onca yoksunluğun arasında güzel şeyler de yok değil hani. 
misal, göksel’in sesi antidepresan gibi. en boktan hallerde bile bu sesi duymak bir yumuşatıyor, bir ayaklarını yere bastırıyor insanın. tarih sözlüsünden 10 almış öğrenci, doksan artıda gol atmış futbolcu gibi seviniyor insan. göksel dinleyince hiç uyuyamadığım gündüz uykularına yatmak istiyorum. hiç görmediğim ummanları, dağları, ovaları görmek istiyorum rüyalarımda. ah işte bir de gündüz uyuyabilsem! ama ve yine de göksel dinlemek diyorum bayım; çok, çok acayip güzel.
.

10 Mayıs 2020

65+


on mayıs, pazar. öğle saatleri. sokakta 65 yaşın üstündeki amcalarımız, teyzelerimiz yürüyor. ner'den mi biliyorum? güneşe çıkmadan önce adetimdir; balkondan aşağı, önce sola, sonra sağa ve sonra tekrar sola doğru tüm sokağa bakarım hep. küçük, tedirgin alışılmadık adımlarla yürüyor büyüklerimiz. bir şeyler anlatıyorlar susamış gibi. özlemiş gibi. onlar anlatıp yürürken ben balkonda bir kez daha güneşin huzurundayım. üst eşofmanımın kollarını dirseğime, alt eşofmanın paçalarını dizime kadar çektim. gözlerimi kapadım. 65 yaş üstümüzün belli belirsiz sohbetleriyle karışık istanbul’u dinliyorum. bazı kuşlar, bazı sinirli ve homurtulu uçaklar karışıyor dinlememe. ödün vermiyorum ama hiç bir şeyden. avuç içlerim, yüzüm ve ayak tarak kemiklerim hep güneşe bakıyor şimdi. gözlerim hep kapalı. düşüncelerim daima açık. misal bu satırları şu an telefonumdaki değil de kafamdaki not defterime yazıyorum. evet düşününce basbayağı delilik bu. lakin önce garipsiyor, sonra alışıyor insan. neye alışmıyor ki hem? o yüzden durdurmuyorum. belki de durdurmak istemiyorum düşüncelerimi. bir kaç sabahtır olduğu gibi puslu ve sisli halini değil de uzaktan az da olsa görünen masmavi denizinin umut verdiği burgazada’yı hayal ediyorum daha çok. bisiklete bindiğimi. uzun yürüyüşler yaptığımı düşlüyorum düşüncelerimde. sonra sabırsız bir karganın çığlığıyla balkonuma dönüyorum. büyüklerimizin heyecanı aynı. konuşmalar, belki küçük adımlar. karşı balkondan sataşmalar; “hadi yine iyisiniz. bu dört saatin kıymetini bilin”. aşağıdan cevap verdiler mi, verdilerse ne dediler hiç bilmiyorum. doğrusu çok merak da etmiyorum. çünkü avuç içlerimin, el bileklerimin haddinden fazla ısındığını hissediyorum. fakat gölgeye kaçırmıyorum. hoşuma gidiyor bu durum. ardından ayaklarım niye bu kadar ısınmadı diye düşünüyorum. cevabını bulamıyorum. hırkamın kapşonuyla koruduğum başımı biraz daha geriye yaslıyorum. güneş şimdi yüzümde.  göz kapaklarımdan elmacık kemiklerime nüfuz ediyor. ve ben yeniden burgazada’ya gidiyorum. kalpazankaya’da oturmuş manzarayı izliyorum. bir insan hayatı gibi uzaktan ağır ağır geçip giden yük gemilerine bakıyorum. sonra ve sanki aradığım cevabı bulacakmış gibi seyrediyorum uçsuz bucaksız maviliği. oysa cevabı bulamadığım gibi soruyu da hatırlamıyorum. sonra ağır ilerleyen gemilere bakıyorum tekrar. geçip gideni, olan biteni tekrar yerine koymanın imkansızlığını düşünüyorum. aşağıda yürüyen amcaların, teyzelerin bir zamanlar bizim yaşımızda olduğunu ve şimdi o yaşta olmak için pek çoy şeyi feda edebileceklerini. ve bizim de bir vakitler çarşamba-cuma günü dışarıya çıkacak gençlerin yaşında olduğumuzu, onların yaşında olabilmek için bizim de her şeyi.... güneşin ayaklarımı yaktığını, çok yaktığını hissediyorum birden. hoşuma gitmiyor bu kez. sol ayağımla sağ ayağımı kapatıyorum. bir süre sonra da sağ ayağımla solumu. lakin güneşten ayrılmayı düşünmüyorum hiç. tıpkı 65 yaş üstümüzün sokaktan ve hayattan ayrılmayı istemediği gibi.
.
leonard cohen - everybody knows

9 Mayıs 2020

karşılaşma


mayıs 2022. kadıköy.
kethüda çarşı camii’nin önünde karşılaştık. serasker caddesi’den yol boyu yürüyüp sakızgülü sokağı’dan bahariye’ye çıktık hiç konuşmadan. oradan yine sessizce moda’ya doğru yürüdük. bir ara durup kaldırımda oturan, kocaman siyah beyaz benekleri olan yavru bir kediyi sevdin şefkatle. ben senin kediyi sevmeni sevdim içimden. moda ilkokulu’nu geçip tramvay yoluna girdiğimizde nasıl olduysa bir ara önümde, tek başına kaldın o uzun yolda. şaire nispet yaptım hemen oracıkta. çünkü ben seni uzun bir yolda yürürken ilk kez görüyordum.* arabaların arasından, cafe nero’nun önünden biraz daha yürüdükten sonra hem adalar’ı hem sarayburnu’nu gören bir banka oturduk. bir müddet öylece, uzunca bir süre sustuk. ne dillerimiz, ne ellerimiz, ne de gözlerimiz konuştu. sanırım ikimiz de içimizden konuştuk. denize baktık. gökyüzünde yalnız gezen kuşları kıskandık. güneşi ve bu masmavi gökyüzünü bize bağışladığı için allah’a şükrettik. hep içimizden. bunca vakitten sonra benim anlatacak hem pek çok şeyim vardı. hem hiç bir şeyim yoktu. hangisinden ve nasıl başlayacağımı bilemedim. sustum. aynı şeyleri senin de düşündüğünü düşündüm. fakat yanılmışım. “neden?” dedin.
neden?
bir şey diyemedim.
gözlerimi açtığımda çoktan gitmiştin. ya da ve zaten hiç gelmemiştin..
.
* edip cansever - yaş değiştirme törenine yetişen öyle bir şiir
.

8 Mayıs 2020

mutluluk


bazı şeyleri tekrar, tekrar ve tekrar söylemek belki dilde bir “aşınma” yapar ama yürekte asla ve kata. söylemek istediğim; mutluluk dediğimiz olgunun güneşle bire bir ilgisi var bayım. hatta ve bizatihi saf kaynağı güneş olmalı mutluluğun. en azından benim için. üstad süreya bir kez daha kusura bakmasın. ama öyle.
çünkü bugün sahilde sevgilisinin geleceği gemiyi bekleyen aşık gibi, yatağında dermanını bekleyen hasta gibi, baharda tomurcukların çiçeğe dönüşmesini bekler gibi yolunu gözledim. sabahtan beri kâh gri, kâh kara bulutların arasında kaldı.
ben umudumu, o mücadelesini bırakmadı. 
ve nihayet saat on yediyi biraz geçe kavuştuk.
ben yine tüm benliğimi ona teslim ettim. o cömertliğinden taviz vermedi.
hem ruhuma, hem bedenime gerekli takviyeleri yapıyor şimdi.
hani yorgun ve tembel olmasan hemen burada, bu sıcaklıkta bir astral seyahat bile yapardım.
ama mutluyuz be viktor. mutluyuz.
daha ne olsun..

6 Mayıs 2020

34.mektup


dünya iyiliklerle dolu. dünya kötülüklerle dolu. dünya arafta sıkışıp kalmış, bir arpa boyu yol alamayan adamlarla dolu sevgili emma.
n’olurdu seninle bir deniz kenarında oturup mevsimler boyu konuşabilseydik? hani öyle mühim meseleler konuşmasak da olurdu. her şeyden, her telden. incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden bahsetseydim sana. misal bu sabah uykusuzluklarının ne fena bir şey olduğunu anlatsaydım. işe gitme derdimin olmadığı günlerde bile çok can sıkıcı olduğundan dem vursaydım. ama bu uykusuzluk sürecinde öğrendiğim yeni şeylerden de bahsetseydim aynı zamanda. her sabah tam 05:50’de apartmandan bir adam veya kadının asansörü harekete geçirdiğini fakat bu kadar erken saatte nereye gittiğini, ne iş yaptığını merak ettiğimi. bugünlerde gerçekten büyük özveriyle çalışan sağlık veya güvenlik mensubu mu yahut üretken bir işçi mi olduğunu, ben her ne kadar uyumasam da, yatarak bir yerlerimi büyütürken onların sabahın köründe vazifeye koşmalarını takdir ettiğimi anlatsaydım. sonra ve yine tam 06:05 de kurulmuş bir saat gibi nara atan martılardan, 06:20’de her sabah çöplerimizi alan, 07:00’de sokağımızı süpüren turuncu elbiseli belediye işçilerinden, 07:15’de karısını acele etmesi için kornayla uyaran agâh bey’i de anlatsaydım sana.

sahilde, belki yaşlanmış, biraz yorgun ama gün görmüş, nice aşklara ve milyonlarca sevgi sözcüğüne, bazen de ihtiraslı tartışmalara tanıklık etmiş bir belediye bankında denize karşı otursaydık diyorum sevgili emma. bir süre hiç konuşmadan, düşüncelerimizin uçsuz bucaksız  denizin maviliğinde, henüz doğmakta olan güneşin turunculuğunda berraklaşmasını bekleseydik. sonra çok uzaklardan adeta ömrümüz gibi yavaş yavaş akıp giden gemilere bakıp gittikleri ülkeler hakkında tahminler yürütseydik. hatta o ülkelerden bir veya birkaçına gitmenin düşünü kursaydık beraber. günlük endişelerimizi ve telaşlarımızı, bundan sonra ne olacak kaygılarımızı bankın ayağına bırakıp uzak yol gemilerine nazire yaparcasına ağırdan alsaydık hayatı. üstümüzden geçen bir kuş sürüsünün ahenkli kanat çırpışlarından yahut yüz metre ilerimizde şirinlik yapan yunus balıklarının sevimliliğinden küçük mutluluklar biriktirseydik.

burada olsaydın. sahile karşı otursaydık. belki moda’da belki rıhtım’da. dünyayı unutup onca zaman süren ayrılıkta yaşadıklarımızdan bahsetseydik, anlatırken ki heyecanımızın gözlerimizdeki sevgiyle perçinlendiğini görseydik fakat garsonun masaya bıraktığı iki çayı fark etmeseydik. sonra sohbetin durulduğu bir noktada uzanıp çayımızdan bir yudum alsaydık ve mutluluk üzerine kısa bir cümle kursaydık diyorum. ama işte sevgili emma. dünya güzelliklerle dolu. dünya acılarla dolu. dünya imkansız aşklarla dolu.

3 Mayıs 2020

g ö z

ne yaptıysam olmadı. başaramadım. avuç avuç sularla mı yıkamadım, gözyaşıyla gider belki diye ağlamak için yurtta ve cihanda bulabileceğim en ağır dramaları mı izlemedim, baş ve işaret parmak uçlarıyla hafifçe tutup aşağı doğru esneterek çekmek mi dersin, en bi'güvendiğim insanlara üfletmek mi dersin yok olmadı. gözümdeki batma hissi geçmedi. neyse ki iş yeri hekimimiz ayağımıza geldi. koşa koşa ona gittim.
"doktor doktor baksana gözüme kirpik mi batıyor yoksa başka bir şey mi? iki gündür sağ sinyali takılmış murat 124 gibi dolanıyorum ortalıkta" dedim.
doktor yavaşça cebindeki cep telefonunu çıkardı ve 61.dakikada şov yapan trabzonspor taraftarı gibi telefonun fenerini açıp bir sağa bir sola salladı. sonra da ameliyat yapıyormuş gibi bir ciddiyetle sağ gözümü inceledi. inceledi. inceledi. her zamankinin aksine anlamını bilmediğim ama telaffuzuna hasta olduğum latince kelimeler yerine ünlemler kullandı bu kez. istiklal caddesi kafelerindeki falcıların tadında; hıı, ooo, hım, hımmm diyerek dört kez gizli niyet belirtti. dayanamadım. sordum.
"n'olmuş doktor? bu hım hımların bir türkçe meali var mı acaba?"
"görünen belirgin bir şey yok ama kızarıklık var gözde. damla yazacağım onu kullanırsan toparlarsın bir kaç güne."

heyhat. dün üçüncü gündü. toparlamadı. telaşla annemi aradım ben de iftara çeyrek kala. zaten ağlarsa anam ağlardı, gerisi yalan ağlardı.
"anne dedim sen eski topraksın. bu bilimin benim gözüme ışık tutacağı yok. 4 gündür ölüyorum gözüme bir şey batıyor hissi. geçmiyor gitmiyor. damlalar, sular, kirpik çekiştirmeler geçirmedi ne dersin?"
annem teşhisi oracıkta koydu.
-nazar var oğlum sende, nazar. atla gel hemen kurşun döktürelim sana sabiha teyzenle.
anne dedim yemezler.
"bu korona günlerinde riske atamam seni. tamam ben de seni çok özledim ama bak ne diyor uzmanlar sabredin biraz daha. hem kurşun dökmek mi kalmış bu çağda. kurşunsuz, motorinsiz olmuyor mu bu işler?”
-tamam o zaman nazar duasını okuyayım sana ama onun için de burada olman lazım.
"yapma anacım. yapma! gıyabında olmuyor mu bu işler. bir fotoğrafımı bul oku işte olmaz mı?"
-ha cüzdanımda bir fotoğrafın olacaktı.
"sakın, sakın. anne o lise üç fotoğrafım. en şapşik, en bi hazmettiğim, en bir baltaya sap olamayacak fotoğrafım. olacağı varsa da olmaz o duanın ben sana söyleyeyim. "
-hah şeyh-ül islam kesildin şimdi de başımıza. yok başka maşka fotoğraf okuyorum. hadi allah şifa versin diyerek kesti attı yılların annemi.
amin.
dedim ama kesmedi. ablama gittim. gittim dedimse görüntülü aradım. mutfaktaymış. pilav pişirmiş. içine inşallah bir şey düşürmedin dedim bir an için gözümün ağrısını unutup sırıtarak. hadi oradan gevşek. boş konuşma da niye aradın onu söyle. sen böyle sık sık aramazsın daha üç gün evvel konuştuk. hangi dağında kurt öldü yine?
abla dedim sorma benim bilime ve kocakarı ilaçlarına inancım kalmadı. olayı baştan sonra anlattım. her ne kadar sen de tıp bilim tedrisatında iki sene dirsek çürütsen de ben senin alternatif tıp merakına güveniyorum yok mudur bunun bir hal çarası? ha zerdeçal, zencefil, dul avrat otu, çoban çökerten, civan perçemi bitkilerinden bir karışım falan.
sen bilirsin?
var dedi ve ekledi.
öncelikle şu ecnebi dizilerini üst üste beş bölüm izlemeyi bırakacaksın, uykuna dikkat edeceksin ve o koca gözlerini ellerinle ovuşturmayı bırakacaksın. işte kesin çözüm bu.
ama abla ya sen yangının neden çıktığını söylüyorsun. bana söndürmek için bir araç gereç, bir helikopter, bir arazöz lazım.
o zaman doktorun verdiği damlaya biraz daha devam et.
anladım abla.
anladım deyip tam teçhizatlı sağlıkçı kardeşimi aradım bu zor ve yoğun günlerinde. normalde telefonumu zor açan adam haliyle ısrarlı ve dokuzuncu arayışımda açtı ancak. elbette kısa kesti. her zamanki gibi büyütüyorsun. gereksiz evham yapıyorsun dedi zevzek zevzek. hekiminin sözünü dinleyeceksin. iyileşince geçecek dedi adi herif bir de kahkaha atarak. hışımla kapattım telefonu suratına.
dostça ayrıldığımız eski sevgilim ece'yi aradım son çare. çünkü babası köklü bir üniversitenin göz hastalıkları ana bilim dalı başkanıydı eskiden. yaz tatillerinde babasının yanında takılırmış. hani dedim belki.
yine dostça açtı telefonu. ben de hal hatır faslından sonra konuyu açtım münasip bir dille ve tüm bu trafiği kronolojik sıraya göre anlattım.
-annen haklı. ablan da ve kardeşin de.
anlamadım ece?
-neyini anlayamayacaksın mithad hepsi haklı işte.
hayır sen benim eski sevgilim misin yoksa nasreddin hoca mısın onu anlamadım.
biri nazar dedi, öteki dizilerden uzak dur dedi, beri ki zaten hiç ciddiye almadı. nasıl haklı olabilir hepsi?
ikna kabiliyeti yüksekti eski sevgilimin. psikolojinin, sosyolojinin ve siyaset biliminin değişik organizasyonlarından gem diplomalı hem de sertifikalıydı. beni bu söylediklerine inandırması, altını çürütülmesi zor delillerle doldurması beş dakikasını almadı. ama asıl arama sebebimi unutturamadı.
tamam da ece, onlar haklı olabilir. hatta nasreddin hoca da haklı olabilir. ama peki ya sen?
sen ne diyorsun gözümdeki bu atraksiyona?
git bir çay demle, ama zaten kesin demlenmiş çayın vardır senin bu saatte.
var da ne tür bir şaka şimdi bu. nasreddin hoca olayını geçtik sanıyordum.
bi'dinle be adam, bir dinle. 
demlikteki çaya daha doğrusu bayatlamaya ve soğumaya yüz tutmuş çaya bir tutam pamuğu çay tanelerini de alacak şekilde batırıp ağrıyan gözünün üstünde tut bir süre. günde bir kaç defa yapabilirsin bunu. sonucu da yarın bana bildir.
hepsi bu kadar mı?
bu kadar. hadi geçmiş olsun dedi.
..
03 mayıs pazar saat; 06:25
ve geçti.. geçti valla.
ama hangisi işe yaradı hala şüphelerim var.
.
sezen aksu - gözlerine göz değmiş

2 Mayıs 2020

özlem


önce balkonu yıkamayı düşündüm. sonra babamı özledim. tembelliğim tuttu, balkonu yıkamaktan vazgeçtim.  babamı özlemeye devam ettim. çünkü nerede olurlarsa olsunlar çocuklar babalarını hep özlerler. hem herkes bilir bunu. birini özleyince ya sıla ya da emre aydın dinlenir.

önce ellerimi yani avuç içlerimi güneşe tuttum uzmanların dediği gibi. sonra babamı özledim. çünkü ne yapıyor olurlarsa olsunlar çocuklar babalarını çok özlerler. bunu da herkes bilir. sevdiğini özleyen her insan biraz hüzünlenir, biraz ağlar ve belki biraz gülümser güzel hatıraların şerefine.

önce bir şiir okudum cemal süreya'dan. sonra babamı özledim. çünkü kaç yaşında olurlarsa olsunlar çocuklar babalarını hep özlerler. hele de dönülmeyen bir yolculuğa çıkmışlarsa, daha çok özlerler. bunu zaten bilmeyene insan demezler. nitekim özlüyorsa bir insan, içinde birtakım isyanlar biriktiriyordur.
şimdi işte, balkonu yıkarken babamı özlüyorum.
.
emre aydın - her şey biraz hala sen

1 Mayıs 2020

düş-ün-ce


bu aralar beni hiç uyutmayan düşüncelerimi denize salsam, sen alsan onları karşı kıyıda, besleyip büyütüp ehlileştirsen, biraz nasihat etsen, biraz kızsan, biraz şefkat göstersen, öpüp koklasan biraz, bir şiir okusan, bir şarkı söylesen onlara ve sonra yine aldığın yerden denize bıraksan, bıraktığım yerde ben karşılasam onları, sırf senin hatırına, sırf sen dokundun diye onlara en son, bir şans daha versem, güzellikle konuşsam onlarla bu sefer ve desem ki; bakın bu yaptığınız hiç hoş değil, bu dikenli, huysuz ve huzursuz tavırların kimseye bir faydası yok, şu üç günlük geçici dünyada neyi paylaşamıyoruz hem, zaten önümüz yaz, bu zorlu günler de gelir geçer elbet, değer mi hiç kalp kırmaya, insanları uykusuz bırakmaya değer mi hiç desem ve tam sezen çalacakken bir enstrümantal şarkı açsam youtube'da, sonra ve bir süreliğine bazı kısıtlamalar ilan etsem, misal düşünceler için sabaha karşı üç ila yedi arası beyin loblarına çıkma yasağı getirsem, iki düşüncenin bir araya gelmesine kesinlikle müsaade etmesem, uymayanları bu kez denize değil de kör kuyulara salacağımı deklare etsem, uyan sağları ise hep aranan hep özlenen gelir diye yol gözlenen, çok sevilen, tatlı ve derin bir uykuyla taltif etsem diyorum işe yarar mı?
..