23 Kasım 2019

no story



bazen gerçekten, ciddi ciddi düşünüyorum. onca yıldır ve özellikle son 5 yıldır böyle harala gürele, çalakalem ve üstelik ipe sapa gelmez biçimde yazmak neye yarıyor? daha açık olayım; neyime iyi geliyor? 
düşündüm. pek bir şey bulamadım, arabasız işe geldiğim günler, lanet istanbul trafiğini daha az hissetmekten başka neye yarıyor? 
sonuçta üç gün üst üste dolmuşta teker üstüne düşme potansiyeli olan bir insanım. misal bugün üçüncü gün ve yine bir dolmuşun teker üstünden yazıyorum işbu talihsiz satırları. hem sadece teker üstü değil meselem. çünkü ve zira, markette yazarkasanın yahut kredi kartı cihazının kağıdı hep sıra bana geldiğinde biter. vapuru ya da otobüsü son saniye kaçırmalarım yakaladıklarıma üç haneli fark atar. devlet dairesinde hakeza sıra bana geldiğinde memurun da çişi gelir yahut müdürü çağırır. bence insanların şans eğrisi diye bir şey var. o nasıl bir şey diye soran olursa. açıkçası bilmiyorum. şimdi uydurdum. ama çan eğrisi gibi bir şey olabilir. ne bileyim? çok söyledim. ben her şeyi bilemem bayım. kabiliyetlerim çünkü çok sınırlı.
ama ve demem o ki; hani bir şeyi ters giderse insanın peşi sıra bütün her şey ters gider ya. işte öyle bir şey bu hayattaki şans eğrisi. iyi giderse de iyi gidiyor işte. para parayı çeker deyişi boşuna söylenmedi. ama ve tabi her şey maddiyat değil. bu yüzden mayasında aşk yoksa insanın aşk meşk işlerini beceremiyorum diye yakınmasına, ortalıkta gezinmesine gerek yoktur. hayır! bunu birilerini değil bizatihi kendimi hedef alarak söylüyorum. kendi kendimi on ikiden vurmakta üzerime yoktur zira. oysa askerde, atış taliminde beş yüz kişilik bölükte beş yüzüncüydüm. hem nasıldı o laf? keser evet. nalıncı keseri gibiydim. lakin bir harfle kaybediyordum her şeyi. tıpkı 96 yılbaşısında büyük ikramiyeyi bir numarayla kaybettiğim gibi. keser diyordum evet. ama kendime değil kendimi yontuyordum doğduğumdan günden beri. misal dün akşam üstü iş yerinde çok sıkıldım. aslında son bir kaç aydır akşamüstleri çok sıkılıyorum. dün de iş de aşırı sıkılınca radyo frekansını ankara üniversitesi’nden alaturka’ya çevirdim. cihangir hanım’dan bir demli çay daha istedim. peşinden de hayat eğrimi çizmeye kalktım. doğumdan bugüne köşe taşlarını, önemli satır başlarımı, mihenk yaşlarımı anımsamaya çalıştım. hani şöyle esaslı bir hikaye yazmak istesem hangisi öne çıkardı diye düşündüm. lakin değil esas adam, yardımcı eleman olabilecek bir hikaye bile barındırmadığımı kahrolarak gözlemledim. matematikte sıfırın bile yutan eleman fonksiyonu vardı. benim hiç bir şeyim yoktu. çünkü hep figüran olmuşum başkalarının hikayesinde. misal daha beş yaşımda; doğan biraderimin ardında kalmışım, kapı eşiğinden mutlu aile tablosuna bakarak. 
.
on birimde; ki esaslı tek hikayem. onda da baş kahraman hala kızım zehra'ydı. iki çocuklu artist sinan’a kaçmıştı, bıçak gibi keskin, soğuk bir kasım akşamında. bu olayla birlikte iki sene sonra sigaraya başlayan, yanmayan sobada ellerini uzatmış ısınmaya çalışan babam, “zehraaa zehraaa” diye böğürüp mahalleyi inleten ablam ve otoritesi elli metre uzaktan hissedilen büyük eniştem. nam-ı diğer çerkes hamdi. hepsi hikayenin as karakterleriydi. bir ayılıp bir bayılan annem keza. sonra ve sanki evde cenaze varmış gibi bize tabak tabak yemek taşıyan yan komşumuz şefika teyze. mahallenin delisi sadık ve hatta o karmaşada sadık’a saldıran mahallenin kedileri bile başroldeydi. ama ben yoktum. çünkü öksürüğünü duyar duymaz çerkes hamdi’den korkuma üst kattaki hafız’lara kaçmıştım. olaylar sıradan, orta halliden hallice bir kenar mahalle evinde nasıl cereyan etmesi gerekiyorsa öyle akıp gitmiş ve yalancı bir mutlulukla bitmişti. halam ve küçük eniştem zehra ile barıştı. artist sinan’la evlenildi. bir sene sonra da hiç kimsenin tesiri ve baskısı altında kalmadan boşanıldı.
.
on beş yaşımda; annemin bin bir zahmetle ördüğü, ela gözlerine meftun olduğum sınıf arkadaşım ayşe’nin hayran kaldığı yeşil kazağımı çaldılar. orada bile sazı annem eline aldı. tefi rahmetli babam çaldı. faydasız biraderim bile benden rol çaldı. hem kazağımdan, hem hikayemden oldum. ne kazak, ne de hırsızlar bulundu. 
.
on yedimde; tersane işçisi oldum. ağır geldi işçilik. 
on dokuzumda; üniversiteyi kazanmak zorunda kaldım. baş şehire gittim. denizsiz şehri sevemedim. önce izmir dokuz eylül’e bir yıl sonra da istanbul’a yatay geçiş yaptım. hem okudum hem çalıştım. hiç bir şey olamıyorsam muhasebeci olurum dedim. galata’da bir muhasebe bürosunda çalıştım iki sene. ama bahtıma insan kaynakları düştü demir turnikeli, çok katlı bir plaza şirketinde. 
.
şimdi işte geniş ve yüksek pencereli bir odada insandan çok kuşları izleyerek ve emekliliğimi özleyerek geçiyor dokuz altı mesailerim. işe gidiyorum. eve dönüyorum. iş çıkışı teker üstünde, olmayan hikayeler yazıyorum. hikmet benol* gibi her yazdığım satırı bunu niye yazdım ki şimdi diye kendime kızıyorum. lakin yazmaktan da geri kalmıyorum. bu bir çelişki midir? ya da değilse nedir? bilmiyorum. söylemiştim! ben her şeyi bilemem bayım.. 
.
*tehlikeli oyunlar - oğuz atay
.

jonas


zekai tunca açık olan televizyonda gerdan kırarak “artık yağmur yağsa da hoş yağmasa da” derken ben geri kalan zamanında ne yapacağımı düşünüyorum. 20 km yol tepip şehrin bir kenarından diğer kenarına geldim annemin uzak akraba ziyareti için. onu yerine bırakıp aynı yolu geri tepeceğim. aynı trafikte, aynı ışıklardan, aynı yollardan, aynı ev ve avm kenarlarından geçerek. tabi böyle olunca hayatın bitmez tükenmez tekrarlardan ibaret olduğu gerçeğini göreceğim. hafta içi beş gün boyunca sabah işe git. akşam eve dön. cumartesi pazar, insanların abartılı ve aşırı gürültülü temaşasından sıyrılabilecek güneşli ve sakin bir kafe ara (mümkünse deniz kenarında), akşamında bir -şanslıysam iki- sinema filmi izle, beş on sayfa kitap oku, haftalık alışverişi yap. sonra pazartesi sendromuyla sarhoş olup tekrar işe git. akşam eve dön. ve yeni bir döngü için hafta sonunun gelmesini bekle. beklerken aynı tarz dizi ve filmleri izle, aynı tür kitapları oku ve uzun uzun denize bak bir sonuç alamamacasına. ama en azından gidiş yolum doğru klişesiyle biraz olsun avunmak aynı demli çayları peş peşe içerken.
böyle vakitler işte;  jonas geliyor hep aklıma. “her şey çok sıradan. hayat bir cumartesi alışverişinden fazlasıdır” diyen. her seferinde de; “öyle değil jonas efendi. öyle değil.” derim.
çünkü öyle değil..
..

20 Kasım 2019

geniş vakitler



20 kasım çarşamba / sabah:
nerdeyse her sabah görüyorum onu. bu sabah da gördüm. karşı kaldırımlardayız. o iniyor. ben çıkıyorum aşiyan’dan hallice yokuşu. nasıl dakiksek artık aşağı yukarı hep aynı yerlerde karşılaşıyoruz. ve her gördüğümde sağ eli mutlaka dolu. sigarayı tutuşu, içine çekişi öyle sahici ki. üstelik ben bu hayatı çözdüm dostum tadında bir de mağrur yürüyüşü yok mu? insan imreniyor. çevirip sorası geliyor. nasıl başarıyorsun? nasıl?

15 kasım cuma / yatsı

usta, yirmi liradan bi’çemenzar vardı” diye seslendi grip olmuş ya da olmak üzere olan hastalıklı bir ses. tam arkasında oturduğum şoför ya duymazlıktan geldi ya da gerçekten duymadı. cevap vermedi. beriki bekledi. bir dakika, iki dakika. sanırım üçüncü de tekrar seslendi. 

20 liradan çemenzar vardı” dedi. 
şoför kayıtsız kalmadı bu sefer.
tamam abi, on lira gelsin vericem para üstünü” dedi.
yolcu “tamam” diyerek sonlandırdı diyaloğu.
keşke dedim benim de tek derdim, dolmuştaki para üstü olsa. ama işte o işler öyle olmuyordu.
ben bunları yazarken kaptan şoförümüz; "öteki 20 lira çemenzar mı?" diye sordu. ama para üstü vermedi kimseye. sanırım grip olmuş ya da olmak üzere olan abinin gazını aldı. tam o sırada yanımdaki boş koltuğa oturmaya çalışan bir kadın koltuk yerine sağ baldırıma oturdu. ama ne oturmak! leğen kemiğine denk geldiysem demek ki hala ağrıyor bacağım. inene kadar da ağrıdı. üstüne sanki ben onun bacağına oturmuşum gibi dönüp soldan soldan baktı bana. günahını almayayım ama şimdi. belki de özür dileyecekti. kulaklığımı ve pıtır pıtır telefona bir şey yazdığımı görünce vazgeçmiş olmalı. lakin çemenzar’a gidecek abinin vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. tam on beş dakika sonra yine hortladı. 
“benim 20 liranın üstünü niye vermiyorsun usta?”

18 kasım pazartesi / akşam
aylak adam’ı henüz bu akşam okumaya başladım. az önce, on sekizi biraz geçe. aslında 17'yi biraz geçe tanpınar mı atılgan mı ikilemine düşmüştüm. patrona özel sebeplerim var diyerek bugün işe gitmemiştim. özel işlerimi erkenden bitirip mahallede yeni açılan markete girdim. düğündeki çalgıcılara dolar saçan görgüsüzler gibi herkesin pazar torbasıyla geldiği markette kasadaki kıza “dört tane poşet istiyorum” dedim. kız şöyle bir yüzüme baktı. sonra emin olmak için "dört mü? dedi. kıza uğurlu sayımın 4 olduğunu, ayrıca aldıklarımı temizlik ve gıda olarak ikiye ayırdığımı, ağırlıkları dengeli olsun diye onları da ikiye ayırdığımı anlatmak uzun süreceğinden sağ el baş parmağını avucumun içine gizleyerek dört işareti yaptım ve evet "dört poşet lütfen" dedim. alış verişi yapıp eve gelir gelmez bir aydır müptelası olduğum dizimi izledim akşama kadar. tam beş bölüm. galiba bu dizi izleme rekorumdu. emin değilim. lost ya da yeditepe istanbul’la egale de etmiş olabilirim. ama çok mühim değil. sonra işte dizinin bir yerinde aylak adam düştü aklıma. peşinden tanpınar huzur’u. dizi biter bitmez aylak adam için kitaplığın başına gittim. fakat önce zarifoğlu gülümsedi bana. tezer özlü 'ayran mı içtik' der gibi baktı. birhan hanım susma hakkını kullandı. nihayet arkalarda, kaytaran tembel öğrenciler gibi atılgan ve tanpınar’ı sırt sırta vermiş olarak gördüm. akşamın güneşini selamlıyorlardı. kararım katiydi. bu kış ikisini birlikte okuyacaktım. içeriye geldim. ikisini üst üste masama bıraktım. çay demlemeye gittim. dönüşte diziden bir bölüm daha izledim. dizi bittiğinde saat on sekizi biraz geçiyordu. radyo voyage açtım. çayımdan bir yudum aldım. sağıma baktım. huzur. hemen altında da aylak adam duruyordu. atılgan'ın kitabını sanki bir yerini incitirim korkusuyla yavaşça aldım ve okumaya başladım.
..
19 kasım salı  / öğle
bazen, bazı insanların hiç seçenek hakkı olmuyor. oysa benim üç seçeneğim vardı. elli beş dakikalık paydosum için ya ofiste radyo voyage açıp gözlerimi dinlendirecektim. yahut dışarı çıkacaktım. evet iki seçenek oldu, doğru. fakat dışarı çıkınca ya kahve ve güneş için varoş kafeye ya da sadece güneş için belediye parkına gidecektim. üçüncüsünü seçtim. güneşin alnında hotel california dinliyorum şimdi.
..
17 kasım pazar  / ikindi:
çocukluğumuzun en uzun, en dik yokuşunun başındaydık. arabanın içinde iki kocaman adam. dile kolay tam çeyrek asır sonra. hüzünle, eski mahallemizin değişen çehresini izliyorduk. kafamızdan onlarca anı, bir film şeridi gibi geçerken birden sordum. 
hatırlıyor musun? çocukken bu yokuşu çıkmak ne zor gelirdi bize. baksana şuna üç adım da bitiyor hem sandığımız kadar da dik değilmiş.
şoför koltuğundaki istifini bozmadı hiç. sadece dışarıda tuttuğu sol elini içeri aldı, sigarasından da derin bir nefes. dumanını dışarı üfledikten sonra kısa ve öz konuştu.
çocukken insanın dünyası çok büyük oluyor selimciğim. ama büyüdükçe bu dünya küçülüyor. şimdi yaşadığımız tam da böyle bir şey işte.”
..


çınar altı



çınaraltı çay evi diyorlar buraya. hepi topu dört masa, sekiz sandalyesi, dört de bankı var. yıllardır arabayla yanından geçiyorum. bir buçuk senedir de bu mahalledeyim. ama daha yeni farkediyorum. sadece çay satıyor. çayı çok mu demli yoksa bayat mı çözemedim daha. ama hayat mı hep bir problem koyuyor çözmemiz için önümüze yoksa baktığımız yer mi yanlış? bunu da çözemedim. 
dört masanın gölgede kalan ikisi dolu. yarısı ve tamamı güneş alan diğer ikisi boş. tam güneş alan masayı seçiyorum. benden en az beş yaş büyük garson; vebalıymışım gibi uzaktan “çay mı vereyim abi?” diye sesleniyor. evet anlamında başımı sallıyorum iki kez. hemen geliyor çayım. klasik hareketlerle, tak diye masaya indiriyor kırmızı beyaz renkli klasik tabağın içindeki ince belli bardağı. ardından ezbere bir hareketle mor renkli metal küllüğü bana doğru itiyor sigaramın olmadığını bilmeyerek. sonra “afiyet olsun” diyerek hızla uzaklaşıyor.
bir turist merakıyla etrafı izliyorum. tam karşımda sulu yemek yapan bir esnaf lokantası. solumda bir kebapçı. arkamda bir gaziantep tatlıcısı. sağımdan ise tarifeli belediye otobüsleriyle dolmuşların geçtiği ana yol. 
neden sonra kulağımda hep ladino song’un çaldığını farkediyorum. sanırım dokuzuncu tekrar ya da onuncu çalışında uyanıyorum. dünkü göksel şarkısını yinele demiştim. eski haline almamışım. mümkün olmayacağını bile bile kendi ayarlarımı da eski haline almak istiyorum. misal yıllar öncesindeki o yol ayrımına gidip diğer seçeneğine evet demek istiyorum. olmuyor. az önceki yaşlı garsonun yerine genç bir garson geliyor boşu almaya. 
“bir çay daha vereyim mi abi?” diyor. 
“alırım” diyorum.
“yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye de ekliyorum peşinden. 
saçını di caprio modeli yapmış bu genç adam; “şu an için yok ama şurada olabilir” diyerek az önceki kebapçıyı işaret etti sol elinin işaret parmağıyla. tamam deyip yolcu ettim onu. bir dakika sonra iki eliyle tuttuğu çay bardağını, dökmemek için büyük gayret gösterek masama bıraktı. ama küllüğe hiç dokunmadı..
..
oi va voi - ladino song

16 Kasım 2019

aylak adam


bu kış belki de tanpınar inadımdan geçip aylak adam’ı yeniden okumalıyım. yahut geçen günlere yazık edip kalan gün sayımı bilmediğim hayatıma sil baştan başlamalıyım sevgili viktor. ama sıfırdan. hiç bir şeysiz. hiç kimsesiz. işsiz. güçsüz. evsiz. kimseyi bilmediğim. kimsenin beni bilmediği yabancı bir coğrafyada. bugüne kadar cesaret edemediğim bu eyleme bu kez cesaret edebilir miyim bilmiyorum. bu kasım diyorum çünkü; eski kasımlara, bildiğim ve dedelerimizden bize miras kalan kasımlara hiç benzemiyor. 
hayır hayır! n’olacak bu dünyanın hali, küresel ısınma, değişen iklimler deyip çevreci duyarlılığı kasmaya hiç niyetim yok. zira yol aldığım uçağın kabin basıncı düştü ve önce kendi oksijen maskemin takmanın derdindeyim şu an. bu yük diyorum; ağır gelmekten ziyade artık yavaş yavaş öldürüyor beni canım viktor. uzun yıllar karanlık bir odada el yordamıyla çıkışı aradıktan sonra son bir kaç yıldır umudu kesmiş, kabullenmiştim yazgımı. fakat o el rahat durmuyor, aynı yordamla yine bir çıkış arıyor kendine.
.
eski bir boksörün işlettiği denize sıfır bir balıkçı kahvesinden yazıyorum şimdi. serseri kuşlar cirit atıyor etrafımda. ve hemen on metre önümde güneş ışınları, marmaranın sakin sularıyla cilveleşiyorlar. karşımdaki iki üç masada mutluluğu satın almaya çalışan hafta sonu kahvaltıcıları, mutsuz yüzlerle, birbirleriyle sohbet etmeden, ellerindeki telefonlarla cumartesi kahvaltısına oturmuşlar. ben ise güneşten alabileceğim maksimum faydanın peşindeyim. çünkü böyle zamanlarda ruhumun ve bedenimin tek ilacı bu sarı mucize. arada ters esen rüzgarla kaldırımda yürüyenlerin birbirinden hoş kokularıyla uzak, çok uzak diyarlara gidiyorum.
.
misal ilk güzel kokuyla ‘küçük bir sahil kasabasına’ iniyorum. daha önce hiç gelmediğim bir yer burası. ege mi akdeniz mi yoksa içinde bulunduğum marmara’nın bir parçası mı? hiç bir fikrim yok. ama denize sıfır, salaş bir mekan. dalga seslerine karışan, hafif tatlı bir de müzik var. şarkıyı tanıyacak gibi oluyorum ama bir türlü çıkaramıyorum. sonra denizin içine sokulmuş, rengarenk, ağaç masa ve sandalyeler. ve gökkuşağının her tonu var. karşıdaki dağı henüz aşmayı başarmış güneşin ilk ışıkları da bu cümbüşe katılmakta fazla gecikmiyor. arkada konuşlanmış mekanın içinde kimse yok. işletmecileri henüz uyanmamışlar. aslında kimse uyanmamış. sanki bütün dünya uyuyor. yahut büyük bir felaket olmuş da yalnızca ben kalmışım gibi. öyle bir yoksunluk. öyle bir sessizlik. kuşlar bile yok. sadece geceden ya da felaketten önce açık bırakılan müzik sesi. şarkıyı bir yerden çıkaracağım ama bulamıyorum bir türlü. belki de diyorum..
.
belki de hiç direnmemeli. akıntıya karşı kulaç atmak yerine akıntının götürdüğü yere gitmeli. ama bu kış diyorum aylak adam’ı mutlaka okumalı. mutlaka..

14 Kasım 2019

öğle

düşünmekten ve yazmaktan başka yapacak daha iyi bir işim yok. bu öğlen. bu kasım. bu kış. hep böyle olur zaten. tepedeki bir kar topunun hareketlenmesine bakar çığın saniyesinde ortaya çıkıp önüne gelen her şeyi yutması. düşünmek ve yazmak. bir de bunların yanına katık olsun diye sade kahve ve biraz kasım güneşi. çünkü her şeyin olduğu gibi pastırma güneşinin de çoğu zarar. bir de işte sigara. olsaydı, içerdim bir buçuk seneden sonra. fakat içime çekmezdim. içim zira yeterince dolu. ama işte yazmak, yazarken düşünmek için bu öğlen de geldiğim varoş kafede kelimeler boğazımda değil de elimde düğümleniyor sanki. her şey o kadar boş geliyorki buna yazmak da dahil deyip tüm bu içimden süzülenleri yine telefonun not defterine yazıyorum şimdi. üşüdüğümü hissediyorum öte yandan. güneş bulutların arkasına saklandı. benim saklanacak bir yerim yok. benim hiç bir şeyim yok. uykum bile*
acı kahvemi içiyorum. sadece sezen dinliyorum. sayfalar dolusu yazmak istiyorum. yazamıyorum. bu öğleden sonra mesela çalışmak istemiyorum. gidemiyorum. çünkü senenin tüm izin haklarını kullandım. minnet de etmek istemiyorum kimseye. kaç zamandır böyle aslında. dokuz altı prangası çok koyuyor bana. lakin işi olmayanları dahası keyfi işsiz kalıp bu ucube prangayı bile özlediğim zamanları düşünüyorum. düşündükçe yine üşüyorum. üşüdükçe bu saçma satırları yazıyorum. oysa yazdıkça büzüşen parmak uçlarım ısınıp düzleşiyor. hiç bir şeye yaramasa bile sırf bunun için bile yazmaya değer diye garip bir avuntuya sarılıyorum. fakat bu eylem de ısıtmıyor içimi. şimdi bana lazım olan bir parça gerçek güneş. belki biraz lodos. belki bir de kayık.
.
sıkıldım. güneş biraz kendine gelir gibi oldu. o sırada içeriye kısa sarı saçlı, yemyeşil yağmurluklu, uzun boylu, elli yaşlarında bir kadınla, kadından daha kısa boylu, biraz kilolu, aynı yaşlarda kel bir adam girdi. hangi masaya oturacaklarına kadın karar verdi. dominant bir karakteri var gibiydi. ama ne yiyeceklerine adam karar verdi. arka taraftaki yiyeceklere bakıp tek tek istediklerini söyledi. kadın telefonundaki mesajları okudu. belki instagram ya da facebookta bir kaç beğeni yaptı. ben bu olanları yazdım. başımı tekrar kaldırdığımda kadının beni izlediğini gördüm. ama kafasında başka düşünceler vardı eminim. karşısındaki kel adam patronu gibiydi. elindeki anahtarlardan onun arabasıyla geldikleri belliydi. adamın telefonu iphone’nun en son modeliydi. kesin patrondu. kadın onun üst düzey yöneticisiydi. öyle alelade bir elemanı değildi. ve bence en az 3 dil biliyordu. acaba sevgililer miydi? çok fazla konuşmuyorlardı. bir zamanlar sevgili olmuş ama yürütemeyince arkadaş kalmaya karar vermişler gibi ya da son demleriydi sevgililiklerin. bilemiyorum. bildiğim; aralarındaki gerilim elli metre öteden bile anlaşılıyordu. kadın sadece kahve içiyordu. adam gırtlağının peşinde, hamur işlerine yumulmuştu. belli ki çok konuşmayacaklardı.
hemen yanlarında oturan siyah deri ceketli, siyah kumaş pantolonlu, gözlüklü kadını gördüm sonra. beyaz çerçeveli gözlüklerinin ardından laptopuna seri hareketlerle bir şeyler yazıyordu. yazar olabilir miydi? sanmam. iş kadınıydı daha çok. pazarlamacıydı hatta. son raporlarını geçiyordu satış müdürüne. yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı. severek yapmıyordu o da işini belli. ve hemen yanımda bir yandan sigarasını içip bir yandan da televizyondaki klibi izleyerek ayağıyla tempo tutan kravatsız, siyah takım elbiseli genç adamın mesleğini çözemedim. ama bir sigara istemeyi düşündüm önce. lakin hemen vazgeçtim. yine üşüdüm. saate baktım. bire beş vardı. gitmeliydim. hesabı istemedim. onun yerine amerikan filmlerinin en sevdiğim hareketini yaparak kahve fincanının yanına fazladan para bırakıp arkama bakmadan kafeyi terk ettim.
.
* memet baydur

13 Kasım 2019

iteration


aralıklarla beş senedir ve son sekiz öğlendir buraya geliyorum. bu varoş, bakımsız ve kaderine terkedilmiş, mahallenin ortasında tutunmaya çalışan, şimdiye kadar üç kez el değiştiren, her değişimin ilk haftasında müşteri rekorları kıran, sonrasında ise sinek avlayan, öğlen üç masayı zor toplayan bu sakil kafeye. hem patronluk, hem kasiyerlik bazen de garsonluk yapan sahibiyle şahsen tanışıyoruz artık. ama hala isimlerimizi bilmiyoruz. bugün olduğu gibi hemen girişte göz göze gelip başımla selam verdikten sonra hep aynı, güneşi tam cepheden gören, pencere kenarındaki masaya oturuyorum. ve her zamanki gibi sade türk kahvesi söylüyorum. telefonumdaki müzikleri karışık düzende dinlerken yazarak düşünüyorum. bazen durup öylece gökyüzündeki mavi boşluğa bakıyorum. bazen de güneşe bakıyorum gözlerimin kamaşmasına aldırmadan. sonra tekrar düşünüyorum.
şimdi işte sıcaklığı hala yakan bu kasım yazında yüzümü olabildiğince güneşe veriyorum. sonra
neden ve özellikle geçen haftanın tamamında ve bu haftanın yarısında buraya geldiğimi soruyorum kendime. cevabı bulmam zor olmuyor. çünkü burası; benim hayattaki sıkışmışlığımın karşılığıydı. içerilerden gelen bir ses; ‘şayet bir şey bulacaksan burada bulacaksın’ diyor. bu sese hem kulak hem de hak veriyorum. lakin henüz bir şey göremedim. ama görmeyi, bulmayı ümit ediyorum. bugün olmazsa yarın. olmazsa ertesi gün. olmazsa daha ertesi gün. ya da işte elbet bir gün. evet hep aynı şeyleri yapıp farklı sonuçları elde etmeyi düşünen o ahmak benim amirim.
...
çok uzun zaman önce “koş babanı çağır kahveden. hemen eve gelsin” demişlerdi. altı yaşındaydım. ki kürt memet’in kahvesini üç yaşındaki çocuk bile biliyordu. koca mahalledeki tek kahveydi zaten. motorcu hilmi’nin yokuşunun bitimindeki dolmuş durağının hemen çaprazındaydı. en kestirme yol motorcu’nun dik yokuşuydu. ama işte onun da vahşi köpekleri vardı. bir gün az kalsın sağ kalçamı kopracaklardı it oğlu itler. öyle azgın köpeklerdi. bereket versin ki hilmi oradaydı. bir ıslıkla muma çevirmişti siyah kurt kırmalarını. 
kahve diyordum. benim için bulmak çok kolaydı. karşısında hasan bakkal vardı. onun bitişiğinde de berber recep’in dükkanı. bana koş diyen nevin teyze’ye nedenini niçini sormadan koşarak çıkmıştım evden. galiba annem çok hastaydı. bağırdığına göre canı da yanıyordu. sesi kulaklarımdaydı. daha yokuşun başındayken nefes nefeseydim. dünyanın en dik, en uzun yokuşunu tırmanmadan önce şöyle bir yukarıya, zirveye bakıp nefeslendim. bir an önce kahveye varmalıydım. kurt köpeklerini düşünmek için zaman yoktu. var gücümle yokuş yukarıya koştum. ama çabuk yoruldum. durdum. bir kez daha yukarıya baktım. sanki ben yukarı hamle yaptıkça birisi yokuşun boyutunu uzatıyordu. ve az önceki devasa uzunluk aynı şekilde yerinde duruyordu. bu şekilde bir durup bir yukarı bakarak köpeklere yakalanmayarak yokuşu çıktım. düzlüğe çıkıp uzaktan kürt memet’in kahvesini görünce son kez nefeslenip var gücümle yeniden kahveye doğru koştum. kapıdan içeri girer girmez babamı aradı çocuk gözlerim. sigara dumanına boğulmuş loş ortamda. oyun oynayan adamların bağırış çağırışlarına karışan okey taşı sesleri arasında uzaktan tanıdım babamı. çay ocağında bir tepsiye dizdiği ince belli bardaklara büyük bir titizlikle çay dolduruyordu. yanına koştum hemen. 
babam zaten beni görünce bir terslik olduğunu anladı. ben daha “baba nevin teyze hemen gelsin dedi” sözümü tamamlamadan boynundaki lacivert önlüğü çıkarıp çay ocağını çevreleyen koyu kahverengi camekana asıverdi. ardından da; “rıfat, vakit geldi sen yerime bak” diyerek ocağın önündeki masada tespih çeken iri kıyım, pala bıyıklı, esmer bir adama doğru seslendi. beni de elimden tuttuğu gibi bir hışımla dışarı çıkardı. yolun karşısına berber dükkanına seyirttik. berber recep’le laflayan taksici nuh'u apar topar koltuğundan kaldırıp onun damalı taksisiyle çarçabuk evin önüne geldik. nuh’un taksisi durur durmaz babam kapıyı bile kapatmadan on beş basamaklı merdiveni üç adımda geçerek evin giriş kapısında kayboldu. sanırım ağlamaklı bir hal almışım ki taksici nuh “bir şey yok şimdi gelecek baban” deyip avutmak amaçlı torpidodan aldığı bir kaseti bana uzattı. kasetin üzerinde uzun saçlı adamların fotoğrafı vardı. ya barış manço ve kurtalan ekspresti ya da ersen ve dadaşlar'dı. sonuçta taksici adam, beatles dinleyecek hali yoktu. ama ben elimin tersiyle geri ittim kaseti. kaset yere düştü. nuh sinirlendi. dedim ya taksici her yerde taksiciydi ve ona mavra yapılmazdı. “siktir eşşoolueşşek babası hariç” dedi. zaten ağlamaya teşneydim ve hemen oracıkta zırlamaya başladım. tam o sırada babam, nevin teyzem ve yan komşumuz hanife teyze annemi kucaklamışlar benim olduğum arka koltuğa sokmaya çalışıyorlardı. bir papara da babamdan yedim. “in oğlum aşağı. annen hasta. onu yatıracağız.” 
"bana ne inmiycem" dememle gök gürültüsü andıran "eşşooleşek" ünlemesi duydum. çocuğa şiddet 1980’lerde de yasak olmalıydı. kayışı iyice koparmıştım. ağlaya ağlaya arabadan indim. fakat susmadım. kıçımı yırta yırta ağlamaya dışarıda da devam ettim. bizimkiler telaşla arabaya bindi. ben az önceki paparayı unutup ağlayarak babama koştum. babam da unutmuştu. daha sevecendi şimdi. “oğlum sen gelemezsin anneni doktora getirip geleceğiz hemen” der demez şoför yanı koltukta sol ayağı arabanın içinde, sağ ayağı dışarıda olduğu halde ayağa doğruldu.
mustafa, selim sana emanet” dedi ve kapıyı kapatıp ömrümün en uzun yokuşunu ışık hızıyla çıktıklarında mustafa’nın pençesi beni boynumdan yakaladı. 
mustafa benim için tam bir gulliver'di. boyu iki buçuk metre falan vardı. elleri kafam kadardı. pinokyo burnunun altında henüz terlemeye yeltenmiş ama bıyık olmaya muvaffak olamamış bir kaç sarı tüy vardı. çocuk aklımla benden yirmi yaş falan büyüktü. oysa çok sonradan öğrendim ki on beş yaşındaymış. babam o hengâmede bir çocuğu başka bir çocuğa emanet etmişti. ama allah’ı var şimdi mustafa da bana da iyi baktı. çikolata, kola, çerez, sakız. harçlığı elverdiğince marketi yığdı önüme. iki dakika önce beni terk edip giden öz babam yapmadı bana bunu. ama işte huysuzdum bir kere. "babama götür" beni diye tutturmuştum. çaresiz o da benimle başa çıkamayınca kendi babasının yanına, kemal amcaya götürdü. 


evinin altında demir-doğrama dükkanı vardı kemal amca’nın. demir dökümde birlikte çalışmışlar babamla. bir gün babamla kemal amca’nın da bulunduğu bir grup sendika münasebetleri gerekçesiyle toplu olarak işten çıkarılmış. kemal amca bu dükkanı açmış. babam iş oldukça inşaatta çalışmış. olmayınca da kürt memet’in kahvesinde hafta sonları çalışmaya başlamış. çok severlerdi birbirlerini. babamdan biraz büyüktü kemal amca. bilgeydi. kitaplığında bir sürü kitabı vardı. babam ne vakit dara düşse yanına giderdi. hoş, derdi olsun olmasın haftada bir mutlaka uğrardı yanına. ben de çok severdim kemal amcayı, babamdan sonra ikinci kahramanımdı. bir akşam yemeğinde boğazıma takılan istavrit kılçığını ev ahalisi birlik olup çıkaramayınca babam elimden tutup kemal amcaya götürdü. sapsarı, 36 ekran, siyah-beyaz küçük bir televizyon o akşamdan aklıma kazınan. bir de kemal amcanın ilginç sorularıyla birlikte bıçağın ucuna saplayıp saplayıp burnuma dayadığı elma, portakal, muz dilimleri. sorular bittiğinde mucize gerçekleşmişti. kılçıktan eser yoktu. kemal amca gülümsüyordu. babam mutluydu. ben başka soru yok mu diyordum. böyle mümtaz bir şahsiyetti kemal amca. ama işte bilgelik, mümtazlık da bir yere kadardı. kemal amca'yı görür görmez 'beni babama götürün türküsünü' ona da söylemeye başladım. çılgınlar gibi bir o yana, bir bu yana atıyordum kendimi. iki kişi zaptedemiyorlardı beni. sonunda yine bilgelik galip geldi.
kemal amca; "söz götüreceğim seni ama önce şu işimi bitirmeliyim." diyerek arkada iki parça halinde duran kıpkırmızı bisikleti gösterdi. ve devam etti; "bunu tamir edersek üzerine binip daha çabuk gideriz. bana yardım etmek ister misin?" bisikleti görünce ne babam ne annem aklıma geldi. bisiklet sevdasına kaç zaman geçmişti bilmiyordum. gece karanlığında bisiklete binip eve gittik. içerisi komşularla, tanıdığım ve tanımadığım akrabalarla doluydu. holden odaya doğru baktığımda beyaz bir beze sarılı küçük bir bebek vardı annemin kucağında. baş uçlarında gülümseyen babam. çok mutlulardı. babam beni fark ettiğinde gülümsemesi bıçak gibi kesildi. birden ciddileşti.  "selim gel oğlum. bak kardeşin geldi" demesiyle. yine ağlamaya ve dışarı çıkıp koşmaya başlamıştım ki kocaman bir el boynuma dolandı. kafamı kaldırdım. gulliver mustafa'ydı. pis pis sırıtıyordu.
...
yüzümün yandığını hissettim. başımı güneşten sakınıyorum bu kez. sadece omzumdan aşağısı, çoğunlukla sol yanım güneşle haşır neşir şimdi. varoş kafenin radyosu son ses açık. etrafta üç dört masa dolu. hepsinde birer kişi. bir bezginlik. bir yorgunluk asılı duruyor sanki havada. savaştan yeni çıkmış halkın yıpranmışlığı. bozkırın hareketsizliği, tekdüzeliği hakim ortama. bugün garson bile altı dakika sonra geldi. sade kahve dedim. mır mır bi'şeyler geveledi durdu ağzında. en nihayetinde beş dakika sonra dediğini anladım. ama sebebini anlamadım. gitti. vaktim vardı. dert etmedim. hatta kımıldayasım yoktu. ‘hayatın ikinci yarısı çok zormuş. oysa ilk yarısında atabileceğim kadar gol atıp ikinci yarıya saklamalıydım’ gibi astarsız bir cümle geçti zihnimden. sıkıldım. bu kez sağ yanımı güneşe verdim. başımı sakındım yine. telefonuma yöneldim. yeni bir şarkı açtım. bazı şeylerin sadece tesadüf olmadığına inancım arttı. göksel’di söyleyen. gidelim diyordu buralardan. gidelim. bu kadının sesindeki büyüyü yıllardır çözemedim. ama aralıksız 17 dakika on iki saniye aynı şarkısını dinledim. mesai başlamasaydı bir yirmi dakika daha dinlerdim. lakin işte; böyle böyle sıkışmış hissediyor insan. istediği vakit, istediğini yapamamak diyorum niye bu kadar zor? cevabını bilmezmiş gibi. bu kez başımı sakınmadım. güneşin en dik geldiği açıya serildim sere serpe. biraz yaktı. ama değdi. çok değdi.
.
pilli bebek - olsun
.

11 Kasım 2019

beş vakit-21


yatsı:
iş çıkışı. dolmuştayım. mevki; tekli koltuk. konum; teker üstü. içerisi kalabalık. dışarısı karanlık. yanımda hummalı bir gelin-kaynana dedikodusu. "gelin diyor tutturdu bir bahçe katı. bahçe katı. ne varsa bilmem bahça katında." oysa oda sıcaklığı 35 yoksa bile otuz kesin. camda oluşan buharlara kalp yapıp ilan-ı aşk bile ilan edilebilir. hatta don kişot olup yeldeğirmenlerine savaş açmak içten bile değil. ta ki turgut uyar dizesini hatırlayana dek. çünkü ve zira yeldeğirmeni olsam ben de don kişot’u severdim. ama işte şu çukurlar olmasa. midem bulanmasa. şoför istibdat haddini aşmasa. hayat bayram olsa. el ele bile tutuşurduk tüm dünyaya inat. el ele bile.
..
akşam:
nihayet. geldiler. beklenen günler gibi güzeldiler. ama işte her zamanki gibi telaşlıydılar. sanki ocakta yemekleri yahut bir bekleyenleri varmış gibi. şu senkronize halleri yok mu? beni benden alan maviyle beyaz uyumları diyorum. saat beş buçuk gibi sarıyer’den adalar’a bir sanat eseri inceliğinde kanat çırptılar.
..
ikindi:
kuşlar bugün hiç gelmedi.
..
öğle:
yusyuvarlak ve kocaman bir parkın belediye bankında göksel dinliyorum. dinlerken bakıyorum. bakarken düşünüyorum. üç tane yol var önümde. biri, en soldaki dağın yamacına çıkıyor. ortadaki, sanayi sitesine ve ona komşu olan varoş bir mahalleye. en sağdaki de otobana paralel gidip ona yardakçılık yapıyor. üç ayrı güzergah. üç ayrı hikaye. ama hiç birinde deniz yok. denizsiz hikaye mi olur. sonra kuşsuz?
olmamalı.
o yüzden bu hikaye burada biter.
..
sabah:
aceleci tavırlar. mahmur adımlar. asansörde zemin kat yerine 10.kat düğmesine basmalar. dolmuş şoförüne ineceğim durağın değil de bindiğim durağın ismini söylemeler. sonra şoförün ukalalığı. ama işte hepsi araba mı toplu taşıma dilemması yüzünden. biraz aslında hayat mı memat mı araftalığı. belki biraz doyduğun mu doğduğun yer ikilemleri. yoksa ben de biliyorum yapacağımı bir gün.
işinizin de pazartesi sendromunuzun da lanet olası trafiğinizin de canı cehenneme.  ben gidiyorum adamım diyeceğim bir sabah.
bir gün yapacağım bunu. bir gün...
.
göksel - yalnız kuş

9 Kasım 2019

yerden yüksek


ortadan ikiye ayırdılar bizi. gümüş renkli, demir parmaklıklar var aramızda. sanki bir yerden tanıyacakmış gibi ama ve öte yandan kaçamak bakışlarla birbirimizi inceliyoruz. her birimiz şehrin hatta ülkenin ve hatta dünyanın (turistler var aramızda çünkü) bir köşesinden bir amaç uğruna, cumartesi sabahının dokuz buçuğunda burada toplanmışız. biraz şaşkınız. biraz uykulu. öylece bekliyoruz. fakat kalabalık her geçen dakika artıyor. kapalı alan fobisi olanların endişesi yüzlerinden okunuyor. sevgili olanların bu dünya umurunda değil. onlar şimdi başka bir evrendeler. yaşı ve tecrübesi olanlar, sessiz ve düşünceli. mozaik gibiyiz sabahın köründe. ama çok gevşeğiz. dağılmak için küçük bir dokunuş yeter. öyle kırılganız. görünmez sandığımız yaralarımız yüzümüzde ele veriyor bizi. detay vermiyor ama sadece özet gösteriyor poker suratlarımız. ben mesela o kalabalığın içinde görünüyorum. ama ve aslında kocaman salonun üstünde paslı bir demire tünemiş güvercinin gözlerinden bakıyorum aşağıya. bir süredir ruhuma sinen çöküş psikolojisinin nedenini aramak yerine kalabalığın arasına karışarak, güneşe çıkarak, martıların fotoğrafını çekerek atmak istiyorum üzerimdeki bu halet-i ruhiyeyi. belki de çözümü bulmak istemiyorumdur. aşağıdaki onlarca insan gibi sorunlarımı halının altına süpürmek belki daha güvenli geliyor bana da. bunu dahi düşünmek istemiyorum. insanlara bakıyorum. benimle farklı sebepten aynı sıkıntıyı yaşayan insanların yüzünde kendimi görüyorum. onlar da benim suretimde kendilerini. hepimiz bir tutamağa tutunmuş umutla ileriye bakıyoruz. sonra işte; yukarılardan bir ses duyuluyor. mahşeri kalabalık huzursuz atlar gibi yerinde şöyle bir silkeniyor. minik bir dalgalanma yaşanıyor. her birimiz, bulunduğumuz konumdan bir adım ileri ya da bir adım geri düşüyoruz. pilotların ki kadar seksi sesli bir adam dahili anons yapıyor.
sayın yolcularımız gemiye inerken ve binerken iskeleyi kullanınız. görevlileri dinleyiniz. kapalı ve açık alanlarda sigara içmeyiniz.”
nostaljik şehir hatları vapurumuzun burnu geniş kanatlı, kahverengi kapının pencerelerinde görülür görünmez kalabalık bu kez yabani, vahşi bir ata bürünüyor. dalgalanma nerdeyse tsunami boyutuna varıyor. herkes bir an önce vapura binmek istiyor. müdavimler vapur kenarını kimselere bırakmak istemiyor. parmaklıkların diğer tarafına bakıyorum nedense. orada da fırtına öncesi sessizlik hakim. pencerelerinden şimdilik haydarpaşa görünüyor. bazen de serseri kuşlar. ama insanlar sakin. düşünceli. sevgili. şimdilik.
ortadan ikiye ayırdılar bizi.
yarımız eminönü’ne geçecek. diğer yarımız karaköy’e. ben galiba biraz daha burada kalacağım.
.

3 Kasım 2019

belki


bazı günleri olur hani insanın, kimlerin ve kimsenin dinlediğini, okuduğunu düşünmeksizin saatlerce konuşma, yazma istediği olur ya. işte o günlerden biri bugün. konuşmaya nereden başlayacağını bir türlü bulamayan ama bulunca da kelimelerin tıpkı bir kazak söküğü gibi peşi sıra dizileceğinin bilindiği anlar bahsettiğim. ve o günün benim için bir pazar günü olacağını zaten biliyordum. ama ve fakat neden pazar olduğu hakkında hiç bir fikrim yok. işin aslı; yazıya nereden ve nasıl başlayacağım konusunda da en ufak bir düşünce kırıntım yok. belki yardımı olur diye az önce balkona çıktım. güneşin huzuruna. -ki; en sevdiğim mevsiminde şu an.- karşımda beton blokların izin verdiği kadarıyla burgaz. hakeza kınaalıada. aradaki boşlukta ağır ağır yol alan gemicikler. tatlı tatlı esen rüzgar. oysa balkona çıkmadan az önce, kitaplığımda iki cümlesiyle yanıma yoldaş, canıma candaş aradım. her zamanki gibi tek kişi de karar kılamadım. dört benzemezi koydum heybeme. cemal süreya, cahit zarifoğlu, tezer özlü ve mehmet günsür. hepsinden birer cümle okursam belki açılırdım. lakin şu saate kadar birinin bile kapağını açmadım. solumda, masamın üzerinde güneşleniyorlar. ve ben düşünüyorum. hayatımı. kırılma çizgimi. geçmişte neden böyle bir yola girdiğimi. her vakit güvendiğim sezilerimi, iç sesimi azarlayıp neden burnumun dikine gittiğimin hesabını yapıyorum şimdi bu pastırma kasımında.
kitaplarımı elimin tersiyle itip biraz daha yer açtım masada. ve içimdeki bütün kırgınlıkları, hezimetleri, ya şöyle olsaydıları, ama buna mecburdumları, keşkeleri, iyikileri orta yere boca ettim. tek tek ayıklıyorum şimdi.
.
biliyorum tam da bu saatlerde, çekirdek aileler, sevgililer, kankalar, facebookta yeniden birbirini bulan lise ve üniversite grupları kırk sekiz çeşit ürün vaad eden serpme kahvaltıcılarda hayatın acımtrak yanlarını unutmaya çalışıp şen ve şuh kahkalar, selfieler, grup fotoğrafları, çatal bıçak sesleri eşliğinde pazartesiyi, mikro ve makro sorunlarını bir süreliğine düşünmeyip yok sayıyorlar. yahut pause tuşuna basıyorlar. etraflarında dört denen garsonlar koparacakları bahşişin hesabının yanında onlar gibi olmaya özeniyorlar. pazar kahvaltıcılarının onları düşünecek ne vakitleri, ne istekleri var. yumurtanın sarısını beğenmiyorlar. ama yeşil zeytin esaslıymış. ayvalık’tanmış. peynir ezine’den. domatesler de organikmiş hem. nihayet çakma sarışın en ağdalı soru cümlesini bırakıyor üç masanın birleşmesiyle oluşan sofranın orta yerine; canımcımcıklarım, ajdacım ve şenercimle biz düşündük ki; bu buluşmalarımızı ayda bir değil de haftada mı bir mi yapsak? ne diyoorsunuz?
zamanında ben de çok bastım pause tuşuna. o kadar çok bastım ki şimdi artık çalışmıyor durdurma tuşu. çünkü ve biliyorsun ki; hayatın bir anlık bile olsa boşluğu yoktur. sen durdurdum sanırsın oysa ve ama o yine bildiğini okur. su gibidir çünkü. bir yolunu bulur.
akar gider. sen sadece arkasından bakarsın. ya da işte insiyatifi ele alırsın. sen yönlendirirsin hayatını. pek çok insan gibi ben de insiyatifi ele alamadım. galiba ve doğrusu korktum. fakat işte değişen bir şey olmuyor. macellan gibi dönüp dolaşıp aynı yerde bekliyorum. saatlerce. günlerce. aylarca. ve hatta yıllarca.
bir yanda yıllardır kurduğum hayallerim. öte yanda gerçeklerim. 
hayat tıpkı yıllar yıllar önce yaptığı gibi yine seçenek sunuyor. fakat bu kez susmuyor. konuşuyor da şerrefsiz!
‘boş yere bana bok atıp durma. ben koşulları, seçenekleri getiririm önüne. sen de seçersin. bak gene ağlayacaksan. hiç oynamayalım.’ diyor. işine gelirse diyor. ya deve, ya diyar diyor.
.
nefes almak güçleşiyor. balkona çıkıyorum. balkon kirlenmiş galiba diyorum. oysa en son 29 ekimde yıkamıştım. bir kova suyu boca ediyorum küçücük balkonuma. başımı kaldırıyorum. bir martı süzülüyor denize doğru. yok canım ne işareti. işaretlere ve mucizelere oldum olası inanmıyorum. arabamın fırçası ile balkonu fırçalıyorum bir sağa, bir sola. hınçla, azimle ve kafamda milyon tane düşünceyle. yorgun hissediyorum. fırçayı bir kenara atıyorum. rejisör koltuğuma oturuyorum. uzaklara, çok uzaklara bakıyorum. iki apartmanın arasından bir gemi geçiyor. öyle yavaş. ama öyle de hızlı. hayatım geçip gidiyor gözümün önünden. ben sadece izliyorum. sanki o gemiye yetişirsem ve binersem. belki diyorum.
bilemiyorum...
.
fiona joyce - this eden