15 Aralık 2020

aralık’sız



dünyaya mesaj verme kaygısı neden? geçen hafta, buraya her gün not düşmek istiyordum. şimdi kapatıp gitmek. bu oynaklık neden? dışarıda hava soğuk. rüzgar var. en sertinden, poyraz. yağmur da var. pıtır pıtır camlara vuruyor. ne güzel. en sevdiğim havalar! ama özgür olmayınca bir işe yaramıyor. sanki bir sinema filminin içinde hapsolmuşum. nuri bilge ceylan’ın uzak’ı ya da peter weir’ın truman show’u. karar vermesi güç. sabahtan beri hiçbir işe dokunmadım. iki bardak çay içtim. üç dört haber okudum. bolca dışarıyı izledim. kuvvetli rüzgarla sevişen martıları. kopacakmış gibi dalgalanan bayrağı. bir pişmanlık gibi pencereden süzülen yağmur damlalarını. bunları yaparken üşüdüm. kalorifer, patron cimriliğinden yetersiz. dahili klima ısıtması, pandemiden dolayı çalıştırılmıyor. ben de çalışmıyorum. zaten böyle havalarda, çalışmak zorunda olmamalı insan. en azından öğleden sonraları, izinli sayılmalı. gidip içini ısıtacak siyah beyaz, eski bir türk filmi izlemeli. lakin ha deyince olmuyor. olmayınca da oturup anlamını bilmediğim yabancı sözlü hafif müzikler dinliyorum. gitmek istiyorum. gidemiyorum..

12 Aralık 2020

makinist



trenin kalkış saatine yakın, bir lokantada oturalım. menüyü getirmeye hazırlanan garsona; sağ elimizle zafer işaret yapıp “sadece çay alacağız” diyelim. garson, çaylarımızı getirdiğinde “yanında tatlı ister misiniz?” diye sorduğunda tam karşımda oturan ona bakayım. o bana bakıp gülümsesin. ben başımızda dikilen garsona bakıp “teşekkür ederim az önce aldım” diyeyim. garson bir şey anlamadan “peki efendim” diyerek uzaklaşsın. fakat çayı çok beğenelim. öyle ki; bugüne kadar içmediğimiz güzellikte bir çay olsun. tren saati yaklaşmış olmasına rağmen bir kez daha zafer işareti yapalım. garson ganimetlerimizi getirsin. bu defa bir şey sormasın. biz de zaten klasik cümlelerin, ezberlenmiş telaşların dışına taşalım. garsona inat gözlerimizle konuşmaya devam edelim. hasretlik günlerini gözbebeklerimizden okuyalım. ama hiç acele etmeyelim. imla kurallarına dikkat edelim. de ve da eklerine ayrıca ihtimam gösterelim. hem bugüne kadar acele ettik de ne oldu? diyerek kuru da olsa bir yargıya varalım. hızla geçen yılların aksine yaşadığımız dakikaları bir ömür gibi içimize sindirmeye çalışalım. onlarca ve hatta yüzlerce kez dinlediğimiz, anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılarda olduğu gibi yine huzurla dolalım. neden sonra, trenin kalkış öncesi ikaz sirenini duyalım. ama aldırış etmeyelim. uzun yıllar bu anı bekliyormuş gibi oturmaya devam edelim. fakat ikinci ikazda gözlerindeki telaşı göreyim. onu rahatlatmak için; “trenin birinci makinisti benim. beni almadan gidemezler” diyeyim. şaka yaptığımı zannedip bana gülsün. hep gülsün. üzülmesin hiç. ama telaşı ve gülümsemesi, güzelliğine ayrı bir anlam katan yüzündeki hüznü gizleyemesin. her ne kadar, gelmene gerek yok dese de trene birlikte ve yine hiç konuşmadan yürüyelim. dünyada yalnız ikimiz kalmış gibi ve yalnız ikimizin ayak sesleri duyulurken aniden bir yağmur bastırsın. o elindeki şemsiyeyi başımıza tutsun. ben ceketimi onun omuzlarına sarayım. tren üçüncü ve son çığlığını atarken ilk vagonun kapısında sessizce, sımsıkı sarılalım. gözyaşlarımızı birbirimizden ve dünyadan saklayalım. içimize salalım. ama saati geldiği halde tren hareket etmesin. istasyon dahilinde cızırtılı bir anons duyulsun. canından bezmiş, yorgun bir ses, hava ve yol şartları nedeniyle trenin kalkışının dört saat ertelendiğini söylesin. işaretlere hiç bir vakit inanmayan iki insan olarak bu tehiri geleceğimize yönelik bir işaret sayalım. trenin kalkış saatinden bağımsız, en yakındaki lokantaya oturalım.
.

10 Aralık 2020

vergi iade zarfı



şimdi hiç mütevazı olmaya gerek yok. el yazım güzeldir. beğenirim. beğenirler. öyle ki; 2010 yılında hayatımın en ilginç iş görüşmesinde, kelimelerin gücü adına, yazımın hatırına karakter testinden birinci çıkmışlığım bile vardır. doğuştan, anadan babadan gelen bir yetenek midir? çok çalışmayla mı olmuştur? ilk öğretmenim mi çok başarılıydı? bilemiyorum. bildiğim; babamın kendine has bir yazım tarzı olsa da, yazısı çirkindi. kusura bakma baba. ama söylemek zorundaydım. anne sen de kusura bakma. ablam ve abim sizler de. 
bu kadar dolandırdığım lafı nereye getireceğim? 
merhum turgut özal, merhum naim süleymanoğlu’dan önce ülkeye kdv’yi getirmişti. bu verginin bir kısmını geri alabilmek için de ailecek, hababam fiş fatura toplardık. iş, toplamakla bitmiyordu. bir katip lazımdı. tüm bu ‘bir alışveriş bir fişleri’  saman kağıdından koca bir zarfın arkasına yazmak gerekiyordu. babamın ucuz olsun diye desteyle getirdiği sarı zarfları doldurma ihalesi elbette bana kaldı. hem küçüğüm. hem yazım düzgün. ama gelen para beşe bölündü. düzene isyanım ilk böyle başladı! tabi o zaman adil gelir dağılımı, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, hürriyet, müsavat, uhuvvet bilmiyoruz. küçüktüm. yine de fırsat olabilir mi diye düşündü girişimci yanım? orta bire giden çocuk aklı işte. ‘lan yazım zaten güzel, bu zarfı okuyanlar yazımı beğenip bir kaç sene sonra belki beni işe alırlar da okumaktan, küçük olmanın yüklediği angaryalardan yırtarım’ diye düşündüm. şaka değil. gerçek. hem masabaşı, sigortalı fıstık gibi işim olur dedim.(kulakların çınlasın ismail abi!) yine ortalıkta tc kimlik numarası ve ezberleme faslı yokken babamın ssk sicil numarasını ezbere bilirdim bu zarf sayesinde. hatta ilerleyen yıllarda kendi numaramla karıştırdığım bile oldu. son tahlilde;öyle böyle derken yıllarca doldurduk bu zarfları. her seferinde en az iki kez toplam alarak genel yekünün sağlamasını yaptım ki mahcup olmayayım istedim müstakbel amirlerime. ama ve lakin; kimse yazın güzel, hesabın kuvvetli diye iş teklif etmedi. fakat kaderin cilvesi mi yoksa evrene saldığımız -hiç inanmadığım- mesaj fasilitesinden midir nedir ( bir ara netflixte izlediğim sır filminden bahsedeyim) bernardo soares gibi muhasebeci oldum sonunda. o yüzden siz, siz olun hayatta ne istediğinize dikkat edin!!

8 Aralık 2020

jedne zime



buldun da bunuyorsun” der eskiler. annem; “ahh evladım, şükretmeyi bilmiyorsun” der. sen ne dersin bilmiyorum. ama ben bin iki yüz kırk dördüncü kez “burada ne işim var?” diyorum. pencereden gözlerimin uzanabildiği en uç noktaya bakıyorum. niye hala buradayım diye soruyorum kendime.  
ama öyle böyle değil. 
radyoda çalan, anlamını birazdan öğreneceğim balkan şarkısı gibi böğürüyor içim, için için. kalbim, akciğerlerim, dalağım, retinam, kulak zarım, küçük dilim hep duyuyor. lakin asıl duyması gereken kaz kafalı beynim duymuyor. yahut işine gelmiyor. oysa hemen şimdi çıksam beşinci kata. destursuz, direk söze girsem. “patron buraya kadar. ben artık yokum. gidiyorum bu..” derken patron araya girip  ‘ah muhsin ünlü’ zevzekliği yapsa. şimdi şakanın sırası değil hicabi bey. ben çok ciddiyim bakışlarımı, gözlerine gözlerine diksem. kararlığımı anlayıp itiraz etmese. sonra en sevdiğim kalemimi, radyomu ve sümen takımını çocuklara pay edip vedalaşsam. aralıkmış, kışmış demesem. yanıma hiç bir eşya almadan yanyoldan otobana çıkıp güneşin doğduğu yöne, hiç durmadan yol alsam. 
gitsem. 
gitsem. 
dere tepe. 
köprü viyadük dinlemesem. 
sonra bolu tünelini geçsem. tosya’yı, ılgaz’ı, osmancık’ı daha sonra. ilk sapaktan sağa girsem. yeşilırmak’ın en zayıf, en ters kolunun yamacında, yeşil bir vadide dursam. arasam seni. ve ben geldim desem. 
sen sorsan;  “ner'desin?”  
ben desem ki; “hayallerimin merkezindeyim. sen de gelsen ya?
yedi saniye düşünsen ki isviçreli bilimadamlarına göre olumlu kararlar en geç yedinci saniyede alınırmış. düşün, bir saniye daha düşünsen tamam diyemeyecekmişsin. ilk uçakla gelecekmişsin. ben kafamda tasarladığım kulübenin inşasına yine kafamda çoktan başlamış olsam. şimdiye kadar buraya gelmediğim için hayıflansam. suratımda kocaman ve şapşalca bir mutluluk sırıtışı varken, beni hayallerimden uyandıran sktiimin telefonu çalmasa. ama bir çalmasa..
.

7 Aralık 2020

güneşli pazartesiler milyon kere




dışarıda hayat var. en mühimi de güneş. sanki kardan sonra açmış. öyle sıcak. öyle al benili. ama bir o kadar vurgun yeri. soğuk anıları depreştiren. sıcak iklimleri özleten. oysa bugün santa olup bir şehir hatları vapuru kaçırmamak işten bile değil! yahut aklımı. seç beğen al sophie! duygularda damping var bugün. bir de havada aşk kokusu. biraz kül. biraz da duman. ama kırmızı damlardan siyah kömür dumanları çıkmıyor artık. çünkü mahallede doğalgaz, evlerde bir şenlik havası. sanki herkesin abisi ankara’da. halbuki kuşlar yine çılgın. yine özgür. ben yine kıskanç. ben yine özlem doluyum. karaya oturduktan sonra kendi imkanlarıyla kurtulamayan uzak yol gemisiyim. oysa bir açılsam, gerisi gelir. gelen hoş gelir. kalan sağlar bizim olur. gidenlerden açılan sözüm mustafal sandal olur. sonra toparlayamamaktan korkarım. incitmekten. incinmekten hem. alaturka dinlemekten çekinirim. artık sevda sözü söyleyememekten utanırım. oysa diyorum bugün bir açılsam. pir açılsam. süveyş, cebelitarık, bering boğazı. dedim ya; olmadı bir şehirhatları vapuruna da fit olurum. binsem mesela ada’ya gitsem. dönmesem. o gemi de zaten ada’ya gitmese...
.

6 Aralık 2020

istanbul hatıяası


üstümdeki kazağın kollarını dirseklerime kadar sıvadım. başımı duvara yasladım. müziğin sesini açtım. gözlerimi kapadım. bulutlarla köşe kapmaca oynayan kararsız güneşten seken sıcak ışınları beklemeye koyuldum. tüm bunları yaparken ekmek alma bahanesine çıktığım sabah yürüyüşünü anımsadım. sokaklar, ‘getirkomcu’lara, kedilere ve kuşlara kalmıştı. bir ara parkta toplaşan güvercinlerin fotoğrafını çekmek istedim. tepemdeki güneş gibi kararsız kaldım. ama çekmedim. çekemedim. yıllar önce yeni cami önündeki kuşlara yem atışımızı gördüm bir an için. on-on bir yaşlarındaydım. belki de on iki. kapalıçarşı’da kaybolduğum yıllar. bu kez annem yok. babam var yanımda. bir de ahmet amca, hafız’ın babası. hafız yok. ağabeyi fiko’da yok. niye bilmem. bir ara onlara bunu sormalıyım. kuşlara yem atalım demiştim. babam kabul etmemişti. ama ahmet amca; “atsın çocuk, biz de şurda birer sigara içeriz” demişti. onlar birinci sigaralarını içerken ben bir kavanoz kapağı dolusu yemi avuç avuç değil de tek tek atmıştım kuşlara. neyin tasarrufu ya da adaletiydi? bilmiyorum. hem her şeye bu kadar anlam yüklemeye gerek var mı? düpedüz çocukluk işte. sonra babam tuttu elimden. kapaktan bir tutam yem alıp böyle yapacaksın diyerek savurdu kuşlara doğru. bir düzine kuş bize doğru uçtu. babamı taklit ettim. kuşlar geldi. tekrar. ve tekrar. kapaktaki yemler bitti. ikinci tur için babama baktım. bakışlarıyla olmaz dedi. ağır adımlarla cağaloğlu’na çıktık sirkeci garı’nın önünden. ilk gördüğümüz kitapçıya girdik. babam listeyi uzattı. hepsinden üçer tane dedi. kitapçı, eczacıların reçeteye bakıp ezbere buldukları ilaçlar gibi listeye şöyle bir bakıp istenen kitapları bir çırpıda çıkardı masanın üzerine. “bunlar da delikanlı için” diyerek eski tip basmalı bir kurşun kalem ile kokulu pembe bir silgi verdi. silgi yeşil, elma kokululardan olsa bozuntuya vermeyecektim. ama pembe kokulu silgi nedir ya! babamın dürtüklemelerine rağmen teşekkür etmedim. benim yerime o teşekkür etti. çıkar çıkmaz da paparayı yememek için konuyu değiştirdim. "acıktım ben" dedim. ama azardan ve nasihatten kurtulamadım. ahmet amca o gün cankurtaranımdı. "üstüne gitme çocuğun, az ileride bildiğim güzel bir esnaf lokantası var" dedi. ben pilavüstü döner yedim. onlar sulu yemek. üstüne demli çay içtiler ikişer tane. biraz beşiktaş’tan biraz hükümetten lafladılar sanırım. buraya kadar her şey normaldi. kıyamet, hesap gelince koptu. hayır abartılı bir hesap gelmedi. yılların altlı üstlü iki komşusu, hesabı ben ödeyeceğim diye birbirine girdi. ama öyle böyle değil. “bak ahmet valla olmaz, kırk yılın başı bir yemeğimi ye, allah’ını seversen” diyen babam ahmet amcanın elinin cüzdanına gitmemesi için kolunu tutuyordu. lakin ahmet amca köyünde ilçe şampiyonu bir güreşçiymiş. sonradan hafız söylemişti. tabi garibim babam bunu bilmiyor benim gibi. boylu poslu da ahmet amca. babamı kolundan tuttuğu gibi şöyle bir savurdu masaya doğru. el çabukluğuyla da cüzdanını çıkarıp hesabı fazlasıyla ödedi. babam durur mu, durmaz. karadeniz’in inatçı ve hırçın rüzgarları dolanır içinde. "sirkeci’de çok şahane tatlılar yapan bir antepli usta var. tatlılar benden.itiraz istemem memet" diyor. ahmet amca kurtuluşunun olmadığını biliyor. eylül güneşinin altında dev gibi cüssesiyle bana göz kırparak "peki" diyor. babam önde, biz arkada cağaloğlu'ndan sirkeciye sallanırken gözümü açıyorum. yukarıda güneş, bulutlara üstünlük sağlamış tüm sıcaklığıyla beni kucaklamış. kollarımı kapattım. müziği değiştirdim. tüm bu olan biteni yazmaya başladım....
.

5 Aralık 2020

37. mektup


geçen gün rüyamda gördüm seni. geçen dediysem bir on beş günü rahat var. söylemedim sana. söylesem ne olacaktı? bilemedim. bildiğim büyük çaresizliğimiz, makus talihimiz değişmeyecekti. 
peki şimdi niye?
onu da bilmiyorum. 
bugün öğlen güneşe çıktım. çılgınca bir bekleyişti. hatta meydan okuyuştu. yüzüme krem sürmek zorunda kaldım. o derece. güneşin alnında öylece bekledim. yüzümün yandığını hissederek tuhaf bir keyif aldım.
peki ama niçin?
bazı sorular cevap almak için sorulmaz. 
bilirsin.
beklerken, çoktandır unuttuğum bir ahmet kaya şarkısını mırıldandı aklım. açılan düşünce kapısından giren sadece şarkı değildi.
kıskanılası uyumumuzu, birlikteliğimizi düşündüm. 
neresi gerçekti, hangisi rüyaydı? 
bilemedim. 
düşündüm yine. birbirimizin yaralarına merhem olduğumuz, beraberken sırtımızdaki kamburları hissetmediğimiz için mi bu kadar iyi anlaşıyorduk? yoksa gerçekten muhteşem bir ikili miydik? misal o çatallı yolda karşılaşmış olsaydık yıllar evvel. yine böyle çok iyi anlaşan bir ikili olabilir miydik? yoksa sen diş macununu ortadan sıktın diye, ben klozetin kapağını kaldırmadım diye sudan sebepli küslükler mi yaşardık? milyonlarca çift gibi bizde sıradanlaşır mıydık? yoksa paramızın olmadığından değil de sırf eğlencesine, hayattan keyif almak için kapı ve pencereleri birlikte mi boyardık? pencerelerle birlikte birbirimizi de boyardık belki. evet, filmlerdeki gibi. ama yaşamadan bilemeyiz. 
tabi canım tabi!
söylemiş miydim?
içimdeki bu bilgiç, çok bilmiş herife acayip sinir oluyorum. ama atamıyorum. satamıyorum da! lakin mevzu o değil şimdi. rüya diyordum. seni gördüğüme sevinmiştim. sen de mutlu gibiydin. beraber yürüyorduk. sahil kenarı mıydı orman ortası mıydı orası net değil. birlikteydik ya nerde olduğumuzun ne önemi vardı? uyanmadan evvel bunu söylüyordun sanki. ve yine çok güzel gülüyordun. ne var ki; tüm güzel şeyler gibi kısa sürdü. söylemedim kimseye. yazmadım. tuttum fırlattım. günler sonra. içimde bir yerlere düşmüş olmalı ki, güneşin alnında ben sadece yüzüm yanıyor sanırken içimde bir yerler sızlıyormuş. haberim yokmuş. sonra nerden geldiği belli olmayan o şarkı. sonra..
sonrası; sisli anılar, bulutsuz düşünceler, devrik cümleler...
..