29.05.2019

sana benzeyen



ismini bilmediğim bir sanatçı radyomda tanju okan şarkısını söylüyor
arabasından inip tam karşımdaki bahçeli evine giren kadın sana benzerken
durduk yere geçmişin, geri gelmeyecek olanın hüznü doluyor içime
sıcaktan bunaltan mayıs, temmuz ayından rol çalarken
hiç unutmam, bir keresinde “eline hiç yakışmıyor” demiştin,
nazım hikmet’te sigaramın yarısını rüzgar alıp götürürken
aynı nazım hikmet’te şairi kıskandığımı düşünüyordun oysa
ben babamı özlerken
şubattı, üşüyordum
tokat’lı kadın bahçesine kaçan topumuzu bıçaklarken
benim geçmişim diyordum
domates kokusuydu
anne elinden çıkma bir çeyrek ekmeğe katılmış
şimdi işte plaza dedikleri bu camlı kafeste, hesap makinesi gibi karışmış kafamla ben ne halt ediyorum burada derken
tanju okan şarkısı söylüyor sana benzeyen bir kadın
.
nesrin sipahi - hasret

25.05.2019

metronom

dörtlü vagonu pas geçtim. henüz perona gelen trene hareketlenmedim. sekizli vagonun kırmızı sınır çizgilerinde bekledim. o sırada trenin vatmanıyla göz göze geldik. “hayırdır birader, niye binmiyorsun?” der gibi baktı. 
bi’arkadaşı bekliyorum” bakışıyla cevap verdim. halbuki yalan! sekizliyi bekliyordum her zamanki gibi.


.
beş dakika sonra geldi sekizli. bunun vatmanıyla göz göze gelemedik. uyuyordu çünkü. sağ avucunu, sağ yanağına dayamış kısık gözlerle karanlık boşluğa bakıyordu. duracağı yeri de ayarlayamadı, on metre kadar peronu geçti. diğerlerinin aksine geri gelmedi. kimse de umursamadı benden başka. 
.
en ön vagonun bomboş koltuklarında üç kişiydik biz; karşımda, sağ eli mavi kotunun cebinde, yumruk yaptığı sol eli sol şakağında uyuyan, kirli sakallı, temiz yüzlü kumral bir genç adam, 
adamın oturduğu sıranın diğer ucunda, telefonundaki fotoğraflara dikkatle bakan,  siyah deri montlu, kleopatra saçlı esmer bir kadın. ve tam karşılarında ben suphi!
üç kişiydik koca vagonda.
.
 “huzurevi” dedi mekanik sesli abla. bir tuhaf oldum nazan öncel böyle konuşma ağlatacaksın derken aynı anda. anılarım üşüştü aklıma. huzurevi en sevdiğim durak. çünkü her yeri senle dolu. hala senli mi bak onu bilmiyorum. ama oradan geçmiş olduğunu bilmek hala güzel.
.
inmeye yakın melisa kesmez’in domates tohumları hikayesini okudum. şimdi bize yedirdikleri ve adına domates dedikleri kırmızı şeylerde duyamadığım domates kokusunu hissettim hikayenin bir yerinde.
.
babam geldi aklıma. uçak hariç bütün araçlara binmiştik beraber. yaşasaydı kesin metrobüs ve metroya da binerdik. ben en çok vapuru sevmiştim. sanırım o treni seviyordu.
.
gelecek istasyon pendik dedi sonra mekanik ses. sanırım kafiye durumdan orhan veli şiirine düştüm bu kez. gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma diyordu ya şair. istasyon çıkışı denizi gördüm. sevindim.
.

18.05.2019

kahverengi

onu her ziyaretimde konu dönüp dolaşıp nasıl en sevdiğim kahverengi ayakkabılarıma geliyor anlamıyorum. hayır malum deyiş geliyor aklıma dostlukla düşmanlıkla ilgili lakin yılların annemi. konduramıyorum. o ısrar ediyor.
"o ayakkabıyı değiştir, şöyle güzel bir ayakkabı al kendine" diyor üçtür. belli bir yaştan sonra eşyalarıma nasıl bağlandığımı bilmiyor. anlatmak istiyorum. vazgeçiyorum.
anneme uğrayacağım günler siyah ayakkabımı giyiyorum artık.
.
her zaman çıktığım o devasa metro istasyonunda yolumu kaybettim. ilk kez. her şey birbirine girdi sanki. zaman, mekan, insanlar, düşünceler. bir an kaybolduğumu düşündüm ciddi ciddi. ilginç olan bu his hoşuma gitti. sonra rastgele bir çıkış numarası seçip oradan çıktım. yanlıştı. ama güzeldi.
.

geçenlerde tesadüfen, doğrusu sırf kapak ismini sevdiğim için aldığım ve bir sürü kadın hikayesinden oluşan melisa kesmez'in "atları bağlayın geceyi burada geçireceğiz" kitabını okudum. altını çizdiğim yerler oldu. güldüğüm, hüzünlendiğim yerler de. sahici bir dili vardı. bütün kahramanları kadınlar olsa da etraflarına bir yerde ben de vardım sanki. o filmin içindeydim yani.
son tahlilde sevdim bu öyküleri, kitabı. diğer kitaplarını da merak ettim ama şimdi atları serbest bırakma zamanı..
.
ne vakittir zarifoğlu okumamıştım. herhangi bir sayfasından üç beş cümle okumak için elime aldım. içinden babam çıktı! bir kaç fotoğraf düştü yaprakların arasından. üçünde de babam vardı. ilki, emekli olduğunda iş yerinde çekilmiş bir fotoğrafı. bir masaya oturtmuşlar. yakınında kimse yok. adeta bundan sonra tek başınasın der gibi. sağında ve solunda iki vazo, rengarenk çiçekler. koyu kahverengi bir takım elbise ile mutlulukla hüzün arası bir bakış göndermiş zamana. ikinci fotoğrafta ben de varım. biraderim ve o vakitler asker olan ahmet abi. kahverengi bir pantolon var yine üzerinde. bu kez gülüyor. sanırım mutlu. ve üçüncü fotoğrafta hafız'ın babası mehmet amca ile kütüphane dediğimiz eski tip bir çek yata oturmuş çay içiyorlar. bisiklete yaka, kahverengi bir kazak var üzerinde. kış ya da sonbaharın sonları olsa gerek. ama güldüklerine göre keyifleri yerinde olsa gerek. kim bilir kaçıncı çayını içiyor elinde tuttuğu ince belliyle?
.
pomme - j'suis pas dupe

12.05.2019

gıda

pazar şeysi..
ben çok seviyorum.
aklıma geldikçe de açıp açıp dinliyorum.
siz de sevin canım insanlar.
.



.
eleni karaindrou - eternity and a day

11.05.2019

asansör

sabah. 05:57. uykudan yeni uyandım. doğrusu uyandırıldım. ve yüzümü yıkamadan hatta ilk kez müzik olmadan bir yazı yazıyorum. çünkü bu yazıyı asansör zoruyla yazıyorum sevgili kardeşlerim. abilerim. ablalarım.
en iyisi hikayeyi baştan anlatmak. nasılsa uyku piç oldu bir kere...
1999 yazında vatani görevimi tamamladıktan sonra idealleri olan her türk genci gibi ben de taşı ve toprağı altın olan bu mega kente geldim. amacım; ilk bir kaç sene istanbul’da orta sıralarda tutunmak, sonra şampiyon olup avrupa’ya açılmaktı. istanbul’a karşı boş değildim. filmlerden izlediğimin ve kitaplardan okuduğumun üstüne sağolsun istanbul’un hoyratlığını, insan öğüten bir şehir olduğunu anlatan, öğüt veren bir iki de büyüğümüz vardı. bu yüzden istanbul niyetimi anlamasın diye şehre haydarpaşa garından giriş yapmadım. hayır esenler’den de girmedim. uçak zaten pahalıydı o zamanlar. otobüsle körfez’e kadar gelip oradan otostop yaptım maltepe’ye kadar. ilk zamanlar çok zorlandım elbette. insanları, hayvanları ve dahi vasıtaları bile bir garipti bu koca şehirin. hepsi ayrı telden çalıyordu. neyse mevzudan uzaklaşmayalım. istanbul’da tutunduk tutunmasına ama avrupa’ya açılamadık. orta sıra insanı olarak ne şişimiz ne de kebabımız yandı. ne uzadık, ne kısaldık. işe gittim. eve döndüm. hiç haz etmediğim kalabalığına pek karışmadım. yirmi senede beş ev değiştirdim bu yedi tepeli şehirde. biri hariç hepsinde de en üst katı tercih ettim. çünkü ve zira; beynimin içinde koşan veletler, manasızca gart gurt sağa sola çekilen sandalyeler, kanepeler ve evin içinde topuklu veya topuksuz terliklerle şıppıdı şıppıdı gezmeler yoğurdu üfleyerek yedirtti. yediden aşağı olmamak kaydıyla yukarıları tercih ettim hep. insanlardan uzak, allah’a yakın olma hasleti de diyebiliriz buna. yukarılar iyi hoş, havadar ve bazen manzaradar olmasına rağmen tek ve en büyük kötülüğü asansörün makine dairesine yakın olmasıydı. hele ki şimdi ki gibi, 10 kat ve her katta 4 daireden 40 haneli bir köyde yaşıyorsan girenin çıkanın, inenin binenin haddi, hesabı, saati ve dakikası belli olmuyordu. bütün bunların üstüne bir de bizim asansörler benzerlerinin üç misli gürültülü olunca derin uykulardan uyanmamanın imkanı yoktu. bir kalkışı var sanki ramazan topu patlıyor. fakat en kötüsü de duruşu, duruşunu hiç sormayın kardeşlerim. sanırsın ki deniz kurdu bir tatbikatı bizim apartmanda yapılıyor. öyle seri patlamalar! elbette, gün içinde hayatın ve televizyon yayınlarının olağan akışında diğer seslerle harman olup alışıyorsun bu gürültüye. ama ve lakin; gecenin köründe, sabahın ayazında en tatlı rüyalardan seni uyandırması yok mu? işte o çok koyuyor. o çok kötü oluyor. hayır bir kerede en dehşetli, en cedit kabusta uyandırsa amenna. ama ve sanki en güzel duygularımın ve hayallerimin katili olarak icat edilmiş bu gavur makinası. zaten uyandıktan sonra da bir daha uyumak ne mümkün. makine dairesinin bütün sesleri. asansör aksamının aralarında yaptıkları tüm dedikoduları duyuyorsun. mır mır mır, gıy gıy gıy; yok efendim fren tertibatı ile redüktör kavga etmiş, tahrik kasnağı çelik halatı aldatmış, asansör kabini 5.kat kapısına küsmüş vb bir sürü gereksiz ayrıntı. 
bu sabah da işte son yüzyılın en güzel rüyasındaydım. leyla ile endülüs’ün portakal çiçeği kokulu dar sokaklarında, o önde ben arkada denize doğru yürüyoruz. elini uzatmış bana dünyanın en güzel gülümsemesiyle; “gel bak seni nereye götüreceğim” diyor.


tam elimi uzattım, elini tutacağım. 
güm! 
şerefsiz asansör devreye girdi. ramazan topunu erken patlattı. sıçrayarak uyandım. ilk şoku atlattıktan sonra saate baktım. daha beş kırkbeş. bu saatte nereye gider ki insan? üzerine fazla düşünmedim. zira endülüs’te sevgilim bekliyordu. gözlerimi ve bütün kapıları kapadım sımsıkı. yorganı da çektim üstüme. lakin canavar uyanmıştı bir kere. aşağı yukarı. gacur gucur, tak tuk, mır mır gıy gıy bir kaç kez indi çıktı büyük gürültüyle. oh tamam gittiler demeye kalmadı bir teyze sesi aşağılardan aşağılardan;
evladım bir şeyini unutma sakın. biletini yanına aldın mı? telefonun yanında mı? gidince mutlaka ara emi? beni merakta koyma sakın. dikkat et kendine. dışarılarda bir şey yiyip içme sakın. ilaçlarını zamanında iç. inince beni mutlaka ara. merak ediyorum sonra. ha bak montunu unutuyordun az daha. al şunu sırtına üşüteceksin. hadi selametle. güle güle git güle güle gel evladım. yolun açık olsun
allahaısmarladık anne” dedi kırk beş yaşlarında basbariton bir insan evladı. pat diye kapandı bir otomobil kapısı. ardından hırıltılı bir motor sesi ve hemen akabinde foşuuuurt diye bir ses. teyzem senin allah iyiliğini versin emi. karga bokunu yemeden nerden aklına geldi bir kova su dökmek, hadi aklına geldi nasıl taşıdın o koca kovayı. pencereye koştum, baktım vallahi. hem siz kova dediğime bakmayın sevgili kardeşlerim. kazan kazan. bütün apartmana yetecek yemek yapılır içinde. kolunda bacağında kireçlenme çıkmasın teyzem! sen beni yarimden aldın allah da senin....
iyiliğini versin.
hadi selametle!
ben şimdi seyahate çıkıyorum endülüs semalarına doğru.
bekle beni leyla! bekle..
.
mesto - leyla
.
fotoğraf : www.today.com

5.05.2019

küfür


bir adada yaşamak hayalim oldu hep. adada yaşamak değil ama adalar’ın tam karşısında yaşamak nasip oldu bir kaç yıldır. balkona çıktığım her sabah burgazada’yı görüyorum tam karşımda. doğrusu bu ya; hepsini değil de yarısını görüyorum burgaz’ın. çünkü ve zira; istanbul’u piç eden o şekilsiz, iğrenç binalardan ikisi adanın tamamını görmeme engel oluyor. bir küfür gibi göğe yükselen bu binalara izin verenlere, istanbul’u bozanlara önce bir yükseliyorum sonra diyorum allah sizi bildiği gibi yapsın. uğraşamam. çünkü benim daha derin dertlerim var ibrahim. kendi içimde çözüp dışarıya aktarmam gereken sorunlarım. malum dünya ve hatta üçüncü şahıslar için minik benim için devasa dertlerden bahsediyorum. dünyanın yuvarlak olduğunu dönüp dolaşıp aynı derde takıldığım zaman anlıyorum ben. yoksa bana kalsa dünya ne tepsi gibi düz, ne de top gibi yuvarlak. dünya dediğimiz şey sevgili ibrahim; işine gelince düz, işine geldiğinde yuvarlak, bazı üçgen, bazı beşgen olan elastiki, şahsiyetsiz, güvenilmez pezevengin teki afedersin.
neyse dert diyorduk. derman diyorduk. pazar yine. ve hava kapalı. sıkıcı. planlarım vardı. sabah yürüyüşüm. hafız’a kahve sözüm vardı. hepsini iptal ettim. balkona çıktım. karşıya baktım. burgaz’ı yine eksik gördüm. yalan yok mübarek gün küfür ettim. psikolojide yansıtmaymış bunun adı. canımı asıl sıkan şey çünkü burgaz değildi. içeride, derinlerdeydi. belki dedim sana yazarsam geçer. geçmeyecek biliyorum ibrahim. ama yazmam da lazım. yazmasam zira ‘sait faik olabilirim.’ kalemimi yonttum. hafız’dan özür dileyerek bir sade kahve yaptım. nazan’a dur dedim. bugün ahmet kaya günü. müziği açtım. kafamı kaldırdım. burgaz’ı yine göremedim. yine küfür ettim. gökyüzüne baktım. her daim umut veren o mavilik yoktu. edip cansever’e rahmet okudum. beyaz bulutlar. kuşlar da gitmişti. derdim ama benim başka dedim. dışarıda aramamalıydım. bedia ceylan güzelce’nin dün kafa dergisinde okuduğum yazısı geldi aklıma birden. etrafına ve efkarına bakıp derdine derman olsun diye küçük esnaf olmak istiyordu! tıpkı benim sana yazdığım gibi. ya geçerse diye. geçmeyeceğini bile bile. gerçi bedia hanımın derdi gibi ateşli bir aşk hastalığı değildi benimkisi. keşke dedim tek derdim bu olsaydı ve burgaz’ı göremeyince bir daha küfür ettim.
.
ahmet kaya - içimde ölen biri var

4.05.2019

sahilde


.
deniz ve kenarı çok güzel. bu bahar. elbet bu güneş ve bu rüzgar. günahtır belki söylemesi ama bu insanlar yok mu? gürültülerine, hoyratlıklarına tahammül edemiyorum ibrahim. yoksa işte bu adalar. bu martılar çok güzel. bu gökyüzü.
.
yine yeniden sahile inilip “garson 2 çay biri açık” denilecek bir cumartesi. sahile indim. garsona iki çay söyledim. ikisini de kendim içtim.
.
kafa dergisini ilk kez okuyorum. daha yarısındayım. ama ve ne vakittir iktidara geçirmeyi dert edinip edebiyattan vazgeçen ot dergisinden fazla sevdim sanki. buradan yetkililere...
.
yürüme yolunda yürüyen, koşan çocuklarının ardından berkeeee, kağaannn diye çığlık çığlığa çığıran anneler azalarak bitsin ve birileri onlara anlatsın lütfen. çocuk bu düşer, kalkar. sonra yine düşer, yine kalkar. sonra yine.. 
.
bu kez nazan öncel listesi yaptım telefonumda. şimdilik beş şarkı var. ama sayının artmasından endişe ediyorum! sözlerinin ve ritminin öyle hastasıyım ki; 'parti kur, oy verelim' kıvamında seviyorum.   “bana" diyor, "mutlu birini göster alnından öpeyim” diyor.  
.
kıpkırmızı tişörtü, masum yüzü ve kısacık winona ryder saçlarıyla sahilin en güzel kızıydı. yemin ederim.
.
hiç bir fotoğraf, hiç bir resim gözün gördüğü, beynin algıladığı duyguyu ifade edemez. kaşık adası ile burgazada arasındaki boşlukta salınan küçük bir yelkenli ve sanki cetvelle çizilmiş puslu, kalınca bir sarı çizgiden bahsediyorum. eşsiz mavilikte, sarı çizgiye paralel giden teknenin ağır ağır, sanki bir ömrü tamamlar gibi ilerleyişini hangi sanat eserini anlatabilir ibrahim?
.
saatler ilerledikçe, vakit geçtikçe kafileler halinde, ellerinde iğrenç purolarıyla ve evlerinde biriktirdikleri tüm patavatsızlıklarıyla boş masaları bir bir doldurdular. bir karabasan gibi çöktüler güzelim sahile. allah’ın gücüne gitmesin ama onlar varsa ben yokum ibrahim. ben yokum.
.

3.05.2019

by-pass


güzergah dışına çıktık. dar ve şekilsiz sokaklardan içimiz dışımıza vura vura geçtik. yollarından minibüs geçmesine alışık olmayan bir kaç mahalleli arkamızdan el hareketi yaparak söylendi. minibüsün içinde acaba yanlış dolmuşa mı bindim diye tedirgin davrananlarımız oldu. yetinmeyip bunu dillendirenler de oldu. “kaptan yelkenlideğirmen’den gitmiyor mu?” diye sordu orta yaşlı, kavruk, tıknaz bir adam.
hâki tişörtlü, saçsız, çember sakallı kaptanımız açıklama yapma ihtiyacı duydu.
gidiyor sayın abim, pazar trafiğini geçmek için bu sokağa girdim.”  
tıknaz abi ses etmedi bir daha. ses etmeyip pür dikkat konuşmaları dinleyen yanımdaki endişeli teyze derin bir nefes aldı. bir çocuk minibüsün önüne atladı. neyse ki çok hızlı değildik. yol bozuktu. biraz sarsıldık. az savrulduk. ama iyi yaptık. pazar sokağının ve dahi cuma akşamının çıldırtan trafiğini baypas ettik böylece. şoförü takdir ettim. çünkü hepsi cesaret etmiyor buna. güzergah dışında yaşanacak kazanın veya şikayetin cezası ağır. bir bedeli var yani. şoför bunu göze aldı. benim gözümde büyüdü. leyla ile mecnun’un ismail abisine benzeyen bu şoföre bir daha baktım. otuz yaşlarında. parmağında yüzük yok. elinde tespih, yüzünde bir bıkkınlık var. ışıklarda durduğunda gözlerini kısıp uzaklara bakıyor. diğerleri gibi yolcu kapma yarışında değil. belli ki vakit öldürüyor. beşiktaş sarıyer hattında ömür tüketiyor. yolculara karşı mesafeli. mecbur kalmadıkça konuşmuyor. ne çok ağır abi, ne de çok kaypak. parasını uzatamayanları sormuyor mesela iki dakikada bir. ama para üstü almayanları da merak etmiyor. kendi içinde bir denge kurmuş. ama hacıosman yokuşundan bir kurtulamamış hali dikiz aynasındaki gözlerinden okunuyor. belli ki şoförlükteki mahareti hayata sökmemiş. bir baypas da hayata çekememiş. ama eminim bir fırsatını kolluyor. o şansı bulur bulmaz da hayatın vitesini beşe takıp hayallerinin otobanında gaz kesmeden hedefine gidecek. gidemese bile bu yolda ölecek, beşiktaş sarıyer arasında müsait bir yerde değil. hayallerinin umutlarına değdiği bir yerde olacak bu by-pass. en mühimi o bunu biliyor. artık ben de biliyorum.
.
vitaa - sans regrets

1.05.2019

1 mayıs


şarkıdaki gibi milyon şey var aklımda. misal şekersiz içtiğim çayı -bilmediğinden dolayı- her seferinde kaşık ve şekerle getiren garsona şeker kullanmıyorum demek yerine kaşığı ve şekeri bir kenara koyuyorum. ikinci seferinde tam diyecek gibi oluyorum. demiyorum. sanki bir yanım kendisi anlasın istiyor. ya da hiç konuşmak istemiyor.
.
23 nisanda geldiğim deniz kenarına 1 mayısta da geldim. denizler çünkü bayım; benim bayramım.
.
bize hizmet eden kafe çalışanları belki de bugün çalışmadığımız için şanslı olduğumuzu düşünüyorlar. ama kazın ayağı öyle değil sevgili kardeşlerim. hiç öyle değil. zira yusuf gülseçen haklıydı; hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlardı çoğu zaman *
.
bir insan görüyorum bazen. hiç tanımadığım, hayatımda ilk kez gördüğüm belki de bir daha hiç görmeyeceğim, görsem de hatırlamayacağım. işte bu insan çok bir iyi insan diyorum. üç beş saniyede veriyorum bu kararı. ve yanıldığımı hiç düşünmüyorum. az önce misal yine oldu. kızıyla deniz kenarına yürüyordu. çok iyi bir insandı. biliyorum. çünkü hiç yanılmamıştım!
.
martılar toplaşmış kayalıkların üzerine. iki kadın, bir çocuk da pür dikkat onları izliyor. bense hepsini izliyorum. adalar dahil. afrika hariç..
.
sonra bir sade kahve, bir top kek söyledim. garson şaşırdı. "mozaik mi?" dedi. "hayır top kek" dedim. çikolatalı diye de ilave ettim. bu kadar ısrar ettim ama ilk kez deneyeceğim. umarım başarılı olurum!
.
sabah sahile inerken oldukça endişeli ve açıp açmamakta kararsız olan güneş efendi şimdi tüm kararlılığı ve yanıcılığı ile açmış vaziyette. dosta düşmana da ben buradayım mesajımı veriyor. ki mesajı aldık ve bir kez daha bağlılık yemini ettik. güneşsiz olmaz çünkü. 
.
zaman zaman bu koca dünyanın neresine sığamıyorsun diye öz eleştiri getirirken hepi topu bir metrelik masaya sığmak için savaş vermek ayrı bir ironi kendi kişisel tarihimde. öyle ya dünyaya sığamayan adam olarak nasıl sığacaktım. bir el çantası. bir gözlük kılıfı. bir okuma gözlüğü. bir güneş gözlüğü. bir tükenmez kalem. bir kurşun kalem. bir aylık dergi. bir kitap. kahve kupası ile masanın demirbaşları kültablası ile peçetelik. ve bir de ben. sığamadık elbet. ama sonuca çok yaklaştık..
.
sonra beynim bir kısa film çekti.
sekiz yaşlarında bir çocuk taburede oturan babasının iki omzuna basarak tepesine çıktı. kır saçlı, güneş gözlüklü adam hiç istifini bozmadı. sakince kolasından bir yudum alıp ayağı kalktı ve oğlunun elini tutarak sahil şeridinde beraber uzaklaştılar. tam karşımda bir dondurmacı bembeyaz şemsiyesini açtı. arkasından iki bisikletli geçti. en arkada, kayalıklardan bir martı havalandı. hepsi bir dakika sürmedi. işte bu hayattı.
.
* yeditepe istanbul
.
selda bağcan - öyle bir yerdeyim ki