24.02.2019

liste


yakınlarından tren geçen bir evde oturmak istedim bu sabah. öyle durduk yere. yok hayır, tövbe! iri bir kar tanesi cama yapışırken, siyah bir kuş gökyüzüne uçarken düşündüm bunu. denizi bir şekilde bulurdum. ama raylar, tren sesi, bekleme salonları mühimdi. ve kar tüm kış boyunca, tıpkı bugünkü gibi yukarıdan aşağıya ve bazen aşağıdan yukarıya sakin sakin yağmalıydı. bir de kedim olurdu. adı sarı. hayır! renginden dolayı değil. rengi siyah-beyaz olurdu kesin. sarı çünkü; annemin yıllar önce kaybolan kedisinin ismiydi.
kar diyordum evet. böyle salına salına yağarken ve evlerin başına beyaz şapkalar takarken sarı’yla seksenli yılların şarkılarını dinlerdik. madonna’yı, phill collins’i, bryan adams’ı, celin dion’u falan tanıştırırdım onunla. türdeşlerinin nankörlüğünü gördükçe çünkü bir kedisi olsun istiyor insan! kuşlar ve bulutlar nasılsa bizim. bir de işte; böyle karlı bir günde beraber uzun, çok uzun yürüyüşler yapalım istiyorum seninle. bol güneşli, ılıman günler onların olsun. unutulmuş istasyonlar ve kediler bizim. ama ve lakin susmuyorlar hiç! susmuyorlar. diyorlar ki; “kuzum siz istanbullular bu kar yağışını ne çok abartıyorsunuz. ne çok?”  bilmiyorlar ki; mutluluktan. vallahi mutluluktan..
.
madonna - la isla bonita
.

23.02.2019

kar



sabah. pencerenin kenarındaydım. kaç gündür adeta davul zurnayla haberi yapılan, trakya’dan yurda giriş yapan kar yağışını izledim önce. sıkışan trafiğe baktım. kuşları düşündüm. trafiğin ve soğuğun içinde tartışan kırmızı ve yeşil montlu iki arkadaşı gördüm sonra. ‘mevzunuz nedir bilmiyorum ama bu hayat için değmez’ demek istedim onlara. diyemedim. zaten büyük bir gürültüyle seçim otobüsü girdi ana caddeye. tartışmayı bitirmek zorunda kaldılar. pencereden ayrıldım. ne vakittir elimde sürünen tanpınar’ın huzur’undan rastgele bir sayfa açtım. sanki meydan larousse açar gibi. o sayfada mümtaz’ın yarım sigara paketini sokaktaki işçilere verdiğinden ve ressam rembrandt’tan bahsediyordu. çok ilginç bir şey yoktu hani. aldığım yere yavaşça bıraktım kitabı. bu kez 2014 yazından kalma bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi’ni aldım elime. o da çok uzun sürmedi. üzerine bir blogda tanıtımını gördüğüm netflix dizisi russian doll’u açtım. yirmibirinci dakikasında kapatıp true dedective’in 3.sezon 3.bölümünü açtım. sıkıldım. instagrama bir kuş resmi koydum. rastgele ve şuursuzca bir sürü fotoğraf beğendim. sonra takip ettiğim ama tanımadığım birinin fotoğraflarında rembrandt’ı gördüm. gülümsedim. hatta üşenmedim, fotoğrafın altına bir paragraf da yorum yazdım. fakat saçma buldum yaptığımı. benim yaşadığımı ve hissettiğimi onun bilmesine gerek var mı dedim. sildim yorumu. bu minik tesadüflerden farkında olarak ya da olmayarak milyonlarcasını yaşıyorken. gereksiz buldum. pencerenin kenarına yeniden geldim. gazetelere, ana haber bültenlerine, dost meclislerine meze yapılan kar yağışına odaklandım yeniden. arka fonda lynda thalie varken ince ince, sakin sakin yağan karın evlerin ve arabaların çatılarını yavaş yavaş beyaza bulamasını izledim. eski günleri özledim. geri gelmeyecek olanın hüznü doldu içime. radyoyu kapattım. televizyonu açtım. mekanik bir ses konuşuyordu. “istanbul’da beklenen kar yağışı nihayet başladı sevgili izleyiciler..”
.
lynda thalie - adieu mon pays

18.02.2019

mektup



bu akşamüstü, üç ila beş arası. altıda olabilir. kuşlar yeni yeni geliyordu. kafileler halinde. çılgıncasına telaşlı. bir o kadar özgür.
bu akşam diyorum dört gibi. kulaklarım çınladı. hem öyle az buz da değil. fasılalarla, uzun uzun. yine sen sandım. yine sen değildin. 

17.02.2019

balkon


sezonu açtım bugün. büyük konuşmak doğru olmaz belki ama balkonsuz bir ev, bir hayat düşünemiyorum. tıpkı güneşsiz ve müziksiz olmayacağı gibi. gerisi nasılsa halledilir. fakat balkon mühim. önce kış boyu biriken çeri çöpü süpürdüm bir güzel. peşinden iyice yıkadım. ardından da ağır hareketlerle, keyfini çıkararak, sezonluk tesis açanların itinası ile sandalye ve masamı kurdum. sonrası hayat bana güzeldi. şubat güneşi. bir tutam ada manzarası. ama sonsuz gökyüzü. sınırsız müzik. bahar dedim bugün geldi. hem de çok hoş geldi. oysa anneme sorsan bahara çok vardı. anne diyorum geçmiş dün; “şubatın onaltısı artık bahar çok yakın.” annem eski insan, biraz da inatçı. “yok oğlum” diyor. “hükümet takvimine göre şubat 16 ama kocakarı hesabına göre daha yeni girdi şubat.” ısrar etmedim. hatta yolda karşılaştığımız hasan amca da aynısını söyleyince hiç sesimi çıkarmadım. güngörmüş, tecrübeli insanlar sonuçta. onlardan çok mu iyi bilecektim? işin doğrusu soğuktan donmuştum. konuyu değiştirdim. hasan amcanın ankara’da tıp okuyan torununu sordum. son senesiymiş bu sene. dersleri çok iyiymiş. iftiharla mezun olmasını bekliyorlarmış. hem doktor çıktığında onlara da faydası olacakmış. onun zaten bir ayağı çukurdaymış. ama anne babasının ihtiyacı varmış torununa. yıllardır hastanelerden beri gelmiyorlarmış. hele bir bitirsin, hayırlısıyla doktor çıksınmış gözleri açık gitmeyecekmiş. allah gecinden versin hasan amca dememize müsaade etmeden bastonunu tuttuğu sağ elini yine bastonuyla birlikte havaya kaldırarak “öyle öyle” dedi. sustuk. çok sustuk. dünya güneşin etrafında bir tam tur atmış gibi uzunca bir süre sustuk. hasan amca bozdu yine sessizliği. “hadi o zaman bize gidelim, çay çorba bir şeyler içeriz. niye ayakta dikiliyoruz?” dedi. işimizin olduğunu ama haftaya mutlaka uğrayacağımızı söyleyip ayrıldık. hasan amcayla içemediğim çayı içiyorum şimdi balkonda. bir yandan da düşünüyorum. iyi ki bir balkonum var. iyi ki..
..
vitaa - je te le donne

4.02.2019

mutluluk



bi’keresinde cemal süreya’ya muhalif olup mutluluk kahvaltıda değil şu tepemdeki kış güneşindedir demiştim. ki hala aynı fikirdeyim. şimdi işte; bu mutluluğun ortasından yazıyorum. evdeki, işteki ve dahi hayattaki tüm dertleri yarım saatliğine oturmuş olduğum bu varoş kafenin altına gömdüm.
ocaktaki kız “çay mı abi?” diye seslendi. sanki hayattaki son cümlesini kurar bir bıkkınlıkla. “türk kahvesi. az şekerli olsun.” dedim gülümseyerek. istemsizce ve belli belirsiz gülümsedi. oralı olmadım. güneşe döndüm yüzümü. bizi kurtaracak olan nedir bilmiyorum ama güneş, kış güneşi her derde deva. yalnız bedeni değil ruhu da ısıtıyor.
garson döke saça getirdiği kahve ve suyu bir şey demeden masaya bırakıp gitti. belki sessizce ‘afiyet olsun’ dedi. ben duymadım. kulağımdaki müzik ayrı, kafenin müziği ayrı telden çalıyor çünkü. ama dedim ya hiç biri mühim değil şimdi. ocakçı kızın hayattan bezmişliği, garsonun vurdumduymazlığı yahut kafenin kulak tırmalayan müzik sesi. güneş. kış güneşi. iyi ki var. önce her kış üşüyen ve büzüşen parmak uçlarımda gezdirdim güneşin parlak sıcaklığını. sonra yüzümü, tek bir boşluk kalmayacak şekilde şefkatli elleriyle okşamasına izin verdim. nihayetinde kalbimi teslim ettim tüm sevgisine. her zamanki gibi içten kucakladı beni. tam da vaya con dios çalarken. böyle minik tesadüfleri çok seviyorum. meftunu olduğun güneş ve sevdiğin şarkıyla sarmaş dolaş olmak. üstelik defalarca ve dakikalarca. mutluluk diyordum. cemal süreya yaşasaydı şayet ona şunu sorardım. “üstad kış güneşinde kahvaltı ederken mutluluk üzerine düşündün mü hiç?”
.
vaya con dios - pauvre diable

2.02.2019

ada



mümkün olabilseydi şayet bir adada yaşamak isterdim. denizin tam ortasında, küçük, mütevazı bir ada. tıpkı sakinleri gibi. üretken, çalışkan, gülümseyen, günaydın, iyi akşamlar diyebilen. toprağı ve denizi seven insanlar. illaki okumayı da severler. dolayısıyla ve mutlak sait faik köşesi bulunan minik bir de kütüphanesi olur. varsın kışları sert ve soğuk, yazları hep yağışlı olsun. yeter ki bir ada. sırtını ağaçlara, yüzünü denize verebildiğin küçük bir kara parçası. bisikletle bir ucundan, diğer ucuna dolaşabileceğin. sabahları yahut gün batımında uzun soluklu yürüyüşlere çıkabileceğin. elbet tek kişilik değil bu isteğim. malum aşk iki kişilik sevgilim. benim de hayallerim. hep sen'li. ağaçtan, bir kulübe yapmak istiyorum mesela. elbet iki kişilik. tamam söz! bağ bahçe işleri senin olsun. istediğini ekebilirsin. ama küçük bir ricam olacak senden. bahçede havuç mutlaka olsun. havuç mühim çünkü. siyah ve kırmızı turplar da olursa tadından yenmez hani. peki tamam, karışmıyorum başka bir şeye. istediğin kavanozlara, istediğin konservelerden koymak serbest. yok ama tutamayacağım kendimi. turşu mutlaka olmalı o raflarda. turşusuz olmaz çünkü. ha unutmadan; kulübenin pencerelerini cumbalı yapacağım ki sevdiğin çiçeklerini koyabilesin. ve sonra kırkikindi yağmurlarını beraber selamlayacağımız iki de tahta sandalye yaparım. diyorum ki sevgilim; sonsuz bir laciverdin ortasında, göçmen kuşların rotasında, kekik kokulu bir ada bulursam şayet benimle gelir misin?
.
jehan barbur - yeni hayat