26.02.2018

orta bir kışı

sibiryan soğuğu, yüzyıllık uyku ve beşiktaş'ımızın tam zamanında gelen fener galibiyeti ile başladı hafta. üstüne ve sabahın köründe; dolmuş şoförünün sevda-i sezen aksu’su. başlamadan bitirdi bizi. işbu şartlarda mfö’ye bağladık. kalktık erkenden. işe gittik mecburen. lakin kafa bin beşyüz. masa dağınık. pencerede rüzgarın ayak izleri. sağ çaprazdan querasma’nın trivelası. cepheden sekiz ila on kuvvetinde sibirya rüzgarı. ve sezen’in sarı odalar’ı. çıkmıyor bir türlü akıldan. ama ve bir sade kahve. biraz hafif müzik. bir de erken gelecek kuşlar iyi olurdu.
.
müzik açıldı. kahve geldi. kuşlar gelmedi. plaza camını döven sibirya rüzgarının sırtına binip orta bir kışına gittim ben de.
.
o zamanlar istanbul’a çok kar yağardı. şimdiki gibi pas geçmezdi. kimileri baba işi otantik kızaklarla, kimileri plastik leğen olmadı büyük naylon torbalarla ilk bulduğu rampadan özgürlüğe kayardı bir yıldız gibi. eşfak abi gibi abartıp ahşap merdivenle kayanlar da yok değildi hani. doğrusu ve en keyiflisi de semt dolmuşuna dönen bu merdivenle kaymaktı. 

işte böyle soğuk ve karlı bir şubat sabahı, yüksek giriş balkonumuzda donmak üzere olan bir kuş, büyükçe bir kuş bulmuş annem. güvercin değil, karga da değil. kahverengi bir kuş. kumru. üşümüş. uçamıyor. anneme dedim; “n’olur bizim olsun. eve alalım.” sanki muhabbet kuşu. fakiriz tabi o zamanlar. papağanımız yok! muhabbet kuşumuz da. kanatlı cinsinden günlük yumurta ihtiyacımızı gideren iki kara tavuk var aşağı kümeste.
neyse aldık kumruyu içeri. ısıttık. yedirdik. içirdik. sevdik. sevildik. ben adeta uçarak okula gittim. hafız’la fiko’ya havamı da attım tabi. “evde kocaman bir kuşumuz var artık bizim de” dedim. inanmadılar önce. hassktir çektiler.
detayları anlatınca biraz ikna oldular. “bursa mı, mardin mi, paçalı mı, takla atıyor mu?” diye sorular sormaya başladılar. kumru olduğunu söylemeyince güvercin sandı garipler. ben de bozuntuya vermedim. fazla detaya girmeden kuşu nasıl bulduğumuzu anlattım. baktım akşam balkonda nöbet tutuyor bu iki kafadar. belki bizim balkona da gelir diye. oysa bizimkini çoktan salmıştı annem.  “yeter bu kadar misafirliği. hem onun da çocukları vardır. merak ederler” diye de teselli etti. üzülmüştüm. ama gitmesi gerekti kabullendim.
.
şimdi penceremde bu kuşun uzak akrabalarının gelmesini bekliyorum. dışarıda şubat soğuğu. akılda vida’nın f.bahçe ağlarını sarsan kafası. fonda hüzünlü bir kış şarkısı.
.


24.02.2018

cennetin müziği

yazmayı özledim. kuşların pervasız uçuşlarını özledim. ve dinlediğim şarkıların altını çizmeyi özledim. ellerimin üşümesini sonra. ama işte hayat bazen duruyor. gerçekten kımıldamıyor. o zaman yazmak bile anlamsız geliyor. sevdiğin şeyleri yapmak.
ama yalan yok. fena özlüyor insan. hem çok fena.
.
bu sabah otobüsle kadıköye’e inerken dedim ki kendime; "cennetin bir müziği olacaksa şayet bu england skies olmalı mutlaka." sözlerini ve anlamını bilmeden hem de. çünkü bu öyle bir şarkı. sayısını bilmeden, ilk günkü heyecanı ve sevgisiyle arka arkaya dinlediğim.
cennetin müziği dedim england skies olmalı bir kez daha.
ben bunu söyler söylemez ya da ve takribi on beş saniye sonra kumral bir güzel gelip oturdu tam karşıma. sebepsiz içe doğan sevinç gibi mutlandım. hatta gülümsedim. baktım o da güldü çaktırmadan, gri kaşkolunun üstünden doğru. omuzlarının üstünde biten, uçları permalı saçları vardı. siyah kabanı. kabanıyla uyumlu çantası bir de. ama ve doğrusu en güzeli elleriydi.
yüzünün duruluğu, gözlerinin iyimserliği, bakışlarınn yumuşaklığı hepsi birden ellerinde toplanmıştı. avuç içi büyüklüğündeki gümüş renkli telefonunu tutan o tertemiz, narin ellerinden bahsediyorum. öyle ki bana cemal süreya'nın üvercinka'sını kıskandırdı. çamlıca'dan kadıköy'e giden otobüste.
işte o sırada hiç durmadan england skies çalıyordu. söylemiştim ama artık emindim. cennetin müziği buydu. hurisi de karşımdaydı.
.
kadıköy'e indiğimde on buçuktu. soğuktu. istanbul eski günlerine nazaran boştu. ve beyin kıvrımlarımda dolaşan bir soru: sevmekten bıkar mı hiç insan doktor?
sevdiğini söylemekten?
hem bu soğuk kış gününde kalbini ısıtan sıcaklıktan nasıl vazgeçer ki insan.
seviyorum dedim ben de otobüsten inerken ve soğuk genzimi yakarken;
-seviyorum ulan istanbul
modern kitabevlerinden yükselen enstrümental müzikle, seyyar satıcı seslerinin birbirine girdiği o akordiyonik temaşayı seviyordum çünkü. ve ceylan tedirginliğinde ama telaşşsız, küçük adımlarla yürüyen narin şehir kadınlarını. herhangi bir aksiyon filminde rol alıyormuşcasına yürüyen iri yapılı adamları. kazara telefonunu düşüren gence takılan kuruyemişçiyi. bir evin çatısındaki kedilere et atan başka bir esnafı ve eti havada yakalayan tekir kediyi, kediyi şaşkınlıkla ve sevinçle izleyen ablayı da seviyorum. en nihayetinde, tüm bu olan biteni cümlelere dökmeyi seviyordum.
ezcümle sevgili doktor; bu şehri seviyorum. bu şubatı ve bu kışı.
.
bu sabah dedim ki kendime, biraz daha yazmasam sait faik gibi olacaktım!
.

3.02.2018

19. mektup

kendimle dalga geçersem, hayatla başedebileceğimi düşündüm hep oysa ki .
alt edemesem bile en azından eğlenceli bir hayatım olurdu. 
olmadı.
şimdi, bu soğuk ve haddinden fazla gri cumartesi gününde yapabileceğim en iyi şeyi yapıyorum sevgilim.
yazıyorum.
halbuki yapmak istediğim öyle çok şey var ki..
eski apartmanların, sokakların fotoğraflarını çekmek mesela, adım adım. yahut tuzla’dan kadıköy’e tüm sahilin deniz ve yosun kokulu rüzgârını ciğerlerime doldurup yürümek, uygun adım. ya da ve mesela; tarihi yarımadanın buram buram tarih kokan sokaklarında kaybolmak, karış karış.
lakin değil adım atacak kolumu kımıldatacak ne halim ne de isteğim var.
şimdi işte; hastalık hastası rolünde ayaklarımı soğuk duvara uzatmış ispanyolca sözlü hafif müziklere, manuş baba karıştırıp dinliyorum. doğrusu güneşi ve balkonda umarsızca oturmayı özledim. eski mahallemi ve balkonumu da özledim. seni de özledim elbet. soluksuz sohbetlerimizi sonra. ama en çok anlamlı suskunluklarımızı.
yine karışık rüyalar görüyorum. kazablanca ile marakeş arası. seni de görüyorum. bu sabah mesela. tamam, yüzünü görmedim. ama sendin işte biliyorum! dar yollardan geçiyorum. arnavut kaldırımlı, bir ucu hep atlas okyanusu'na açılan sokaklarda yürüyorum. çünkü sokağın başındasın. rüzgarda uçuşan saçların denize, ellerin bana uzanmış vaziyette uyanıyorum her seferinde..
.
havadan bahsediyordum. çünkü ve zira; hep böyle havalarda en olmadık anılarım depreşir. dönülmez hüzünlerin içinde debelenir dururum. debelenir durur..
oysa ve her zaman ben de isterim. neşeli cümleler kurayım. iki yakası bir araya gelmeyen ama mutluluktan galeyana gelmiş hikayeler anlatayım. bunu en iyi sen biliyorsun sevgilim. lakin olmuyor, olamıyor.
hatırla lütfen! ne diyordu ekmel bey, suzan defter’de?*
“hamurunda aşk varsa insanın bulması uzun sürmezmiş. aşk çünkü genetiktir, kuşaklar boyunca sürer.” 
hüzün de böyle işte.
doğumdan ölüme. eylülden hazirana. yağmurdan doluya. doğudan batıya. mayasında hüzün varsa bir insanın kurtulması zordur. oysa bu kadar hüzne bulaşmayı ben istemedim.
nasıl anlatsam?
hani olur ya! -eminim sana da olmuştur.- iki ben'i vardır ya içinde insanın. bir iyi, bir kötü. neşeli ya da hüzünlü öteki. benim de işte biri ağustos böceği kıvamında yaz kış saz çalıp oynayan ötekisi atom karınca misali yemeyip içmeyip olanı biteni ve hatta olacağı düşünen, durduk yere efkarlanan ve endişelenen iki ben var içimde. ama ve lakin ne zaman yazmaya otursam bu ikincisi çıkıyor karşıma hüzünlerden hüzün seçiyor, sarıyor sarmalıyor tüm hücrelerimi efkâra boyuyor.

demem o ki sevgilim;  yüreğimin çalar saatinde hüzün; daha uzun ve daha çok yol kateden bir yelkovan, neşeli anlarım ise; daha kısa ve daha az yorulanı akrep gibi.
şimdi mesela, içerisi çok sıcak. yok hayır çok soğuk. yeleğimi bir çıkarıyorum. bir giyiyorum. bütün tezatların kıyısındayım adeta.
yüreğim kalk gidelim, yürüyelim dur duraksız diyor. bedenim otur oturduğun yerde. ellerim durmadan yazmak istiyor. gözlerim kapanana dek okumak. kulaklarım misal; olmaya devlet cihanda bir notacık ses gibi diyor. lakin ruhum, şems-i tebrizi'ye yanaşıyor usulca. 'sessizlik en güzel sestir, duyabilen için' diye haykırıyor.

son tahlilde sevgilim, bu soluk cumartesi günümü hayalinle renklendirmeye çalışıyorum. ve sonbahar filminin içime oturan o sahnesine biat ediyorum.
n'apalım? hayattan bizim payımızı da bu düştü...

ha unutmadan ;

dönersen ıslık çal
.
* ayfer tunç - suzan defter

1.02.2018

şarkılar diyorum doktor, ne güzel?

her gün bir şarkının kuytusuna saklanıyorum. bıkana kadar değil de günün sonuna, uykum gelene dek çıkmıyorum oradan. yüz, belki iki yüz kez aynı şarkıyı dinliyorum. çünkü böyle soğuk ve umutsuz akşamlarda yapılacak en iyi şey buymuş gibi geliyor bana. eskiden kelimelerin ardına saklanırdım. öyle ki; bazen ben bile tanıyamazdım, göremezdim kendimi. fakat sonra, pek çok şey gibi bunun da saçma ve gereksiz olduğunu gördüm. sakınmıyorum artık cümlelerimi. canım istediğimde, istediğimi, istediğim kadar yazıyorum. kim ne der, ne düşünür diye dert etmiyorum. canım istemediğimde ise yazmak için kılımı kıpırdatmıyorum.
bak şimdi; istemek deyince sabah işe de gitmek istemedi canım. arsız arsız çalan alarmı tam üç defa erteledim. zira allah’ın hakkı üçtü. böyle öğretmişlerdi çok küçükken. yoksa ve bana kalsa dört defa ertelerdim. dört çünkü; en uğurlu sayım. gerçi bu da ilkokul üçe giderken kendime armağan ettiğim bir avuntu sayısıydı. öyle kalmış aklımın çeperinde. bugüne kadar pek bir faydasını görmedim. doğrusu zararını da görmedim.
ilkokul sevdam, 3-c’nin ve dünyanın en güzel kızı, boş bulunduğum bir anda, ne olduğunu anlamadan aniden sormuştu. 
“mithaaat, senin uğurlu sayın kaç?
aptal ya da başka bir şey olmadığımı düşünmesin diye çok düşünmeden, aklıma ilk gelen sayıyı, daha bir gün önce memet abi’nin atmacaspor’unda giydiğim, faniladan bozma beyaz formamdaki numaramı söylemiştim.
“dört.”
“iyi, benimki de bir.”
öyle olmalıydı zaten. dünyanın en güzel kızının uğurlu rakamı da 1’den başka sayı olamazdı. buna benzer bir şeyler saçmalamıştım. ben hiç bir şey anlamadan da ağlayarak uzaklaşmıştı yanımdan. ertesi gün yine bir şey olmamış gibi yerli malı yurdun malı haftasında ben ona kırmızı bir elma verdim. o bana pembe bir nar verdi. sonra da en sevdiğim sanatçıyı sordu. olayın sonunun nereye varacağını bildiğim için; “şu an sevdiğim bir sanatçı yok ama ilerde olursa mutlaka söylerim” dedim. 
“söylersin di’mi?”
“erkek sözü,”dedim.
neden bilmem, bu sefer gülmüştü.
o günden beri ortaokul ve lise anketleri dahil sorulan her soruda uğurlu sayım 4, en sevdiğim renk mavi oldu. sanatçıya ise hala karar verebilmiş değilim. 
.
işte bu sabah da böyle kararsızdım. telefonun alarmı acı acı çalmıştı. hasta gibiydim. ama hasta değilmiş gibiydim de. hasta olmadan önceki eşikteydim sanki. ama daha çok yorgundum. her gün aynı hayali kurmaktan. sabah işe gidip akşam eve dönmekten. hiç aksatmadan, hep ikindi vakti geçip giden göçmen kuşlara öykünmekten usanmıştım. o yüzden sabah uzunca bir süre kararsız kaldım. 
‘bugün gitmesem n’olur ki? ama yarın yine mecbur gideceksin. hem daha ağır isteksizlik günlerindeki hakkından feragat etme istersen’ diyen iç sesim eşliğinde kafka’nın samsa’sı gibi debelenip durdum yatakta. samsa’dan farkım yüzüstü ve sırtüstü istediğim gibi durabiliyordum. bir tek amuda kalkamıyordum. zaten onu da orta birden beri yapamıyordum. yine de ve sanki üstümde oturan bir fil varmış gibi ağırlık sahibiydim. uykuyla uyanıklık arasında bir yerde tutuklu kalmıştım. oysa sezen çok haklıydı. kendi hayatımdan çalmıştım.

alarmın sesine yine yeniden uyandım. sakince yataktan kalktım. pencereden dışarı baktım. hava daha aydınlanmamıştı. banyoya girdim. aynaya baktım. elimi yüzümü yıkadım. sakallarım kirpi dikeni gibi ellerime battı. ışığı açtım. aynaya bir daha baktım. kendime diyecek bir sözüm yoktu. cık cık edip banyodan çıktım. yatağa geri gitmek üzereyken fikrimi değiştirdim. çabucak giyinip üç günlük sakal traşıyla sokağa fırladım. hiç bir zaman saatinde gelmeyen otobüs bu kez saatinin dışında da gelmedi. umut dünyası işte! hani dedim belki, bozuk saatin iki kez doğru bulduğu vakitler gibi bizim yanlış otobüs de doğrulurdu. olmadı. zaten bazı insanlar şanssız doğardı. on dört buçuk dakika sabah ayazı yedikten sonra ağzına kadar dolmuş, bir dolmuş denk geldi. bu bir işaret olabilir mi? acaba geri dönüp yatsam mı dedim? sonra da eski bir alışkanlıkla kapının ağzında duran siyah bereli, turuncu montlu abiyi tıpkı metrobüste olduğu gibi içeri ittirerek dolmuşun son yolcusu oldum. turuncu montlu “az yavaş birader,” dedi. “işe geç kalıyorum idare et sayın abim” dedim. şoför de benden yana olunca ses etmedi.

işe yirmi sekiz dakika geç kaldım. kimsenin umrunda değildi. ama mücella hanım her zamanki yalancı gülümsemesini yine esirgemedi. “günaydın mithad bey,” diyerek çayımı getirdi. pastaneden aldığım kaşarlı  poğaçanın yarısını yedim. kalan yarısını parçalayarak, biraz da ıslatarak pencerenin kenarına, kuşlara bıraktım. internetten haberleri karıştırdım. yapılacak işler listeme göz attım. canım sıkıldı. ofisin kocaman camlarından dışarıya, tüm heybetiyle karşımda duran kara tepeye baktım. sonra mavi gökyüzüne. kuşların geçmesi için erkendi. güneşin doğuşunu izlemek içinse çok geçti. youtube’dan şarkı baktım kendime. bana önerilen şarkıların hiç birini beğenmedim. radyoyu açtım. elbet bir şarkı düşerdi beni kendine bağlayan. üst üste çaylar içtim. denize kıyısı olan hayaller kurdum. bir iki telefon görüşmesi yaptım. acil olmayan, sıkıcı işler listesine bir daha baktım. tek satır iş yapmadım. “sen bu işleri yapacak adam mıydın be’oğlum,” diyen karga hikmet geldi aklıma. bu sefer kahve söyledim mücella hanıma. hikmet’e inat listemde ne kadar iş varsa kafamı kaldırmadan, öğleye kadar hepsini bitirdim. tam yemeğe çıkacakken o şarkıyı duydum. koltuğa oturup ismini not aldım. hızlıca öğle yemeğini halledip varoş cafede güneşe karşı geçip giden ömrüme hayıflanacaktım. vazgeçtim. yemekten sonra ofise çıkıp bir saat yeni şarkıyı dinledim. dört gibi kuşlar geldi. beşi çeyrek geçe son kafile gitti. çıkışa yakın yeniden çalışma şevki geldi. ertesi günün işlerini yarıladım.

şimdi kaloriferi yanmayan bir halk otobüsünün en arka koltuğunda bu satırları yazıyorum. ama ellerim, bilhassa parmak uçlarım yine buz gibi. söylemiştim. şikayetçi değilim. hatta hayatımda hiç değişmeyen, hep aynı seyreden şeylerden tek sevdiğim vaka, ellerimin ekimden nisana buz kesmesi. her kış üşürdü ellerim. fakat bu kış hiç ısımadı. tıpkı kalbim gibi. oysa bir hayalim var. aslında bir sürü hayalim var. senli olan ama bir tane. belki diyorum bir gün gerçekleşir. o güne kadar diyorum sevgilim; beni ararsan ben bu şarkının içinde olacağım. 
au revoir.
m.
bir istanbul şubatı, 2018
.