31 Ağustos 2014 Pazar

eksik

oysa bundan tam kırk gün önce, tam da bugün ve tam da bu saatlerde öylesine hayat ve sevinç doluydum ki ben bile inanamadım bu halime. ama sonra sebepsiz içe doğan sevinçler gibi gerçek olduğuna hükmettim içimde tomurcuklanan bu sevda çiçeklerinin. gerçekti çünkü. şimdi elinde iki migros poşetiyle bezgin yürüyen o sarışın kadının ezdiği kavak ağacının gölgesinde bundan bir ay on gün önce sevinç naraları atıyordu bu yorgun yüreğim. oysa bugün, şu an neye ağıt yaktığını bilmeyecek derecede hem kendinden hem benden uzak.. o gün gerçek olan şimdi bir serap görünümde...
yerden yedi kat yukarda bunları düşünüyorum şimdi. arada da benim gibi uykusuz pazar insanlarını izliyorum sokakta. insanlar yokken de kuşları..
misal şu karşı apartmanın bahçesinde sekiz adet serçe bir o yana bu yana koşturuyorlar. sanırsın dörderden minyatür kale maç yapıyorlar. hatta dikkatli bakmazsa insan fındık faresi bile sanabilir. ilk gördüğümde ben öyle sandım çünkü. 
bundan kırk gün önce diyorum yüreğimde pır pır edenler serçeler değil de beynimi kemiren fındık fareleri miydi acaba? bu nasıl bir yanılsamadır böyle?

hızlı ve telaşlı adımlarla genç bir kadın bana doğru yürüyor sokağın ucunda. telefonla konuşuyor bir yandan da hararetli. bir pazar günü için neden bunca telaş, yaşamak için hem bunca gereksiz düşünce ve hislere vurulan kilitler neden? sigarası ayrı,  rahatlığı ayrı telden çalan şu yeşil opelin içindeki esmer adam gibi gamsız olmayı umuyorum bir gün.  lakin zor. biz bize benzeriz de ben en çok eduardo'ya benziyorum sanırım.

eduardo çapraz komşum. iki apartman ötede. az önce çıktı balkona. her zamanki gibi bir elinde çayı diğerinde sigarası. balkonda hiç oturduğunu görmedim. hep ayakta. yarım metre yüksekliğindeki balkon duvarına sağ ayağını koyup her nefeste ayrı bir dünyaya gittiğini miyoplu gözlerime rağmen elli metreden çok rahat görüyorum. o sigarasının dumanıyla düşünüyor, bense yazarak. aramızdaki en büyük fark bu. bir de onun saçları benimkiden daha seyrek.. miyoplu gözlere göre evet..

sabahtan beri feridun abinin  alev alev  şarkısını düşünüyorum. hayır hayır şarkıyı söylemiyorum, mırıldanmıyorum da. sözlerini düşünüyorum sadece. bundan bir kaç ay önce yine böyle hüsnü arkan-birsen tezer'in hoşgeldin şarkısını düşünmüştüm ilk kez. 
bir de   rastlantının böylesi   diye bir film vardı çok eski. çok sevmiştim. o kadar sevmeme rağmen ben bir kez izledim. aklımda kaldığı kadarı ile bir kadının saniyelerle bir trene yetişmesi ve yetişememesi durumunda başına gelenleri iki farklı biçimde anlatan sıradışı bir filmdi.
şimdi düşünüyorumda oradaki gibi hayatımızı küçük detaylar biçimlendiriyor. birbirmize böyle geç kalmış olmasaydık hani diyorum ve misal ben iktisat okumayıp mühendislik okusaydım acaba şimdi daha mı mutlu olurduk leyla. ha? daha mı mutlu?


28 Ağustos 2014 Perşembe

biraz deniz biraz uyku

şu an nasıl bir öğlen uykusu çekiyor canım, anlatamam. halbuki ve biliyorum ki mecburiyetim olmasa, bıraksalar ve hatta öldürseler uyuyamam gündüz vakti. ama işte bu his beni öldürecek.
 niagaranın coşkuyla kabaran suları gibi tüm bedenimi sarmalayan tatlı bir ağırlık önce. ve sonra esen rüzgarın buğday tarlasında  boynunu bir yana eğdiği başağınkine benzer bir sarhoşluk, bir kabullenmişlik hali. ama öte yandan hoca'nın öküzünün boynuzunda değil de olağanca ağırlığı ile benim başımın üstünde dönen bir de dünya var gibi.
işte bu ahval ve şerait içinde şimdi yine aynı banktayım. varoş cafenin sahibine bozulduğumdan beri üç aydır, her öğlen aynı parkın aynı bankındayım. yanımda yine aynı rüzgar ve aynı zaz, aynı buğulu ses. ama ben artık aynı ben değilim sevgilim.
tek kaygımız öğlen uykusu olsaydı keşke..
.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

derniere dance

sanki yirmi gün sonra ceketini alıp gidecek olan ben değilmişim de okulunu yeni bitirmiş, işe hevesli yeni yetme bir delikanlı gibi hummalı bir şekilde çalışıyorum iki haftadır. ibrahim tatlıses şarkısı gibiyim. o eski halimden eser yok şimdi. onbeş dakika çalışıp yarım saat pencereden kuşları izleyip türlü hayaller kuran adam gitmiş, yerine son derece işkolik, mesleğine ve işyerine aşık bir adam gelmiş sanki. halbuki ikisi de benim. şaşırmıyorum. sanıyorum iki nedenden dolayı bunu yapıyorum. ilki, arkamdan konuşulmasından hiç haz etmem. ikincisi de çalışmak unutturuyor gerçekten. en azından bir süreliğine.

aslına bakılırsa sıradan hayatım çok değişmiş değil. her zamanki gibi sabah işe gidiyorum akşam eve dönüyorum. her pazar sabahı önce market alışverişine sonra da kadıköy'e, sözde kahve içmeye gidiyorum. aynı tarz filmleri izleyip aynı tür kitapları okuyorum. yenisini bulana kadar hep aynı fransızca şarkıları dinliyorum. işe gidip gelirken, markette alışveriş yaparken hep aynı yüzleri görüyorum. garip bir şekilde iş arkadaşlarım değişiyor ama yol arkadaşlarım değişmiyor. her şeye alıştığı gibi buna da alışıyor insan.

oysa benim gibiler için imkansız olmasına rağmen uzun yıllar başka türlü bir hayatımın olabileceğini hayal ettim hep. gerçeklerden kaçtım. yüzleşmek zorunda kaldığımda ise en yakınlarımı suçladım. haklı olduğum taraflar çok olsa da olan olmuş, ölen ölmüştü. bunu anladığımda otuzüç yaşındaydım. çırpınmak faydasızdı. uzunca bir süre elimden kayıp giden hayatım için üzüldüm. galiba biraz da acıdım kendime. sonra işte bekir'i tanıdım. önce kader'i sonra masumiyet'i izledim. meğer izleme sıralamam yanlışmış masumiyet kader'den önce çekilmiş. olsun sonuç tek ve aynıydı. kaderimiz belliydi ve eğip başını usul usul yürümekten başka şansımız yoktu...

o günden sonra mesela daha az görüşür oldum etrafımdakilerle. 
az sayıdaki dostlarımın sayısını biraz daha azalttım. artık onbeşte bir her pazartesi anneme gidiyorum.  zaman zaman incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden maraza çıkarsa da aramız fena değil. fiziğimden ötürü hep babama benzetirler beni ama ben huysuzluğumdan ötürü kime benzediğimi çok iyi biliyorum. "ben yaşlanınca senin gibi olmayacağım " diyorum. önce sırtımda patlayan terliğin sesi sonra hüzünlü kahkahalar yankılanıyor babaocağında. beraber gülüyoruz. çay içiyoruz. bazen kederleniyoruz birbirimizden gizli. komşularını anlatıyor bana. beceriksiz olduğumu bildiği halde belki bir gün denerim diye erik ve vişne kompostosunun tarifini yapıyor sonra. benim anlatacak fazla bir şeyim olmadığı için erkenden uyuyor. 
kimseye anlatamadıklarımı oturup buraya yazıyorum ben de en sevdiğim şarkılar eşliğinde. 
şimdi mesela indila'dan   derniere dance   çalıyor. aslında iki gündür sadece bu şarkıyı dinliyorum. sanki sonsuza dek bu şarkıyı dinleyecekmişim gibi hem. 
öyle sevdim..

24 Ağustos 2014 Pazar

bir demlik çayım var, tütünüm de geçiyor*

öyle bir şey ki bu sevgilim, umutla umutsuzluk, sevinçle hüzün arasında yuvarlanır gibi. bir yanım balkon çok güzel esiyor gelsene diyor diğer yanım emre aydın'a  takılıp hüzünlerden hüzün beğeniyor. izlediğim ve çok sevdiğim filmler geliyor aklıma sonra. hepsini bir çırpıda tekrar ve tekrar izlemek istiyorum. olmuyor. sen zaten aklımdan hiç çıkmıyorsun. yazmak istiyorum. yine olmuyor. sevdiğim kitaplar düşüyor aklıma bu sefer. okumak istiyorum bir bir hepsini yine ve yeniden. en azından altını çizdiğim yerleri. lakin o da mümkün olmuyor. çünkü bu aralar kararsız bir kasım güneşi gibi ruhum. oysa hâlâ ağustostayız. sence de çok uzun sürmedi mi şu lanet ağustos? eylül diyorum, çok uzak sevgilim..

23 Ağustos 2014 Cumartesi

unuttun mu beni?

cumartesi iş mi olur amk dedim gitmedim yarım günlük işe. zaten "askerliğimin" bitmesine ne kaldı şunun şurasında. uyurum biraz dedim ama ne mümkün. köy horozu gibi dikildim sabahın sekizinde. bir yandan emrah serbes okuyor bir yandan trt müzik dinliyorum. sezen söylüyor. allah için çok da güzel söylüyor. ikibinonbir yılımın şarkısıydı. zor günlerdi. art arda ikiyüzelliki defa dinlemişliğim vardır. şimdi yeniden başladım. hayat çünkü çok tuhaf. hayır vapurlar falan değil sebep insanlar. sen ben o biz siz onlar. düşünsene mesela bir pazar sabahı, "hayat bir cumartesi alışverişinden daha fazlası" diyen jonas'a inat alışveriş için erkenden kalkmışsın, in cin top oynuyor sokakta ve sadece şarkı söyleyen kuşlar var -sanki aşkınızın şarkısını söylüyorlar- ağaçlı, ince bir yolda yürüyorsun. sevdiğin aklına geliyor. şapşalca bir gülümsemenin yüzüne yansıdığını hissediyorsun, bir sevenim var diyorsun bu şehirde, hatta ve nerdeyse aynı mahallede. sonrası vız gelir, tırıs gider diyorsun. hiç bir şeyi ama hiç kimseyi umursamıyorsun. ne lanet istanbul trafiğini ve gürültüsünü ne pinti ve huysuz patronunu. ne de memleketin jeopolitiğini!  türlü hayaller kurarak yürümeye devam ediyorsun. bu sefer tamam diyorsun, tüm hal ve şeraitimle sana geldim sevgilim. sonuna kadar buradayım, yanındayım diyorsun ama o'nun haberi yok. çünkü o senden bir gün önce terketmiş sevda tepesini! hayat diyorsun. beckett diyorsun ve masumiyet'in bekir'ine bağlıyorsun sonunda. eğip başını usul usul yürüyorsun..

sezen aksu - unuttun mu beni

21 Ağustos 2014 Perşembe

otobüs

haftalar sonra otobüsteyim eve dönüş yolunda. basit bir hesap yaptım. tam iki ay olmuş bu yolu kullanmayalı. önce garipsedim biraz. ama her türlü sıkıntısına rağmen, hiç sevmediğim işimin bana tek ve en güzel hediyesi bu yolculuklar oldu belki de. belki değil eminim. zira burada bulunan yazıların yarısından fazlası hep bu yolculuklar esnasında kaleme alındı. kâh köpek öldüren bir kış soğuğunda, kâh yağmurlu bir sonbahar akşamında yahut şimdiki gibi insanı insanlıktan çıkaran bir istanbul sıcağında yazıldılar hep. yazarken hiç olmadığım kadar mutlu, hayal edemeyeceğim kadar huzurluydum. şüphesiz çok özleyeceğim..
şimdi işte,  yine sıcak, çok sıcak. klima yok. sonuna kadar açık camlar doğal klima vazifesi görüyorlar. şansıma tüküreyim ki yanımda da çam yarması bi'abi. gidiyoruz efil efil.
şikayetçi miyim peki?
hayır, hiç sanmıyorum. çünkü yazıyorum.
.


18 Ağustos 2014 Pazartesi

çay içmek şerefli ikinciliktir sevgilim!

sıcak ve nemli bir ağustos akşamı diyorum sevgilim 
kalbimden daha temiz bir kağıda -sen okurken çok uzaklarda olacağım- bir  mektup yazarım belki en orta üç el yazımla
belki de şiir yazmayı denerim sana bir kez olsun yazmayı beceremediğim
yahut bir türlü başlayamadığım romanımın giriş cümlesini bırakır öyle giderim
belki de gitmem 
çünkü ve belki eylül gelir, ağustos daha son nefesini vermemişken
belki yazlarımız sert ve yağışlı,  kışlarımız sıcak ve kurak geçer aramızdaki bunca fırtınadan sonra
kim bilir?
hem belki hidayet iktisat okumuş, eser karakaş ünlü bir basketbolcu olmuştur paralel evrende
yahut akmaz denilen maveraünnehir'in gönül denizimize dökülmediğini kim iddia edebilir dün geceden sonra
çünkü ve zira; maveraün'ü hazar'a, yüreğimi ege'ye dökülürken gördüm dün gece 
üzgünüm ama seni göremedim sevdiğim
hem zaten ulaşılamayanlar arasında hep birinci sıradaydın sen
bense tutunamayanlar arasında
halbuki birincilikten ziyade şerefli ikincilikler makbul sayılmalıydı bu alemde
misal tüm kavhe fincanları bir bir ve yüzüstü kapaklanıp yaltaklanırken falcıların önünde
ikinci sıraya itilen ince belli çay bardakları, ismail abimiz ve süleyman sebamız yeter bize dediler
belki sırf bu yüzden fincanlar hızla dolarken birinciliği kahveye verdiler o gece 
ben bekledim, sadece bekledim eylülü bekler gibi, yağmuru özler gibi bekledim
lakin gelmedin
oysa şimdi bizi ayıran nehir, tuna nehri olmuş akmam diyor 
duyuyor musun?
marksistler tekbir getiriyor, müslümanlar ciao bella söylüyor
sence de bu iş çok fazla uzamadı mı sevdiğim?
hadi uzat bardağını da çay doldurayım
.
emre aydın - geceler kara tren

16 Ağustos 2014 Cumartesi

iki çay biri açık

öyle bir duygu ki bu sevgilim; bir şekilde (söz yahut davranışla) çıkarabilirsem içimden müthiş rahatlayacakmışım ama aynı oranda da boka batacakmışım gibi hissettiriyor. en çok da rüzgarlı bir ağaç gölgesinde oturuyorsam ve arka fonda sıla söylüyorsa böyle hissediyorum.
lakin az önce okuduğum bir haber beni daha çok sarstı! güya kadınlar çayı kahveye oranla daha yerel nasıl söylesem böyle daha avam buluyorlarmış. kahvenin statüsü daha yüksekmiş falan. önce inanmak istemedim. ama her zaman gittiğimiz çay bahçesinde benim her çay siparişime karşılık senin kahve söylemelerin aklıma gelince ağustosta kaynar sular döküldü başımdan aşağı. oysa yapısal sorunlarımız var sanıyordum. edebiyatımızın en nadide çekim ekleriyle birbirimize yakınlaşmış ama bizi ebediyete bağlayacak yapım ekini bir türlü bulamamıştık. sorun ne sende ne de bende değil tamamen yapısal derken benim sıfat tamlamalarına ve bağlaçlara, senin de dolaylı tümleçlere olan tutkunun bu aşkın katili olduğunu düşündüm hep. meğer çaydan bir sebeple beni terketmişsin, alacağın olsun sevgili, şimdi iki çay söylemez miyim her vakit gittiğimiz o çay bahçesinde. biri açık ve senin için...

15 Ağustos 2014 Cuma

istanbul hatırası

sezen, istanbul hatırasını söylüyor. rüzgar canı isterse esiyor. bahçede annemle karşılıklı oturuyoruz. konuşmuyoruz ama. düşünceliyiz. ne düşündüğümüzü bilmiyoruz lakin. sorup anlatmıyoruz da. öyle derinlerdeyiz. kesin babamı düşünüyordur. birazdan belli olur hem. ne zaman babamı düşünecek olursa alakasız bir yerden söze girip konuyu mutlaka babama bağlar çünkü. neden bu şarkıyı seçtiğimi bilmiyorum. bu akşam sadece sezen dinlemek istedi canım. 
neden sonra annem karşı komşuyu kastederek "feride'yi istemeye gelecekler bu akşam" dedi. çayımdan son bir yudum aldıktan sonra "hayırlısı olsun" dedim. fakat bu sıcakta kız mı istenir a.q diye de içimden devam ettim. içimden de olsa annemin yanında böyle küfürbaz olduğum için kendime kızdım.

-bi çay daha dedi annem.

-bu sıcakta dertleri neymiş dedim..

-rahmetli baban da çok severdi çayı diyerek cevap verdi, bilmezmişim gibi. 

-babam dedim akşamları çay içmeden uyuyamazdı. bense çay içtiğimde uyuyamıyorum.

az önce kaybolduğu sessizliğe büründü yeniden. hiç bir şey söylemedi.
üstelemedim. onyedinci tekrarını yapan sezen'e verdim can kulağımı....

Günlerden güz mevsim sepya
Bir tüy kalemle çizilmiş bekler
Bir hayat daha olmalı der gibi
Kahverengi tonlarda uykularda

yaşamın kıyısında

üç gün oldu tekrar işe başlayalı. zaytungcular çok haklı. izin dönüşü vurgun yemiş gibi oluyor insan. yetişmesi gerekenler, acil evraklar, beyanlar, vesaireler derken bir takım işler benden habersiz bir kısım gerekli uzuvlarım sayesinde makine düzeninde ezbere yapılıyor. bedenim burada ruhum kayıp üç gündür. işe giderken model dinliyorum hep. dönüşte de model dinliyorum.
en çok antidepresan gülümseleri seviyorum ama daha çok müzik kutusu şarkısını dinliyorum. arada ve sadece kazım koyuncu'nun işte gidiyorum şarkısını dinliyorum. zaten dün gece cnbc-e deki filme de o'nun sayesinde takıldım. kazım koyuncu şarkısını duyunca öylece izlemeye başladım.  filmi tanıdım ama çıkaramadım önce. dvdsi bile vardı halbuki. ilk defa izliyormuş gibi izledim bir süre. sabaha işe gideceğim geldi aklıma sonra ve biraz da uykum. seyredebilirdim ama nasılsa dvd var diye vurdum kafayı yattım. n'oldu yine uykusuz kaldım. izlemediğime pişman oldum.
şimdi ve yine dünya yükü iş var önümde. 
ve ben kendime soruyorum, hala niye burdayım diye..
.



13 Ağustos 2014 Çarşamba

yazıyla iki

şarkılar ikiye ayrılır sevgilim;

biri, yeditepe'li yusuf'un dediği gibi "anlamını bilmeden sevdiğimiz şarkılar"

diğeri , sebebini bilmeden sevdiğimiz şarkılar...



12 Ağustos 2014 Salı

çok güzel

düşündüm de çok ama çok güzel şiirler yazan adamlar var memleketimde sevgilim. cemal süreya. gibi, cansever gibi. üstelik hem şiir yazıp hem çok güzel sigara içen adamlar da var. misal necip fazıl ve sonra zarifoğlu gibi.
yine çok güzel ve çok duygulu şarkı söyleyen kadınlar ve adamlar var. F.D. mesela. ve sıla.
hakeza bildiğim ve çok sevdiğim,  çok güzel hikayeciler var sonra. sait faik, yusuf atılgan. ayfer tunç iyi ki yazmışlar dediğim.
en nihayetinde çok güzel filmler ve onların yönetmenleri, demirkubuz ve masumiyet filmi var.
ama ve bilirsin ki sevgilim; ben ne iki satır şiir yazabilirim ne de hikaye. bırak şarkı söylemeyi sigara bile yakışmaz elime.
lakin çok güzel özlerim.
bir de ayıptır söylemesi, çok güzel çay demlerim.

143km

mis gibi süt mısır kokuyor ortalık. ben çay demledim. annem salı pazarından aldığı mısırları haşlıyor. kafamda deli sorular..
oysa tatile gitmeden kesindi kararım. istifa edecektim. şimdi dönüşte çok sevgili arkadaşlarım temiz sopayla tehdit edip "deli mi sikti olm bu işsizlikte, kır dizini otur" diyorlar..
halbuki içimi delip geçenleri bir bilseler..
..

dönüşte kazım koyuncu, model ve ezginin günlüğüne bana mısın demedi 400 km yol. ama radara girmeseydim iyiydi. ondörtyılda bir ilk. umarım son olur!
siz, siz olun hız yapmayın.. yaparsanız da yakalanmayın! zira yirmi dakikada yazdılar cezayı. daha geç varıyorsunuz yani varacağınız yere...
...

küçük şehir memurları da böyle midir bilmiyorum ama allah düşmanımı büyükşehirde devlet dairesine düşürmesin. hele de ağustos sıcağında..
istanbulda önce rutubet sonra altıyüzelliyedilim memurum hoşgeldin dedi! iki dakikalık evrağı, oflaya puflaya muhtelif yerlerinden bilimum sesler çıkararak ama dünyanın en büyük işini yapıyormuşcasına dokuz dakikada zatıma verdi hanımefendi memurumuz. ben de gıkımı çıkarmadan, üstelik teşekkür ederek oradan ayrıldım ya, çok takdir ve tebrik ettim kendimi.
hayır işini sevmiyor olabilirsin, hem kim seviyor ki? ben de sevmiyorum lakin karşımdakine, bunda hiç bir sorumluluğu olmayan insanlara sıçratmıyorum şirretliğimi. o yüzden ne yapıyorsam kendime...
daha önce demiş miydim?
haziranda ölmek, ağustosda insan olmak zor hacı...



11 Ağustos 2014 Pazartesi

dönüş

bir yandan televizyondaki ikinci sınıf komedi programını izliyorum öte yandan üç gündür buzlukta kaskatı olmuş dondurmayı kemiriyorum. ama ve aslında "gül gibi tatil bitti şimdi n'bok yiycem lan ben" modundayım.

meymenetsiz işimin, sevimsiz patronuyla tam mesaiye başlayacağıma mı yanayım yoksa tek başıma 400 kilometre dönüş yolunu nasıl gideceğime mi? 
ha tabiki en büyük derdimiz böyle olsun doktor. işi siktir eder başka bir sevimsiz bulmak üzere patrona adios deriz yolu da  en sevdiğim üç albümle tamamlarız en nihayetinde. ama ve yine de bu hayatı ne yapacağız.
bu hep böyle gider mi?
birbirinin benzeri günler ve dahi hep aynı melankolik düşünceler. yüksek öğretim sınav sorusu gibi a noktasından b noktasına her gün saati saatine varıp ezberlenmiş ve zoraki hareketlerle tamamladığın ırgatlık gününün sonunda yine makine düzeninde geriye dönmek, haftasonunu iple çekip her haftasonu aynı saçma şeyleri yapıp pazartesi yine iş mi var kısırdöngüsünü yaşamak, üçyüzelli gün, yazın yapacağın onbeş günlük tatil için çalışman, o tatilinde keyfini sürmek yerine sayılı günün çabuk geçeceğini bilmen. ve dahası demoklesin kılıcı gibi zihninin bir köşesinde senden habersiz yaşayan o iş başı günü aha geldi çattı a.k.

son tahlilde ne ileri ne de geri gitmeler... hep ortada, arada kalmalar.... 
ne için? 
kim için?
..
yanıt hem var hem yok..

kabul ediyorum artık yenilgiyi..
tembel olduğum kadar korkak bir adamım. kendinden hatta şu bok atıp durduğum hayatın kendisinden korkan, ileriye taşıyacak oynak taşlar yerine olduğum yerde kalmamı sağlayacak sabit taşlara basmayı yeğleyen biri.
bunu bilmek bazen her şeyden çok acı veriyor. şarkılar da kifayetsiz kalıyor bu zamanlarda...

.


mesele-m

asıl sorunumuz ne biliyor musun doktor?
herkes anlaşılmak istiyor, ama kimse anlamak istemiyor..
halbuki şöyle bir çay içilse karşılıklı...


10 Ağustos 2014 Pazar

on ağustos

memlekette seçim var bugün. sahilde bir avuç insan okulu kıran liseliler gibiyiz.  yarısı denizle kalan yarısı da güneşle sevişiyor! ben güneşi seçtim bu sabah. son sabahlarım artık bu sahilde. sanırım artık gelmeyeceğim buraya. daha sakin yer bulmalıyım kendime. elbet ve yine kuzey egede. yıllar üzerimden geçtikçe daha az tahammül edebiliyorum artık bazı şeylere.
bir iki gün sonra o camdan kafese gireceğimi düşündükçe mideme kramplar giriyor. çıkmıyor. saçma sapan şeyler yapıyorum. amaçsızca güneşleniyorum mesela. ama bunu yaparken yeni oyunlar icat etmekten geri kalmıyorum. saat tutmuyorum. dinlediğim şarkılarla zamanı belirliyorum. üç şarkıda bir güneş alan yanlarımı değiştiriyorum. lakin cohen'in miracle şarkısının bu kadar uzun olduğunu bilmezdim. uçsuz maviliğin derinliğinde hayallere dalmıştım. ömrümün en uzun, ömrümün en bitmeyen şarkısı olduğunu kızarmış piliç olmaya ramak kala farkettim. dün akşam günbatımını eternity and a day eşliğinde izlemek için parçayı yinele dediğimi anımsadım. neyseki yoğurt sürme kıvamına gelmeden hafif kızarıklıklarla kurtardık durumu....

en iyi ve en yakın dostum yine şarkılar burada. çünkü seni yargılamıyor, senden bir beklentisi yok. kafasına göre hareket ediyor! istediğinde hüzünlendiriyor istediğinde neşelendiriyor ve dahası alıp uzaklara, çok uzaklara götürüyor seni. karşılığında hiç bir şey istemiyor senden. 

lakin ve işin aslı şu ki sevgilim; bir elimde sıcak çay bardağı bir kulağımda summerwine şarkısı, zihnimde deli düşüncelerle, sanki bir güzellik gelip sihirli asasıyla başıma vuracak ve zihnimden bugune değin hiç çıkmamış cümlelerin en devrikleri, en afilileri fışkıracak da insanın okudukça okuyası geleceği üçyüz karakterlik bir verdana güzellemesi ortaya çıkacakmış gibi bir his benimkisi..
yalan halbuki!
çok uykum var şimdi.
uyumam lazım. çok uyumam.
.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

muhabbete dost aradım bu şehri "periler" sarmış

ne diyordu sadık usta ; "bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor.."

ben ne diyordum ikibindokuz yazında, bu şarkıları yasaklamalı.....

şimdi konumuzla alakası yok ama
bir yetmiş boylarında, esmer saçları omuzundan on cm aşağıda, mavi kot şortunun üstünde beyaz gömleği, onunda üzerinde polis gözlükleri ve beyaz iphone kulakları ile pek bir havalı, pek bir seri adımlarla, rüzgar gibi geçti sokağımızdan. 
bi'daha ne zaman geçer ki acaba? 

şarkılar diyordum. aslında filmler daha doğrusu kitapların gerçek olmadığını bile bile bizi böylesine nasıl etkilediğinden dem vuracaktım şayet o esmer güzeli görmeseydim.. 
en sevdiği yazar kimdi? şiir mi roman mı severdi? yoksa drama/polisiye filmlerinin mi müptelasıydı tıpkı benim gibi? hem bi'daha öyle salına salına geçer miydi yazlık evimizin önünden?

ikibindokuz yazı oldukça netameli bir yazdı. ama çok sevmiştim. o da çok sevmiş miydi emin değilim şimdi. şarkılar o vakitte çok acımasızdı. önce üzülüyor ama sonra alışıyordu insan. yine de yasaklansın diye birleşmiş milletler ve cumhurbaşkanına üç, başbakana iki mektup yazdım. yasaklamadılar. cevap da vermediler. 
yağmurlu bir yaz akşamıydı. yann tiersen monochrome'u söylüyordu. çişeleyen yağmurla denizden sıçrayan tuzlu su parçacıkları kirpiklerimde sözleşip yanağımdan aşağıya ahenkle süzülüyordu. hayır ağlamıyordum. şarkı söylüyordum. yann abi sahneyi üç hürel'e bırakmış, bir sevmek bin defa ölmek demekmiş. 
ta ki ben o esmer güzeli görene dek..
hangi şarkıyı dinliyordu acaba. çatlak sesli şarkıcılara o da benim gibi bayılıyor muydu?

taa eskilerden uzaylı dizilerden biriydi. sanırım uzay bindoküzyüzdoksandokuzdu adı. şimdi düşünüyorum da o zamanlar ne kadar uzak gelirdi bindokuyüzdoksandokuz. bi kere okuması bile saatler sürüyordu! o günleri göremeyecek kadar uzak duruyordu çocukluğumuzda. atılgandı sanırım geminin adı. yakışıklı bir de kaptanı var. kaptan körk'dü evet adı. çetin bir muhabereden sonra en otoriter sesiyle ;" - köprü, hasar durumu" der... köprü de iki saniyede çıkarırdı hasarı.

ne var ki ve tanrı şahidim ki benim köprüdeki hasar durumunu bırak çıkarmayı tam on senemi hasarın nerde olduğunu bulmaya harcadım. 
hasar aramayı bırakalı aylar oldu. şimdi tek derdim o esmer güzeli yazlık sokağımızdan  bir daha geçer mi, geçerse ne vakit geçerdi?
.
haluk levent - zor aşk

7 Ağustos 2014 Perşembe

7 ağustos

yağmurun kendisi ayrı bir güzel, bulunmaz bir nimet. lakin ben yağmurun en çok kendisinden sonra açan güneşini seviyorum bayım. balkonda kalan eşyalarım hatta beşyüzonbeş sayfalık kitabın yüzaltmışiki sayfası ıslanmış olabilir bu sabaha karşı sağanağından. ama sonrasında açan güneş diyrum; her şeye değer..

ıslanan kitap sayfalarını saç kurutma makinesi ile tek tek kuruttum. ayrılan cildini uhu ile yapıştırıp iyice yapışsın diye de kitabı seyahat valizinin altına koydum. 
sonra bir ara elektrikler kesildi. elektrik gidince sularda kesildi. hazırlıksızdım. arızanın uzun süreceğini varsayarak iki boş kovayı yağan yağmurun altına bıraktım ve önceki gün bir teli kırılan şemsiyeyi tamir ettim. yemeyi hiç tercih etmediğim halde taze bamya diye dolaşan mavi yağmurluklu amcadan yarım kg bamya aldım. tüm bunları elektrik kesikken ve yağmur yağarken yaptım hep.
ve nihayet güneş açtı. 
saat şimdi ondört:sıfırbeş. yağmurdan sonra, sanki yeni bir hayat başlamış gibi.. sabahtan beri evlerine çekilen ahali ikili, üçlü, beşli gruplar halinde sahil yönünde ilerlemeye, kuşlar neşeli şarkılarını yeniden söylemeye başladılar..
..
o vakit diyorum şimdi çay demlemeli....


6 Ağustos 2014 Çarşamba

iteration

sıkıldıkça dirseğimde kabuk bağlamış yarayı didikliyorum yine. bazen de yoldan geçen plaj insanlarını izliyorum. fakat düşünemiyorum. teoman'ın havaalanında kaybolan bavulu gibiyim bugünlerde. ve paramparça! sanki zaman , her şey durmuş da bir ben kalmışım gibi dünyada. ya da tam tersi bilemiyorum. ama işte nasıl anlatsam, tuhaf bir durgunluk hali. bensiz geçip giden hayatımın tek izleyicisiyim. lakin hissetmiyor, duymuyorum. avucumun içinden kayıp giden hayatımı tutamıyorum. tek tutunabildiğim hâlâ ve ısrarla şarkılar. göksel dinlemiyorum artık. model dinliyorum çünkü. en çok da antidepresan gülümsemesini. fakat sevdiğim başka şeyler de var. misal hâlâ kelimesindeki a harflerine şapka giydirmeyi, dahi anlamına gelen de ve da bağlaçlarını ayrı yazmayı. 
ıspanaklı böreği de çok seviyorum ama uyuyabilmek istiyorum yine de gündüzleri. çünkü çok kıskanıyorum gündüz düşleri görebilenleri. 
en son gündüz uyuduğumda liseyi yeni bitirmiştim. temmuzdu ve uyandığımda babam ölmüştü..

gündüz uyuyabilenleri ve her şeye rağmen geniş durabilen insanları diyorum, onca hüznüne rağmen mizah duygusunu hiç kaybetmeyenleri daha çok seviyorum. uzun mektuplar yazmak ve almak istiyorum mesela. ama henüz ne yazacağımı bilemediğim uzak yakınlarım var. bilemediklerim var sonra. mesela bir gün olsun gazetelerin bulmaca eklerindeki fotoğraftaki sanatçıyı bilmek istiyorum. 
ve yine bir gün hiç habersiz , hatta benim bile haberim yokken sevdiğim bir filmin  yahut hüzünlü bir şarkının içinde yitip gitmeyi umuyorum. 
öyle..
.

5 Ağustos 2014 Salı

son havadis

aziz dostum ferdinand;

saros körfezi denen bir kısım kuzey ege sularındayım şimdi. bir müddet daha burada kalacağım. her yer olduğu gibi burası da kalabalık. istanbul' un üçte ikisi burada sanırım. 34 plakadan geçilmiyor ortalık. mecbur kalmadıkça karışmıyorum aralarına. uzaktan izliyorum kendime benzeyen bu orta hal insancıklarını. pavlow'un iti gibi (üçyüz elli gün - pazar tatilleri) çalışıp sonunda lütufmuş gibi suratımıza çarpılan ve adına tatil denilen oyuncakla vaktimizi geçiriyoruz bir aşağı iki yukarı.
plaja inen yol üzerinde bahçeli, küçük ama şirin bir evde konaklıyorum. hariciyeden emekli halis bey amcadan kiraladım. üst katta eşi münevver hanımla birlikte oturuyorlar. bazı akşamlar yediklerinden bana da ikram ediyorlar. ekseriyetle halis amca getiriyor yemekleri. ben de o'na şu hayatta yapabildiğim en iyi şeyi, demli çayı ikram ediyorum. sonra beraber memleketi kurtarıyoruz. futbolla arası pek yok. olsa beşiktaşı da kurtarırdık mutlaka. 
arka bahçesinde armut ve elma ağaçları var. daha ilk gün bahçe senindir evlat diye cevaz verdi. dalından kopardığım meyveleri  ön taraftaki verandada kah kitap kah gazete okuyarak yiyorum. ama en çok plaja inen insanları izlemek hoşuma gidiyor. renk renk,  boy boylar.  kimi alımlı beni al onu alma der gibi yürüyor  kimi de dünyasını kaybetmiş de burada bulacakmış gibi.
 güzel, çirkin, yakışıklı ne ararsan var. sonra babalar, anneler, dedeler, torunlar. bazı anneler ve kızları geçiyor,  bazı babalar ve oğulları. en çok bu çapraz ikililer dikkatimi çekiyor nedense. güzel kadınlar da elbet...

uzmanların dik açıdan gelen güneş ışınları hakkındaki tavsiyelerine  mecburen riayet ediyorum. zira plajın en sakin, en insansız olduğu saatler 08:00 -10:00 ile 18:00-20:00 saatleri arası. yaşamaktan en çok keyif aldığım zaman aralıkları bu saatler desem yanlış olmaz sanırım.

halis amca'nın gelmediği akşam yemeklerinden sonra uzun yürüyüşlere çıkıyorum. kaybolup yeniden bulunmak istercesine, tabanlarım ağrıdan sızlayana kadar yürüyorum. lakin her seferinde kendime çıkıyorum. ve her yürüyüşün sonunda asaf'ın dün sabaha karşı isimli şiiri düşüyor aklıma....

dün sabaha karsı kendimle konuştum 
ben hep kendime çıkan bir yokuştum 
yokusun basında bir düşman vardı 
onu vurmaya gittim kendimle vuruştum

oysa sevgili dostum, bilirsin öteden beri şiirle aram pek iyi olmamıştır.
ama bu dörtlük yok mu?
bu mısralar işte ; okuduğum günden beri bir yemin gibi asılı zihnimde...
elbette fanatik bir asaf hayranı olan edebiyat hocamız şinasi bey'in daha ilk sömestrin ilk sözlüsünde bu şiiri sorması, şiirin dağarcık haznemizde tescillenmesinde büyük pay sahibi olmuştur.

son tahlilde sevgili dostum bu şiir başka ben bir başkayım bu körfez illerinde..
ama iyiyim.
daha iyice.

sevgi 
ve
her daim muhabbetle...

4 Ağustos 2014 Pazartesi

angelique yenilince biz de yenilmiş sayıldık

yalan yok şimdi; evvela sarışın alman fiziğini, sonra beckentlerini ve nihayet dünyanın bir numarası karşısındaki vakarını üstelik 5-1 öndeyken verdiği sete rağmen çirkinleşmemesini, rakibi gibi itici olmamasını sevdik. öyle sevdik çünkü.
moda tramvayındaki güzel kadar masum, kuğu gölündeki balerin gibi narin ve güzeldi.
çok sevdik. 
yenildi. yenildik. 
üzüldü. üzüldük.
maç sonunda üzüntüsünü güzel gülümsemesine katık etti. yine üzüldük.
ama bundan böyle tüm roland garroslarda bilimum wimbledon ve dahi amerika açık'larda takipçisiyiz artık.
di'mi sadık?


yanlış

şimdi beautiful tango çalarken farkettim yanlış kitabı aldığımı.
 okumak için evet ayfer hanım iyi bir tercih lakin hem okumak hem yazmak için pessoa olmalıydı yanımda. 
bu yanlışlık başka yanlışları da görmemi tetikledi. mesela şu an çok yanlış bir yerdeyim dinlenmek için. dahası yanlış kişilerle yanlış insanlar arasındayım. 
ve yanlış açısındayım güneşin. çünkü saatin ters yönünde yanlış zamandayım.

aşk insanı uyutmazki derken istanbul arabex  bu dört yanlışımı unutmayı seçtim. hiç doğrum kalmamıştı zira. hem biraz daha düşünecek olsam bu dünya için yanlış bir insan olduğum kanısına varmak hiçte zor olmayacaktı benim için. ki bunu ben bile kaldıramazdım sevgilim.

3 Ağustos 2014 Pazar

üç ağustos

avucumun içinden kayan kum taneleri gibi geçiyor zaman burada. freni patlamış, yokuş aşağı son sürat inen kamyon gibi ya da. 
durdurmak imkansız. 
bir şeyler yapmalı.
sebastian?



2 Ağustos 2014 Cumartesi

kalimera and salima

nerdeyse yerel radyolar kadar yunan radyoları da çekim alanında burada. haberleri sunduğunu tahmin ettiğim kişilerin birbirlerine kalimera demesinden günaydın dediklerini çıkarıyorum.
 o vakit kalimera dünya. buongiorno insanlık.

tatilde olmanın en güzel yanı; -sonunu düşünmediğinde elbet- günlerden, ayın tarihinden bağımsız olup zaman kavramını yitirmek. en kötü yanı ise günde en az bir defa akla düşen karartıyı yani bu "rüya" nın bitecek olduğunu bilmek.
mümkün olduğunca düşünmemeye çalışıyorum oysa.
hem düşünmem gereken, almam gereken çok önemli kararlarım varken çamura saplanan araç gibi üç gündür burada patinaj yapıyorum. yanıma getirdiğim beşyüzonbeş sayfalık ayfer tunç kitabının kapağını kaldırmadım daha üstelik. ama ve lakin iyi ki şarkılar var diyorum yine, yeniden. üç günlük bilançonun sevindirici tek tarafı şarkılarla yeniden barışık olmam. özelikle jehro- salima. bence harika bir şarkı. bugünlük elbet. yarın için söz veremem bayım.

sonra yaz yağmurları var mesela ; normalde ve rutubet rekortmeni istanbulda hiç bitmesin derim. lakin tatil yerinde onbeş dakikadan fazlası yazıktır, günahtır!
yine de kimse  benim koca yürekli, ekşi suratlı dostumla aramızı bozamaz. onlarca mevsim öncesinde söylediğim gibi ; evimde hissettiğim, aidiyet duyduğum tek yer... bu uçsuz bucaksız mavi sular...

öyle ki; daha ilk günden ohh işte hayat dediğimiz bir şey gerçekten varsa "işte bu" dedim. çünkü karşında ferahlatan, suni değil gerçek tenefüs yaptıran bir deniz, seni istediğin hatta istemediğin ama sevdiğin yerlere savuran bir rüzgâr ve tabi ki müzik.  işte karmaşık günlerde tek istediğim sadece buydu. 
peki itiraf ediyorum! 
biraz da uykuydu..

ama ve şimdi lütfen kimse yine mi kasvet demesin. çok rica ederim! çünkü ve zira şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim artık; insanoğlunun yahut benim en huzurla ölebileceği yer masmavi bir denizin ortası olmalı. keşişlemeden esen rüzgarla sevişen bir vaya con dios şarkısıyla da nirvanamızı yapardık. 
..
yaşamla ölüm o kadar iç içeki bu mavi dünyada. yaşarken ölmek, ölmek üzereyken yaşamak istiyor insan! yalan yok şimdi. 
hani gün batımına yakın rüzgar biraz haşinleşince kıyıda yüzünüze vuran tuzlu su parçacıklarından bahsediyorum bayım.
bi'deneyin. bana hak vereceksiniz!
hani ölseniz de gam yemezsiniz, kalsanız da. 
o derece.