29 Nisan 2021

duvar




yolda gelirken açtığım radyo sayesinde unutmuştum oysa ki. ama ve lakin; ofise girip bilgisayarın açma tuşuna basar basmaz sanki beynimde başka bir düğmeye daha basıldı. ve sabah uyanır uyanmaz beynimde dönmeye başlayan, benimle tuvalete gelen, elimi yüzümü yıkayıp aynaya bakan, yüzünü buruşturan, üzerini değiştiren, asansörün zemin katına basan, çöpleri atan, ahmet beye günaydın diyen, hafif ayazda içi ürperen ve arabaya benden önce kurulan zeynep casalini şarkısı zihnimde yeniden aktive edildi. uyuyan dev yeniden uyandı. bir yandan şarkıyla mücadele ederken öte yandan gördüğüm saçma rüyayı hayra yormaya çalışıyordum. halbuki yapılacak iş basitti. direnmek, kendini kasmak yerine şarkının keyfini çıkarmak gerekirdi. ama işte karıncaya can veren rabbim öyle kodlamamış hücrelerimi. kapsama alanımda sadece varsayılan ayarlarım mevcuttu. ya ölü taklidi yapacaktım. yahut direne direne ölecektim. youtube açıp şarkıyı bıkana kadar dinlemek hayat repertuarımda yoktu. bunu yapmak aklıma geldiğinde ise çok geçti. başka bir evrende, dönüşü olmayan bir yoldaydım. apartman girişine yanaşan çöp kamyonundan koşar adım inen turunculu mavili iki belediye görevlisi ağzıma mikrofon sokarak röportaj yapmak istiyordu ısrarla. ben line of duty’nin 6.sezonunda beynime işleyen tek replikle cevap veriyordum. ‘no koment’. ‘no koment’. apartmana girene kadar peşimden geldiler. ohh kurtuldum derken tam asansörün karşısına kurulmuş koca ayaklı kamerayı görünce “ohaa” dedim. lakin çok üzerinde durmadım girişte bekleyen bir tanıdığımla asansöre binip bizim kata çıktım. iki kişi bindik ama üç kişi indik. aşağıda olmayan yağmur bizim kata çıktığımızda şiddetliydi. on birinci ve son katımız yerebatan sarnıcı gibi şıpır şıpır su damlatıyordu her yere. bir de işte, güvercinler daire kapıları üzerine yuva yapmakla meşgullerdi. elimi çantama attığında anahtarı bulamadım. kayıp mı olmuştu. evde mi kalmıştı? ben bunları düşünürken yanımdaki tanıdığım ve kapı üstlerindeki güvercinler de uçup gitmişti bir anda. zile defalarca basmama rağmen kapı açılmıyordu. üstelik zilin sesi de değişmişti. ben değiştirmemiştim. annem zaten değiştiremez. yanlış daire mi diye kafamı kaldırıp kapı numarasına baktım. 99, benim dairemdi. zile yeniden bastım. hayır, yine aynı müzik ve üstelik son ses zeynep casalini şarkısı geliyordu daireden. aşırı acıklı bir çııkmazdaydım. aşağıda röportaj bekleyen belediye işçileri, yukarıda kapı, duvar. çaresiz kapıya sırtımı dayayıp oturdum paspasın üzerine. zeynep hanım ise hiç durmadan söylüyordu. derin bir nefes alır gibi batıyoruz, yükümüz ağır. yeni bir söz söylemek için ölmek mi gerekir? zile basmadığım halde artık tüm apartmanda bu şarkı çalıyordu. ne ara geldiğini fark etmediğim turunculu belediye işçisi tam mikrofonu ağzıma uzatıp;  “bill gates yan dairenizi satın almış doğru mu?” diye sorduğunda zeynep hanım sustu. güvercinler yeniden kapı pervazına kondu. kulak çınlamalı, bir asır sürmüş gibi gelen uzunca sessizlikten sonra alarm çalmaya başladı. uyandım. baktım, üzerim açık kalmış. kalktım temiz hava için pencereyi açtım. o sırada sokaktan geçen  siyah audiden tanıdık bir melodi yükseldi on birinci kata; seninle bir daha aynı yolda yürümem..
.

27 Nisan 2021

sonsuzluk ve bir gün


ödem oluşmuşmuş. fizik tedaviye gelebilir miyşim? zorlamayıp ağır kaldırmayacakmışım. ödemi azaltmak için bir kez daha ilaç yazmalıymış. şeker hastalığım varsa o da yaparmış. ama bereket versin ki yırtık yokmuş. tendonumda şimdi adını unuttuğum yunan futbolcu ismine benzeyen bi’şey varmış. tendionis mi tendizonis mi ne, öyle bir şey işte. ama nasıl da inatçıymış. geçmesi zaman alırmış. egzersizlere devam etmeliymişim. öyle tane tane, öyle tatlı anlatıyordu ki bitmesin istedim cümleleri. çünkü hissediyordum, benim kelimelerim sona yaklaşıyordu. o hep anlatsın, ben hep dinleyeyim istiyordum. lakin sıradaki hastalara da haksızlık olmamalıydı. ama geçmezse fizik tedavi şartmış. "hayırlısı" dedim. o son cümlesini gülümsemekten yana kullandı. ben teşekkür edip çıktım.
.
yürümek istedim. güneşli bir park görene kadar yürüdüm. park sakindi. sırtını güneşe veren bir teyze. bankta pinekleyen bir kedi ve uyuklayan başka bir adam. üç insan bir kediydi mevcudumuz. köpeğini gezmeye diye tuvalete çıkarıp dışkısını poşetleyenler ise sayım hariciydi. genç adam ve kedi bayağı bir uyudular. teyze sırtını, ben yüzümü ve ellerimi ısıttım bir süre. neden sonra teyze bir hışımla yerinden kalkıp yanından geçen delikanlıdan telefon etmesini istedi. "teyze şifren nedir açılmıyor?" diye sordu genç adam. "1958" deyince teyze, bütün park yaşını öğrendik. delikanlı şaziye hanımı arayıp "çalıyor" dedi teyzeye uzatarak telefonu. teyze konuşarak uzaklaştı bizden. delikanlı ve ben arkasından baktık. genç adam uyandı. ben ayaklandım.
ben mi bir şeyleri kaçırıyordum ya da hafife alıyordum yoksa yurdum insanı mı abartıyordu?
önünden geçtiğim üç banka, beş markette aşırı yoğunluk vardı. yok canım, dedim. tesadüftür. kapanma paniği değildir herhalde dedim. ama dediğime kendim de inanmadım. eczaneden ilaçlarımı alıp çıktığımda emekliliğim böyle mi geçecek diye sordum sonra. elde bir torba ilaç, haftada bir hastane köşelerinde sıra beklemece? istemediğim hiç bir şeyi kimse zorla yaptıramazdı. o halde ben niye zorluyordum bu şehri ve gitmek için neyi bekliyordum hala? 
.
az daha unutuyordum eczanede eski bir türk filmi oynuyordu. bir replikasına gülümsedim eczacı hanıma fark ettirmeden. bakmamak için televizyona kendimi zor tuttum. eski türk filmlerini sevmiyorum artık. yenilerini de. neyi sevdiğimi bilmiyorum. sıkıcıydı her şey. haliyle aylak dolaşmaktan da sıkıldım. eve döndüm. youtube'da norah jones açıp,  zarifoğlu'nu elime aldım. lakin okumak da kâr etmiyor artık. okuyamıyorum ne vakittir. dizilerle beynimi uyuşturuyorum. canım çok sıkılırsa da böyle yazıyorum işte. affedin!
.



25 Nisan 2021

yolculuk




sahur vakti. ağızlar bağlanmış, mahalle imamı, ezanı henüz okumuşken, her sabah ve neredeyse aynı zamanlarda büyük bir homurtuyla geçen uçağın içindekileri düşünüyorum. saçma bir duyguyla, nereden gelip nereye gittiklerini merak ediyorum. sesin şiddeti ve yönüne göre tahminlerde bulunuyorum. bir sabah moskova'ya uçarlarken, diğerinde zagrep'e bir sonrakinde ise şanlıurfa'ya yahut başşehir ankara'ya uçuruyorum uçağın içindekileri. kimi iş insanı, kimi mühendis, bazıları üst düzey devlet memuru, bazısı öğrenci, ev hanımı, yurtdışı projelerinde çalışan inşaat işçisi. her kesimden, her şehirden bir uçak dolusu insan. büyük bir gürültüyle geçiyorlar üzerimden. ben olduğum yerde kalıyorum. onlar, merakımla birlikte uçup gidiyorlar. belki diyorum ben de bir gün onlar gibi.. ama ve lakin uçaktan korkuyorum. karayolunu daha çok seviyorum hem. nerede uzun bir yol görsem. yolculuk yani.. içim çekilir. içimde bir yerlerde küçük bir umut yeşerir. bu sabah misal; sıkıntıdan karıştırdığım televizyon kanallarında birinde denk geldiğim otobüs yolculuğunu oturup büyük bir dikkatle izledim. muhabir soruyor şoför anlatıyor ama ben pür dikkat yola bakıp fondaki türküye odaklanıyorum. ne konuştuklarını anlamıyorum. bazı yağmurlu, bazı karlı yollardan geçiyorlar. hiç durmuyorlar. müzik de öyle. sonra otogara varıp muhabirle şoför vedalaşınca içeriye gidiyorum. odada amaçsızca dolanıyorum. pencere kenarında, tülü kenara çekmek yerine ortasındaki deliğe gözümü dayayıp soğuk ve ıslak şehre bakıyorum çocukça bir oyunla. sessiz ve kimsesiz sokaklardan, doğrusu hafif sol çaprazımda yükselen inşaattan çabuk sıkılıyorum. boyum kadar kitaplığın en üst rafına kollarımı dayayıp kendi fotoğrafıma bakıyorum bir süre. sonra okumadığım kitaplardan utanarak bir tezer özlü kitabını çekiyorum aralarından. ilk açtığım sayfada altı çizili olanlardan okuduğum cümle karşısında donup kalıyorum; "uzun bir yolculuğa ihtiyacım var."

.

aylin aslım * cem adrian - herkes gider mi?

21 Nisan 2021

eMaR



tedbir amaçlı dışarıda bekletiyorlar. sırası geleni, bahçeye açılan gri duvarlı, beyaz panjurlu bir pencereden ismini okuyarak içeri çağırıyorlar. ama çağırmadan, dışarıya göndermeden önce form doldurtuyorlar. üzerimde platin, kalp pili namına metal aksam var mı soruyorlar. yok diyorum. formdaki bir kaç soruya daha hayır diyerek imzamı atıp bekle dedikleri bahçeye çıkıyorum. dışarıda iki bank, beş insan var. ben hariç. dördü oturuyor, biri ayakta. ben kararsızım. bir müddet volta atıyorum geniş bahçede. sonra beton kaldırıma çöküyorum. çocukluk kodlarıma isyan edip karnımın ağrıyabileceğine aldırmadan. öte yandan, devlet hastanesi de olsa 21.yüzyıldaki bu garabeti çok fazla sorgulamak gelmiyor aklıma. bizim sağlığımız için deyip geçiştiriyorum. biraz sonra pencere açılıyor. bekleyenler arasında birinci sıradaki şanslı isim söyleniyor. cevap bekleniyor olacak ki bir kez daha, yüksek ve bezmiş bir tonda okunuyor aynı isim. geliyorum diyor refakatçisinin kolunda ağır aksak adımlarla yürüyen o kişi. geliyorum. biz kalan üç dört kişi razıyız kederimize, bekliyoruz. alışkınız. gidenin ardından gayrı ihtiyari bakmayı da ihmal etmiyoruz. sonra kaldırımdan banka terfi ediyorum. adımın okunmasını bekliyorum. neden sonra söyleniyor ismim. bu soğuk ve mesafeli devlet sesinin ikinci kez adımı telaffuz etmesine izin vermiyorum. geldim diye bağırırken koşar adım içeri giriyorum. filmimi çekecek görevli önce adımı teyit ediyor. sonra şu dinlenme tesislerindeki masaj koltuklarına benzer bir nesnede oturup beklememi söylüyor. içerideki hasta son mr resitallerini dinlemekte çünkü. ses yani gürültü dışarıya kadar geliyor. bir an yaşayacaklarım aklıma geliyor, midem bulanıyor, içim ürperiyor. anılarım depreşiyor. babamı özlüyorum. içerideki hasta çıkıyor. görevli kemer dahil metal aksam ne varsa soyun diyor, kabini işaret ederek. soyunup içeri giriyorum. daha önce bir kaç kez girmeme rağmen mr makinesini garipsiyorum bu kez. uzaya gitmeye hazırlanan astronot gibiyim. omzundan içeri devasa bir motosiklet kaskı geçirip kafamın altına yastık koyup fırına pide sürer gibi mr boşluğuna yolluyor beni teknisyen. göndermeden evvel; “sesli çekim olacak, bilginiz olsun.” deyince bir an için boş bulundum. karşılıklı konuşacağız sandım şimdi yalan yok. lakin darbeli matkap sesleri beynimi skmeye başlayınca kendime kızdım. hay ben senin algını seveyim dedim. kendimle kavgamı, sabah sisinde uyarı sireni çalan boğaz vapurlarının düdüğünden daha iğrenç ve yüksek bir ses ayırdı. sonra en sert rock’n rollculardan daha sert ve anlamsız davul ve bateri sesleri, sonra yine matkap bazen dişçinin bütün sinirlerimi koparan o gıy gıy sesi. dünyada duymak istemediğim ne kadar ses varsa hepsi kafamın içine hatta tüm kılcal damarlarına zerk olmuştu. ağzımı ve burnumu kapatan maskeleri saymıyorum bile. evet tedbirin ve eşeğin bi’tarafına su kaçırıp içeri çift maskeyle girme gafletinde bulundum. sonra da ağzımı burnumu tuhaf şekillere sokup maskeden kurtulmaya çalıştım. çekimden önce sakın kımıldama diyen teknisyene de pavlov’un iti gibi şartlandığımdan kolumu kullanamadım. haliyle maskeyi çıkaramadım. yorulmuştum. sonunda pes edip kendimi bıraktım. gözlerimi kapattıktan bir süre sonra elimde bir sıcaklık, odada güçlü bir aydınlık oluştu. biri elimi sıkıyordu. kuvvetliydi. sıcak ve samimiydi. göz kapaklarım sanki bantla yapıştırılmış gibi ağırdı, güçlükle baktım aradan. ama nasıl olurdu? babam parlament mavisi montu ve kendi has gülümsemesiyle başımda dikilmiş bana bakıyordu. tıpkı yıllar yıllar önce ilk mr çekimime girerken olduğu gibi. ve hiç değişmemişti. hatta saçları benimkinden çoktu ve daha siyahtı. ama biraz üzgün gibiydi. lakin şefkati ve sevgisi aynıydı. sağ eliyle sağ elimi tutarken sol eliyle başımı sıvazlayıp şimdi gitmem lazım diyerek ve geldiği ışığın içine girerek yavaş yavaş gözden kaybolurken başlarım tembihine de, kurallarını da diyerek kollarımı açıp gitme demek istedim. diyemedim. omuzlarımdan, yattığım yere çivilenmiş gibiydim. değil kollarımı hiç bir yerimi oynatamıyordum. bu sefer avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. doğrusu denedim. ama sesim de çıkmıyordu. tam bir çıkmazdaydım. oysa babam saniyeler önce çıkıp gitmişti bir kez daha. yine, yeniden. yalnız ve üzgündüm. yanaklarımdan süzülen ıslaklığını hissettiğimde ise büyük bir gürültü tekrar başladı. kafamın içinde asfalt kazıyorlardı sanki. gürültü bir süre daha devam ettikten sonra teknisyen beni tünelden çıkardı. “sonuçlar ne zaman çıkar?” dedim. “haftaya salı doktorunuza düşer.” dedi. teşekkür edip giderken gri ve hastalık kokan koridorlarda yeni bir hastanın ismi yankılanıyordu; mücver saadet, mücver saadet.. 
.

11 Nisan 2021

parfümün dansı



pazar öğleden sonrası. saat dört gibi. ama biraz beşe de göz kırpar gibi. güneş gelmiş. balkona çıkmışım. kollarım dirseklerime kadar sıyrılmış. çoraplar yerlere atılmış. gözlerim kapalı. yüzüm güneşin insafında. salt istanbul’u değil dünyayı dinliyorum. ve o dünyayı saran enfes bir koku dolaşıyor ortalıkta. bir yerden hatırlayacak gibi oluyorum bu güzel rayihayı. ama ve sanki bir yandan da ilk kez duyumsuyorum. bir an, elimi uzatsam tutabileceğim bir mutluluk gibi yakın bu koku. fakat başka bir an, hayal bile edemeyeceğim bir uzaklıkta. zihnimde sanki bir iç savaş var. öyle bir karmaşa. bizi biz yapan bu zıtlıklar mı gerçekten? karanlık-aydınlık, uzak-yakın, soğuk-sıcak. nihayet yaşam ve ölüm?
biz türkler nasıl deriz?
evet, çıldırmak işten değil. böyle deriz.
başka ne deriz? sağlık olsun, cana geleceğine mala gelsin deriz kanuni’den beri. çünkü yoktur bir nefes sıhhat gibisi cihanda. ama işte bu koku. gitmiyor. lakin benim de olmuyor. çıldırmamak diyorum işten bile değil. pazar öğleden sonrası. beş gibi. yasak insanlara mı gelmiş yoksa kuşlara mı belli değil. sokaklar, kafileler halinde dolaşan insanlarla dolu. gökyüzü ıssız. gökyüzü bulutsuz. daha da mühimi kuşsuz. ötede burgaz yalnız. yalova-çınarcık yitik, puslar ardında. ve şimdi yaşam sevincimiz güneş de çekilmek üzere sahneden. pazar akşamüstü. altıya yirmi beş var gibi. lakin bu koku diyorum, ibrahim. bu koku.. beni mahvediyor..
.

5 Nisan 2021

rehabilitasyon



olan biteni anlamaya çalışmayı bırakalı çok oldu. lakin işte yine de tüm bu olan biten. yaptıklarımız. yapamadıklarımız. düşüncelerimiz. düşüncesizliklerimiz. dinlediklerimiz. dinlemediklerimiz. orta yolu bulma çabalarımız. yorucu. çok yorucu. belki bu yüzden işyerinde sabahtan akşama kadar radyo voyage açık. dinlemek değil de dinlenmek için. az önce -ayıptır söylemesi- tuvalette tünemişken odamdaki müziğin tüm kata yayıldığını fark ettim. hatta belki alt kata da. bu açıdan hiç dinlememiş ve bakmamıştım. tamam, bir takım lüks otellerin yahut avmlerin helalarında dinlemişliğim var elbet. ama bu farklıydı. hissettirdikleri. gösterdikleri bakımından. sanki topluca çıldırmıştık. çapı, iş ve evlerimizi de içeren daire şeklindeki geniş bir senatoryumdaydık. sakinleşmemiz için dahili ve harici klasik müzik yayını yapılıyordu. etrafta müzikten başka ses yoktu. dışarıda yağmur bile sessiz yağıyordu. içli içli ağlayan çocuk gibi. kuşlar uçmuyor, büyük bir sessizlik yemini edilmişçesine kimse konuşmuyordu. düşünmüyorduk hiç birimiz. yiyip içip işe gidip eve dönüyorduk. çoğunluğumuz söylenenleri,
 -söyleyenler yapmasa bile- harfiyen yapıyorduk. bir kısıtlanıp bir açılıyorduk. uzunca bir süredir yüzümüze sahte maskeler yerine gerçeklerini takıyorduk. lakin hayatın tadına varamıyorduk. işte tam bu noktada; “yaptıklarımdan, izlediklerimden ve dinlediklerimden tat alamıyorum acaba corona olmuşmuyumdur doktor?” diye zevzeklik edesim var. ama gerçekten öyle. misal geçen akşam, festival filmleri tadında sinema gösterileri sunan tvde, sırf trt2 yayınladığı için bir film izledim. film kötü değildi lakin çok tat alamadım. ama sonuna kadar da izledim. keçiboynuzu kemirir gibi usul usul seyrettim. alacağım mesajı aldım. önce televizyonu, sonra ışığı kapadım. düşünmek, yazmak istemedim üzerine. ama madem rehabilitasyondayız...
başrolde, ‘coni dep’ vardı. ismi, barbarları beklerken’di. niyeyse filmin hemen başındaki çöl ve kale sahneleri otomatikman tatar çölü’nü çağrıştırdı. tek benzerliği bu iki özellik derken. diğer başrolümüz hakim beyin ‘yalnızlığıyla’ teğmen drogo’nun bahtsızlığı arasında garip bir bağ kurdum. olaylar gelişirken insan denen varlığın asırlar boyu hiç değişmediği ve değişmeyeceği kanısına vardım. namuslu, dürüst ve adil bir azınlık. buna karşılık; kaypak, güce tapan kısa vadede kazandım sanıp uzun vadede kaybeden çoğunluk. 
açıkçası bu yazı nereye gidecek ve bağlanacak ben de merak ediyorum. yazının iyileştirici gücü var mı, bir teknik direktörün sonuca etkisi yüzde kaç gibi pragmatik olmayan soruları cevapsız bırakıp rehabilitasyona devam etmek istiyorum izninizle. hoş izin vermeseniz de devam edeceğim. çünkü ve zira; günlerimiz balonlu ambalaj naylonunu pıt pıt patlatır gibi çabucak geçiyor. benim gibi belli bir yaşını ve başını almış kimseler nereye ve kime saracağını bilemiyorlar. bunlardan biri de kadim dostum hafız. dün, tam pazar sendromumun ortasında, omzumda buz torbası otururken aradı. hoş beş, çoluk çocuk, eş dost nasıl derken birden kaportacı sobasına dökülmüş tiner gibi parladı. “yaşlanıyorum galiba moruk, artık her şey, herkes batıyor mina koyuyum. bıktım artık. patron bir yandan, pandemi, ekonomi, ahali bir yandan. ölüp gideceğiz olm buralarda" dedi. hiç bir şey demeden dinledim. parlayan sobaya daha fazla yanıcı madde atmak olayı büyütmekten başka bir işe yaramazdı çünkü. böyle olunca, geçenlerde bir yerde okuduğum mahir ünsal eriş deyişini de söylemedim tabi ona. ama buraya yazabilirim.
insan ömrü; hayal ettiklerinin gerçekleşmesini beklerken geçen sürelerin toplamıdır.” gibi bir şeydi. haklı mıydı? haklıydı. ama bunu bilmek bizi mutlu etmiyordu. etmeyecekti. bilakis sakinleşmek için klasik müziğe ihtiyacımız vardı.
.

3 Nisan 2021

akışta yürümek


bu cumartesi havası, adana altılısı gibi şaşırttı. oysa ki allah şahidim ben at yarışı oynamam. aslında ters köşe yapan en güvenilir makam olması gereken devletin meteoroloji genel müdürlüğüydü. çünkü ve zira; bugün istanbul için sağanak yazıyorlardı. geceki tahmini de tutmuştu üstelik. iki saatte bir uyandığım için gözlerimle görmüş takdir etmiştim bu kamu kurumunu. halbuki son bir kaç aydır böyle uyanıyorum. bunun için doktora gitmiyorum. omzum için gidiyorum. onlar program değiştirse de ben inatla başka hekimden randevu alıyorum. çift maskemi ve tüm hastalığımı takınıp kapıyı çift tıklatıyorum. yeni hekimim, “gülümseyerek, ama ben sizi çağırmamıştım, saatinize daha var “ dese de ısrarcı oluyorum. hocam diyorum bekleyen kimse yoktu. ben de beklemeyi sevmem. peki deyip kafasını önündeki bilgisayardan kaldırmadan devam ediyor. şükufe hanıma muayene olmuşsunuz?
evet hocam diyorum. üç hafta önce şükufe hanımla aramızda geçenleri en ince ayrıntısına kadar anlatıyorum. çünkü ben kendim akrebim. sağ olsun yeni hocam da sabırlı ve güleryüzlü. ve ilgili tıpkı şükufe hanım gibi. beni muayene ederken, şükufe hanıma verdiğim gibi ona da e-nabızdan beş yıldız vermeyi aklımdan geçiriyorum. o tabi bunu bilmiyor. oysa, bir tatlı dil, yarım güleryüz bütün yelkenlerimi indirip karaya ayak bastırır bana. hekimim işin ciddiyetinde, gençliğimdeki gençlik bayramı hareketlerini yaptırır gibi böyle acıyor mu, şöyle ağrı var mı diyerek kolumu şekilden şekile sokuyor. kalbimin ağrıdığını söyleyemiyorum. yok diyorum. ağrıyan başka yerimi tarif ediyorum. emar diyor kati bir sesle. başhekim sekreterinden onay diyor. emardan sonra yine şükufe hanıma git diyor. olur diyorum. ama bozuluyorum. seçme hakkını bana bırakmalıydı diyorum. hoş ben zaten yine şukufe hanımı seçerdim. çağırmadan girdiğim için böyle yaptı kesin diyorum. e-nabız puanını dört yıldıza indiriyorum yine içimden. ve güneş tüm hücrelerime işlerken omzumun ağrısını unutuyorum. dünü dün de bırakıyorum. akışta kalacaksak illaki böyle sürpriz bir nisan güneşinde kalmalıyız çünkü. hatta bu güneş eşliğinde terki diyar etmeliyiz. yıllar önceki dileğim, kuzey egenin sakin ve mavi sularında olmayacaksa şayet. bu güneş diyorum bayım iyi. çok iyi. hem kuzey ege demişken, yine dün kurtuluş’tan beşiktaş iskeleye indiğim ve yarenlik ettiğim taksici abinin sözünü mü dinlesem? yurdun kuzeyine değil de egenin kuzeyine mi yerleşsem. gönenli abi bizim memleket de güzel abi deyince. insanı da güzeldir dedim. şey olmasın diye ben söylemedim abi, sen deyince şimdi, bizim yörenin insanı çok iyidir evet.  ben 55 senedir istanbul’dayım. mecburum. imkanım, yerim yok gidemiyorum. inşallah sen gidersin abi dedi yine benden yaşça büyük olmasına rağmen. deneyeceğim dedim beşiktaş meydanda inerken. deneyeceğim. abiye on yıldız verip güneşin tadını çıkara çıkara kadıköy iskelesine yürüdüm.
.