20 Şubat 2021

dört nikah bir cenaze! **



ben öldüğümde biliyorum, arkamdan en çok onlar ağlayacaklar. dövünüp yırtınacaklar, kendilerini paralayacaklar. ama bunu benim için mi yoksa kendileri için mi yaptıklarını yaşarken anlayamadığım gibi öldükten sonra da anlamayacağım. kimden mi bahsediyorum? hepsinden en az beş km uzakta otursam da hayatımın baş köşesinde oturan dört kadından söz ediyorum. ne vakit dara düşseler yahut incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri olsa -ki bu onlara göre ikinci dünya savaşından beri dünyanın ve onların başına gelmiş en büyük felakettir-  yer var mı yok mu diye bakmadan, sormadan ilişirler omzuma. lakin şimdi haksızlık etmek istemem. onların sormama, bakmama nedenleri bizatihi benimdir. zira bana doğru geldiklerinde sırtımı çevirip ters yönde koşmak yerine dizlerimin üzerine çömelip omzumda ve sırtımda onlara yer açmamdır buna sebep. bunu mecburiyetten yapmıyorum. hayır, düşündüğünüz gibi iyi biri olduğum için de yapmıyorum. galiba genetik bir şey. oğuz atay’ın günlüğünde ölmüş babasına yazdığı bir mektubu vardı hani. aklımı ve duygularımın bir kısmını senden aldığım dediği. galiba benim de bu özelliğim rahmetliden kalma. ama onlar bunu bilmiyorlar. benim çok iyi ve çok güçlü biri olduğumu sanıyorlar. adım gibi demirden bir yapım, çelikten duygularım olduğunu sanıyorlar. sahi adım demişken size kendimi tanıtmadım değil mi? ne büyük hadsizlik. efendim ben demir doğramacı. hayır mesleğim değil. adım demir, soyadım doğramacı. kırk beş yaşındayım. mesleğime gelince; finansçıyım ben kendim. bir faktoring firmasında orta düzey yönetici sayılırım. askerden geldiğim o talihsiz yazdan yani ağustos 1999’dan beri aynı şirkette çalışıyorum. o günden bugüne gele gele orta düzey yöneticiliğe gelebildim. benden sonra başlayanlar grup müdürü, genel müdür falan oldular şimdi. rahmetli dayım; “oğlum sen askerde çok dayak yersin, evde de işte de ağzından lokmayı çok alırlar. etraf çakallarla dolu, biraz uyanık ol, hırslı ol ağzını değil gözünü aç, bu gidişle bir baltaya sap olamazsın, eleman gelir eleman gidersin" demişti. keşke yaşasaydı da görseydi şirketteki yirminci yılımda departman şefi yaptıklarını. lakin dediği gibi askerde çok dayak yedim. bu arada departman şefi demişken yanlış anlaşılmasın, hepi topu iki kişiyiz. bir ben, bir de yardımcım gülfem hanım. iktisadi ve ticari bilimler akademisinden geçen sene iftiharla mezun olmuş. müdürümüz dursun bey ve direktör hilmi bey çok şitayişle bahsediyorlar gülfem hanımdan. sözlerini dinlerse önü çok açıkmış. benim için bir şey dediklerini duymadım. ama birbirlerinin arkasından çok hoş konuşmadıklarını biliyorum. çünkü her seferinde tasdiklememi istiyorlar. ben her seferinde olaya başka açılardan bakmak gerektiğini söylesem de gülfem hanım onların duymak istediklerini söyler, beni bu azaptan kurtarırdı. azap demişken nerden geldik şimdi gülfem hanım’a canım. hay allah! bu hayattaki sahici azaplarımı anlatıyordum ben değil mi? mahşerimin dört kadınını.
peki kim bu kadınlar? 
ve ne isterler? 
mel gibson’ın böyle bir de filmi vardı hani. kadınlar ne ister diye.
inanmayacaksınız ama belki bir çıkış yolu bulurum diye en az 4 kez izledim bu filmi. etrafımdaki kadın başına bir kez izledim. hatta kaçırdığım bir şey olmasın diye ikisini altyazılı, ikisini dublajlı izledim ki, hayatta en sevmediğim üç şeyden biri dublajlı film izlemektir oysa. ama hayat işte...
aileni seçme şansını vermiyor sana. o safiye sultan ki; sözünün üstüne söz istemeyen, disiplini ve sertliğiyle nam salmış kayınbabası hacı abdullah'ın ve üç farklı kaynananın tedrisatından damıttıklarıyla biz iki kardeşi büyüten ve üç çeyrek asır aşmış yaşına rağmen hala peşimizden kendince sevgi ve terbiyesini eksik etmeyen kadın. hiddetini sözlerinden çok gözlerinden okuduğum kadın. orta bir kışında yitirdiğimiz babamızın ardından bize hem annelik hem babalık yapan kadın. huysuz ve tatlı kadın. bir insan annesine ne kadar kızabilir ki hem? ama onun gibi olmaktan korkabilir. benim gibi. ben korkup kaçtıkça fark ettim ki onun gibi oldum yıllar geçtikçe. huysuzluklarım, titizlenmelerim, pireyi deve yapmalarım, planlı ve kontrollü hayatım, ağrıyan yerlerim bile bire bir aynı. dolayısı ile iki benzeyenin birbirini itmesinden doğal ne vardı ki? sevdiğimiz kadar ittik de hep birbirimizi. ama ve lakin bir safiye sultan olsa iyi. onun hık demiş burnundan düşmüş hacı abdullah'ın torunu, safiye sultan'ın tek kızı benden beş yıl önce dünyayı tanımış hülya ablam var bir de. dayımla birlikte mürekkep yalamamı sağlayan, babam öldükten sonra benim kafam almıyor deyip lise ikiden terk eyleyip çocuk işçi olan kadın. kendi alamadığı eğitimin eksikliğini benim üniversiteyi bitirmemle gidermeye çalışan, veli toplantılarına annemin yerine katılan, çelimsiz beni hayta arkadaşlarıma karşı kollayan kadın. hal böyle olunca hayatımın  üçüncü kadınını seçmeme bu iki dominant kadından başkası karar veremezdi. bense saf saf, türk filmlerindeki gibi bir çarpışma sahnesiyle tanışıp hayatımın aşkını bulduğumu sandığım ipek'le tamamen bir truman show kurgusuyla evlendiğimi yıllar sonra öğrenecektim. hoş ben orta yaş bunalımına girip her şeyi ve herkesi kırıp dökene ve ipek'ten ayrılana kadar mutlu bir evliliğim olduğu da söylenebilir. ki en büyük mutluluğum da hayatımın dördüncü mütemmim cüz kadını olacak ceylan bebek doğduğu zamandı. milenyum kışıydı. hayatımdaki sevdiğim tek yılbaşıydı. sonuç itibariyle birbiriyle neredeyse taban tabana zıt bu dört benzemez kadınla hayatımı idame ettiriyorum. ama ve sakın ha, dört benzemezler dediğime bakıp aldanmayın. bana karşı itilaf devletleri gibi anında birleşirler. hiç vakit kaybetmeden de sevr'i önüme sürerler. ben çaresiz, dört cephede savaşmaktan bitap osmanlı gibi içimde kurtuluş savaşı çıkartacak güç ararım beyhude. ve her seferinde tamam bu kez son, gidiyorum bu.. derim. gidemem. kalırım. ah muhsin ünlü'ye bağlarım. "bazen olmuyor, hatta o kadar güzel olmuyor ki, ancak bu kadar güzel olmayabilirdi diyorsun." rahmetli de çünkü nasıl gen varsa. nasıl işlenmişse damarlarıma vicdan ve sorumluluk ağları mı desem ya da açıklayamadığım bir kısım içsel güçler mi? onlara ne kadar kızsam, öfkelensem de kopartıp atamam bizi bağlayan halatları. yakamam iyi-kötü tüm geçmişimizi taşıyan gemileri. o vakit işte dünyada tek gerçek dostum, beni karşılıksız seven tek sırdaşım kara kaleme sarılırım. ben söylerim, o yazar. ben susarım -içimden söylenirim- o yine yazar. böyle böyle hayat kısalmaya devam eder. kuşlar da uçmaya...
.

.

16 Şubat 2021

kar yangını




böyle karlı günlerde diyorum; işten erken çıkmalı insan. hatta mümkünse işe hiç gitmemeli. çocukluğuna gitmeli. doyasıya eğlenen şu beyaz kuşlar gibi özgür olmalı mesela. oradan oraya savurmalı kendini. soğuğu, ayazı iliklerine kadar hissetmeli. karda yürürken çıkan o kart kurt seslerle ritm tutmalı. serçelere, kumrulara ekmek falan vermeli. kimse görür mü, elalem ne der demeden ilk bulduğu yokuştan aşağıya kaymalı, yuvarlanmalı. sonra biraz portofino dinlemeli. biraz ellerini iki yana açıp gökyüzüne bakmalı. gölgesizler’in o bilindik repliğini tekrar etmeli. “kar, neden yağar?” sonra o kar tanelerinin yüzünü okşamasına izin vermeli. bir iki tanesinin tadına bile bakmalı. eldivenleri atıp çıplak elle kar sıkma isteğini anımsamalı. ve belki sonra, cansever’den kar yangını şiirini mırıldanmalı. “bu kadar uzaklardan gelen nedir, bu kadar gelen? bir uzun çan kulesi bembeyaz samatya’da*.” 
nihayetinde, uzun bir yol tutturup yürümeli yorulana kadar. böyle karlı havalarda diyorum sevgilim daha çok özlüyorum..
.
* edip cansever - kar yangını
.

11 Şubat 2021

ver o zaman gömleklerimi*


allah’ın bildiğini kuldan saklamak niye? hem hangimiz hayatın bir dönemecinde yahut çıkmazında bu noktaya gelmedik ki? hangimiz sevmedik? hangimiz üzmedik? hangimiz tehlike anında kırılacak camı aramadık? 
sabahın karanlığında ve tam şoförün ardında, yüzümde çift maskem, kucağımda siyah evrak çantam ama sırtımda yılların yüküyle yoldaki sarı ışıkları bir bir yutarken ne zaman bitecek bu bıkkınlık, yorgunluk ve yaşıyormuş gibi yapmak dedim otobüsün camındaki aksime. şoför üzerine alındı. "inecek mi var?" diye sorarken dikiz aynasından da arkaya baktı. kimse ses etmedi. ben de etmedim. ama içimden konuşmaya devam ettim. mutsuzluğu ve yılgınlığı artırmaktan başka neye yarıyor kendinden önce başkalarının üzülmemesini düşünerek ayakların geri geri basarak işe gidip eve dönmek? istemediğin bir zorunluluğu, sorumluluk bilinciyle aşmaya çalışmak. iki yakası bir araya gelmeyecek hayallerle avunmak? araflarda dolanmaktan yorulmadın mı artık dedim. aynadaki ben dile geldi. o meşum şarkıyı replika etti: bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin. söyle canım ne dersin? anlık bir şeydi. lakin hak verdim herzeye! hani böyle bıçakla kesilir gibi, bilmem ne kombicisinden yahut bankasından değil de başka bir cenahtan bu kez ilahi bir mesaj gelse akıllı telefonumuza. bu dünyadaki yorgunluklarınızın sonuna geldiniz gibi mesela. sonra işte fişi çekilen elektrik süpürgesi gibi aniden diyorum. küt! o vakit belki huzura erilir? belki de erilmez. bilemiyorum. ama düşünmedim değil bu ihtimali doktor. eskiden ruh taşıyamıyordu ama bedenle idare ediyordum. tıpkı tek motorla giden uçak gibi. ama şimdi, iki motor da tekliyor. senin anlayacağın; durum leyla doktor. durum fena leyla!
misal bugün, müfettiş bey soruları ardı ardına sıralarken ben yine mecburiyetten, iş icabı cevaplar verirken aradaki boşluklarda marmara’nın en küçük adasına bakıp gündüz yakamozlarının parıltısında sonu gelmez hayaller kuruyordum. benden en az on yaş genç olmasına rağmen ve yine en az benim bıkkınlık seviyemde zorunlu sorularını sorarken müfettiş bey, arkadaki işsiz diğer müfettişler de geyik sardırırken hepimizin manasızlığını düşündüm. hepimiz oyalanıyorduk işte. istemediğimiz işleri yapıp istemediğimiz hayatları yaşarken. o an, in the name of the father filmindeki irlanda’lı gerry geldi aklıma. ingiliz mahkemesinde sonucu nerdeyse belli mahkemede idamla yargılanırken adam asmaca oynuyordu vakit doldurmak için. gerry’den ne farkımız vardı? galiba, onun cesareti vardı. bizim yoktu. hepsi bu.
hepsi bu doktor..
.

7 Şubat 2021

sometimes


hayat diyorum bazen de; vapurun yanaşmasını beklemeden iskeleye atlamaktır. çünkü hayatın tekrarı yoktur. (en azından bu dünya için) dolayısıyla acele etmemiz. her yere yetişme çabamız, her şeyi tüketme ihtirasımız belki de bu yüzdendir. belki de değildir. bilemiyorum altan! bildiğim ve beni ara ara ziyaret eden yabancılık duygusu. iki gündür bitirmeyi başaramadığım bir ispanyol filminin düğün sahnesinde az önce yine vurdu bu duygu.
size de oluyor mu bilmem?
bana çok oluyor. bilakis balkan ezgilerini yahut onu çağrıştıran melodileri duyunca bu toprakların yabancısı hissederim kendimi. sktir git diyeniniz olabilir şimdi. ama demeyin. sonra da demeyin. hem çok ayıp. hem büyük günah çünkü. insanın ruhuna yakışanı hayal etmesiyle dalga geçmek. 
evet. ne diyorduk? 
ezgi diyordum. balkan coğrafyası diyordum. ispanyol düğünün ortasında işte yine oldu. kapıkule’nin dışında misal adı sanı duyulmamış bir makedon köyünde yaşadığımı hayal ettim bir an. nedenini bilmiyorum ama beni o topraklara bağlayan kuvvetli bir his doluyor içime her defasında. şarkı bitene kadar orada, o köyde kalıyorum. doğal güzelliklerini geziyorum. bazen yaya, bazen bisikletimle. köylülerle sohbet ediyorum falan. sonra şarkı bitiyor. ama hemen çıkmıyorum. biraz daha bekliyorum. gözlerimi açtığımda beni bekleyenin ne olduğunu merak edip kendimi buna hazırlıyorum. gerçi bugüne kadar hep kafa üstü düştüm gerçek dünyaya. ama biliyorum; bir gün gözlerimi açtığımda o balkan köyünde olacağım. ama makedonya’da ama saraybosna’da. o zamana kadar da vapur yanaşmadan iskeleye atlamaya devam edeceğim!
.

6 Şubat 2021

diyalogla çözülür



geçmiş gün. tivıtırda gördüm. küçükkaya ismail tag açmış, diyalogla çözülür diye. oradan hareketle ben de; tepemde muhteşem ısı ve ışığı ile çağlayan ama arada karabatak gibi gri bulutların arasına dalan güneş efendiye ne rica, ne de arz ediyorum. adeta yalvarıyorum. allah’ını seversen girme şu bulutlara, açığa çık. ısından, ışığından ve elbet d vitamininden faydalanalım. etin de sütün de senin olsun. lakin arnavut inadı var bay güneş’in. ben yalvardıkça o boğazdaki yunuslar gibi bir dalıp bir çıktı bulutların arasına. diyalog girişimim çözümsüz kaldı. zor kullanacak ne halim ne gücüm vardı. ben afganistan'sam, o birleşik devletler’di. istediğini yapabilirdi. bahane bulmasına da gerek yoktu. yine de diyalogtan vazgeçmedim. gökyüzünde yalnız gezen kuşlardan rica ettim. güneş, kendini ormanlar kralı aslan, dünyanın amerikası, galactica’nın kurucusu imparator palpatine sanıyor. söz dinlemiyor. bulutlara rica etseniz, az sağa çekilseler, gölge etmeseler başka ihsan istemem dedim. kuşlar, narin varlıklar. halden anlıyorlar. hay hay deyip yukarıya doğru ivmelendiler. beş dakika ya geçti, ya geçmedi. gri bulutlar adalar’dan tarafa çekildiler. kuşlar güneye uçtular. insanlar markete gidiyoruz diye gezmeye çıktılar. 'zalım' güneş ise sabahtan beri esirgediği tüm sıcaklığını, en ateşli askerleriyle yüzüme yüzüme vurdu. pişman mıydım? bilakis, mutluydum.
.