8 Ocak 2020

karlakarışık



hiç gitmediğim yollardan gidiyorum. bilmediğim rüyalardan geçiyorum. tanıdığımı sandığım ama daha evvel hiç konuşmadığım insanlarla dertleşiyorum. üstelik fransızca. ama hayvanlarla geçinemiyorum. annemin yıllar önce kaybolan kedisi sarman önüne attığım fareye bakmıyor bile. elimdeki çaya sırnaşıyor. öyle iştahlı ki göğsüme kadar tırmanıyor. itiyorum elimin tersiyle. ak sakallı dede “yazık oğlum hayvana” diyor. yaşlı kedi bana küsüyor. on iki ay taksitle aldığımız gürgen masanın ayağıyla kanka oluyor. sarıp sarmalıyor. umursamıyorum.
 “hava iyice soğudu, kombinin ayarını biraz açsak mı?” diyorum.
 “yok oğlum doğalgaz faturası çok gelir.” diye itiraz ediyor annem. üşüyorum. sanki bir yerlere kar yağıyor. ama bize değil. canım acayip yazmak istiyor. oysa az önce, koca bir kupa çayın üzerine gelen bir bardaktan sonra daha çay getirme demiştim mücver hanıma. nouvelle vague çalarken ve hava böyle soğukken çokacayip yazmak istiyorum. hem böylece belki ellerim de ısınır. ama işte çay mühim. çaysız çünkü düşünemem, yazamam. kıdemli müdür olduğuma bakmıyorum kırıldıkça kırılıyorum.
ya mücver hanım ikinci bardağı istemedim ama müsaitsen bir çay daha alabilir miyim?” diye incele incele inceldiğim yerden kopuyorum. az önce aynada kendime bakarken lapa lapa yağan düşünceler şimdi bir bir eriyor zihnimde. ne yazacağımı unutuyorum. notlarımı bulamıyorum. ben bu kadar dağınık değilim aslında diyorum. annemin titizlik olimpiyatlarında kazanmış olduğu üç altın madalyasının altında ezildikçe eziliyorum. ve aynada bir yabancıya bakıyorum sanki. şiirlerden medet umuyorum. lakin herkes bodrum’a çekilmiş. etrafta bir allah’ın şairi yok. her daim yanımda olan ezberime güveniyorum. çok güveniyorum. biliyorum ilhan berk’de bana güveniyor. bir iki kez öksürüp boğazımdaki gıcığı temizliyorum önce. ak sakallı dede, annem ve sarman lacivert masanın başına toplanmış dikkatle bana bakıyorlar. nasıl oluyorsa oluyor, arka fonda nouvelle vague susup yedi karanfil çalmaya başlıyor. sanki birazdan yılmaz erdoğan; ‘otlu peynir kokusuydu babam’ diyecek. öyle bir ambians. öyle şairene bir sıcaklık. hayatımda ilk kez, bir topluluk önünde şiir okuyorum.


siz ne güzeldiniz benimle bilemezsiniz.
A harfinden bir çarşı güneşi yüzünüzde.
helene uyruklu bir rüzgardınız her şiirde.
benimdi, ronsard’ın bir ülkesiydi yeriniz.
şimdi kim bilir istanbul’sunuz, değilsiniz *



sonrası, uzun bir sessizlik. çayımdan bir yudum alıyorum. karanlık sayılabilecek bir odada yalnızım. fonda yeniden nouvelle vague şarkıları dönüyor. üç gündür dinmeyen yağmur camları dövüyor. ve ellerim yeniden çok üşüyor. oysa bu kadar kafiyeye bulaşmayı ben istemedim. hiç istemedim. benim yolum mulholland çıkmazı fakat david lynch’i günahım kadar sevmem diyorum. ikinci yeni taraftarları sosyal medyada beni linç ederlerken. anlatamıyorum. ama bir yer var biliyorum. oysa hiç ağlamak istemiyorum. sesimi duyun yeter. şarkılar diyorum çünkü, çok güzeller. ve hayat diyorum sevene her gün bayram. lakin karşıdaki hurdacından gökyüzüne yükselen beyaz duman aklımı çeliyor. kuş olamıyorsam buhar olup uçayım bari diyorum. bu fikir aklıma yatıyor. ak sakallı’yı arıyorum. bulamıyorum. masanın altında yatan sarman’a “come on baby” diyorum elimdeki çayı uzatarak. sarman titizlikle avına yaklaşan, bir bengal kapalı gibi ağırdan alarak, usul usul geliyor yanıma. ben tam özrümü kabul etti diye sevinirken ani bir pençeyle elimdeki çay bardağını yere çalıyor şerefsiz. çıkan şangırtıya annem koşup geliyor “sarman sarman” diye. ak sakallı hala ortada yok. yerde cam kırıkları, havada kar kokusu, gezegende fırtına öncesi sessizlik var. sonra her şey birden bire oluyor. gök kükrüyor, biri dünyanın bütün ışıklarını yakıyor. ben nefes alamamaya başlıyorum. üstümde feci bir ağırlık. sanki birisi boğazımla birlikte ruhumu da sıkıyor. kafamı hafif kaldırıp bakıyorum, ak sakallı tam göğsümün üzerine oturmuş, arkasında da bir fil yavrusu; “uyan evlat, uyan. işe geç kalacaksın!” diye çırpınıyor. uyandım. gözlerimi araladım. ak sakallı yoktu. fil yavrusu küçülüp göğsümün içine oturmuştu. sıkıntı artarak devam ediyordu. saate baktım. servise yetişmem imkansızdı. perdeyi araladım. hava yağmurluydu. bu durumda yapılacak iki şey vardı. patrona ‘hastayım’ diye mesaj attım. sonra da gerisin geri yattım.
.
.
* ilhan berk - siz ne güzeldiniz benimle bilemezsiniz

6 Ocak 2020

69’yazı




çayın gelmesini beklemedim. çekmeceden çıkardığım kepekli galetamdan bir ısırık aldım. sonra, karla karışık yağan yağmura uzun uzun, özlemiş gibi baktım. 
özlemişim. 
bryan adams çıkabileceği en yüksek oktava çıkarken bunu düşündüm. kar yağmayalı sanki bir asır geçmişti. oysa 2017 kışı çok uzak değildi. hiç uzak değildi. ofisin elli metre uzağında, siyah bir kuş havalandı. üzerinde ‘eşsiz lezzeti ve kıvamıyla sek çiftlik yoğurdu’ yazan bir kamyon geçti sonra. peşinden ve uzaklardan, bir ambulansın acı acı çalan sireni duyuldu. bu acıya daha fazla katlanamazdım. 
katlanmadım.
pencereden uzaklaşıp masama doğru yürüdüm. youtubedaki müziğin sesini biraz daha açtım. bryan coşmuştu bir kere. durdurabilene aşk olsundu. aşk olmuyorsa meşk de olmasındı. ama kepekli galetadan bir ısırımlık hak mutlaka kullanılmalıydı. 
kullandım. 
sonra pencereye tekrar baktım. yağmur şiddetinden ve karla karışmışlığından asla taviz vermiyordu. rüzgar homurdanarak, beş ila sekiz kuvvetinde esiyordu. ve “ben burada ne halt ediyorum” diye düşünüyordum. o an notlarıma bakma ihtiyacı hissettim. 
baktım.
adam smith’e okkalı bir küfür ettim. önce sınırsız insan ihtiyacından sonra kendimden soğudum. yetmedi. karşı odamda bir türlü müşteri hizmetlerine bağlanamayıp turkcellin mekanik sesiyle kavga eden satın alma müdürüne buğz ettim. bokunda boncuk arayan kedilere hak verdim. yeniden pencere kenarına geldim. aşağıda, çam ağaçlarının rock’n roll yapar gibi kafa salladığını gördüm. gülsem mi ağlasam mı bilemedim.
acıktım.
çayı beklemedim. kepekli galetamı ısırdım. sonra uzun uzun seni düşündüm.
özlemişim..

5 Ocak 2020

yokuşun başında bir düşman vardı*





bizi farkedince eşyaların arasına gizlenmeye çalışan bir böceğe benziyor anlattıklarım. 
eşyayı kaldırınca kımıldamadan durduklarını görürsünüz. söylediklerim bir defterin yaprakları arasına kıvrılmıştır. sayfaları açtıkça onları görebileceğimi sanıyorum ama anlıyorum ki; 
asıl söylediğim şeylerdir altına gizlendiğim.
cahit zarifoğlu - yaşamak


bazı sözler ne kadar da yerinde öyle değil mi sevgilim?
yoksa bana mı öyle geliyor?
hani insanın görmek istediğini gördüğü yahut duymak istediğini duyduğunda olduğu gibi bu da benim kendime yontmak istediğim bir sözdür belki.
kim bilir?
ben bilemiyorum. söylemiştim.
'bildiğim bir şey varsa o da hiç bir şey bilmediğim.' bu da bir yerlerden aparma bir söz ama kimin umurunda. şu anki durumum için oldukça müsait bir öbek. sahibi affetsin adını anmadığım için. hem zaten bundan sonra adını kırk yılda bir anmam. ama googlea bakamayacak kadar hem müşkül, hem pesentim şimdi. çok hem de.
mevzu dağılmasın.
bazı sözler diyordum..
"allah dağına göre mi kar veriyor gerçekten?"
yoksa biz teşne olduğumuz için mi yağıyor o kar üzerimize üzerimize. her daim kuzeyden ve hep tipi şeklinde. üşütüyor, donduruyor ama uyumana asla müsaade etmiyor. çünkü uyursan ölürsün. zira bu dünyada çekecek acıların nihayete ermemiştir. oysa ben karmaya inanmam. ama evet, kadere inanırım. annem çünkü kaderin buymuş oğlum diyor yıllardır. ve başucu filmimde bekir de öyle diyor ya hep:
"oğlum bekir yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok. kaderin böyle. yol belli. eğ başını usul usul yürü şimdi **."
halbuki şimdi, ben ne bekirim. ne de annemim o temiz, pirüpak evladıyım. bilgisayarımda son ses çalan amy winehouse'dan daha kötüyüm. öyle hırçın. öyle avaz avaz.
ı'm no good. ı'm no good.
hem her iki anlamda. mecazi ve asli. kendimi buna inandırmaya çalışıyorum. ama şimdi yaptıklarım. doğrusu yapmam gerekeni yapmayışlarım. sanki bundan sonra kötü anılmamak için. hala içerilerde bir yerlerde iyilik kırıntısı kalmış gibi. bunca aymazlığın ve kötülüğün diyeti olarak mı acaba bu eylemsizliğim. çaresizliğim. yerinde çakılmışlığım?
oysa biliyorum ki her eylemin bir karşılığı var bu hayatta. her eylemsizliğin olduğu gibi. belki bundan olsa gerek. kendime sorularım bitmiyor. bir dedektif edasıyla, hangi kötülüğümün kefaretini ödemeye çalıştığımı bulmaya çalışıyorum günlerdir. haftalardır. hatta yıllardır. dahili ve harici tüm uzmanlar gibi çocukluğuma gittim önce. kendi mahallesinde beni hırpalayan o kara kafalı, sümüklü çocuğa pusu kurup kafasını yardığım için olabilir mi tüm bu yaşadıklarım dedim. yahut ekrem ağa'nın bahçesindeki, henüz tam olgunlaşmamış yeşil şeftalilerini çaldığımız için? ama onların kefaretini aynı vakitler fazla fazla ödemedim mi? birinde kafam üç yerinden yarıldı. ötekinde sırtımda koca bir tahta parçası kırıldı. kulaklarımın koparcasına çekilmesi de cabası.
ve sonra, orta ikide, tepeden dökülmüş saçlarında anlattığı coğrafi yönlerle dalga geçtiğim coğrafya hocam mı diye aklımdan geçirdim. ama yok. o hesap da o akşam orada kapandı. peki ya askerden önce; yılbaşı kutlamalarıyla hiç bir işim, hevesim, adetim olmadığı ama onun için önemli olduğunu bildiğim halde amirlere kızıp hıncımı fırat abiden çıkardığım, nöbet değişimine gitmediğim yılbaşı gecesi? amirlerim misliyle onu da ödettiler gerçi.
ama ya fırat abi?
"olsun abicim. daha çok gençsin. hayatta olur böyle şeyler" demişti. utandırmıştı. asla kızmamış, küsmemiş, sadece olgunluğuyla yerin dibine sokmuştu.
yoksa iki kış önce, patronların baskısına boyun eğip işine son verdiğim evli ve çocuklu genç adamın ahı mı? ya da herhangi başka bir halt mı, kendime bile itiraf edemediğim başka bir olay mı?
böyle bir yükü yıllardır sırtımda taşıtacak olay. ama artık nereye bakacağımı bilmiyorum. yoruldum ve yavaş yavaş ölmeyi öğrendim. 
bazen kelimeler ve bazen biçimi benzese de her insanın ölümü farklıdır. bir de bunu öğrendim işte. dün akşam üstü beş gibi. 
evet.

"böyle olmayabilirdi demenin hiç bir anlamı yok biliyorum. ama böyle oldu. böyle oldu ve müjdeler olsun. arkadaşlara da söyle, ben yavaş yavaş ölmeyi öğrendim..***

asaf'ın yokuşunda kendimle savaşımı henüz ilk muharebede kaybettim. gerekli ve yeterli eğitimi almadan cepheye sürülen tecrübesiz komutanlar gibi. saldırının nereden geldiğini öğrenene kadar yenildim. yine yenildim. hep yenildim. daha iyi yenildim. ama işte bittim. tükendim.
halbuki kimi sözler; ne kadar güzel, ne kadar yerinde olsa da bazen hayatla hiç örtüşmüyor sevgilim. 
hem de hiç.
hem biliyorsun; hislerimi gizlemekte pek mahir değilimdir. dolayısı ile devrik cümlelerimin mütemmim cüz-i olan hüznümü de boş yere saklamaya çalışmamalıydım bugüne kadar. zira er ya da geç tüm gerçekler bir bir çıkıyordu ortaya. tıpkı bu sabah vakti sanki gök delinmişcesine yağan yağmurun yüzümdeki ve cümlelerimdeki tüm maskeleri düşürdüğü gibi. oysa çok fazla şey istememiştim bu hayattan. çoğu alelade insanın istediği basit ve sıradan bir kaç dileğim olmuştu. 
olmadı. 
önümüzdeki hayata artık.
.
    * özdemir asaf - do
  ** masumiyet - 1997
*** ercan kesal - peri gazozu
.
amy winehouse - you know ı'm no good