28 Eylül 2019

hasta siempre - 6


yine hastane yollarındayım. bu kez cumartesi ve diş hastanesindeyim. ve yine çok erken geldim. hastane dediysem daha ziyade klinik. beş doktorun çalıştığı. bir tanesi arkadaşım. kendimi ve dişlerimi ondan başkasına emanet etmiyorum yıllardır. biraz deli dolu. hatta çılgın bir dişçi. ama çok eğlencelidir. tek sevmediğim yanı girişteki galoş giyme zorunluluğu. o da olmasa her şey çok daha kolay olacak benim için. gıy gıy ses çıkaran o aletin sesine bile fazladan katlanabilirim. ama o galoş giyme töreni pazartesi sabahları okuldaki merasim gibi çekilmez geliyor bana. sol ayağımı sağ dizimin üstüne atıp rahatlıkla takabiliyorum ama. sağ ayağım viktor. futbol oynarken de pek işe yaramıyor. spikerlerin deyimiyle yürümek için kullanıyorum daha çok. işte o sağ ayağımı solu yaptığım gibi sağ dizime atıp galoşu giyemiyorum. öyle olunca iki büklüm aşağıda boğuşuyorum. genelde de ilk seferde takamıyorum. en az iki galoş israf ediyorum. “galoşların parasını senden alacağım” diye takılıyor arkadaşım. “üç mislini vereyim takmayayım” diyorum. kaşlarını kaldırıyor. ve koltuğa oturur oturmaz “ağzını büyük aç” diyor. ağzımı açıp gözümü yumuyorum. çünkü o aletin çıkardığı sese ifrit oluyorum. çılgın arkadaşım çok üretken. bir yandan dolgu öte yandan espri yapıyor. uyuşuk yanağım ve ağzımda bir sürü teçhizatla gülüyorum. eli hem hafif hem de çabuk. sağ salim kalkıyorum koltuğumdan.
 “karnım aç olm. ne vakit yemek yiyebilirim?.”
“istediğin zaman. ama uyuşmanın geçmesini bekle istersen. yoksa yanağını yiyebilirsin” diyor sırıtarak.
..
şimdi piraye kafe’deyim. fotoğraf oradan. bu güzel hava ve cumartesiye rağmen beklediğimden daha sakin. sigaralı bölüm görece daha kalabalık. aşağı bahçede dört masa kahvaltı kelebeği gırgır şamata halindeler. deprem olsa kaçmazlar. üst tarafta hariciyeden emekli memduh bey fıtratında bembeyaz saçlarını geriye taramış, laci takım elbiseli, tonton bir amca. gazete okuyor. hemen arkasında emekli edebiyat öğretmeni nesrin hanım tadında, saçlarını arkada topuz yapmış bir kadın günlük tutuyor. ya da hikaye-roman yazıyor kocaman bir deftere başını kaldırmadan. arada sadece sigarasının külünü savuruyor. kahvesinden bir yudum alıp yeniden yazıyor. yazıyor. devamlı yazıyor. ben sigarasız bölümdeyim anneme söz verdiğimden, babam öldüğünden beri. bu yarı açık, yarı kapalı bölmede üç adam oturuyor. içeride, yanda ise ders var. kulağıma çalınan bir iki kelimeye bakarsak yazarlık atölyesi muhtemelen. eskiden bu bölümün duvarında nazım şiirleri ve fotoğrafları vardı. ne güzeldi. şimdi niye yok acaba? 
..
arkamda üç tane tarihçi. erzurum’un tarihini konuşuyorlar sanki. 60-65 yaş aralığında. belki en çok konuşanı ve yaşlı görüneni yetmiş yıllık. ama hepsi çok şekerler. birbirlerinin sözünü asla kesmiyorlar. sakinler. sanki damıtılmış, özümsenmiş bir hayatın keyfini tane tane kurdukları tertemiz, saf türkçe cümlelerde sürüyorlar. nene hatun diyorlar. erzurum kalesi’nden, oltu taşından bahsediyorlar. bir kağnı fotoğrafından bahsediyor aralarından biri sonra. internet sitesinde var dediklerine göre teknolojiden de uzak değiller. ben çok sevdiğim bir filmi izler gibi onlara bakarken garson tornistan yaptı yanıma.
 “bir isteğin var mı abi?”
neden bilmem, sağ yanağımı işaret ettim.
“dişim uyuşuk. sonra alacağım” dedim.
 ‘peki efendim’ dercesine başını öğe eğerek usul usul uzaklaştı garson. peşinden telefonum çaldı. aynı anda ev sahibemin whatsapp mesajı düştü ekranıma. iki gün önceki mesajıma yeni cevap veriyordu.
 “bu seneki zammı tüfe’den yapalım mithad bey olur mu?”
dişlerimi sıktım. canım yandı. yanağımın acıdığını hissettim. uyuşukluk geçmişti. garsonu çağırdım. siparişimi verdim.
evsahibine “olur” dedim.
..



25 Eylül 2019

varoş kafe


aylar sonra buradayım. varoş kafe’de.
ilk bahar bitmek üzereydi buraya en son geldiğimde. şimdi ise sonbaharın ilk günleri. kim bilirdi ki sana buradan yazacağımı. buradan çünkü yıllardır hep kendime, hayallerime yazdım. hüznümü, öfkemi ve kısmen neşemi yazdım. insanları yazdım. emekliliğime kalan yılları hesapladım. beşiktaş’ı yazdım. kafenin baş döndüren hızla değişen sahiplerini, ilginç garsonlarını yazdım. güneşi de unutmadım elbet. masmavi gökyüzünü, bembeyaz bulutları sonra. ama bir gün sana yazacağımı ümit ederek belki bilerek ve isteyerek geleceği de yazdım sanırım.
şimdi işte kulağımda makis’in o büyüleyici müziği varken ben o gelecekteyim sevgilim.
peki sen nerdesin?
...
etrafa şöyle bir göz ucuyla bakıp “gerçekten varoşmuş burası” diyorsun. hayır küçümseyerek değil elbet. az gelişmişliğini, şehrin nimetlerinden fazla nasiplenemediğini kastettiğini ikimizde biliyoruz. istanbul’un gelişememiş, tam olarak şehirleşememiş ve bir yanı hep köy kalmış. ama ne köy ne de şehir olabilmiş. arada, arafta kalmış sayısız semtinden biri yalnızca. ortasında zaman zaman öğlen yürüyüşleri yaptığım kocaman bir parkı, arkasında minik bir dağı olan kobi statüsündeki imalat şirketlerinin arasında huzuru arayan kendi halinde bir arka mahalle sadece. 
.
püfür püfür rüzgar alan köşesinde oturuyoruz kafenin. ben çay, sen kahve içiyorsun. sanki ilk buluşmamız gibi. pek konuşmuyoruz. dokunmuyoruz da birbirimize. tenimizden önce sanki gözlerimiz anlaşmaya çalışıyor. gülümseyerek bakıyorum sana. gülerek karşılık veriyorsun. öyle bir cevap ki bu orada yeniden aşık oluyorum sana. 
sonra birden, sağ elini sol omzuma koyarak şaşkınca ve çocukça “aa leyleğe bak” diyorsun. bakıyorum ama önce bu şahane ve doğal halini beynimin bir köşesine arşivliyorum. beynim fotoğrafını çekiyor bu muhteşem anın. yıllarca ve belki ölene dek unutamayacağım bir görüntü çünkü. sonra da başımı işaret ettiğin maviliğe kaldırıyorum. bir değil iki leylek. kaderlerine uçuyorlar. tıpkı seninle benim gibi.
.
otobüsler geçiyor önümüzden. dolmuşlar, turkuaz taksiler. ve elbette insanlar. köy de olsa şehir de olsa hareket hiç bitmiyor. karşımızdaki parkta ağaçlar sonbahar için son provalarını yapıyorlar. bir süre sonra sararıp dallarından ayrılacak yapraklar için veda cümlelerini hazırlıyorlar. yanda, başka bir ağacın gölgesinde oturan orta yaşlı, kahverengi takım elbiseli adam elini çenesinin altına almış kim bilir neler düşünüyor? ne düşündüğünü bilmek inkansız ama düşüncesi okyanus kadar derin, belli.
bense seni düşünüyorum. yanımdayken bile. özlüyorum da hem. garsondan üçüncü çayımı isterken sen başka bir şey istemiyorsun. sadece ve öylece duralım istiyorsun. rüzgar böyle tatlı tatlı essin. biz yan yana oturalım. yüzyıllar boyu. ama sadece ikimiz. biliyorum. çünkü gözler asla yalan söylemez.
...
sonra bir karartı oldu üzerimizde. bardakla kaşığın çarpışma sesi ve derinlerden gelen yabancı bir ses daha. başımı sağa çeviriyorum. mavi kot ceketli, kıvırcık saçlı garson “başka bir isteğiniz var mı?” diye soruyor. 
“isteğimiz?”
tekrar soluma dönüyorum sana sormak için. soramıyorum!
.
.

23 Eylül 2019

deniz - 2

...
fakat yine sustu. önce derin bir nefes aldı. sonra gömlek cebinden sigara paketini çıkardı. çok mühim bir iş yapıyormuş gibi özenle ve ağır hareketlerle paketin içinden bir sigara aldı. ardından da ‘emin misin’ der gibi paketi bir kez daha bana doğru uzattı. paketteki diğer yandaşlarından biraz ileride duran tek dal sigaranın davetkarlığında bir an duraksadım bu kez. ikram edileni alsam kendime, almazsam hafız’a ayıp edecekmişim geldi. kendimi boşverdim. dostluk bunu gerektirirdi. sigarayı alır almaz yaktım ve hemen derin bir nefes aldım. ciğerlerimi yaktı duman. öksürttü de. fırsattan istifade eden gözlerim de doldu tabi. hafız sanki bu işareti bekliyormuş gibi hemen söze girdi.
“senin neden kaçtığını ben biliyorum oğlum, uzatma işte. defalarca konuştuk bunu seninle. olacak iş değil! deniz’siz yapamazsın sen. hatırlasana! daha önce de kaç defa ‘olmuyor, yürümüyor, tükeniyorum’ dedin ama gidemedin.  çünkü; ne sen deniz’siz ne de deniz sensiz yapamaz. anlasana! bağlanmış oğlum sizin kaderiniz. çıkış yok, unut bunu.”
hafız’a baktım. çocuk gözlerinde bir yumuşaklık, eli omzumda. beni, benden iyi bilen hafız, her zamanki gibi yine haklıydı.
..
yıllar evvel deniz’le, denizin kıyısındaki bu metropolde bir yaşam kurmuştuk. ki daha ikimiz de çocuktuk. aşk nedir doğru dürüst bilmezken. ilk zamanlarımız oyun gibiydi. o okuluna devam ederken ben eve ekmek getirirdim. sonra okulu bitti. vapur turnikeli, dört asansörlü, çok katlı plazalardan birinde işe başladı. bir diğer plazada da ben. o 4.levent’te ben maslak’ta çalışıyorduk. evimiz gümüşsuyu’ndaydı. geç saatlere kadar süren kariyer mesailerimiz vardı. akşamları yorgun argın eve dönüyor, bazen ekmeği unutuyorduk, bazen peyniri. bazen de sevişmeyi. böyle böyle seneler geçti. bazen aynı koltukta oturan iki yabancı gibiydik. bazense aynı kader yolunu birlikte yürüyen iki yoldaş gibi. elini tutardım. sıcacıktı eli. bir yavru kuş gibi. ama sevgili gibi değildi onca yıl sonra.
.
sonra bir gün, kıpkırmızı saçlarıyla önümden geçip gidiverdi aşk. ertesi gün aynı metro hattında, yine. ertesi gün artık konuşmak farz olmuştu. ama ne konuşacaktık? bu şekilde izledim onu tam iki mevsim. üçüncünün yani sonbaharın yeni başladığı günlerdi geldiği gibi sessiz ve derinden gittiğinde. oysa tek bir kelime dahi konuşamadan. nerdeyse koca bir hayatı beraber yaşamıştık halbuki! o gün değil ama o günden tam on gün sonra, gittiğini anladığımda, ben de gitmek istedim. bu şehri bırakıp bambaşka bir şehre gitmek, her şeye baştan başlamak, hatalarımı temize çekmek. ki fırsatım da vardı. üniversiteden arkadaşım şener, üç yıl önce ankara’da önemli bir holdingin genel müdürü olmuştu. ısrarla beni çağırıyordu.
ama yapamadım. gidemedim. ne deniz’i, ne deniziyle müsemma bu kenti bırakamadım.
fakat yine de bir kapı açılmıştı içimde sanki. bir defa su yüzüne çıkmıştı işte o en derinde sakladığım. yıllardır hissedemediğim ama son iki mevsimdir alev alan. beni kavuran, yıkan, yakan. kapayamadım da o kapıyı.
.
oysa unuttuğumu sanmıştım. ta ki yine bir kış günü ve yine metroda karşıma çıkana dek. tüm cesaretimi toplayıp konuştum da. 
işte o konuşmadan üç ay sonra şimdi bu çıkmazdayım. hafız’la burada buluşmamızın nedeni. içimdeki denizde kopan fırtınaların bir numaralı sahibesi. hem burada hem de çok uzaklarda olmak isteme sebebim.
ben daha ne olduğunu anlayamadan, ilk konuşmamızdan itibaren tutulmuştum sağanak yağmuruna. kendim gibi sanmıştım. mutluluğu bir insanda değil, anlarda, yaşananlarda arayan biri sanmıştım. içimdeki dengeyi sağladığını sanmıştım. deniz’le sevişirken onu sevebilirim sanmıştım. bedenim deniz kıyısındayken, kalbim apayrı coğrafyada olabilir sanmıştım. oysa gitmişti o. geldiği gibi, aniden. bir yaz sağanağı gibi geçip gitmişti. üstelik; “bence şimdi herkes gibisin” demişti giderken. nazım’ı, o andan sonra bir daha eline alamayacak bir enkaz bıraktığından habersiz.
..

bir ömür gibi gelen bu sürede adalar’ın önünde parıldayan yakamozlara dalmış bunları düşünürken hafız hafifçe omzumu sıkıp konuşmaya devam etti.
bak dostum, insanoğlu her zaman seçmediği diğer seçeneğin yasını tutar. bilmez misin?
hem kierkegaard ne demiş; ‘ dünyanın saçmalığına gül, pişman olacaksın. buna ağla, yine pişman olacaksın. her şekilde pişman olacaksın. bir kadına inan, yine pişman olacaksın. inanma, yine pişman olacaksın. inan ya da inanma her şekilde mutlaka pişman olacaksın. kendini öldür, pişman olacaksın. yaşamaya devam et, pişman olacaksın. öl ya da devam et, her şekilde mutlaka pişman olacaksın. o yüzden artık mızmızlanmayı bırakmalısın. hadi kalk dilim damağım kurudu şu senin güzel çaycında bire çay içelim. şurdan bir de deniz’i ara buraya kadar geldim, bari akşam yemeğine kalayım.”
ne diyebilirdim ki, hafız haklıydı. hayallerimi toplayıp yüklüğe kaldırdım, bir dahaki kışa dek, unutmaya karar verdim. evet, ben gidemeyecektim bu şehirden. ne deniz’siz ne de denizsiz yaşayamazdım.

22 Eylül 2019

deniz

son buluşmamızda; “sen” dedi “başka şehirde hele ki denize uzak bir şehirde yapamazsın. boşuna hayaller kurma!” 
sktir git diyecek oldum diyemedim. çünkü beni benden daha iyi biliyordu. beş yaşından beri beraberdik. o ve bir yaş büyük abisi fikoyla üçümüz birlikte büyümüştük. her şeyimi biliyorlardı. ama hafız bilmekle kalmıyordu. hissediyordu da pezevenk! hep haklı çıkıyordu. okulda tembeldi. ders çalışmayı sevmezdi. ama alakalı alakasız her şeyi okur, merak ederdi. bilge şirinimizdi o bizim. fikoyla benim kaba kuvvetle halletmeye çalışıp çoğu kez dayak yediğimiz olayları aklıyla çözmeye çalışırdı. onda da haklı çıkardı. 
bilmem kaçıncı kez  “gideceğim olm bu lanet şehirden” dememe böyle cevap vermişti daha iki hafta önce cevahir’in terasında.
 “boşuna hayaller kurma!”
..
inşaat gürültüsü ile birlikte evin duvarlarının ve etraftaki beton yığınının üzerime üzerime gelmesiyle hiç düşünmeden çıktım evden. sahile doğru yola koyuldum. şehrin yarısının kıçında pireler uçuştuğu saate denk geldiği için az sayıda insan ve araç vardı caddelerde. bu iyiye işaretti. sahil yolundaki yazlıkçı mekanlar masa sandalyelerini sonbahar-kış sezonuna ayarlayıp biraz daha içeriye almışlardı. yalnızca ismini bilmediğim çiçekleri dışarıda bırakmışlardı. yaz boyu kapalı olan balıkçı dükkanları açılmakla kalmamış şenlik yerine dönmüşlerdi. her balıkçının ritmi ve temposu farklıydı. sanki floransa opera karnavalı vardı. bu şenliğin 'kamber'leri elbette martılardı. onlarsız ne düğün ne de şenlik oluyordu. şimdi işte balıkçılarının başının üzerinde ekmek kavgası veriyorlardı. 
ve nihayet sahil. 
ortalıkta uykusuz ve spor meraklısı bir avuç istanbul'lu. saat pazarın onu. karşıda engin maviliği ve iyot kokusuyla kendine çağıran bir deniz vardı. marmara denizi. içinde adalar yine muhteşemdi. hatta bu kez ardına yalova-çınarcık hattını da almış, bugün hem çok güzel, hem çok cömertti. tabi görmeyi, hissetmeyi bilene. 
tam bu anda hafız’ın sözleri çınladı kulaklarımda. “denize uzak bir şehirde asla yapamazsın adamım. boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller kurma! boşuna hayaller...”
haklıydı bir kez daha. aradım herzeyi. uyumazdı bu saatte biliyordum. ikinci çalışta açtı telefonu. ve ben daha ağzımı açmadan o; “hayırdır yavrum rüyanda mı gördün beni?” diye sordu. 
bostancı sahildeyim atla gel” dedim. 20 km uzaktaydı. dur demesem atlayıp gelirdi. kılıbıktı biraz ama dedim ya “âkil adamdı” ve kimseyi kırmadan deveye hendek atlatıp samanlıkta iğne bulma gibi maharetleri vardı. şaka yaptım deyince bunlara gerek kalmadı. kalmayacaktı doğrusu. lakin akabinde; “hala anlatmadın mevzuyu. peki mesele nedir dostum?” diye sordu.
-hasan ali toptaş dedi.
-hayır ümit inal’ın filminden bahsediyorum.
-eee n’olmuş ona?
-o filmdeki berber gibiyim hafızım. hem burada olmak istiyorum. hem de çok uzaklarda.
sessizlik oldu.
konuşmadık kısa bir süre.
neden sonra sinirli bir sesle. “hemen çık oradan! bu meseleyi konuşmuştuk seninle” dedi. “ama işte çıkarsam fazla yaşayamam. bunu da en iyi sen biliyorsun dostum” diye cevap verdim.
sen denize ve martılara bakmaya devam et ben yarım saate geliyorum.” diyerek telefonu yüzüme kapattı. 


otuz dört dakika sonra beraber adalar’ı izliyorduk hiç konuşmadan. sonra bir sigara yaktı. bana da uzattı. almadım. 
geçen sene bıraktım unuttun mu?” diye hatırlattım.
sesin öyle gelmiyordu ama” dedi.
sonra yine uzun, insanın sinirlerini bozacak uzunlukta bir sessizlik oldu aramızda. sıkıldım. laf olsun, sırf aramızdaki bu huzursuz sessizlik bozulsun diye “adalar çok güzel” dedim. tepki vermedi. oysa istiyordum ki; bir şeyler söylesin. bağırsın. çağırsın. küfretsin ve hatta beni tekmeleyip yumruklasın. insanın sinir uçlarıyla oynayan bir sakinlik zırhı giymiş gibiydi.
neden sonra sigarasından derin bir nefes aldı. sonra da yarısı bitmemiş sigarasını bir böceği ezercesine üzerine oturduğumuz kayalardan birinde sağa sola çevirerek söndürdü. önemli konuşma yapacak büyük adamlar gibi boğazındaki gıcığı temizledi. sağ elini sol omzuma attı ve yine insanın sabrını zorlayan sakinlikte ağır ağır konuşmaya başladı.
-bak dostum dedi.
..
.
candan erçetin - ben kimim

21 Eylül 2019

yasak

bazı şarkıların sonbaharda çalınması yasaklanmalı sevgili viktor. mesela hotel california. normalde “yasakçı” bir insanım değilim ama.. ama ile başlayan cümleler de yasaklanmalı. ve hazır konu açılmışken dahi anlamına gelen de-da eklerini yanlış yazanlar ile herkeZ ve sohPet yazanlara da üç ay kalem ve klavyeden uzaklaştırma cezası verilmeli bana sorarsan. fakat restaurant gibi yabancı kelimeleri yanlış yazanlara ise hafifletici sebep indirimi yapılmalı. öte yandan ahmet hamdi tanpınar’a kulak verilmeli ve tez vakit saatleri ayarlama enstitü’sü kurulmalı. akabinde her şehrin en işlek caddelerine hatta ve sadece kışın karlı günlerde hatıra gelen ana arter ve ara sokaklara minik saat kuleleri kurulmalı. bu ne işe yarayacak dersen; büyükşehirin gereksiz ve yıpratan telaşını, anlamsız hızını azaltacak sevgili viktor. teknoloji çağında olmamıza rağmen insanlarımız gerek üşengeçlikten ve gerekse konsantrasyon eksikliğinden zamanlarını ayarlamakta güçlük çekip geç kalma telaşıyla kafası kopuk tavuklar gibi ordan oraya koşturuyorlar. oysa her sokak başında, cadde ortasında kurulacak saatler insanların hem zaman planlamasını doğru yapmasını sağlayacak hem de saatleri yanlış olanların doğru zamanı yakalamasına vesile olacak. işte bu tanpınar etkisiyle de şehir eski olağan hızına dönecek diye umut etmekteyim. dönmezse zaten hiç bizim olmamış demektir. ki o zaman da masumiyet’in bekir’i gibi eğip başımızı usul usul gideriz bu diyardan. 




-nereye mi gideriz viktor? 
elbet kuşların göç yolunu takip ederiz. martıların mesela. 
-martılar göç etmez mi?
işte bunlar da doğru bilinen yanlışlar sevgili viktor. sen martıların genlerini, dedelerini ve onların dedelerini, sonra o dedelerinin dedelerini bilir misin? işte onlar hep göç ederlermiş. ta ki ikinci cihan harbinde atom bombası deneyi yapılana dek. ondan sonra ters dönmüş dünyanın dengesi. sabit yaşayan turnalar ve leylekler göç eder, göç eden martılar ise çarlık rusyasının politikasını benimseyip sıcak deniz kenarlarına inme kararı almışlar. balıkçılıkla geçinir olmuşlar. lakin genlerinden gelen bir alışkanlıkla onları zaman zaman göç ederken ve V biçiminde uçarken görmek hala mümkün. ki eylül ve ekim ayları tam zamanı. bekleyip göreceğiz ve ilk martı kafilesiyle gideceğiz bu gri şehirden sevgili viktor. ilk kafileyle.
.
oysa kaliforniya diyorduk değil mi? nasıl bir şehirdir hiç bilmem. lakin zarifoğlu’nun; 
 “kaliforniya’da doğmuşum. sapsarı saçlarım ve masmavi gözlerimle orada büyüdüm. kendimi kurtardım. yasakları attım ve hüür oldum.*” dediğinden beri merak ederim hep nasıl bir şehir diye. ama hiç yurtdışına çıkmadım ki ben sevgili viktor. bir pasaportum bile yok. kedim zaten yok. aksi gibi annem beni uzak yol kaptanı sanıyor. kaliforniya’ya nasıl gidilir onu da bilmiyorum. san francisco sokakları’nı iyi bilirdim ama küçükken. koca burunlu yaşlı bir polis ile yakışıklı genç polis sayesinde öğrenmiştim. 
ama işte kaliforniya! 
şimdi hava muhafeleti nedemiyle parazitli çalan radyomda eylülün de hüznüyle yoğrulup bir yerlerimi sıkıyor canım viktor. eylülde diyorum hotel california çalmasınlar. bak çok rica ediyorum.
.
.
* cahit zarifoğlu - yaşamak
.
eagles - hotel california

17 Eylül 2019

siyah-beyaz



bir yanım ne olduğunu bilmediğim ama yaşanacak çok güzel duyguların arefesinde, öylesine coşkulu, mutlu ve umutlu. lakin diğer yanım; sebepsiz bir sıkıntının pençesinde düşünceli, üzgün ve biraz yorgun. 
şimdi işte; bu iki yanım mohaç meydanı’nda, büyük ordular eşliğinde toplanmış birbirlerine üstünlük kurmak için savaşıyorlar sanki. kimse bir şey demiyor! ne aklım, ne de kalbim. sadece ve çare olarak kalleş zamanın eline bırakmışlar. duymuyorlar bile beni.oysa bir yanım sevgilim; aydınlık. ötekisi karanlık.

15 Eylül 2019

15 eylül



yağmur yağacak gibiydi. aldırmadım. saat tamircisi titizliğinde usul usul, keyfine vara vara yıkadım balkonu. üstelik iki kez. yaklaşık bir senedir bu mahalledeyim. benden başka kimsenin balkon yıkadığına şahit olmadım. gerçi balkonda oturan insan da görmedim desem yeridir hani. yeni binaları saymıyorum zaten. o kadar para verip balkonsuz bir evde nasıl oturduklarına hala aklım ermiyor. ama ya balkonu olup da bir gün olsun oturmayan insanlar. size n’oluyor kuzum? televizyonlarınızın veya bilgisayarlarınızın bu kadar mı esiri oldunuz? yahut yeni koltuk takımlarınız çok mu rahat ya da ne bileyim çok çalışıyorsunuz da evi sadece otel niyetine mi kullanıyorsunuz? hem öyle bile olsa çıkın şöyle bir gökyüzüne bakın. kuşları selamlayın. hatta bir köşeye ıslak ekmek içi bırakın. bulutlara bakarak iki satır şiir okuyun. yahut herhangi başka bir kitap. ama ve tabi siz de haklısınız bazen. şu yeni binaların sözüm ona balkonlu olanları da pencereden bakıp başka pencere yahut balkonları gösteriyor. siz de haklısınız. ama işte ben de haklıyım!
..
cuma akşam üstü, mesai bitimine yakın çok güzel bir hayal düştü zihin çeperime. lakin not alamadım. biraz çıkış telaşı, biraz patronun son dakika golü nedeniyle unuttum bu güzel hayalimi. ama bu sabah arabada yine makis ablianitis çalarken düşündüm de seninle uzun yol hayallerim; ya gemi ile ya da hep trenle sevgilim. diyorum ki; yine böyle bir eylül sabahı erkenden, tüm insanlık hatta dünya uyurken çıkalım otobana. ve dura kalka güneye gidelim. en güneye.
..

burgazada aklımı karıştırıyor. dün yine oradaydım. tuhaf. şimdi kelimelerle anlatamayacağım bir bağ kuruldu adayla aramda. tarifi güç bir his. kınalı’da, heybeli’de ve büyükada’da yakalanmadığım doğrusu bulamadığım bir duygu. aşk gibi. evet. belki sait faik etkisi belki kalpazankaya yolu. bilemiyorum. değişik bir bağ. güya bir kaç yıl içinde istanbul’la olan tüm bağımı kopartıp yine bir su kenarına ama daha sakin, daha küçük bir beldeye yerleşecektim. ama şimdi işte, burgazada veda etmesi imkansız bir sevgili gibi dikilmiş duruyor karşımda. bir yanında kınalı, öte yanında heybeli olduğu halde nereye diyorlar sanki, nereye?
..
.


13 Eylül 2019

hasta siempre - 5

yazın kavurucu sıcağı ile çıldırtan neminde hastaneye gitmek ile böyle nazlı bir sonbahar gününde gitmek çok farklı sevgilim. insan hastaneye koşarak gider mi? ben gittim. hem de bir keklik gibi sekerek. ne okulların açılması ile yoğunlaşan trafiği ne de insan yumağına dönüşen kaldırımları dert edindim. istanbul ilk defa gözümde büyümedi. 19 dakikalık yol için arabaya da binmedim. kuş seslerini dinleyerek, rüzgarın içime işlemesine izin vererek yürüdüm. arada gökyüzüne baktım ağaç dallarının arasından, evlerin üzerinden. yine hayat vaadediyordu. yine maviydi. yine çok güzeldi. hem turgut uyar’a rahmet okutacak kadar şiirseldi. çünkü ve zira farklı mekanlarda olsak bile ikimiz birden sevinebilirdik aynı göğe bakıp.*

..
acil girişinden girdim hastane bahçesine. poliklinik binasına kadar her şey normaldi. kuşlar yine cıvıl cıvıl. ağaçlar yapraklarıyla son veda konuşmalarını ve hala saz çalmaya çalışan ağustos böceklerine içeri girmeleri için son uyarılarını yapıyorlardı. rüzgar da en tatlı esintilerinden fragmanlar sunuyordu. ama işte polikliniğe girdiğim an sağlam insanı bile hasta eden o kokuyu duyumsadım. tüm iyi niyetlerimi hastane bahçesinde bıraktım. merdivenlerden üst kata çıktım ağır ağır. bir temizlik görevlisi, kucağına tepeleme doldurduğu, kocaman silindir şeklindeki üç adet kağıt havluyu taşıyordu. birini kafama düşürmesinden korktum. ama korktuğum başıma gelmedi. nihayet doktorumun katına ulaştım. yine çok erken gelmiştim. danışmadaki üç kız bir yandan kahvaltı yaparken bir yandan da günlük dedikodularına girizgah yapıyorlardı. onları dertleriyle baş başa bıraktım. az sayıda hastanın oturduğu muayene odasının önüne vardım. vaktim çoktu. önce midak sokağı’na devam edeyim istedim. olmadı. bu hastane kokusuyla aramda gerçekten hem kan hem doku uyuşmazlığı ve ayrıca şiddetli geçimsizlik vardı. kitabı çantama geri koydum. telefonumda yeni yaptığım 27 şarkılık listeyi açtım. kokuyu unuttum. hastaneyi, randevuyu. 
yalnız seni düşündüm. sadece seni.
..
benden önceki hastalar pıtır pıtır çok çabuk muayene oldular. önceki iki hasta da gelmeyince on iki dakika erkenden girdim içeri. 
günaydın hocam” dedim. ilk buluşmamızın aksine doktorum dakikalarca beklemeden hatta ağzımdan son harf çıkmadan “günaydın” cevabını verdi. bonus olarak da bir gülümseme. git gide alışıyorduk birbirimize. bu üçüncü gelişimdi. her gelişimde ilişkimiz gibi hastalığımız da olumlu seyrediyordu. bir önceki değerlerime baktı. müspet manada başını salladı. “sonuçlar gayet güzel ama yine de iki seçenek var” dedi ve araya çok fazla latince katmadan, tane tane devam etti anlatmaya.
hastalık tamamen geçebilir de ilaç takibi gerektirecek başka bir hastalığa da evrilebilir” dedi. artık nasıl baktıysam yüzüne (kuvvetle muhtemel küçük emrah bakışıydı) hemen açıklamaya koyuldu.
lakin endişe edilecek hiç bir durum yok. hastalık seçme şansım olsa bunu seçerdim” dedi. 
işte o an gözlerimin tarık akan bakışına kaydığını hissettim. hatta doktorum permalı sarı saçlarını şöyle bir geriye atınca tarık akan’dan iyice emin oldum. hemen toparlamaya çalıştım. şimdi hipokrat’ın önünde yapılacak iş, edilecek flört değildi bizimkisi. tövbe ettim oracıkta. adam gibi ilaçlarımı, tahlillerimi yazmasını bekledim. teşekkürü ettim. girişteki bonus gülümsememi alıp çıktım. kan tahlillerimi yaptırıp bahçeye indim. girerken bıraktığım iyi niyetlerimi aldım. hemen yanınızda yükselen evleri bir bir atladım. göğe baktım.
..
* turgut uyar göğe bakma durağı

10 Eylül 2019

los lunes al sol

bundan yıllar önce arabalı vapurla işe gidip gelirdim. o zamanlar güneşli pazartesiler’den falan haberim yoktu. olsaydı zaten her şey bambaşka olurdu. ama şimdi artık çok geç sevgilim! lakin özlemlerimiz, hayallerimiz ve bizi iyi hissettiren şeyler için hiç de geç değil. 
al işte güneşli bir pazartesi daha. santa ve arkadaşlarını tekrar tekrar anmak için tüm şartlar uygun. kimse bilmiyor ama ben her güneşli pazartesi kendilerini anıyorum. bir de işte makus talihimi! 
yine her güneşli pazartesi, öğlen vakitleri bir mavi marmara gemisini kaçırıyorum bostancı’dan adalar’a. güneşin ve denizin tadını çıkardıktan sonra dönüyorum sahile. bazen de hemen dönmüyorum. boğaza kadar açılıyorum. hatta bazı vakitler martılara kanıp şehir hatları bile kaçırdığım oluyor. peşimde martılar olduğu halde bir yanıma kız kulesini, öte yanıma galata kulesini alıyorum. az ileride ortaköy camii ve beylerbeyi sarayını da unutmuyorum elbet. hisar’a kadar gidip geri dönüyorum.
..

bu sabah, on beş dakikalık yolu elli beş dakikada alırken güneşli pazartesiler yoktu aklımda. o sırada bize bunu yaşatanları saygıyla anıp hala bu sefilliğe katlanmaya çalışan kendime sövmekle, hayallerimi törpülemekle meşguldüm. ama şimdi bu öğle vakti. ofiste pinekleyemezdim. ya patrona makul bir yalan uydurup evde güneşli pazartesiler izleyecektim. yahut güneş alan herhangi bir kafeye çöreklenip içimdekileri boca edecektim. 
şirketin içinden geçtiği hassas günler nedeniyle ikinci seçenekteyim şimdi. (bazıları g.t korkusu da diyebilir buna. saygı duyarım.)
varoş kafedeyim yani. garsona şekersiz kahve söyledim. ayrıca pencereyi açmasını, müziğin sesini de biraz kısmasını. yeni yetme garson, beni bir yerden tanıyacakmış gibi şöyle bir baktı. fakat bir şey demeden ocağa yöneldi. kahve ve nane-limonlu suyumu masama bıraktıktan sonra dayanamadı sordu. 
abi sen şu dizideki adam değil misin?”
ne söylediği diziyi, ne de adamı tanıyordum.
tuncel kurtiz taklidi yapıp çok ciddi bir şey söyleyecek adamların ağırlığında bir kaç saniye sustuktan sonra, yine aynı yavaşlıkta, tane tane konuşmaya başladım.
insanlar çift yaratılmıştır yeğen. belli ki basit bir benzerlik olmuş. kendi halinde, devrik cümle alışverişi yapan küçük bir esnafım sadece.” dedim. 
inek yalamış gibi soldan sağa yatırdığı kapkara saçlarının altındaki çipil gözlerini belertip şöyle bir baktı yüzüme. anlamış gibi yaptı ve “ha” diyerek uzaklaştı yanımdan. üç adım sonra döndü bir daha baktı. gülümsedim. kara kafasını ‘allah allah nasıl olur’ dercesine sağa eğdi ve çay ocağına doğru yeniden usul usul ilerledi.
..
belki diyorum, bir gün ben de giderim. güneşli bir pazartesi mesela. bir anda karar verip kaçarcasına terk ederim bu insan öğüten şehiri. trafiğin bir türlü akmadığı ama yılların ve dolayısıyla hayatın su gibi aktığı bu yaman çelişkiden sıyrılırım belki. bir pazartesi. ama mutlaka güneşli.
.
istanbul 2019, eylül 9
..

9 Eylül 2019

paramparça


bugün diyor benim doğum günüm. hem sarhoşum, hem yastayım teoman. sonra paramm paarçaaa diyor müslüm gürses. üstelik sabahın beşi bile değil. hani zorlarsan ve kanaatle ancak dört buçuktan beş olur. hem salt bu sabah da değil. son üç sabahın aynı vaktinde yani dört buçuktan beşinde, kafamın içinde düet yapıyorlar. bir teo. bir müslüm. hayır yakın zamanda da dinlemedim ki böyle pelesenk olsunlar zihnime? gitmiyorlar. öyle olunca mecbur ben gidiyorum sabahın tam yedisinde işe. güvenlik görevlisi sami, uykulu ve şaşkın gözlerle açıyor kocaman demir kapıyı. açar açmaz da soruyor;
hayırdır selim bey. önemli bir şey yok inşallah” diyor. şimdi teoman desem, müslüm desem olmayacak. okullar açıldı ya bugün desem yine de çok erken. “hayırdır sami hayırdır” diye geçiştirdim. sami peşimden seyirtip idari binanın kapısını açtı hemen. sonra da cıyak cıyak ötmesin diye alarmı susturdu. finalde de “kolay gelsin” deyip görev yerine döndü.
.
mutfak katına çıktım. kahvaltı istemedi canım. pratik yoldan kahve de olurdu ama çay içmek istedim. hem her gün ucu ucuna gelen makbule hanıma da faydam olurdu böylece. eylül gelmesine rağmen hala sıcaktı içerisi. alt kattaki, üst kattaki bütün klimaları açtım. sonra bilgisayarımı. ardından mailimi ve joy fm’i açtım. bir kaç internet gazetesini okuduktan sonra çalışanlar iş yerine dökülmeye başladılar birer ikişer. ve makbule hanım. teşekkür babında, gülümseyerek ; “yine mi erken geldiniz selim bey? “ diyerek girdi içeri. gülümsemekle yetindim. bir çay daha aldım getirdiği tepsiden. sonra işte ofisin kocaman penceresinden dışarıyı izlemeye koyuldum. kuşları arıyordu gözlerim. yoklardı. ısrarla ve umutla bakmaya devam ettim. tam uzaklarda, bulutların arasında bir tane görecek gibi oldum telefonlarım aynı anda çalmaya başladı. hem cep telefonum, hem ofis telefonum çalarken kapımda da bir çalışan evrak imzalatmak için bekliyordu. ve dışarıda bir sebzeci faranjit olmuş hastalıklı mikrofonuyla bağırıyordu; “altı kilo domates on liraa.” işte tam o anda bir sessizik oldu. ortalık birden karardı. ama nasıl. zifiri karanlık böyle. göz gözü görmüyor sadece derinlerden bir, hayır iki tanıdık ses geliyordu. saatim yok tam olarak bilemem. biraz bira biraz şarap önceydi.” diyordu genç olanı. hemen akabinde de biraz daha yaşlı olanı giriyordu devreye. parammm paaarçaa diyordu. parammmm paaarçaa.
gözümü açtığımda, her şirkette bulunması elzem olan babacan finans müdürümüz bir elinde eyüp sabri tuncer limon kolonyası, öteki eliyle de yüzümü tokatlayıp soruyordu;
selim oğlum iyi misin. selim?”
paramparça diyebildim sadece. param parça.
.

8 Eylül 2019

yalnız seni arıyorum*


önce kuşlar gitti. ardından sen. içinde yüzdüğüm deniz çekildi sonra. ya da bir halüsinasyon. kötü bir kabus. hepiniz aynı anda terk ettiniz beni. ben her şeyi olduğu gibi sizi de sıraya dizdim. şimdi bir sene sonra, kokusundan nefret ettiğim üç nefeslik sigarayı elime almak için müteredditim sevgilim. oysa hayallerimiz bitmeyen cinstendi. asaf okuyacaktık daha pier loti’de. yeni cami’nin kuşlarını sevindirip martıları besleyecektik ada’ya giden ilk şehir hatları vapurundan. ve sakızgülü sokağı’nı birlikte adımlayacaktık.
olmadı.
düşünüyorum bazen.
ortaokul müfredatındaki matematiği boşlamayıp kuşlara yaptığım gibi matematiğe de türkçe ve tarihten biraz pay verseydim şayet aynı durumda mı olurdum yine? 
kötü bir matematikçiydim evet. ama tarih sözlülerinin aranılan adamıydım. 1329 pelekanon’dan 1730 lale devri’ne benden sorulurdu hep. 1526 mohaç, 1718 pasorafça sonra. hem coğrafyam da fena değildi hani. dağlar denize paralel ve dikti zaten. akdeniz maki, iç anadolu bozkırdı resmi müfredatta. ama işte matematiğim. hayat çizgimi yamultan en büyük eksikliğim. bir üçgenin iç açılarının toplamından dışarı bir türlü çıkamayan bahtım.
.. 
dün anneme gittim. küçük evinin, küçük bahçesinde çalıştık akşama kadar. kafam dağılsın istedim biraz. 
dağıldı mı peki? 
pek değil. 
akşam olunca midak sokağı’na başladım. beşinci sayfadan ileri gidemedim. arabaya binip otobana çıktım. metallica’yı açtım. kadrana bakmadan gaza bastım. bir müddet sonra gebze gişelerdeydim. iki seçenek vardı önümde; istanbul izmir arasının gerçekten beş saate düştüğünü test etmek ve iki yaz önce aşık olduğum sığacık’a yeniden merhaba demek. ya da kürkçü dükkanı. gişelerden istanbul yönüne geri döndüm.
..
masmavi, uçsuz bucaksız okyanusumdun sen benim. şimdi okyanusum yok. ayaklarımı yerden kesen iyot kokun yok. ben yokum. her ne kadar her şeyi sıraya koymaya meyilli olsam da aynı anda kaybolduk. hepimiz birden.
sen gelmez oldun önce. peşinden kuşlar göç yollarını değiştirdi. nihayet balıklar toplu halde intihara kalkıştı yokluğunda.
düşünüyorum yine.
hayat mı bize böylesine gaddar yoksa biz mi kendimize çok gaddarız? çözemedim daha.
..
şimdi işte pazarın en kuytu sessizliğinde kadıköy’e indim. aylar sonra. ilk kez.
çünkü adalar’ı saymazsak, her geçen saniye artan kalabalığına rağmen istanbul’da nefes alabildiğim tek yer. tek zaman. tek evren. kadıköy’ün hayat kokan ara sokakları.
balık çarşısı, sahaflar, antikacılar, sakızgülü, bahariye yoluyla moda’dan denize inmek. iyot kokusunu doyasıya içime çekmek. 
...

kaybettiğim denizimi, okyanusumu bulmaya geldim kadıköy’e. rıhtımda indim sarı dolmuştan. cemal süreya’nın; “gri bir ev ödevi gibi duruyor” dediği haydarpaşa’ya baktım şöyle bir. ne kadar makyaj yapsalar da yorgunluk ve yaşlılık akıyordu yıllanmış yüzünden. galiba biraz da üzgündü. tıpkı benim gibi. ya da bana öyle geldi bilemiyorum. 
her zamanki rotamı takip ettim. otobüslerin önünden mado’nun tarafına, gölgeye geçtim. dükkanlarını yeni açıp uykulu gözlerle sokağa bakan esnafın, aynı gözlerle pazar kahvaltısı yapmaya çalışan insanların önünden yürüyerek ışıklardan karşıya geçtim. iş bankası’nın olduğu, çarşının ilk metrelerine, benim kadıköy’üme ayak bastım. beyfendi (fazıl bey, hüsnü bey, niyazi bey) kahvecilerin nefis kahve kokularını duyumsayarak balık çarşısına girdim. ortalık deniz kokuyordu. işte o vakit yine diş ağrısı gibi vurdu yokluğun. çarşı’nın, hatta istanbul’un hatta hatta dünyanın en güzel çayını yapan fırın-pastanesine oturdum. salt çayı değil, gölgesi de, rüzgarı da muhteşemdi. ve jeopolitiği sevgilim her şeyden öte. 
serasker sokak’ta, dörtyol ağzında. bir yanında aktarlar, öte yanında sebzeciler, az ileriden -balıkçılar- sayesinde efil efil esen deniz kokusu pastaneden çıkan taze ekmek kokusuna karışıyor şimdi. 
burada da oturmalıydık seninle. önümüzden geçen insanların hikayesini yazmalıydık. misal beş metre önümüzde durup rehberlerini dinleyen turist grubunun hangi ülkeden olduğunu, -çay ısmarlamacasına- tahmin etmeliydik. bilerek kaybetmeme gerek yoktu. çünkü; gerçekten başarısızdım diller ve ülkeler konusunda. ve yalnızca türkiye coğrafyam iyiydi, dünya coğrafyam ortaokul terk.
sonra çay istemeliydik kırmızı tişörtlü, güleryüzlü, kibar garsondan. 
şefim; “iki çay, biri açık” diyerek.
lakin olmadı.
isteyemedik.
..
yokluğunda ahmet telli şiirleriyle jiletliyorum ruhumu. 
sen diyor gidersen, bu kent yıkılır, ölür kuşlar’**
.
sen gittin. 
şehir, insanlığa küstü.
balıklar yüzmez oldu ve ben.. 
ben sevgilim; yokluğunda hiroşima ve nagasaki ile empati kurdum.
.
son tahlilde, bize diyorum bu aşktan kalan sevgilim;
hesapsız bir matematik,
alfabesiz bir edebiyat oldu.
gerisi de işte, çokça özlem. biraz keder ve biraz şiir.
.
sen gittin.
öksüz kaldı yeryüzündeki tüm mavilikler.
şimdi balıklara kim şiir okuyacak, kuşlara kim ekmek verecek?
...

* orhan veli-yalnız seni arıyorum (nahit hanım’a mektuplar)

** ahmet telli-gidersen yıkılır bu kent
.


5 Eylül 2019

pencere


ne vakittir görmüyordum onları. dört tane martı baklava dilimi olmuş kuzeye gidiyorlar. ben mi pencereden bakmayı unuttum yoksa onlar mı her zaman geçtikleri rotalarını unuttu? bu muamma şimdilik. ama kesin olan; onlara sevdamın kıskançlık derecesinde olduğu. defaatle söyledim. şimdi yine söylüyorum. kuşlara iyi bakın!
..

başında sarı bareti. yüzünde şeffaf kaynakçı maskesi. mavi gömleğinin sırtında küçük motoru ve elinde altın arama dedektörüne benzeyen aletle kaldırımdaki otları temizliyor. günlük iaşesini çıkarıyor. kadrolu mu sözleşmeli mi belli değil. ama kuvvetle muhtemel evli. en az üç çocuklu. çocuklardan ikisinin okulu başlayacak haftaya. şimdi kafasından neler geçiyor acaba? okul masraflarını mı düşünsün yoksa ev kirasını mı ya da bitmeyen mutfak masraflarını mı? belki de tüm bu sıkıntılardan biraz olsun uzaklaşmak, unutmak için tuttuğu takımın şampiyonluk hesabını yapıyor kafasında. hikaye bu ya; fenerbahçeliymiş. geçen sene çok üzülmüşlerdi. ama bu sene şampiyonlarmış allah’ın izniyle. ahh işte gary rodrigues o golü atacaktı ki trabzon’a. istanbul’un diğer iki büyüğüne daha 3.haftada 5 puan fark yapacaklardı. ama kaleci uğurcan da hayatının maçını oynadı canım.
...
üç ya da dört gündür radyo alaturka dinliyorum. çok şahane sözleri olmasına rağmen diğer şarkılarda olduğu gibi yine sözlere takılmıyorum çok. elimde acil iş yoksa sadece müziğe odaklanıyorum. ve sonra ofisimin penceresinden yakaladığım en beyaz buluta binip uzak diyarlara gidiyorum. telefon ya da kapı çalana kadar bayağı mesafe katediyorum. bir seferinde viyana kapılarından geri döndüm. bir kaç dakika daha geç çalsaydı telefonum viyana fatihiydim şimdi!
..
bir de meşhur kara tepem var tabi. genelde öğleden sonraları, 4 gibi oraya bakarım. çayım gelmiştir. işim hafiflemiştir. ama aslında ve daha çok canım sıkkındır. 
zaten üç sene önceki doğum gününde şuna benzer şeyler yazmışım;
ne vakit başım sıkışsa, hayat üzerime üzerime gelse işi gücü bırakıp o kara tepe’ye bakarım. ketumdur kara tepe. hiç bir şey söylemez. anlatmaz. ama ben umutla ve inatla, sanki bir bir işaret verecek, yol gösterecek diye bakarım kara tepeye. o yine konuşmaz.”
belki diyorum. bir gün. en çok ihtiyacım olduğu bugün. bir ışık. bir işaret. bir mucize!

3 Eylül 2019

31.mektup


seninle ne vakit, şöyle serin bir gölgelikte oturacağız sevgili elena. hem şimdi değilse ne zaman?
ben diyorum ki; işi, gücü ve bu manasız dünya koşturmacasını bırakalım. her ne yapıyorsak ve her nerede isek. dünyanın iki ayrı ucunda bile olsak mutlaka buluşalım. tez vakit görüşelim. çünkü hayat çok uzun değil sevgili elena. ayrılıklar değil, vuslatlar hakim olsun artık sevdaya. ve eylül, ayrılıkların değil kavuşmaların ayı olsun bu sefer.
..
hani diyorum bir gelsen. pir gelsen. gecenin üçü ya da sabahın beşi hiç farketmez. yeter ki gelsen. neler yaparız, neler? bir gelsen. ah hemen gelsen.
burgazada’ya gideriz misal ilk vapurla. sait faik’e selam verip kalpazankaya’ya geçeriz sonra. orada hiç birini ayırmadan hem gün batımını hem gün doğumunu izleriz. lakin biraz yürümek lazım tepeye çıkmak için. ya da bisikletle gideriz. doğrusu bu ya; ben yürümeyi tercih ederdim iki sebepten dolayı. ilki ve en mühimi; yürümek, seninle geçireceğim vakti hem daha çok uzatacak hem ada’nın ve manzaranın güzelliklerini içimize, gönlümüze daha çok sindireceğiz. ikinci sebep ise; yalan yok, biraz korkuyorum. zira orta üç yazında, tingir’in yokuşunda frenimin patlayıp da kolu bacağı parçaladığımdan beri hiç binmedim bisiklete. ama işte bisiklet sürmek de hayat gibi değil mi zaten? ikisinde de düşe kalka ilerliyorsun. belki aynı hataları tekrar ediyorsun, belki bazen ders alıyorsun. ama hep ilerliyorsun. evet kaldığım yerden devam edebilirim sanırım. sen bisikleti tercih et yeter ki, binerim senin için. ikimiz için. süreya ve sait faik’in izinden de gideriz hem. en güzel kır kahvelerinde çay kahve içeriz. demlik demlik. fincan fincan.
..
bir günde mesela kuzguncuk’a gideriz. hatta orada bir evimiz olsun. bahçeli, içinde ıhlamur ağaçları olan küçük bir ev diyorum. gölgesinde çay içebileceğimiz. güneşi batırabileceğimiz. kuzguncuk ne güzel. sen ne güzelsin elena. bir gün diyorum çıkıp gelsen. yaz yağmuru gibi. aniden.
..



1 Eylül 2019

ada-2119




püfür püfür esen adanın yerini hiç bir yer, hiç bir kıyı şeridi tutmuyor bayım. bilhassa bu ağustosu taklit eden, özenti eylül başlangıcında. çünkü ve zira esmiyor, paklamıyor, hiç bir yer içimdeki ve dışımdaki nemi. oysa denizin en kenarındayım. ve adaya, kuş uçuşu sekiz kanat çırpımı mesafedeyim. yarısından çoğu güneş aldığı için tercih edilmeyen, gölgeli kısmında ise bir karabaş köpeğin istirahat ettiği öksüz masaya, karabaşı rahatsız etmemeye çalışarak, özenle oturdum.
şimdi işte bir önümdeki denize, bir -uzak mıyım yakın mıyım bilemediğim- iki gün önce içinde cirit attığım, bir çocuk gibi şen olduğum adaya hasret ve hasetle bakıyorum.
 
..



halbuki uzaktan bakınca ada’nın da kafası biraz karışık ve başı dumanlı görünüyordu. kıyıdaki martılar da hayli düşünceli. hatta gruplar halinde ‘n’olacak bu dünyanın hali’ diye toplantılar yapıyorlardı. bank köşelerinde kediler ve kargalar hakeza. insanlar da sıkıntılıydı. ellerinde saatli maarif takvim yaprakları, ağustostan mı eylüle geçtik yoksa eylülden ağustosa eksen kayması mı yaşadık emin olmaya çalışıyorlardı. saat sorar gibi birbirlerine hangi ayda olduklarını, hatta içinde bulunduğumuz yılı soranlar bile vardı. herkes şaşkın. astrologlar dahil. isviçreli bilim insanları hariç. zira onlar biz demiştik ukalalığı içinde; “zamanında biz uyarmıştık. dünyanın dengesiyle oynamayacaktık hanımlar beyler” diyorlar şimdi televizyonda açık olan bütün oturumlarda. liderler halkı sükunete davet ediyorlardı? kendini hala süper güç zanneden bölünmüş amerika devleti başkanı VIII. trump olanlardan papua yeni gine’yi sorumlu tutarken, kuzey avrupa demokratik ve teokratik krallığı yurt dışındaki vatandaşlarını acil olarak ülkeye geri çağırdı. avusturya, sınırı geçen keçilerini kesip ziyafet düzenleyen macaristan’a savaç açtığını duyurdu. birleşik antartika cumhuriyeti ancak kendi ihtiyaçlarına yettiği için, artık hindistan, çin ve japonya’ya su satmayacağını bildirdi. dünyada bunlar olurken türkiye’de ise muhalefetteki dostlar alışverişte görsün partisi, iktidardaki ayıkla pirincin taşını partisini sarayburnu açıklarında kendi parti kayıklarının önünü kesmekle suçluyor. iktidar da asıl muhalefetin kendi kayıklarının önünü kestiği haykırıyordu. memlekette bu kayıkçı kavgası sürerken, halk da huzursuzdu. bir elma gibi ikiye ayrılmıştı. internet hızlarından şikayetçi olanlar yenikapı’da, daha yüksek binalar yapılmasını ve ayrıca denizlerin de imara açılmasını isteyenler maltepe’de mitingler düzenliyorlardı. yine uzayan ömür bahane edilerek emeklilik yaşının 105’e çıkaran yasayı protesto edenler kızılay meydanını, özel halk ve belediye otobüslerinin durak harici hanımlara olduğu gibi kendileri için de durmasını isteyen erkekler izmir gündoğdu meydanını ve kendilerine bayan denmesini istemeyen hanımefendiler de adana 5 ocak stadı’nın önünü doldurmuşlardı. 
öte yandan tüm bu siyasi ve ekonomik gelişmelerden bağımsız, av mevsiminin açılışını protesto eden balıklar ise kendilerini kıyıya vuruyorlar hatta bazıları greenpeace üyeleriyle birlikte narin bedenlerini sahile zincirliyorlardı. ortalık çok karışıktı. balıkları vazgeçirmek için cem yılmaz’ın torununun oğlu hüdavendigar yılmaz sahile geldi. 
ben cem yılmaz’ın torunun oğluyum. cem yılmaz’ı hatırladınız mı? hani şu hep siyah giyinen, bıyıklı ve göbekli komik adamı” dedi. ama balıklar  şaka mı bu?” diyerek hareketi boşa çıkardılar. zira güvenlik güçleri teknik bir hata yaparak geçmişte başka bir olayda fillerde başarılı olan taktiği balıklara uygulamıştı. oysa balıkların, balık hafızalı olduğu unutulmuştu. neyse ki üstelemediler ve balıklara isteklerini sordularbalıklar da; “shakira’nın torunu dans etmezse ve ekstra bir iki isteğimiz yerine gelmezse eylemden vazgeçmeyiz” dediler. toplu iş sözleşmelerinde tecrübeli bürokratların çabası da sonuç vermeyince shakira’nın torunu natasha pedrik emanuelle yeni delhi tatilini yarıda kesip bostancı sahilindeki balıklara kısa bir resital sundu. balıklar natasha’yı yüzgeçleriyle çılgınca alkışladıktan hemen sonra, avlanma süresinin 7,5 aydan 3,5 aya indirilmesi ve on yıl içinde bedelli avlanmanın getirilmesi koşuluyla eylemlerine son verdiler. 
olayların durulacağını sananlar fena halde yanılıyorlardı. çünkü her şey daha yeni başlıyordu. balık isyanının bastırılmasını müteakip bu sefer de büyükada ve heybeliada’daki atların on iki faytoncuyu rehin aldığı haberi çığ gibi önce ülkeye, sonra dünyaya ve mir iuzay istasyonuna kadar yayıldı. zaten kutuplaşmaya teşne halkımız yine ikiye ayrıldı. atları destekleyenler ve atlar da can taşıyor diyenler bostancı sahilde toplandılar. faytoncular da insan diyenler ise kartal sahilde toplanmışlardı. olayların büyümesini önlemek için tüm deniz trafiği ve ada ile ana kara arası giriş-çıkışlar durduruldu. adaya takviye kuvvetler gönderildi. içişleri bakanı herkesi sükunete ve itidale davet edip sorunu en kısa sürede çözeceklerini, adada ve ana karada mahsur kalanları gruplar halinde tahliye edeceklerini söyleyip bu süreçte herkesten sabırlı olmalarını istedi. sağlık bakanı da rehinelerin sağlık durumlarının yerinde olduğunu ve sadece üç rehinenin stockholm sendromuna tutularak atların tarafına geçtiğini duyurdu. 
sanki bir bilim kurgu filminin içindeydik. sadece yönetmenimiz eksikti ve adeta doğaçlama oynuyorduk. oysa tüm olanlar gerçekti. hastaneler kendini hunharca çimdikleyenler yüzünden dolup taşmıştı. hatta facebookta grup kurup yaşananların kötü bir kabus olduğunu kanıtlamak ve rüyadan uyanmak için antalya falezlerden kendini aşağı bırakanlar bile oldu. maalesef uyanamadılar. atlayanlarım yüz ikisi öldü, seksen beşi çeşitli yerlerinden yaralı olarak tedavi altına alındılar. 
olayı tek bir kişi çözebilirdi. öyle de oldu. laponya’daki inzivasından özel uçakla adalar’a getirilen yaşayan efsane, 165 yaşındaki prof. üstün dökmen küçük şeylerle, anlattığı iki kısa anektodla bu vahim sorunu çözdü. atlar ve faytoncular öpüşerek barıştılar. birbirlerinden helallik aldılar. stockholmcü faytoncular ise istifa edip atlara özgürlük partisini kurdular. 
tam her şey normale döndü derken bir anda köpek havlamaları sardı dört bir yanı. ülkeye ve evrene ‘eyvah bu kez de sokak köpekleri mi kazan kaldırdı’ endişesi hakim oldu. oysa dikkatle dinlediğimde sadece ve karşılıklı iki köpek havlıyordu. ama hiç susmuyorlardı. mütemadiyen havlıyorlardı. sert bir söz düellosuna girişmişlerdi sanki. sesler şiddetini artırdığı halde bir türlü göremiyordum onları. 
..



neden sonra derinlerden gelen hoşt ünlemesiyle aynı saniyede kırılan bir cam bardağın şangırtısıyla 2019’a geri düştüm. havlayanlardan biri yanımdaki karabaşmış. öteki de sahinin tasmasını zor zaptettiği bembeyaz tüyleri olan, kocaman kangalımsı bir köpekti. tam ortalarında ak saçlı, açık sarı gömlekli ama beti benzi atmış, yüzünün rengi gömleğinin rengine dönmüş tonton bir amca. çok korkmuştu. ayaklarının dibinde cam parçaları. yine betona yayılmış çay ya da kahve ıslaklığı. oturttum hemen amcayı yanımdaki sandalyeye. yandaki masadan henüz açılmamış suyu kapıp elini yüzünü yıkamasına yardımcı oldum. amca bir kaç yudum su içerek kendine gelirken, kangalımsı köpeğin sahibi çekiştirerek götürdü kocaoğlanı. tartışmayı çelimsiz ve bakımsız vücuduna rağmen benim karabaş kazanmış görünüyordu. ama içi çay dolu bir fincana ve korkudan pır pır eden bir yüreğe mal olmuştu. 
bir koşu gidip yan masanın suyunu ve amcanın çayını alıp getirdim. amca bir elindeki çaya bir bana baktı ve “ama ben kahve almıştım” dedi.

night bird - mad world