yalnız seni arıyorum* - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

yalnız seni arıyorum*


önce kuşlar gitti. ardından sen. içinde yüzdüğüm deniz çekildi sonra. ya da bir halüsinasyon. kötü bir kabus. hepiniz aynı anda terk ettiniz beni. ben her şeyi olduğu gibi sizi de sıraya dizdim. şimdi bir sene sonra, kokusundan nefret ettiğim üç nefeslik sigarayı elime almak için müteredditim sevgilim. oysa hayallerimiz bitmeyen cinstendi. asaf okuyacaktık daha pier loti’de. yeni cami’nin kuşlarını sevindirip martıları besleyecektik ada’ya giden ilk şehir hatları vapurundan. ve sakızgülü sokağı’nı birlikte adımlayacaktık.
olmadı.
düşünüyorum bazen.
ortaokul müfredatındaki matematiği boşlamayıp kuşlara yaptığım gibi matematiğe de türkçe ve tarihten biraz pay verseydim şayet aynı durumda mı olurdum yine? 
kötü bir matematikçiydim evet. ama tarih sözlülerinin aranılan adamıydım. 1329 pelekanon’dan 1730 lale devri’ne benden sorulurdu hep. 1526 mohaç, 1718 pasorafça sonra. hem coğrafyam da fena değildi hani. dağlar denize paralel ve dikti zaten. akdeniz maki, iç anadolu bozkırdı resmi müfredatta. ama işte matematiğim. hayat çizgimi yamultan en büyük eksikliğim. bir üçgenin iç açılarının toplamından dışarı bir türlü çıkamayan bahtım.
.. 
dün anneme gittim. küçük evinin, küçük bahçesinde çalıştık akşama kadar. kafam dağılsın istedim biraz. 
dağıldı mı peki? 
pek değil. 
akşam olunca midak sokağı’na başladım. beşinci sayfadan ileri gidemedim. arabaya binip otobana çıktım. metallica’yı açtım. kadrana bakmadan gaza bastım. bir müddet sonra gebze gişelerdeydim. iki seçenek vardı önümde; istanbul izmir arasının gerçekten beş saate düştüğünü test etmek ve iki yaz önce aşık olduğum sığacık’a yeniden merhaba demek. ya da kürkçü dükkanı. gişelerden istanbul yönüne geri döndüm.
..
masmavi, uçsuz bucaksız okyanusumdun sen benim. şimdi okyanusum yok. ayaklarımı yerden kesen iyot kokun yok. ben yokum. her ne kadar her şeyi sıraya koymaya meyilli olsam da aynı anda kaybolduk. hepimiz birden.
sen gelmez oldun önce. peşinden kuşlar göç yollarını değiştirdi. nihayet balıklar toplu halde intihara kalkıştı yokluğunda.
düşünüyorum yine.
hayat mı bize böylesine gaddar yoksa biz mi kendimize çok gaddarız? çözemedim daha.
..
şimdi işte pazarın en kuytu sessizliğinde kadıköy’e indim. aylar sonra. ilk kez.
çünkü adalar’ı saymazsak, her geçen saniye artan kalabalığına rağmen istanbul’da nefes alabildiğim tek yer. tek zaman. tek evren. kadıköy’ün hayat kokan ara sokakları.
balık çarşısı, sahaflar, antikacılar, sakızgülü, bahariye yoluyla moda’dan denize inmek. iyot kokusunu doyasıya içime çekmek. 
...

kaybettiğim denizimi, okyanusumu bulmaya geldim kadıköy’e. rıhtımda indim sarı dolmuştan. cemal süreya’nın; “gri bir ev ödevi gibi duruyor” dediği haydarpaşa’ya baktım şöyle bir. ne kadar makyaj yapsalar da yorgunluk ve yaşlılık akıyordu yıllanmış yüzünden. galiba biraz da üzgündü. tıpkı benim gibi. ya da bana öyle geldi bilemiyorum. 
her zamanki rotamı takip ettim. otobüslerin önünden mado’nun tarafına, gölgeye geçtim. dükkanlarını yeni açıp uykulu gözlerle sokağa bakan esnafın, aynı gözlerle pazar kahvaltısı yapmaya çalışan insanların önünden yürüyerek ışıklardan karşıya geçtim. iş bankası’nın olduğu, çarşının ilk metrelerine, benim kadıköy’üme ayak bastım. beyfendi (fazıl bey, hüsnü bey, niyazi bey) kahvecilerin nefis kahve kokularını duyumsayarak balık çarşısına girdim. ortalık deniz kokuyordu. işte o vakit yine diş ağrısı gibi vurdu yokluğun. çarşı’nın, hatta istanbul’un hatta hatta dünyanın en güzel çayını yapan fırın-pastanesine oturdum. salt çayı değil, gölgesi de, rüzgarı da muhteşemdi. ve jeopolitiği sevgilim her şeyden öte. 
serasker sokak’ta, dörtyol ağzında. bir yanında aktarlar, öte yanında sebzeciler, az ileriden -balıkçılar- sayesinde efil efil esen deniz kokusu pastaneden çıkan taze ekmek kokusuna karışıyor şimdi. 
burada da oturmalıydık seninle. önümüzden geçen insanların hikayesini yazmalıydık. misal beş metre önümüzde durup rehberlerini dinleyen turist grubunun hangi ülkeden olduğunu, -çay ısmarlamacasına- tahmin etmeliydik. bilerek kaybetmeme gerek yoktu. çünkü; gerçekten başarısızdım diller ve ülkeler konusunda. ve yalnızca türkiye coğrafyam iyiydi, dünya coğrafyam ortaokul terk.
sonra çay istemeliydik kırmızı tişörtlü, güleryüzlü, kibar garsondan. 
şefim; “iki çay, biri açık” diyerek.
lakin olmadı.
isteyemedik.
..
yokluğunda ahmet telli şiirleriyle jiletliyorum ruhumu. 
sen diyor gidersen, bu kent yıkılır, ölür kuşlar’**
.
sen gittin. 
şehir, insanlığa küstü.
balıklar yüzmez oldu ve ben.. 
ben sevgilim; yokluğunda hiroşima ve nagasaki ile empati kurdum.
.
son tahlilde, bize diyorum bu aşktan kalan sevgilim;
hesapsız bir matematik,
alfabesiz bir edebiyat oldu.
gerisi de işte, çokça özlem. biraz keder ve biraz şiir.
.
sen gittin.
öksüz kaldı yeryüzündeki tüm mavilikler.
şimdi balıklara kim şiir okuyacak, kuşlara kim ekmek verecek?
...

* orhan veli-yalnız seni arıyorum (nahit hanım’a mektuplar)

** ahmet telli-gidersen yıkılır bu kent
.