30 Temmuz 2014

içeride

içeride beşiktaşın maçı var. ama izlemek gelmiyor içimden. eskiden olsa bi'taraflarımı yırtardım izlemek için.  tvden izleyemezsem radyodan mutlaka takip ederdim. tıpkı seksenlerdeki atletic bilbao maçı gibi. niye bilmem tv yayını yoktu o gece. rahmetli babam kulağına dayadığı emektar el radyosunun antenini uzatmış spikerin heyecanlı anlatımıyla kâh coşuyor kâh kederleniyordu.  nitekim 16. dakikada gökhan keskin zubizaretta'yı avlayıp bir sıfır öne geçtiğimizde sevinçten eldeki tek radyomuzu kırıyordu nerdeyse. sonra peş peşe dört gol yiyip fena mağlup olduk ama rahmetlinin o gol sevincini hayatım boyunca unutmadım, unutamam. 


içeride beşiktaşın maçı var. ama ben geceler kara tren diyorum emre kardeşimle! ve  üç gündür huzursuzluğumla birlikte balkona çıkarıp tek satırını okumadığım pessoa'yı tekrar içeri götürmeye hazırlanıyorum. üstelik bu gece şarkıların da tadı yok. işte ben en çok buna anlam veremiyorum.

yoksa içeride beşiktaşın maçı var. ama ben kuşlardan çoktan umudu kestim. atatürk hava limanından iki dakika arayla havalanan ve mütemadiyen yanıp sönen ışıklarıyla adeta dünyaya selam veren uçakları izliyorum şimdi.

içeride beşiktaşın maçı var. ben seni düşünüyorum....




24 Temmuz 2014

kimin için atıyor bu yürek

ılık bir akşam üstü, iş dönüşü kadıköy vapurundan boşalan insan seli gibi telaşlı ve hoyrat, dünyanın yükünü sırtında taşıyan hamal gibi yorgun hep.
yürek diyorum peyami. 
söylesene; şu büyükşehir gürültüsü dedikleri şey sadece beynimizi mi kirletiyor? ruhumuz çok mu temiz bu hengamede?
dün gece kötü bir adam olduğumu gördüm rüyamda. özümde ben böyle değilim ama derken uyandım. iki blok ötedeki bir dükkanın alarmı mıydı beni uyandıran caddeden geçen motorlu taşıtlar mı idrak edemedim. ha sabahın altısında kıçlarını yırtan karga ve martılar da var elbet şüpheli listesinde. fakat ben alarmda buldum kabahati. kızmak istedim çok. kızamadım. çünkü kötü adam olmaktan kurtardı beni. müteşekkir de değilim ama. ne yardan ne de serden geçemeyenlerin ikircikliğinde öylece kalakaldım. uyuyamadım da. bari kaçınılmaz olanda boncuk arayayım ümidiyle tüm dikkatimi yeni güne uyanan sokağa verdim. lakin tüm çabam nafileydi.
sen ne yaparsan yap bu şehir yine bildiğini okuyor peyami..
o yüzden önümüze bakalım biz..
.

22 Temmuz 2014

kuşlar uçuyor

anlattı, anlattı, anlattı durmadan, bıkmadan, usanmadan anlattı. nefes almadan, gözünü kırpmadan hep anlattı. o çölde suya hasret bedevinin aşkıyla yana yakıla anlatırken ben mavi tükenmezle önümdeki kağıda muhtelif şekiller çizdim. arada ayıp olmasın diye yüzüne, bazen de kahverengi gözlerinin içine içine baktım. hiçbirinin ne anlama geldiğini bilmediğim, anlamadığım teknik terimlere anlıyormuş gibi kafa salladım. ben emme basma tulumba gibi başımı salladıkça o daha bir iştahlandı, en baştaki anlatma ritmini ikiye katlayarak, üstüne jest ve mimikler ekleyerek anlatmaya devam etti. altı gün oniki saat çalıştıklarından, referanslarından ve tecrübelerinden bahsetti. aralarda yaptığı işlerden dolayı acemice böbürlendi. bayat bir iki espri yaptı. gülmedim. yılmadı. anlattı. mavi tükenmezim bitmeyip hemen önündeki kalemlikteki kırmızı tükenmeze özür dileyerek uzanmasam hiç konuşmamış olacaktım takribi yirmidokuz dakikadır. kırmızı kalemi elime aldığımda ikimizde derin bir ohh çektik. o soluksuz anlatmaya, ben not kağıdımda karaladığım şeklimi tamamlamaya devam ettim. bittiğinde yetmişbir dakikadır konuştuğu-muzu-nu farkettim.
ne içindi tüm bunlar?
değer miydi?
kıçı kırık bir sistemi alıp-satmak için bunca enerji israfı, yalan dolan ve cambazlıklar.. plaza turnikeleri, toplantı notları, dokuz altı şaklabanlığı...
hayat mı lan bu?
i-ar-pi'nizin de  si-ar-em'inizin de sisteminizin de canını cehenneme..

kaldır başını da gökyüzüne bir bak peyami..

kuşlar uçuyor.....




6 Temmuz 2014

küçük kıyamet

insanoğlunun başına büyük bir felaket mesela salgın hastalık gelmiş de dünya sadece bitkiler ve hayvanlara kalmış gibi ıssız ve durgun şimdi sokağımız. sabahın ve pazarın yedisinin olmasının etkisi büyük elbette. sadece rüzgarla oynaşan ağaçlar, günlük ekmeğinin peşindeki kediler ve kuşlar hayatta kalmış gibi. ve kuşlar kendi aralarında anlaşmışlar da sabah nöbetini onlara devretmiş gibi sadece ve her yerde kargalar var. martılar, kumrular, sakalar, serçeler, güvercinler nerdeler? ama bu, bu sessiz ve hareketsiz halini artık sevmiyorun artık sokağın. eskiden severdim. garip bir dinginlik ve mutluluk verirdi. şimdi ise gökyüzünü görmem zorlaşıyor, her geçen gün daha yüksek beton kütlelerine dönüşen komşu yapılar nedeniyle. üç tarafım bu yüksek yapılarla çevrili. uzakları, ufku görebildiğim tek alandaki müstakil evi de dün yıktılar. üç beş ay sonra  nefes alabildiğim tek çıkış da bilmem kaç katlı, ultra lüx dairelerle donanımlı, modern yaşam alanının simgesi yeni nesil bir beton blokla kapanacak. geçmiş olsun...
o ağaçtan bu çatıya durmadan, amaçsızca ve salakça yer değiştiren şu kargalardan farkımız yok gibi. ya da ve aslnda onlar kadar aklımız yok. hiç olmazsa onlar içgüdüsel yaşıyorlar. ya biz?
al işte!. bir emekli insan çıktı karşı apartmanın demir kapısından. sol elinde bir rüzgar gülünü, ötekinde bir alman kurdunu tutmuş gezdiriyor. saçma sapan bir durum ama gerçek. hem köpek mi onu gezdiriyor o mu köpeği belli değil. belki de rüzgar gülüdür aralarındaki dengeyi sağlayan. kim bilir? hiç bir şey göründüğü gibi değil ya hani. aynı, kurt köpekli adam sol omuz başına yatırdığı bir tomar pazar gazetesiyle ve hacı yatmaz gibi bir sağa bir sola sallanarak yanından geçen kendi apartmanında görevli kadını fark etmedi bile. ama ve hâlâ tek tük geçen insanlardan daha çok kedi ve kuş var sokakta. belki de en iyisi, en olması gereken de budur. ne kadar az insan, o kadar çok.....