19 Mart 2011

paris

sabah erken sayılabilecek bir vakitti. kahvesini koşar adım içen iş adamları triplerinde aceleyle hoş bir kafeden çıkıyordum ki, onu gördüm. kafelerin kaldırıma taşan sigaralı bölümünde bir yandan kahvesini yudumlarken öteki eliyle sigarasına hakim olmaya çalışıyor, yuvalarından fırlayacakmış gibi duran kocaman ama çok güzel gözleriyle de bana bakıyordu. işte bu çok güzel kadına ben çok, çok kötü baktım usta. oysa yapmazdım hiç. içime bir şey girdi sanki o an! o melek yüzdeki sinsi şeytanlığı mı fark ettim? neden? bilmiyorum. bir şey. ama ne? his. iyi olmayan bir şey. kalabalıkta yürürken yüzüme üfürülen sigara dumanından tiksinir gibi buruşturdum yüzümü. hızlı adımlarımı daha da sıklaştırırak yürüdüm. köşedeki kitapçı, ki o çok güzel şarkılar çalan kitapçı bu cumartesi az önceki gerginliği şölene, zevke, sefaya dönüştüren kıpır kıpır bir fransızca şarkı hediye ediyordu bu yorgun şehre. nerede olursa olsun , sokakta bir fransızca şarkı duyduğumda hiç gitmediğim paris'te hissederim kendimi? bugün bu bulutlu cumarteside daha çok hissettim bu duyguyu. hem paris'te deniz var mı usta!? martılar, sanki şarkıya eşlik ediyorlar. kapalı ama yine de iç açan masmavi bir gökyüzü. adımlarını düşünerek değil ama adeta sayarak atan canım insanlar. ve güzel yağmur. sonra bu vapurlar. hayat falan. ve tabi ki deniz. az ilerde ipini koparamamış balon. şehri köstebek yuvasına dönüştüren metro inşaatı bile engel olamıyor tüm bu coşkuya. diyorum ki şimdi burası bu şehir bu gök kubbe altı bir kaç dakikalığına paris olsun usta! ha olmaz mı? şarkı bitene dek en azından. ve öyleyse en çok clichy'de olmak istedim şimdi yalan yok. henry'nin kafelerin birinde kahve içmek bir de. ve sanki soğuk su içmiş de o yüzden kısılmış sesiyle bir kadın çok romantik ama bir o kadar hüzünlü ama aynı zamanda coşkulu bir şarkı söylesin. belki o da gelir! hatta belki çoktan gitmiştir de beni bekliyordur orada. gelişigüzel akan ırmakta başıboş giden bir sandal gibi düşüncelerim de kendim de akıp gittim bu cumartesi kalabalığında. bedenim bu sarhoş kalabalıktaydı ama ruhum clichy'deki o salaş kafedeydi. gençlerin önüme tutukları renkli nesneleri anlamıyor, seslerini duymuyordum. fluydu her şey. oysa clichy apaçık ve netti zihnimde!
balık pazarının o tarihi dokusu ve kokusu narkoz etkisinden çıkardı beni sonra. ama vakit hala erkendi. buna rağmen canlıydı balık pazarı. kokusundan ziyade bu hayat veren canlılığı çekiyor en çok beni buraya. kardan sonra içe çekilen o soğuk ve tertemiz ayaz gibi çekiyorum bu kokuyu da içime. sonra komşu fırından kahve, starbucksdan kek kokusu geliyor karışık! ve sonra çok güzel bir kadın parfümü. baş döndüren. ama hangisi bilmiyorum. önce şarkılar, sonra bu güzel kokular öldürecek beni usta. ama hayır yasaklamasınlar güzel olan hiç bir şeyi. sanırım şimdi biraz yazı ve elbette kahve zamanı. yok hayır, sigara yok. kapattım o defteri ben.
uzun zaman oldu. unuttun mu...?
.

12 Mart 2011

sakızgülü sokağı



sanki görünmez ve bilinmez bir bağ var bu sokakla aramızda. kadıköy'e ne zaman gitsem ne yapar ne eder bazen farkında olarak bazen de olmayarak bu sokakta bulurum kendimi. ilginçtir fıkra özrüm gibi sokak ve cadde isimlerini tutamam aklımda. ama bizim evin sokağının dışında ismini ezbere bildiğim tek sokak sakızgülü usta. hani sokak muhtarlığı kontenjanı açılsa aday olacağım yegane sokaktır burası!
bugün yine kışla karışık ama muhteşem bahar havasında sahaflar, balıkçılar yaparak nazım'ın piraye'sine gitmek üzere yürürken ve daha kestirme yol varken ayaklarım ve beynim beni daha uzun bir yol katederek sakızgülü'nden çember çizdirdi. sonradan yüreğim de eşlik etti bu ayak-beyin koalisyonuna. gördüğüm en uyumlu koalisyondu. o yüzden bedenim de fazla direnmedi. uysal uysal ama siya siya çıktım o baştan çıkarıcı yokuşu.
hani nasıl desem değişik, gizemli ama aynı zamanda aleni bir huzur, bir yaşanmışlık, belki pişmanlık, ama ille de aşk var bu sokakta. tarif edemeyeceğim zorlukta ama çok güzel bir duygu.
bir sokağa aşık olur mu insan?
ben oldum işte. her metrekaresine. intizamla dizilmiş taşlarına, santranç piyonlarına benzeyen tretuvar korkuluklarına, tıpkı bir yılan gibi uzanan kıvrımına, dükkanlarına, sinemasına, güneşlenmeyi pek bir seven aylak kedi ve köpeklerine, gölgesine, güneşine. hayat veren canlılığına belki de. seviyorum seni sakızgülü.
seviyorum!

8 Mart 2011

the international (2009)



- gerçekle kurgu arasındaki fark da işte budur.
kurgu mantıklı olmak zorundadır!