21 Ocak 2010

just another love story - 2007




jonas : her şey çok sıradan. ama hayat bir cumartesi günü alışverişinden daha fazlası....

14 Ocak 2010

uzun

içimde bir his var, konuşuyor üstelik. ve bu yazı çok uzun olacak diyor. kış geceleri gibi. bitmeyen tren yolları gibi. ve de hızlı trenler gibi. kemerlerini bağlasın o yüzden okumaya niyet edenler, oruç yiyenler, katiller, uşaklar, tramvayın arkasına asılanlar,vapurun kenarında sigarasız çay içenler, martılara simit atanlar, n'olcak bu beşiktaş'ın hali diyenler ve siz genç bayan hatta orada öyle göz ucuyla ve kalkık burunla olayları ve insanları izleyen orta yaşlı beyfendi ve tabi ki sen sevgili.

07:40 bir istanbul sabahı...
meteorolojiyi doğrulayan kapalı ve hafif yağmurlu bir hava. dakikada bir kalkan metrobüse karşın dakikada on bir insanın dahil olduğu istasyon olağan kalabalıklarından birini yaşıyor. biraz itiş kakıştan sonra metrobüsteyim. biraz dediğim harbi cenk tecrübesi gerektiren bir çatışma bu. ha aslında girmiyordum bu kadar telaşeye. dört durak sonra zati iniyordum. ayakta yahut yatarak gitmem çok önemli değildi. ama işte merak hem iyi hem kötüydü. o insanlar her biri bir kapıya denk elen duruş pozisyonunu nasıl alıyor da oyuncak arsızı çocuklar gibi hatta akınlarda şen bin atlılar gibi nasıl hücum ediyorlar o bir buçuk metrakarelik boşluğa ilk günden beri acayip merak ve heves ediyordum .
valla canım çekti ıspanaklı börek gibi sabah sabah ve ben de dahil oldum o güruha güneşin doğumuna müteakip. biliyorum insanın başına meraktan gelirmiş hep bazı şeyler ama öte yandan da ukde kalmasın istedim bi tarafımda. göbeğim de düşmesindi hem.

acemi çaylak olarak uzman yolcuların her kapı için oluşturduğu komünlerden nispeten az olanının arkasına konuşlandım ilkin. arkada kaldığım için haliyle ilk metrobüsü pas geçtim. ikincisi için ben ve komünün sonradan gelen küçük kalabalığı ikinci metrobüs için yeniden mevzilendik. sanki cesur yürek filmindeydik. bir mızraklarımız eksikti o derece. ve ikinci metrobüsün bize doğru hareketlenen yeşilini görür görmez kırmızı görmüş boğalar gibi
bi huysuzlandık önce, önümüzde durup daha kapılar açılmadan evvelki tısss sesini duyar duymaz da daldık cenk meydanına. çoluk çocuk, genç yaşlı, öğrenci memur, erkek kadın yeşil içindeki kırmızı kadifeden koltuklara kilitlenmiş hedefe varmak için amansız bir mücadelede bir huniden geçmeye çalışan akide şekerleri gibiydik. her birimiz farklı renkte. güçlü ve biraz da arsız olanın bir iki omuz darbesiyle diğerlerini bertaraf edebildiği ve istediği köşeyi seçebildiği manyak bir dünya. fizikli olmama rağmen biraz yontulmuş olduğumdan çok sevdiğim cam kenarını denk getiremedim. ama önemli olan katılmaktı. bu imkanı bize sağladığı için sn. belediye başkanıma müteşekkirim o yüzden. cam kenarı bi dahaki sefere inşallah.

uzatmayalım. kıçımı ve çantamı sağlama alıp kulaklıklarımı özenle taktıktan sonra havadan mı sudan mı bilmem son günlerde eksene alternatif tuttuğum radyo kanalını açıyorum. ve joy'u dinliyorum gözlerim kapalı. uyumuyorum ama. iyi oluyor. hem böylece gereksiz nazarlardan ve sonra suçlu suçlu kaçırmalardan muaf tutuyorum gözlerimi.
tam olarak kaçıncı olduğunu hatırlamıyorum ama fransızca olmasından işkillenip italyanca olduğuna karar verdiğim ne slow ne de hareketli ama iki kategoriye de girebilecek güzellikte bir şarkı ile oturduğum koltuktan yukarıya doğru yükseliyorum. ama yok böyle güzel bir şarkı. beni benden alıyor. bir sinema filminin içine giriveriyorum hemen oracıkta. öyle gerçekçi öyle sinemasal bir müzik. uyumadığımdan eminim. uyanık da değilim ama. londra olmalı burası. kırk beş derecelik açıyla üzerine gelen misket büyüklüğündeki yağmur tanelerine inat gümüş renkli bir tren hızla akıyor yeşillikler ve bazen tek tük evlerin görüldüğü yerleşim birimlerinin arasında. yönetmenimiz bir kompartımanın içine zoom yapıyor. koca kompartımanda kirli sakallı, siyah bereli genç bir adam. şu kocaman kulaklıklardan var kulağında. kucağında fawler'in olasılıksız kitabı. ama okumuyor dışarıya bakıyor sadece. yağmur damlalarının camla yaptığı düeti mi yoksa dışarıdaki manzarayı mı izlediği belli değil. ama müziğin etkisi ile uzaklarda olduğu izlenimi uyandırıyor daha çok. hareketsiz öyle camı ya da dışarıyı izliyor. kompartıman görevlisinin bir isteğiniz var mı sorusuna da bu yüzden kayıtsız kalıyor belki. fonda müzik hep aynı, hiç değişmiyor. trenin hızı ve yağmurun şiddeti de. tünellerden, köprülerden geçen tren varamıyor bir türlü gideceği yere. genç adam da ilk sahnedeki istifini hiç bozmuyor. bir ya da bir buçuk saat böyle devam eder mi bir film. film işte, ediyor. derken bir tünele giren tren çıkamıyor öteki uçtan. bir tek sarı ile turuncu karışımı alev topu çıkabiliyor dışarı. film de böyle bitiyor. genç adama n'oldu, trende makinist ve kompartıman görevlisinden başka yolcular var mıydı? bunların hepsi bir sır olarak kalıyor ve film boyu çalan italyanca şarkı yerini charles anzavour'un söylediği fransızca bir şarkıya bırakıyor.

08:05 hala sabah istanbul'da ve yağmur var...
hava kapalı. yağmur devam ediyor. en sevdiğim istanbul sabahını bir simitçi kahvesinde karşılıyorum. sanırım ferdi ağbiye nazire yapıyorum biraz da. doğal olarak bir simit ve bir çay var menümde. metrobüste tutturamadığım cam kenarı şansım bu sefer yaver gidiyor dominant bir şarışınla esmer çıtı pıtı arkadaşı ben kendime yer ararken hem televizyonu hem de iş merkezinin girişini kesen jeopolitik önemi çok büyük masadan ayrılıyorlar. boğazlardan sıcak denizlere inme hevesindeki ruslarınkine muadil haset bakışlar eşliğinde konuşlanıyorum yeni yerime. yukarıdaki televizyonda ntv açık. ama algılar kapalı. çünkü mevzu hep aynı. baykal ne dedi erdoğan ne cevap verdi, israil özür dileyecek mi, obama kalıbının adamı olacak mı, yasama, yürütme,yargı hani bunun ilk sahibi? vesair vesair sorular hep bi de sorunlar...kendi derdimiz bize yetiyor. uzaktan e-5 görünüyor. yeşil ve sarı renkler hakim yola. arada mavi halk otobüsleri çeşni oluyorlar. hayat gibi çok hızlı akıyor trafik. insanlar kümeler halinde işe geliyorlar hala. mevcudu bilmiyorum ama çok büyük bir iş merkezi burası. hani kaybolmamak içten değil. o derece. işi olan da sıkıntılı olmayan da. gülmüyor yüzler. kafede gazetenin iş ilanlarını okuyan delikanlı belli ki istediği bir şey bulamadı ve hışımla kapattı gazeteyi belki de cebindeki son parayı garsona uzatıp ağır ve yorgun adımlarla çıktı kafeden. karşımdaki orta yaşlı abi de pek düşünceli ısırıyor sade poğaçasını. çayından bir fırt bile almamış onu bu kadar endişelendiren ne ki acaba? sonra garson her gün aynı tepsileri toplayıp aynı masaları silmekten sıkılmadı mı acaba? surat ifadesine bakılırsa kafa olarak çoktan bırakmış sadece bedeni çalışıyor. hayalinde ne var ki acep? burada soru ve sorun çok. en iyisi hesabı ödeyip gitmeli. belki öğlen yine gelirim.

12:35 güz gülleri gibiyiz...
yemeğe geldim. haliyle çantam yok ve haliyle defter ve kalem de. yemekten sonra çay için sabah ki kafeyi seçtim. çayımı yudumlarken bi şeyler yazarım dedim. elimi cebime attım. cüzdanını evde unutan insan halimle kalakaldım.
kasiyere bi çay, bi kalem, bi kağıt dedim.
1 TL efendim dedi kasiyer çocuk gülerek...
kalemin bi tane ama. lazım olmaz inşallah dedim.
sorun değil efendim dedi.
iyi.

sabahki şansım yok. tüm cam kenarları tutulmuş mecburen ortadan ayırdık yermizi. çay fena değil. ama çok sıcak. olsun sıcak çay severim ben. televizyonda bu sefer mtv açık. sanırım tr versiyonu. teoman söylüyor. hangi şarkısı çıkaramadım çok da umrumda değil açıkçası. tadını aldıkça çay güzelleşiyor. kasiyer de öyle. kaleme ihtiyacı olmasın istiyorum. arada onu kesiyorum. iyi başka tarafa bakıyor benimle ve kalemle işi olmayacak kadar meşgul.
tv ye gidiyor gözüm belli belirsiz teoman gitmiş tanımadığım bir sarışın tuhaf bir şarkı söylüyor ama fena değil. ismini merak ediyorum ama şarkının sonunu bekleyecek kadar sabrım yok. cam kenarında sabahki dominant sarışınla aynı anda göz göze gelip aynı anda suçlu suçlu çeviriyoruz bakışlarımızı başka yöne. o sırada yan masadaki laurel ve hardy'e çok benzeyen ikili gürültülü biçimde kalktılar. masaları tvye daha yakındı ama cam kenarı değildi. kaldım o yüzden yerimde. ama bir yandan da tüm kenarları kesiyorum. sabah buğulu camın üzerindeki balık motifinden izlediğim girişi ve otobanı merak ediyorum öğlen saati. hareket yok. o yüzden yazıyorum durmadan. çayım bitmek üzere.
tam o sırada kasiyer beni keserken sarışın ayaklandı. sarışının peşinden mi gitsem kalemi mi saklasam candanın yeni şarkısını mı dinlesem kararsız kaldım. istifa ettim ben de bir kez daha.

18 :30 istifa bir erdemdir...
erdem bey bildiğiniz üzere bir takım vaatleriniz üzerinize kuruma dahil oldum. ama görüyorum ki söylenenlerle gerçekler epey bir farklı. dolayısı ile benim yapacak çok fazla bir şeyim yok bu bağlamda. size hayatta başarılar ben istifa ediyorum.
" ama mithad bey daha karpuz kesecektik" vaadine kanmadım tabi bu sefer. "ulan kış günü keseceğin karpuz ya kelektir ya hormonlu bre mendebur" dedim vurdum kapıyı çıktım. her akşam keklik gibi koşar adım gittiğim durağa bu akşam yaslı ve ağır adımlarla gittim. o kadar da kötü değildi. ilk defa bomboş bir metrobüs aldı o duraktan bizi. canım sert bir şeyler dinlemek istiyordum. joy fmden radyo eksene aldım kanalı. akşamın en sert parçaları benim için çalıyordu sanki. iyi ki oradasın radyo eksen dedim. bir kaç gün ihmal ettim ama biliyorsun ki ilk göz ağrım sensin dedim içimden. yeterince içimden demediğimi yanımdaki bayanın şaşkın şaşkın suratıma baktığında anladım. cep telefonu ile konuşuyor ayağına yattım sonra. tamam 19:00 da nazım hikmette görüşürüz o zaman dedim de yanımdaki bayan kitabını okumaya devam etti. ama şimdi regina spektor ve şarkısı hero beni mecazi anlamda bitiren hamleye imza attılar. hiç bitmesin istedim şarkı ve yolculuk. mutluyduk biz. ama işte bir iyi bir kötü gidiyordu her şey. ying yang gibi gece ile gündüz gibi. köprü her zamankinden açıktı ve çabuk bitti yolculuk. sonra 19:00 da nazım hikmet'te olmam gerek diye yalancı bir hisse kapıldım, kendi yalanına inanan çoban gibi. hava serindi ama güzeldi. çantam ağırdı ama bundan daha ağır yükleri de taşımıştım. yürümeye karar verdim.

1 Ocak 2010

ikibin10

sabahın köründe ve etiler'de iett otobüslerinin yanında son derece sportif şort ve atletiyle koşan yurdum insanı görmüştüm de benzer kıyafetle aynı işi aynı ciddiyetle gecenin kör karanlığında icra edeni ilk defa görüyordum. aslında henüz yeni denilebilecek bir zamanda gerçekleşmesine rağmen bu olayı unutmuştum işte. yerini ve zamanını tam hatırlamıyorum şimdi. nette dolanırken bir resim çağrıştırdı az önce. yine ikibindokuzun sonuna yahut ikibinonun başına denk gelen zaman dilimlerinin birinde hatırlayamadığım bir filmde aklına geleni hemen yap yoksa karar vermek zorunda kalırsın deniyordu. filmi unuttum ama bu aforizmayı unutmadım. aslında unuttum da iki üç gündür yaşadığım son derece boktan karar alma süreci yeniden çağrıştırdı. seçiyor işte hafıza. portakalın kabuklarını soyup işe yarar kısımlarını yediğimiz gibi kalanını geri dönülmez şekilde çöp kutusuna atıyordu. oysa kabukları çok güzel kokar portakalın.
dedim ya boktan bir karar alma süreci. kötünün iyisini seçmem gerekiyor. aslında ikisini de istemiyorum. ama istemek zorundayım. asıl seçmem gerekeni her zamanki gibi kaçış fantazilerimde saklayarak ya mevcut sokak arasından devam edeceğim hayata yahut ötekilerden birini seçerek iki sokak aşağıdan beş cadde yukarıdan ama aynı güzergahta aynı paftada devam edeceğim. değişen sadece detaylar olacak. ama daha öte yanda, hayallerde okyanusu geçmek varken bu sıradan karar almaların hiç bir önemi olmadığını bilmek.
işte o, hepsinden boktan...

gene bozuldu klavyemin ağzı. cem yılmaz'da bozmuş yeni filmde. hem olur öyle arada.
birileri bozacak ötekiler düzeltecek denge böyle sağlanacak. dün izlediğim iki bin iki yapımı isyan isimli bilim kurguda böyle bir tek düzelik, hissizlik anlatılıyordu. 4.dünya savaşı çıkmaması ve insanlık adına insanlığına rağmen cinayetler işlenip, insani duygular kısırlaştırılıyordu bir ilaç marifetiyle. abedenin barış ve huzur adına ırakta yaptıkları geldi aklıma. matrixten keanu reeves'den esintiler çaksa da bazı yerlerinde izlenesi ilginç filmdi. sonra düşündüm de böyle her bi boku kafaya takan düşünen hisseden insan olmak mı yoksa sevmeden, üzülmeden, acı çekmeden hiç bir şey hissetmeden ot gibi yahut filmde denildiği gibi bir saatin tik takları gibi makine düzeninde yaşamak mı?

sorular
ve sorular....

kısa ve etkili, kendine özgü yazılmış blogları daha çok severken böyle uzun yazmam niye bilmem?

sonra o alkolü alırken sağlığa demek de neyin nesi oluyor?

damlaya damlaya göl oluyorsa, taşıma suyla değirmen niye dönmüyor?

bilim adamlarına, entellektüellere "taş çıkartan" avşar kızının, - kıraç anlatmış olsa bile- yediden yetmişe herkesin bildiği şu meşhur vergili-padişahlı-huni takan tebalı fıkrayı onbeş dakikada çakozlaması normal mi? entellektüelliğin şanına sığar mı?

banliyö treninin elektriğinin her seferinde cevizli-maltepe arasında niye kesildiğinin cevabını 2009'da da bulamadım. kısmetse seneye, 2010'a inşallah. olur mu?

hani iş sabahlarında hava böyle soğuk ve kapalı üstelik yağmurlu iken ulan şimdi sıcacıkta yatakta öğleye kadar ne güzel uyunur, uyunmasa da ikindiye kadar sıcak yatak, yumuşak müzik hafif kitaplar eşliğinde ne keyif yapılırdı deyip de aynı şartlar bugünkü gibi tatil gününde gerçekleşince sabahın sekizinde şeytan niye dürter ki?

tivilerde gastelerde ikibindokuzun enleri yazıldı, gösterildi habire. şimdi de iki bin on için her seneki geyik muhabbeti olan bu yıl yapılacak listeleri ve bunu yapamayanlara öneriler süslüyor dört bir yanı.

kimse sormadı ama hani ve yine de merak eden olursa nasıl bir iki bin on diye?
her zamankinden, az şekerli ve sütlü olsun lütfen.
evet.