23.06.2018

artık kış bize eski fotoğraflar gibi sevgilim*

balkonda oturmuş fakir kene’yi tersten okuyorum. altını çizdiğim cümleleri. çizmeyi unuttuklarımı falan. bir kitabı en son tersten okuduğumda işsizdim. 2015 kışıydı galiba. fakat emin değilim. herhangi bir milenyum yılı da olabilir. kitabı unutmadım ama. bir kişisel gelişim kitabıydı. bugüne kadar hep düzden okuduk bir halt olmadı bu kez tersten okuyalım bakalım ne olacak diye ciddi ciddi tersten okumuştum. 300 sayfa, 17 bölümü. lakin yine bir şey olmamıştı. şimdi bir şey olsun diye değil tamamen keyiften okuyorum. çöl sıcağına aday olacak bir haziran bunaltısında. arada hissedilir derecede serinleten rüzgar, bir de işte birhan hanım. cumartesi sabahı böyle anlamlı geçiyor. lakin fonda biraz müzik olup duygu yüklü bir iki kelam da okuyunca hatıralar yumurtadan yeni çıkan civciv gibi kırıyorlar saklandıkları kabukları.
..

geçmiş gün, semtin parkında oldukça yaşlı, yer yer yıpranmış koyu kahverengi bir banka oturmuştuk. az bulutlu, açık bir hava vardı. rüzgar esiyor muydu, üşüyor muyduk yahut scaktan bunalıyor muyduk hatırlamıyorum. zaten sen varken bunların hiç bir önemi yoktu, sormamıştım ama birden babanı anlatmaya başladın. tane tane. en küçük ayrıntısına değin. iki üç cümlede bir gözünün önüne düşen saçını sağ elinin işaret parmağınla düzeltiyordun her defasında. bense bu farkında olmadığın doğallığınla zaman zaman buğulanıp zaman zaman neşelenip, bir güneş gibi parlayan gözlerini not ediyordum unutulmaz anlarımın arasına. bilmiyorsun. 
.
şimdi diyorum göztepe’de olsaydın. yine otursaydık öyle. konuşmasak da olurdu. 
kuşların cıvıltısını, ağaçların hışırtısını dinleseydik. çocukların neşesini sessiz mutluluğumuza katık etseydik. yüzlerce sevgi sözcüğünden daha anlamlı olurdu. ama..
ama işte...
..

* birhan keskin - fakir kene

21.06.2018

hükümsüz

yıllar önce -ki bundan tam dört yıl yarım ay ve on üç gün evvel- bu blogdaki en sevdiğim yazımı yazdığım yerdeyim. öğle vakti, bir belediye parkında. hava o günkü gibi sıcak. rüzgar, o zamanki serinletici rüzgar. hayaller aynı. hakeza yükler ve yorgunluklar da. tek fark aynı yazma isteğim yok. bir durgunluk, bir halsizlik hali. hani tehlikeli oyunlar’da diyor ya oğuz atay; “günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. insan kendini kaybediyor sonra.*”
galiba ve yine kendimi kaybettim ben de bir süredir. arıyor muyum, bulmak istiyor muyum? emin değilim.

gösterişli bir yeşile bezenmiş bu suni parkta düşünüyorum da; ilk kendimi kaybettiğimde yirmi yaşındaydım. sevgilim beni terk edip gittiğinde sahilden istasyona nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. hala da anımsamıyorum. üstelik onca aracın arasından, çarpılmadan eve nasıl geldim. onu da bilmiyorum. hayatın o on beş-yirmi dakikalık bölümü yok zihnimde. insanoğlu ama çabuk öğreniyor. terkedilmeyi ve sonra terk etmeyi. nihayet hepsini hazmetmesini. 
sonra, bu olaydan bir kaç yıl sonra üniversite sonda, arkadaşlarla en büyük sevdamız beşiktaş’ın final maçında kaybettim. hem kendimi hem arkadaşlarımı. 16:00 da başlayacak maça sabah 06:00’da gitmiştik. o zamanlar öyleydi çünkü. içeri girerken çıkan kargaşada bizim grubu kaybettim. onları ararken devletin yasal güvenlik görevlisine ayar verme gafletinde bulundum. o da bana dersimi verdi bir manga arkadaşıyla. sonuna kadar haklıydım ama mutsuzdum. ben kendime geldiğimde beşiktaş şampiyonluğu kaybetmişti. her türlü kaybedendik. ve brecht’i yeni tanımıştık. yine ve daha iyi yeniliyorduk. hep kaybediyorduk. 
misal yine, kısa dönem askerliğimde yapmadığım bir şey yüzünden onca arkadaşın arasında haksız yere suçlanandım. bunu bilen bir tek ben değildim. bildikleri halde susan arkadaşlarım. ve güçlü olan komutandı. o akşamüstü astım işte ben de bütün iyi niyetlerimi bir bir. bu son olsun diyerek. bu son olsun.
ama olmadı.
büyük marmara depreminden hemen sonra anayasa fırlatma krizinden epey önce dünyanın elektriğini kestiler. seni sen yapan, dünyaya dair bildiğin ne varsa hepsini öğreten, atan, önderin, arkadaşın, yoldaşın, baban, süper kahramanın artık yok dediler. inanmadım onlara. hepiniz yalancısınız dedim. galiba biraz da kırdım onları. sadece kalplerini değil bir iki kişinin parmağını, dişini falan. gerçi sakinleştirme bahanesine onlar da bana sağlam bir kaç aparkat çektiler. ödeştik. ama sakinleşmedim. anneme gittim. lakin annem beni duymuyordu. ben de kimseye duyuramadım sesimi. son çare gölgesizler’de durmadan ‘kar neden yağar?’ diye bağıran cennet’in oğlu gibi gökyüzüne haykırdım. neden?
şimdi. 
dört yıl önceki parkta. rüzgar kelimelerimi, sıcak dikkatimi dağıtırken. canım acayip çay istedi. en iyisi sen “bana çay pişir. bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin.*..”
.
sezen aksu - hükümsüz

* oğuz atay - tehlikeli oyunlar




17.06.2018

haziran 17, 2018

yağmurun pıtırtısı dinlediğim müziğe karışıyor. bir de komşu pencerelerden gelen kızartma kokularına. garip bir haz alıyorum bu durumdan. müziğin sesini biraz daha kısıyorum. fakat bu kez dışarıdan gelen seçim gürültüsü yağmura galebe çalıyor. neyse ki kısa sürüyor bu karışıklık. çakan şimşekle birlikte yağmurun sesine rücu ediyoruz tekrar. bir yandan da yıllardır bitiremediğim doğrusu bitirmek istemediğim tomris uyar günlüğünü okuyorum. bir ara evinin karşısında yapılan site için ; “bu kadar çirkin yapılan bir yapı az görülür.” diye sitemleniyor tomris hanım. iyi ki diyorum şimdinin kabus yapılarını görmemiş. iyi ki! diyorum ama bir taraftan da merak ediyorum. bugünün çarpıklıklarını nasıl tanımlardı bu güzel ve hassas insan. acaba nasıl?
.
çarpıklık demişken şu yazma kolaylığı olmasa hepten terk edeceğim teknolojiyi. ama işte biraz tembelim. galiba benim bahanem de bu. lakin devamlı bir enformasyon akışı. bitmeyen, dinmeyen bir mesaj trafiği. uyurken, yemek yerken, yürürken, işerken, işe giderken, yağmurun sesini dinlerken. fark etmiyor. su gibi akıp bir şekilde, er ya da geç yolunu buluyor. her zaman. her yerde. alttan alta istemesen de mutlaka muhatap oluyorsun. engellediğim numara sayısı rehberimde kayıtlı olanların iki katı olmuştur sanırım. mesajlar var tabi bir de. üyesi olduğum meslek odalarının kutlamadığım ne kadar gün varsa benden önce çifter çifter kutlaması. bir de milletvekili adayımız var. üç ya da dört kez aynı mesaj geldi. oy vereceği varsa da soğuyor insan. kimse uyarmıyor mu bunları? 
bu işler böyle olmaz hamit efendi. vatandaşın cebine değil gönlüne gireceksin evvela. göYnüne..
.
öte yandan kıramadıklarım var tabi bir de.
sabah meslek odalarından hemen sonra ablam aradı mesela. babalar günüymüş. ben halbuki kimsenin ne anneler gününü ne veliler gününü, hiç bir şeyini kutlamıyorum. zorlama, yapay geliyor çünkü garp adetleri. the truman show bile daha gerçekçi nazarımda. hem ben artık “biz”e de inanmıyorum. yalnız geldik. yalnız gideceğiz. nokta.
ama teşekkür ettim yine de. niye zahmet ettin dedim. olsun senede bir kere dedi. ısrar ettim. dedim olsun hem ne kaldı şurda doğum günüyle öğretmenler gününe. hepsini bir arada kutlardın. yok, hepsinin yeri ve günü ayrıymış. anlamı da. diyecek daha fazla söz bulamadım. yoruldum da zaten. hem bulsam, biliyorum ki; o da bulacaktı. pes ettim o yüzden. lafı değiştirdim. yeğenleri, enişteyi sordum. iyilermiş. selamları varmış. ben de selam söyledim. kapı çaldı. telefonu kapatıp kapıya koştum. kimse yok. televizyonu açtım. bir kez daha kapı çaldı. ya çocuklar ya da zihnim benimle dalga geçiyordu. bir kez daha çaldı. açmadım. kulaklığımı takıp tomris hanım’a kaldığım yerden devam ettim. canım patates kızartması çekti..
.

14.06.2018

johannesburg güneşli 30

sabah
sabah, ne halt yemeye geldiğimi bilmediğim yarım günlük işimde karizmatik sesli abinin hava durumu sunumunu dinliyorum çok önemliymiş gibi. bir yandan da küçük plazamızın kocaman penceresinden dışarıyı gözlüyorum. bir umut. belki kuşlar gelir yine diye. ya da ve belkide tüm mümkünlerin ötesinde başka bir mucize bekliyorum. bu sıkışmışlığı çözecek. ama işte bir türlü anlamıyorum. radyodaki sanatçı ne diyor? hayat bana ne demek istiyor? niye mavide değil de kırmızıda duruyoruz?
oysa ve misal tek isteğim; yukarıdaki nehir gibi sakin, gösterişsiz ve huzurla akmak. 

veyahut da şairin dediği gibi;

sen gelsen, bana sarılsan
üstüm başım aşk koksa*
..
ve şimdi.
...
20 kişilik minibüse elli kişi dolmuş anneme doğru gidiyoruz. minibüstekilerin bundan haberi yok tabi. bir ben biliyorum. nicedir görmedim onu. dolayısı ile sitemlerini savuşturmak için egzersiz yapıyorum. lakin hiç rahat değilim. arka dörtlünün ortasında sıkışmışım. içeride mahmutpaşa kalabalığından daha yoğunuz. o derece. tabi şimdi ne mahmutpaşa ne nuru osmaniye kapısı. hepsi birer buruk anı. ama hayat devam ediyor. iki bin on sekiz türkiye’sinde büyükşehir ile ilçe belediyesi arasında piç olmuş bir beldenin bakımsız yollarından hoplaya zıplaya, yata kalka gidiyoruz. buna da şükür diyorum nasreddin hoca’ya rahmet okuyarak. cevizle balkabağı ağacı arası bir aralıkta. buna da şükür. ve fakat sonra ani bir fren. kafamı ön koltuğa çarpıyorum. bağırışmalar, şoförle tartışmalar. ben takılmıyorum. sıcaktan mı yoksa kulağımdaki müzikten mi bilmem sahne değişiyor. bir nuri bilge ceylan filmi canlanıyor gözümün önünde..
...
gecenin siyahında tangur tungur ilerleyen mavi bir hat minibüsü. kadıköy’den küçük çamlıca’ya ilerliyor. en arka dörtlüde minibüsle ahenkli bir biçimde bir sağa bir sola giden üç insan silüeti. bir adam. bir kadın. ve bir çocuk. başka yolcu yok gibi. şoförün yanında ara sıra lafladığı ama yolcu mu arkadaşı mı olduğu belli olmayan beyaz sakallı bir adam. bir de ortalarda karanlık pencereden dışarıyı izleyen genç bir adam.
.
babam. annem. ve ben. 
bir düğünden dönüyoruz. ama kimin belli değil. belli olan tek şey üzerimdeki takım elbise. çünkü şahane pazar’ın süheyl uygur’undan farkım yok o pazar. turuncuya çalan kiremit rengi bir gömlek. mavi, yeşil ve turuncu renklerden mütevellit çiçekli bir gravat. hepsinin üstünde yeşil bir ceket. ben seçmiş olamam bu takımı. suçu yanımda oturan babama atıyorum. ama o çok kızgın bu akşam. niye bilmem? ama yok biliyorum! kıçının yarısı solundaki kapıya, yüzünün yarısı bize dönük biçimde tespihle birlikte direksiyon sallayan şoföre sinirli. annem çünkü müzmin hasta. ve neredeyse dakikada bir bizim çoktan alıştığımız hıçkırıkla çığlık arası çıkardığı seslere şoför hiç alışık değil. bir iki üç derken annemin dördüncü  ünlemesinde “noluya ya birader” diye tespihli eli havada bir şekilde ayar verdi bize şoför bey. yılların sakini babam kükredi birden. “mide rahatsızlığı var kardeşim işine bak sen” dedi. şoför sustu. dikiz aynasından bizi kontrol etmeye devam etti ama. babamı hiç böyle sinirli görmemiştim. öyle ki kömür karası gözlerinden ateşler çıkıyordu. şoför ha dese şoförü de minibüsü de devirecek kudrette gördüm onu o akşam. garibim annem tatsızlık olmasın diye ünlemesini bir dakikadan üç dakikaya çıkardı. ben on beş yaş olgunluğumla babamı sakinleştirmeye çalıştım. lakin babamın gözündeki ateş minibüsten ininceye kadar sönmedi.
şimdi işte; aynı gözlerle ben bakıyorum dünyaya. bayramlık ağzımı ha açtım ha açağım. iki aydır uğraştığım bir satış işi nedeniyle az müşkül durumda olduğumu gören sırtlanların saldırısına, yalancı düzenbazların istilasına uğramış durumdayım. orhan gencebay’ın ‘batsın bu dünya’ kıvamındayım. çünkü ve az önce onlardan birinin mesajını okudum. gözlerimden ateş değil etna’nın lavları çıktı sinirden. ne de olsa babamın oğluyum. ve haklıyım da. ama ve lakin sevgili maykıl’ın da dediği gibi haklı olmak mutlu etmiyor hiç bir vakit.
bu yüzden ya sabır dedim. çareyi yazmakta buldum. tam kalemimim ucunu yontuyordum ki bizim şoför radyoyu açtı. sabahki karizmatik abinin sesini duydum yine.

londra yağmurlu 14
paris bulutlu 22
ve johannesburg güneşli 30.

hayat diyorum bazen rastlantılara inanmaktır...
.
* ilhan berk




3.06.2018

devrik cümle günlükleri - 6


07:50. pazar. balkonun güneş alan çok az kısmı haziran. gölgede kalan yerleri mart. yer yer şubat. yüzümü güneşe sırtımı şehre verdim. hep yapmak istediğimdi. ama bir beton kütlesinin içinde asla değil. bu nasıl bir ironidir? hayat benimle dalga geçiyor! yüzüm sıcak. bedenim soğuk şimdi. bu ahval ve şeraitte martılarla kargaların kuş dalaşını izledim sabah sabah. çığlık çığğa bir lokmanın peşinde kanat çırpıyorlardı. elbette herkesin bir ekmek kavgası var. kendine göre de bir sebebi. benim de sebeplerim var. hem kalmak hem gitmek için. ama onlar kadar içgüdüsel olamıyorum. sanırım bizim en büyük çaresizliğimiz de bu.
.

2.06.2018

fransızca şarkıları çok seviyorum

iyi ki dedim çocukluk ve gençlik yıllarımda teknoloji bugünkü seviyesinde değildi. misal şu selfie çılgınlığı, insanların kendini, yediğini, içtiğini ve dahi giydiğini, gezdiğini, çocuğun çükünü, köpeğinin kakasını birilerine, birbirimize beğendirme çabası diyorum ne kadar zavallıca. bu kadar mı acz içindeyiz? evet nah bu kadar!
peki ne zaman ve niye dedim ki durduk yerde? alafranga tuvaletin tepesinde tünemiş instagramdaki fotoğrafları aşağıdan yukarıya kaydırırken. o kadar yapay, o kadar sahte geldi ki her şey. sanki elektrik çarpmışçasına fırlattım telefonu elimden. yok hayır kırılmadı. üzerindeki koruyucu cam çatladı sadece. ama ar damarımız çatlamış telefon camı çok mu canım viktor? çok mu?
demem o ki; insanlar işte bir acayip olmuş. ayakta yüz yirmi iki yalanı hem nefes almadan söylüyorlar. söz verip tutmamak vaka-ı adiyeden olmuş. özür dilemedikleri gibi utanıp sıkılmıyorlar da. oysa bize böyle öğretmemişlerdi. söz; namustu. kutsaldı. sevgiydi. emekti. türkan şoray’dı. kadir inanır’dı. masumiyetti. annenin kızarmış ekmeğin üzerine sürdüğü yağ ve reçeldi. ama ve asla kaypaklık değildi. 
biliyorum kimseyi düzeltemeyeceğim. kendim dahil. afrika hariç. (cemal süreya ne güzel adam!)
lakin boğuluyorum viktor. nefes almak güçleşiyor böyle vakitlerde. uzaklaşmak istiyorum. atalarımın topraklarına. 
ama...
ama işte...
.
anılarda bir yere kadar taşıyor insanı. sonra filmler. biraz da şiirler.. ondan sonrası yine aynı tufan.
.
dün geceydi. uykum yoktu. yapacak daha iyi bir işim de. oturdum eski yazılarımı okudum. etrafında kısır döndüğüm hayat çizgimi bir kez daha belledim. 
radyoyu açtım. en sevdiğim fransız şarkılarından biri çıktı. bu bir işaret olabilir miydi? sanmıyorum. ama fransızca şarkıları çok seviyorum.
.