27.05.2018

devrik cümle günlükleri - 5

yağmurun yağacağını bile bile arabasını yıkayanlar gibi ben de balkonu yıkadım. bu sabah. özlediğim sakinlik şimdi burada. gök kubbenin altında. sanki ve sadece bulutlar, kuşlar ve ben kalmışım gibi. bir de güneş açsa! ne güzel. garantili mutluluk. pink martini çünkü; sakin sakin söylüyor. ben düşünüyorum. basit, sıradan, günlük meseleler. olması gerektiği gibi. olduğu gibi. zira fazlasına takatim yok. ihtiyacım da. bir sürü pahalı ve gereksiz öte berisini atıp satanlar gibi ben de ruhumu sadeleştirmek istiyorum. şimdi. yağmur çişelemiyor bile. iğne ucu gibi batıyor beş saniyede bir. şemsiyeyi açıyorum. ne yağmur. ne de arada açacak gibi duran güneş için. yalnız kendim için. bir şeyler yapmayalı ne kadar oldu? unuttum bile. unutmadıklarım da var. hatıralar, anlar hatta cümleler. ama bunun kimseye yararı yok. oysa  şimdi. sezen hem söylüyor hem soruyor; yağmuru kim döküyor? ama benim merakım; ne ünzile ne yalan dünya. rüyalarım çünkü çok karışık. hem hatırlayamadıklarım da çok. hatırladıklarımda ise sen varsın. ama öte yandan yoksun. himalaya’dan yüksek boşluklarda yüzüyorum. derin denizlerde uçuyorum. neden sonra sigara kokulu sesini işitiyorum babamın tarihten gelen. “evlat, gel sözümü dinle. yapma bunu.” ne annemin sesi ne babamın sözü. bok yiyorum yüreğimin sesi ile birlikte. yıllar sonra. vazgeçemediklerim rüyalarımda. peşimi bırakmıyor. bırak artık beni diyorum. lakin beyhude. yine de söylemek istiyorum. birazcık olsun seviyorsan beni. ya gel. ya da artık bırak beni. ömrünü arafta geçirmiş biri olarak. artık bu yük bana çok ağır. taşıyamıyorum. ahmet hamdi tanpınar da ‘huzur’ vermiyor. odam, tıpkı ruhum gibi. darmadağın. okunmamış bir dolu kitap. yazılmamış onca kağıt. görülmemiş yüzlerce hayal. bu sabah diyorum;  gelmeyeceğini bile bile bekleyen sevgililer gibi bekledim. ama işte güneş bir türlü açmadı.
.

20.05.2018

uçurtmayı vurmasınlar

bu fotoğrafı dün akşam üstü çektim. balkonu yıkadıktan hemen sonra. birhan keskin’den bir dörtlük okumadan az önce. bu fotoğrafı diyorum; yeni keşfettiğim fransız dilber pomme’yi dinlerken çektim. dün akşam. uçurtma maviliklere yükselirken ben çocukluğuma indim. ama çıkamadım. doğrusu çıkmak istemedim. belki şarkının etkisi. belki yaşananların. bilemiyorum.



hayır ne münasebet! nerede o eski günler. çocukken her şey ne güzeldi edebiyatı yapmayacağım. ama işte nerden baksan güzeldi. yalan yok şimdi. hem çok güzeldi..
.
dün akşamüstü diyorum; bir saat on iki dakika bu uçurtmayı seyrettim. izlerken de bir sürü şey düştü aklıma. sen de düştün elbet. sonra babam düştü. çocukluğum zaten. 
anlayacağın kaybedenler kulübü gibiydik dün akşam. ben, siyah uçurtma ve zaman. 
.
bu fotoğrafı diyorum çekerken sen de olsaydın yanımda. babam maltepe sigarasından bir nefes çekip gülümseseydi aşağıdan. ve zaman olduğu yerde kalsaydı. hiç geçmeseydi..
.

19.05.2018

devrik cümle günlükleri - 4

..
tramvay yoluna girdim. bahariye’nin bittiği moda’nın başladığı yerde. kadıköy’e inen ve denizi gören o darboğazdayım şimdi. ve bir sanat eserine bakar gibiyim. doğrusu; bir süre sonra geçeceğini bildiğim kelebek ömürlü bir huzurun içindeyim. ayıptır söylemesi belki ama tadını çıkarıyorum. öyle ki kanatlanıp o dar sokaktan önce marmara’nın sonra da gökyüzünün yatılası maviliğine açılmak istiyorum. lakin çok sürmüyor. hain bir tramvay klaksonu hayallerimi sırtından bıçaklıyor. kenara çekiliyorum mecbur. ama bu iş burada bitmedi diye de söyleniyorum kırmızı tramvayın ardından.
bu iş burada bitmedi!

..

18.05.2018

23. mektup

bir antenin tepesine tünemiş kuşlar gibi aşkımız.
kararsız. ürkek. kırgın ve yorgun.
.



pomme - j'suis pas dupe

14.05.2018

devrik cümle günlükleri - 3

.
bazen ihtiyacımız olan şey; hiç hareket etmemek. sadece bahar ve taze çimen kokularının uçuştuğu bir parka oturmak. sonra müziğin sesini açmak. ve birbirleri etrafında dönen insanlarla dünyayı izlemek. sadece izlemek.
.
yahut uzaklaşmaktır ihtiyacımız olan. uzun, ince bir yol mesela. bir ucu karadenize çıkan.
kim bilir?
.

13.05.2018

devrik cümle günlükleri - 2

tek işi, tek derdi yazmak olanlara acayip gıpta ediyorum. yok hayır, düpe düz kıskanıyorum onları. bilakis bizim zamanımızdan olmayanları. cümlelerini. dertlerini. yazış ve yaşayış şekillerini. yaşadıkları zamanı sonra. zarifoğlu’nu. sait faik’i. tezer hanımı mesela.
hem o zamanlar diyorum. yalnızlıklar bu kadar çoğalmamıştır. ve bizimkisi gibi her gün değişen suni dertler yerine gerçek sıkıntıları mevcuttur. hayatları gibi dertleri de sahiciydi. tıpkı kelimeleri gibi.
.
“allaha ısmarladık” dedim. 
“işin gücün rast gitsin oğlum. yine gel” dedi. 
anneler günün kutlu olsun demedim. 
hayır! kapitalizmin dayatması olduğu için değil. bizde adet olmadığı için demedim. onun yerine döndüm sarıldım. 
çok küçükken babamın aldığı hediyeleri alıp vermiştik bir kaç kere. onları da beğenmemişti hem. babamın aldığını bilse beğenirdi ya neyse. sonra zaten babam öldü. böyle günlerin de bizim için anlamı olmadı hiç bir vakit. 
.
ne vakit sıkışsam. sıkılsam. umudumu yitirsem kelimelerin koynuna sokuluyorum. zira ve yalnız burada nefes alabiliyorum. ancak yazdıkça açılıyor çünkü ruhumun tek kanatlı, bu küçücük  pencereleri. bir de zarifoğlu’nu okuyorum sık sık. üç beş satır da olsa. sonra güneşe çıkıyorum. şekersiz kahvemi ve çikolatamı da yanıma alıp. biliyorum, bu da bir ecnebi adeti ama seviyorum. nihayet, uzaklara bakıp basit hayatımın sıradan düşüncelerine dalıyorum.
.
hafıza garip ve canlı bir şey ama. geçenlerde şu eski, sarı telefon kulübelerinden gördüm. galiba instagramdaydı. görür görmez de bir numara canlandı gözümde. yıllar, yıllar öncesinden. nerden baksan çeyrek yüzyılı var. hatta daha fazlası. 21-44-55.  hepi topu üç ya da beş kez kullanmışımdır bu numarayı. pazar sokağındaydı. yaklaşık bir km yürümek gerekiyordu. acil bir şey olduğunda kulübenin karşısındaki bakkaldan jeton alır konuşurduk. o zamanlar tabi istanbul 0216 ve 0212 diye ikiye ayrılmamıştı. ve şimdi özlemini duyduğumuz pek çok şey de yerinde duruyordu.
21.44.55. 
hayat tuhaf, telefon kulübeleri falan..
.



11.05.2018

devrik cümle günlükleri - 1

biliyorum. daha önce defaetle söyledim. ama ve sanırım buraları kapanana kadar daha bir çok kez söyleyeceğim.
bazı şarkılar çünkü; çok güzel. 
.
annem oturmuş dizi izliyor. arada dizide olan bitene kızıyor. söyleniyor. bazen de gülüyor. bazen diziyi bırakıyor. geçmişten bahsediyor. seçimleri soruyor. sonra hiç bir şey olmamış gibi dizisine dönüyor.
.
bir kulağım annemde. ötekisi makis’te. yalan yok. ikisini de çok seviyorum. misal şimdi; bahar diyor ablianitis usta. ama nasıl güzel. üstelik tek kelam etmeden. enstrümental enstrümental. anne sözü dinler gibi. zaman yolculuğuna çıkarıyor beni.
.
duvardaki babadan yadigar saati işaret ediyor. “bu saat doğru mu selim” diyor. 
bir duvardakine, bir elimdeki telefonun saatine bakıyorum. 
“doğru anne” diyorum. 
konuyu değiştiriyor bu sefer. 
“evin içi soğuk. evin içi soğuk” diye söyleniyor önce. ardından da dizideki bir repliğe gülüyor yine. 
.
hiç unutmuyorum. altı yaşında olmalıyım. beş de olabilir. bir otobüsün arka koltuğundaydım. görünmüyorlar ama biliyorum annem ve babam da yanımdalar. beş yaşında bir çocuktan bahsediyoruz sonuçta. altıda olabilir. 
otobüsün arka kapısı açık. gece. zifiri karanlık. sıcak bir rüzgar geliyor yüzüme yüzüme. yaz olmalı. kalabalık bir evdi ziyaretinden döndüğümüz. kadınlar ağlıyordu. cenaze evi olabilirdi. belki de kına gecesiydi. bilemiyorum. zira çocuktum. emin değildim. ama sonra bir tek kadın. bembeyaz bir önlük. gözünde siyah kalın çerçeveler. sapsarı saçlar. doktor olmalı. bana çizgi roman verdi. okumam için. teksas'dı galiba. zagor da olabilir. ama hiç unutmuyorum! sonra annem yüzünü buruşturarak çıktı içeriden. elimden tuttu. başıyla işaret etti. kitabı yavaşça masaya bıraktım. beyaz önlüklü kadın "sende kalabilir" dedi mi hatırlamıyorum. bunca yıl sonra. hem bir kadın doktorda teksas? belki de tommiks'ti. caddeye çıktık. gündüzdü. bir otobüsün arkasında yalnızdım. ama annem elimden tutuyordu. galiba yedi yaşındaydım.
.
“bak başka kanala bakacaksan ben bakmıyorum daha” diyerek kumandayı bana verdi. hala küçük bir çocukmuşum gibi saçımı okşadı. içeriye uyumaya gitti. makis, bir milyonuncu kez bahar’ı şenlendirirken.
bazı şarkılar çok güzel dedim içimden. 
bazı şarkılar çok güzel..
.




10.05.2018

sarı mavi çiçeğim

ikinci çayım geldiğinde oğuz atay’ın tehlikeli oyunları geldi aklıma. “bana çay pişir. bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin.” dediği hani. ama işte hiç bir şey kendiliğinden düzene girmiyor canım viktor. 
hayat, hiç bir vakit ikinci şansı vermiyor sana. tıpkı çok sevdiğin çayın ikincisini istediğinde getirilenin ilk çayın lezzetinin yanına bile yaklaşamadığı gibi. bana sorarsan bu hayatın bir kıvam sorunu var. ya da ve belki de benim ağzımın tadı yok! bilemiyorum.
.
bildiğim; bu sabah şaşkın bakışlarım altında şirkette klimalar yeniden ısıtma konumuna alındı. dolar, tl karşısındaki hızlı tırmanışını artarak sürdürdü. mevsimler değişti. kuşlar eskisi gibi uçmaz oldu. dünya üç tane manyağın elinde oyuncak oldu. beşiktaşım şampiyonluk yarışından koptu. üstüne bir de dinmeyen yaşamak ağrısı.
.
belki biraz müzik iyi gelirdi. bir de güneş açsaydı. varoş cafe’nin tatsız kahvesini içip güneşin altında amaçsızca oturmayı özledim. aslında çok şeyi özledim. ama şimdi oturup hepsini anlatacak değilim. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. hem zaten güneş açacak gibi değildi. biraz leonard cohen, biraz vaya con dios açtım. bir kaç saniyeliğine de olsa dünyadan uzaklaşabilmek için. 
oysa sabah işe gelirken nerden tebelleş olduğunu bilmediğim bir türkü akıp durmuştu beyin kıvrımlarımda. 
dur bakayım nasıldı? 
‘sarı mavi çiçeğim sen doldur ben içeyim
sana basma yakışmaz mor kadifeden biçeyim’
gibi bir şeydi. 
bak işte! yine dilime dolandı.
evet. 
hayat tuhaf. ama güzel de.

varsa bir çay daha alırım şimdi!
.

6.05.2018

kartpostal yazıları : biraz cesaret, biraz yağmur


             

yağmur hiç durmadı bu pazar. eskiler gök yarıldı derlerdi böyle havalarda. ben ne diyeceğimi bilmiyorum. ama sezen diyordu ya bir şarkısında: bi'lodos lazım şimdi bana. bi'kürek, bi'kayık. bize lazım olan sevgilim; biraz cesaret, biraz bahar yağmuru.
bir de şarkılar. fransızca mesela. biz seninle bir çok şarkı dinledik de fonda vianney varken oturup konuşmadık hiç. bir gün je m'en vais çalarken oturalım yine. konuşmasak da olur. eskisi gibi gözlerimiz temas etsin yeter. ondan sonra ölmek zaten serbest.
bir gün diyorum sevgilim; bir gün gidecek olursak böyle yağmurlu bir günde gidelim.


5.05.2018

22. mektup

unuttuğumu sanıyorsun. ama yanılıyorsun.

ne seni, ne de doğum gününü.

unutmadım.

yıllar önce söylediğin her şey birer birer kendini doğrularken hem.
nasıl unuturum?

unutmadım da bazı şeyleri kendime itiraf etmem uzun sürdü biraz.

bilirsin işte! 
egolar. bakış açıları. 
sonra şartlar denen o vahim şey..

oysa seni, kendinden vazgeçecek kadar seven birine kısacık hayatında kaç defa rastlar ki insan?
.
gerçi onca zaman sonra bunları yazıyorum ama buraları okuyor musun?
bilmem.
bazen kulaklarım çınlıyor. sen sanıyorum.
sen misin?
burada günler çok uzun ve de çok sıkıcı. mayıs olmasına rağmen biraz da soğuk. 
oralar nasıl?
sahi, sen nasılsın?
sonra sıhhatin, keyfin nicedir?
ben...
ben işte. bildiğin gibi. ellerim üşüyor yine. hani tanımayanlar beni özlemden değil de sırf ellerimi ısıtmak için yazıyorum sanacak. günlerdir, böyle çalakalem. 
.
şimdi istanbul’un unutulmuş bir tepesindeyim.

en sevdiğim listemden sana doğum günü şarkısı arıyorum. lakin hepsi o kadar güzel ki hangisini seçeceğime karar veremiyorum.

istanbul’un bütün çiçeklerini önüne sermek istediğim gibi dünyanın tüm güzel şarkılarını da sana hediye etmek istiyorum. ama işte yalnız birini seçmem gerekiyor.

tıpkı yıllar evvel senin onca anı, yüzlerce hissediş arasında yalnızca sanatçılar sokağındaki aheste yürüyüşümüzü seçtiğin gibi.
.
evet. şimdi ve hepsi, sadece senin için.

bugün için.

doğum günün için.
. . . 

bir şarkı.
bir fotoğraf.















.
ve bir cümle.

yeni yaşın kutlu olsun..
.
v.m.
istanbul, 05052018



4.05.2018

hiç

mayısın dördü. zemheriden hallice bir soğuk. daha önce böylesine hiç rast gelmedim. nisan on beş oldu mu parmaklarım üşümesi de büzüşmesi de biterdi. ha! ağustos ortası üşümüşlüğüm çoktur. ama marta bulanmış bu mayıs diyorum sevgilim. hiç hayra alamet değil. 
hem hiç.
.

hatırlıyor musun?

“bana babanı anlatsana" demiştin bir gün. durup dururken. hem hiç sebep yokken. senin vardı belki ama benim anlatmak için ne sebebim ne de gücüm vardi. o gece tek kelime söylemedim babam hakkında. sadece derin bir nefes aldım. üzüldüğümü anlayıp üzülme diye de lafı çabucak değistirmiştim. oysa bu acemice manevramı hemen anlamıştın. ve beni üzmemek için suyuma gitmiştin o akşam. sonraki günlerde de hiç sormayıp adeta benim anlatmamı bekledin.
anlatmadım.
hiç.
.

bugün, tüm öğleden sonrayı pencereden kuşları izleyerek geçirdim. söylemiştim. hep aynı saatlerde, üç, bilemedin dörtte geliyorlar. asla beşte değil. sanki sözleşmişler. yahut birileri hususi olarak onları bu saatlerde gökyüzüne bırakıyormuş gibi. üçerli, beşerli bazen on, bazen on beşli gruplar halinde. ama hep kuzeyden gelip güney yönünde kanat çırpıyorlar. bugün işte her zamankinden daha fazla izledim onları. sanki aralarına beni de alıp gideceklermiş gibi. 
beyhude bir umut.
kuşları izlemediğim vakit bolca çay içtim, hayaller kurdum. bir kaç telefon görüşmesi yaptım. arada içeriye gidip çocuklara şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın diye yalandan talimatlar verdim. 
dedim ya öğleden sonra neredeyse hiç çalışmadım. 
hem de hiç.
.
acaba diyorum bundan böyle ve ekmel bey gibi şöyle kalınca bir harita metoda mı yazsam tüm hayat hikayemi. çünkü ve zira blogda yazdıklarım pek bir anlam ifade etmiyor gibi artık. hatta bu akşam iş dönüşü bir gün tekrar okur muyum bu yazdıklarımı diye düşündüm. cevap veremedim kendime.
hani ve sanki elle dokunup koklanmayınca bir değeri yokmuş gibi yazılanların.. 
çok mu nostaljik oldu?
hayır,  işin garibi bugüne kadar gerçek anlamda hiç günlüğüm olmadı benim biliyor musun? nerden bileceksin. hiç anlatmadım ki. 
misal ders haricinde tuttuğum tek harita metoda beşiktaş'ın maçlarını gösteren gazete küpürlerini yapıştırmıştım seksenlerin sonu, doksanların başında. kimler yoktu ki o defterde? 
metin-ali-feyyaz, les ferdinand, seba başkan ve asker arkadaşı walsh!, şifo mehmet , ulvi, kadir, gökhan ve babam. 
babam evet. harita metoda sığmayan beşiktaş resimlerini küçücük dükkanının duvarlarına asarken siyah kalın çerçeveli gözlüklerinin üstünden gülerek bakışı.
şimdi artık o defter yok. 
hiç bir şey. hiç kimse.  
.
haklıydın. zaman çok acımasız. çok.

sanırım bu akşam suzan defter'i bir kez daha okuyacağım.
.