30.10.2017

16. mektup

nasıl anlatsam?
öyle zor ki tarifi.
hani mücadele edersin ya kendinle bazen. ama basit bir ikili mücadele değil bu. kora kor, dişe diş. hatta ölümüne bir mücadele.
bir sinir harbi. sonuçta kazananın olmayacağı bir savaş yani.
bir yanın tıpkı bir çağlayan gibi dur durak bilmeksizin akıp gitmek ister ya hani. içinde ne var ne yok söküp atmak ister de diğer yanın buna set olur. keban barajı olur. yahut ağrı dağı olur, dikilir karşına. geçit vermez. vermemeye çalışır.
ama su bu. durmaz. yolunu bulur akar gider ya.
işte öyle bir şey.. 
ya da başka bir şey.
..
yok anlatamıyorum. sesimi duyuramıyorum. 
içimdeki özlemi, ateşi, pişmanlığı, çaresizliği, suskunluğu, kırgınlığı ve kızgınlığı hangi şiir, hangi şarkı yahut hangi yol’culuk dindirir? 
bilemiyorum.
bilseydim. buraya (sana) gelmezdim. 
ama böyle vakitler sadık gelir aklıma hep. ve o meşhum cümlesi peşinden. 
bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor.*”
sahiden.
iki gündür. içim ve dışım; farjad, makis ve le trio jourban. 
bu şarkılar bana dokunuyor. en iyisinden fena yapıyor!  hem nasıl.
ve bilhassa bir tanesi.

diyorum ki..
bana jourban sevdiren kadın şimdi nerdesin? 
bazen kulaklarım çınlıyor. sen sanıyorum. 
sen misin?

aklımda bir an var. bir binanın yola bakan ikinci katı. duruşun mağrur.
ve gülüşün öyle sıcak. öyle insancıl. öyle sevgi dolu. 
sonra şair arşi’de söylediğimiz şarkılar.
şimdi pencereme konan kuşun kanadında arıyorum o güzel günleri. 

burada günler sensiz çok yavaş geçiyor. hayat ise çok hızlı.
sahi sen nasılsın?
sormak istediğim ne çok şey var oysa.
anlatmak istediğim.
ama soramam ki?
ben de bu ben varken anlatamam ki.
nasıl anlatsam?
.
.

* sadık yalsızuçanlar - garip
.
le trio joubran - masar
.




29.10.2017

büyük hayaller kuralım sevgilim*

uzağı çıkarıp yakını takıyorum. çünkü bitesiye yazmak istiyorum. okuyamıyorum madem nicedir. o vakit yazmalıyım. akıl sağlığım için. annem için. kuşlar için..
.
yaşlanıyorum. ama bunu ne değişen takvim yapraklarından, ne yakın gözlüğünden anlıyorum. ellerim çünkü. her geçen sonbahar daha çok üşüyor. ve şarkı listeleri artık telefonuma sığmaz oldu.
.
 delilik bu!
.
söylemiştim! bir sait faik olmak hiç kolay değil. ama ve yine de çok güzel hayaller kurabilirim. hem de büyük hayaller. içinde sen ve ben olan. gerekirse kış ve de güneş olan. hatta soğuk. kanada soğuğu gibi mesela. lakin gitmedim hiç kanada'ya. bir gün diyorum kanada'ya gidelim.
.
* sait faik abasıyanık
.

28.10.2017

bu sene kış sert geçmeyecek diyorlar ibrahim

bu şehir çok gürültülü ibrahim.
bu şehir yoruyor. bu dünya. bu insanlık.
.
gündüz kentsel dönüşümün iş makinaları. gece sonradan görmelerin havai fişek patlamaları.
artık çekilmiyor. 
.
hem bir de soğuk. bilhassa akşamları.
gün boyu üşüdü ellerim. bu satırları yazarken şimdi yine hem.
aslında her kış böyle. ekim onbeşten nisan yirmibire. 
.
şimdi. baba yadigarı evde soğuktan büzüşmüş parmak uçlarımı nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum. 
.
soğuk belki ama aynı zamanda enstrümental. bir akşam. 
bir no blues. 
bir farid farjad. 
hüznün dibi. 
ellerim değil ama. içim ısındı gibi. 
.
kimi unutmak için yazar. kimi konuşamadığı için. kimi de benim gibi... ellerim diyorum. yazdıkça ısınıyor. ısındıkça parmak uçlarım düzleşiyor, bir ipeksileşiyor sanki ibrahim.
.
ve cumartesi süprizi. ayva. olmakla olmamakla arası. 
annemin komşusundan. ne halden ne pazardan. yandaki ağaçtan. 
biraz mayhoş. ama sulu. leziz. bizim sokak gibi. hayat gibi.
.

bir doğum günü için çalgılı şiir*

yine dörtnala gidiyoruz gecenin siyahına
saat on dokuza biraz var 
telefonumda voyage’dan aparma bir müzik
ama nasıl güzel. nasıl duygulu
içinde biraz hüzün. biraz neşe
biraz sen. biraz ben
ama en çok da yeni yaşım var
biliyorsun
bugün benim doğum günüm 
bildiğin halde susuyorsun?
bugün diyorum yeni yaşım otuzdokuz
kutlu ve mutlu olsun!
ama en çok da sağlıklı olsun
devrik cümleden yapılma bu şiYir de senin olsun
hem üstad'ın dediği gibi
benim değildir artık o ve kopyası yoktur*
.
2017 çemberlitaş, 
yirmiyediekim cuma
.
* edip cansever
.

22.10.2017

big in japan


ruhumuzdan bir parça daha ödünç alan güneşli bir pazar. 22 ekim. itiraf etmeliyim. yıldızım bir türlü barışmadı bugünle. özgürmüş gibi gözüken aslında özgürlük kısıtlayıcı bir gün bana kalırsa. meg ryan ablamızın kate leopold filminde dediği gibi;

pazar işe başlamadan önceki gün! böylece zehirlenmiş oluyor....
.
çalışmak değil mesele. programlanmış zorundalıklar. bir sıkışıklık, bir yokluk hissi. 
manasız. 
.
normalde böyle güneşli pazarlarda evde kalmam. her ahval ve şeraitte dışarı atarım kendimi. lakin bugün üzerimde bir eylemsizlik hakim. anlamaya çalışmıyorum. yine de sıkıyor bu durum. yoruyor. çok yoruyor. ezeli alışkanlık. dışarıda salınan güneşe kayıtsız kalamadım. balkona çıktım. müziği açtım. bu şarkıya ve bu sese bayılıyorum. ane brun-big in japan. sanki biraz sakinleştim. şimdi. yazmaya başladım. fakat yazının nereye gideceğini hakkında hiç bir fikrim yok. iki üç cümle sonra bitebilir. veyahut tarihimin en uzun yazısını da yazabilirim. 
bilmiyorum. 
kahve içmem lazım. şekersiz. az sütlü. belki de artık bazı şeyleri değiştirmeliyim. sade kahve içmeliyim. pazar günü inşaat yapan hödük komşuma sinirlenmemeliyim. daha fazla tom waits, daha çok vaya con dios dinlemeliyim. haddinden fazla şiir okumalı. daha çok fotoğraf çekmeliyim. az önce mesela tepemden geçen bir uçağın fotoğrafını çektim çocuksu bir heyecanla. pek bir şeye benzemedi. ama o heyecan kafi geldi. bir şeyleri özlüyorum. bazı insanları. geçmişimi. belki çocukluğumu. bazen geleceğimi! lakin içimde halka halka olan boşluğu tarif edemiyorum. keşke şiir yazabilme kabiliyetim olsaydı. belki diyorum o zaman...
.
az önce bir uçak daha geçti. onu da fotoğrafladım. büyüklü küçüklü, çeşit çeşit, rengarenk uçaklar. beyaz ağırlıklı. kırmızı, lacivert, gri uçaklar. görüş açısına girip çıkmaları on, bilemedin on beş saniye. ömür de böyle. bir göz açıp kapama mesafesinde aslında. bir varsın. bir yok. ama insanız. aldanıyoruz. hayatı çok uzun sanıyoruz. oysa kuşlar uçuyor!

21.10.2017

metroda game of thrones


günün yorgunluğunun ruhuma ve ayaklarıma sirayet ettiği bir akşamüstü uzunçayır'ın en uzun metro yolunda ağır adımlarla yürürken duyduğum müziğe anlam veremedim önce. doğrusu inanamadım. 
yanlış mı duyuyorum dedim. dikkatle dinledim. hayır!  bildiğim ve hastası olduğum game of thrones müziği. yine de emin olamadım. reklam falan mı acaba dedim. o da değil. yirmi yirmi beş adım sonra gerçek ortaya çıktı. sokak yahut metro çalgıcılarının marifetiydi. yakından daha hoş geliyordu sesi. beşiktaş sahaya çıkarken nasıl hisleniyorsam öyle hislendim. ama nedenini çözemedim. lakin üzerine çok da düşünmedim. son tahlilde bayım; bu müziği çok seviyorum. ama niye bilmiyorum..
..
trene inerken zihnimde artık game of trones jeneriği çalıyordu. durdurmak imkansızdı. hoş durdurmak da istemiyordum.
.
dörtlü vagonu bilerek kaçırdım. beş dakika sonra gelen sekizli vagona binip uzak köşedeki kapıya yaslandım. beynimdeki game of trones müziğini kapattım. telefondaki müziği açarken yanımda oturan beyaz saçlı abinin tablette kitap okuduğunu gördüm. gayri ihtiyari gözüm kaydı okuduklarına.
"artık mektuplarında ağırlaştırılmış bir melankoli vardı"  gözüme çarpan ilk cümle oldu.
kitap yazarının abdülhak şinasi olduğunu daha sonra gördüm. hemen ‘fahimbey ve biz' ve ‘çamlıcadaki eniştemiz’ kitaplarını anımsadım. gülümsedim. karşı kapıya yaslanan kumral güzel üstüne alındı. bu kez daha içten gülümsedim. suratını astı. üzüldüm. ruhi bey’i aklıma geldi. ruhi bey çok şanslıydı. 
“azıcık gülümsedim.
dünya bana gülümsedi.”*
gereksiz alınganlık yaptığımı düşündüm. devir başkaydı çünkü. hem o zamanla bu zaman arasında dünyalar kadar fark vardı. bununla avundum.
sonra kulağımdaki müzik uzunca bir süre es verdi. zihnim yine otomatikman game of thrones çalmaya başladı. telefonun müziğini kapattım. beynimde çalan müzikle bir sonraki durakta inmek için ön kapıya ilerledim.
.
*edip cansever
.

16.10.2017

varoş cafe



eski günlerimi özledim. bu öğlen güneşi de görünce “hadi” dedim kendime. en son ne zaman gelmiştim buraya. unuttum şimdi. varoş cafe yerindeydi. ama sahibi ve mekanın içi değişmişti. ben de değişmiştim. değişmeyen tek şey güneş ve güneşin cafeye geliş açısıydı. 

gençten, temiz yüzlü, siyah süveterli bir genç siparişimi aldı. “az şekerli”  dedim onca senenin alışkanlığında. bir yandan da mekana alışmaya çalıştım. yüksek sesli müziğine, düzenli masa ve koltuklarına. yeni dekorlarına. mekan sahiplerimin yerinde ve dozunda ilgilerine. ama canımı sıkan bir şey vardı. sanki görünmez bir el istanbul’un kaosundan beni çekip almış da helsinki’nin sakin, düzenli ve saygılı topluluğuna bırakmış gibiydi burada. hani allah için kahveleri de çok iyiydi. bizim ‘yılışık garsonun’ kahvelerine on basardı. ama yine de eksik bir şey vardı. ben o eski cafenin dağınıklığını, o kendine has salaşlığını, ne bileyim? hatta yılışık garsonun bazen aşırı ilgili  bazen umursamaz olan dengesizliğini seviyordum sanırım. 

bu yeni ‘kurumsal cafeyi’ sevemedim. sevmedim. 
bir daha gelir miyim? bilmiyorum. 
bildiğim böyle sonbahar-kış güneşlerinde zıvanadan çıktığım. çalışmak istemediğim. misal; birazdan, tam onbir dakika sonra çok sevgili ofisimde olmam gerek. oysa benim istediğim; bilhassa böyle güneşli ilk ve sonbaharlarda ve tabiki bazen kış aylarında. o cafe benim, bu cafe senin dolaşmak. özgürce ve sessizce yazabilmek. peki böyle bir şey mümkün olabilir miydi bütün mümkünlerin kıyısında?* 
onu da bilmiyorum. 
söylemiştim bayım. 
ben hiç bir şey bilmiyorum.
.
*turgut uyar

15.10.2017

güneşin izinde

yandaki iki kadının konuşmalarını bastırmak için kulağımdaki müziğin sesini önce az tehlikeli sarı işarete, en nihayetinde çok tehlikeli kırmızıya çıkardım. kalkıp gitmek de bir çözümdü. lakin bugün türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı! pazarın dokuzunda sanki metroda kampanya varmış gibi bütün anadolu yakası, kucak kucağa kadıköy’e geldik. mecburi işlerimi gördükten sonra hayyam yahut piraye’de bir daha bulunmaz bu ekim güneşini değerlendirecektim. ama işte nasıldı o meşhum söz; hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi.
.
hayyam çay evi kapanmış. doğrusu adını değiştirmiş. üstelik güneşini de kaybetmiş. yenisine oturmak gelmedi içimden. kadıköy’ün ara sokaklarında, serasker caddesinden, antikacılara, sakızgülü’nden piraye cafe’ye bir parça güneş ve demli bir çay için yollara vurdum kendimi.
dedim ya bu türkler gerçekten çıldırmış olmalıydı.
 
piraye cafe’de değil boş masa bulmak iğne atsan yere düşmezdi. geldiğim yoldan ama farklı sokaklardan balık pazarına döndüm. çünkü burada, hangi fırın yahut cafeden geldiğini bilmediğim koku her şeye değerdi. cuma günkü sebepsiz sevinç gibi bir kaç saniyelik mutluluk tomurcukları açtı yine içimde. sırf bu yüzden her hafta, daha da erken gelmeli buraya dedim. kendime söz verdim. lakin kendime verdiğim sözlere sadık olmadığımı da en iyi ben biliyordum.


bu yüzden abbasağa camii’nin bekçisi kedi felix’i şahit tuttum kendime.
"sözünü tutmayanın kulakları midas gibi olsun" dedim.
dostum felix, "miyav" diyerek onayladı beni. 
sonra güneş alan, mütevazi bir çayevi bulmak umuduyla mühürdar caddesine çıktım. ve ekim güneşi sonuna kadar alan, boş yeri olan tek kahvedeki tek yer bu iki çok konuşkan ablanın yan masasıydı. çaresiz kulağımdaki müziğin sesini biraz daha arttırdım.
.

14.10.2017

15. mektup


bugün metroda gençliğini gördüm.
gülümsemen. başını yana eğmen. gamzelerin. saçlarının dalgası. dudaklarınn kıvrımı. yüzünün kararlı ifadesi. hemen hepsi. aynı onbeş seneki önceki sen.
bana sorarsan bugünkü sen.
çünkü onbeş sene önceki halini görmedim hiç. iyimser bir tahmin benimkisi sadece.

hani en büyük ilaç zaman derler ya hep. koca bir yalan!
dünya dönüp akrep yelkovanı ittikçe iyileşmiyor hiç bir şey. 
değişmiyor.
özlem aynı özlem. hüzün aynı hüzün. istanbul yine aynı istanbul. 
sonra trafik aynı. vapurların kadıköy’den beşiktaş’a yan yan gidişi aynı. kuşlar bile aynı. her akşam dörtle beş arası kuzeyden güneye v şeklinde uçuyorlar. 
demirkubuz’un en iyi ikinci filmi itiraf’da nilgün’ün harun’a dediği gibi;
"hiç bir şey geçmiyor. geçen yalnızca zaman."
.
bir ara göz göze gelir gibi olduk trende. ama aynı anda da kaçırdık suçlu suçlu gözlerimizi. ben bir türlü bitiremediğim kitabımı okumaya çalıştım. sen ise düşüncelere daldın. sonra ben düşünürken sen kitap okuyordun. bir türlü senkronize olamadık. birimiz erken, ötekimiz geç kaldı hep. feridun ağbi geldi aklıma. haklıydı! ‘birbirimize bir kaç aşk kadar geç kalmıştık.’ acıyla gülümsedim. okumadığım kitabı kapattım. arada orada mısın diye gizlice seni kontrol ederek telefonumda ne kadar sıla şarkısı varsa hepsini dinledim. inmek üzere, okuduğun kitabı nihayet yakaladım! adalet ağaoğlu. ölmeye yatmak. kim bilir, belki bir gün bende okurum. inerken sağıma hafif dönüp son bir kez daha baktım. huzur içinde kitabını okuyordun. bense tüm huzursuzluğumu yanıma alıp sessizce indim trenden.
.
bugün metroda seni gördüm.
hiç değişmemişsin!

.
figen genç - nazende sevgilim

13.10.2017

bu derde düşmeden önce


şu köşede salınan incir ağacı olmalı. kocaman yaprakları. güneşin alnında kıpır kıpırlar. sanırsın raks ediyorlar. öyle hareketli. öyle tangovari? işi, gücü bıraktım. elimdeki çay bardağını da. hatta bir haftadır gelmeyen kuşları beklemeyi bile bıraktım. bu neşeli ağacı izliyorum yedi sekiz dakikadır. belki de on beş dakidadır. bilemiyorum. sadece anlam arıyorum. bulamıyorum. oysa ruhumuzu yoran sebepsiz sıkıntıları bildik her vakit. ahbap olduk. hatta ve keza ‘hayırdır inşallah’ deyip defetmeyi de öğrendik. ama ve lakin sebepsiz sevinçleri kimse öğretmedi bize. belki de sırf bu yüzden. sabahtan beri bayram yeri gibi şenlenen içimi tarif  etmekte zorlanıyorum. köşedeki incir ağacının yaprakları gibi kıpır kıpır. apaydınlık. sanki yüksek dağları, düz ovaları ve engin denizleri aşarak gelen biri var. bir yol’cu. yahut aynı yol’dan ben gidecekmişim gibi. bir bilinmeze, gizli kalmış bir güzelliğe. içimdeki ve dışımdaki tüm zincirleri kırarak hem de. öyle bir coşku. öyle bir heyecan. anlatamıyorum. sadece orhan veli’ye inanmak istiyorum. ‘öyle bir yer’ olduğuna. 
o’na yaklaştığıma!
.

8.10.2017

14. mektup


kardan sonra açan güneşle nasıl ferahlıyorsa dünya gece yağan yağmur sonrası öylesine temiz bir sabah. uykum var. ama belli etmiyorum. bostancı’da uyanıyorum.
deniz havası. kuşlar. rüzgar. ve ilahi sessizlik!. 
sessizliği bozan tek şey. kayalara vuran dalgalar.. ihtiyacım olan buymuş dedim. içimden. bir martı kahkaha attı. aldırmadım. çünkü biliyorum. beni seviyorlar. ben de onları.
.
bir sene sonra ilk kez. keyfimce bir şeyler yapıyorum. kadıköy’e mecbur kalmadıkça inmiyorum. artık hem uzak. hem ... 
hem bilirsin işte. güzel hatıralar. geri gelmesi imkansız anlar.
aylar sonra işte, bugün ilk kez kendim için bir şey yaptım.
.
sahildeyim. karnım aç. gidip karnımı doyurmam gerek. lakin tembelim. hem günahtır belki söylemesi ama zarifoğlu gibi benim de hoşuma gidiyor bu durum. açlığa dayanıyorum. yosun kokusunu içime çekip dünyanın en güzel kuşlarını izliyorum. bir yandan da adalar’a bakıp bu yazdıklarımı kafamda çeviriyorum. annem geliyor aklıma. “yazmak karın doyurmaz oğlum. adam gibi sigortalı bir işin olsun” demesini hatırlıyorum. yıllar önceydi. şimdi sigortalı bir işim var ama.. 
ama işte...
.
yaradan, ölüm dışında her derdin devasını veriyor. bir saattir izlediğim, fotoğraflarını çektiğim şu 
kuşlar olmasa ne yapardım bilmiyorum. 2 lira dolmuş parasına sınırsız terapi. üstüne iyot kokusu, adalar manzarası. şanslıysan çiseleyen yağmur, sakin bir sahil. hani hep gitmek istediğimiz o küçük kasaba gibi.
.
.
hafta içi o kasabalardan birindeydim. tüm şartlar oluşmuştu. bir denizi yoktu. ama gölü vardı. yeterdi. insanlar telaşsız. insanlar sakin. korna sesi yok. koşturmaca yok. itiş kakış yok. sakinlik ve ağırlık var. ama yalan da yok! şimdi ben burada, böyle bir yerde ne kadar yapabilirim. aşk’ın o bayıltıcı etkisi geçtikten sonra olduğu gibi rutinden ve sakinlikten sıkılır mıyım? beş sene önce bu fikir kafama yattığında bana “sen yapamazsın, bu küçük şehirde çabuk sıkılırsın” diyen amcamın oğlu ve karısı haklı çıkar mıydı? 
bu düşüncelerle ilçenin saat kulesi dibine kurulmuş tek meydanına geldim. sağlı, sollu yayılmış kahvelerde dayımı aradım. üçüncüde, çınar ağacının yamacındaki 5 masası da dolu olan hilmi’nin kahvehanesinde buldum dayımı. yanında dört adam daha vardı. hiç birini tanımıyordum. onlar da beni bilmiyordu. yalnız bir tanesi beni babamdan dolayı tanıdı. dayıma doğru ; ‘ahmet’in oğlu değil mi bu?’ dediler. 
babana ne kadar çok benziyorsun evlat. gel otur bir çayımızı iç hele.’
acil işim olduğunu söyleyip dayımı bir kenara çektim. hemen istanbul’a dönmem gerektiğini, yarım kalan işleri o’nun tamamlamasını rica ettim.
ve ilk uçakla kaos şehrine geri döndüm.
.
.
şimdi. meşhur bir kahvecideyim. düşüncelerimi temize çektim. karnım aç. açlığa ve sensizliğe dayanıyorum..
.

1.10.2017

ıssız ankara, sensiz ankara..*

               

bizi diyorum ne atom bombası, ne de küresel ısınma öldürecek bayım. bizi bu duygusallık, bir de baş döndüren her şeye yetişme telaşı öldürecek. bilmiyorum? belki de bana mahsus bir mizaçtır. biraz soluklanıp not almak yerine zihnimden geçenleri anında yapma isteği. sanki dünyanın sonu yaklaşmış ya da ne bileyim aklından geçen o an yapılmazsa büyük bir felaket olacakmış gibi.veya başka bir şey. başka bir his. anlatabiliyor muyum? anlatamıyorum. öf öf.. sabahtan beri cem adrian dinliyorum. tesadüfen kanalın birinde rastladım. dilime, zihnime, en önemlisi ruhuma işledi. gitmiyor. gitmesin. çünkü bugün çok yazmak istiyorum. bitesiye. ölesiye. cem adrian diyorum. içimi parçaladı. içimi..
hafta başı çıkacağım yolculuk için hazırlanıyordum oysa. kitap arıyorum kitaplıkta. okunmamış yahut yarım bırakılmış onlarcası arasında. belki diyorum yollarda okurum. bir kaç aydır nerede kaybettiğimi bilmediğim okuma alışkanlığı yerine gelir hem. bir umut. klasiklere takıldım bir süre. budala'dan vadiden zambak'a, ekmeğimi kazanırken'den eugenie grandet'e. hepsinden birer paragraf okudum. bunalıma girdim. genç werther'in acılarıyla karşılaştım. yüzümü çevirdim. üst rafta ayfer tunç'un yarım kalan deliler evi'ni gördüm. kararsız kaldım. kafka'nın felice'ye mektuplarından birini okuyup usulca uzaklaştım. seyahat çantamın tekerini onaracaktım. aşağıya indiğimde az önce yarısını toparladığım resmi evrakları gördüm. onları tamamlamak için ileriye bir kaç adım atmıştım ki mutfaktan gelen buharı gördüm. sonra çaydanlıktaki sabırsız fokurtuyu duydum. dvdye filmi koyduktan sonra çay demleye kalktığımı hatırladım. ondan önce de anneme söylemem gereken çok önemli şeyi. ama telefonu bulamıyordum. sahi balkonda instagram fotolarına bakıyordum en son. gelen kışa, ekim ayına güzelleme yapacaktım güya en sevdiğim hüzün resimlerinden. telefonu almak için tekrar yukarı çıktım. kitaplığın önünden geçerken beynimde bir ışık yandı. şimşek çaktı sandım. değilmiş. yılmaz karakoyunlu dedim. yolculuk için yanıma alacağım kıvrak ve akıcı dil. kitabı yavaşça elime aldım. şöyle bir kokladım. çiçekli mumlar sokağı'nı alacaktım.kararım kesinleştiğinde sabahtan beri çiseleyen yağmur şiddetini artırmış camları dövüyordu. iyi de ben yukarıya ne için çıkmıştım?
.
.
cem adrian - öf öf