30 Nisan 2016 Cumartesi

otuz nisan

caddede, güneşe karşı yürüyorum. cumartesi kalabalığı her yanımı sarmış durumda. insanlar geçiyor yanımdan. konuşuyorlar. "önce kuaföre git sonra pastaneye gidersin" diyor adam kadına. kadın kararsız. "ayy acaba önce pastaneye mi gitsem" diyor. sonra başka bir çekirdek aile geliyor karşıdan. parka gitmekle avmye gitmek arasında kalmışlar. karar veremiyorlar. sahile gidin dedim içimden. sahile gidin. kıskanıyorum böyle küçük meseleleri dert eden insanları. bütün meseleler hallolmuş da tek büyük dertleri bunlarmış gibi nasıl mesut, nasıl mutlular. 
ne güzel....
.
yürümekten sıkıldım. güneşli, hafif rüzgarlı bir cafe buldum. yolun kenarında, köşe bir masadan hem insanları, hem arabaları izliyorum. mutlu muyum? yoksa mutsuz mu? bilemiyorum. içinden tüm organları, tüm duyguları alınmış da sokağa bırakılmış bir insan maketi gibiyim. 
.
cafenin gürültülü müziği hoşuma gitmiyor. kendi şarkılarımı açtım. tom waits innocent when you dream diyor.  şarkının anlamını tam bilmiyorum ama insanın ciğerlerini söküyor. şu an hissetiklerim tabi. belki yarım saat sonra aynı şarkı bambaşka şeyler hissettirecek. bilemiyorum..
.
güneş ilk kez mutlu etmiyor beni. sorumluluk almayıp başkasına çamur atmakta üstümüze yok. ama ve sanki bu nisan sıkıntısının müsebibi dolunay ibnesi gibi. dolunay değilse bahardandır. o da değilse zaten ayvayı yedik demektir...

28 Nisan 2016 Perşembe

öyle işte

saat 16:01. çay içip petibör bisküvi yiyorum. ve boş boş geniş penceremden, mavi gökyüzüne bakıyorum. sanki geleceğime dair bir cevabı orada bulacakmışım gibi. ya da ve belki de güzel bir hayalin içine düşerim diye bekliyorum.
bilemiyorum ibrahim. bilemiyorum. 
bilirsin. ben zaten pek çok şeyi bilmiyorum. bilseydim şayet burada oturup bunları yazıyor olmazdım. çünkü ve zira son zamanlarda beyin ishaline yakalanmış gibi neden bu kadar çok yazdığımı bilmiyorum. kırlangıç fırtınası'nı kamuya kapatıp neden sadece davetlilere açtığımı da bilmiyorum. hakeza neredeyse hiç okumadan bu kadar çok nasıl yazabiliyorum?
vallahi onu da bilmiyorum. 
şimdi bilinçaltıma yahut çocukluğuma inip sebebini bulmaya ne takatim ne de hevesim var. oysa bugünlerde istediğim tek şey; uyumak. günler, belki aylar süren bir uyku bahsettiğim. uyku dileğim olmazsa yazmalıyım. ama hiç durmadan. çalakalem. şimdiki gibi. hatta daha fazla. sayfalarca ve kilometrelerce mesela. şayet o da olmazsa hiç yaşamayalım zaten.
ama işte dedim ya bilmiyorum. bilemiyorum. hayat çünkü hem kesin konuşulmayacak kadar kısa hem de güvenilmeyecek kadar yanar döner. geçmişte örneklerini çok yaşadım. çok rezil oldum. çok lafımı yedim. kesin olur dediğim olmadı, olmaz dediğim oldu. 
öyle ki daha bu sabah hayatta olmaz dediğim ve kırk yıllık istanbulluluğumda olmayan oldu. ilk kez bir belediye otobüsü durak haricinde hem de benim için durdu. oysa ben sadece güzel kadınlara durduklarını sanıyordum.
öyle değilmiş. albert einstein'a selam olsun. bir önyargı daha paramparça oldu.


ben bunları kafamda yazıp petibörü çayıma batırırken çocuklardan biri 'mithad bey çileeek' diyerek çilek tabağını masama bırakıp gitti. hoş, okumuş, iyi çocuklar. ama işte bazen çıldırtıyorlar beni. çay molasında onlara ilişmeyeyim diye verdikleri rüşvet bu biraz da. biraz ama. bilmiyorlar ki; müdürlerinin kendi içinde kaç haftadır göğüs göğüse süren bir cephe savaşı var. bilseler o çilek tabağı gelir miydi peki? gelirdi. dedim ya iyi çocuklar. 

çilek manevrasından bir kaç saniye sonra büyük bir gürültü oldu hemen üstümüzde. bir helikopter, ilk kez bu kadar yakınımızdan geçti. çocukluktan kalma alışkanlıkla olsa gerek bir kaç dakika "alikopteri" aradım. nihayet ters taraftan pata pata gidişini gördüm. yemyeşil, pervane böceği gibi bir şey. etrafındaki canım kuşları kaçırarak git gide uzaklaştı. hayat kısaydı çünkü. kuşlar uçmalıydı. bir süre sonra da gözden kayboldu. çok küçükken bizim için ulaşılmazlardı bu yüksek irtifa şövalyeleri. hâlâ da öyleler. yükseklik korkum var çünkü. başka korkularım da var elbet. ama onları burada söyleyecek değilim. çünkü ve zira mahremiyete inanıyorum hâlâ. ve vaya con dios'u çok seviyorum.
.

27 Nisan 2016 Çarşamba

beş vakit - 13

sabah:
yine, yeni bir gün. yaklaşık 33 yolcu güneşe doğru gidiyoruz. en arkada dörtlü koltuktayım. uykum yok. ama gözümü açasım da yok. model dinliyorum yine güneş yüzüme masaj yaparken. bir yandan beynimin orta yerinden geçen düşünceleri süzmeye çalışıyorum. o kadar çoklar ki. rahat bırakmıyorlar. uyutmuyorlar. yazarsam belki geçer diyorum. bazıları gerçekten yazınca geçip gidiyorlar. hani belli bir dönem hayatınıza girip çok tesir etmeden geçip giden insanlar gibi. ama ve aslında siz de iyi biliyorsunuz ki o tesiri olmadığını düşündüğünüz insanlarla başka şart ve şekillerde misal paralel evrenlerin herhangi birinde tanışıklığınız olsaydı en mutlu sonlu bir hikayenin başrolünü paylaşabilirdiniz. 
öte yandan, bir de yazsanız da, çizseniz de, yeni atılmış betonun üzerine kazınmış yazılar gibi, alın yazısı gibi hiç gitmeyen, bitmeyen düşünceleri oluyor insanın. işte onların çaresi yok. en azından ben bulamadım. -bulan varsa mektup yazsın.-  işte o vakit küçük oyunlar, meşgaleler icat ediyorum kendime. misal otobüste yanıma, yakınına oturan insanların tipinden hangi durakta ineceğini tahmin ediyorum. bu beni bir süre oyalıyor. sonra işte emre aydın çalmaya başlıyor. en başa dönüyorum. eylülü özlüyorum..
.
öğle : 
tam yarımda yemeğimi yedim. odama çıktım. sabahki hissiyatım yerli yerindeydi. üstelik şimdi uykum da vardı. perdeleri kapadım. radyo voyage'ı açtım. turuncu renkli bütçe klasörüne başımı koydum. radyoda sharazede co-la dolce vita çalarken uzunca boylu bir kadın geldi. gülen gözleri ve düz, kumral saçlarıyla. arkasında güneş, yanında rüzgar vardı. sol elinin iki parmağıyla yüzünü örten saçlarını düzeltirken yarı kapalı biçimde sağ avcunu bana uzattı. sağ avcumu uzattım. itiraf etmeliyim. çok güzel gülüyordu. tam elindekini bana vermek üzereyken cızırtılı, hastalıklı bir ses duydum.
-hurdacııı...
.
ikindi: 
bir gün diyorum, hani havalar çok da ısınmadan, hafta içi bir gün. sebepsiz yere işe gitmeyip yahut sabah erkenden "ben iyi değilim" diyerek işten çıkıp akşama kadar güneşli bir cafede oturacağım. şu an ki hissiyatım bu. yarın n'olur bilemem?
.
akşam: 
ne vakittir bir şey okumuyordum. ama doğruya doğru şimdi okumayı hep istedim. siyah evrak çantam şahitlik edebilir buna. geçen hafta mesela; orhan pamuk'un kara kitap'ını gezdirdim çantamda. lakin yazmak yahut etraftaki insanlar hakkında yalan yanlış hikayeler uydurmak daha cazip geldi. ondan önceki hafta da ihsan oktay'ın puslu kıtalar atlası'nı gezdirmiştim. ondan bir hafta önce de sartre'nin bulantısı'nı. 
geçen hafta sonu migrostan öte beri alırken gördüğüm ve yolda gidip gelirken en azından bunları okurum diye iki ayrı mizah dergisi aldım aylar sonra. lakin kitapların laneti dergilere bulaşmış gibi, üç gündür onları gezdiriyorum çantamda.
sonunda ve bugün anladım ki; sorun kitaplarda değil bende!
.
yatsı: 
konuşmak için bir bahanem yok. bahane üretesim de. sadece özledim. hepsi bu.
.

26 Nisan 2016 Salı

konuşmamız gereken şeyler var

önümde kocaman bir bulmaca. kare sanki. daire de olur. hatta daire bulmaca olsun. zira ne vakittir. ortasındayım bu bulmacanın. etrafımda bir dizi soru. bildiğim sorular aslında hep. çalıştığım da yerler hem. cevaplarını da biliyor gibiyim. lakin çıkış yolu, ama o gidiş yolu. işte onu bulamıyorum. dönüyorum. dönüyorum. yine dönüyorum. arada annemin yaptığı kısırdan yiyorum. sonra yine dönüyorum. hep dönüyorum. hiç durmadan dönüyorum. arada işte bir kaç kaşık kısır. sonra ve tekrar, tekrar dönüyorum. doğru gidiş yolunu bir türlü bulamıyorum. sonuçları görür gibiyim ama. yok, yolu bulamıyorum. matematiği sevmezdim. belki ondandır. üniversiteyi 12 matematik netiyle kazandım. sonuçlardan giderek hep. ama çocuklara matematiği sevdirmek gerek. sonra hayatta doğru gidiş yolunu bulamayabilirler. küçüktüm. biraz da fazla bilmiş. bu matematik, trigonometri, limit, türev falan hayatta ne işimize yarayacak diyordum. efeleniyordum. kantitatif iktisat için de aynı şeyi söylüyordum. o işime yaramadı. mezun olmamın üstünden yıllar geçti ama rüyalarımda hala kantitatif iktisattan geçemediğimi görüyorum. neyse mevzu dağılmasın. çocuklara matematiği ve pırasayı sevdirin. gerisi zaten gelir...
onu diyordum. ben işte,  ne matematiği ne pırasayı sevebildim. kimse de bi'şey demedi. böyle olunca gidiş yolunu bulamıyorum. sıkılıyorum. mütemadiyen sıkılıyorum. lakin bugüne mahsus değil. farkında olmadan yavaş yavaş, tatlı tatlı esir aldı bu duygu beni. doğrusu; ben otuzbeşimden beri sıkılırım. bazen hızlı, bazen yavaş. ama bu pazar gecesi, tam onbiri yirmi geçeden beri tarihin en anlamsız, en hızlı, boşu ve boşluğu olmayan bir sıkıntı kapladı hem içimi, hem dışımı. içimde kocaman bir boşluk, o boşlukla başka bir boşluğun içinde yerçekimsizim. keyifsizim.
böyle böyle işe gidiyorum, eve dönüyorum her gün. günaydın diyorum. afiyet olsun. iyi akşamlar nihayetinde. 


çalışır gibi yapmadığım zamanlar şu karşı dağın zirvesine bakıyorum hep. çünkü kuşlar ve bulutlar her zaman gelmiyorlar. zirvedeki 4 rakamı ile ters s yahut ş harfinin bana ne gibi mesajı olabilir onu düşünüyorum. yapacak fazla bir işim yok. olsa da yapacak şevkim yok. feysbuk, yutup bilmem. sabah çayımla iki gazete okurum hepsi bu. sonra işte sıkıntılar. sıkıntılar. boğazda tarifsiz bir yumru. bazen mideye iniyor. sonra hoop yine yukarı çıkıyor. sanki asansör var içerde. ama yokmuş. fabrıga doktoru söylemişti geçenlerde. reflü var büyük ihtimalle sende. bir endoskopi yaptır istersen demişti. istememiştim. reflü var sıkıntı yok. sadece düşünüyorum şimdi. model'in mey şarkısında ne bulduğumu bulmaya çalışıyorum. bulamıyorum. ama çok seviyorum. lila renkli otobüsümüzün şoförü kendi kendine konuşuyor..

25 Nisan 2016 Pazartesi

kerrat cetveli



hiç dışarı çıkmadım bugün
bir kez şiir yazdım sana 
beğenmedim
sildim iki kez. hem tersten. hem düzden. 
üç kez -şu- bulutların sırtına binip gitmek istedim
üç kez vazgeçtim
dört kez 'haydi gel' dedim sessizce 
ama duymadın
beş kez 'seni seviyorum' dedim içimden
anlamadın
altı kez 'neden' diye sordum kendime 
neden? 
yedinci kez 'sorma artık yeter' dedim
sekiz kez eski günlerimizi kıskandım
dokuz kez -her saat başına gelecek şekilde- sıla dinledim.
ve sayısız kez seni özledim
bugün ben.
.
sıla-gözlerine teslimim

24 Nisan 2016 Pazar

24 nisan

moralim bozuk. beşiktaşımız tahammül edemediğimiz puanlardan ikisini kaybetti dün akşam. topçularımızın çoğuna kızgınım ama en çok şu ispanyola. alexis delgado'ya. o'na verecekleri parayla çocuk falan okutsalarmış daha iyiydi. anlamsız bir sinir ve sıkıntı içine girdim. akşam akşam. oysa bu futbol bahislerini 2003 deki 100.yıl şampiyonluğunda bırakmış. uzaktan seviyordum çubuklu forma süvarilerini. bu sene niye depreşti bilmem. halbuki o kadar da totem yapmış, son iki haftadır maçları da izlemiyordum. ama olmadı.
oysa ne güzeldi dün. iki juliette filmi izlemiş iki daha izleyecektim. lakin sinirden izleyemedim. üçüncüsünü yarım bıraktım..
.
uyuyunca geçer dedim. sabah yedide uyandım önce. baktım geçmemiş. bir daha yattım. 08:56 da olağan gürültücü iki alt komşumun yardımıyla uyandım bu sefer. kızgınlığımı ve sıkıntımı test ettim. yine geçmemiş. uykum olmamasına rağmen tekrar yattım. alt komşum icraata başlamıştı bir kere. 09:48'di uyandığımda. yok hayır geçmemişti. üstelik uyku değil ama bir ağırlık, bir sersemlik bu sefer. vurdum kafayı bir daha. 
komşum seni de o hiç susmayan dolap kapaklarını da allah bildiği gibi yapsın. 10:33. yurda kesin dönüş yapan almancılar gibi tüm uykumu, derdimi, tasamı ve potansiyel pazar sıkıntılarımı alıp salona geçtim. televizyonu açtım. oturan boğa isimli kovboy filmi vardı. çok gürültülüydü. sıkıldım. kanallar arasında dolaşırken. gizli yüz isimli eski bir türk filmine denk geldim. yönetmeni kimdi bilmiyorum ama işi biliyordu. yağmur damlalarının pıt pıt çıkardığı sesler eşliğinde bir gölde sonbahar yapraklarıyla dansını izledim bir süre. bu beni sakinleştirdi biraz. kalktım elimi yüzümü yıkadım. çay demledim. kapıyı açtım. apartman görevlimiz mehmet bey ekmekle gazeteyi getirmemiş. hiç yapmazdı böyle. bilhassa pazarları. mehmet beyin de beşiktaşlı olabileceği geldi aklıma. belki bu yüzden üzerinde durmadım fazla. başka vakit olsa apartmanı yıkardım. akşamdan kalan ekmekleri kızartırım dedim. tvdeki hava durumunda istanbul gök gürültülü ve sağanak yağışlı derken pencereyi açtım. günlük güneşlik, mayıs müjdecisi bir hava vardı bizim sokakta.
yılların meteoroloji genel müdürlüğü, vardır bir bildikleri dedim. çarçabuk çayımı içip sokağa attım kendimi. sakin bir kadıköy için geç deniz kenarı için erken bir vakitti. cadde üzerinde pazar kahvaltıcılarının istila etmediği güneşli ve sakin cafe arayarak ağır ağır yürümeye başladım. sekizinci cafede aradığımı buldum. bir sokak çiçeksinin yanına, güneş alan bir köşeye kuruldum. ve ismini dahi bilmediğim çiçeklerin kokusu eşliğinde yazmaya başladım....
.
sıla-oluruna bırak

23 Nisan 2016 Cumartesi

tusen ganger god natt (2013)

binlerce kez iyi geceler diyor juliette ablamız bu norveç bandıralı filmde.
içinde barındırdığı tutkulu, delişmen, idealist ruh nedeniyle mesleği ile ailesi arasında kalan bir savaş fotoğrafçısını canlandırır ablamız.  görevimiz tehlike tadında savaş meydanlarında oradan oraya sekerken bir gün iyi sıçrayamaz ve bir patlamaya tutulur afganistan'da.

bu işlere her daim karşı olan kocası -ki game of thrones'un çolak silahşörü jaime lannister'dan başkası değildir-  tüm soğukluğuna rağmen benim yerim hanımım yanıdır der ve ilk uçakla, bomba afganistan'da patlamasına rağmen neden bilmem dubai'ye uçar. sanırım juliette'nin şirketi güçlü ilişkilerini kullanıp o'nu oradan çıkarıp dubai'ye  sağlık turizmine yollamıştır. neyse mevzu bu değil.
zira sorunumuz büyük.
başta baba marcus olmak üzere ailesi annelerinin savaş alanlarında cirit atmasını istememektedir. lakin arnavut inadı vardır juliette ablamızda. ve bir gece işiyle ilgili trip yediği için şu tarihi lafı söyler marcus'a; efendi efendi, "beni tutkulu ve ateşli olduğum için sevdiğini söyledin. ve bu yüzden benimle evlendin." 



lakin marcus efendi'de boş değildir. sen savaş cephelerindeyken ben her gece ateşler içinde uyanıp, ağzımı musluğa  dayayıp su içer gibi... neyse ne işte.  "o telefonu beklemek nasıl bir duygudur bilir misinseninle ilk tanışmamızdan beri o aramayı bekliyorum. gecenin bir  yarısı uyanıyorum. uçağa biniyorum. sonra seni buluyorum. bedenini teşhis ediyorum. eve getiriyorum ve çocuklara durumu anlatıyorum" der.
sessizlik olur.
nasreddin hoca girer devreye, juliette "sen haklısın" der. sonra marcus'a dönüp "sen de haklısın evladım" der. ama lütfen çocukların yanında kavga etmeyin, bu işi yönetmene bırakın. zannımca o halleder diyerek irlanda kırsalındaki göl kıyısındaki o muhteşem evden niğde'ye doğru sürer eşeğini.
.
peki biz ne anladık bu aşktan!.
savaş kötüdür.
en çok çocuklara ve dahi geleceğe zarar verir.
türlü sermaye güçlerinin ayak ve para oyunlarının neticesinde, dünyanın bir ucunda gerçekleşen vahşet bir şekilde birileri tarafından 'dünyanın gözüne sokulmalıdır'. ki yine başka birileri bir şeyler yapsın vs vs!
ha bi'de juliette çok güzel bir kadın.
.
dibinin notu : bu filmden daha az imdb puanı alan juliette'in  la vie d'une autre (2012) filmini daha çok sevdim şimdi yalan yok.   

23 nisan

seni bilmem ama bana sorarsan evden hiç çıkmadan, üst üste dört juliette binoche filmi izleme havası var bugün istanbul'da ibrahim.
lakin mahkumuz, prangalıyız. bilinmeyen yahut bildiğimizi sandığımız sebeplerden cumartesinin dokuzbuçuğunda prenses atiye'nin sokağında ekstra işime giderken buldum kendimi. tatil sabahına muhalefet eden bir kalabalık hakim sokaklara. misal sahiplerinin mi köpeği yoksa köpeklerin mi sahiplerini gezdirdiği belli olmayan şaibeli yürüyüşler, siyah range roverında kısa saçlı, güzel burunlu sosyetikler, üstünden artık tren geçmeyen alt geçitin hemen çıkışında tahta sandık üzerinde selpak satan beyaz kıvırcık saçları siyah sakalına karışmış gözlüklü adam, caddenin kadıköy yönünde sarı dolmuştan inip yolun karşısına geçmek için beraber yeşil ışığın yanmasını beklediğimiz kahverengi deri ceketli, mavi blucinli sarışın ve diğer şehir insanlarının hemen hepsi cumartesi günü juliette binochet'den daha kıymetli işleri için koşturuyorlar. koşturuyoruz.
.
hepsinin, hepimizin bilmediği yahut tecahül-i arife sığınıp unuttuğumuz bir şey var oysa ki. ölüm.
.
o yüzden sakin olalım. yavaş yürüyelim. çevremize bakalım. baharla birlikte çiçeklenmiş  bir ağacı görelim mesela. yahut başımızı göğe kaldıralım arada bir, canım kuşlara, bulutlara ve hatta bugün somurtup güneşe yüz vermese de lacivert günlerinin hatırına gri gökyüzüne selam verelim. gidebiliyorsak deniz kenarına gidelim. bu mavi ve yosun kokulu güzelliğin kulağına sevgi sözcükleri fısıldayalım.
.
velhasılı kelam juliette'i de unutmayalım. bugün en az iki filmini izleyelim.
cate blanchett'de olur.
.
son çalan şarkı : hindi zahra - stand up

22 Nisan 2016 Cuma

yolun bundan sonrasına katırlarla devam edeceğiz

mesai bitip haftasonu tatilini ilan eden fabrıga sireni çaldığında düzenli olarak, her gün yazmaya karar verdim. biliyorum çok alakalı görünmüyor. ama gerçek bu sevgili ibrahim. akdenizden gelen bu yüksek motivasyon gazını kaçırmamak için de durumu nah buradan, bir belediye otobüsünün en sevdiğim tekli koktuğundan aççık ve seççik hem ifade hem ilan, galiba biraz da aşk ediyorum.
lakin bu benim için iyi, okuyucu için sıkıcı olabilir. zira her gün kadıköy'den ataşehir'e dönen küçük dünyamda büyük tekrarlarım var benim. 
fakat bu kutlu göç yolunda ne olur, ne olmaz bilemem yine de. hem söylemiştim; ben her şeyi bilemem. 
ama bildiğimi sandığım şeyler var. misal şu sağ cenahtan içeriye baktığı söylenen 625 takipçinin tahmin ediyorum ki 25 kişisi her gün ziyaret ediyor. ki en asil duygunun insanı, bizatihi benim ve blogumun baş tacıdırlar kendileri. ikinci 25 kişilik grup ; -yine tahminlerim üzerine- buraya yazı astıkça yahut iki ila beş günlük zaman diliminde ziyaret ediyorlar mutedil kıyıları. onlar da hoş gelmişler, safalar getirmişler.
bir grup daha var ki, onlar üçüncü 25likler; 'asi ruh' gibi hiç bir kişi,kurum yahut örgüte bağlı olmayan topluluk halinde hareket etmeyen, yalnız kurt timsali yalnız yiyip, yalnız içen ve elbet yalnız okuyan kişi veya kişiler. bir gece ansızın ya da alakasız zamanda mutedil kıyılar akıllarına gelir, "yahu bizim bir mithad selim vardı. n'oldu o'na" diyerek geçerken bir uğrarlar. onları da seviyoruz. sayıyoruz. ama pamuklara sarmıyoruz. o kadar da değil. 
son tahlildebdördüncü bir 25'lik var mı onu ben de bilmiyorum. sadece olmasını ümit ediyorum.  ve onları da sevmek istiyorum sevgili ibrahim. 
.
ben mesela , bugune kadar içimden geçenleri hep yazdım da, içimden gelenleri hiç yapmadım biliyor musun? sor bana pişman mıyım?!  üzgünüm.
sadece üzgün.
üzülmenin bazı şeyleri geri getirmeyeceğini bilecek kadar üzgünüm.
ya da hep aynı nakaratları yinelemek istemeyecek kadar yorgunum.
veya bir kokunun darmaduman edebileceği kadar hüzünlüyüm.
aşkından çöllere düşen kays kadar biçare bazen. ama aynı şarkıyı arka arkaya yüzellialtıdefa dinleyecek kadar coşkulu ve mutlu bazen de. olmadık yerde hayata gülümseyen bir de.
anlayacağın sevgili ibrahim, şarkıdaki gibiyim;  iyi, kötü, güzel, çirkin her biçimdeyim.
misal şimdilerde etrafımdakilerin benden bir bir uzaklaşmasını sadece izliyorum. yanlış ya da eksik anladıklarını anlatma düşüncesi dahi yoruyor beni. yazdıklarımı bile yeniden yazamazken üstelik.
anlatmak zor. çok zor. o zaman dedim ki kendi kendime; madem anlatamıyorum, o vakit yazarım ben de. yazarım. her gün yazarım.
.

hastahaneden sesler korosu



ben ki istanbul fatihi abd-i aciz fatih sultan mehmed diye başlıyor hastahane girişindeki vasiyeti. o hastahanenin kapalı çay ocağında bir tutam güneş eşliğinde sabah çayı içiyorum beş hasta veya hasta yakını ile birlikte. yüksek bir yerde kurulan ve haberleri dinlediğimiz televizyona sırtım dönük. dışarıda, hemen camın önünde siyah deri ceketli, kırk yaşlarında bir adam derdi dünyadan büyük insanların efkarıyla içiyor sigarasını. siyasetçilerin naraları düşüncelerime arka fon yapıyor. şarkı dinlemeye hazır değilim. etraftaki sesleri müzik yerine kullanıyorum. şimdi mesela annesi ile içeri giren küçük kızın bıcır bıcır sesi ele avuca sığmaz bir keman sesi gibi başka bir renk kattı odaya. hemen yan masamda ağır ağır, belli bir tınıyla eşiyle konuşan amca sanki ney çalıyor gibi. sağ arka çaprazımda elindeki plastik bardağıyla bateri çalan gözlüklü bir abi var. gitar sesini de haber geçişlerinde arkamdaki televizyondan alıyoruz. ve nihayet iki genç kadın sesi girdi içeriye son derece melodik telaffuzlarıyla. böylece vokallerimiz de tamamlandı. artık konsere başlayabiliriz. 
.

21 Nisan 2016 Perşembe

özlemek bu dokunmakla geçmiyor*

bu akşamüstü, beş gibi, çok bilinen bir fast-food zincirinin açık kafeteryasında, caddenin hemen kenarında sigarasız ve sensiz oturdum yine.suskunluğuma şarkılar ve güneş eşlik etti. onlar da olmasa ne yapardım, bilmiyorum.
.
jeopolitik olarak çok iyi konumdayım şimdi. cafeye giren herkes önce benim olduğum tarafa bakıyor. açık artırmaya çıkarsam akşam pazarı hasılat fena olmaz hani.
.
tam köşede caddenin her iki yanını ve hemen önümdeki sokağa hakimim. kuş uçurtmuyorum.
gerçekten de oturduğumdan beri tek bir kuş görmedim. oysa cadde cıvıl cıvıl, rengarenk. insanlar bir yanda. taşıtlar öte yanda. aşkımız gibi tek şeritten kontrollü olarak akıyor trafik. 
hemen önümdeki sokağa giren arabaların ortak özelliği; içlerinde genellikle bir erkek ve bir kadının oturuyor olması. ve hiç bir kadının yüzü gülmüyor. 
-kadınları üzmeyin-
.
ah bir de şu kitap okuma işini çözebilseydim. çeşitli kalınlıklarda yarım kalan boy boy kitaplar, romanlar. en çok da hikayeler. koskoca bir hafta geçti. tek satır okumadım. sağda solda böyle tutkuyla, aşkla okuyanları okuyunca canım sıkılıyor! üzülme değil de kıskanıyorum sanırım. hayır hayır imrenmek, özenmek değil. düpedüz kıskanmak. bildiğin anlamda. iyi ve kötü her anlamda. ismin her halinde. 
hem başka şeyler de var kıskandığım. şimdi saymakla bitmez. 
ama sonra oturup düşününce adamakıllı. boş diyorum. hepsi boş. seni kıskandığım gibi hiç kimseyi, hiçbir şeyi kıskanmadım ki ben.
sana yazdığım kelimelerden, en latin harflerden bile kıskandım seni. en geniş zamanlı cümlelerden, dolaylı tümleçlerden, belirtili ve belirtisiz isim tamlamalarından hep kıskandım. o sihirli iki kelimeyi de sırf beni yanlış anlama, seni sevmediğimi düşünme diye söyledim. yoksa sevdiğini söylemek en kolayı. zor olan sevdiğini hissettirmek.
sana bakan gözlerimi görebilseydin şayet o kelimelere de gerek kalmayacaktı. hem gözlerimden de kıskanırım sana öyle sevgiyle baktıkları için. kaldı ki seni, sana olan sevgimi kelimelerle anlatmak mümkün değil sevgilim.
.
bir akşamüstü diyorum, güneşe karşı birlikte oturalım. sigaramız olmasa da olur..
.

20 Nisan 2016 Çarşamba

beş vakit-12




sabahbir tomar insan uykulu gözlerle bekliyoruz. işe gideceğiz. bir kaç kişi belediyenin akıllı durağında otobüsünün kaç dakika sonra geleceğine bakıyor. ama ekseri çoğunluk derin düşüncelerde. bıkkın, yorgun. 
ne düşündüklerini bilmek mümkün değil. lakin bildiğim; hepimiz zoraki gidiyoruz işe. bunu nerden biliyorum; çünkü ve sanki işyerinden gelecek "bugün iş yok arkadaşlar" mealindeki mucizevi telefonu bekler gibi bakıyoruz etrafa.. o telefon hiç gelmeyecek. bunu da biliyoruz. lakin yine de bekliyoruz. uykulu gözlerle.
.
öğle: tramvatik bir toplum olduğumuzu biliyordum. lakin bu kadarını ben de beklemiyorum. kadıköy, üsküdar ve havarisindeki hiç bir devlet hastanesinde ortopedi ve travmatoloji bölümüne randevu alamadım. hepsi dolu. mecbur fizik-tedaviye randevu aldım. köşedeki bakkaldan marlbro yerine uzun samsun almış gibi hissettim kendimi..
.
ikindi: çayın gelmesini bekliyorum. arada da penceremden dışarıyı izliyorum belki bir kaç kuş görürüm diye. gelmiyorlar. ama ne acı! 
ömrümüz beklemekle geçiyor. sabah otobüs bekleriz, öğlen doktor sırası, ikindi vakti çay bekleriz. akşama yine otobüs. yatsıya da uykuyu bekleriz.
ömrümüz beklemekle geçiyor.
ömrümüz beklemekle geçiyor.
ömrümüz beklemekle geçiyor...
bu kadar tekrardan sonra bunun üzerine biraz düşündüm..
ama öyle böyle değil.
hani ve sanki yüzyılın aforizması çıkacakmış gibi düşündüm ve bekledim. hastanın sabahı beklediği gibi sabırla bekledim. lakin bir türlü gelmedi o cümle. ama işte ömrümüz beklemekle geçiyor...
.
akşam:
bir halk otobüsünde, şoförün hemen ardında model dinliyorum. çünkü sinirlerime bir tek model iyi geliyor. yoksa sövüyorum. çok pis sövüyorum. misal son yedi dakikadır trafiğin olmadığı yerde yolu babasının malı gibi çift taraflı parkederek tıkayan plastik kafalar yüzünden gidemiyoruz. çünkü biz adam olmayız. çünkü biz ne köylü, ne şehirliyiz. çünkü, çünküler hiç bitmez...
.
yatsı: biraz zarifoğlu okudum. biraz şarkı dinledim. sonra bir şeyler yazmayı çok istedim. lakin bulamadım hiç bir şey.
belki yarın akşama. şöyle uzunca bir mektup diyorum...

bazı şeyler : 7- 11



7-şu yukarıdakiler elimde kalan son kartpostallar. biri hariç hepsinde deniz var.  lakin sen yoksun. kuşlar yok. ner'desiniz?

8- bahar geldi, göçmen kuşlar koordinatlarını değiştirdi ben hala oturup sana adam gibi iki devrik cümle yazamadım ya ona yanıyorum. bazen de üşüyorum. hatta düşünüyorum da ben, ben değilim bazen sevgilim.. 

9- oysa bu güzel havalarda gerçekten çalışılmıyor. ama öyle güzel hayaller kuruluyor ki sorma sevgilim. sorma, ne haldayım.. evet böyle de bir şarkı vardı. unutmuş değilim. unutmam. unutamam..

10-sadık haklıydı, hep haklıydı!
iyiler, güzeller de bu şarkılar içimizden bir şeyler götürüyorlar her seferinde. yine de ve her şeye rağmen şarkıları tekrar ve tekrar sevmek istiyorum. fakat bir şeyler eksik gibi. bahardandır diyorlar
hayır! ne baharın ne de şarkıların suçu yok aslında. sadece eşgalsiziz nisan yağmurlarında. eşgalsiziz. hepsi bu..


11-hem seni bilmem ama ben hala gitme taraftarıyım sevgilim, bu rutubetli ve gürültülü şehirden. hadi uzat elini de yaklaşan ilk kuşun kanatlarında uzaklaşalım mutluluğumuza.. 
.


17 Nisan 2016 Pazar

....

sevgili duygu

bunu daha önce söylememiştim sana. aklıma gelse kesin söylerdim. şimdi radyoda hiç duymadığım bir şarkısını dinlerken düştü aklıma. ben seni sezen dinler gibi sevdim. şarkılarını ezberlediğim gibi ezberledim yüzündeki hüznü ve neşeyi. sezen şarkılarını dinlerken tattığım mutluluğun mislini buldum güzel gözlerinde. en sevdiğim albümlerini saklar gibi sakladım sevgimi yüreğimde. sen benim bitmeyen şarkımdın.

kimse kusursuz değildir sevgili duygu. insanız, hata yaparız. yanlışlarım elbette ki çok, buna mukabil doğrularım da var. hangisi daha fazla diye oturup da bir teraziye koymadım. 

bazı günler böyledir işte: yanlış başlar, yanlış gider yanlış biter. işin gerçeği bugün de öyle bir gün. pırıl pırıl bir gün, üstelik gelsin diye cümleler dolusu feveran ettiğim bahar dışarıdan göz kırpıyor bana. lakin ben de gram istek yok, hâl yok, hayır yok!

sanırım, aşkımız da böyleydi. zaman ve mekan denklemini kuramadık sadece. yoksa kişilerde ve kişiliklerde bir sorun yoktu. biraz matematik, biraz fen bilgisiydi belki tek eksiğimiz. keşke diyorum şimdi keşke! birbirimize bu kadar geç kalmış olmasaydık sevgili duygu. 

düşündüm. çok düşündüm. lakin çıkar hiç bir yol bulamadım. misal dün gece yarısı hayatı alıp tam karşıma oturttum. bir tahterevallide gibiydik sanki. ya da ve aslında en başından beri öyleyiz. şöyle geriye doğru baktığımda zaman zaman yalancı baharlar yaşayıp dengeleniyor gibi olsak da  hayat her zaman ağır basıyordu. lakin fizik ve tahterevalli kurallarına göre hayat yerde, benim de ayaklarım yerden kesilmiş vaziyette havada olmam gerekirken  tam tersi yerlerde sürünen hep bendim. neden böyle diye çok sordum kendime. neden böyle?  niçin?  ama nasıl?

çok fazla şey istemedim oysa bu hayattan. sıradan ve basit olsun istedim her şey.
ama garip işte hayat!

düşünmek bu kadar kolayken basit yaşamak ne kadar da zor!
hani daha yararlı demeyeyim de basit işler,  doğrusu daha yalın yaşama derdindeyim bu aralar.

bu öğleden sonra mesela odamdan üç odaya sığabilecek ıvır zıvırı çöpe attım. İki günlük tatilimde de bu minvaldeki fazlalıkları düşündüm hep. gerekliymiş gibi görünen ne çok gereksiz cüzlerimiz var yanımızda yük yaptığımız.
aslında hiç bir şey olan ne çok şeyimiz var. zaman zaman boğuluyorum etrafımdaki bu eşyaların hatta insanların bolluğundan.

aslına bakarsan sevgili duygu sonu bu denli kesin olan bir hayat için çok fazla düşünüyoruz. çok fazla dert ve yük ediniyoruz,.
çok,
çok fazla her şey?

ve kafam öyle çok dolu ki. bambaşka yerlerde. uzaklarda. çok uzaklarda. yeni bir yolda yürüyorum. aslında bir yola mı girdim yoksa yoldan mı çıktım onu da bilmiyorum. hakkımda bilmediğin o kadar çok şey var ki, sana anlatmak istediğim cümleler dolusu.
gerçekleşme ihtimalini aklıma dahi getirmeden hayaller kuruyorum mesela. elbette ki çoğunda sen varsın bu rüyâların. belki bir gün diyerek uyanıyorum her seferinde hiç bitmemesini dilediğim bu hülyalardan.
insanlardan beni anlamasını beklemiyorum. doğrusu kimseyi de anlamak istemiyorum.  artık çok az şey beni heyecanlandırıyor, merakımı uyandırıyor. ve şaşırtmıyor artık hiç bir şey. zira bir şeyler uçup gitti içimden. ama ben her zamanki gibi işe gidiyorum, eve dönüyorum. zoraki merhaba diyenlere aynı zorakilikte selam veriyorum. bazıları beni, bazılarını da ben es geçiyorum. sıkılıyorum yapaylıktan, dostlarıma gitmek istiyorum ama akşam olduğunda aynı kararlılıkta vazgeçiyorum. dışarıya çıkıyorum. son sürat yaşıyor insanlar. bakıyorum etrafıma hep bir yerlere yetişme telaşındalar, koşarcasına adımlar. sonra bir bakıyorum onların arasında hatta en başında kendimi görüyorum. boş geliyor çoğu şey. keyif alarak yaptığım pek çok şey de yabancı geliyor artık..

geçenlerde ismini bile bilmediğim bir çiçek aldım pazardan. hani şu saksı ile birlikte satılan çiçeklerden. ismini özellikle sormadım ki aramızda bir bağ oluşmasın ve bir gün o da seni gibi uzaklara gitmek isterse üzülmeyeyim diye mesafeli davranıyorum şimdilik. fakat bana bir bakışı var ki, o masum ve halden anlayan tavırlarına dayanamayıp akşamları güneşe karşı oturup uzun uzun konuşuyorum onunla. kimseye anlatmadıklarımı ona anlatıyorum. dedim ya öyle sessiz, sakin ve huzur dolu ki. ben de olmayan her şey onda var. fakat her canlının olduğu gibi onun da sevimsiz bazı yanları var. misal es kaza güneşini mi engelledin hemen maraza çıkartıyor. neymiş efendim, güneşini engellemeseymişim, gölge etmeseymişim bir dolu bitki tatavası işte. ama işte her güzelin bir kusuru vardır bilirsin. bir de çayı pek sevmiyor. her akşam bir demlik dolusu çayın yarısı heba oluyor bu yüzden. sudan başka içki koymam ağzıma diyor ama tekirdağ rakısına hayır diyeceğini sanmıyorum. lakin onu da ben sevmiyorum.

ismini vermediğim bu çiçek ve bir de şarkılar işte. şarkılarla aram her zaman iyi olmuştur. biliyorsun. değişen bir şey yok. bir şarkıya aşık oluyorum. haftalarca dinliyorum. sonra başka biri. daha sonra başka bir şarkı. bu aralar filmlerden uzak kalsam da haftada en az bir film izliyorum yine de. ama avrupa sineması olmasına dikkat ediyorum. hayat ne tuhaf gerçekten. bilirsin, eskiden bu avrupa sineması hayranlarına, sanki dünyayı yeniden keşfetmiş tavırlarıyla hem alay eder, hem de sinir olurdum. lakin dünya büyük laf ettirmeyecek kadar küçük bir yer sevgili duygu. şimdi geldiğim nokta; avrupa sineması olmadan asla. hayat işte, değiştiriyor insanı!
ben değiştim duygu. ben değiştim.
...
bir de işte yalan yok seni çok özlüyorum. her gün. her saat. her dakika. her saniye. her salise... her...
peki şimdi n’olacak?

isteğim; sadece zaman hızlıca akıp geçsin ve varacağı yere varsın. 
bir de uyumak. çok uyumak sevgili duygu.
zira seni başka türlü göremem, özleyemem...
.

16 Nisan 2016 Cumartesi

bir yer var ama neresi bilmiyorum?


kadıköy'ün orta yerinde, daha önce hiç oturmadığım, bilmediğim bir yer. ama güneş bildiğim gibi. 
bildiğin gibi.
harika. muhteşem. mükemmel.
şarkılar da öyle. 
ama ve lakin eksik bir şey var. hissediyorum. bulamıyorum. bilemiyorum.
.
şimdi burası. kadıköy'ün tam ortası. yazdan önceki son çıkış noktası. bir kaç hafta sonra bu güneşin altında bırak oturmayı, yürümenin cesaret isteyeceği zamanlar gelecek. işte o vakitler sevgilim; ben daha çok gitmek isteyeceğim. gidemedikçe daha çok yazacağım. yazdıkça daha çok göksel dinleyeceğim. göksel dinledikçe daha çok özleyeceğim...
bunu ikimiz de biliyoruz..
.
göksel-gidemiyorum

13 Nisan 2016 Çarşamba

ağustos böceği olarak doğmak nasıldır bilir misin viktor?

güneşli pazartesiler'in en sevdiğim sahnesi; santa'nın (javier bardem) küçük çocuğa ağustos böceği ile karıncanın hikayesini okuduğu bölümdü. karıncaya çok kızıyordu santa.
.

"kim yazdı bunu?
 çünkü mevzunun aslı böyle değil!
bu karınca tam bir yavşak ve spekülasyoncu. ve neden bazılarının ağustos böceği doğduğunu açıklamıyor. çünkü ağustos böceği doğdun mu hapı yuttun demektir. söylemiyor onu tabii..."
.
bazıları ağustos böceği doğar. bazıları ağustos böceği doğar. bazıları ağustos böceği doğar. bazıları ağustos böceği doğar. bazıları ağustos böceği doğar. bazıları ağustos böceği doğar. bazıları ağustos böceği doğar. bazıları ağustos böceği doğar.
.
her geçen gün işe gidip eve dönmek daha da zorlaşıyor benim için. şantiye haline dönen şehir ve onun mütemmim cüzü, her saniye artan insan ve araç trafiğini çoktan geçtim canım viktor. üç kuruş menfaat için yapılan dalkavukluklar, atılan taklalar da değil derdim. cevabı belli olmasına rağmen kaç zamandır cevapsız bıraktığım sorular çekiştiriyor bir aşağıdan bir yukarıdan. hele ki dün akşam üzeri, doğada kendi ağaç evlerini yapıp yaz-kış orada yaşayanların hikayesini okuduktan sonra çok zor bu düzen ve bu şehirde karınca olabilmek. çok.. 
.
bir de tabi içinde bulunduğumuz bu yaz-bahar ayları var.
.
dünün aksine bugün gezegenin tüm hücrelerine bahar gelmiş. öyle güneşli. öyle çiçekli. sabah telefonun alarmını üç kez erteledikten sonra mfö'ye selam çakarak mecburen kalktım. sonra uykulu gözlerle arabayla mı yoksa otobüsle mi gitsem kararsızlığına kapıldım. apartmanın bahçesinde bir arabaya, bir caddeye saymaya başladım.

ooo portakalı soydum başucuma koydum 

benim gibi tüm uyku mahmurluklarıyla yoldan geçenler gülerek baktılar. bazıları acıdı halime. aldırmadım. devam ettim.

ben bir yalan uydurdum
duma duma dum
kırmızı mum.

otobüs kazandı.
doğal olarak ve taammüden işe geç gittim yine. güneş penceremden kolunu içeri sokmuşken çalışmak kolay olmadı. çayımı içtim. gazetemi okudum. ıvır zıvır bir kaç iş yaptım ama öğleyi zor ettim. 
santa geldi işte o vakit aklıma. "ekimde doğmuş olmam ağustos böceği olmadığım anlamına gelmez" dedim.
"efendim" dedi. telefonun diğer ucundaki hafız. "boşver" dedim. 
iyi misin olm dedi.
yok bir şey dedim. akşama anlatırım diyerek geçiştirdim. o da fazla uzatmadı zaten. 
.
yemeğe diye 15 dakika önce çıktım ofisten. ama yemeğe gitmedim.
parka gittim önce. varoş cafenin uyduruk kahvesini içmek istemedim. rüzgar sert esiyordu. mecbur cafeye geldim. yılışık patron matah bir şey yapıyormuş gibi daha masaya oturmadan "az şekerli mi sayın abim" dedi. yüz vermedim. konuşmadım bile. evet anlamında başımı salladım.
sonra hasır koltuğa adeta yatar gibi yayıldım. güneşe baktım. yüzümü okşamasına izin verdim. ve hemen akabinde bana bir söz vermesini istedim. 
sen de dedim. diğerleri gibi beni bırakıp gitmeyeceksin değil mi?

12 Nisan 2016 Salı

bazı şeyler : 1- 6


1- insanlar mutsuz sevgilim. ben de seninle mutsuz ama bahtiyardım.*

2- bir durak dolusu insan hepsi kuzeye bakıyorlar. sanki godot'u bekliyorlar. baharın yine gelmediği kasvetli bir salı sabahı.

3- imkansız görünen bir sürü hayalim var benim sevgilim. en az senin kadar! onlara inanmak, bağrıma basmak ve dahi koklamak. hissetmek sonra. 
ama işte tüm imkansızlığımla seviyorum..

4-ne kadar çirkin olursa olsun, güneş gören binalar bir başka güzel görünüyor gözüme. dahası güneşin değdiği her bir şey öyle. mucize değildir de nedir bu? lakin ortalıkta baharın kokusu hala yok. bahar diyorum çok uzak sevgilim. özledim!

5-bazen de diyorum ki sevgilim; ne kadar kapalı olursa olsun tüm yollar bir çıkış yolu mutlaka olmalı insanın. bir son şansı. bir, iki hatta üçüncüsünü kaçırmış olsa da köprüden önce bir son çıkış hakkı diyorum. mesela bir kez olsun doğru yöne dönen devranı.
peki ya benim son çıkışım hangisiydi. ya da var mıydı?
yol boyu bunu düşündüm.
o ise şirketin finansal sıkıntılarını anlatmaya başladı. hastayım dedim. oralı olmadı. benim anlatacak ne bir şeyim ne de halim vardı. mecbur o'nu dinler gibi yaptım. uzun soluklu, iki harfli ve tek heceli onay cümleleri kurdum. aradaki kısa boşluklarda uzun uzun düşündüm. bir ara beynimin içinde dönen şarkılardan birine tutunup acilen uzaklaşmak istedim oradan. ve hatta dünyadan. 

tabi ya belki de çok sevdiğin bir filmin içinde kaybolmaktır çıkış yolu. misal güneşli pazartesiler çok uygun benim için. senin için de bir sakıncası yoksa tabi. ya da ve belki de bir kitabın yıpranmış ama huzur kokan sayfalarında bulmak diyorum o çıkışı. ne muhteşem olurdu?

6-hani tüm sokakların ona çıktığı naif meydanlar vardır bazı şehirlerde. işte tıpkı o sokaklar gibi tüm düşüncelerim, yazdığım ve yazmayı düşündüğüm bütün cümlelerim de sana çıkıyor artık. bilmiyorsun.
bilmek isteyeceğini düşündüm.
.
son çalan şarkı : ahmet aslan-susarak özlüyorum

* birhan keskin

11 Nisan 2016 Pazartesi

italyanca aşk başka mıdır sahiden?

yazdım
sildim
yazdım
sildim
yazdım
sildim
yazdım
sildim
taş-kağıt-makas'ta babası için "hayatı uzun sürmüş bir sıkıntıdan ibaretti" diyordu ekmel bey. belki de dedesiydi bahsettiği. emin değilim. sıkıntı gerçekti ama. eskiden çok eğlenceli, yazmak için çok verimli bulduğum otobüs yolculuklarım artık ekmel beyin babasının (ya da dedesinin) hayatına döndü. aslında ve galiba hayatım da öyle. nedenini hem biliyor, hem bilmiyorum. tıpkı buralara sayfalarca yazma sebebim gibi. 
.
öğle paydosunu nisan güneşine meze yapmak için gittiğim rüzgarlı semt parkında otururken peş peşe iki araç geçti bugün önünden. biri yemyeşil ve boş bir cenaze aracı. öteki turuncu mu turuncu, bol sloganlı ev-mobilya tasarım aracı. biri ölüme, öteki yaşama dair. mesaj netti. 
ben yaşamı seçtim. çünkü bayım; hayat en az françoiz breut kadar güzel.. 
.
oysa dayım iki bahar önce,  bugün öldü benim. dedem, dayımdan iki bahar önce. anneannem de sanırım dokuz bahar önce. hayır,  buradan bir sonuç çıkarmayacağım. gidiş yolum doğru olsun kafi. söylemiştim matematiğim iyi olmadı hiç bir vakit. 
o mayıs dayımın cenazesine gidemedim memlekete. onu en son, üç yaz önce amca oğlunun düğününde havaya ateş ederken görmüştüm. mutluydu. yapma diyemedim. zaten beni dinlemezdi. 
.
mayıs geliyor. farkındayım. dayım gittiğinden beri her mayıs şiYir yazarım. sevgimden yazardım önceki mayıslarda. galiba bu mayıs sadece sebebini bulamadığım sıkıntımdan yazacağım. 
şimdi şiYir için delil topluyorum ordan burdan. insanların yüzünden, anlamını bilmediğim şarkıların ritminden. ama en çok daha önce hiç duymadığım kadın kokularından.
şimdi misal yanıma oturan kadının parfümü öyle güzel, öyle hafif ve öyle hülyalara daldıran bir koku ki değil italyanca her dilde aşık olurum şerefsizim. bak yemin verdim.
.
son çalan şarkı: ayla çelik-bağdat


adımı sorsan söyleyemem yemin ederim*

cumartesi. saat 18:36. kartal'dan kadıköy'e giden metrodayım. içerisi sakin. insanlar da öyle. galiba biraz yorgunlar. ben de öyle. niye olduğunu bilmediğim bir şekilde canım sıkkın. müzik dinlemekten başka elimden bir şey gelmiyor. üç haftadır çantamda dolaştırdığım günsür'ün yeni baskı kitabının okumadığım son dört hikayesini metrodan önceki otobüste bitirmiştim. gerçi son hikayesi bitmiyordu. yazar okuyucuya bırakıyordu tamamlaması için. bu beni önce heyecanlandırdı. sonra olabilecek en güzel şekilde, mutlu sonla bitmiş işte, kurcalama dedim. sonuçta metrodayım. okuyacak kitap yok. gidilecek bir sürü durak ve içimde bilinmez bir sıkıntı var. kafamı ve belki sıkıntımı dağıtmak için bir oyun uydurdum. aklımdan geçenlerden yakalayabildiklerimi telefonumdaki notlar uygulamasına yazıyorum şimdi. son bir haftadır olduğu gibi model'in mey şarkısı yine kulağımda. "özlemek bu" diyor  "dokunmakla geçmiyor." daha önce hiç olmadığı gibi galiba bu sefer şarkının sözlerine de takıldım. iyi değil ama bu. çünkü sabahları beynimde bu şarkı dönerken uyanıyorum hep. biraz sersemletiyor. belki bahardandır. belki değil. bilemiyorum. bilmediğim, bilmek istemediğim çok şey var aslında. gitmek istediğim uzak yerler sonra..
...
tam bu cümleyi yazmıştım ki ineceğim istasyona geldik. hayatımdaki pek çok şey gibi, kendim gibi bu yazı da yarım kaldı. ama yine de şurada, bir kenarda dursun..
.
* son çalan şarkı: model - mey

7 Nisan 2016 Perşembe

5 Nisan 2016 Salı

bakkala diye çıkıp bir daha işe dönmeyesim var

daha önce söyledim mi bilmiyorum? bu muhteşem güneş olmasa dünya yaşanılır bir yer olmazdı yemin ediyorum. 
hayır hayır, güneşin doğasal mutlakından bahsetmiyorum sevgilim. elbette ki kastettiğim bir sihir gibi üzerimize çöken güneşin manevi gücü. her bir hücremize ayrı ayrı nakşettiği yaşama sevinci.
.
cemal süreya mutlulukla kahvaltı arasında sade, anlaşılır bir bağıntı kurmuştu. oysa bana sorarsan; güneş mutluluğun bizatihi kendisi. hele ki bu yaz-bahar başlangıçlarında.
.
o yüzden diyorum ki sevgilim, böyle güzel havalarda çalışmak taammüden yasaklansın.
yasaklanmıyorsa da biz o işyerini terkedelim güneşli bir öğlen vakti. sahile gidip iki çay söyleyelim, birisi açık. yalnız ama mağrur belediye banklarından birine oturalım bir müddet. denize ve martılara şükran borcumuzu ödedikten hemen sonra -ki saatimiz güneşli bir nisan öğleden sonrasını gösterirken- eve gidip eski bir türk filmi izleyelim.
.
diyorum ki sevgilim; böyle güneşli bir günde gidelim.


     



sineklerin tanrısı

sanki nuri bilge'nin mayısından rol çalan bir mart günü. öyle sıkıntılı. öyle boğucu.
oysa görüyorum, dışarıda hava bahar normallerinde. hani sahile inip "hey garson, bize iki çay, biri açık olsun" diyecek kadar nisan.
ama ve lakin gitmiyoruz. 
gidemiyoruz.
ve fakat çalışamıyoruz da.
sabah beri lacivert gökyüzüne, plaza camında frikik veren kara sinekleri izliyorum. çünkü ve zira helikopterler hava sahamda geniş daireler çizmeye başladığından bu yana kuşları göremiyorum?
tam dört gün oldu.
acaba şimdi nerdedirler? hangi yaban illere özgürce ve korkusuzca kanat çırpmaktalar?
canım kuşlar..

ama sinekler bayım. çok inatçı. tam dört adet saydım. bazen beş, bazen üç kişi oluyorlar! ısrarcılar. hep aynı camın yüzeyinden içeri girmeye çalışıyorlar. oysa açık olan sağdaki cam kanadı. sanırım solcu bu sinekler! ya da solaklar.
bağırıyorum. sesim ulaşmıyor sanki. tane tane söylüyorum. tüm içtenliğimle;
"kasmayın olm boşuna. ben yıllardır burdayım ve içerde olmanın bir numarası yok. bilakis her allah'ın gün nasıl kurtulurum diye hesap yapıyorum. olmuyor. yine olmuyor."
yok duymuyorlar. yahut dediklerimi anlamıyorlar bir iletişim problemimizin olduğu kesin.
acaba türkçe bilmedikleri için anlamıyor olabilirler mi?
aksi gibi ingilizcem zayıf. fransızcam şarkılardan, ispanyolcam filmlerden duyduğum kadar?
acaba diyorum bu kara sinekler ne'ce konuşuyorlar bayım?
sanırım en iyisi wikipediaya sormak...
sonra şansım yaver giderse google çeviri ile anlaşır ve camımdan uzaklaştırırım onları.
hem belki canım kuşlarım da geri gelir.
kim bilir?

~istanbul, 30 mart~
.
son çalan şarkı : ayşegül aldinç - durum leyla

4 Nisan 2016 Pazartesi

güneşli pazartesiler

bugün işe gitmedim. üçüncü defa güneşli pazartesiler'i izledim. (los lunes al sol) böyle çok sevdiğim bir filmi niye bu kadar az izledim diye kendime kızdım. bir karar verdim. bundan sonra biri nisanda, diğeri eylülde olmak üzere yılın iki güneşli pazartesinde bu filmi izleyeceğim.
çünkü bu film sevgili viktor.
çünkü bu film;
anlatılmaz. izlenir.
tekrar ve tekrar. tekrar ve tekrar. tekrar ve...
.
tom waits - hows it gonna end



- bugün günlerden ne?
- pazartesi.

kırlangıç fırtınası

annemdeydim yine. gece adetim değildir. üç-dört bardak çay içtim. doğal olarak uyumam saat biri geçti. telefonun alarmını 07:15'e kurdum. 06:10'da biri kapıya yok hayır cama dayandı. tak tak tak. eyvah dedim zelzele oldu. uykulu gözlerle kapıyı açtım. bir ellilik boyuyla tatü ferhat karşımda sırıtıyor. 

"n'oldu lan sabahın köründe alacaklı gibi?" dedim.

-abi dedi. şey dedi. kusura bakma dedi, arıza dedi. servis dedi. araba dedi. kenara çeksen dedi, hemen gitmem lazım dedi. 

son üç kelimesini anladım. uyku piç oldu tabi. çapaklı gözlerle ve eşofmandan bozma pijamalarla, berduş gibi dört derece soğuğa çıktım. titredim yeminle. arabayı bir kenara çektim. geçerken "sağol abi" dedi tatü.  "siktir lan" dedim. içeri girdim. yeniden yattım. lakin uyku kaçtı bi'kere. önce sağa döndüm. sonra sola. sonra tekrar sağa. yok olmadı. gözlerimi tavana diktim. tavandaki belli belirsiz çatlakları saymaya çalıştım. bu arada annemin tavanı da benim evin tavanı gibi beyaz kireçmiş. ama zaten öyleydi. sıkıldım. koyun saydım elli beş tane. elli dördü beyaz sonuncusu siyahtı. kara kediydi, merdiven altıydı inanmam öyle şeylere ama tedbirli olmak lazımdı. o an vazgeçtim saymaktan. ve çocuk olmaktan. mutfağa gittim. çay demledim. sabahın altıbuçuğunda. hem de ilk kez. anneme dedim "kalk kahvaltı hazırladım." şaşkın şaşkın bi'suratıma baktı. bi'saate. hayatında böyle bir şeye tanık olmadığı için rüya görüyorum sandı tabi garibim.
"yat uyu oğlum daha kahvaltıyı hazırlamadım" dedi. üstelemedim. sanki uykum da geri gelmişti. gittim yeniden yattım. sonra işte alarm çaldı. sallamadım. ikinci kez çaldı. oralı olmadım. annem üçüncü kez çalmasına imkan vermedi. 
"tembel paşa hadi kalk işe geç kalacaksın" dedi. 
kahvaltı hazırlamış mutfakta. "hava çok soğuk, sıkı giyin" dedi.
dediğine göre hâlâ kocakarı soğuklarıymış bunlar. mart ayı böyle oluyormuş.
"peki dedim kırlangıç fırtınasını bilir misin?"
dedi "ona daha var. hükümet takvimine göre nisanda olur."
çay bardağı elimde, salondaki saatli maarif takvimine koştum. "kim milyoner olmak isterde joker olacak kadınsın valide sultan" dedim.
"o neymiş" dedi.
"boş ver" dedim.
altı nisanda kırlangıç fırtınası var. unutmayalım.

istanbul, 22 mart salı

cesaira evora - sodade